Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Bu kez Ankara’dayız. Çıkış yolunu buradan yayınlayacağız. Konuğum her zamanki gibi Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine bir “hoş geldin” diyelim. Hoş bulduk.
Bugün neler konuşacağız? Cumhuriyet bayramımızın bize hatırlattıklarını ve gündeme taşıdıklarını konuşacağız. Tabii artık gündemin demirbaş meselesi olan Irak ve özellikle Kerkük süreciyle başlayan hızlı gelişmeleri; öngörenlerin bile —en azından kendi payıma söyleyeyim— şaşırdığı gelişmeleri ele alacağız. Cumhuriyet yürüyüşü, TGB’liler, Amerika ve Almanya’daki Türkiye ile ilgili gelişmeler üzerinde duracağız. Vaktimiz kalırsa İYİ Parti ya da Akşener’in partisi hakkındaki temel bazı konularda Sayın Perinçek’in tespitlerini konuşacağız.
Efendim, hoş geldiniz. Cumhuriyetimizin 94. yıl dönümünü kutlayalı iki gün oldu. 29 Ekim’de hangi şehirdeydiniz? 30 Ekim’de Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) Cumhuriyet anma toplantısı vardı, orada bulundum. 29 Ekim’deki Beştepe’deki toplantıya davetli değil miydiniz? Seçime katılan partilerin genel başkanlarının davet edilmesi gerekmiyor mu?
Onların takdiri… Ben meclisteki çeşitli merasimlere davet ediliyorum. Bu Cumhurbaşkanı’nın kendi değerlendirmesi. Dışarıdan bakıp “Tayyip Erdoğan ile Doğu Perinçek arasında bir ittifak var” diyorlar ama davetli listesine bile almıyorlar sizi. Valla bunun üzerinde düşünmedim ve kaygılanmadım da. Önemsemiyor musunuz? Ben kişisel konularda önemsemiyorum demem ama bunun üzerinde durmadım; hatırıma da gelmedi. Sezer döneminde davet ediliyordunuz. Her dönemde çeşitli davetler oluyor ve katılıyoruz.
Peki, bu konuyu konuşmak istemiyorsunuz. Yok, konuşmak istiyorum da konuşacak bir şey yok. Öyle bir davet talebim yok ve bu tür davetlerden de çok mutlu olmuyorum. O mekanlarda mutlu olan bir insan değilim. Bunu da belirteyim. Ama her davet değerlidir; davet edene her zaman değer verir, saygı duyarız, o ayrı mesele.
ADD’nin, Sayın Tansel Çölaşan’ın yönettiği 29 Ekim anma toplantısı 30 Ekim günü Ankara Palas’ta oldu. Eski meclisin karşısında, tam bir cumhuriyet mekanı. Olağanüstü güzel ve her tarafından tarih kokuyor. Sayın Çölaşan, bugüne yoğunlaşan, günün Cumhuriyet görevleri üzerinde duran bir konuşma yaptı. Ankara Barosu’nun çok güzel bir korosu var; avukatlardan oluşan bir koro. Tango, zeybek gibi çok güzel parçalar dinledik.
Sizden başka parti lideri katıldı mı? Benden başka Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkan yardımcısı vardı. Son dakikaya kadar Sayın Kılıçdaroğlu’nun da geleceği söylendi fakat gelemeyeceği anlaşıldı.
Sizce bu seneki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının en dikkat çeken özelliği neydi? Türkiye Gençlik Birliği (TGB). 80 milyonluk Türk milletinin o manzara karşısında duygulanmaması mümkün değil. Çünkü onlar Cumhuriyet’in geleceği ve yarın Cumhuriyet’i yönetecek kuşaklar. Atatürk devrimi bilincine, görevlerine hazır olmaları, her türlü fedakarlığa hazır olmaları çok önemli. Onlar sadece Anıtkabir’in bekçiliğini yapmıyorlar; İstiklal Savaşı mevzisinde yürüyorlar.
Türkiye’de şöyle bir “Atatürkçülük” oluştu: Bugün somut devrim görevleriyle ilgilenmiyorlar, hatta vatan savaşına karşı çıkıyorlar ama “Atatürk’ü korumak” gibi saçma sapan şeylerle uğraşıyorlar. Bugün Atatürk devrimciliğini belirleyen şey, Türkiye’nin vatan savaşıdır, üretim ekonomisine geçme kararlılığıdır ve o mevzide olmaktır. Milli eğitimi savunmak, iktidarın Atatürk devriminin altını oymasına karşı aslan gibi tavır almak; Vatan Partisi’nin ve TGB’nin yaptığı bu.
2017 yılında Atatürk devrimciliği ne demek? En başta vatan savaşında kararlı ve tutarlı olarak mevzilenmek. Bugün ikinci İstiklal Savaşı’nı veriyoruz ve her şey buna bağlı. Amerika Birleşik Devletleri’nin üzerimize sürdüğü terör örgütlerine karşı ülkenin bütünlüğünü savunmak; askerle, polisle, köy korucusuyla, Türkiye’nin devrimci gençliğiyle ve milletiyle birlikte mücadele etmek.
Sizi 2003’ten beri tanırım. Atatürk’ü 1923’lere, 30’lara hapsetmiyordunuz ama bu kadar vurgulu bir şekilde “23 ve 30’larda değiliz” demiyordunuz. Çünkü bugün 1930’ların koşulları yok. O günün sorunları önümüzde değil. Bugün Atatürk yaşasaydı, makarayı geriye sarıp 1929’daki konuşmayı yapmazdı. Bugün Türkiye, Amerikan emperyalizmiyle cephe cepheye geldi. Atatürk devrimciliği bugün İdlib’deki Mehmetçik ile, FETÖ ve PKK’ya karşı mücadele eden polisle, TGB ile birlikte olmaktır.
Bazı çevreler “1930’larda değiliz” diyerek devletçiliğin ve halkçılığın modasının geçtiğini savunuyorlar. Biz ise diyoruz ki: Bugün de mevzilenerek doğru çözümler üretmek şarttır ve bugün de devletçilik, halkçılık gereklidir.
15 Temmuz’dan sonra iktidar partisinin, Genel Merkez cephesini boydan boya kaplayan bir Atatürk resmi açıldı. Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarında “Mustafa Kemal” adının yanına “Atatürk” eklendi. Abdülkadir Selvi, AKP’nin Atatürkçü seçmene açılacağına dair kulis bilgisi paylaştı. Ne oluyor?
Bakın, Atatürk tekrar bütün heybetiyle dönüyor. Hangi güç veya koşullar, bugüne kadar Atatürk’e karşı mücadele etmiş kuvvetleri bu mevzide konuşmaya getiriyor? Bunun üzerinde durmayacağım ama şu bir gerçek ki, insanlar ve büyük güçler Atatürk’ü anmaya başlıyorlar. Bugün ikinci İstiklal Savaşı’nı verdiğimizi AKP’de de söyledim. İkinci İstiklal Savaşı veren herkes, eninde sonunda Atatürk’ü anlamaya ve keşfetmeye başlar. Bunu büyük bir sevinç ve mutlulukla karşılıyorum.
