Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasarlanıyordu. Türk milletinin mantığa çıktığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Böyle bir durum, bu bir yangın. Birleşmek güzel, birleşin. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programında birlikteyiz. Gazeteci ağabeyimiz Rafet Ballı bugün programda bulunamadı; programı bugün ben sunacağım. Çıkış Yolu’nda Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, hem bizim hem sizlerin sorularını yanıtlayacak. Tabii ki sizlerin katılımı bizim için çok önemli. Sizlerden gelecek sorularla programı çok daha iyi bir şekilde sürdürme imkânımız olacak. O yüzden kafamızda hiç soru işareti kalmasın. Kafamızdaki işaretleri, soruları hepsini yazalım, Ulusal Kanal’a yollayalım. Biz de Sayın Perinçek’e buradan sorularımızı soralım.
Peki, bize nasıl ulaşacaksınız? 0212 251 50 90 numarasından telefonla sorularınızı iletebilirsiniz. 3969’a mesajlarınızı yollayarak sorularınızı iletebilirsiniz. Bu mesajlarda isminizi de yazarsanız, mesajın ve sorunun kimden geldiğini buradan ifade etme şansına sahip oluruz. Ulusal boşluk, sorunuz ve isminizi yazmanızı istiyoruz. Aynı zamanda ulusal.com.tr adresinden de e-postalarınızı yollayabilirsiniz. Ve tabii ki Twitter üzerinden, sosyal medya üzerinden de “Çıkış Yolu” etiketiyle sorularınızı bizlere ulaştırabilirsiniz değerli izleyiciler.
Evet, Sayın Perinçek, bugün gündemimiz yine her zamanki gibi çok yoğun. Türkiye, dünyanın kalbinin attığı yerde. O yüzden hem bölgedeki gelişmeler açısından hem ülkemizdeki gelişmeler açısından neredeyse her hafta yepyeni bir program yapıyor gibi oluyoruz; bambaşka gündemleri tartışmak durumunda kalıyoruz.
Bugün tabii ki en kritik, en sıcak gelişme, İran’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı görüşmelerdi. Hem Cumhurbaşkanı Ruhani ile hem dinî lider Hameney ile yapılan görüşmeler ve burada yapılan açıklamalar çok çok önemli. Bugünün en sıcak başlığı buydu. Tabii burada özellikle Barzani’nin sözde Kürdistan referandumu tartışmaları sıcaklığını sürdürüyor. Buraları tartışacağız. Ama bugün sadece bölgemize bakmayacağız. Bir referandum tartışması da Barcelona’da gerçekleşti; Katalonya’nın bağımsızlık sorusunu içeren referandum yoğun bir tartışma sebebi oldu. Aynı zamanda Los Angeles’ta gerçekleşen saldırıyı konuşacağız. Tabii bunun dışında da başlıklarımız var; Kıbrıs’ı konuşacağız, tütün üreticilerinin ayağa kalkmasını konuşacağız. Bugün dolu dolu bir gündemimiz var. O yüzden hızlı ve dinamik bir şekilde girelim.
Özellikle İran’daki görüşmelerle ilgili ilk yorumunuz nedir? Hem Ruhani ile yapılan görüşme ve açıklamalar hem sonrasında aşağı yukarı 1 saat 10 dakikalık Hameney ile Recep Tayyip Erdoğan’ın görüşmesi… Tabii o görüşmeyle ilgili ayrı bir açıklama gelmedi ancak bu görüşmenin yapılmış olması bile önemli ve anlamlıdır diye düşünüyoruz. Nasıl yorumlarsınız Sayın Perinçek?
Astana süreci yürüyor, Batı Asya ülkelerinin birleşme süreci yürüyor. Avrasya uygarlığının yükselişi devam ediyor. O bakımdan olağanüstü önemde devrimci gelişmeler bunlar. Yani yeni bir dünya kuruluyor ve o yeni dünyada Türkiye, İran, Suriye, Irak hep birlikte yerlerini alıyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Ruhani arasındaki görüşme sonrasında her iki liderin yaptığı konuşmalar çok önemli. Orada şu belirtildi: Türkiye, İran, Suriye, Irak… Bunlar Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyinde birlik içerisindeler ve sürece el koymuş durumdalar. Eylem birliği çok çok önemli. Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye; tabii Astana sürecini de ekleyince -o Rusya demek- Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ın kuzeyinde cephe tutmuş durumda.
Bu şu demek: İsrail ve Amerika kaybetti. Yani bu duruştan, bu beraberlikten sonra İsrail ve Amerika kaybetti. Onların Irak’ın kuzeyinde ve Doğu Akdeniz’e uzanan; PKK, PYD’yi de kullanarak ateşe sürerek kurmak istedikleri o terör koridoru, yani Amerika-İsrail koridoru iflas etmiş durumda. Dolayısıyla bir “Kürdistan” planı, bu cepheleşme karşısında bir hayaldir. O bakımdan çok müjdeli bir gelişme. Tabii işin ekonomik boyutu var, o da çok çok önemli.
