Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Halkın yüzde elliye, yüzde elli ikiye bölündüğü bir durum var karşımızda. Türk milletinin mahşere çıktığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Hayır, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğumuz, her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Peşinen bir “Hoş geldiniz” diyelim.
“Hoş bulduk.”
Bu hafta ne konuşacağız? Bu hafta aslında yine gündemi konuşacağız; Irak’taki gelişmeleri, Suriye’deki gelişmeleri ama bu hafta biraz iç politikayı daha çok konuşacağız. Gerçi iç ve dış politika çoktandır birbirine kenetlenmiş vaziyette, birlikte ilerliyorlar ama bazı şeyler öne çıkmış durumda. Şimdi ilk sorumuz, yeni ve sıcak bir gelişme ile ilgili. Biraz önce ajanslara düştü: Türkiye’den Adalet Bakanlığı heyeti, Pensilvanya’daki vatandaşımızın iadesi konusunda Amerika’ya gidecekti. Amerika vize vermemiş. Buyurunuz.
“Vize savaşı. Türk-Amerikan savaşının bir cephesi de vize savaşı. Amerika, vize sınırlarını kapatmak istiyor. Yani bu durum, Amerika-Türkiye ilişkilerinin ne kadar ciddi boyutlara ulaştığını gösteriyor. Normal, çünkü Türkiye’nin tavrı, Amerika’nın Batı Asya’da çok ağır bir darbe yemesine yol açtı. Bakın, Fırat Kalkanı’ndan önce PKK’nın hendeklere gömülmesi… Arkasından Fırat Kalkanı ile Türkiye, Amerika-İsrail koridorunu yardı. Bu tabii bütün bölge ülkelerine büyük bir cesaret ve destek oldu. Çünkü bölgede Amerika’yla birlikte hareket eden tek ülke Türkiye’ydi. İsrail’i saymazsak; o zaten Amerika’ya yapışık. Türkiye sahaya girince, Amerika’ya ve onun piyonlarına karşı harekete geçince, Amerika’nın bütün bölge planları bozuldu ve işte buraya geldik. Yani aslında bu olayın başlangıcı PKK’nın hendeklere gömülmesidir. Tabii Rusya zaten sahaya inmişti. En önemlisi, Suriye vatanını savunuyordu. Irak ayağa kalktı, Amerika’nın iki kez işgaline rağmen şimdi Amerika’ya karşı savaşıyor. Türkiye’nin ağırlığı bütün dengeleri değiştirdi. Bütün piyonları yenildi. Bölgede Amerikancı olan herkes kaybetti. Amerika kaybetti, İsrail kaybetti. Bu çok önemli. Artık kimse Amerika’yla beraber hareket etmemeye bakıyor. Önümüzdeki dönemin en önemli özelliği bu. Amerika’nın alet olarak kullandığı güçler bile artık ondan kopmaya, uzaklaşmaya bakıyor. İşte bu koşullarda Amerika, Adalet Bakanlığı heyetine vize vermeme noktasına kadar geldi.”
Son zamanlarda dikkatimi çekti; belki okuyucular bana sorduğu için ben de öyle kullanmaya başladım. “Batı Asya” diye bir kavram kullanıyorsunuz. Belli ki herkes farkındadır, “Orta Doğu” yerine kullanıyorsunuz. Niye Orta Doğu değil de Batı Asya?
“Orta Doğu, Batı’dan baktığınız zaman kullanılan bir kavram. Uzak Doğu, Orta Doğu gibi kavramlar var. Londra’dan bakarsanız Çin, ‘Uzak Doğu’ oluyor. İşte Türkiye’nin bulunduğu bölgeye ‘Orta Doğu’ ya da ‘Yakın Doğu’ diyorlar. Biz o Batı merkezli kavramları kullanmak yerine, küresel haritaya ve yeryüzüne bakarak doğru kavramları kullanıyoruz: Batı Asya diyoruz. Asya’nın batısı. Dikkatimi çekti; İran’da, Suriye’de ve Lübnan’da görüştüğüm çevrelerde de Batı Asya terimi kullanılıyor, biliyor musunuz?”
Evet, biz bunu yerleştirdik. Vatan Partisi, Orta Doğu terimi yerine Batı Asya terimini kullanmayı yerleştirdi.
“Hiçbir itiraz yok, herkes memnun. Çünkü o Batı merkezli yaklaşım psikolojik olarak beyninize giriyor. Size hep Batı’dan bakmayı öğretiyor. Sizi o Batı’nın konumlarına yerleştiriyor. Çok önemli. Onun için Asya; Batı Asya, Doğu Asya. Gayet güzel. Güneş, Çin’e bizden daha önce doğuyor. O bakımdan orası Doğu Asya, Asya’nın en doğusu.”
Peki, iç politikayla devam edelim. Medya bunu on gündür neredeyse birinci mesele saydı. Siz pek girmediniz o topa: AKP’li belediye başkanlarının istifa ettirilmesi ya da etmesi. Sizin sesiniz çıkmadı. Niye?
“Çünkü biz, ‘siyasi ayağın üzerine gidilsin’ diye devamlı talepte bulunuyoruz. Yani AKP içerisindeki Fethullah cemaatine yakın, onlarla ilişkili olanların üzerine yürünmesini istiyoruz. Yüründüğü zaman da bunun karşısına çıkıp muhalefet etmenin bir alemi yok. Halk da bu belediye başkanlarının gitmesini istiyor. Ankara halkı, İstanbul halkı… Biz her şeye karşı çıkacağız saplantısı çok yanlış. Bakın, maalesef Cumhuriyet Halk Partisi öyle bir noktada. Cumhuriyet Halk Partisi, Davutoğlu’nun müttefiki oldu. Kılıçdaroğlu konuşmasında ‘Başbakanı gönderdin, belediye başkanlarını gönderiyorsun’ diyor. E, bir yandan da siyasi ayağın üzerine yürünmesini istiyorsun, hem de bu istifaları eleştiriyorsun. Bu belediye başkanları, Fethullah cemaatine daha yakın, daha dostane ilişkileri olan isimler. Kadir Topbaş’ı bilemiyorum ama Melih Gökçek, 17-25 Aralık’a en keskin tepki koyan başkanlardan biriydi. Yine de geçmişte cemaatle yakın ilişkileri olduğu biliniyor.”