Ahmet Hakan gibi kişilerin “Bunlar da Atatürkçü oldu” diye alay etmesini doğru bulmuyorum. Biz Atatürk devrimini tamamlama programına sahipsek, kim Kemalist devrim çizgisine geliyorsa bu bizim başarımızdır. Türkiye’de herkesin Atatürk paydasında buluşması bizim arzumuzdur.
Cumhuriyet’in 94. yılını kutladık. Bir itirazınız vardı, değil mi? Evet, Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te ilan edildi. 23 Ekim değil. Atatürk de hep bunu “Cumhuriyet’in ilanı” diye vurgulamıştır ve 29 Ekim… İlanla kuruluş farklı şeylerdir. Atatürk de belirtti; 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı gün, fiilen ve eylemli olarak Türkiye’de Cumhuriyet kuruldu. Kuruluş tarihi 23 Nisan 1920’dir. Kanımca bunun çocuk bayramı yapılması hatalı olmuştur. Bir kere olmuş falan ama o nedir? O 23 Nisan 1920, büyük devrimin, Türk devriminin tarihidir. Çünkü padişahın yıkılması, saltanata son verilmesi ve Anadolu’nun bağrında, Ankara’da milletin hakimiyetini temsil eden Büyük Millet Meclisi’nin açılması ve milli hükümetin kurulması devrim budur. O meclise sorumlu olan bir milli hükümetin kurulması devrimdir.
Ankara’da o meclisi ve hükümeti kurduğunuz zaman İstanbul hükümetine, “Ben seni saymıyorum, sana asi oldum ve seni tasfiye edeceğim” diyorsunuz; padişahlığı yıkıyorsunuz. 23 Nisan 1920’den sonraki sürece bakalım: Anadolu’da bir iktidar savaşı yaşandı. Yani vilayetlerin, mutasarrıflıkların, kaymakamlıkların, ordu komutanlıklarının, hatta postanelerin, her türlü iktidar odağının padişahın elinden alınması ve Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’nin iktidarına tabi hale getirilmesi mücadelesi… Bir nevi iç savaş yaşandı. Padişah, İngiliz altınlarıyla birtakım gerici unsurları Ankara hükümetinin üzerine sürdü. 23 Nisan’da başlayan süreç, aynı zamanda iç cephede yürütülen silahlı bir mücadele ve devrim sürecidir. Cumhuriyet devrimini 23 Nisan 1920 olarak saptıyoruz; Atatürk de öyle saptamıştı. 29 Ekim 1923 ise fiilen kurulmuş olan cumhuriyetin adının konmasıdır. Diyelim çocuk doğdu ama adı üç sene sonra kondu; bu durum cumhuriyetin mahiyetini değiştirir mi?
İstiklal Savaşı’nı kim yaptı? Cumhuriyet mi yaptı yoksa Cumhuriyet öncesinde mi başladı? Biz Cumhuriyet ile İstiklal Savaşı’nı başarıya ulaştırdık. İstiklal Savaşı’mız 1914’te başladı ancak o zaman padişahlık ve meşruti bir rejim vardı. Biz padişahlıkla kaybettiğimiz savaşın birinci aşamasını, Cumhuriyet’i kurarak zafere götürdük. Eğer padişah başımızda kalsaydı, Anadolu’da bir milli hükümet kurulmasaydı İstiklal Savaşı başarıya ulaşmazdı.
19 Mayıs 1919’da Atatürk Samsun’a çıktı, Havza ve ardından Amasya’ya geçti. 16-21 Haziran 1919’da yapılan komutanlar toplantısında ve yayınlanan Amasya Genelgesi’nde Atatürk hep şunu savundu: “Padişah hükümetinin kumandası altında biz bu vatanı kurtaramayız, İstiklal Savaşı’nı zafere ulaştıramayız. Anadolu’da geçici (muvakkat) bir hükümet kurmamız lazım.”
Sivas Kongresi’nden sonra 19 Eylül’den itibaren yaklaşık iki hafta süren ikinci bir komutanlar toplantısı (Heyet-i Temsiliye toplantısı) yapıldı. Atatürk’ün bütün eserlerinin beşinci cildinde bu toplantının 130-140 sayfalık tutanakları vardır; herkese okumalarını öneririm. Orada İstiklal Savaşı’nın stratejisi tartışılır. Atatürk, “Partisiz olmaz, bir fırkamız olacak” der. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bir partidir. Diğer komutanlar ise partinin milleti böleceğini savunur. O dönemde aynı zamanda “Anadolu’da bir hükümet kuracak mıyız, meclisi nerede açacağız?” tartışması yürütülür. Diğer komutanlar meclisin İstanbul’da açılmasını savunurken Atatürk, “İngiliz işgali altındaki bir İstanbul’da meclis olmaz, kapısını kapatırlar” diyerek buna karşı çıkar.
Sonunda Sivas’ta alınan karar üzerine meclis İstanbul’da toplandı. Atatürk kendisini Erzurum mebusu seçtirdi fakat İstanbul’a gitmedi. 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldi ve karargahını kurdu. Plan şuydu: İstanbul’a gidecek mebuslar Ankara’dan geçecek, onlara siyaset kavratılacak ve İstanbul’da bir “Müdafaa-i Hukuk Grubu” kurulacaktı. Ancak 16 Mart 1920’de İngilizler İstanbul’u fiilen işgal etti ve padişah meclisi tatil etti. Böylece hayat, Atatürk’ün dediği noktaya geldi.
23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplandı. 24 Nisan konuşması aslında yeni devletin anayasası niteliğindeydi. Eylül 1920’den itibaren metinlerde “Türkiye Büyük Millet Meclisi” ifadesi kullanılmaya başlandı. 20 Ocak 1921’de ise Cumhuriyet’in ilk anayasası yapıldı. Bu anayasa emperyalizme ve kapitalizme karşı Türk milletinin isyanını ifade eden çok önemli bir belgedir.
28 Ekim 1923’te Çankaya’da Atatürk ve İsmet İnönü, Cumhuriyet’in ilanı taslağını hazırladılar. İkisi de askerdi ama ortaya çıkan metin son derece hukuki ve kapsamlıydı. Çünkü bu isimler devrimin içinden gelen, Abdülhamid zindanlarında yatmış, 1908 devrimini yapmış, Trablusgarp ve Balkan savaşlarını yaşamış, ranzalarda sabahlara kadar ihtilali tartışmış yetişkin ve derinlikli bir kuşaktı. Bu devrimlerden geliyoruz; yani devrimci bir kuşak söz konusu. Yalnız onlar sadece askerlik mesleğine yoğunlaşmış, orada yetişmiş insanlar değiller; aynı zamanda felsefeyle de ilgililer. O dönem çözüm arayan bir Türkiye, dağılan bir Osmanlı İmparatorluğu ve oradan çıkış yolları var. Hatta 1903 yılında Mısır’da çıkan Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” kitabı, aslında üç ana kolu inceler ve onlar arasındaki fikir mücadelesini özetler. O zaman bütün Osmanlı aydınları, askeriyle siviliyle, o çıkış yollarını tartışmaktadır. Felsefi boyutları olan bu insanlar, çadırlarda ve cephelerde hâlâ ellerinde kitaplarla savaşıyorlar. İlginçtir; geceleri sabahlara kadar uyumazlar. Mesela Mustafa Kemal Paşa, Bitlis cephesinde Filibeli Ahmed’in kitabını okur. O dönemin Enver Paşa’sı da, diğerleri de öyledir; bütün askerlerin entelektüel düzeylerinin çok yüksek olduğunu görüyoruz. O süreç, çok büyük aydınlar yetiştirmiştir.