Evet, onu sormak istiyorum özellikle Sayın Perinçek. Biliyorsunuz Amerika bir ambargo uyguluyordu İran’a karşı ve bu ambargonun dışındaki bir hamleyi bir nevi uluslararası bir yasak olarak tanımlamıştı. Vatan Partisi hep şunu söyledi: “Bu ambargoyu tanımayalım. İran bizim komşumuz.” Amerika’nın kendi siyasetleri açısından İran’ı kuşatması, ambargo yapması kendisini bağlar ama bu; Türkiye’nin menfaatlerine, geleceğine, bağımsızlığına, güvenliğine aykırı. İran kuşatılamaz, Türkiye o kuşatmaya dahil olamaz. Birleşmiş Milletler’in kararı ile Amerika’nın koyduğu ambargo arasında çok büyük farklar ve çelişmeler var. O nedenlerle Türkiye, “Açıkça gümbür gümbür ben bu Amerika’nın ambargosunu kabul etmiyorum. Benim için hayati önemdedir. Komşularımla alışveriş yaparım ve benim komşularımla ilişkilerime Amerika müdahale edemez” noktasına geldi. İşte Vatan Partisi’nin programında öngördüğü tavır budur.
Şu anda kuşatılmış olan artık kimdir? Amerika ve İsrail. Yani şimdi bakalım haritaya: İran’ın kuzeyde Türkiye, batıda Suriye, güneyde Irak. Bu dördünün ortasında güya ikinci bir İsrail kurmaya kalkıyor Amerika. Zaten bu haritaya bakan, bunun olmayacağını görür. Bunun olmayacağı belli olmuştur. Bu nasıl olurdu? Türkiye ile İran’ın, Türkiye ile Suriye’nin arasına Amerika kama sokmaya çalıştı. Eğer Amerika bunda başarılı olsaydı o zaman o sözüm ona “Kürdistan”ın kurulması süreci yürürdü.
Bir şey daha özellikle dikkatimizi çekti, hepimiz açısından. Siz Temmuz ayında bir ziyaret gerçekleştirdiniz, hatta birlikteydik, beraber gittik. Orada İran’da çok önemli yöneticilerle, kurum temsilcileriyle görüşmeler oldu. Evet, Sayın Velayeti ile yapılan görüşme özellikle çok anlamlı ve önemliydi. Bugün de görüyoruz ki Ali Ekber Velayeti yine bu görüşmelerin içindeydi. Siz çok net bir şekilde, kararlı bir şekilde “İkinci İsrail’e geçit verilmeyeceğini” ifade ettiniz. Hameney ile yapılan görüşmede de bir nevi bunun devamını görmüş olduk. O 11 Temmuz’daki görüşmenin etkileri nasıl oldu? Nasıl şekillendirdi bugünü?
İran İslam Cumhuriyeti’nin gerçek lideri İmam Hameney’dir. Onların başka bir devlet sistemi var; orada “imam” kurumu var, o Cumhurbaşkanı’nın da aslında üstünde. Bugün bu da çok olumlu; Sayın Tayyip Erdoğan, İmam Hameney ile görüştü. Hameney bir Türktür, Türkçe şiirler yazmaktadır. Kendisi de söylüyor, şiirleri de Türkçedir. Bizi gittiğimiz zaman İmam Hameney hastaydı, ağır bir durumu vardı ama İran’ın fiilen bir numaralı yöneticisi Sayın Ali Ekber Velayeti’dir. Biz onunla görüştük ve çok verimli bir görüşme oldu. Arkasından onların önerisiyle bütün dünya kamuoyuna bir basın açıklaması yaptık. O açıklama çok çok önemliydi çünkü İran İslam Cumhuriyeti ve Vatan Partisi oradan bütün dünyaya ilan etti: “İkinci İsrail’in kurulmasına izin vermeyeceğiz, İsrail’in gelip komşumuz olmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz.”
Ondan sonra İran Devrim Muhafızları Komutanı, Meclis Güvenlik Komisyonu Başkanı, Dışişleri Komisyonu Başkanı, Enformasyon Bakanlığı’nın en üst düzeyiyle ve İmam Hameney’in stratejik bürosuyla görüşmeler yaptık. Orada da siz vardınız. Buralarda hep şunu anlattık: “Türkiye ile dostluk sizin için zorunludur, bizim için de İran ile dostluk zorunludur. İkinci İsrail’in burada kurulması yalnız toprak bütünlüğümüze değil, rejimlere de bir tehdittir; sizin rejiminiz de hedef alınmaktadır. Türkiye’de de iktidar değiştirme süreçleri bu şekilde Amerika tarafından yönlendirilmek isteniyor.” Bunları konuştuk ve hakikaten çok güzel sonuçlar aldık. Tam anlamıyla bir mutabakat sağlandı.