Ben bu başkanların istifa ettirilmesini biraz seçim hesaplarıyla bağlantılı görüyorum. Sanki seçimin tarihi yaklaşıyor gibi…
“Bana göre seçim hesabı değil. Burada bir partiye hakim olma, Tayyip Erdoğan’ın AKP’ye bütün ipleri elinde toplama isteği var. Orada da tabii Fethullah Gülen’e yakın olanları kendi kontrolü dışında görüyor. Ankara, İstanbul birer iktidar odağı. Yani hükümet içinde hükümetler. Oraya hakim olması lazım.”
AKP ile Vatan Partisi arasında sıkı bir diyalog mu var?
“Diyalog meselesi değil, aynı cephedeyiz. PKK’ya karşı, FETÖ’ye karşı, vatanın bütünlüğünden yana, üretim ekonomisinden ve laiklikten yana bir mevzideyiz. O mevziden her şeye bakıyoruz. Biz PKK ile ve FETÖ ile iş birliği yapmamızı isteyenlere prim vermiyoruz. Onlar bizden Türkiye’nin vatan bütünlüğünü bırakmamızı, teröre karşı mücadele cephesinden ayrılmamızı istiyorlar. Bunu yapmadığımız sürece istediğimiz kadar laik olalım, istediğimiz kadar aydınlanmayı savunalım; onlar bizden memnun olmayacaktır. Türkiye’de son 37 yıldır laiklik ve aydınlanma mücadelesinin lideri bu partidir; Vatan Partisi’dir.” Cumhuriyet Halk Partisi’nin de buraya gelmesini arzu ediyoruz. Bu, milli bir cephedir. Amerika’nın, bu milli güçlerin arasına fitne sokmak gibi bir problemi tabii ki var. Amerika, başka türlü Türkiye’deki yenilgisini tekrar galibiyete çeviremez. Amerika bölgede yenildi mi? Yenildi. “Rahatsınız o zaman” derseniz; rahat değiliz. Karşıda kocaman bir süper devlet var, ellerinde nükleer silahları var. “Yenilgi tespitinin manası ne?” derseniz; hedeflerine ulaşamadı. “Kürdistan” demiyoruz biz ona, çünkü Kürtlerle ilgisi yok. Kürt vatandaşlarımızın ve Batı Asya’daki Kürtlerimizin incinmesini istemiyoruz. “İkinci İsrail” planı, Amerika’nın merkezi planıydı. 1990’da Irak’a bu nedenle saldırdı, 2003’te bir daha saldırdı ve bölgeyi kana boyadı. Türkiye’de PKK’yı destekledi ama hedeflerine ulaşamadı.
Türkiye’de PKK hendeklere gömüldü. Barzani, Amerika’nın ve İsrail’in kışkırtmasıyla referandum ilan etmişti. İşte Barzani’nin halini herkes görüyor; orada da Amerikan planı tutmadı. Güya bir koridor yapmıştı ve o koridora bekçi olarak PKK’yı koyup silah vermişti. O koridor da darmadağın oldu, bir süre sonra tam anlamıyla yok olacak. Amerika bu durumda yenildi. Peki, tası tarağı toplayıp gidecek mi? Biraz gidecek tabii; kalabildiği kadar kalabilir. Çünkü Amerika gibi büyük devletlerin her ülkenin içinde etkili olduğu, yönettiği ve kontrol ettiği kuvvetler vardır. O kadarıyla kalabilir ama esas olarak büyük ölçüde Amerika kaybetti.
Bundan sonra Amerika’nın yapacağı büyük bir hamle çılgınlık olur. Çünkü elindeki PKK bitti, Barzani bitti. Aşağıda, güneyde Suudi Arabistan var; o da ne kadar güvenilir, meçhul. Körfez ülkeleri de Amerika’dan artık kaçmanın, bir çare bulmanın peşindeler. O zaman Amerika ne yapabilir? Düşünüyorum, elinde çılgınlık dışında bir araç kalmadı. İbrahim Karagül’ün bu konuyla ilgili yazısından bir alıntı yapalım:
“Türkiye’nin, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler karşısında bu kadar kararlı olacağını düşünemediler. Her zaman olduğu gibi ‘İçerideki ortaklarımızı yönlendiririz, hareketsiz bırakırız’ dediler ama o ortaklar bu sefer işe yaramadı. Türkiye, yapması gereken neyse ona yöneldi. Asıl yapacaklarını bundan sonra yapacak. Türkiye’den, Suriye ve Irak kuzeyindeki oyunları sıfırlayacak hamleler bekliyoruz. Akdeniz’den İran sınırına kadar bir Türkiye kalkanı bekliyoruz. İdlib dışında, Afrin’den İran kuzeyine kadar müdahaleler bekliyoruz. Bu kuşak hiçbir şekilde örgütlere ya da yabancı ülkelere bırakılamaz; bırakılması bizim için intihardır. İşte o endişe tam da burada ortaya çıkıyor: Mesele şudur; Türkiye müdahale edemeden birileri şok edici bir hareket yapacak. Bunu yapacaklar ve ülkeyi hareket edemez hale getirecekler. Hazırlıkları bu. Bu yüzden Türkiye elini çabuk tutmalı, gecikmek ölümcül olacaktır.”