Milliyetçi cereyanın, Türkçülük cereyanın çıkması; onların aynı zamanda laik, toplumcu, sosyalist olmaları; aynı zamanda çağdaş bir toplum, kadın-erkek eşitliği yani Atatürk Devrimi’nin, Kemalist Devrim’in programı, 1876 öncesinden başlayan süreçte, devrimler içinde oluşuyor. Şunu görüyoruz ki; bütün teorik sıçramaların temelinde büyük devrimci pratikler var. Bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil; Rusya’da da, Avrupa’da da, Çin’de de, İran’da da böyledir. Düşüncenin kökü pratiktir; teori pratikten doğar. Pratik canlanınca, büyük mücadeleler yaşanınca, bu durum düşünce düzlemine de yansır. O dönemde Yusuf Akçuralar, Ziya Gökalpler, Necip Asımlar, ondan evvel Hüseyinzade Ali Beyler gibi büyük aydınlar çıkmıştır. Bunların hepsi hem sosyalist hem milliyetçi, aynı zamanda laik, ilerici, devrimci aydınlardır.
Kaynak Yayınları çok önemli bir kitap çıkarttı: Yusuf Akçura’nın “Türk Devrimi’nin Programı”. Ben derledim ve bir sunuş yazdım, herkese öneriyorum. Olağanüstü bir entelektüel düzey… Kitap, 1925 yılında Türk Ocağı’nda yaptığı konferanslardan, “Türk münevverine düşen vazife” başlıklı konuşmasından ve Kemalist Devrim’e ilişkin yazılarından oluşuyor. Bugün de geçerli; üzerinden yüzyıl geçti ama hâlâ o devrimci çağdayız. Akçura’nın gözden düştüğü doğru değildir; hiçbir zaman düşmedi. Türk Tarih Kurumu’nun başkanıydı ve bence Kemalist Devrim’in en büyük ideologudur. Ziya Gökalp de çok kıymetlidir ama Yusuf Akçura daha birikimlidir. Hayatı da çok ilginçtir; Abdülhamid’in zindanına atılır, idama mahkûm edilir, müebbet kalebentliğe çevrilir, sürgüne yollanır. İstanbul’da Harp Okulu’nu bitirmiş, ardından Abdülhamid’e isyan ettiği için hapse atılmış, ihraç edilmiştir. Türk milliyetçileri o dönem Abdülhamid’in hapishanelerindeydi. Kuzey Afrika’ya sürülmüş, oradan kaçıp Paris’e gitmiş, orada doktorasını tamamlamış, sonra Türkiye’ye gelmiş ve İstiklal Savaşı’na katılmıştır. Türk Ocakları’ndaki konferansları, Türk Tarih Kurumu başkanlığı derken, gözden düşmesi gibi bir durum söz konusu değildir.
Peki, “İlk Türkçüler solcuydu” tezine gelirsek; bu bir iddia değil, gerçektir. Sayın Kakınç da bir yazısında, “Evet, ilk Türkçüler solcuydu fakat ilk solcular da aynı zamanda Türkçüydü,” demiştir. Bu durum bugün için de geçerlidir. Vatan Partisi, 2006 yılında tüzük ve program değişikliğini bu gerçek üzerine yaptı. Başından beri milliyetçi ve sosyalistler aynı insanlardı. Bir insan milliyetçiyse aynı zamanda sosyalisttir, sosyalistse aynı zamanda milliyetçidir. Neden? Çünkü çağımızda, emperyalizm çağında milliyetçilik toplumculukla yapılabiliyor. Bireyci, liberal ideolojilerle artık emperyalizme karşı mücadele edemezsiniz. Bu durum sadece bize has değil; Mısır’da da, Vietnam’da da, Irak’ta, Suriye’de, Kuzey Afrika’da, Latin Amerika’da da böyledir. Emperyalizm çağında ezen-ezilen ayrımı esas olduktan sonra, ezilen milletlerin devrimcileri anti-emperyalist, yani aynı zamanda hem milliyetçi hem toplumcudur.
2006’daki program değişikliğimizle şunu dedik: Türkiye’nin kökünde, devrimleri yapan, hürriyeti ve istiklali kazanan insanlar hem toplumcu hem milliyetçi hem halkçıydı. 1945’ten sonra bir bölünme yaşandı; milliyetçilere toplumculuğu, halkçılara ve sosyalistlere milliyetçiliği bırakmaları söylendi. Vatan Partisi olarak biz bu önemli bileşenleri tekrar bir araya getiriyoruz. Bu tuttu ve başarılı oldu.
O devrimlerin içinden büyük bir entelektüel güç çıkıyor. Atatürk de o büyük aydınlardan biriydi. Onun özelliği sadece asker olması değil; büyük bir devrimci, devlet kurucusu ve ihtilalci olmasıdır. Muazzam bir felsefi ve siyasi birikime sahipti; strateji biliyordu. Hayatı boyunca toplumu ve dünyayı tahlil etmiş, “Önümüzdeki sorunlar ne ve ben bunları hangi stratejiyle çözerim?” diye düşünmüştür. Bizim 2006’daki tüzük değişikliğimiz aslında 1968’deki programımızın devamıdır. Biz 1968 Gençlik Hareketi’nin içinden çıktık. O dönemde de hepimiz hem milliyetçi hem sosyalisttik. İkinci İstiklal Savaşı diyen Mehmet Ali Aybar’dı, İkinci Kuvayi Milliye diyen Hikmet Kıvılcımlı’ydı. İstiklal Savaşı’nın devamı olma bilinci vardı. Deniz Gezmişler de bizim önderliğimiz altındaki dev-gençlerdi.
Ancak 70’lerde dışarıdan gelen bilinçli bir operasyonla, İdris Küçükömer’le başlayan bir süreçle Atatürk düşmanlığı körüklendi. “İslamcı Doğu Devrimi” gibi kavramlarla Kemalist Devrim yıpratılmaya çalışıldı. İbrahim Kaypakkaya gibi isimler bizi “Kemalist” olduğumuz için suçladı. O dönemde ben de “Kemalist Devrim” kitaplarını yazmaya başladım. Bugün ise dünyada bilimsel sosyalistlerin Kemalist Devrim’e ne kadar önem verdiği ortadadır.