Peki, Recep Tayyip Erdoğan’ı “Fars milliyetçiliğinin yayılmasını engellemek gerekir” derken bu noktaya getiren süreç nedir? Hayat ve mecburiyetler. Türkiye’de İran düşmanlığı yaparak kimse hükümet yapamaz. Türkiye hükümetini yöneten insanlar kesinlikle İran, Rusya ve Suriye karşıtlığı yapamaz. Yapmaya kalkarsa bu bir süre gider ama hayat onu düzeltir. Görüyorsunuz, Rusya düşmanlığı bitti; Vatan Partisi’nin büyük gayretleriyle Rusya’ya el uzatıldı. Putin-Erdoğan arasındaki görüşmeler verimli geçiyor. Suriye de artık bu işin içinde. Bakınız hem Erzurum’daki konuşmasında hem de dün İran’da yaptığı konuşmada Sayın Erdoğan aynı açıklamayı yaptı. Bu süreç yürüyor ve sorunlar çözülüyor.
Bir de karşılık olarak İran’ın Türkiye’ye bakışında bir farklılaşma, tehdit algısında bir değişiklik olduğunu görüyoruz. Ben mesela Türkiye Gençlik Birliği’ni yönettiğim süreçte biliyorum; İran bize, Türkiye hükümetine ve Türkiye’deki toplumsal hareketlere karşı hep bir mesafe koyuyordu. Ama artık dediğimiz gibi, siz hep öyle ifade ediyorsunuz; burada insanlığın ön cephesindeyiz. O zorunluluklar bütün hükümetleri farklı tavırlar almaya doğru itiyor.
Evet, Rus devletiyle, Sayın Beşer Esad ile, Çin devlet yöneticileriyle ve İran yönetimiyle görüşmelerimiz… Bütün bu çalışmalarımız şimdi ürününü topluyor ve Türkiye çok başarılı sonuçlar alıyor. Bu Türkiye’mizin başarısıdır.
Şunu da diyebilir miyiz acaba: Barzani referandumu şer getirecekken hayır mı getirdi? Bölge ülkelerinde ciddi bir yakınlaşma doğurduğunu gördük. Amerika ve İsrail onları ateşe sürerek sonuç itibarıyla Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi birleştirdi. Güvenliğin ötesinde ekonomik sonuçları var ve bu süreç Batı Asya Birliği’ne doğru gidiyor. Batı Asya’da bölgesel bir birlik oluşuyor. Çünkü dönüşmeli, dönüşecek. Çok kutuplu dünya böyle kuruluyor; yalnız Amerika, Çin, Rusya, Japonya, Avrupa gibi büyük ülkeler yok, aynı zamanda mazlumlar ve gelişenler dünyası da o çok kutuplu dünyada birlikleriyle yerlerini alıyorlar. Böylece dengeler sağlanıyor ve emperyalist sistemin programları yerle bir oluyor.
Sayın Yener Güneş, Ulusal Kanal’ın Avrupa’daki çalışmalarında, Aydınlık’ın çalışmalarında hep yardımcı olur; bir mesaj yollamış, Hameney’in açıklamalarını sıcağı sıcağına bize iletmiş: “İran ve Türkiye’yi bölgenin önemli meselelerinden uzaklaştırmak için düşmanlar çok çaba sarf ediyor. İran ve Türkiye’nin referanduma karşı iş birliği yapması, ortak ve ciddi siyasi ve ekonomik kararlar alması büyük öneme sahip. İran ve Türkiye referanduma karşı her türlü önlemi almalıdır.” Durumu toparlayıcı, güzel bir cümle.
Barzani referandumu bir sonuç doğurdu; Batı Asya ülkelerini birbirine yakınlaştırdı. Ama tabii Amerika’nın ve İsrail’in özellikle hesabı, bölgede tam tersini yaratacak bir iklim, bir kaotik vaziyet doğurmaktı. Belki silahlı güçlerin önümüzdeki süreçte tam anlamıyla devreye gireceği bir vaziyet… Amerika’nın neyi hesap edemediğini konuşmak lazım. Amerika umdu ki Türkiye ile İran karşı karşıya gelsin; Sünni bloku oluşsun, karşısında Şii bloku olsun. Şiiler ile Sünniler karşı karşıya gelsin… Ama öyle bir cephe oluştu ki; Şiilerin çoğunluk olduğu İran, Şiilerin ağır bastığı Irak yönetimi, daha çok Alevi, Hristiyan, çeşitli mezheplerden insanların olduğu, laik ve birleştirici Suriye yönetimi ve Sünnilerin çoğunluk olduğu Türkiye… Amerika’nın o mezhepsel çatışma hesabı, bu cepheleşme karşısında yerle bir oldu. Böyle bir Türkiye, bir blok oluşturdu. Demek ki Amerikan planı bozuldu. Mezhepçilik tutmadı. Katar’ı da buraya koyalım; onlar, Katar’ın Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleriyle beraber devam edeceğini bekliyorlardı. O da bozuldu. Böylece mezhepçilik bizim bölgemizde, Batı Asya’da tutmadı. Bu, Amerikan planlarının bozulduğunu gösteren çok önemli bir olgu. Rusya gibi Hristiyan bir ülke de orada; yani Amerika, dine ve mezhebe dayanarak bir bloklaşmayı beceremedi. Amerika bunu hesap edemedi.