Sayın Karagül bir süredir doğru bir yerde duruyor ve önemli uyarılar yapıyor. Burada Türkiye’nin önünde çok önemli ataklar olduğunu söylüyor, bunu tahmin ediyorum bilgiye dayanarak belirtmektedir. Amerika, Türkiye’nin bu ataklarını yapmasından önce birtakım hamleler bekliyor. Bunlar “çılgınlık” dediğimiz şeylerdir; ülkeyi hareket edemez hale getirmek istiyorlar. Ben de şöyle diyeyim: Bunu yapsalar da Türkiye’yi hareket edemez hale getiremeyecekler. Amerika’nın elinde böyle bir güç yok. Türkiye’de mezhep kavgaları çıkarmak istiyorlar, çıkaramazlar. Suikast yapabilirler ama suikastlerle hiçbir şey halledemezler. Kime suikast yaparlarsa yapsınlar, Türkiye bu yoldan caymaz; aksine daha kararlı, daha tutarlı mevzilere itilir.
Türkiye ekonomisi ciddi bir sürece girdi, bazı ekonomik zorluklardan yararlanarak girişimlerde bulunabilirler. Amerikan büyükelçisinin “Türkiye’yi cehenneme çevireceğiz” dediğini duyduk. Almanya’nın böyle bir gücü yok ancak bu sözle Amerikan büyükelçisi kendi niyetlerini ifade etmiştir. Ekonomik sarsıntılar üzerinden politikasını ilerletmek isteyebilirler ama ben Amerika’yı çıkmazda görüyorum. Amerika’nın bundan sonra yapacağı her şey, inişini ve Türkiye’deki gücünü kaybetme sürecini daha da hızlandıracaktır.
Türkiye, 80 milyonluk ekonomisiyle kendi kendisine hızla yeterli hale gelebilir. Milli direnme ekonomisine dönüştürülebilecek bir yapımız var. Çevremize bakıyoruz; Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve kuzeyde Rusya ile bir zırh içerisindeyiz. Çin, Asya’nın doğusundan ses verdi ve PKK’ya karşı mücadelede Türkiye’nin yanında olduğunu belirtti. Türkiye zırhlarla çevrili. Irak ordusu Kerkük’e, Sincar’a girdi; çok yakında Türk ordusu ile Irak ve Suriye orduları sınırda buluşmuş olacak. Bu koşullarda Amerika nükleer bomba mı atacak? Hiçbir şey yapamaz. Amerika’nın yapacağı her hamle, Türkiye’nin Vatan Partisi programına daha tutarlı şekilde yaklaşmasına yol açacak. Amerika saldırdıkça Vatan Partisi hükümete yaklaşır.
Kerkük’ten sonra bölge sadeleşti ve gelişmelerin yönü belli oldu. İran ve Türkiye ittifakı sıkılıkla sürdürüyorlar. İran da bir tehdit algısı içinde, Hamanei’nin yeni açıklamaları bunu gösteriyor. Amerika piyonları yere serildiği için artık tek bir şey yapabilir: Kendi askeri güçleri ve İsrail ile cepheye girip savaşa dahil olmak. Bu da Trump’ın “Orta Doğu’ya trilyonlar döktük, artık bu rejimleri kurma ve ülkeleri parçalama hedefinden vazgeçmeliyiz” politikasına aykırıdır. Amerika bugün bölgede kuşatılmış durumda.
Almanya konusuna gelince; eskiden Almanya ve Amerika’nın aynı blokta olduğu, şirketlerinin aynı olduğu savunuluyordu. Biz ise çelişkilerin artacağını savunuyorduk, hakikaten yollar ayrıldı. Amerika, Alman şirketlerine baskı yapmaya başladı, Trump Merkel’in elini sıkmadı. Alman Dışişleri Bakanı Gabriel, “Orta Doğu’nun Tramplaşmasına izin vermeyeceğiz” dedi. Bu, Amerika’ya bir meydan okumadır. Alman basını ve yetkilileri artık Türkiye’ye ve Rusya’ya karşı daha sıcak açıklamalar yapıyor; bu, Almanya’nın koptuğunu gösteriyor. Üstelik yanlarına Fransa ve İngiltere’yi de alarak Amerika’dan büyük bir kopuş gerçekleştirdiler. Bu da çok önemli. Nereye gidiyor Rusya, İran, Türkiye, Almanya ve Çin? Almanya’nın yüzü zaten Çin’e dönük. Almanya, Avrasya’nın en batısındaki uç beyi diyebileceğimiz bir konumda. Fransa da uç beyi olmaya doğru gidiyor; Amerika’ya cephesini döndü ve Avrasya bloğu içinde yer almaya başladı. Bu çok tarihi bir olay ve yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunu gösteriyor. Batı Asya’daki ve Çin’deki gelişmelere, Almanya ve Fransa’nın tutumlarına baktığımız zaman yeni bir dünyanın doğuşunu görüyoruz. Almanya’nın İran’la nükleer anlaşma konusundaki tavrı çok net; Fransa ve İngiltere’yi de yanlarına alarak Avrupa Birliği adına ortak bir açıklama yaptılar ve orada netleştiler.
Türkiye konusunda sizin işaret ettiğiniz yazılar var fakat ben bunu henüz niyet beyanı seviyesinde görüyorum, siyasal alana yansımış değil. Türkiye’nin bazı adımlar atması gerektiğini söylememiz gerekiyor; Türkiye kriz yönetemiyor, problem çözmede tutukluk yaşıyor. Vatan Partisi’nin en önemli özelliği, bizim yıllardır beraber konuştuğumuz çıkış yolu programlarımızda da belirttiğimiz gibi, müdahaleci olmasıdır. Yani süreçleri seyreden değil, değiştiren bir çizgidir. Rusya’nın, Çin’in, Irak’ın, İran’ın siyasetlerini değiştirebiliriz. Tabii bu değiştirmeyi hayali bir temelde değil; gerçeklere, eğilimlere ve nesnel zeminleri çok iyi analiz ederek saptadığımız hedefler doğrultusunda yapıyoruz.