Batılı emperyalistler, Türkiye’nin vatan bütünlüğü mücadelesinin hangi tarihsel köklerden güç aldığını çok iyi biliyorlar ve esas korkularının Kemalist Devrim olduğunu gizlemiyorlar. New York Times veya Frankfurt Allgemeine Zeitung gibi gazeteler, Türkiye’nin Rusya ile iş birliğine yönelmesine, Batı’ya sırt çevirmesine ve milli devlet geleneğinin canlanmasına dikkat çekiyorlar. Onlar için bu, stratejik bir yenilginin itirafıdır. Bugün bazı çevrelerin “İslami Kemalist” gibi sıfatlar türetmesi de, aslında Türkiye’de emperyalizme karşı bir mücadele gördüklerinde “Kemalistler tekrar ortaya çıktı” korkusunu yaşadıklarını gösteriyor. Atatürk’ün düşünsel ve eylemsel birikimi, Türkiye İstiklal Savaşı verirken tüm heybetiyle yeniden ortaya çıkmıştır. Veya efendim Atatürk bekçiliği. Mesela bir program gördüm bugün; Atatürk’ün Türk olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Yani Atatürk’ten daha büyük Türk mü var? Atatürk’ün Türk olduğunu ispatlamak için gidip Balkanlarda araştırma yapmak, onun Kızıl Hafız’ın torunu olduğunu veya Konya’dan geldiğini ispatlamaya çalışmak; bunlar çok saçma sapan şeyler. Bugün Konya’dan geldiğini ispatlamak kadar saçma bir şey yok. Atatürk, Türkiye’nin millî devletini kurmuştur. Bütün Türk tarihi açısından baktığımız zaman Atatürk’ten daha büyük bir Türk yoktur. Çünkü sonuç itibarıyla Türk adıyla yeniden bir devlet tarih sahnesine çıkıyor ve çağdaş, modern, devrimci bir devlet kuruluyor. O devrimi yapan önder kim? Mustafa Kemal Atatürk.
Atatürk’ün Türk olduğunu ispatlamak veya Mimar Sinan’ın Türk olduğunu ispatlamak… Efendim, bu tür çabalar var. Mimar Sinan’ın Selimiyesi’nden, Süleymaniyesi’nden daha büyük bir Türk eseri var mı? O minareler, o caminin kubbeleri, içindeki çiniler, yerlerindeki halılar; onların hepsi Türk. Onun için mimarisinden “Türk mü değil mi?” diye tartışma yapmak ve onun Türk olduğunu ispatlamaya kalkmak çok garip bir şey.
İsterseniz Kurtuluş Savaşı bahsimizi bu hafta için burada noktalayalım. Cumhuriyet’e geldiğimize göre, Cumhuriyet’in büyük bestecileri var. Ahmet Adnan Saygun’u saygıyla anıyoruz. Ahmet Adnan Saygun’un Atatürk Oratoryosu; Cumhuriyetimizin büyük şairlerinden Cahit Külebi’nin Kurtuluş Savaşı şiirinden yapılmış bir oratoryodur. İsterseniz o Atatürk Oratoryosu’nun bir bölümünü alalım; çok uzun bir oratoryodur. “Davullar, zurnalar dövende biz seni hatırlarız / Binip trende gezende biz seni hatırlarız” diye o bölüm vardır. Sanıyorum orada bir tenor solosu var, o bölüm olabilir.
Kitap olarak da Cahit Külebi’nin bütün şiirlerini bu haftanın kitabı yapalım. Cahit Külebi, büyük bir şair ama “Cumhuriyet’e en yakışan şair” diyelim. Cumhuriyet deyince ilk akla gelen şair tabii Attilâ İlhan da var, İstiklal Savaşı şairi olarak Fazıl Hüsnü Dağlarca da var.
Yönetmenimizden rica ediyorum, Adnan Saygun’un oratoryosuna hazır mı? Bu arada Cahit Külebi benim babamın sınıf arkadaşıydı. Sivas Lisesi’nden… Babam Cahit Külebi’nin Sivas Lisesi’ndeki pehlivanıydı. Yani “Pehlivan Sadık” derlerdi; babamın lakabı Dayı Sadık’tı. Güçlü, kuvvetli, kuvvetini hiçbir zaman kötü amaçla kullanmamış bir insandı. Cahit Külebi ile karşılaşmıştık; “Senin baban benim pehlivanımdı” demişti. Hatta şakayla karışık, “Sen beni bu saatten sonra komünist yaptın, toplumcu yaptın” gibi şeyler de söylerdi. Cahit Külebi büyük bir değerdir, oğlu Ali Külebi yaşıyor. Şimdi Adnan Saygun’un Atatürk Oratoryosu hazır mı? Evet, dinliyoruz.
***
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Adnan Saygun’un Atatürk Oratoryosu’nu dinledik. Böylece Kurtuluş Savaşı bahsine bugün için bir parantez attık. Şimdi Kerkük merkezli gelişmelere gelelim. Ben kendi adıma itiraf edeyim; böyle gelişmeleri bekliyordum ama bu kadar hızlı ve peş peşe beklemiyordum. En son alınan kararı duyurayım: Irak hükümeti, “tartışmalı bölgeler” diye bilinen Musul, Kerkük, Tuzhurmatu, Diyala gibi yerlerdeki bütün yabancı askerlerin çekilmesi kararını aldı. Burada kastedilen sadece Erbil’in, yani Barzanilerin kuvvetleri değil; özellikle Amerikan kuvvetleri ve PKK kastediliyor. Bunun anlamı büyük. Irak diyor ki: “Artık Amerika’yı da kastediyorum, sen de çekil bakayım.” Hâlbuki Amerika da Haşdi Şabi’nin ve İranlıların çekilmesini istiyordu.
Bütün bu gelişmelere baktığımızda Haşdi Şabi’nin yabancı bir güç olmadığını görüyoruz; Iraklılardan oluşan bir askeri güç. Bunun sadece bölge çapında değil, dünya çapında sonuçlara yol açacağı kesin. Konuyu daraltalım ve bir mesele üzerine duralım: Bunun Kürt meselesinde doğurduğu ve doğuracağı sonuçları Türkiye açısından konuşalım. Türkiye bunun farkında mı? Farkında olmamak mümkün değil, bütün dünya farkında.
Bakın ne oldu? Barzani bir kere bitti. 25 Eylül’de bir referandum yaptı, bugün 31 Ekim; bir ay içerisinde Barzani yerle bir oldu. Vatan Partisi, 17 Haziran’da Merkez Karar Kurulu’nu topladı ve Barzani’nin referandumuna karşı bir program saptadı. Bakın, o program bugün uygulanmaktadır ve geçerlidir. “Referanduma kalkışırsan ey Barzani, bu senin sonun olur” dedik. İşte Barzani bitti. Barzani ile birlikte PKK da bitiyor. Göreceksiniz, 2018 yılında PKK bizim öngördüğümüz gibi beyaz bayrağı çekecek. Biz hep neyi söylüyorduk? “Türkiye, İran bir olursa PKK teslim bayrağını çeker.” Şimdi Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya bir oldu. PKK’nın teslim olmaktan başka hiçbir çıkış yolu kalmadı.
Amerika Birleşik Devletleri artık kaybetti. Niçin? Çünkü bölgenin silahlı güçleri sahneye çıktı. Türk ordusu, Irak ordusu, İran ve Suriye orduları ile Rusya’nın silahlı güçleri Batı Asya’ya hâkim oldu. Amerikan planı silah zoruyla bozguna uğratıldı. Vatan Partisi hep bunu vurguladı: Kürt meselesinde görüşerek, koklaşarak, açılımla saçılımla çözüm yoktur. Karşı tarafta Amerika’nın desteklediği silahlı bir güç var. Bu olay ancak silahla çözülür ve nitekim öyle de çözüldü.
