Çıkış Yolu | 01.04.2025

Çıkış Yolu | 01.04.2025

Ben Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş, gazeteciler meslektaşlarımız Nuray Başaran Demir ve Akit TV Ankara Haber Müdürü Korhan Önder’le Genel Başkan Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Sayın Başkan hoş geldiniz. Hoş bulduk, merhabalar. Arkadaşlarımızın hepinizin bayramlarını kutluyoruz. Mutluluklar, güzellikler, aydınlıklar diliyoruz. Ama aynı zamanda izleyenlerimize de. Sağ olun. Nuray Hanım, Korhan Bey siz hoş geldiniz. Sağ olun, çok teşekkür ediyoruz. Güzel, keyifli bir yayın olmasını diliyoruz. Biz de hem sizin hem de seyircilerin bayramını kutluyoruz. Hep beraberiz. Sağlıkla, mutlulukla inşallah. Efendim normalde meslek büyüğümüz olarak ilk sözü Nuray Hanım’a vereceğim ama vermeden bir size kısa bırakıp Ramazan bayramı ne ifade ediyor ardından vereyim istiyorum. Ramazan bizim nefsimizden vazgeçmek, nefsimizi denetlemek, bencillikten, benbencillikten vazgeçmek, paylaşmak. O büyük değerleri ayağa kaldıran bir ay ve aynı zamanda geleceği taşıyan, arkamızda kalan yüzlerce yıllık, bin yıllık, bin yılın üstünde bir geleneği, geleceği taşıyan bir ay. O bakımdan hepimizin duygularının, düşüncelerinin olgunlaştığı ve insanlarla paylaşmayı hep öne aldığımız bir ay, o bakımdan erdemli olmayı bize öğreten ay. Bizim tasavvuf edebiyatımızda da, geleneğimizde de o nefsi öldürmek, nefisten vazgeçmek, o tabii çok önemli bir tema. O bakımdan Ramazan’da başka bir duygular oluyor, komşularla, kavimle, kardeşle beraberlik ayı, o bakımdan diğer bayramlardan böyle bir farkı var. Burayla meslek büyüğümüz olarak sizinle başlayalım, buyurun efendim. Şimdi ben aslında Türkiye’de neler oluyor diye geniş bir soru sormak isterim ama ondan önce şunu öğrenmek istiyorum. Bugün ana muhalefet partisi ya hep beraber ya hiç diye bir kampanya başlattı ama bunun sebepleri var. Sebebi şu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’na açılmış iki soruşturma var. Biri terör soruşturması, biri yolsuzluk soruşturması. Bu soruşturmalar devam ederken de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı başta olmak üzere bir takım Cumhuriyet Halk Partisi belediye başkanlarının, meclis üyelerinin, başkan yardımcılarının gözaltına alınmaları ve tutuklanmaları var. Dediğim gibi soruşturmaların ana başlıkları bu ama ana muhalefet lideri ve tutuklananlar bunların hukuki değil siyasi olduğunu söylüyorlar. En azından aktörleri siyasetçi olduğu için de bir siyasi tarafı da var. Önce siz bu soruşturmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Hukuki midir, siyasi midir, aktörleri siyasi olduğu için hukuki soruşturmalar siyasallaşmakta mıdır? Şimdi tabi bende bir hukukçu olduğum için açılmış soruşturmalar var. Yani tabi yargıyı burada serbest bırakmak lazım, yargıya baskı denetleme. Çok tehlikeli bir süreç. Yani Türkiye’de herkes hakim oldu, herkes savcı oldu. Yalnız bu soruşturmada değil, önemli toplumu ilgilendiren bütün soruşturmalarda, kovuşturmalarda birdenbire bakıyorsunuz kahvelerde, televizyonlarda, sokaklarda mahkemeler kuruluyor, yargılamalar yapılıyor. Buraya tabi dikkat etmemiz gerekiyor. Şunu söyleyeyim, bazı insanların dokunulmazlığı vardır. Yani suç işleseler bile onun sonuçlarını beklemek yerinde olur. Mesela benim anlayışıma göre İstanbul Belediye Başkanı falan gibi böyle önemli şahsiyetlerin tutuklanmasında daha titiz olmak gerekir. Yani ben hukuk açısından yargılamıyorum olayı. Yani doğrudur, yalnız ona girmiyorum. Ama diyelim hukuken tutuklama nedenleri olsa bile orada daha hoşgörülü davranılabilir. Yani sebebi İstanbul Belediye Başkanı veya işte efendim parti başkanı falan gibi. Bunların diyelim kanunlarda bir imtiyazı, bir dokunulmazlığı olmasa dahi milletvekili dokunulmazlığı gibi. Ama bunların toplumda bir dokunulmazlığı vardır. Yani bunlara çok fazla böyle bir sorun, onların hürriyetleriyle çok kolay oynamamak yerinde olur kanısındayım. Ama bir yandan da tabi Türkiye’de acayip bir çürüme var. Bakın maalesef bu yerel yönetim kanunu değiştikten sonra 2004 Temmuz ayında belediyeler şirketleştirildi. Ondan sonra belediyecilik kalmadı. Yani kamu hizmeti kavramı çökertildi. Yani belediye nedir? Komündür, toplumdur ve toplumculuktur, toplumsal yönetimdir. Ama şimdi belediyelerimiz götür aşı, getir aşı, ye aşı, bitir aşı falan anonim şirketler. Şimdi anonim şirket ne demek? Kar amacıyla çalışan ticari şeyler, faaliyetler. Siz oraya kar amacı, özel çıkarı verdiğiniz zaman belediyecilik diye bir şey kalmıyor. Dolayısıyla belediyeler sonuç itibariyle yeniden bir paylaşım kurumlarına dönüştürülüyor. Yani kamu kaynaklarının, toplumun kaynaklarının orada torpillerle, rüşvetlerle, yolsuzluklar falan da giriyor. Yani suç örgütlerine dönüşebiliyor. Ama beni daha çok ilgilendiren bu kamu hizmeti kavramının yok edilmesi. Cumhuriyetin bir kamu hizmeti vardı. Bu anonim şirketlere belediye işlerinin kaldırımları şu anonim şirket yapıyor, bahçeleri bu anonim şirket yapıyor, kanalizasyonu diğer anonim şirket döşüyor. Su sorunu falanca anonim şirket yapıyor. Kültür için ayrıca bir aş var falan filan. Ve anonim şirket olduğu zaman da özel çıkar amacıyla çalışmayı meşrulaştırıyorsunuz. Yani anonim şirket o demek. Kar amacıyla kurulan. Halbuki belediye hizmetlerinin tamamen kamu amaçlı olması, kamu hizmeti amaçlı olması lazım. Bu yalnız ana muhalefet partisi veya diğer muhalif partilerin belediyeleri için değil, iktidar partisinin belediyeleri için de geçerli. Fakat toplumda da bir çürüme başladı. Yani 1980 yılında rahmetli Özal, benim memurum işini bilir falan diye ipin ucunu da bıraktı. Sonuç itibariyle rüşvetin, torpilin, fesadın, ihaleye fesadın vs. neredeyse kabul gördüğü bir iklim yaratıldı. Bu 1980’de başlayan sistemle ve o iklim yukarıdan aşağı doğru da indi. Yani bahisler, piyangolar, havadan para kazanma yöntemleri. Eskiden bir namuslu, çalışkan Türk insanı vardı. Ama onda da önemli tahribatlar yaratıldı. Yani insanlar havadan bahisler, bitcoinler, bilmem neler, para oyunları, borsadaki oyunlar, borsa oynamak, ondan sonra at yarışı oynamak falan gibi. Yani toplumda da çalışmadan, ter dökmeden, eline kazmayı almadan, küreği almadan, tezgahın başına geçmeden, zahmetsiz, emeksiz, vurgun, soygun, bu anlayış aşağı doğru da indi. Dolayısıyla toplumda o duyarlılıklar kayboldu. Yani hırsızlığa karşı, yolsuzluğa karşı, vurguna karşı, kamu malı yemeğe karşı. Yani bu bize İslamiyet’ten de gelen, bizim Türk geleneklerinden de gelen çok önemli bir ikimlerimizdi. Bunların oldukça aşındığı bir sürece girdik. Dolayısıyla toplumda da kendi partisinin ve tarafının bu tür yolsuzluklar yapmasını onaylayan, hoşgören anlayışlar oldu ve onu destekleyen, alkışlayan hatta. Yani benim tarafım yolsuzluk yapıyorsa bravo, alkışlıyor, öbür taraf yapıyorsa lanetliyor falan. Bunu çok tehlikeli görüyorum. Yani mevcut çürümenin insanlarımıza aşağı doğru inmesi, çünkü hani ekonomi batar, şu batar, o olur, bu olur falan. Ama en sonunda toplum buradan kurtaracak Türkiye’yi. Yani yalnız ekonomide değil, güvenlikte de. Bir tek güvence biz Türk milleti, onun namusu, dürüstlüğü, vatanseverliği, çalışkanlığı. Bunların tahlip edildiği bir 45 yıllık dönem yaşıyoruz 1980’lerden beri. Ve onun sonuçları söz konusu. Bunun daha önemli olduğu kanısındayım. Bunlar siyasi davalar mı? Tabi ki hukukla ilgili davalar ama sonuç itibariyle belediye başkanı olunca siyasi olur tabi. Bir algı oluşuyor. Tabi ben sizin sorunuzu anlıyorum. Bunlar hukuk dışı, aslında masum olan, suçsuz olan insanlara karşı siyasi amaçlı yıpratmak amacıyla, rakipleri ondan sonra elemek amacıyla yapılan. Çünkü çok üzüldüm. Şimdi bakın hangi belediye için bu tür soruşturmalar açılsa siyasidir diyemezsiniz. Çünkü bütün belediyelerde çürüme var. Çünkü Sayın İmamoğlu diyor ki ben en güçlü cumhurbaşkanı adaylarından bir tanesiydim. 3 kez Tayyip Erdoğan’a karşı seçim kazandım. Bu nedenle benden korktukları için böyle davalar ve soruşturmalar açtılar. Dolayısıyla beni susturmak önümü kesmek amaçlı. Önce diploma sonra soruşturmalar, bir soruşturma yağmuruyla ya da bir dava yağmuruyla karşı karşıya olduğunu söylüyor. Ama bir yandan da bakıyoruz, hakikaten savcıların getirdiği kanıtlar kamuoyunda yer alıyor. Fotoğraflar var, görüntüler var, evlerde bunlar, 60 milyonlar, şunlar bunlar var falan. Zaten ben yargının yerine geçmek istemiyorum ama bütün kamuoyunun gözü önünde de çok ciddi yolsuzluklar, vurgunlar, bunların soygunlar falan olduğu da gözüküyor. Hemen hüküm vermiyorum ama şimdi bir pirupak, tertemiz ondan sonra insanların üzerine yürüdüğü şeklinde bir kanaat toplumda paylaşılmıyor. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz denir ya, böyle de bir düşünce mi olabiliyor? Sonuç itibariyle bir belediye başkanı, İstanbul gibi Türkiye’nin en büyük kentinin belediye başkanı tutuklanınca tabi bunun bir siyasi tarafı var ama burada siyaseti ben sizin sorduğunuz anlamda değil de genel siyasi mücadelede bunun bir anlamı var. Koskoca bir belediye başkanı ama bir de şu gerçekler var, bütün toplumun gözünün önünde olan yaşanan gerçekler var İstanbul Belediyesi ile ilgili. Dolayısıyla burada yapılacak şey taraflar karşı karşıya gelip ondan sonra tartışmak değil, yargıyı serbest bırakmak, yani yargıya müdahale etmemek. Yargı dışında yani anayasadan kuvvet alan, yetki alan bir yargı değil de sokaklarda kurulan yargı, televizyon ekranlarında yargı, bakıyoruz hangi televizyonu açsak orada yargılama yapılıyor. Biz de burada neredeyse biraz sonra yargılamaya girmek üzereyiz. Bu tabi iyi değil çünkü o zaman ne oluyor? Yani yargının bağımsızlığı, hakimlerin sakin bir şekilde hukuku uygulamak iklimi, ortamı, atmosferi bunların bozulduğunu maalesef görüyoruz. O zaman da yargının verdiği hükümlere de itimat, güven kalmıyor. Diyorlar ki yargı yukarıdan yönetiliyor falan. O zaman ne olacak? Yani devletin güvenilirliğinin, yargının güvenilirliğinin kalktığı, hepimizin ortak değerlerinin bozulduğu bir ortama doğru gittiğimiz zaman o zaman tabi işler çok çığırından çıkar ve kuvvetli halledilen bir düzleme gireriz. O tür tehlikeleri görmemiz lazım. Bir de ben çok özür dilerim senden. Bağlantılı olduğu için sormak istiyorum. Tüm bunların sonunda da ya hep beraber ya hiç diye bir kampanya başlattı ana muhalefet. Ve insanları sokağa çağırdı. Hatta yine bildiğimiz kadarıyla Özgür Özel’le Ekrem İmamoğlu’nun son Silivri ziyaretinde ben çıkıncaya kadar bu sokak hareketlerinin ve sokağın devam etmesini istiyorum şeklinde bir talebi olduğunu duyduk. Kulislerde bu konuşuluyor Özgür Özel’le ilettiği. Ki Özgür Bey de hem sokaktaki durum bitti demesine rağmen tekrar da Saraçhane’de kayyum atanma olayından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kurtulmasından hemen sonra sokak hareketlerini bitireceğini söylemişti. Ama yine sokaklardayız diye bir söylemi de var. Yani bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu nedir yani? Benim değerlendirmeme gerek yok. Özgür Özel bu sokak hareketinin karakterini çok iyi açıkladı. CNN’in, yabancı olduğu için CNN’e demeyelim, CNN İnternational’a verdiği ifadede ve açıklamada, beyanatta Sayın Özgür Özel diyor ki biz batı ile entegrasyon istiyoruz, batı ile bütünleşmek istiyoruz. Yani İmperist Batı sistemiyle ondan sonra ve Türkiye’nin Asya’ya doğru kaymasının önünü kesmek istiyoruz. Kimi atlamışlar, nesini istiyorlar? NATO’ya bağlılıklarını ilan ediyorlar. Arkasından hatta imdat çağrıları yaptılar İmperist Batı’ya karşı. Şimdi bunların hepsi kalkıyor. Neyle birleşiyor? 