Almanya konusunda size katılıyorum. Bir hükümetin bu süreci seyretmemesi, bakanlar düzeyinde temaslar kurması lazım. Vatan Partisi bunu fark ediyor ama Tayyip Erdoğan yönetiminin bunları pek doğru düzgün fark etmediğini görüyorum. Biz konuştuktan sonra fark etmeye başlıyorlar, bu bir gerçek; ancak müdahaleci değiller. Madem Almanya’da Türkiye’ye tekrar sıcak bakma eğilimi var ve yetkili ağızlar “Türkiye ekonomisine destek olmamız lazım, yaptırım siyaseti yanlış” diyor, bu çok önemli. Amerika’nın “Türkiye’yi cehenneme çevireceğiz” siyasetine Almanya bir bakıma “Hayır, ben bu işte yokum” diyor. Türkiye’nin ekonomik sorunlarına yardımcı olmak istiyor. Tayyip Erdoğan yönetimi bunu gördükten sonra Almanya ile ilişkileri düzelten akıllı bir siyaset izlemelidir. Bunu Vatan Partisi çok iyi yapar; Türkiye oraya gidiyor, biz yapacağız. Türkiye’nin Vatan Partisi’ne ihtiyacı var.
Son 3-5 aylık, hatta son bir aylık gelişmelere bakalım. Irak ordusunun Kerkük’e girmesiyle bir süreç sonuçlandı. Vatan Partisi’nin 20-30 yıl önce öngördüğü bütün gelişmeler gerçekleşti. Batı Asya’daki bu ittifak oluştu. “Olamaz, Türkiye Amerika’dan kopamaz, direnemez” diyorlardı. Biz ise muhataplarımızı incitmeden, karşılıklı saygı çerçevesinde onları ikna ettik. Nesnel gelişmeler zaten Türkiye’yi buraya getiriyor.
Yeni bir dünya kuruluyor diyoruz. Nesnel gelişmelere baktığımda Türkiye aydınlığa gidiyor. “Türkiye karanlığa gidiyor” diyen bakış açıları, Amerika’nın politikalarına alet olma açısından değerlendirilebilir. (Ara veriliyor)
***
(Aradan sonra)
İyi günlere gidiyoruz dediniz. Gerçi kırk yıldır sizi tanırım, en riskli günlerde bile kötü günlere gittiğimizi hiç söylemediniz; size “Umut Üretim Merkezi” ismini takmıştım. Ancak ben olumsuz gidişleri de net olarak saptarım. 12 Mart ve 12 Eylül öncesinde bir darbe tehdidi olduğunu, o kötü gidişi işaret ettik. Ama her kötü gidişi işaret ederken oradan bir çıkış yolu olduğunu da saptıyoruz. Şimdi ise durum farklı.
2014 baharından beri Silivri duvarı yıkıldı, Fethullah Örgütü ve PKK’nın üzerine gidildi. 15 Temmuz’da Amerikan darbe girişimi ezildi; bu, Türkiye tarihine geçecek, Amerikan emperyalizmine karşı çok önemli bir başarıdır. Türk ordusunun, polisinin ve yargısının içinden Amerikan gladyosu temizlenmeye başladı. 24 Ağustos 2016’da Türk ordusu Fırat Kalkanı ile Amerikan-İsrail koridorunu yardı geçti. Bunun sonucunda Türkiye; Rusya, Irak, İran ve Suriye ile birleşti. Türkiye, Atlantik’ten kopuyor ve Avrasya’ya yöneliyor. Bu, Türkiye’nin Kemalist devrimi tamamlama sürecinin eşiğine geldiğini gösterir. Tekrar kamu iktisadi teşebbüsleri açılıyor, Türkiye Vatan Partisi’nin programına doğru gidiyor.
(Görsel üzerine yorumlar) 1947 yılındaki o aydınlık Türkiye tablosu ile bugünkü tabloyu kıyasladığımızda bir gerileme görüyoruz. Ancak 2014’ten ileriye baktığımızda Türkiye vatanını bütünleştiriyor, dostlarıyla birleşiyor. Bu ittifak sistemi içinde Türkiye tekrar o aydınlanmış, kendine güvenli, kadın-erkek eşitliğine sahip tabloya kavuşacaktır.
Basında bir müftü düşmanlığı görüyorum, bunu çok ayıplıyorum. Birkaç olumsuz örneği alıp bütün müftüleri kirletmek doğru değildir. Öte yandan, kadının çalışma hayatında, yargıda, savunmada erkekle eşit gelişen bir konuma gelmesi için kıyafet meselesi de önemlidir. Çağdaş ölçülerde kadın toplum içinde yer aldığı zaman kimse ona “kadın” diye bakmaz, “insan” diye bakar. Türban meselesi ise 1970’lerden sonra çıkan ve Türk kültüründe yeri olmayan bir kıyafettir.
Türkiye’de eğitim büyük oranda dinselleştirildi, yargıda ve poliste türbanın önü açıldı. Bunlar üzücü olaylar ancak vatan bütünlüğü, FETÖ ve PKK ile mücadele, Avrasya ile kurulan dostluk gibi konular 24 saatte çözülecek sorunlar değildir. Esas dinamiğe bakmak lazım; Türkiye, Atatürk devrimini tamamlayacağı uluslararası iklime doğru gidiyor. Türkiye zincirlerini kuruyor. Kırarken AKP’nin iktidarda olması nedeniyle birtakım olumsuz gelişmeler yaşanıyor ancak bunlar Türkiye’nin geleceğini belirleyen asıl olaylar değil.
Bir anlayış olarak şunu sormak isterim: Muhalefetin başını Vatan Partisi çekiyor; bu bambaşka bir durum. Kendini Atatürkçü olarak tanımlayan ama işi gücü bırakıp sadece olumsuzlukları işaret eden bir kesim var. Bugün Atatürk’ün adını ağzına almaktan imtina edenler ile kendisini Atatürkçü diye gösteren bu kesim arasında ne fark var? Örneğin Sayın Kemal Kılıçdaroğlu grup konuşmalarında Türkiye’nin bir vatan savaşı, ikinci bir istiklal savaşı verdiğinden hiç bahsetmiyor. Türkiye’nin Irak, İran ve Suriye ile birleştiğini, Irak ordusunun Kerkük’e aslanlar gibi girdiğini görmemek isteyenler var.