Yeni dünya kuruluyor; yeni dünyanın iki kurucusu var. Birisi Batı Asya, diğeri ise Hindistan ve Çin. Hindistan ve Çin yeni dünyayı ekonomik düzlemde kuruyorlar; Batı Asya ise emperyalizme karşı savaşarak siyasi düzlemde kuruyor. Almanya da baktı ki Amerika yenildi, o da pozisyon alıyor.
Kürt meselesine dönersek; bir teori ortaya atıldı: “Amerika bilerek Barzani’yi öne sürdü, çünkü onu tasfiye etmek istiyordu. Asıl tercihi PKK’ydı.” Şimdi Barzani ve Talabani partileri teslim oldu, meydan PKK’ya kaldı diyenler var. Ama PKK da bitti. Çünkü Amerika yenildi. Amerika’nın “esas oğlanı” PKK olsa da, Amerika yenilince Kürdistan projesi çöktü. PKK şu anda kuşatılmış durumda. Kandil’in oturup silahları bırakmayı tartıştığından en küçük şüphem yok.
Türkiye olarak şimdi bu süreci çok iyi yönetmemiz lazım. Mehmetçiğin en az kaybıyla bu süreci çözmek, aynı zamanda toplumda birliği ve huzuru sağlamak temel hedefimizdir. PKK’nın bugünkü şartlarda savaşmadan silahları teslim etme ihtimali çok kuvvetlenmiştir. Elbette içlerinde itirazlar olur, “Bizi bugüne kadar niye savaşa sürdünüz?” diyeceklerdir. Ancak savaşta ısrar edenlerin en küçük bir şansı yoktur.
Bu durumun iç politikaya yansımaları da olacaktır. Vatan Savaşı’na çamur atanlar, “Türk ordusu çamura saplandı” diyenler kaybetmiştir. PKK’nın sırtında kene gibi yaşayan sahte sol gruplar ve HDP’ye dayanarak proje üretenler ağır darbe yemiştir. Kürt halkı da onlara sırtını dönmüştür; çünkü halk terör istemiyor, huzur istiyor. Kürt halkı, bunca yıl yaşadığı felaketlerin sorumlusu olarak onları görüyor. Evimizden, yurdumuzdan olduk. Geldiniz; burada hendekleri, mendekleri kazdınız. Çocuklarımızı aldınız, götürdünüz, dağa götürdünüz. Ondan sonra çocuklarımızı kaybettik. Bütün bunların sorumlusu sizsiniz. Biz burada Türkiye’nin bütünlüğü içinde ticaretimizi yapmak istiyoruz, tarlamızı sürmek istiyoruz, hayvancılığımızı, meralarımızı kullanmak istiyoruz ve beraber yaşamak istiyoruz. Bakın bana en çok şu günlerde telefon nereden geliyor? Iğdır’dan geliyor, Ardahan’dan geliyor, Mardin’den geliyor, Şırnak’tan; en çok Şırnak’tan ziyaretler… Her gün ben Şırnak’tan, Mardin’den, bölgeden, Diyarbakır’dan ziyaretçi gruplarını karşılıyorum, misafir ediyorum ve onlarla konuşuyorum. Oralardan aldığım bilgilerle size söylüyorum; onlar, “HDP bitti, PKK bitti” diyorlar. Buralarda artık onların borusu ötmüyor ve halk onları karşılaştığı zaman kovalıyor. “Defolun, gidin” diyor; “Size ekmek yok, gidin silahınızı yere atın” diyor.
Barzani’nin teslim olmasından evvel bölgede bir savaş ihtimali ciddi ciddi konuşulmaya başlandı. Evet, biz de burada epey tartıştık. Ben bunu ciddiye alıyordum, hâlâ da ciddiye alıyorum. Şu bakımdan ciddiye alıyorum: Savaş ihtimali azalmıştır. Savaşı çıkaracak güç olarak gördüğümüz Amerika’nın durumun farkında olduğu kanaatindeyim. Ama hâlâ savaş konuşulmuyor mu? İran basınında konuşuluyor, Amerikan basınında konuşuluyor. Ya savaş devrimi önler ya devrim savaşı önler. Şu anda devrim savaşı önlüyor. Bakın, bu bölge ülkelerinin silahlı müdahalesi, dünya çapında büyük bir değişikliğin kapısını açtı. Bu, bir dünya devriminin başlangıcı; bunu görelim. Batı Asya’dan başlayan bu bağımsızlık devrimleri; Irak bağımsızlaşıyor, Türkiye bağımsızlaşıyor, İran zaten bağımsızlığını koruyor ve güvence altına alıyor, Rusya vatan bütünlüğünü sağlıyor, Suriye İstiklal Savaşı’nı kazanıyor. Bunların hepsi devrimci süreçler ve bunlar yeni dünyanın kuruluşunun ilk önemli eylemleri, hareketleri ve beraberlikleri; çok dikkat çekici.
Biz programlarda şunu da konuştuk: Amerika niye Barzani’yi ateşe sürüyor? Biz kendi açımızdan bakıyoruz, burada bir akıl yok. Ama Amerika gibi büyük bir devletin bir hesabının olması lazım. Ancak şu anda o hesabın yanlış olduğu ortaya çıktı. Ben artık şunu düşünüyorum: Amerika, bölge ülkelerinin bu kadar seri bir şekilde el ele verebileceğini, birleşebileceğini düşünmedi. Sandı ki Türkiye ile İran arasına kama sokar; “Biri Şii’dir, biri Sünni’dir; bunlar birleşmez, yan yana gelmez” dedi. Bölgede mezhep ayrılıkları yüzünden birlik beraberlik olmaz, Rusya’nın bölgeyle birleşmesi önlenir gibi Amerika’nın bütün planları boşa çıktı. Şimdi Amerika büyük bir yenilgi içinde; Amerikan siyasetçilerinin, gazetecilerinin ve yazarlarının da bunu seslendirdiğini görüyoruz. Amerika’nın politikaları iflas etti ve bölgede yenildi. Artık Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanıyor, Suriye kazandı ve bütün bölge ülkeleri kazandı. Üstelik Türkiye de Amerika’nın kontrolünden çıktı.