“Araya fitne sokayım, Suriye ile Türkiye’yi hasım vaziyette tutayım, Türkiye’den Suriye’ye terör ihraç ettirip iki ülke arasında husumet yaratayım” dediler. Bu bir süre başarılı oldu ama şimdi o da tutmadı. Rus uçağının düşürülmesi, FETÖ’nün Türkiye ile Rusya’nın arasını açma planıydı, o da olmadı. Sonuç itibarıyla Amerika’nın hesap edemediği görülüyor. Fakat hâlâ ısrar etmeleri, yani Amerika’nın zaman zaman fitne sokmaya devam etmesi, arkasında başka arayışlar olduğunu gösteriyor. Örneğin, İran’a karşı bir cezalandırma veya şiddet gösterisi yaparak prestijini toparlamaya çalışabilir. Veya Türkiye’de iç cephede karışıklıklar yaratıp, Barzani’nin “Kürdistan” girişimi üzerinden vatandaşlarımızı harekete geçirme ve adalet başlığı altında kumpaslar kurma gibi yollar deneyebilir; ancak bunların başarı şansı yok.
21. yüzyılın başında yazılmış Amerikalı stratejistlerin kitaplarını okuyorum; açıkçası tırnak içinde söylüyorum, bir nevi eğlenceli oluyor. Çünkü anlattıklarının hepsinin masal olduğu bugün ortaya çıktı. “Dünyanın jandarması Amerika, önümüzdeki 50 yıl boyunca tartışmasız süper güçtür” gibi teorilerle dolu o kitaplar; Brzezinski ve diğerlerinin tüm tezlerinin çöktüğü bir dönemi yaşıyoruz. İzleyicilerimize o masalların ne olduğunu okumalarını öneririm, böylece Amerika’nın neyi hesap edemediğini daha iyi görürler.
Katalonya’daki referandum konusu çok yoğun tartışıldı; olayların ateşlenmesiyle gündeme oturdu. Katalanların bağımsızlık talebiyle Barcelona merkezli gerçekleştirdikleri referanduma İspanya hükümeti sert tepki gösterdi, yasal ve meşru olmadığını belirterek sandıkları kurdurtmayacağını söyledi. Sonrasında gerçekleşen sert müdahalede 700’ün üzerinde yaralı olduğu belirtildi ve katılımın %40 gibi çok düşük bir seviyede kaldığı görüldü. Referandumdan %90 oranında “evet” çıktığı söylense de, bu oran toplam seçmenin sadece %36’sına tekabül ediyor. Zaten katılmayan %60 da “hayır” demiş oldu. İlginçtir, Barzani’yi ilk tebrik edenler, Katalonya referandumuna imza atan siyasi hareketin temsilcileriydi.
İspanya’nın içinde bir Katalan devleti olamaz. Monaco veya Liechtenstein gibi tarihten gelen prenslikler başka devletlerin himayesindedir; ancak Katalonya farklı. Bugün Avrupa Birliği içinde Fransızlar ve Almanlar gibi iki dünya savaşı yaşamış milletler bir araya geliyorsa, İspanya’yı parçalayıp Katalonya’yı kurmanın bir anlamı yoktur. O zaman Fransa’da Britanya’yı, Almanya’da Bavyera’yı ayırmak gerekir ki bunlar imkansızdır. Bu planlar, Amerika’nın karşısında başını dik tutan ülkeleri zaafa uğratma girişimleridir.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı Fransız Devrimi’yle başladı, Wilson prensiplerinde yer aldı ve sosyalist ülkeler tarafından da benimsendi. Ancak bu olay, 1970’li yıllarda sömürgelerin kurtuluşuyla tamamlandı. Vietnam, Laos, Kamboçya, Gine-Bissau, Mozambik ve Angola gibi ülkelerin bağımsızlığıyla süreç nihayete erdi. Şimdi her etnik gruba, her farklı dil konuşana veya her mezhebe bir devlet kurmaya kalkarsanız, Afrika’da 1100’den fazla devlet olması gerekir. Bu, devlet değil; emperyalizm için küçük lokmalar yaratmaktır.
Gelişmiş kapitalist ülkeler, demokratik devrimleriyle aynı zamanda milli birliklerini de sağladılar. Farklı lehçeleri ve dilleri kaynaştırıp tek bir millet oluşturdular. Örneğin, İtalya birleştiğinde bir kontun “İtalyan devletini kurduk, şimdi sıra İtalyan milletini kurmakta” demesi çok manidardır. Türkiye’de ise tarihsel süreç içinde zaten bir dil birliği mevcuttur; Edirne’den Hakkari’ye kadar herkes birbirini anlar. Osmanlı’dan gelen bu merkezi yapı, bizim Irak ve Suriye’deki Türkmenlerle bile lehçe farkı yaşamadan anlaşabilmemizi sağlamıştır.
Lenin’in de dediği gibi; ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunurken, mevcut ulusların bölünmesinin ve emperyalistlerin buna alet olmasının karşısındayız. Balkanlar’daki Yugoslavya örneğinde olduğu gibi, bölünmeden sonra herkes o barış ve refah günlerini arıyor. Fransa, Almanya ve İngiltere kendi milletlerini oluşturup kaynaşmayı başardıysa, arkadan gelen milletlerin de bu hakkı vardır; onları aşiret veya mezhep düzlemine hapsetmeye kimsenin hakkı yok. Ulusların kaderini tayin hakkı milli devletlerin kurulması içindir, parçalanması için değil.