2020 yılı Ocak ayında meşhur Amerikan Derin Devleti’nin RAND Corporation raporu alinen dünya kamuoyuna yayınlanmıştı. Türkiye’de yükselen milliyetçi çizgi başlığı ile 260 sayfa ve orada da Tayyip Erdoğan’ı devirme hedefi konuyordu. O devirecek gücün merkezine Cumhuriyet Halk Partisi de oturtuluyordu ve bugün sokaklara dökülen çeşitli güçlerin hepsi orada tanımlanıyordu. Özgür Özel de bunu Batı’yla bütünleşme, NATO’ya bağlılık, arkasından hatta demokrasi ve insan hakları olduğu zaman dış müdahalede olur. Zaten bütün CIA, değil mi? Amerika’nın silahlı müdahaleleri neyle? Demokrasi ve insan hakları gerekçesiyle yapılıyor. Demokrasiyle hepimizin bildiği turuncu kalkışmalar ve o yönde bir faaliyetin Amerika’nın desteklediği, Batı’nın desteklediği, uçlarını görmeye başladık. Zaten Batı basını da, Batı Avrupa basını olsun, Amerika basını olsun, bu sokak hareketlerinin arkasında destekliyorlar vs. Ama bunun silahlı güçleri de mevzilenmiş durumda, Ege’nin karşı kıyılarında, Yunanistan kıyılarında Amerika’nın o üstleri kurulmuş durumda. Onlar da insan hakları ve demokrasi ihlalleri olunca, motorlarını çalıştırıp ondan sonra… Bugün de bir tatbikat başlıyor galiba, Suudi Arabistan, Yunanistan ve Amerika. Ege’de yine bir tatbikat da başlıyor. Bu var, ikincisi Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan tatbikatları, Nabıl Dina ve Nemesis tatbikatları zaten yapılıyor. Dolayısıyla sahte demokrasi, sahte insan hakları adına, Amerika ne kadar demokrasi, ne kadar insan hakları görüyoruz bütün dünyada. Filistin’deki demokratlıklarını, insan hakları, taraftarlıklarını herhalde herkes teraziye vuruyor. Şimdi o ABD silahlı güçlerinde yığmış, bu sokak hareketinin Türkiye’deki en büyük zaafı, ordusu yok, polisi yok. Bunlar orduyu ve polisi karşısına alan, Türkiye’nin bağımsızlığını, bütünlüğünü karşısına alan ve Batı’nın desteklediği, Batı güdümlü hareketler, Atlantik güdümlü hareketler bunlar. Peki bunların ordusu yok, Türkiye’de nasıl iktidarı olacaklar? O ordusunu da ABD, Hege kıyılarına yerleştirmiş, Doğu Akdeniz’e yerleştirmiş. Bu, tabi Kürt sorunuyla da birleştirilerek, insan hakları demokrasi adına müdahale ortamları yaratmak, oraya kadar götürülebilecek hareketler, o istidadı, o iyiliği de çok iyi değerlendirmemiz lazım. Yani sonuç itibariyle, yalnız Türkiye’nin içinde kalan değil, bu gözü kara bir Tayyip Erdoğan düşmanlığıyla, gözü kara bilinçsiz bir bu iktidarı devirme anlayışıyla katılan geniş kitleler var. Zaten ABD de ben Tayyip Erdoğan’ı devireceğim diyor. 15-16 Temmuz’da da bunun kanlı denemesini yaşadık. 15-16 Temmuz gecesi birdenbire o Gladion’un uçakları bizim hangarlarımızdan, havalandılar ve o kanlı olayı yaşadık. Dolayısıyla hani ABD Türkiye’de iktidarı ele geçirmek istiyor, bunun için silah kullanmaya da hazır falan gibi görüşler kanıtlanmış durumda, yaşanmış durumda Türkiye’de. Sonrasında da bir ekonomik darbe, ekonomini batırırım diye bir tehdit oldu. Bu olaylarda da 28 milyar dolarlık bir şeyden bahsediyorlar, çıkıştan bahsediyorlar. Yani bu sıcak para şeyi var, hareketlenmesi var. O Merkez Bankası’nın uygulamalarından, onun rakamlardan görüyoruz. 28 milyar, bir haftada 28 milyar doları da buldu. Türkiye’den 28 milyar doların sıcak paranın götürülmesi düğmeye basılarak olacak bir şey. Yani ne depremler sırasında ne arkada kalan büyük ciddi olaylarda öyle bir para hareketlenmesini dışarı doğru görmedik. Dolayısıyla Türkiye’nin Merkez Bankası rezervlerinin de hareketlendiği ve oynadığı bir sürece bir yerden hükmediliyor. Onu görmemiz lazım. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin açıkça ilan ettiği o derin devlet raporlarıyla ben Tayyip Erdoğan’ı yıkacağım. Tayyip Erdoğan’ın yerine bir milli halkçı bir hükümet iddiası olabilir ki vatan pahası, böyle bir amacası yok ama bunu Amerika ile birlikte yapmak, ondan sonra o sokağa fırlayan insanlarımızı uyarmamız lazım. Yani seni sokağa çağıran, ben kendi görüşümü söyleyeyim, sizi değerli kardeşlerim, sokağa dökülen arkadaşlar, sizi o sokağa çağıran doğrudan doğruya Amerika Birleşik Devletleri. CHP Amerika Birleşik Devletleri ile bu konuda iş birliği içinde mi? Açıkçası öyle söylüyor Özgür Özel. CNN’e ve BBC’ye. Hatta işi şuraya kadar getirdiler. Özgür Özel dedi ki demokrasi ve insan hakları dedi, ülkelerin iç işleri sayılmaz dedi. Yani demokrasi, insan hakları gerekçesiyle dış müdahaleye de bir davette bulundu. Batı’dan destek olmadığı özellikle İngiltere İşçi Partisi’nin iktidarda olan Başbakan’ın asit emirleri var. BBC’de söylediler ama New York Times’da daha 4-5 gün önce hatta 3 gün önce İmamoğlu’nun koçkocaman makalesi çekti. Yani böyle Amerika’nın New York Times gibi gazeteleri, BBC’ler, İngiliz Devlet Televizyonu, CNN’ler vs. ve bütün bası basını burada seferber durumunda, yani Batı’nın emperyalist devletleri diyelim, Batı falan kibar bir ifade oluyor ama bildiğimiz Amerikan emperyalizmi, işte Fransızlar, Alman emperyalizmi falan bunların… Mandacılık zihniyeti diyebilir miyiz? Mandacılık zihniyetinin gibi… Mandacılık tabii, demokrasi ve insan hakları gerekçesiyle müdahale olabilir dediğiniz zaman bu bir davet. Yani sonuç itibariyle… Ve selzenişler de anlamlı, yani bizi niye desteklemiyorsunuz, bizim arkamızda değilsiniz gibi şeyler de var, çağrılar da var. Dolayısıyla bu Amerika’nın o meşhur rant raporundaki senaryoya ve 15-16 Temmuz’da yaşadığımız o pratiğe, o olaylara falan denk düşen, onun devamı olarak gözüken bir girişim oluyor. Ama tabii kitlelerin katılımı başka, onların niyetleri… Yani kitlelerin niyetiyle bu hareketlerin önderliği, sokak hareketinin önderliği, çağrıları yapanlar farklı kuvvetler. Yönetilemedi diyebilir miyiz Sayın Genel Başkanım? Aslında bu bir kriz, yönetimi ayrı bir şeydir. Devlet açısından mı? Hayır, Özgür Özel’in bu çağrısını daha sonra aslında arkasında duramadığı, oradaki toplananların yönetemedikleri… Evet, o kitleyle de problemleri oluyor. Devlet yönetimi açısından polisi ben buradan kutluyorum. Yani son derece sakin, soğukkanlı… Asit döküldü, Baltay’la saldırıldı. Evet, yani iyi eğitilmiş bir polis var. Dirayetli dönüş gösterdiler. İyi eğitilmiş, yani böyle tahrikleri falan gelmeyen, ondan sonra kendine iyi sahip çıkan, kontrolü çok kuvvetli, disiplinli bir polisimiz var. Bu Türkiye için önemli bir şey. Ama öte yandan Cumhuriyet Halk Partisi’nin o kitlelere hakim olmadığı, orada bir disiplin sağlayamadığı da çok ortada. Çünkü katılan kitlelerin özellikleri, içinde anarşisti var, boşu bozuk takımlar çok yaygın bir şekilde var. Sokak hareketinde asit atıyor, ondan sonra polise karşı halka tahsil etmediği şeyler, maskeli unsurlar vs. falan. Bu aynı zamanda bu sokak hareketinin kendisi hakkında haklılık kanaatinin de zayıf olduğunu gösteriyor. Yani haklı olan başını dik tutar, ne maske takar ne şey yapar, Türk milletin önünde kendi talepleriyle ondan sonra mücadelesini yürütür. Burada o maskeler, ondan sonra işte bu asit atmalar tabi zaten haklı zeminden tamamen çıkılıyor. Camiye yapılan saldırı ve orada biliyorsunuz ne yapmış olaylarının yaşanması. Yani bunları kontrol eden, burada disiplin sağlayan bir önderliğin de mevcut olmadığı gözüküyor. Tabi bu da Cumhuriyet Halk Partisi açısından son derece tehlikeli bir süreci ifade ediyor. Peki efendim sıcak olduğu için, başka sorularım var da az önce ifade ettikleriniz ilişkin. Sıcak olduğu için bunu öne almak istedim. Milliyetçi olduğunu ifade eden gençler de var ve ön saflarda, eylemlerde görünüyorlar. Onları nereye koymak lazım? Onları yine o kitlenin içine, o kitle birleşik bir kitle değil, hepsini birleştiren bir şey var. Tayyip Erdoğan düşmanlığı, bakın Türkiye’de bilinçsiz, gözü kara bir Tayyip Erdoğan düşmanlığı yaratılıyor bir kesimde. Ve o kesim ister İyi Parti tabanında olsun, ister Zafer Parti tabanında olsun, ondan sonra diğer bazı kesimlerde falan. Bu tür çareler olduğu zaman hemen koşturmaya hazır ve memnuniyetsizlikler var Türkiye’de. Yani ekonomik gidişat dolayısıyla, diyelim tenceresini kaynatamayan, ondan sonra pazardan alışverişten sıkıntıyla dönen, ondan sonra geçim dertlilikleri olan insanlarımız var. Hepsi farklı gerekçelerle o hoşnutsuzluklarını o sokağa koşarak çağırıldıkları zaman ifade ediyorlar. O milliyetçi dediğiniz kesimde. Şimdi o milliyetçi, nasıl oluyor da milliyetçi geçinen insan Amerikan emperyalizminin çağrılarına koşuyor? Yani ben bu analizi yapmıyorum ki. Demin de söyledik, çıkıyor televizyonlara, Özgür Özel olsun, diğer CHP yöneticileri olsun, Ekrem İmamoğlu cezaevinden olsun. Hepsi batıya sesleniyorlar, batıdan medet umuyorlar, imdat diyorlar batıya ve batıyla entegre olmak istiyoruz diyorlar. Baş tarafı batıdan uzaklaşmakla suçluyorlar. Milliyetçi nasıl o sokağa koşuyor? Peki tam da bu noktada her şey merak ediyor. Burada biraz şey de söyleyeyim bakın. Milliyetçi Hareket Partisi’nden koparılan Zafer Partisi’nin tabanı ve İYİ Parti’nin tabanında bir Amerika Gladyosu falan filan tortuları var, onu görmemiz lazım. Yani Meral Akşener’in kişiliğinden de gelen, ondan dolayısıyla tamamen Fethullah Hoca operasyonlarında rolle üstlenmiş. Ona Gladyo Kraliçesi olduğunu o zaman ifade etmiştik. Yani o tabağında bu tür hassasiyetler yok. Vatan, millet falan gibi soyut laflar var ama pratiğe baktığın zaman bugün vatanı, milleti dünyada kime karşı savunacaksın? Amerikan emperyalizmine karşı getirmiş, namlularını karşına koymuş, PKK’yı desteklemiş, FETÖ darbesinin arkasında olan bir Amerika, ona sırtını dön, onu davet et. Nasıl milliyetçilik oluyor bu? Dolayısıyla o gençlerimizi de uyarmamız lazım, uyandırmamız lazım, neleri alet oluyorsunuz gibi. Dünyadaki hareketleri baktığımız zaman, Hitler’i alalım, arkasına milyonları alarak iktidara yürüdü. Mussolini’yi alalım, milyonlarla iktidara yürüdü. Onların Berlin’de yaptıkları, Nürnberg’te yaptıkları, Roma’da yaptıkları Mussolini’nin mitingler falan, kum gibi insan, sayı olarak dünyanın en büyük mitinglerini Hitler yaptı dünya tarihini. Yani milyonlarca Alman’ı topladı, ondan sonra o Almanları aldı götürdü, 10 milyon Alman’ı 2. Dünya Savaşı’nda kurban etti, çıktı işin içinden. Yani o tür Hitler hareketlerinin peşinden gidiliyor. Yani bizim Türkiye tarihinde de 1920’de Atatürk Ankara’da meclisi kurduğu zaman, onun etrafında İngilizlerin falan kışkırttığı bir takım kitle hareketleri var. Peki hemen akla şu geliyor, 2010, 2011, 2012, 2013, 2014’ün yarısı, o sürede sizin partiniz meydanlardaydı. Hatta hapishanelerin etrafını sarıyordu. O zaman insanlar çıktı. Amerika’ya karşıydı. Ne fark var yani? Ekrem Bey de silebilir, Gezen. Bakın Ekrem Bey’i Türkiye içeri attı, bizi ve Türk ordusunun komutanlarını Amerika içeri attı, Fethullah içeri attı. Aradaki fark bu. Yani duvar aynı duvar ama duvarın içine atılan adamlar ve duvarın içine atanlar farklı. Yani Ergenekon operasyonunu, tertibini kim yaptı? Amerika’dan o zaman izin alarak Fethullah Hoca merkezli bir tertipti. Maalesef Tayyip Erdoğan da ona uydu. Sonradan yanlış yaptığını gördü. Bizi doğrudan dolayı Amerikan Enpezmi, Türkiye’yi bölmek için, yani Türk Silahlı Kuvvetleri hapse atılsın, silah kullanılsın. Türkiye, işte Vatan Partisi, siyasi planda bölücülüğe karşı, Amerika’ya karşı en tavırlı parti. Bunları içeri atarak o Türkiye’yi bölme operasyonunu yürütmeye kalktılar. Dolayısıyla bizi içeri atan Amerika’ydı. Tabi Amerika’da oval ofiste Ergenekon tertibinin ilk işaretleri verildi. Ama bugün Silivri Duvarı’na sahip çıkan, Sayın Ekrem İmamoğlu’na diyelim sahip çıkan, doğrudan dolayı Amerika ve Batı. Yani ikisi birbirinin karşıtı. Onu görmemiz lazım. Her Silivri Duvarı’na atılan, gördüğün sakallıyı baban sanma derler ya, her Silivri Duvarı’nın içine atılan da ondan sonra masum ve Amerikan Enpezmine karşı olan unsurlar değil. Ve gerekçeler çok farklı. Mesela bizim gerekçemizde Ermeni soykırım yalanını karşı mücadele etmek bile vardı. Amerika’ya tavır, NATO’ya tavır, hepsi vardı. Bunların gerekçelerinde, yani bugünkü gerekçelerde ne var? Yolsuzluk var, hırsızlık var, kamu fesat karıştırmak var, ihaleye vesaire. Terör balığı var. Çok var. Peki bir şey sormak istiyorum. Şimdi kutuplaşmış bir toplum oluştu ister istemez Türkiye’de. Herkesin ajandası farklı dediğiniz gibi, emekliliğinin, hanımının, öğrencinin. Ama tek bir ortak payda da buluşuyorlar, siz