Bazıları diyor ki: “Efendim, Amerika bunu kabul eder mi?” Kabul etmesen ne olacak? Güç kabul ettiriyor bunu. Amerika bir türlü kabul etmezse silahını konuşturur. İsrail için yol tükenmiş oluyor; eğer bu olay Amerika tarafından sineye çekilecek olursa, yolun sonuna gelinmiş demektir. Sineye çekmezse ne olacak? İsrail’in bir tertip ihtimalinden söz ediliyor. Ne yapacak İsrail? Savaş mı acaba? Mesela İran’a saldıracak, bombalayacak… Vallahi İran’ın sonu olur, İsrail’in de sonu olur. İran bundan korkmaz; İran sonuç itibarıyla 1 milyon 400 bin kilometre kare; yani Türkiye’nin neredeyse iki misli olan, dağlık, denizleri olan büyük bir ülke. Hiçbir kuvvet işgal edemez. Havadan bir takım saldırılarla tahrip edilmesi de İran’ı felç etmez. Ama İsrail küçücük bir ülke. Oraya İran füzeleriyle ve aynı zamanda Hizbullah’ın gücüyle yüklendiğiniz zaman, İsrail buradan çok ağır kayıplarla çıkar; hatta böyle bir savaş İsrail’in neredeyse yok olmasına kadar gidebilir. O yüzden İsrail bu savaşa nasıl cesaret edecek? Çünkü karşısında bölge ülkeleri ve İran gibi son derece kararlı, gözü kara bir devlet var.
Rusya’nın Kürt meselesine ilişkin tavrı konusunda tereddütler, eleştiriler ve belirsizlikler var. O konuda sizin bir endişeniz var mı? Benim hiçbir endişem yok. Rusya’da da Türkiye gibi Atlantikçiler var; İran’da da Atlantik taraftarları, reformcu adı altında gruplar var. Ve bunlar bu sürece karşıydı; bunlar da yenildi. İran’daki reformcular yenildi, Türkiye’deki HDP-PKK dostları yenildi. Bunun siyasi etkilerini önümüzdeki dönemde çok açık bir şekilde göreceğiz. Irak, “Amerikan üsleri, yabancı askerler gitsin” demeye başladı. Suriye devletine ve milletine büyük bir cesaret ve moral üstünlük geldi. Batı Asya ülkeleri artık süreci kontrol altına almıştır. Astana, Cenevre’yi veyahut da Washington’u yenmiştir. Bu Astana’nın zaferidir; Ankara’nın zaferi, Moskova’nın zaferi, Bağdat’ın zaferidir.
Bugün benimle büyük bir Rus ajansı görüşme yaptı. Türkiye’de Kırım Türkleri Derneği’ni ziyaret ettim, oraya gelmişti. Çok uzun bir görüşme oldu ve ona şunu söyledim: “En sonunda bu söyleşinin başlığını şöyle atmanızı öneriyorum: PKK bitmiştir.” Rusya kamuoyuna sesleniyorum; “Hani efendim ben PKK’yı alet olarak kullanayım…” Büyük devletler her gücün içine girer, bunlar tamamen Batı’nın icat ettiği emperyalist siyasetlerdir. Daha önce de söylemiştik; PKK kör bir destedir. Hatta biz Aydınlık’ta yazarken birtakım gruplar (Yalçın Küçükler falan) PKK’yı şöyle böyle büyütüyorlardı; Irak’ın kuzeyindeki o koridoru savunuyorlardı. O zaman söyledik: PKK bir alet değil, bu aletle hiçbir şey yapamazsınız. Rusya’ya hitap ediyorum; Türkiye ile PKK’yı bir terazinin kefelerine koyamazsınız, çok büyük hata yapıyorsunuz. Koskoca bir Türkiye var, senin müttefikin; PKK’yı kime karşı kullanacaksın? Amerika ona 3000 tır silah veriyor, Rusya onu nasıl kullanacak? Bunlar Rusya ile Türkiye arasındaki dostluğu bozmaya çalışan Atlantikçilerin siyasetleridir.
Şu an bir sürece girdik; başarı kazanmış olan Türkiye, Rusya, İran, Irak, Suriye, hatta Hindistan ve Çin’e kadar uzanan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri bu Avrasya İttifakı ilk tarihi zaferini kazandı. Ekonomik başarıları var, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi önemli siyasi atakları var; ama şimdi bir askeri zafer kazandı. Kerkük’e girdiği gün Irak ordusu ve Türk ordusu; Rus ordusu İdlib’i düzenlemeye, orada çatışmasızlık alanları yaratmaya başladığı gün Avrasya ilk askeri zaferini kazanmış oldu. Türkiye, Avrasya İttifakı’nda neler yapabileceğini gördü ve buradan geri dönüş yok. Zor oyunu bozdu. Amerika’nın oyununu, Batı Asya’nın zoru bozdu. Bütün bu yağlı güçler birleşti ve Batı Asya’nın silahı Amerika’yı diz çöktürdü. Türkiye bir adım atar, dünya değişir.
***
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu”na devam ediyoruz. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. “Türkiye bir adım atar, dünya değişir” demiştik. Bunun bölgedeki değişimin Avrupa’ya ve özellikle Almanya’ya yansımalarını konuşacaktık. Almanya niye değişti, dünya nasıl değişti? Şimdi bakın, Almanya… İstersen şöyle yapalım; önce bir bandımız var, onu izleyelim. Bu ARD, yani Almanya Genel Televizyonu’nun haber bülteninden. Almanya, devlet kurumunun haber programıdır.
Ben bunu birkaç kez dinledim ve şaşırdım. Bu süreç benim beklediğim bir süreçti; Almanya’nın Amerika’dan kopacağı ve Batı Asya’ya yaklaşacağını görüyoruz. İlk işaretleri başladı. Alman Dışişleri Bakanı Gabriel, “Orta Doğu’nun Trumplaşmasına izin vermeyeceğiz” dedi. Ondan evvel Amerikan Başkanı Trump, Alman Başbakanı Merkel’in elini sıkmadı. Her şey hızlandı. PKK ve Barzani Amerika yenilince, Almanya da Fransa da özgürleşti ve İran’a yönelik tehditlerin karşısına dikildiler.
Bu ARD haberinde şu söyleniyor: “Dünyanın en büyük emperyalist gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, Batı’nın sıkı dostu PKK’yı silahlandırıyor.” Arkasında resimler gösteriyorlar; Amerikan askerinin omuzlarında PKK arması olduğu gösteriliyor. Programın özü şu: Amerika PKK’yı silahlandırıyor, Amerika PKK’yı bölge ülkelerinin üzerine sürdü ve bölücü olan Amerika’dır. Bu çok tarihi, önemli bir olay ve Batı Asya’da kurulan ittifakın ucunun Fransa’ya, Almanya’ya kadar uzandığını gösteriyor. Herkes kaybedenleri terk ediyor. Almanya, PKK’nın Avrupa’daki en çok yerleştiği, kuvvet ve para topladığı yer. Kaybedenlerin dostu olmaz; kaybettiler. Avrasya bloku oluşuyor. İran konusunda da Fransa, Amerika’dan ayrıldı; Macron birkaç gün önce Tahran’daydı. Bu, yeni kurulan dünyanın önemli unsurlarından biri. Çok keyifliyiz çünkü bizim tezlerimiz doğrulanıyor. Bu beklediğimiz gelişmeler, tahminimizden çok daha hızlı bir şekilde cereyan ediyor. Partimizin programının gerçek hayata ne kadar uygun olduğu kanıtlanıyor. Türkiye’nin birliğinin ve bütünlüğünün güvenceleri bölge ve dünya çapında oluşuyor; bu çok önemli. Türkiye’yi çok iyi yöneterek bu süreci çok iyi değerlendirmemiz lazım.