Son olarak, Amerika’nın Los Angeles kentinde gerçekleşen silahlı saldırıya değinmek gerek. Bir terör örgütünün siyasi bir amacı olmadan, sadece insan öldürmek için otelin yüksek katından otomatik tüfeklerle ateş açması tarihte örneği görülmemiş bir vahşettir. Dünya tarihinde kabileler arası savaşlar veya imparatorlukların bekası için yapılan katliamlar olmuştur ama “sırf insan öldürmek” amacıyla yapılan bir eylem yoktur. Bu durum, “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” sözünü hatırlatıyor. Emperyalist-kapitalist sistem, insanı yabancılaştırarak bu tür canileri üreten, insansızlaşmış bir yapıya dönüşmüştür. Cengiz Han veya Atilla’nın düşman askerini cezalandırmak ve teslim almak gibi amaçları vardı; bunlar kavimsel düşmanlıklardı. Cengiz Han bir kaleyi işgal ettiğinde çok sert bir katliam yapardı. Bunun sebebi, sonraki on kalenin kendi kendine teslim olmasını sağlamaktı; yani az kan dökerek işi ucuza getirmekti. O dönem feodal imparatorluklar arasındaki savaşlarda uygulanan yöntemler bunlardı. Moğollar üzerine atılan haksız suçlamaların kaynağı genellikle Batı’dır.
Amerika’da bir kişi okula girip çocukları tarıyor. Çocukları öldürmek dışında belirgin bir amacı yok. Amerika’da bu tür eylemler her yıl birkaç kez yaşanıyor; 30, 40, 50 kişi öldürülüyor. Fakat dikkat ettiniz mi? Öldürenler arasında siyahi yok. Bu cinneti geçirenlerin hepsi beyaz. Siyahi, çekik gözlü veya Kızılderili değiller; çünkü onlar emperyalist, kapitalist sistemin altında ezilen halklar. Amerika’da bir suç işlendiğinde hemen siyahların üzerine atılır; yan kesicilik mi oldu, siyah yaptı; kavga mı çıktı, siyah yaptı. Peki, bu siyahi bireyler neden bu katliamları yapmıyor? Elinde makineli tüfekle katliam yapan bir siyahi neden hiç görmüyoruz? Hep beyazlar çıkıyor. Bu, üzerinde tartışılması gereken çok dikkat çekici bir konu.
Emperyalist, kapitalist sistem artık doğayı ve insanı yıkan bir noktaya geldi. Kapitalizm doğduğunda böyle değildi; devrimci bir dönemi, ilerici rekabetçi bir yapısı vardı. İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimleriyle gelen eşitlik, kardeşlik ve özgürlük fikirleri hakimdi. Ancak emperyalist sistemden sonra yetişen insan profili değişti. Bu cinnet hali, Amerikan toplumunda çok az sayıda da olsa, neden Osmanlı, Orta Çağ Yunan, Roma veya Mısır toplumlarından çıkmıyor? Mısır’da köleleri piramit taşımak için kullanıyorlardı, Roma veya Yunan’da insanlar köleleştiriliyordu; ancak onları topluca öldürmüyorlardı. Hatta insanlık tarihinde hayvanları bile toptan yok etme gibi bir amaç yoktur; tarım zararlılarını öldürmek gibi insani amaçlar vardır.
Kapitalizmin üretimden kopmasıyla, özellikle neoliberalizm döneminde, insanın kendisine ve topluma bu raddede yabancılaşması arasında bir bağ var mıdır? Los Angeles’taki saldırı, siyasi hedef gözetmeksizin, yalnızca insan düşmanlığıyla yapılan bir cinnet durumudur. Feodal dönemde veya köleci düzende düşmanlık, bir sınıf veya kavim üzerinden yürürdü. Şimdi ise durum farklı. Kapitalizm; insanı üretime, topluma ve hatta doğal cinsiyetine kadar yabancılaştırdı. İnsan bu denli yabancılaştığında, bazı kişilerde bu durum cinnet noktasına varıyor.
Örneğin, Çanakkale Savaşı sırasında Liman von Sanders, Türk askerinin talimlerde canlı köpek kullanmasını istediğinde askerlerimiz buna karşı çıkmıştır. Anadolu köylüsünün “Öküzün damını alçacık yapın, altına saman serpin, koşumdan koşuma gözünden öpün” diyen o sevgi dolu kültüründe, kitlesel katliamlara yer yoktur. Feodal dönemde bile köy toplumunun kendi içindeki dayanışması ve komünal yapısı insani bağları koruyordu.
***
Afrin ve İdlib harekatlarına gelince; Türkiye’nin Irak devleti ile iş birliği hukuki bir zemine oturmuştur. Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında ortak hareket etme yönünde ciddi bir mutabakat var. Astana süreci ve çatışmasızlık alanlarındaki iş birliği devam ediyor; bu süreç İdlib ve Afrin’i de kapsayacaktır.