Türkiye’nin önündeki süreci bu olumsuzluklar belirlemiyor. Fakat PKK’nın hakkından gelmezsek, FETÖ’yü temizlemezsek ve 15 Temmuz darbesini tamamen ezmezsek Türkiye çok kötü yerlere gider. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi 15 Temmuz darbesine karşı hiç samimi değil; lafta bazen bir şeyler söylese de gönülleri FETÖ’cülerin yanında. Zaten bugün onlarla beraber yürüyorlar ve hapse atılanları kurtarmaya çalışıyorlar. Esas buralarda doğru mevzilenmek lazım. Türk ordusunun İdlib’e girmesi, Fırat Kalkanı Harekatı; bunlar Türkiye’nin tarihini belirleyen olaylardır. Yoksa müfredatta yapılan şu değişiklik Türkiye’nin geleceğini belirlemez.
Türkiye’nin direksiyonunda AKP var. Tayyip Erdoğan da “Biz bir kurtuluş savaşı veriyoruz” diyor. Buna itirazım yok; Türkiye bir istiklal savaşı veriyor. Ancak kurtuluş savaşı verdiğini düşünen bir iktidar iç cepheyi sağlam tutmak ister. Biz zaten iktidarı eleştiriyoruz; tartıştığımız konu bu değil. Biz, Türkiye aydınlığa mı yoksa karanlığa mı gidiyor, bunu tartışıyoruz. Türkiye’nin karanlığa gittiğini söylemek yanlıştır. Amerika’dan kurtulunca mı, PKK’yı ezince mi, FETÖ’yü ve Gladio’yu ordunun ve polisin içinden temizleyince mi karanlığa gidiyoruz? Bunlar çok önemli, büyük olaylardır. Karşı tarafta söylenen olumsuzluklar, terazi kefesinde bunların karşısında çok düşük ağırlıktadır. Karanlığa gittiğimizi iddia edenlerin, Amerika’nın yanında mevzilenmeleri nedeniyle bu olumsuzlukları giderme şansları da yoktur; çünkü hepsinin kökü Amerika’ya dayanır. Türkiye’de 1945’ten sonra irticayı kim destekledi? Amerika. Ayrıca şunu hatırlatmak lazım; 2011 yılında Kemal Kılıçdaroğlu, “Türkiye’de laiklik tehlikede değildir” diyerek o dönem onların önünü açtı. Türbanı meclise soktuk diye iftihar edenler onlardı. Şimdi neden şikayet ediyorlar?
Batı Asya Birliği’nin altını sürekli çiziyorsunuz, buna inanıyorum. Bunun bölgede ve dünyada ciddi siyasal sonuçları olacağı şimdiden belli. Herkes Amerika’ya karşı artık çok rahat laf söyleyebiliyor. Ancak bütün bu iyi şeylerin gelişmesi için bölgesel ittifakın devam etmesi gerekiyor. Burada kilit mesele Şii-Sünni kavgasına, mezhep kavgalarına meydan vermemektir. Tam da mezhep farklılıklarını unutup bir birlik sağlandığı dönemde, AKP medyasının süreci algılayamadığını görüyorum. Ümmet birliği üzerinden siyasal söylemleri var ama AKP’de gerçek anlamıyla bir ümmet anlayışı yok.
Ümmet kelimesi “amme”den, yani halktan ve kamudan gelir; topluluk ve beraberlik demektir. Hz. Muhammed, aşiret kavgaları ile bölünen toplumu “ümmet” kavramıyla bütünleştirmişti. Bugün “ümmetçi” olduğunu iddia edenlerin Sünni yobazlığına veya mezhep kavgalarına yönelmesi, ümmet fikrine aykırıdır. Bakın, Şii İran ile Sünni çoğunluklu Türkiye, Alevilerin ağırlıkta olduğu Suriye ve Hristiyan Rusya beraber hareket ediyor. Amerika’nın bölgedeki mezhep planı çöktü. Cepheleşme mezhep temelinde değil, emperyalizme karşı bir temeldedir. Bir tarafta Amerika, İsrail, PKK ve Barzani; diğer tarafta Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya var. İç cephede de bölünmemiz Alevi-Sünni ekseninde değil. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Türkiye laikliğe mecburdur. Laiklik olmazsa, din ve mezhepler topluma müdahale ederse Türkiye’yi yönetemeyiz.
Türkiye laikliğe ne kadar yaklaşırsa bölge ülkeleriyle o kadar kolay birleşir. Tahran, kendi ülkesinde şeriatçı olsa da Türkiye’nin laik olmasını ister; çünkü Türkiye’de dincilik yükselirse bu Sünni dinciliği olur ve İran’ın hiçbir yararına olmaz. 2003 yılında İran devlet yöneticilerine de söylemiştim: “Türkiye’deki dostlarınız dinci partiler değil, Atatürk devrimi temelindeki hareketlerdir.”
AKP medyasının bu zaafının kaynağı ne? AKP; dini ideoloji, neoliberal özellikler ve bağnazlığa uzanan çeşitli kanatlarla gelişti. Entelektüel birikimleri yetersiz, Türkiye’yi yönetecek bir zeka birikimi yok. Her defasında seçim kazanmaları, iyi yönettikleri anlamına gelmez. Hitler de seçimle gelmişti ve Almanya’yı kan revan içinde bırakmıştı. Sandıktan çıkmak, “iyi yönetmek” değildir; önemli olan sistemin nasıl kurulduğudur. İslam’da Hz. Muhammed aşiretleri birleştirerek ilerici bir adım atmıştı, ancak bugünün dünyasında ümmetçilik geri bir şeydir. İslam, o günkü şartlarda ticareti geliştirip büyük bir uygarlık kurmuştu. Bugün ise bilim ve akıl ile ilerleme zamanıdır. Çok değerli bir insandır. Bir İbn-i Sina kitabı yazmış. İbn-i Sina, tıp alimi ve hekim olmasının ötesinde dünya çapında çok büyük bir filozoftur. Yalnız İbn-i Sina değil; logaritma, cebir, kimya, geometri ve mimarlık gibi her alanda Hz. Muhammed’in o devrimi sayesinde muazzam bir İslam uygarlığı yükselmiştir. Bu uygarlık, ümmetin içinden çıkmıştır.