Bu gelişmeler, aynı zamanda milli hükümetin işaretleridir. Yani bu siyasetleri, bu stratejiyi üreten; Vatan Partisi’nin merkezinde olduğu bir milli hükümetin habercisi olarak görebiliriz bu süreci. Türkiye oraya gidiyor. Atatürk meselesi de biraz bununla bağlantılı. Bugün Türkiye’de yükselen güç ve yükselen değer Atatürk. Herkes Atatürk üzerinden kendisine bir güç sağlamaya çalışıyor. Bir süre önce dini vurgular ön plandaydı veya oy toplamak için dini kavramlar kullanılıyordu; şimdi ise herkes kendisini Atatürk’e göre hizaya sokmaya başladı. Bu, Türkiye’nin ufkunun aydınlandığını gösteren çok tarihi bir süreç.
Bu nedenle, “Atatürkçü” kesimde, özellikle CHP tabanında “Mahvolduk, yıkılıyoruz, öldük, bittik, karanlıklara gidiyoruz” diyenlerin analizleri hiç doğru değil. Bugün konuştuğumuz olaylara bakın: Irak ordusunun Kerkük’e girmesi, PKK’nın yenilgisi, Barzani’nin referandumunun bir ay içinde yerle bir olması, Almanya’nın PKK’yı mahkûm edip Türkiye’nin yanına geçmesi… Bunların hangisi karanlığa gidişi gösteren işaretler? FETÖ darbesi bir gecede ezildi, Amerikan gladiyosu temizleniyor ve hapislere tıkılıyor. Bölücülük Türkiye’de kaybetti. Hangi karanlık?
Türkiye’de vatan savaşına göre mevzilenmeyen ve önümüzdeki süreci vatan savaşının belirlediğini görmeyen bazı güçler var. Onlar “karanlığa gidiyoruz” deyip duruyorlar. Türkiye’nin geleceğini okullara yapılan mescitler belirlemiyor; Türkiye’nin geleceğini Amerika’nın, PKK’nın ve FETÖ’nün yenilgisi; Türkiye’nin, Irak’ın, İran’ın ve Rusya’nın zafer kazanıp birleşmesi belirliyor. Bu süreç, Türkiye’yi Atatürk devrimi sürecine götürüyor. Atatürk devrimine karşı olanlar bile kendilerinin Atatürkçü olduğunu anlatmaya çalışıyorlar ve biz bundan memnuniyet duyuyoruz. Atatürk üzerinden toplumda itibar kazanma çabaları, siyasetleri birdenbire gündeme girdi.
PKK’nın dostluğuna güvenenler, FETÖ ile el ele verip iktidar projeleri kuranlar iflas etmiştir. Onların “karanlık” görmeleri, baktıkları yerden bakınca gayet doğaldır; onlar gerçekten karanlığa gidiyorlar. Ama Türkiye vatan bütünlüğüne, üretim ekonomisine ve Kemalist devrimi tamamlama sürecine gidiyor. Türkiye, Tayyip Erdoğan yönetimiyle devam edemez; bu süreç bir milli hükümeti getirecektir. Hükümet şu an bu sürece katılmış gözüküyor ancak süreci doğru götüremiyor; mesela Suriye ile birleşme konusunda ayak sürüyor. Biz “hükümet kötü yapsın” demiyoruz, bu süreç zaten kaçınılmaz olarak milli bir hükümeti getiriyor. En karşı olan güçler bile bu sürecin önünde sürükleniyor.
2016’nın Temmuz ayında, 15 Temmuz’dan dört gün önce yazdığım yazıda, Kemalist devrimin Türkiye’nin gündemine geldiğini belirtmiştim. Bugün geldiğimiz nokta, o gün öngördüklerimizin gerçekleştiğidir. Batı basını, Türkiye’nin bağımsızlıkçı tavrını “İslami Kemalist oldu” diyerek anlamlandırmaya çalışıyor. Batı öyle görsün, hiçbir zararı yok. İktidar sahiplerinin ve medya mensuplarının Atatürkçü olduklarını ispatlamaya çalışmaları da güzel bir gelişme; onları dışlamak yerine bu sürece katan, kucaklayan ve eğiten bir siyaset izlemek, Türkiye’nin önündeki sorunları çözmek açısından çok doğrudur.
Türkiye’nin önünde artık tek bir çıkış yolu var: Üretim ekonomisi. Siyasi başarıları ve vatan savaşındaki kazanımları kalıcı hale getirmenin tek yolu budur. Asya ile birleşme eğilimi sadece Almanya’da değil, İsviçre’de de görülüyor. İsviçreli tarihçi Daniel Ganser’in Köln Üniversitesi’nde yaptığı konuşma, Amerika’nın bölücü rolünü ve NATO’nun oyunlarını ifşa etmesi açısından çok önemlidir. Almanya artık Amerika’nın “böl ve yönet” politikasına karşı bir mevziye girmiştir. Biz, 16 Eylül 2017’de Berlin’de, Alman Meclisi’ndeki basın toplantımızda Alman kamuoyunu uyarmıştık. “PKK sizin ne işinize yarayacak, siz Amerikan politikasının aleti durumundasınız” demiştik. Bugün Alman devleti ve medyası bizim söylediklerimizi dile getiriyor.
Türkiye’yi Tayyip Erdoğan yönetimi yönetemiyor; çünkü iki adım ötesini görmeyen, günlük tepkilerden ve komplekslerden oluşan bir siyaset izliyorlar. Almanya’ya “Hitler, faşist” diye hakaret ederek bu süreçten çıkılamaz. Vatan Partisi, Türkiye için gerekli olan milli hükümetin şartıdır. Türkiye bir milli hükümeti yaratmak zorundadır. Şu an Türkiye’de “Atlantik mi, Avrasya mı?” tartışması yapılıyor. Atlantikçiler bu süreci sabote etmek için cambazlıklar yapsalar da gidişat bellidir. Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Çin, ikincisi Rusya, üçüncüsü Almanya; üçü de Avrasya’dadır. Türkiye, ekonomik olarak Avrasya’nın içindeki yerini almış durumda. Zemin bu, iklim bu. Muhtemelen dördüncü ve beşinci ticaret ortaklarımız Irak ve İran olacak. Onlar, ticaretimizdeki paylarını çok artıracaklar. 1990 Körfez Savaşı öncesinde Irak bizim ikinci ticaret ortağımızdı. Şimdi tekrar onların çok yükseleceğini göreceğiz; çünkü onlar bizim enerji güvenliğimizi sağlıyor ve aynı zamanda tarım ürünlerimizi alıyorlar. Bugün ulusal kanalda üzüm üreticilerini dinliyorum; “Komşularımızla dostluğu kuralım, problem çözülür” diyorlar. Son derece sade bakıyorlar ve doğru çözümler üretiyorlar.
Meral Akşener’in partisi konusuna gelirsek; zamanımız daralıyor. Bunu epey konuştuk, ölü doğmuş bir parti. Türkiye’nin önündeki süreçte bir rolü olması mümkün değil. Çünkü ters bir parti. Türkiye Avrasya’ya doğru yerleşirken, Atlantik sisteminin kaybettiği bir ortamda, en Atlantikçi pozisyonlarla ortaya çıktılar. İktidar odaklı baktıkları ve eski dönemin “Amerika iktidarları belirler” teorisine dayandıkları için gerçekleri okuyamıyorlar.