Büyük Selçuklu Devleti’nin Haçlılarla mücadelesi ile bugünkü emperyalizm karşıtı mücadeleyi bir tutmak doğru değildir. Bugün bambaşka sosyoekonomik yapılar ve çelişkiler söz konusudur. Din eksenli bir saflaşma kurmak da yanlıştır; nitekim Hristiyan Rusya ile Müslüman Türkiye ve İran aynı safta yer alabilmektedir.
Vatan Partisi ile ilgili olarak; genel başkanlık kurultay tarafından belirlenir ve benim sorumluluğum bu emaneti başarıya ulaştırmaktır. Emperyalist sistemin hedefinde olan bir insan olarak, bu tür soruların yanlış bir zeminden kaynaklandığını düşünüyorum. Referandum sürecine dair yaptırımlar konusunda ise; Vatan Partisi olarak 17 Haziran’da gerekli uyarıları yapmıştık. O dönem inisiyatif gösterilseydi Barzani caydırılabilirdi. Ancak bugün gelinen noktada, Türkiye-İran-Irak-Suriye-Rusya arasındaki bölgesel beraberlik bu konuyu çözecek güce sahiptir.
Rusya’nın Irak’ın toprak bütünlüğü vurgusu ise oldukça net ve yerindedir; bu, Suriye konusunda da temel alınması gereken ilkeli bir duruştur. Belki “yaptırım uygulayacağız, silah kullanacağız” gibi ifadeleri kullanmaya gerek yok. Suriye ile ilgili soru ise ayrı bir konu; sanırım PYD ve orada oluşturulmaya çalışılan koridorla ilgili fikirlerimi merak ediyorsunuz. Bakın, burada kritik olan şu: Suriye’nin kuzeyi ile Irak’ın kuzeyi bir bütündür. Bu ikisini ayrı ayrı ele almak yanlıştır ve Türkiye’nin aleyhinedir. Neden aleyhinedir? Çünkü Türkiye için öncelikli tehdit, Suriye’nin kuzeyinde kurulan Amerikan-İsrail koridorudur. Orada bugün oluşan yapı henüz emekleme aşamasında ilerliyor. O bakımdan müttefiklerimize; İran’a, Rusya’ya, Suriye’ye -Suriye tabii kendi toprağı için anlar da- özellikle İran’a ve Rusya’ya şunu kavratmamız lazım: Suriye’nin kuzeyindeki koridorla, Irak’ın kuzeyinde yapılan referandum aynı planın parçalarıdır.
Ortada tek bir cephe var. Yani Irak’ta ayrı, Suriye’nin kuzeyinde ayrı bir cepheleşme yok. İkisi de sonuç itibarıyla Amerika ve İsrail’in “İkinci İsrail” planının parçalarıdır. Kavratmamız gereken kritik nokta budur.
Dursun Işık sormuş; bu soruyla birlikte ben de birkaç ayrıntı vererek konuyu derinleştirmek istiyorum. Sayın Işık, “Sayın Doğu Perinçek’in, Türkiye’ye bağlı özel Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hakkındaki yorumları nelerdir?” diye sormuş. Bu soru sanırım Hürriyet’ten Cansu Çamlıbeli’nin, KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu ile yaptığı röportajdaki ifadelerden kaynaklanıyor. İsterseniz izleyicilerimiz için o açıklamaları paylaşalım ve yorumunuzu alalım.
Tahsin Ertuğruloğlu özetle şunu söylüyor: “Birleşmiş Milletler’de şunu belirttik; bundan sonra bir müzakere olacaksa bu ancak devletten devlete bir zeminde olur. Artık uluslararası tanınma için çalışmanın zamanı geldi. Bugüne kadar bundan imtina ettik ancak artık KKTC’nin uluslararası tanınması için uğraşabiliriz. Önümüzdeki ikinci seçenek ise ‘özel cumhuriyet’ modelidir; Fransa-Monako veya İngiltere-Cebelitarık modeli gibi bir yapı. Yani dışişleri ve savunma alanındaki yetkilerimizi Türkiye’ye devredip, gerisini kendi içimizde yöneteceğimiz bir cumhuriyet. Henüz hangi yolu seçeceğimize karar vermedik, Ankara ile birlikte oturup karar vereceğiz.” Ayrıca petrol arama faaliyetlerini engellemeye yönelik hamlelere karşı yaptırım uygulanabileceğini de ifade etmiş. Buna CTP kanadından eleştirel bir yaklaşım gelmiş. Siz bu açıklamaları nasıl yorumlarsınız?
Bakın, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir devlettir ve onu şu anda tanıyan tek ülke Türkiye’dir. Bunun tanınması için geçmişte diplomatik faaliyetlerin yürütülmesi gerekirdi. Tahsin Ertuğruloğlu, artık bu yönde yoğun bir çalışmanın gerekli olduğunu söylüyor, bu çok doğru. Biz bu çalışmaları geçmişte yaptık. 2007 yılında, dönemin İran Büyükelçisi Sayın Devlet Abadi, beni ve 7-8 kişilik bir heyeti yemeğe davet etmişti. Biz de o heyete, kurucu Cumhurbaşkanımız Sayın Rauf Denktaş’ın tayin ettiği “Özel Büyükelçisi” Hüseyin Macit Yusuf’u da dahil etmek istediğimizi belirttik. Tahran’dan onay geldikten sonra gittik.