de söylediniz, anti Tayyipçilik, anti AK Particilik konusunda. Bu sokak hareketleri de sürerse bayağı ciddi insanda sokakta bu tepkisel olarak. Siz az önce 15 Temmuz örneğini verdiniz. Biz Cumhuriyet tarihine baktığımızda 10 yılda bir darbelerle, işte NATO darbeleri yaşamış bir cumhuriyete de sahibiz aynı zamanda. Böyle bir toplumsal darbe de konuşuluyor. Böyle bir olasılık görüyor musunuz? Şimdi bakın bu sokak hareketinin çok önemli bir şanssızlığı var. Tam böyle Türk Devleti çok önemli bir girişimde bulundu. Aynen, terörsüz Türkiye’de başlamışken tam. Abdullah Öcalan kalktı PKK’ya, Fesat kendine çağrısı yaptı, silahları bırak çağrısı yaptı. Bu hareket aynı zamanda o Abdullah Öcalan’ın, daha doğrusu Türk Devleti’nin o girişimine ve Abdullah Öcalan’ın o çağrılarına da karşı. Onu görmemiz lazım. Yani tekrar bölücülerde bir şey umut depreştirmek. Yani bak işte bu hükümeti yıkarız. Ki bölgede de aynı mücadelemiz var. Tekrar sizin özellikle federa devletli, federasyonlu, ayrı Kürdistan kurmaklı falan gibi amaçlarınız için gerekli ortamlar oluşturabiliriz. Umudunu yaymaya yönelik bir plan olduğu da ortada onu söyleyeyim. Dolayısıyla Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla da bu sokak hareketlerinin karşı karşıya olduğu gözüküyor. Zaten dikkat edin, Dem Partisi ilk başlarda böyle bir destekler gibi oldu. Sonra CHP’nin sokak gücü olmayacağız dediler. Ben bunun doğrudan doğruya Abdullah Öcalan’dan gelen bir talimat olduğu kanısındayım. Çünkü o kendisi çok iyi anlamıştır. O yaptığı çağrıyı bozacak bir gelişme bu sokak hareketleri. Zaten planında ABD, o derin devletin planında PKK’nın gücü turuncu kalkışmalarda çok önemli bir etkendi. Ama şimdi o PKK’nın gücü istedikleri gibi sahnede değil. Yani PKK bu sokak hareketlerinin içinde olmayacak. Onların beklentileri farklı. Onların beklentileri işte silah bırakılacak PKK fesh edilecekken Amerika’nın istediği PKK silahı bırakmasın, PKK varlığını sürdürsün ki Türkiye planı uygulansın. Burada da sokak hareketinin özgür özellerinin hesaplarında bir şey beklentilerinin çıkmadığı gözüküyor. Çünkü hatırlayacaksınız özgür özel şunu demişti. Biz size PKK’ya ve Kürt vatandaşlarımıza hitaben biz size devlet vaat ediyoruz demişti. O dolayıca anladık ki biz devlet mevlit istemiyoruz. El yükseltiyorum demişti. Yani şimdi burada Kürt hareketi açısından baktığımız zaman devlet amaçlı hareketle Türkiye’ye bütünleşme, Türk devletine ve Türk milletine bütünleşme arasında bir yol ayrımı ortaya çıktı. Abdullah Öcalan’ın çağrısında maalesef televizyonlarda falan üzerinde durulmuyor ama en önemli husus şu. Abdullah Öcalan diyor ki devletle ve toplumla bütünleşme amacıyla PKK silah bırakacak ve kendini fesh edecek. Devletle bütünleşme, toplum yani Türk milletiyle bütünleşme. O zaman farklı bir devlet amacı kalmıyor, farklı millet gerekçesi kalmıyor. Kimlik temelli siyasetlerden vazgeçeceğiz diyor. Kimlik, kimlik, kimlik falan Türk milletiyle bütünleştiğiniz zaman hangi kimlik? Türk milleti kimlik, başka kimlik yok. Dolayısıyla bu hareketlerin şu zamanlaması biraz Abdullah Öcalan’ın çağrılarıyla da karşı karşıya gelen bir girişim olduğunu da bize düşündürtüyor. Sanki Amerika PKK’nın silahları bırakmaması için, bakın böyle bir yol da var. Zamanlama manidar diyebilir miyiz? Çok kesin, açık yani. Boykot olayını Sayın Genel Başkan’a soracağım. Bir de boykot çağrısı vardı. Hatta bir lista yapıldı. O listeden sonra bazı isimler markadan çıkardığını söylendi. Ve bir kahve markasına yönelik bundan sonra eylemler saldırmaya başladı. Medya kuruluşları da var. Yerli ve milli içerik olan genellikle. Evet, tabi çok anlamlı. Yani bir yandan Batı devleti. Siyonist İsfaiye’de bu tepki gösterilmedi mesela. Böyle bir kendileri tarafından, CHP tarafından böyle bir boykot, onların ürünlerini almaya. Ama burada daha böyle kabullenilmiş. Bunu nasıl öğrendiniz? Yani bu tamamen bu sokak hareketinin karakteriyle uyumlu bir olay bu. Yani sokak hareketi Atlantik güdümlü. Ve Atlantik’e bel bağlıyor. Atlantik’le bütünleşme, yani Amerikan enpezmiyle, Batı’yla bütünleşmek istediğini ifade ediyor. NATO’ya bağlılığını ilan ediyor. Ve Türkiye’nin onlara göre doğuya doğru kaymasına karşı bu mücadeleyi yürüttüklerini söylüyor. Dolayısıyla bu konumlanması, mevzilenmesi onların bir takım milli sermaye kuruluşlarını boykot etmeleriyle de uyumlu gözüküyor. Yani bir Arap Baharı’ndan sonra Türkiye Baharı dönemini mi geçirmeye çalışıyorlar? Bu istidat var bu hareketlerde. Bakın bu hareketlerde o Batı’ya bağımlılık, Batı planları, Amerika’nın o rent korporasyon planlarındaki kalkışma, Gezi Park provokasyonlarında bulunan şeyler, Onların hepsi de tam buluşuyor. Renkli kalkışma, yani bu Ukrayna’da yaptıkları, Gürcistan’da yaptıkları o renkli kalkışma, Turuncu devleti, Karanfil devleti. Sırbistan’da en son yaptıkları falan. Ama şimdi Amerika’da turuncu devrim karşıtı olduğunu açıkça söyleyen Trump iktidara geldi. Nasıl olacak? Karşıtı mı? Değil bence bakın, Trump Doğu Akdeniz’e odaklandı. Yani o Vatan Partisi ilk defa dünyada saptandı. Trump Rusya ile Ukrayna cephesinde bir uzlaşma, Devamlı bölgesi çok sıcak şuan. Çin’e karşı diş geçirmeyeceğini gördü. Orada da bir uzlaşma ama nereye yükleniyor? Doğu Akdeniz’e, Suriye’ye yükleniyor. Hatta Filistinlilerin kendi vatandaşlarından sürme gibi acayip tuhaf, Hiç bugün rastlanmamış iddialarla da ortaya çıktı. Ve şimdi birkaç gün önce Amerikan basınında da bu yorumlar yapılmaya başlandı. Yani Trump Doğu Akdeniz’e odaklanıyor. Çünkü Doğu Akdeniz Amerika’nın son zamanlarda başarılı olduğu tek coğrafya. Yani geldi Suriye’yi böldü, ondan sonra Beşar Esad’ı devirdi. Bir de Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının dünyada merkezi. Ve aynı zamanda Çin’in boğazını sıkabileceği yer. Yani Hürmüz Boğazı’ndan Çin’e enerji gidiyor. Çin’in %60’ı enerjisinin Hürmüz Boğazı’ndan gidiyor. Dolayısıyla kendi rakiplerini de zora sokabileceği coğrafya. Ve buraya yükleniyor. Dolayısıyla renkli devrimlerden yana değiliz falan filan değil. Doğu Akdeniz’de işte en son yaptılar. Beşar Esad’ı devirdiler. Beşar Esad’ı devirdiler. Arap Baharı’yla başlayan süreç. Beşar Esad’ı devirdiler. Söylüyorum Aykut Bey, birazdan belki detaylandıracağız ama şu terörsüz Türkiye vurgusunu da sayın Kırınçay ben sormak istiyorum. Bayramdan sonra sayın Cumhurbaşkanımız önümüzdeki hafta büyük ihtimalle bir görüşme gerçekleştirilecek. Ne bekliyorsunuz? Ve Öcalan’ın ailesinde bir iki gün önce İmralı’da bir ziyareti oldu. Bundan sonra bir an önce ivedilikle AK Parti ve Cumhur İttifakı da artık sürecin nihayete ermesi. Yani Nisan bitmeden bu işin şekli konulması. Devlet B4 Mayıs gibi bir tarih verdi. Kongre’nin toplanması, PKK’nın ve kendilerinin feshetmesi gibi. Yani şimdi bakın 4 Mayıs da bu çok yakın bir tarih. Ben o kadar hızlı olabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü bu basit bir kolay fesih olayı değil. Feshettiğiniz zaman ve silah bıraktığınız zaman, diyelim yalnız Suriye’nin kuzeyinde 50-60 bin silahlı adamlarından bahsediyor. Amerika’nın maaş verdiği 19 bin PKK’lı var Suriye’nin kuzeyinde. 19 bin. Amerika’nın bütçesinden maaş alıyor. Yani bu dedikodu falan değil doğadan dolayı. Amerika’nın bütçesine baktığınız zaman okuyorsun. Peki bu adamlar nereden karnını doyuracak? Ama kim onun karnını doyuracak? Rantiye kesilecek. Bunları düşürmek zorundayız Türkiye olarak. Yani silah bıraktı da silah bırakan insanlar, bunlar ekmek yiyecek bir yerde, bir yerde barınacak. Biz silah teslimi istiyoruz, bırakmak istemiyoruz teslim etmeleri. Yani silah bıraktı da o adam karnını doyurmayacak mı? Kim ona ekmek verecek? Şimdiye kadar Amerika ekmek veriyordu ve diyelim PKK para toplayıp veriyordu. Ondan sonra bunlar ne olacak? Hapishanedekiler ne olacak? Yani bu silah bırakma olayı basit bir kolay bir olay değil. Bir de bırakmalısını istemeyen Amerika ve İsrail gibi iki tane büyük güç var. Onlar da diyor ki bırakma diyor, sakın bırakma diyor. Kürdistan’ı kuracağız burada diyor, İkinci İsrail’i yapacağız diyor. Dolayısıyla silah bırakmanın önünde ciddi sorunlar var. Ve burada tabii silah kullanma ihtimalleri de var sonuç itibariyle. Suriye’nin kuzeyindeki o PKK güçlerinin silah bırakmasını Amerika istemiyor. Orada bir silah alıcı güç var ve orada da Sayın Cumhurbaşkanımız ne diyor? Demir yumruk seçeneğimiz var diyor. Bence bu çok önemli. Hipek eldivenin içinde demir yumruksuz. Ben demir yumruksuz bu işin çözülme şansını görmüyorum. Ama bu Abdullah Öcalan’ın çağrısı çok cesur bir çağrı. Ve o onun açısından samimi bir çağrıdır. Ve bu süreç ilerleyecektir. Tabii bu çağrı PKK içerisinde Amerika ve İsrail’i dinleyenler de var. Bir bölünme yarattı. Ama bu tabii Türkiye’nin çok lehine bir gelişme oldu. Maneviyatı bozuldu. Diyelim silah kullanmak isteyenlerin dirençleri kırıldı. Dolayısıyla Türkiye çok önemli bir inisiyatif aldı. Ve Türkiye’nin birliği bütünleşmesi ve Korhan Bey’in dediği gibi aynı zamanda bu terörsüz Türkiye yolunda çok ciddi önemli bir girişim atılım oldu. Bunu sonuna kadar götüreceğiz. Şimdi PYPG elbette dış dünyanın da etkisi olan bir bölüm. Yani Suriye’nin kuzeyindeki durumla ilgili. Elbette orada Amerika Birleşik Devletleri var. Sizin dediğiniz TSK’nın müdahalesi çok önemli bence bir şey elimizdeki avantaj. Fakat buradaki dengeler de her gün değişiyor ve gelişiyor. Anlık gelişmelere de şahit oluyoruz. Şimdi orada silahlı gücümüz evet var. Diplomatik açıdan da görüşmeler zannediyorum arka kapı görüşmeleri devam ediyor. Fakat Amerika Birleşik Devletleri aynı zamanda İran operasyonuna da hazırlandığını söylüyor. Trump zaten bunu ilan ediyor ki İsrail de ilan etti. Burada İran’daki PKK adına PEJAK dediğimiz sistem devreye gelir mi? Türk-Amerikan ilişkileri tam da bu noktada nerede yer almalı? Artı İran operasyonunda İran’daki PKK kartıyla bize vurmak isteyebilirler. Buradaki görüşünüz nedir? Yani şimdi burada bir kere PKK’nın silahlı mücadeleyi sürdürmek isteyen güçleri çok önemli bir darbe yedi. Çünkü bizim Kürt halkımız da Kürt insanlarımız da huzur istiyor, barış istiyor. PKK’nın silahı bırakmasını istiyor. Dolayısıyla onların kitle kaynağını da kaybettikleri bir süreçte bulunuyoruz. Onların bir tane avantajı var. Arkalarında Amerika var, İsrail var. Ama ben daha yeni 4-5 gün önce Sayın İran Büyükelçiliği’nin iftarındaydım. Yani bize özel bir iftar yemeği verdi sağ olsunlar. Bunları uzun uzun konuştuk. Genel Sekreterimiz Özgür Özel de, pardon Özgür Bursalı da çok kısa süre önce Tahran’daydı. İran’ın devlet büyükleriyle bulundu. Yani İran bir kere bu Türkiye’nin silah bıraktırması ve KKK’ya olayını canı gönülden destekliyor. Çünkü onlar için de bir tehdit. Suriye’nin bölünmesi onlar için de bir tehdit. Pejak onlar için de bir tehdit. Onu söyleyeyim. Ama bizim Türkiye devleti olarak o İran desteğini, Rusya desteğini, Irak desteğini, Lübnan desteğini, bölge ülkelerinin desteğini burada yanımıza çekmemiz lazım. Bir başka nokta da Suriye’yi yöneten Ahmet Şara. Artık İdlib’deki Ahmet Şara değil. Yani İdlib’de bir tarikat diyelim lideriydi. Ama şimdi bir hükümet başkanı Şam’da ve tabii ki o da kendi ülkesinde ikinci bir silahlı güç olmasını istemiyor. Yani devlet demek, silahlı güç tekeli demek. Dolayısıyla Ahmet Şara’nın da orada bir Suriye’nin kuzey doğusunda silahlı bir PKK olmasına karşı konumunu da Türkiye çok iyi değerlendirebilir. Bir protokol de imzaladılar sanıyorum. O protokol ama o yürümüyor. Hemen onu soracağım özür dilerim. Bir de kabineyi açıkladı mesela nasıl buluyorsunuz kabine dengeli mi? Kabineden kürsü oradaki neteliklerde herhangi bir tepki gösterdi buna YPG, SEDD. Kabineye PKK tepki gösterdi bizden kimse yok dedi sözünü tutmadı dedi. Mürziyiler vs. gruplar temsilci oldu ama. Bunlar tepki gösterdi. Ahmet Şara hem kendi ülkesinde başka bir silahlı grup önlemek zorunda. İkincisi Ahmet Şara ülkede can güvenliğini de sağlamak