Sayın Gülümser Heper’in yazdığı bu kitap çok güzel. Boyalı Kuş Yayınevi de Kaynak Yayınları’nın bir kolu. Kitabı kameraya da tutabiliriz. El-Harezmi, logaritmayı bulan kişidir. İbn-i Haldun ise 13. yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başında yaşamış; sosyolojinin ve tarih felsefesinin kurucusu kabul edilir. Hatta kendisi, Marksistlerin 400 yıl önceki habercisi gibidir. Farabi, İbn-i Rüşd gibi isimlerin kitapları; Rönesans öncesi İtalya’da, İspanya’da ve Avrupa’nın üniversite olan her yerinde okutulurdu. O dönemde Avrupa’da bir “İslam modası” vardı ve bilimin, uygarlığın önderliğini İslam ülkeleri yapıyordu.
Bu büyük medeniyet devrimi, ümmetle başladı. Toplumu birleştirerek, iç kavgalara son vererek, mal ve can güvenliğini sağlayarak ticaretin serpilmesine olanak tanıdı. Tarihe baktığımızda, insanlığın küçük birlikteliklerden daha yüksek birliklere doğru ilerlediğini görürüz.
Sayın Gülümser Heper, kitabı bir bilim insanı olmasına rağmen halkın kolayca anlayabileceği bir üslupla yazmış. Ayrıca bu eser bizim özgüvenimizi tazeliyor. Peki, ümmet temelinde birlik sağlamanın zamanı geçti mi? Bugün “ümmet” kavramının Alevi-Sünni kavgasına müsaade etmeyen, birleştirici ve olumlu mirasını değerlendirebiliriz. Hz. Muhammed döneminde tarikatlar, cemaatler veya mezhepsel bölünmeler yoktu. Ancak o toplumların tepesinde padişahlar, sultanlar ve halifeler vardı. Modern toplumda ise demokrasiyle birlikte bu bağımlılıkları aştık. O dönem, sınıflı bir toplum yapısını ve hiyerarşiyi beraberinde getirmişti. İslam dünyası bu sultanlık ve beylik ilişkilerini, milli demokratik devrimlerle aştı ve aşmaya devam ediyor.
Demokratik devrimlerin anavatanı Batı Avrupa’dır. Ancak 20. yüzyıla baktığımızda, kapitalizmin emperyalizme dönüşerek gericileştiğini görüyoruz. Kapitalizmin ilk dönemleri sanayi devriminin önünü açıp köylüyü özgürleştirirken, emperyalizm çağında başka halkları köleleştiren bir yapıya büründü. Bu süreçte devrimlerin merkezi de Asya, Afrika ve Latin Amerika’ya kaydı.
Napolyon’un Avrupa’yı işgali de Fransız Devrimi’nden aldığı güçle gerçekleşti. Napolyon, Fransız egemenliğini yayarken yanına demokratik sloganları da almıştı. Tolstoy’un “Savaş ve Barış” eserinde anlattığı Napolyon’a karşı mücadeleyi yöneten Kutuzov, bir Kıpçak Türküdür. Kutuzov, Napolyon’un ordusunu Rusya’nın içlerine çekip lojistik hatlarını kopararak bozguna uğratmıştır; bu, eski bir Türk savaş taktiğidir.
Yavuz Sultan Selim’e dönecek olursak; “Yavuz” kelimesi köken olarak “yabız”dan yani “yabani, zorba” gibi olumsuz anlamlardan gelse de, padişahın vizyonu sayesinde zamanla olumlu bir anlam kazanmıştır. Yavuz döneminde Akdeniz ticaret yolları çökünce, devletin odağı batıdan doğuya, Hindistan ticaret yoluna kaymıştır.
Diğer taraftan, “Seyfettin Kutuz” da Moğol istilasını durduran, Mısır Memluk Devleti’nin Kıpçak kökenli büyük komutan ve hükümdarıdır. Tarihteki bu isimler, o dönemdeki Türk varlığının ve askeri dehasının izlerini taşır.
Son olarak; İncirlik Üssü meselesine gelirsek, Türkiye için bir tehdit olan bu üs de er ya da geç kapatılacaktır. Oradan kalkan uçaklar bölücü terör örgütlerini desteklemektedir. Emekli Tümgeneral Beyazıt Karataş’ın da belirttiği gibi, oradaki nükleer silahlar Türkiye için büyük bir tehdittir. İranlılar ve İran’daki izleyiciler konusu çok önemli. İran’da program o kadar dikkatli izleniyor ki, sırf burada belgesel yapmaya geldiler. İran’dan heyetler geldi, hemen beni arıyorlar. “Ne olur bize şunu gönderir misin?” diye taleplerde bulunuyorlar.
Şimdi Necla Gülener Balıkesir’den demiş ki: “ÇKP anayasaya ‘Çin sosyalizmi’ diye 14. maddeyi koydu. Nedir, hayır mıdır şer midir?” diyor. O, Mao zamanından beri süregelen önemli bir tezdir: “Kendi ülkemize sosyalizmi uygulayacağız.” Yani Çin toprağı üzerinde sosyalizm inşa ediyoruz, bulutların üzerinde yapmıyoruz. Her ülkenin sosyalizmi kendine özgüdür; Çin’e özgü sosyalizm, Türkiye’ye özgü sosyalizm… Bizim Mehmet Ali Aybar da “Türkiye’ye özgü sosyalizm” diyerek aynı fikri savunmuştu. Zaten bütün sosyalist deneyler birbirinden farklı ve kendilerine özgüdür; çünkü bir coğrafya ve bir toplum üzerinde iş yapıyorsunuz.