Görüşmelerde İranlılara şunu söyledik: “Kıbrıs’tan İran sınırına kadar uzanan bir cephe var. Türkiye bu cephenin ön safında. Kıbrıs da bu cephenin bir parçası. Eğer Türk ordusu Kıbrıs’tan çıkartılırsa, Kıbrıs ‘batmayan bir uçak gemisi’ olur. Oradan kalkan Amerikan ve İngiliz uçakları İran için tehdit oluşturur.” O zaman “Peki, madem durum bu, neden KKTC’yi tanımıyorsunuz?” diye sorduk. Sayın Devlet Abadi bize şu cevabı verdi: “Biz aslında KKTC’yi tanımak istedik. Hatta 25 İslam ülkesi birlikte tanıyalım diye o dönem Başbakan olan Tayyip Erdoğan yönetimine teklif ettik, fakat onlar ‘Yok, yapmayın, tanımayın’ dediler.”
Bu çok önemli bir açıklamadır. Yani Türkiye, o dönemdeki yönetimiyle, Kıbrıs’ın tanınmasını engelleyen bir konumda olmuştur. Bugün Tahsin Ertuğruloğlu vatansever ve değerli bir devlet adamıdır. Onun uluslararası alanda Kıbrıs devletinin tanınması yönündeki önerisi çok doğrudur. Vatan Partisi olarak biz bu cepheyi zaten görüyoruz; Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e kadar uzanan bir hat var. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile ortak askeri tatbikatlar yapıyor. Bu, doğrudan Türkiye’nin egemenlik haklarına, İran’a, Irak’a ve Suriye’ye yönelik bir tehdittir.
Şimdi Sayın Tahsin Ertuğruloğlu’nun “Özel Cumhuriyet” önerisine gelirsek; bu, bağımsız KKTC’nin Türkiye ile bütünleşmesi anlamına gelir ki, Vatan Partisi programındaki çözüm de budur. Bizim 19. maddemiz şunu der: “KKTC’nin Türkiye ile bütünleşmesi, Kıbrıs’ın her iki toplumu, Türkiye ve Yunanistan halklarının yararınadır.” Bu, emperyalist planları bozan en doğru çözümdür.
Şükrü Timur Özseçen, “Kerkük’te Türkmenler özerklik ilan edebilir mi?” diye sormuş. Ayrıca Sayın Yıldız, “Bahçeli’nin mecliste 81 ilden sonra Musul ve Kerkük’ü 82-83. vilayet ilan etmesi Irak ve Türkiye arasında güven sorunu yaratır mı?” diye sormuş.
Kerkük ve Musul’u “alalım” görüşü olağanüstü yanlıştır. Bunu söylediğiniz an Amerika ve İsrail ile aynı safta birleşmiş olursunuz. “Kerkük ve Kıbrıs’ı alalım” derken Diyarbakır’ı verirsiniz. Kerkük’ü Musul’u Irak devletinden alamazsınız; bunu yaparsanız Irak’ı parçalama rolünü üstlenmiş olursunuz ki bu, Türkiye’nin toprak bütünlüğü iddiasıyla da çelişir. O zaman kime karşı yapıyorsun bunu? Irak’ı hedef alıyorsun, İran’ı hedef alıyorsun, Arap ülkelerinin hepsini, Suriye’yi hedef alıyorsun. Mevcut ittifak sistemini çöpe atıp dağıtıyorsun. Türkiye olarak bozguncu oluyorsun; Rusya’yı, İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi düşman ilan ediyorsun. Çünkü “Kerkük’ü, Musul’u alacağım” dediğin zaman bunların hepsi düşman olur. Çin’i de düşman ilan ediyorsun.
Peki, Kerkük’ü ve Musul’u almak için kime sığınmak zorundasın? Amerika ve İsrail’e sığınmak zorunda kalırsın. O zaman hem Kerkük’ü ve Musul’u alamazsın hem de onların tuzağına düştüğün için, Amerika ve İsrail’in ikinci İsrail planının uygulanmasıyla sonuçlanan bir sürecin içine girersin. Türkiye yalnızlaştığı için tepesine çullanmak için elverişli koşullar doğar. Sonuç itibarıyla Türkiye, Kerkük’ü Musul’u almayı bırakalım, kendi topraklarını tehlikeye atan bir sürecin içine yuvarlanır. Amerika-İsrail müttefiki olduğunda hem PKK güçlenir hem Türkiye Avrasya’dan kopar hem de borca batar; Türkiye’nin parçalanması için çok şahane bir formül.
Bakın, bu sadece bir kişiyle ilgili değil. Türkiye’de bu anlayış var. “Kerkük ve Musul’u alalım” diyen, Diyarbakır’ı verir. Çünkü bütün müttefiklerini kaybeder, düşmanlarını büyütür ve Amerika ile İsrail’in kucağına düşerek onların planları için son derece uygun bir adımı atmış olursun. Zaten Amerika niçin uğraşıyor? Senin İran, Irak ve Suriye ile aranı açmak için uğraşıyor. Sen ise onları düşman ilan ediyorsun. Bugün Türkiye yönetiminden öyle bir ses çıksa; ne İran, ne Rusya, ne Irak dostluğu kalır. Dımdızlak ortada kalır Türkiye.