zorunda. Yani bir devlet ülkesinde devamlı boğazlaşmalar olacak, kan dökülecek falan. O zaman o devlet o kanının içinde boğulur. Değil mi o hükümet. Bunların hepsini Türkiye değerlendirecek bir koza sahip şu anda. Yani Ahmet Şara’yı da Türkiye hükümeti yanına alabilir. Bunu Rusya’da, İran’da şimdi değerlendiriyor. Onu da size söyleyebiliyorum. Gazeteleri okuyarak demiyorum da onlarla görüşmelerimize dayanarak söylüyorum. Dolayısıyla o Suriye’nin kuzey doğusundaki silahlı PKK gücü hem demir yumruk gösterilerek ve diyelim barış yollardan olmadığı zaman da o demir yumruk kullanılarak Ahmet Şara’nın ve Suriye ve şeyin İran ve Rusya’nın da desteğiyle orada temizlenebilir. Dolayısıyla demir yumruk seçeneğini Türkiye’nin elinde tutması lazım. Yani o seçenek ciddi olmalı ve bir fırsat dönemidir o bakımdan. O bakımdan ben Korhan Bey’in dediği teröristsiz Türkiye hedefini gerçekçi buluyorum. Yani oraya doğru gidiyoruz. Türkiye uzun yıllardır başında o bela olarak yaşadığımız o terör belasından sanıyorum önümüzdeki dönemde kurtulabilecek. Ama öte yandan bir yandan da Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in ciddi olarak karşımızda ve konumlandığını da hesaba katmamız lazım. Yani Türkiye ile bugün Amerika ve İsrail çok cepheden yüz yüze geldi. Karşı karşıya geldi. Zaten Amerika’nın da bunun hesabını yaptığı gözüküyor. Yunanistan kıyılarını o kadar üstü kurdu. Yani onu üstelik kurmalarının bir manası var. Onu görmemiz lazım. Veya Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye de falan o tatbikatları bizim ciddiye almamız lazım. Orada çelik çomak oynamıyorlar. Yani o bakımdan Türkiye zor bir döneme girmiştir. Ama zorlukların üstesinden çıkacağız tabii. O bizim tarihimizde var. Efendim bir de şunu sormak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti bölgede Suren istikrarı için her türlü desteği, altyapı olsun, kültür, yani belediye hizmetleri ve tabii savunma. Burada da üst noktasında her ne kadar şu an için resmi kaynaklardan resmi bir belge gelmese de bununla ilgili altyapı çalışmaları, yazılan eğitim faaliyetleri vs. Türkiye’nin burada üst açması, ilerleyen süreçte İsrail’in de o bölgedeki tacizhane unsurları var biliyorsunuz. Güney sınırlarından olsun. İsrail’e de bunun yazılıp çizildiği medyasında, işte Türkiye ile Suriye’de karşı karşıya geleceğiz. Nasıl değerlendirirsiniz üst konusunu? Tabii ki. Bakın Ahmet Şahra Amerika ve İsrail’in desteğiyle geldi Şam’a oturdu. Ama çok kısa zamanda Amerika ve İsrail’e karşı karşıya geldi. Rubin’in geçende çok anlamlı bir tweet’i vardı. O CIA şefinin diyor ki, Ahmet Şahra diyor, şeriatçı bir Beşar Esad diyor. Yani sonuç itibariyle yani Şam’ın tepesine gelip Şam’a oturduğu zaman kendi ülkesinin birliğini, bütünlüğünü korumak zorunda, can güvenliğini sağlamak zorunda. Aksi takdirde hükümet olarak orada ayakta kalamaz. Dolayısıyla bir Beşar Esad’ı devirdiler ama başlarına bu sefer başka bir Beşar Esad çıkmış oldu. Amerika ve İsrail’in. Tabii Türkiye de burada Suriye’nin bütünlüğünü koruma konusunda. Koruyabilecek mi üniter yapısını Suriye sizce? Nasıl görüyorsunuz? Tabii bu hesaplaşma ve çarpışma ama burada bence anahtar ülke Türkiye. Tabii ki akıllı siyasetler izlersek, burada akıllılıklıdır bence birinci konumda şu var, Rusya ve İran’la birlikte hareket eden bir strateji kurarsa Türkiye, Suriye’nin birliğini, bütünlüğünü sağlar. Ama Türkiye’de de İran’la Türkiye’yi karşı karşıya getirmek isteyen bir takım şeyler var. İran deklemde olmalı mıdır? Şart, olmalıdır değil şart. Neden şart? Karşımızda Amerika ve İsrail gibi büyük kuvvetler varsa, onun kastına siz de onu dengeleyecek ve onun hedeflerinin önünü kesecek kuvvet yiymeniz lazım. Bu tabii Türkiye önemli bir güç, çok büyük bir güç ama bizim İran’ı ve Rusya’yı yanımıza almamız lazım. Çünkü onların da menfaati Amerika’ya karşı. Rusya Amerika ile savaşıyor zaten. İran Amerika tehdit altında yani bunlar bizim için nimet. Amerika’nın tehdit ettiği… Trump her an vurabiliriz dedi belki yarın belki bugün. Zaten İran ile Amerika hep karşı karşıya. Hussilerle başladı zaten. Evet, dolayısıyla Türkiye’nin bu bölgemizdeki Amerika ile anlaşmazlıkları olan ve onunla mücadele eden hatta savaşan ülkeleri yanına çekmek gibi bir imkanı var. Bu imkanı onun için anahtar ülke dedim. Türkiye bu imkanı kullanırsa bir de Sayın Cumhurbaşkanımızın şunu görmesi lazım. Amerika onu devirmek istiyor değil mi? Amerika Tayyip Erdoğan’ı devirmek istiyordu. 15 Nisan 6 Temmuz’da bu teşebbüsü yaptı. Seçimle devirmek istedi. Biden’ın açıklamaları düştü. Tabii tabii seçimle de olmadı. Şimdi yeniden bu senaryo başladı ve bu sefer tabii Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açısından da bazı olumsuz etkenler de var. Nedir? Ekonominin getirdiği zorluklar, halktaki hoşnutsuzluklar vs. Rusya ve İran’ı biraz küstürmüş olması bunları hızla telafi etmeyi herhalde değerlendireceklerdir. Yok, aksi takdirde Tayyip Erdoğan için bu basit bir iktidardan indi, muhalefete geçti olayı değildir. Tam bu noktada şey sormak istiyorum. Erdoğan’ı da devirmek istiyorlar ve ilan ediyorlar zaten onu devireceğiz diyorlar. Yani erken seçim noktasında da imza kampanyası başlattılar biliyorsunuz. Bu da başarılı olabilir mi? Tabii ya sandıkta da bakın şimdi CHP oyları arttı, CHP kalktı İstanbul, Ankara, İzmir belediyelerini ele geçirdi değil mi? Bunları herhalde Sayın Cumhurbaşkanı, AK Parti yönetimi de değerlendiriyorlar sonuç itibariyle. Yani ABD de iki ayakla yürüyor yani hem darbe ve silah kullanma hem de parlamenter ve seçim yoluyla devirmeyi planlıyor. Darbe ve silah kullanma derken? İşte 15-16 Temmuz’da Türk ordusu içindeki gladyoyle yamakta o ezildi. Yani yeni bir şey var mı tehdit tehlike? Bence artık dışarıdaki askeri güç yani dışarıdaki askeri güçle ilgili de ipuçları veriyorlar. Diyorlar ki Sayın Özgür Özel diyor ki efendim demokrasi ve insan hakları bir ülkenin hiç meselesi değildir. Yani demokrasi ve insan hakları sebebiyle dıştan müdahaleyi meşru gören çağda artık yani ben ne bileyim hainane bir ifade. Dıştan müdahaleyi meşru görmek Türkiye’de ya Amerika’nın üstler kurduğu yani burada bizim şu soruyu sormamız lazım. Peki bu Amerika’nın Yunanistan kıyılarına 9 tane üst kurması oraya tanklarını uçaklarını yerleştirmesi bunun bir anlamı olması lazım. Buraya bunlar resmi geçit yapmaya gelmediler değil mi? Doğu Akdeniz’de yaptıkları tatbikatlar ve Kıbrıs’a yaptıkları yığınaklar ve Kıbrıs’ın Güney Kıbrıs’ın bakanı diyor ki biz Yunanistan’a evet kandaşımız ama İsrail 3 dakika mesafede diyor. Yani İsrail uçakları kalktılar mı jetlere 3 dakika sonra Kıbrıs’ta. Ki Yunanistan’da da Kıbrıs Rumları’ndır diye bir eylem oldu. Yani tabi Kıbrıs’ta burada bir alevlendi. Yunan ordusunun küstah biliyorsunuz resmi geçit hepsi üst üste gelmesi. Evet üst üste geldi. Dolayısıyla eskiden Amerika’nın bizim silahlı kuvvetimizin içinde bir gücü vardı. O 15-16 Temmuz’da ezildi ve hapislere tıkıldı. 24 bin subay resmi rakamlara göre Türk ordusu içinden 200’e yakın general olmak üzere tasfiye edildi. Pardon 100’ü 200 küsur generali var Türkiye’nin yarısı tasfiye edildi. Hapislere atıldı. 24 bin subay 30 bin polis. İçerideki silahlı gücü ezildi. Bugün Türk silahlı kuvvetleri birlik bütünlük bakımdan belki tarihin en sağlam dönemlerinden birinde. İçerideki silahlı gücü kaybetti. Bir başka silahlı gücü vardı PKK. O da hem Türk ordusu tarafından tasfiye edildi hem de en son Öcalan’ın çağrısıyla silah bırakma noktasında. Dolayısıyla Amerika’nın ve bu sokak güçlerinin bir tane silahlı gücü kaldı. Amerika’nın kurduğu Yunanistan kıyılığındaki güçler ve Doğu Akdeniz’deki donanmaları. Sizin de dediğiniz gibi Levant bölgesi ve dolayısıyla Kıbrıs hareketli. Bir de hep ben söylüyorum büyük Roma projesi de var. 2-3 gün önce de yine Trump’ı ziyaret eden bir papaz Hacı ile birlikte İstanbul’u istedi ve Roma projesini hatırlattı. Yine Cihat Yaycı’nın da İznik Konsili ve bu konularda son zamanlarda yaptığı yayınlar var. Bu konularda ne düşünüyorsunuz? Biz her taraftan mı sıkıştırılmaya çalışılıyoruz? İkinci bir Brunson vaka, İtal Brunson bu sefer yurt dışında. Brunson bir tane papazdı bu sefer. Öyle değil yani bu sefer ciddi bir şey var. Bütün tuşlara mı basıldı yani? Öyle gözüküyor. Yunanistan kıyılarına Amerika oyistleri kurdu. İlk başta dedi ki bunlar Ukrayna için geldi. Ama hiçbir gerçekle alakası yok. Bakın Ukrayna meselesi bitti, oyistler orada duruyor. Doğu Akdeniz’deki tatbikatlar devam ediyor. Kıbrıs’taki yığınak yoğunlaşıyor. Balkanlar’da büyük Makedonya projesi adım adım ilerliyor. Bosna’da bazı olaylar var. Dolayısıyla Türkiye üzerindeki silahlı tehdit artarken bu arada içeride de bu kalkışma, yani sokak hareketleri başladı. Ve aynı zamanda bu hareketlerin de bir daha ileri boyutlara gelişme istidadı da gözüküyor. Yani şimdi bu bir, diyelim birinci dalga değildi ama yarın yeniden kışkırtılıp bu hareketler olabilir. Tabi burada nedir? Çok büyük kitlelere karşı silahlı güç kullanmanın önemli rizikoları vardır. Sonuç itibariyle ilk defa 2-3 insan kaybedilse, ölse falan, 2 tane tabut taşınsa o çok alevlenir olaylar. Orada tabi devletin çok akıllı hareket ettiğini görüyoruz ama bu süreçlerde oturup manzaralar da ortaya çıkabilir. Bu bakımdan sosyal medya provokasyonu yapan hesaplara karşı işçileri bakanı gerektiği önlemlerin alındığını, takip edildiğini bilgisi vardır. Ama her an bir kıvılcımda olabilir dediğiniz gibi. Yani bir kuvvetlerin kullanıldığı, bir hesaplaşma dönemine girmiş durumdayız. Türkiye’nin batıyla, Amerika’yla hesaplaştığı bir dönemdeyiz. Burada bizim hükümetimizin çok iyi bir strateji kurması lazım. Dost kim, düşman kim, tehdit nereden geliyor? Bu arada batıyla bu sorunları çözme ihtimalini çok iyi görmesi lazım. Hele Sayın Cumhurbaşkanı’nın Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne dahil olacağı fikri çok tehlikeli. Neden? Avrupa Güvenlik Mimarisi tamamen Rusya’ya karşı oluşturuluyor. Yani düşman Rusya. Türkiye Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne dahil olduğu zaman düşmanımız Rusya olacak. E düşmanımız Rusya olduğu zaman dostumuz kim olacak? Yani Amerika ve İsrail tehditine karşı. Yani buralarda hükümetin bocalamalar içinde olduğu, ondan sonra sağlam bir strateji kuramadığı, ondan sonra tehdit kavramı konusunda berrak olmadığı, hala batıdan bazı, onların da batıdan bazı beklentileri olduğu, ekonomi de olsun, başka konular da olsun, ve Türkiye’yi oyalayan işte F-35’ler konusunda bazı oyalamalar vesaire falan. Yani burada Türkiye’nin tehdidi çok iyi tanımlayıp, ki o Amerika ve İsrail’dir. Tehdit tanımından sonra Amerika ve İsrail’e karşı bölgemizdeki bütün kuvvetleri yanına çeken, onları itmeyen, ondan sonra ve hem güvenliği açısından hem Türkiye’nin enerji güvenliği açısından, ekonomisi açısından da doğru bir strateji kurduğu bir hükümete ihtiyacımız var. Şöyle bir yorum var. Bir virgül koyalım. Öyle mi? Tamam. Çünkü devam etmemiz gerekiyor. Sevgili Ulus Akdeniz’li izleyicilere kısa bir aranın ardından çıkış yolundan kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Tekrar iyi akşamlar sevgili Ulusal Kanal izleyicileri. İyi bayramlar diliyoruz. Ramazan bayramının son gününde Ankara’da Vatan Partisi Genel Merkezi’nde Vatan Partisi Genel Başkanı Doktor Doğu Perinçe’ye sorularımızı yöneltiyoruz. Çıkış yolu programında gazeteciler Nuray Başaran Demir ve Akit TV Ankara Haber Müdürü Korhan Önder ile Sayın Perinçe’ye merak edilenleri gündemin öne çıkan başlıklarını soruyoruz. Programın çıkış yolunun birinci bölümünde Ramazan bayramının erdenlerinin kısa bir değerlendirmesinin ardından Türkiye’deki sokak hareketlerinin ne anlam taşıdığını uluslararası ilişkiler düzleminde bağlantılarını ve Türkiye’ye yakın gelecekteki etkilerini konuşmaya çalıştık. Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri konuşmaya çalıştık. Tam oradan devam ederken kısa bir araya gittik. Efendim sözü yine Nuray’ıma bırakacağım ama tam benim orada bir soru geldi aklıma onu araya atayım öyle sözü bırakayım. Şimdi diyorsunuz ki Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail diye bir sorunu var. Amerika ve İsrail’in Türkiye diye bir sorunu da var yani. Evet ama hükümetin, AK Parti hükümetinin Trump yönetimindeki Amerika’dan da birtakım olumlu beklentileri olduğu görülüyor. Yani bir yandan böyle bir beklenti ve iyi ilişki kurma arayışı var. Bir yandan da Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye yöneltilen namlular var. Yani nasıl olacak bu? Bu bizim hükümetimizin zaafı. Bu bocalamalar tabii Türkiye’ye çok pahalıya maal olacak. Yani burada gerçekçi bir şekilde Türkiye’nin tehditleri tanımlaması lazım. Amerika Ege kıyılarına karşımıza o üstleri kurduğuna göre Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi tehdit eden tatbikatları İsrail’le birlikte, Yunanistan’la birlikte yaptığına göre bizim tehdit konusunda başka bir şey görme şansımız yok. Türkiye’ye tehdit. Amerika ve İsrail merkezine. Kürdistan planı da onların planı. FETÖ’yü de onlar destekliyordu değil mi? Ondan sonra o bakımdan buna göre bir strateji kurmak zorunda Türkiye. Yani hem güvenlikte hem ekonomide Batı’dan gelen Amerika diyelim adını da koyalım ve İsrail’den gelen tehditleri hesaba katan bir strateji kurması lazım. Buralarda bocalamalar görüyoruz. Siz zaten o bocalamayı şimdi ifade ettiniz. O Trump beklemeleri de o bocalamaların bir parçasıydı. O beklentiler gerçekçi olmadığı çıktı. Yani işte 20 Ocak’ta neredeyse Türkiye’nin milat yaşayacaktı falan filan. İşte Trump geldi ve tam tersine daha tehlikeli bir şekilde ben de Rusya’yla Rus cephesinde anlaşıyorum. Çin’le şey yapıyorum ekonomik alanda rekabet edeceğim ama silahlı bir şeye girmeyeceğim hesaplaşmaya. Ama Doğu Akdeniz’de varım dedi Amerika. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’de niçin var? Suriye’nin parçalanması için var. Yapabiliyorsa ikinci İsrail devleti yani Kürdistan için var. Ve Türkiye’nin Asya’ya kaymasını önlemek için var. Türkiye’yi kontrol etmek için var. Burada bütün Amerika’nın temel meselesi Türkiye’nin Asya’ya kaymasını önlemek. Çünkü bütün dünya dengeleri değişiyor. Türkiye saf değiştirdiği zaman. Dolayısıyla Trump’tan beklentiler falan tabi her büyük devlet aynı zamanda çeşitli araçları kullanarak rakibi olan ve karşıda tanımladığı güçleri de kullanmak, denetlemek, etkilemek isteyecektir. Trump diyelim Tayyip Erdoğan’dan da tamamen vazgeçmiyor olabilir ama genel olarak baktığımız zaman esas olarak Amerika’nın Türkiye üzerindeki tehditin ağırlaştığını görüyoruz. Bütün bu olgular bunu gösteriyor. Şimdi yeni dünya düzeninden bahsediliyor. Yeni dünya düzeni kurulurken de sizin de çok defa bunları söylemlerinizde ben söylediğinizi biliyorum. Küreselcilerle ulusalcıların çok uluslu şirketlerle ulus devletlerin bir çatışması gündemde. Ancak Trump hem birinci döneminde Amerika’da ulus bilincini aşılamıştı. Hem de ulus devlet modeline sahip çıkan söylemleriyle geldi. Asya Pasifik politikalarına döneceğini söylemişti. O biraz bizi rahatlatıyordu. Orta Doğu’dan çekilmesi konusunda. Ama bugün gelinen noktada Asya Pasifik’te sizin söylemenize göre söylüyorum. Çin’le mücadelesini ekonomik olarak ya da anlaşma yoluyla devam ettireceği anlaşılıyor. Yönünü bu tarafa çevirdi. Şimdi Türkiye’de PKK kartını aldığı için Amerika’yı rahatsız etti. Bu görüşlere katılır mısınız bilmiyorum ama Ukrayna’da işte bizim askerimizin diri olduğunu söyledi. Trump övgüler yağdırdı biliyorsunuz. Rusya’nın zayıflayan bir ordusu karşısında. Bizi orada savaştırmak isteyen az önce de söylediniz. Özellikle Batı’nın Avrupa Birliği ülkelerinin güvenlik noktasında bize ihtiyacının orada Türk askerini savaştırmak ve bunun karşılığında Kırım noktasında bir takım tavizler verilebileceği söyleniyor son dönemde. Biz de barıştan yanayız orada. Bu da İngiltere’yi rahatsız ediyor diyorlar. İsrail’de Suriye’deki yayılmacılığından dolayı ve bizim etkinliğimizden dolayı bir rahatsızlık var. Peki Türkiye bu kartları doğru oynuyor mu? Ve ne yapmalı bölgede? Türkiye hükümetinde tabii Türkiye hükümeti Tayyip Erdoğan en azından Amerika’nın kendisini devirmek istediğini görüyor. Bunu görmemesi mümkün değil. Gördüğü de çok açık. Ama yani onlarda da bir kararlılık yok. Onu görmemiz lazım. Bakın mesela sizin söylediğiniz Türkiye’yi Ukrayna’da savaştırmak hiç olması mümkün olmayan bir şey. Yani biz orada barıştan yanayız. İstersek barıştan yanı olmayalım. Bugün Türk askerini Ukrayna’da savaştıracak bir güç yok. Yani diyelim Türkiye’nin hükümeti de böyle bir şey yapacak olsa ikinci gün devrilir. Dünyada iki ülkeli göç eden tek ülke. Yani Türkiye Ukrayna’da… Ama Batı’nın böyle bir arzusu var. Türkiye… Ben Batı’nın öyle bir arzusu olduğunu da sanmıyorum ama şöyle şu var Batı’nın. Türkiye’yi Batı’nın Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne katıp Rusya ile arasını açmak. Ama o ara açma hiçbir zaman Türkiye’nin Rusya ile savaşması boyutlarına kadar gitmez. Yani Batı da bunu bilir. Türkiye’yi Rusya’ya karşı savaştıramaz. Ama Türkiye ile Rusya’nın arası açılırsa o zaman Türkiye yenilir lokma haline getirilebilir onların bakış açısından. Yani dostlarını kaybederse Türkiye, burada Türkiye’yi Kırım’da Ukrayna’da savaştırma amacı değil de Türkiye’nin tepesine bindikleri zaman Türkiye’nin yalnız kalması amacının geçerli olduğunu görmemiz lazım. Yani Türkiye hiçbir zaman Kırım’da veya Ukrayna’da savaşmaz. Ama Türkiye Rusya’nın dostluğunu kaybettiği zaman, yani Rusya karşıtı güvenlik mimarilerine katıldığı zaman yalnızlaşır. İran’ı da kaybettirme için önemli girişimler var ve işte Yeni Şafak falan buna alet oluyor görüyoruz. Yani AK Parti yönündeki bazı gazeteler devamlı İran düşmanlığı yapıyor. Peki İran düşmanlığı için sebep ne? Türkiye’nin İran düşmanı olmasına hiçbir sebep yok. Ama burada bir sebep var, şöyle bir sebep var. Türkiye’yi muhtemel dostlarından, potansiyel dostlarından koparmak, yalnızlaştırmak. Dolayısıyla Amerika ve İsrail baskıları karşısında Türkiye’yi boyun eğmeye ve teslim almaya zorlamak veya silahlı çatışmaya geldiği zaman da Türkiye’yi ezmek veyahut da yenmek gibi amaçlar var. Onları görmemiz lazım. Bizim hükümetimizin zaafları burada ortaya çıkıyor. Yani bu tabloyu net bir şekilde görüp ondan sonra tavır alamıyor. Mesela Türkiye’nin enerji güvenliğine baktığımız zaman Rusya ve İran’ı görüyoruz. Esinlikle sen Rusya’yı kaybet, İran’ı kaybet, petrolü nereden bulacaksın, doğalgazı nereden bulacaksın, Amerika’dan kaya gazı getirecek değilsin herhalde yani. Yani o bakımdan Türkiye’nin oturup batıya karşı sağlam olabilmesi için bölge ülkeleriyle beraber olması gerektiğini iyi anlaması lazım. Ekonomide de anlaması lazım, güvenlikte de anlaması lazım. Böyle bir döneme giriyoruz. Ben bu sürecin bizim gerçek dostlarımızı bulacağımız bir süreç olacağını da düşünüyorum. Çünkü hayat bunları dayattığı zaman anlamak zorunda kalırız. Şimdi efendim İran konusu gelmektedir. Şunu da sormak istiyorum, merak ediyorum düşüncenize. Donald Trump’ın tehditleri var son dönemde özellikle hem Rusiyler üzerinden yemen hem de İran hükümetine. Basında yazılan çizilen Trump’ın doğrudan bir görüşme istediği ama gönderilen mektuba son olarak hamale buna cevap vermediği, dolaylı yollardan görüşme yapmak istediği ve kapıyı bu anlamda müzakere tınak içerisinde kapattığı yönünde gelen bilgiler var. Burada şimdi bölgemiz önemli bir ülke İran, petrol, basra olsun mesela üretim gücü olsun. Burada olası bir kriz, bir bombalama vesaire hem bölge için hem Türkiye’nin sınır güvenliği vesaire için nasıl bir gelecek? Tabii yani komşumuzun ateşi düştüğü zaman bizi de yakar yani onu görmemiz lazım. Yani komşunun evi yandığı zaman o alevler. Bir göç dalgası riski Allah korusun suyu doldurdu. Yalnız göç dalgası değil sonuç itibariyle İran’ın da elinde kozlar var ondan sonra. Yani bölgede savaş Türkiye’nin gittiği sorunlarla karşı karşıya gelmesine kadar götürebilir. Ama ben Trump’ın İran’la böyle bir savaşa yöneliceğine de pek fazla ihtimal vermiyorum. Sınırlı işte o bölgelere hava harekatından söz ediliyor aslında büyük bir… Nükleer tesis riskli taşınan bölgeler ama… Bir de şey mesela İran devletinin büyük Pers, Fars devlet geleneği var. Onlar konuşma ve görüşmeyi reddetmezler, reddetmiyorlar. Yani mesela Amerika görüşmek istiyor da İran reddediyor. Ben bunun gerçekçi olmadığı… Yok arka planda görüşmeler hiç kesilmeden devam ediyor bildiğimiz kadarıyla. İran devleti düşmanıyla da görüşür çünkü onlar büyük geleneğin sahibi. O görüşmeler ve barışı korumaya çalışır. Birleşik Arap Emirlik’te bir ara aracılık ediyordu, İstilifşe deniliyordu. Yapıyorlardır görüşürler yani. Ama burada tabi İsrail Amerika’yı savaşın içine çekmeye çalışıyor. Çünkü yalnız kaldı. Amerika’yı ancak savaşla cepheye çekerse Netanyahu ayakta kalabilecek. Orada da galiba… İç karışıklıklar var yüksek yargıda alınmak. Oranın yargıtay başkanımız… İçeride kuvvetli bir muhalefet var. Bir de Netanyahu’nun sonu geliyor yani onu görmemiz lazım. Siz de söylediniz Trump hayal kırıklığı yaşatabilir diye. Trump aynı zamanda küreselcilere karşı da içeride de bir savaş vermişti. Ki Amerika’nın derin devletine karşı da tuğlalarını yıkıyor falan. Yani onu bitireceğim falan bile diyor yani. Evet, ciddi çıkışları var, eylemleri var. Usaid’i kapatmak gibi. Daha bir sürü içeride de onlara karşı mücadelesini devam ediyor. Biraz aştı da Kennedy cinayetiyle ilgili şeyleri biliyorsunuz. Şimdi aslında bizim hedeflerimizle de örtüşen şeyler bunlar politikalarının soktasında. Burada hayal kırıklığını zaman zaman hala da Amerikan derin devletinin Trump’ın etrafına koyduğu bazı sistem kişileriyle yönettiği ya da bizimle ters düştüğü noktada mı söylediniz? Yani Amerikan derin devletini tasfiye etmesi tabii daha çok Amerika’nın iç politikası ama Doğu Akdeniz’e odaklanması. Ama o aynı zamanda küreselciler ve ulusalcıların mücadelesiyle ilgili de önemli. Doğru ama bence burada kritik sorun Trump’ın Doğu Akdeniz’e odaklanması. Kıbrıs’a yoğunlaşması, Doğu Akdeniz’e odaklanması. Doğu Akdeniz’de iki tane hedefi var Amerika’nın. Biri İsrail, biri Filistin, biri Türkiye. Yani ön cephe ülkeleri Filistin ve Türkiye. İşte biraz da İran diyelim. Ama Türkiye İran’ın hedef olarak önüne geçti Amerika açısından. İranlar da bunu tespit etmeye başladılar. İsrail kaynakları da güvenlik kaynakları Mosad diyorlar ki bizim bölgemizdeki birinci hedefimiz Türkiye. Neden öyle oldu? Dün öyle değildi. Çünkü Kürdistan planının önündeki engel Türkiye. İran değil. Yani Kürdistan bir de Suriye’nin kuzeyinde şimdi odaklanıyor cepheleşme. Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile karşı karşıya, İsrail yoksa İran ile karşı karşıya değil. Yani arkada kalan dönemde Beşar Assad döneminde daha çok İran ile karşı karşıyalardı. Ama şimdi Beşar Assad’ı yıktılar. Şimdi orada yani Suriye coğrafyasında Türkiye ile İsrail karşı karşıya geldi. O bakımdan Türkiye’yi İran’a göre daha önde bir tehdit olarak tanımlıyorlar İsrail kaynaklarında. Kaynak dediğim Doğu Doğanböre hükümetin ve Mosad’ın güvenlik raporlarında açık açık bizim ülkemiz açısından birinci tehdit Türkiye diyorlar sonra İran diyorlar. Ki bunlar açısından gerçekçi. Çünkü Türkiye bugün Kürdistan planını önleyen esas güç. Ve Türkiye’nin Suriye’ye diyelim Demir Ümruk müdahale ihtimali var ama İran’ın öyle bir ihtimali yok. Bir de tabi 1100 km gibi de uzak bir mesafe var Suriye ile İran arasında. Türkiye Rusya Amerika Birleşik Devletleri’ne geçtiğimiz gün İstanbul’da büyükelçiliklerin yeniden atanması noktasında önemli bir zirve gerçekleştirildi. Geçen hafta senedir Şişleri Bakanı Amerika’da Rubio ile görüşme yaptı. Sayın Putin ile bir telefon görüşmesi gerçek. Çok hareketli bir dönemden geçiyoruz. Olası iki liderin ilerleyen dönemlerde hem Trump ile de bir görüşmenin önümüze kaya yapılabileceği belki söyleniyor ama bir Putin Trump zirvesi Türkiye’de İstanbul’da gerçekleşme olanağını görür müsünüz? Çünkü hem Rusya ile nükleer tesis noktasında çok güzel işbirliklerimiz var stratejik noktada. Ukrayna ile Hakeza Zelenski’nin Türkiye’yi ziyareti, oradaki medyada günlerce konuştuğumuz şemsiye olayı büyük bir mesaj olarak bunu Avrupa’da söyledi. Bu noktada siz arada ara buluculuk noktasında Türkiye’nin konumunu nasıl gönderirsiniz? Türkiye’nin Rusya ile Amerika arasında bir ara buluculuk rolü olmaz. Çünkü onlar bir ara buluculuğa ihtiyaçları yok. İki devlet karşı karşıya oturur konuşurlar. Ama şey mekan olarak İstanbul’da gibi bir otelde şurada burada buluşabilir. En sert noktası onun sorunu. Olabilir ama ara bulucuya ihtiyaçları yok. Trump ile Putin doğrudan doğruya ara bulucuyla çözülecekleri bir sorun yok. Birbirlerine küsüyorlar barışıyorlar hatta. Çözecekleri bir sorun yok. Ara bulucu ihtiyaçları yok. Daha çok o büyük devletlerin kendilerine denk olmayan ülkelerle ilişkilerinde ara bulucular gerekebiliyor. Ama iki büyük devlet ara bulucu istemez. O şekilde çözecekleri bir sorun yok. Ama buluşacakları bir yer birisi Moskova’ya gelemez öbürü Washington’a gidemeyecek. Ya İstanbul’da gelin buluşalım olabilir. Niye olmasın? Peki efendim şimdi ben konuyu Avrupa’ya biraz daha odaklamamı istiyorum. Sayın Cumhurbaşkanım bu Avrupa Güvenlik Mimarisi vurgusu birkaç defa tekrarlandı. Daha sonra da Fişleri Bakanı’ndan da benzer ifadeler kullandığını gördük. Avrupa’da da bir savaş hazırlığı görülüyor. Tabii bu ne kadar gerçek ne kadar değil onu zamanlaştıracak. Avrupa’da savaş hazırlığı yok. Ama savaş hazırlığı Avrupa’da olmaz. Avrupa’da kendi halkını aldatma var. Savaş mavaş diye bir şey yok. Çünkü Avrupa Rusya ile niye savaşsın? Avrupa için felaket. Ama en son geçen hafta değil mi 72 saat yiyecek şey yiyecek kadar bir şeyler hazırlayın diye. Avrupa kendi halkından ağır vergiler almak zorunda. Avrupa dediğim Almanya ve Fransa. Bu vergiler savaş sanayisi için alınacak. 800 milyar euro yatırım yapacağız dediler savaş sanayisine. Bu dolar olarak 1 trilyon dolar oluyor. Peki bu 1 trilyon doları nereden bulacak? O silahları satacağı bir yer de yok. Rusya korkusu motivasyon kaynağı. Rusya korkusu bir dolduruş. Avrupa’dan vergi toplamak için kendi halkından savaş sanayisini de hakikaten o silahları kullanmak için değil. Kendi endüstrisini ateşleyebilmek için. Dağılan bir motivasyon kaynağı diyebilir miyiz Avrupa birliğini bir arada tutmak için? Avrupa sermayesi çöküyor. Avrupa derken Fransa ve Almanya’yı söylüyorum. Oralarda çok ciddi bunalımlar var. Çöküşü önlemenin çaresi olarak savaş sanayisini gördüler. Savaş sanayisine yatırım yapalım o bütün sektörleri tetikler. Tetikler mi hakikaten? Tetikler. Savaş sanayisinde demir var, çelik var, ondan sonra yapay zeka var, ondan sonra kimya sanayisi var, lastik var, olmayan her şey var. Biyolojik mutluluklar, hastalıklar. Her şey var savaş sanayisinde. Dolayısıyla istihdamı korur. Daha çok demir üretecek, daha çok çelik üretecek, daha çok lastik üretecek, daha çok ondan sonra yapay zekaya yatırım yapacak, diğer alanlara yatırım yapacak. Bomba da, savaş da, tanrı da kullanılan malzemeleri düşünelim. Bütün sanayiyi etkiliyor. O zaman ne oluyor? Ama bunun finansmanını ne yapıyor? Ben Fransa’nın silahları satacağı yerlere baktım, arkadaşlardan rica ettim. Suudi Arabistan’ı, Birleşik Arap Emirlikleri falan, oraları satacağı silah da yok. Silahı kendi halkına satacak. Alman halkına satacak, yani ondan vergiyi alacak, depolara koyacak silahı. Ama Alman halkını ve Fransız halkını da o vergilerin arttırılmasına razı etmek için, bak öcü geliyor, Ruslar gelecek, sünnü evini basacak, ne yapacaklar, yakacaklar, yıkacaklar. Bunun için bu bir dolduruş. Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı falan yok. Bu çok akıllıca bir dolduruş kendi açılarından. Yani o emperyalist amaçlarla. Türkiye’nin de, ama burada kaybeden Türkiye oldu. Türkiye’nin amacı buradan bir ekonomik pay almak mı yoksa başka bir hedef mi var acaba? Vallahi ne hangi payı alacak abi? Diyor ya Cumhurbaşkanı Avrupa Güvenlik Mimarisi’nde, bizim de olmayacağımız zorlar olabilir. Avrupa bize muhtaç. Ak Parti hükümeti bence bocalıyor. O da bir çıkmazla çıkıyor, doğru dürüst bir strateji kuramıyor. Oraya buraya yaslanarak bu süreçten çıkmaya çalışıyor. Yani bu Avrupa Güvenlik Mimarisi Türkiye için çok büyük bir tehdit. Çünkü Rusya düşmanlığı bizim için ciddi. Avrupa için ciddi değil. Şunun için ciddi, Rusya’dan bize tehlike geleceği için değil, bizi yalnızlaştırdığı için. Yani bu Avrupa Güvenlik Mimarisi ile ne oluyor? Rusya da izliyor seni, İran da izliyor. Yahu diyor bu Türkiye ne yapıyor? Bizi düşman olarak mı görüyor falan diyor. Dolayısıyla Amerika bastırdığı zaman, sen oralara gel koş dediğin zaman onlar seni seyredecek yani. Veya da öyle olmasını istemiyoruz ama bu politikaların düzeltilmesi lazım. Avrupa Güvenlik Mimarisi, Türkiye’ye Rusya düşmanlığı aşıladığı için bizim için çok tehlikeli. Rusya’dan bir tehlike gelmez ama Amerikan tehlikesi karşısında bizi müttefiklerimizden koparıyor. Senin benzin ihtiyacın var, başka ihtiyaçların var, silah ihtiyacın var, ondan sonra diplomatik dayanışma ihtiyacın var. Rusya hemen yanımızdaki ülke, İran yanımızdaki ülke, onlardan koparıldığı zaman Türkiye tabii tehditler karşısında önemli zaaflar taşımış olacak. AK Parti hükümeti bocalıyor dediniz. Artık dış politikada iç politikayı doğrudan etkiliyor. Bölgedeki gelişmeler de bunu gösteriyor. Tam da bu noktada bu Cumhuriyet Halk Partisi’nin başlattığı kampanya, Ekrem İmamoğlu’nun aday adaylığını çok erken ilan edilmesi karşısında siz olası bir erken seçime zorluyor. Cumhuriyet Halk Partisi bunu da açıkladı zaten. Bunun olabileceğini düşünüyor musunuz? Erken seçim olur çünkü Türkiye ekonomisi zor durumda. Kitle hareketleri, bu karışıklıklar falan da Türkiye’yi bir erken seçim… Erken seçim mutlaka gözüküyor mu? Ne kadar erken olur mesela? Sizin tahmininiz, öngörünsebilir. Yani bence Türkiye bir karar dönemine girdiği için erken seçim ihtimali var yani. Sene bitmeden mi? 2026? Bu sene, ben bu sene sanmıyorum. 2026’da. Olur demiyorum ama AK Parti’nin bunu göğüsleyen, seçimin zamanında yapılmasını sağlayacak bir duruşu o çok önemli. Yani bocalama dediğim o. Yani AK Parti ekonomide olsun kararlar alamıyor, dış politikada olsun, güvenlikte olsun bir strateji kurabilmiş durumda değil. Mesela bakın en basiti, AK Parti bu 2023’ün seçimlerine giderken Hüda Para aldı. Yeniden Refah Partisi’nin yanına. Ne oldu o partiler? AK Parti düşmanı. Yeniden Refah Partisi bayramda AK Parti ile görüşmedi bile. Yeniden Refah Partisi AK Parti’yi hedef aldı. Yanlış müttefikler seçti. Yani Türkiye’nin merkezindeki çağdaş, ondan sonra Türkiye’nin son 200 yılının yarattığı büyük kitle falan, onda birleşmeye değil de kalktı Hüda Para falan gibi Kürtçü, şeyci, ondan sonra öyle bir ortaçağ kalıntısı bir güçle. Hüda Para ile sen Türkiye’nin hangi sorununu çözeceksin? Yeniden Refah Partisi ile hangi sorununu çözeceksin? Yani bunlar müttefiklerinin yanlış yerlerden seçtiğini gösteriyor. O müttefikler de artık yanında değil. Onları seçti ama onlar yanında değil. Seçim döneminde tekrar bir araya gelme ihtimalleri yok mu sizce? Olası bir seçim? Varsa da AK Parti’ye kaybettiririz. Çünkü AK Parti Türk milletine Hüda Para ile beraber, Yeniden Refah Partisi ile beraber kimin oyunu alacak? Dem Parti ile bir yakınlaşması var son zamanlarda. Dem Parti ile yakınlaşma olmaz ama o AK Parti’ye oy kazandırır. Sorunu çözdüğü için, Korhan Bey’in söylediği terörsüz Türkiye’yi yarattığı için tabii o önemli bir şey. Kazanç sağlar AK Parti ama onunla yan yana geldiği için değil de terörü hallettiği için o bir şey sağlar. Peki Cumhuriyet Halk Partisi ana muhalefeti hazır görüyor musunuz? 2026 için hükümeti… Türkiye’de muhalefet sorunu var diyebilir miyiz? Oraya geçmeden ben bir AK Parti ile ilgili bir soru hemen eklesem. AK Parti’yi çok böyle zayıf tanımıyorsunuz. Zayıf mı? Yani bocalıyor diyorsunuz, çıkmazdı diyorsunuz. Çıkmazdı tabii bakın şu sokak hareketleri falan bile onun karşısında bile değil mi? Yani onlar bu hükümeti tehdit eden önemli olan. Başarılı gördüğünüz noktada yok mu peki? Milli ve yerli silah teknolojileri olsun dışa bağımlı olanlar da olması. Mesela sokak hareketlerinde neyi yanlış yaptı size göre? Yani zamanlamalar mesela diyelim ki bu tutuklamalar vs. falan olurken bunun sonucunda bu tür hareketler olacağını hesap etmedi mi acaba? Hesap etse yapar mıydı? Ben etmemiş olacaklarını düşünmüyorum yani. Valla ama bence şu hareketler AK Parti’ye kaybettiriyor. Yani sonuç itibariyle şöyle bir manzara çıkıyor. Halk, önemli kitleler yani siz sayıyı az diye düşünürüz ama ben öyle görmüyorum. Yani toplum içerisinde AK Parti Türkiye’yi artık yönetemesi hale geliyor. Ona da önemli bir karşısında kuvvet oluşuyor falan gibi kanaatler oluşuyor. Ve ben oyları da olumsuz etkileyip… Bu tam sorun burada yani hem içerideki hem dışarıdaki meseleler. AK Parti bocalarken çıkmaza girmişken hala bunları çözebilir mi? Çözer tabii. Yani bir Suriye’nin kuzeyinde bir başarı sağlar. Rusya’yla İran’la arasını düzeltir. Parti’de yeni bir kadro oluşturuluyor. Ondan sonra bir üretim odaklı bir ekonomiye yönelir. Yani bu 1980’de Turgut Özal ile kurulan 12 Eylül’le onun 12 Eylül sopası ile kurulmaya başlanan Batı Dünya Ekonomisi’nde bütünleşme entegrasyon politikasından vazgeçer. Borçlanma ekonomisinden vazgeçer. Üretimi ateşleyen, üretim odaklı bir ekonomiye yönelir. Ondan sonra dış politikada Rusya’yı, İran’ı, Lübnan’ı, Suriye’yi, Irak’ı yanına alır. Ondan sonra Suriye’nin kuzeyinde o YPG, YPD’yi temizler, atar falan. Bunlar birdenbire şeyi değiştirir. Siz öyle diyorsunuz ama bir de anti-tayyipçilik ve anti-AK Particilik de Atlantik politikaları da birleşiyor. Bunu destekleyenler de birleşiyor. Avrupa başkentlerindeki bu özellikle Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının sonrasındaki tepkilere baktığımızda orada 15 Temmuz’dan sonra ülkeyi terk edenlerin de birleştiği ve bu konuda AK Parti’ye karşı tavır aldıklarından dolayı yürüyüşler düzenlediğini gördük. Ve gelişimiz yakındır gibi söylemlerde. Fakat Türkiye’de enmezme karşı bir tavır giriştiği zaman halk onun etrafında toplandı. Bakın AK Parti’nin buradaki zaafı şu. Toplum diyor ki tamam bunlar Amerikancı ama Tayyip Erdoğan’a da bak diyor. İşte Trump’la bilmem neyle falan şeyi geliştirmeye çalışıyor. AK Parti Amerikan enmezminin kendini yıkmak istediği ve ona İsrail’e ve ona karşı kararlı bir tavır aldığını kamuoyuna, Türk milletine anlatabildiği zaman, öyle bir cepheleşmede sağlam tavır aldığı zaman arkasında büyük güçleri toplar. Şunu demek istiyorum şimdi hem AK Parti’yi siz hani Amerika’yla gelgitleri olduğunu ve tavır alamadığını söylüyorsunuz. Ama karşıdaki sokak hareketi de gene bir Amerikan planı diyorsunuz. Ama sokak hareketindeki insanın planı değil o tepesi onu yönlendirer. İnsan ise bakın o insanı kazanmanın yolu o insana ya sen ne yapıyorsun sen Amerika’ya alet oluyorsun demektir. Ama onu anlatabilirse AK Parti o insanların çok önemli bir kısmı o hareketten kopar. Ama AK Parti’nin de onu anlatacak hali yok. Bakın dikkat edin neyin üzerinde duruyor? Mesela CNN’e internet şırılışını yaptığı batıyla entegrasyon istiyoruz falan sözlerinin üzerinde duramıyor AK Parti. Medet umması falan onları söylüyor. Onların üzerinde niye duramıyor çünkü kendisi de batıdan bir şeyler bekliyor. Ama öbürü hala kendi ondan sonra mahkum edilecek bir tavır yani batı bize gelsin falan. Yani buralara da dikkat etmek lazım. Yani sokağa şu Vatan Partisi gibi seslenemiyor AK Parti. Vatan Partisi diyor bak arkadaş diyor sen neyin figüranı oluyorsun. Senin bu meydanları çağıranlar biz batıyla entegre olacağız diyor falan. Bunu AK Parti o sokağa söyleyemiyor. O