(VTR girer: “28 Şubat bizzat Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik bir ihanet sürecinin adıdır…”)
Bakın, bu konuşma nerede yapılıyor? Şu anda Türkiye bir vatan savaşı veriyor. Mehmetçik İdlib’de, Türkiye ile Rusya el ele vermiş durumda, Türkiye Atlantik’ten kopuyor. O ise 20 yıl öncesine, 28 Şubat’a takılmış. Neden? Orada gericiliğe oynuyor. AKP sözcülerine bakın, aynı dili kullanıyorlar; Kemalist devrime düşmanlıklarını 28 Şubat üzerinden yapıyorlar. Oysa 28 Şubat’ın Milli Güvenlik Kurulu kararlarının altında Necmettin Erbakan’ın da imzası vardı. Türkiye’yi yönetmeye kalkan kişi, bir şey dayatıldığında imza atmayacak cesarette olmalıdır. Ama şimdi yaptıkları şey, tıpkı AKP ve bir takım gericiler gibi, 28 Şubat düşmanlığı üzerinden bir kesimi kazanmaya çalışmak. Bu tamamen anakronik (çağ dışı) bir konuşmadır.
Vatan Savaşı’nın dışında kalan, Amerika’nın kendilerini hükümet yapacağını sanan bir yapı kuruldu. Ama artık Amerika’nın kimseyi hükümet yapamayacağı bir döneme girdik. Tersine, Amerika’ya kafa tutanlar, bağımsızlığı savunanlar hükümet olacak. Bu partinin yöneticileri arasında entelektüel birikim yok veya olanlar kenara itilmiş. Amerika’dan iktidar talep ettikleri için vatan savaşında mevzilenemiyorlar. Bir balon şişirildi ama Türk milleti artık onlar tarafından yönetilmiyor; balonun söndüğünü görüyoruz.
Milli hükümet, Vatan Partisi’nin beş maddelik programıdır:
1. Vatan bütünlüğü ve huzur; terörü ve teröristleri tasfiye edeceğiz. “Huzur” kelimesi halkın beklentisini tam karşılıyor.
2. Üretim ekonomisi; faizcileri, rantçıları ve sıcak para komisyoncularını sırtından atan; işçiyi, çiftçiyi, sanayiciyi üretim ekseninde toplayan bir hükümet.
3. Komşularla iş birliği.
4. Laiklik ve aydınlanma; laiklik Türkiye’nin ihtiyacıdır, önümüzdeki dönemde bu talep çok kuvvetli bir şekilde yükselecektir.
5. Avrasya; Türkiye şu anda aşağı yukarı Avrasya’ya yerleşmiş durumda. Patlasanız da çatlasanız da Türkiye oraya gidiyor.
Amerika, Türkiye’den korkuyor çünkü Türkiye; tarihsel birikimi, imparatorluk geleneği ve halkları birleştirme yeteneğiyle bölgede çok güçlü bir etki yaratma potansiyeline sahip. İbn-i Batuta’nın seyahatnamesinde gördüğümüz gibi, Türkler tarih boyunca devlet kurucusu olmuşlardır. Amerika da Türkiye’nin bağımsız bir çizgide, özellikle Avrasya’da konumlanmasının kendi aleyhine sonuçlar doğuracağını görüyor. Nitekim İran’ı daha tehlikeli diye kayda geçirmişler. Amerika açısından Kürt enstrümanı işlemez hale geliyor. “Kürt” demeyelim de bölücü; Kürt milliyetçisi partiler diyelim, tamam. Bölücü, evet, doğrudur.
Şimdi, Amerika’da herhalde devlet aklı var. Şöyle yapmayı deneyebilirler mi yakın zamanda? Türkiye’nin bütünlüğüne saldırmaktan vazgeçip Türkiye ile tekrar daha eşit bir ilişki kurma temelinde el atabilirler. Kaçınılmaz bu; uzatırlar ama bu, Türkiye’de Amerika denetimini getirmez. Türkiye ile Amerika arasında daha eşit bir ilişki… Bu ihtimali ne kadar ciddiye alıyorsunuz?
Bu çok ciddi. Yani eninde sonunda Amerika buraya gelmek zorunda. “Eninde sonunda”yı sormuyorum, yakın zaman için; bir sene, iki sene için… Tabii bu bir süreç. Hep bu yönde gelişmeler göreceğiz. Yani Amerika’nın Türkiye’yi daha fazla saydığı, Türkiye ile nispeten daha eşit bir ilişki… Ama bir ara süreçten geçeceğiz. Şu anda Amerika’nın, Türkiye’nin “malumiyet”ini içine sindirmesi lazım.
Şimdi bir kaos siyasetine girmiş gibi gözüküyorlar. Baş giderken Amerikan Büyükelçisi bir takım tehditler yaptı falan. Çeşitli basında çıkıyor, bizim aldığımız bilgiler de var: “Türkiye’yi cehenneme çevireceğiz” gibi bir takım ekonomik baskılar… Belki Türkiye kalesini düşürmek için bir takım tertiplere girecekler. Bu Akşener’in partisi, Cumhuriyet Halk Partisi falan… Ama aleti kaybetti. Yani temel alet gitti; en militan aletini, PKK’yı kaybetti. Ve Kürt halk kitleliğini de kaybetti. Bugün Türkiye’de PKK borazan çalsın, HDP beş tane adam toplayamaz; toplayamıyorlar. Onun için Cumhuriyet Halk Partisi’nin sokak politikası planları da çöktü. CHP de toplayamaz, Akşenerler de toplayamaz.
Sözünüzü bağlayarak; Abdullah Gül de… En son Abdullah Gül’ü parlattı Sayın Kılıçdaroğlu. Yani Abdullah Gül, Akşener, Kılıçdaroğlu, HDP’nin bir kısım yönü… Orada da Selahattin Demirtaş diyelim. HDP’de de çok ciddi bölünmeler göreceğiz. Yani HDP de bu süreci sorgulayacak; Amerikancılığı sorgulayacak HDP, göreceksiniz. Ve bu silahlı mücadelenin, terörün getirdiği belayı sorgulayacak. Onun için bu Amerikan politikasının kitlesel bir gücü de kalmıyor.
Türkiye’nin ufku aydınlanıyor. Türkiye milli hükümete gidiyor. Vatan Partisi yükselen değer, Atatürk yükselen değer.
Teşekkür ederim. Biz teşekkür ederiz. Sevgili izleyiciler, bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Haftaya muhtemelen İstanbul’da, yeni konularla ya da bu konuların yeni cepheleriyle konuşmak üzere. Hoşça kalın efendim.
Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde 50-52’ye bölündüğü bir durum tasarısında, Türk milletinin ayağa kalktığını… Ben yere atarım ve onu çiğnerim, çiğniyorum burada! Bırak! Gölgedeki bu yangın, Irak’taki ve… Hayır da birleş; birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