Devlet Bahçeli’nin “Kerkük 82, Musul 83. vilayet olsun” önerisine gelirsek; bir devlet adamının isminden başka hiçbir yerinde “devlet” yok. Bunu söyleyenin Türkiye’nin devlet aklıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bir devlet adamı, bugünkü ortamda Türkiye’yi İran, Irak, Suriye ve Rusya ile birleştirip Amerika’nın ikinci İsrail planını bozmalıdır. Devlet Bahçeli ise Türkiye’nin toprak bütünlüğünü bozacak bir atağa giriyor. Çünkü 82. ve 83. vilayet olsun dediği an, Irak’ı, İran’ı, Suriye’yi ve Rusya’yı düşman ilan etmiş oluyorsun. Aynı zamanda bu tavrı Devlet Bahçeli’nin Tayyip Erdoğan’la nasıl beraber götüreceği sorusunu da gündeme getiriyor.
(Soru: 91 seçimlerinde Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı söylemi hakkında şu an ne düşünüyorsunuz?)
Biz bunun özeleştirisini yaptık ama şunu söyleyeyim: Bizim onu savunmamız, Kürtler Türkiye’den ayrılsın diye değildi. O maddede “Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunuyoruz” diyorduk. Kürtlerin ayrılması ne Türkiye’nin ne de Kürtlerin yararınadır. Biz bunu, “özgür iradeyle birlik” mantığıyla, tıpkı evlilikteki boşanma hakkı gibi bir güvence olarak savunduk. Ancak yanlış yaptık ve bu yanlışı aradan geçen 27 yıl içinde görüp ilk kongremizde özeleştirisini vererek kurultay kararı haline getirdik. Sayın CHP’li milletvekillerine de söyledim; sizin bugün izlediğiniz HDP politikası aynı yanlışı içermektedir. Aynı dersi sizin de yaşamanıza gerek yok.
(Soru: 2019 seçimlerinde Ali Koç ismi geçiyor, ne düşünüyorsunuz?)
Partisiz bir cumhurbaşkanı olmaz. Ali Koç nasıl hükümet kuracak? İzleyicilerimiz eski cumhurbaşkanlığı sistemiyle karıştırıyor. Eskiden cumhurbaşkanı sembolik bir şahsiyetti; Çankaya’da çay kahve içer, büyükelçi kabul ederdi. Ama anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanı artık hükümetin başkanıdır. Ali Koç kıymetli bir aydınımızdır ancak sonuç itibarıyla Koç Holding’in yönetim kurulu ile Türkiye yönetilemez.
(Soru: Meral Akşener’in partisinin programındaki “açılım” hakkında ne düşünüyorsunuz?)
Meral Akşenerler, HDP programından kopya çekmişler. “Sivil siyasetle kucaklaşmak” demek, HDP’yi ve dolayısıyla PKK’yı muhatap kabul etmek demektir. Bu program tamamen Amerikalılar tarafından hazırlanmıştır. “ABD ile derin ilişkilerimiz var” diyorlar; o derin ilişkiler Meral Akşener’in ilişkileridir, Türkiye’nin değil. Türkiye artık Amerika ile karşı karşıya gelmiştir. “Eşit yurttaşlık” kavramı ise Türkiye’yi bir Türkiye-Kürdistan Federasyonu veya Türk-Kürt egemenlik formülü içerisinde yeniden düzenlemeyi ifade eder. Meral Akşener ve ekibinin tamamen Amerika sistemine bağlı oldukları ortadadır.
(Soru: Teröre son verilmesi için çözüm öneriniz nedir?)
Komşularla iş birliği, Kürt vatandaşlarımızı kucaklamak ve birinci maddede devletin yaptırım gücünü terör örgütüne karşı kararlılıkla kullanmak. Terör örgütüne silah, vatandaşa şefkat, iş ve ekonomik refah.
(Soru: KKTC ile bütünleşmemize Rusya ne der?)
Vatan Partisi iktidarda olur ve Türkiye doğru konuma girerse Rusya da buna evet der. Biz bunu zamanında Rauf Denktaş’la birlikte başlatmıştık; Rus devlet heyetini ikna edip Sayın Rauf Denktaş ile görüştürmüştük.
(Soru: Emeklilikte yaşa takılanlar sorunu?)
Türkiye’de emeklilik yaşını “mezarda emeklilik” haline getirdiler. 25 yıllık hizmetten sonra emeklilik hakkı olmalıdır. Bunu sendikalar ve işçi temsilcileriyle oturup taleplere göre çözeceğiz.
Son olarak Adıyaman’daki tütün üreticilerini selamlıyoruz. Onlar yeni Türkiye’nin habercisidir. “Biz üretmek istiyoruz” diyorlar, hükümet ise hapis cezası getiriyor. Türkiye üretim ekonomisine geçmek zorundadır, borca batıyor. Üreticinin hakkını korumak için ayağa kalkan o üreticilerle beraberiz.