İzleyicilerimizin soruları havada kalmasın diye kısa kısa geçiyorum. Söner Solmaz İstanbul’dan sormuş. Hangisini kastettiğini bilmiyorum ama sizin anlayacağınızı zannediyorum; “2000’e Doğru dergisinde Atatürk’ün el yazıları paylaşılmıştı, kaynağı nedir?” diyor. Kaynağı Türk Tarih Kurumu arşivleridir. Atatürk’ün bütün el yazılarını, şimdi rahmetli olan çok değerli bir büyüğümüz, teyzemin oğlu Gürbüz Tüfekçi kopyalamıştı. Kendisi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi hocasıydı ve o belgeleri bize emanet etmişti.
Kocaeli’nden Erdoğan Bey sormuş. İncirlik’teki 50 nükleer bomba… Evet, bu Türkiye için çok büyük bir tehdit. Türkiye’nin bunları kullanması mümkün değil; kime karşı kullanacak? Rusya’ya mı, İran’a mı? Bunların bize hiçbir yararı yok. Bunlar Amerika’nın, kendi hedefindeki ülkelere karşı kullanmak için Türkiye’ye yerleştirdiği bombalardır ve toprağımızın altında birer dinamit gibi duruyorlar. Bunları derhal sahiplerine iade etmeli ya da imha etmeliyiz. Daha doğrusu İncirlik üssü Türkiye toprağıdır; Türk ordusu oraya el koymalı ve üssü Amerikan uçaklarına kapatmalıdır.
İsmet Dönüş Adana’dan sormuş: “Tayyip Erdoğan, AKP’li belediye başkanlarından sonra diğer partilerden de belediye başkanlarını (HDP’lileri kastetmiyorum) görevden alır mı?” diye endişeleniyor. Hayır, ben öyle bir olay görmüyorum. Orada bir parti içi çatışma söz konusu, yoksa kanunlara dayalı bir uygulama yok. İçişleri Bakanlığının belediye başkanlarını görevden alması için idari veya cezai kusurlarının olması gerekir. Buradaki uygulama tamamen AKP içi bir çatışmadan kaynaklanıyor, bunu karıştırmamak lazım.
Mehmet Onur Önel, 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili “Üçüncü Yol” kavramını sormuş. Yavuz Alogan kardeşimiz önermişti, o yazıyı kaçırmışım, özür dilerim. Türkiye Tayyip Erdoğan veya Meral Akşener’e mahkûm değildir. Türkiye bu iki çatal çıkmazı da reddedecek bir birikime sahiptir. 2019 seçimlerinde Türkiye milli bir cumhurbaşkanı adayı çıkaracaktır ve o aday kazanacaktır. İkinci tura kalmayacakmışız gibi konuşmuyoruz, ikinci tura kalacağımız için o seçenek üzerine konuşmuyoruz.
Abdurrezak Babacan Bitlis’ten bir çiftçi olarak sormuş: “Türkiye’nin sorunları varken neden Suriye, Irak ve Amerika ekseninde açıklamalar yapıyorsunuz?” Türkiye’nin sorunları zaten orada. İran ve Rusya dostumuzdur. İş meselemizi Amerika ile çatışarak değil, çözerek hallediyoruz. Bugün Türkiye, İdlib’de ve Fırat Kalkanı harekâtıyla kendi terör meselesini çözüyor. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak için Amerika ve İsrail’in kurduğu koridoru bozmak zorundayız.
Urfa’dan Demet Hanım’ın sorusu önemli: “Güneydoğu’da toprak reformu olursa sorunların %90’ı çözülür.” %90 demeyelim ama çok önemli bir konu. Devlet, hazine arazilerini topraksız veya az topraklı köylüye dağıtarak buna başlayabilir. Vatan Partisi iktidara geldiğinde hazine arazilerini köylüye dağıtacağız. Özel mülkiyet olursa hem ağalık sorunu çözülür hem de insanlara ekmek sağlanır. Tabii ki bu, bir ailenin işleyebileceği modern işletme büyüklüğüne göre yapılmalıdır.
Dr. Hayati Bahçeli, “Türk ve Rusların ortak imparatorluğu mümkün mü?” diye sormuş. İmparatorluk olmaz ama Avrasya beraberliği kuruluyor. Bunun beş ayağı var: Türk, Rus, İran, Çin ve Hindistan.
Hakan Özkan Bey, “Amerika’ya karşı güçlü duruyoruz diyorsunuz ama YPG’ye silah veriliyor, ses yok,” diyor. Nasıl ses yok? Irak ordusu Kerkük’e nasıl girdi? Eğer Türkiye, Irak ve İran ile beraberlik kurmasaydı Irak ordusu Kerkük’ü alabilir miydi? Türk askeri bugün İdlib’de ve Afrin’de PKK’yı kuşatıyor. 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı ile Amerikan koridorunu yardık ve El-Bab’a kadar IŞİD’i ezdik. Bazı insanlar Tayyip Erdoğan’a düşmanlık saplantısı yüzünden gerçekleri görmüyor.
Almanya’dan Ramazan Bey, Yunanistan’ın işgal ettiği adalarımızı hatırlatmış. Bugün bence onu öne çıkarmamak lazım, sırası gelecek. İki cephede Türkiye’yi savaşa sokmanın anlamı yok. Türkiye, sorunlarını önce komşularıyla beraber çözecek ama bütün dünyaya o adaların Türkiye toprağı olduğunu ve işgallerin gayrimeşru olduğunu ilan etmemiz gerekir.
Rüstem Şahin, Meral Akşener’in partisini sormuş. Meral Akşener’in partisi küresel sermaye tarafından desteklenen bir projedir. Atlantik sistemi, Türkiye’de iktidar kanadını kaybettiği için yeni arayışlara giriyor. Bu parti, Amerika’nın çaresizliklerinin bir ürünüdür. Ümit Özdağ açıkça “Batı sistemine bağlıyız” diyor. Türkiye’de Amerikancılık bitti; Amerikancı bir partiyle iktidara yürüme şansları yok. Abdullah Gül, Meral Akşener, Kılıçdaroğlu ve HDP koalisyonu kurmaya çalışıyorlar. HDP ile ittifak yapan bir parti Türkiye’de barınamaz. Bu çok açık bir hata, inşallah bu yanlıştan dönerler. Meral Akşener’in partisi bir balondur ve patlayacaktır. Batı sisteminden kopmayacağız demek, Türkiye’yi bölme planına boyun eğmek demektir. “Çok yönlü dış politika uygulayacağız” diyorlar, hatta bunu söylemeyen yok. Batı İttifakı’ndan kopmayacağız demenin iki anlamı vardır: Biri, Türkiye’yi borç batağında boğulmaya sürüklemektir; diğeri ise Türkiye’nin bölünmesine teslim olmaktır. Bundan başka hiçbir anlamı yoktur.
O 80 sayfalık taslaklarını okudum, baştan sona aynı zihniyet akıyor. Türkiye’de en “Amerikancı” olanlar bile artık bu kadarını yapmıyor. Şimdi tepkiler üzerine belki metni değiştirecekler ama ne kadar değiştirirlerse değiştirsinler, bütün tavırları ve açıklamaları Batı’ya dönük. “Bizi seçin, biz sizin projeniziz” tutumu içindeler. Ancak Amerika’ya dayanarak iktidar olma dönemi arkada kaldı; işte bu arkadaşlar bunu göremiyor.
Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Yusuf Halaçoğlu’na çağrım şudur: Bu işe son versinler. En sonunda zaten görecekler ki olmayacak; gelip Vatan Partisi’nde, milliyetçi ve halkçı bir çizgide Türkiye’nin çözümünü hep birlikte yapalım. İnsanları yanıma çağırmak dünyanın en kolay ama en doğru işidir. Eğer birileri onları ortanın sağına çağırıyorsa yanlış yere çağırıyordur; ben ise onları milliyetçi, halkçı çizgiye, yani Türkiye’nin önündeki biricik çözüme çağırıyorum.
Geçmişte beraber çalıştığımız isimler orada kurucu olarak yer alırsa ne düşünürüm? Hiçbir şey düşünmem, demin söylediklerimi düşünürüm; küresel sermayeye teslim olduklarını düşünürüm. Ama eski arkadaşlarımdan pek kimsenin oralarda olacağına ihtimal vermiyorum. Olursa da olur; içimizden Halil Berktaylar, Oral Çalışlar, Gün Zileliler çıktı, hepsi emperyalizmin adamları oldular. Hazır söz açılmışken söyleyeyim; Halil Berktay şimdi 24 TV’de bir program yapıyor. Liberalizm diye yola çıkıp AKP’nin yanında mevzilendi. Tarihçilik oynuyor. Eğer tekrar milli noktaya gelirlerse, bizim özelliğimiz kimseden ümidi kesmemektir.
Meral Akşener konusuna dönersek; kamuoyu araştırmaları, MHP’den bir oy kayması olacağını söylüyor. Eskiden bunları söyleyenlerin dediklerinin hiçbiri çıkmadı. Rusya’ya, Irak’a düşman olacağız dediler, Amerika yenilmez dediler; hiçbiri doğru çıkmadı. Vatan Partisi’nin dediği her şey doğru çıktı. Türkiye’de artık Amerika’ya güvenerek plan yapmak, entelektüel birikim eksikliğini gösterir. Amerika’nın iktidarları tayin ettiği dönem bitti. “Meral Akşener Türkiye’yi yönetebilir mi?” sorusunu herkes kendisine sormalı. O devir geçti; manken yöneticiler, kuklalar devri bitti. Artık Türkiye’nin önünde, milletine dayanan, kudretli önderler dönemi var. Amerika’nın mankeni olmaya hazırım demek, “Gladyo kurulsun, ben de televizyonlarda süs olarak gezeyim” demektir. O dönem kapandı.
Devlet Bahçeli’nin bize çatmaması, olması gereken normal durumdur. Biz Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü için tüm milli güçlerin beraber olması gerektiğini söylüyoruz. Kerkük ve Musul konusunda biz “oraya dokunmayalım” derken, o dönemki açıklamaları Türkiye’yi dostlarıyla karşı karşıya getirmişti. Ancak bugünkü konuşmasında, Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan bizim çizgimize yaklaştığını görmek memnuniyet vericidir.
Irak’ta veya başka bir yerde özel bölgeler, federasyonlar oluşturulmasını doğru bulmuyorum. Türkiye’de nasıl federasyonu savunmuyorsak, Irak’ta da savunmamalıyız. Türkmenlere yaranmak adına “Kerkük’ü alalım, özel statü verelim” demek, o ülkenin bölünmesine çanak tutmaktır. Türkmenler de Irak’ın toprak bütünlüğünden yanadır. Türkiye’nin yararı, komşu ülkelerin merkezi devletlerini zayıflatmak değil, toprak bütünlüğünü savunmaktır.
Son olarak, Amerika’ya bağlı iktidar hesapları bitmiştir. Bunlar son çırpınışlardır. Türk milleti bunu anlayacak ve bu teşebbüsler balon gibi patlayacaktır. Tayyip Erdoğan geçmişte “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıyım” dedi, 34 yerde bunu bizzat ifade etti. “Batı ittifakına bağlıyız” demek, Amerikan bağımlılığını sürdüreceğiz demektir. Türkiye ancak Amerika’dan bağımsız bir üretim ekonomisine geçerek başı dik yaşayabilir. Biz kimseye iftira atmıyoruz, sadece kendi açıklamalarına ve programlarına dayanarak bu tespiti yapıyoruz. Biraz böyle yumuşatarak, şunu yaparak, bunu yaparak falan filan… Göreceksiniz; çünkü onların çizgisi, Batı İttifakı’na bağımlılıklarını yeniden ilan edecekleri bir çizgi. Öyle olmalarını istemezdik ama girdikleri başka bir yol, yani kopuşları; MHP’den kopuşlarının başka bir izahı yok.
Ben soramadığım soruları size bırakacağım. Sağ olun, daha gelecek haftamız var.
Peki, efendim, teşekkür ediyoruz. Biz teşekkür ederiz, sağ olun. Değerli izleyiciler, bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Haftaya yine burada olacağız; burada ya da başka bir stüdyoda. Görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.