sokağa diyor ya bak bunlar oradan medet umuyor çağırıyor falan. Ama entegrasyon falan noktalarından olaya giremiyor. Çünkü kendisinin de batıdan bekledikleri var. Dolayısıyla bu bocalayan tavır denge siyaseti diyoruz ya denge siyasetiyle bu sokağı da yanına çekemez. Türkiye’nin geniş güçlerini de toplayamaz. Onu gördüğümüzde. Daha doğrusu gerçekçi değil bu mesele ben oy ve toplum açısından da bakmıyorum. Yani Türkiye’ye yönelen tehditler konusunda. Mesela diyelim İstiklal Savaşı öncesinde değil mi? Türkiye’yi tehdit eden Fransız emprimi var, İngiliz emprimi var. Değil mi? Onların üzerimize sürdüğü Yunanlar var. Onların Ermeni kuvvetleri var. Buralarda bunları net görmeden, tarif etmeden bu halkı Atatürk etrafında toplayabilir miydi? Toplayamaz. Nitekim görmeyenler de Sivas Kongresinde falan, Manda falan bunu savunuyordu. Atatürk Manda ve himaye olmaz diyerek. Şimdi bizim hükümetimiz Manda ve himaye olmaz diyemiyor. Yani belki lafta diyor da. Ama aslında hala o denge politikaları nedeniyle bakın biraz evvel ne dediler. Kırım’da mesela. Şimdi Türkiye’nin Kırım’ı alacak bir hali yok değil mi? Yani Kırım ya Rusya’nın olacak ya Amerika’nın olacak. Ya da dolaylı İsrail. Amerika’nın olduğu zaman. Kırım’ı Türkiye’nin olmayacağı çok açık. Şimdi siz orada Kırım’da, üstelik Kırım Türkleri de Rusya tarafını tutuyor. Siz kalkıp Kırım’da hala işte Kırım işte bilmem Ukrayna toprağıdır falan dediğiniz zaman. Pozisyonunuz Türkiye’yi ittifak kazandıran güç kazandıran değil, bocalayan bir pozisyon. Şöyle açıklamalar Sayın Cumhurbaşkanımız. Bizim sırtımızda yumurta küfesi var. Yumurta küfesi olmayanlar daha rahat konuşabilirler ama bu bir diplomat sanattır. Kırmamaya özen gösteriyoruz diyor. Ve Avrupa’nın Sayın Aykut Bey’in söylediği gibi bir güvenlik mimarisine şu anda tabii aşırı sağın yükselişi ve islamofobia yükselişi var. Buna Sayın Cumhurbaşkanı defaatle her zaman dikkat çekmişti, tehlikeyi göstermişti. Almanya’da Elon Musk’ın desteklediği bir yapı. Ama sizin aşırı sağ dediğiniz güçler Avrupa’da. Hristiyan yani haçlı zihniyeti olarak. Onlar bize yakın ol, ters yani o aşırı sağ dediğimiz güçler milli güçler. Haçlı zihniyeti olarak değerlendirmemiz mi gerekiyor? Haçlı zihniyeti bugün Almanya’yı Fransa’yı yönetenler. O alternatif parti efendim Löpen’in. Bakın Löpen’i ne yaptılar şimdi? O da bir yasa. Onlar bize yakın aslında. Löpenler bize yakın, o alternatif partisi bize yakın. Onlar Amerika’ya karşı. Ama küreselcilere karşı mücadele ediyorlar aslında. Küreselcilere karşı olduğu için onlar bize yakın aslında. İsveç’te dalim arkadaşı ile Kuranı Kerim’e yapılan hakaretler yapılması. Onları hakaretler yapanlar. Demokrasik isvesi altında yapılması. Biz onlara düşmanız tabii. Yükselen bir risk gözürüyor musunuz siz bu anlamda? Avrupa’nın çatırdaması ve oradaki Müslümanların ve Türkiye’nin. Yükselen risk sizin aşırı sağ dediklerinizde değil. Onlar Türkiye’ye daha yakın kuvvetler. Yani onlar aşırı sağ değil. Onlar vatanperver. Alman vatanperverleri, Fransız vatanperverleri ve cephelerini Amerika’ya dönmüşler. Amerika’dan bağımsız olmak istiyorlar. Ve Rusya ile dostlar. Türkiye onlara el uzatırsa Türkiye’nin de dostları. Çünkü kökenli vatandaşlar ve Almanya için konuşuyorum. Müslümanlara oradan sığmacı vs. sert söylemlerinden dolayı. Özüne dönme gidiyor. Çünkü son seçimler alternatif partiyle istiklal ediyor. Onlar eriyor. Onların içinde öyle kuvvetler vardı ama esas olarak… Radikalleşme diyelim. Alternatifler bize daha yakın. Aslında o aşırı ırkçı denilen şey Küreselcilerin uydurduğu bir şey. Milliyetçilik tartmasının sebebi. Türkiye’de Tayyip Erdoğan düşmandır, kötüdür falan diyor. Onun gibi orada. Biz Avrupa’da da dostlarımızı doğru belirlememiz lazım. Eğer Washington’un gözüyle bilmem neye bakarsak. Tabii o aşırı sağ falan diyor. Onları suçlarız. Bir hatta Berlin’in gözüyle bakarsak, Paris’in gözüyle bakarsak. Aslında onların aşırı sağ diye suçladığı kuvvetler. Kendi ülkelerinden daha milli, Amerika’ya daha cephet tavır alan ve bizim dost olarak kazanabileceğimiz güçler. Bu da bence Tayyip Erdoğan hükümetinin bir strateji kuramadığını, dostunu düşmanını doğru saptayamadığını gösteren… AK Parti de onları aşırı sağ diye niteliyor. Aşırı sağcı değil ki adamlar. Hatta bana göre solcu. Avrupa’nın solundan daha solcu. Avrupa’nın solu Amerikancı. Onlar da bence ulusal devletlerin, uluslararası devletleri koruma noktasında milliyetçilik gösteriyorlar. Avrupa’nın solu, Avrupa’nın sosyal demokrasisi en gelici güç. En Amerikancı, en Rusya’ya düşman, Çin’e düşman, Türkiye’ye düşman. Özgür Özel ama İngiltere’nin destek bulamadı mesela. İşçi Partisi’nde, sistemde etti. Biz aynı internasyoneldeyiz dedi. Onlar tabii şeyi bakımdan… Güvenliği dağları bir anda kar mı yağdı? Yani Türkiye hükümetiyle karşı karşıya gelmek istemezler yani. Onun için. Yoksa onların gözü… Aslında bu nokta… Onların gönlü, Cumhuriyet Halk Partisi ile birlikte. Fakat biraz beklerler ve şimdi doğrudan doğruya Türkiye hükümetini, devletini karşıya… Ama biraz onlar, bakın yükselsin, iktidara doğru yürüsün, göreceksin hepsi onun arkasına geçecek. Siz dediniz ki Erdoğan hükümetinde zayıfladığını söylediniz. İşte sokaktaki hareket anti Tayyipçilik, anti Erdoğancılık ya da anti AK Particilik de… Hat safhada yüksek. En azından işte yüzde elliler noktasında görülüyor. Bugün gelinen noktada bir üçüncü göze, üçüncü yola ihtiyaç olduğu ama onun da doğmadığı, oluşamadığı… O, Vatan Partisi var. Bir milli mutabakat hükümetine ihtiyaç olduğu söyleniyor bu. Az önce konuştuğunuz bölgesel sebeplerden dolayı. Sayın Tayyip Erdoğan’ın burada… Bunu siz öneriyor musunuz? Böyle bir ihtiyaç var mı? Şöyle yani mesela… Yeniden Vefa Partisi’ymiş, yok bilmem Hüda Apar falan… O tür partiler yerine ondan sonra Cumhuriyet Halk Partisi içerisindeki daha millici, daha makul olan güçlerle… Ondan sonra Türkiye’nin işte Atatürk’ü falan kesimleriyle falan Vatan Partisi’yle birlikte olsa… Bütün Türkiye’nin ve AK Parti’nin de şeyini, geleceğini değiştiren bir yola girmiş olur. Yani bu milli mutabakat hükümetine ihtiyaç var mı? Mesela Yeniden Refah dediğimiz parti Türkiye’de birkaç belediye almış bir parti. Yeniden Refah, Şam’ı Urfa’yı almıştı normalde, Yozgat… Yani belirli bir tabanı ve milli görüş olarak… Ama Orta Çağ’la çok ilişkileri var. Orta Çağ kuvvetleriyle çok bağlantıları var. Onları görmemiz lazım. Ve bakın ne yapıyor? İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nu desteklediler. Ve bugün bayağı AK Parti’ye tavır alıyorlar. Görüşmüyorlar bayramlarda vesaire. Şimdi bakın iki güç vardı. Diyelim %30 civarında bir Cumhuriyet Halk Partisi, başta %35 falan bu taraf vardı. Bir de ortada yine bir %30’luk güç vardı. AK Parti o ortada ara gücü kazanmak yerine kendi sağındaki, arkasındaki, küçük ve Hidapar gibi o taraftaki güçlere yönelince ortadaki kuvveti de bu tarafa itti. Bugün bunu öneriyor musunuz siz? Ben AK Partili değilim ama ben yani Tayyip Erdoğan’ı yıkan kuvvetin yerine şu anda milli bir şey getirmeyeceğini, Atlantik için çok beter bir hükümet getireceğini bildiğim için sonuç itibariyle bunu göğüslememiz lazım. Ama AK Partili hükümeti şu an onu göğüsleyecek siyasetleri üretemiyor. Uluslararası alanda da üretemiyor Rusya dostluğu, İran dostluğu gibi onu da üretemiyor. İş politikada da diyelim üretim ekonomisine yönelmek yerine hala Mehmet Şimşek ile Londra bilmem ne kapılarında para aramaya çalışıyorlar. Ama aynı sıkıntı muhalefet için de söz konusu böyle söyleniyor. Bakın ben sıklaşık bir şey söyleyeyim. 500 milyar dolar demin konuştuk ya bizim zenginlerimizi götürmüşler. Londra, New York bankalarına yatırmışlar değil mi? Türkiye ekonomisinin de paraya ihtiyacı var. Mehmet Şimşek oraları buraları dolaşıyor. Devlet karar alır der ki derhal o 500 milyar doların sahipleri işte bir ay içerisinde o paraları getirecekler, kamu bankalarına yatıracaklar veyahut da Türkiye’de ondan sonra kendi işlerini büyütecekler. 500 milyar doların 100 milyar doları gelse Türkiye uçar. Ama bunu bir kanunla uygulayacak. Veya Cevdet Yılmaz Cumhurbaşkanı yardımcımız 3 ay önce açıkladı dedi ki bankalarda 350 milyar dolar değerinde kasalarda altın var. Diyecek ki o kasalardaki altın çıkacak. Gelecek yatırım olacak. 350 milyar doların 100 milyar doları Türkiye’yi şahlandırır. Ama bu buralarda da bocalıyor. Yani bunlar tabi radikal kararlar, ciddi kararlar. Ondan sonra o kararları alacak mecali yok. Yani içine girdiğimiz sürecin böyle bir istikrar süreci ondan sonra falan gibi olduğunu tanımlıyorlar. Ama ciddi olduğunu anlayamıyorlar ve o ciddi sürece ciddi kararlarla cevap veremiyorlar. Mesela şimdi basit 500 milyar dolar. Bir kanun çıkarırsınız. Bir yabancı bankalarda yığılansa, ki bütün kayıtları var Türkiye maliyesinde. Derhal bir ay içerisinde Türkiye’ye getirilecek. Getirilene kadar o şerbetlerin sahiplerinin Mülkiyet özgürlüğünü kısıtlamaz mı? Vergi alırken kısıtlıyorsun. Peki ölecek miyiz? Tabi ki devlet bazen mülkiyet özgürlüğünü kısıtlayacak. Yani vergi alırken mülkiyet özgürlüğüne müdahale etmiyor musun? Senin vergini alıyor, vergini yükseltiyor vs. Sonuç itibariyle bu Türkiye’nin hayatıyla ilgili. Londra Bankası’ndan dileneceğine kendi paranı Türkiye’ye getirirsin. El koymuyoruz o paraya. El koyarsak sizin dediğiniz doğru olur. El koymuyoruz diyoruz ki o bankadan çıkar bu bankaya getir. Üstelik suç işlemişsin sen o bankaya götürürken. O Türkiye’den o parayı kaçırmışsın. Biz o paraya el koymuyoruz ki. Diyoruz ki Londra Bankası’na yatırmayacaksın. Geleceksin Vakıf Banka, Halk Banka, Ziraat Bankası’na koyacaksın o parayı. Güvenlik açısından bakın onu da söyleyin. Şimdi o paranın sahipleri bir müddet sonra girecekler Londra Bankası’na. İsviçre Bankası’na. Banka diyecek ki arkadaş bizim kasalar boş sana o paranı veremiyorum. Ne yapacaksın? Su üstüne soğuk su içeceksin. Yani ben buradan o paraların sahiplerine de sesleniyorum. Eğer o paraları Türkiye’ye getirmezlerse bir süre sonra o bankalar battığı için. Yani bunu bilgiye dayanarak söylüyorum. Yani Almanya’da, Fransa’da, Batı’da birçok banka şu anda batma tehlikesiyle karşı karşıya. Bunu onlar benden daha iyi bilir. Koçlar da daha iyi bilir. Sabancılar da diğerleri de çok daha iyi bilirler. Bir müddet sonra oralardaki paralarını alamayacaklar. Diyecekler ki Avrupalılar arkadaş bizim bankamız battı. Senin paranı veremiyoruz. Veyahut da sana kağıt verelim on sene sonra gel al falan. Buradan da bir uyarı yapmış olalım. Yani onun için bugün Türkiye bankaları onlar için çok daha güvenli onu söyleyeceğim. İsviçre Bankası’ndansa Londra Bankası’ndansa New York Bankası’ndansa Vakıf Bank, Halk Bankası, Ziraat Bankası o tervet sahipleri için çok daha güvenli. Hiçbir şey olmaz onların paralarını getirip buraya yatırsalar. Ama bu Türkiye ekonomisini ne yapar? Müthiş canlandırır, ayağa kaldırır. Çünkü o bankalardan kredi olarak sanayiye vesaire yönlenecek. Getirsin o parayı kendisi Türkiye’de plana göre. Ondan sonra devletin de desteğiyle çeşitli sanayi işletmeleri kursun. Veyahut tarıma yatırsın. Son çeyreğe gidiyoruz programımızda. Yani buradan şunu söylemek istiyorum. Buradan çıkışlar var ama bu çıkışlar böyle sistemin içerisinde ondan sonra sıradan tavırlarla halledilecek çıkışlar değil. Biraz radikal, kökler, hatta devrimci çözümler Türkiye’yi bekliyor. Başka türlü bir çıkış yok. Son çeyreğe giriyoruz. Az önce sizin Türkiye Tak Partisi’yle ilgili Konan Bey’de bir sorusu vardı. Sizin de vardı. Şimdi 38. Olağan Kurultayıyla ilgili de şaibeler olduğu söylendi. Başından bu yana. Ben de bir gazeteci olarak o süreci takip ettim aslında. Hemen hemen en çok takip eden gazetecilerden biriyim. O soruşturma devam ediyor. İşte açılan davalar var. Cumhuriyet Halk Partisi’nde sizin de dediğiniz gibi bazı Atatürk’cülerin de işte parti dışına çıkarıldığı ve farklı fraksiyonların yerleştiği konusunda da CHP tabanında büyük rahatsızlıklar var. Bu şaibelerin yanı sıra tam da bu noktada CHP 6 Nisan’da Olağanüstü Kurultaya gidiyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl bir CHP ile karşı karşıyayız? Ve nasıl bir CHP yeni dönemde karşımıza çıkacak? Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi maalesef ipleri Atlantik’e teslim etmiş durumda Batı ülkelerine. Ama bu CHP’nin halledebileceği bir sorun. Ondan sonra ben de siyasi partiler uzmanıyım. Ve ilk defa siyasi partiler hukukuyla ilgili kitapları Türkiye’de yazan arkadaşınızın yani siyasi partiler doktrininde çok önemli bir prensip vardır. Yani siyasi partiler müdahale edilmeyecek bir alandır. Yani onlar bir kamu kurumu değil. Yani İçişleri Bakanlığı’nın herhangi bir kurumu, işte bundan Bayındırlık Bakanlığı’nın herhangi bir kurumu değil. Devlet oralara el atsın falan. Yok yok ama CHP’liler şikayet ediyor kendi işleri. O zaman şikayetlerini kendi kurultaylarında halletsinler. Hukuki süreçlere taşıdılar çünkü bunları. Ama onlar da şu mesela diyelim bazı seslendirmeler var ya CHP’de kapatılacak falan. Felaket olur. Yok ben öyle bir şey beklemiyorum. Size demiyorum ama. Hani hukuki işte bu devletin müdahale etmemesi gereken bir alan siyasi partiler. Siyasi partiler kendi sorunlarını kendileri çözsünler. Çünkü devlet müdahalesini kabul ettiğiniz zaman siyasi partilerin muhalefetten iktidara gelme yollarına da müdahale etmiş oluyorsun. Bırak o parti neyse kendisi kendi sorunlarını çözsün. Yanlış şeyler yapılırsa halk onu değerlendirsin. Yani siyasi partiler alanını… Yani hukuk o noktalarda bazı yerlere dokunmasın mı? Siyasi partiler kanunu diyelim yabancıyla iş birliği, başka ülkelerden para almak, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit etmek, ondan sonra veya da Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kurum ve ilkelerini sarsmak falan gibi o konularda kararlı olmalı. Ama orada da kararlı değil. Bakın Dem Parti’yi kapatamıyor, HDP’yi kapatamıyor, PKK’nın partilerini kapatamıyor. Oralarda kararlı değil. Ondan sonra… Yani siyasi partilerin müdahale alanını çok daraltmak lazım. Yani böyle ona müdahale et, buna müdahale et, kurultayına müdahale et, delegesine müdahale et falan bunlar doğru değil. Yani müdahale Türkiye’nin güvenliği, toprak bütünlüğü ve Cumhuriyet’in temelleriyle sınırlı olmalı. Yoksa kurultayını şöyle yapacaksın, mühendisliğini böyle yapacaksın falan gibi… Yok yok kendi şikayetlerinden oluşmuş o konu. Ama ona kendilerine sınırlar. Cumhuriyet Halk Partisi kendi içinde halletsin. Mahkemeyi de taşınmasını doğru bulmuyorsunuz o zaman, onu mu anlamalıyız? Bu yolsuzluk falan başka bir şey. Yok yok. Yolsuzluk falan suç. Kurultayla ilgili yolsuzluk… Kurultayla ilgili şahimi iddialarını… Lütfü Savaş başvurumunu kabul edin. Çok önemli bir noktamız var. Şimdi siyasi partilerle ilgili, benim kitabımda öyle başlar, bütün şeyde, batıda bir tartışma vardır. Yani siyasi partilerin tanımı nedir? Bunlar devlet kuruluşları mıdır, kamu kuruluşları mıdır? Dernek statüsünde bizde sanıyoruz. Yani onu bir özgürlük alanı olarak kabul etmek lazım. Siyasi partilere müdahaleyi de çok sınırlı. Yani ülkenin güvenliği, toprak bütünlüğü, Türkiye açısından bakarsak, Cumhuriyetin temelleri açısından. Ama onun ötesinde, sen kurultayını şöyle yaptın, bilmem neyi böyle yaptın, işte delegeleri toplamadın, kurultayda şu hukuki hatayı yaptın falan diyerek, o parti kendisi kendi hukukuyla çözsün. Çünkü müdahale ettiğin an onun nerede duracağı falan, o sınırı geçtiğin zaman o müdahalenin nereye kadar ulaşacağı şüpheli. Efendim akşam saatlerinde AKP sözcüsü Ömer Çelik’in basına yansıdığı açıklamaları vardı. 2 Nisan’daki boykot çağrısına tepki göstererek, Özgür Özel’in geldiği nokta bir siyasi muhalefet değil, Türkiye’yi topyekun tehdit etmektedir dedi. Bu önemli bence. İletişim Başkanı Fahrettin Altun’a boykot çağrılan milli menfaatlere karşı sabotaj girişimi olağa geldi. İşte bu acaba açıklamalar, az önce söylediğiniz Türkiye’nin topyekunu falan gibilerinden cezbeye bir sıkıntı yaratır mı? Şimdi bakın bu CHP, o kelimeyi kullanmak istemiyorum ama akılsızca şeyler, şeyler. Yani bu tüketim yapmayın, bakkala gitmeyin, kasaba gitmeyin bir gün. Bundan hangi menfaati bekliyor Cumhuriyet Halk Partisi? O firmalarda çalışan insanlar yerleri değil mi? Ne akıl var, ne mantık var? Yani bu ne kazandıracak CHP? Çünkü bir eylem çağrısı yaptığınız zaman kuvvet toplamak için yapılır. Yani bakkala gitmeyin, mağazaya gitmeyin, alışveriş yapmayın. Burada ne bekliyorlar? Bazı kurumları da hedef gösteriyor biliyorsunuz. Aptalca mı? Ha o başka bir şey. O daha da aptalca, bu da aptalca. O belki ayrı bir hukuksal şey diyebilirsin. Dava konusu. Bu bir hukuk konusu değil, bu bir siyasi konu. Bundan dolayı CHP’yi kapatalım. Siz dersiniz ki, bu akılsızca bir şey. Siz ne çağrısı yapıyorsunuz? Türkiye ekonomisini mi baltalamak istiyorsunuz? Bu vatandaş gidip ekmek almayacak mı? Ondan sonra ihtiyacını karşılayamayacak mı? Bu çarşıdaki esnafı, sanayici, tüccarı niye karşılayamayacak? O zaman bir gün hiç kimse iş yapamayacak. Bunu CHP nereden… Şu esnaf senin, şu esnaf benim. Akıl almaz bir şey. Ama bunu bir hukuki yaptırımı yok. Bunu yaptığın zaman sen bir suç işlemiyorsun. Ama bir siyasi parti akılsızlık da yapabilir. Akılsızlığın da siyasette isteyen insan akılsızlık yapabilir. Ona karşı bir müeyde yok yani. Onun müeydesi, halk onu değerlendirir. Bence CHP bu çağrılarla çok şey kaybediyor. Çok şey kaybediyor. Yani burada hiçbir fayda yok. Hani diyelim bir grev falan, bir Türkiye bir yere gelir, grevler falan yaparsın. Onun bir anlamı var ama çarşıdan, bakkaldan… Sendikal bir faaliyet, bir şey değil. Değil. Mesela grevde ne var? İşçinin hakkı var. Ücretini yükseltmek istiyor veya bir sosyal hak elde etmek istiyor. İşten atılmayı önlemek istiyor. Orada onun yanında olursun ve grevin yanında olursun. Ama bakkaldan alışveriş yapma, çarşıdan alışveriş yapma. Şu televizyonu izleme. Olacak iş değil yani. Hangi akılla bunlar yapılıyor? Çok garip. Onu söyleyeyim. Çok acayip. Ama bunun bir yaptırımı yok. Yani bu hukukla halledilecek bir sorun değil. Bundan dolayı siz CHP’yi yargılayamazsınız. Yapıyor. Yani şunu dersiniz, burada akıl yok. Kendi tercihi de diyorsunuz yani. Kendi tercihi ama ne tercihi bu? Neyi? Akılsızlığın bir tercihi var mı? Akılsızlık bir tercih değil. Halkı kaybetmek bir tercih mi? Yani bu hedefi olmayan nereden çıkmış bu anlamadım yani. Sizin az önce ifade ettiğiniz siyasi partiler sorunlarını kendi içinde çözmeli meselesine tekrar dönecek olursak, ben çok önemli buldum bunu. Neden? Çünkü 6 Nisan’da CHP bir kurultu yapacak. Ama mevcut yönetimden hoşnutsuz olan pek çok kişinin, şu an bizim partimize bir saldırı var, kesinlikle mevcut yönetimi desteklemek zorundayız dediğini duyuyoruz. Hatta Özgür Özel’in karşısına birisi çıkarsa bunu hainlik olarak değerlendiriyor. Şu anda CHP. Bence esas şu, siyasi partiler devletin müdahale alanı dışında olan partiler. Yani dernekler gibi değil. Yani bu party privilege diye ya da İngilizce party privilege dediğimiz bir kavram var. Yani bunun üzerine basa basa söylediniz. Partilerin bir imtiyazı var. Nedir? Türk hukukunda da bu oldu. Eskiden partileri Asliye Hukuk Mahkemesi kapatabiliyordu. Şimdi Anayasa Mahkemesi kapatabiliyor. Dolayısıyla partiler derneklerden, sendikalardan farklı bir statüye sahip. Yani derneği bir sulh mahkemesi kalkar kapısına kilidi vurur. Ama partiyi bir tek Anayasa Mahkemesi kapatma kararı veriyor. Bu partileri ayıran ve onlara bir ayrıcalık tanıyor. Ama sen güvence altındasın bak Anayasa Mahkemesi dışında kimse sana dokunamaz diyor. Şimdi bunu genel olarak uygulamak lazım. Yani işte şu hatayı yaptın, delegeye mektup yollamadın veya işte kurultayda şu yolsuzluk oldu, şu usulsüzlük oldu falan. Devlet ona karışmayacak, bırakacak. Kendi içinden bırakıyorsun. Neden? Çünkü bir kere karışmaya başladığı zaman o doğrudan doğruya muhalefeti yönlendirme falan gibi istikametlere yöne gidebilir. Onun için partilere karşı liberal bir tavır almak lazım. O devletin müdahale alanı dışında olmalı. Bazı temel demin konuştuğumuz güvenlik, toprak bütünlüğü falan gibi. Mesela terörü destekliyorsa müdahale et, kapat onu. Terörü destekleyen partileri kapatamadı Türkiye. Dem Partili. Siz aynı ayrıcalığı Ekrem İmamoğlu için de yayınlamıştır. Yani doğru söylüyorum da bence dokunulmazlık olmasın. Bir şey söylemek istiyorum ben sadece. Mesela ben şahsen buralarda iktidar sahibi olsam şunu tercih ederim. Bazı suçlarını da görmezden gelirim. Yani şunun için karşı tarafa böyle bizi müdahale ediyorlar, hukuk dışı ben rakibi olmam. Tamam kardeşim gel ben seni minderde yapıştırayım yerine. Yani siyaset minderinde. Ama bu görmezden gelme nasıl olacak hukuk yani bazı kimselere dokunamaz mı anlamına gelmez mi? Ben aslında buna bağlı olarak şunu soracaktım. İstanbul Belediye Başkanı’na hiçbir mahkeme kendi kafasıyla içeri atamaz Türkiye. Yok yok şunu söylemek istiyorum. Yani yukarıdan bir destek olmasa mahkemeler o tutuklama kararını veremez. Şunu söylemek istiyorum. Yani şimdi Cumhuriyet Halk Partisi’nin aday aday olarak da Ekrem Bey ilan edildi. İşte diplomasından başlayarak tutuklanması, hapis cezası alması aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ın siyasi hikayesiyle de özdeşleştiriliyor. Ben orada şunu yaparım. Kalkarım dedim ki bu arkadaş ondan sonra geldiği günden beri bir koşuyor Londra’nın ondan sonra Çetimhavuz’a koşuyor, Diyarbakır’a koşuyor. Türkiye’nin bölünmesinden batıyla şu ilişkileri kuruyor, patrikhaneyle alışverişleri var. Ve açarım bakın derim Amerika’nın şeylerinde, derin devlet raporlarında bunu iktidara getireceğiz diyorlar. Onun siyaset minderinde sırtını yere yapıştırırım. Niye bunu yapamıyor AK Parti? Çünkü oralarda kendisinin de benzer şeyleri olduğu için oralarda rekabet edemiyor. Öbürü de ona diyecek ki sen de Amerika’yla şu ilişkilerin var. Sen de Amerika’dan Mehmet Şimşek’e yollayıp ondan sonra para toplama falan kalkmıyor musun? Veya işte F-35’lerde şunu yapıyorsun, ondan sonra Ukrayna’da bunu yapıyorsun falan. Onun için aynı daldalar, oralarda birbirlerine fazla dokunamıyorlar. O zaman ne oluyor? Hukuk yolundan içeri attırarak falan. Veyahut da ne olur? Madem yolsuzluklar var, doğrudan doğruya Ekrem İmamoğlu’nun değil de, siz kalkarsanız orada diğer belediyenin birtakım memurlarının yolsuzluk, suç işleyenlerle falan uğraşırsanız, öbürüne toplumu ikna ettikten sonra, toplum der ki arkadaş bu da suç işlemiş falan. Bu sürecin Ekrem İmamoğlu’na ve CHP’ye yaradığını mı düşünüyorsunuz? Ondan mı bunu? Yani benim kendim siyasi mücadeleyi daha çok siyaset minderinde yapmayı tercih eden bir insanım. Yani orada kendimi güçlü gördüğüm için. Yani benim adalelerim var, güçlüyüm, alır onu tuş yaparım orada. Ama o siyaset minderinde kendine güvenemiyorsan, ondan sonra o zaman ne olur? Öbür yolları daha fazla düşünmeye başlarsın. Diploması konusunu sormadık ama vaktimiz var mı? Son soru sizin olsun Koran Bey. Diploma konusuyla ilgili… Şimdi bu adam belediye başkanı olmuş, mesela ben bunlarla uğraşmam. Yani ben bunlarla uğraşmam. Üzerinden kaç yıl geçmişti? Üzerinden kaç yıl geçmişti? Ben bunlarla uğraşmam. Öbür tarafta Tayyip Erdoğan’ın diploması yok diyordu falan. Ben bunlarla uğraşmam şahsen. Yani buralarda bunlar minder dışı olaylar. Malumiyet algısını yaratabilir. Yani sonuçta bunlar kendine güvenmeyen, minderde güvenmeyenleri, minder dışı. Mesela ne yaparsın? Yüreşçisin, rakibinin ondan sonra ayağını kaydırırsın. Bir ilaç verirsin, kuvvetini düşürürsün falan gibi. Gel mindere çek, yapıştır sırtını oradan. Eğer kendine güveniyorsan. Çok teşekkür ediyoruz Koran Bey, Nurhan Bey de çok teşekkür ediyoruz. Biz teşekkür ederiz. Her Çıkış Yolu programımızın sonuna geldik. Her Çıkış Yolu programında olduğu gibi. Ben de Ekrem Ater arkadaşıma telefon ettim. Her Çıkış Yolu’nda biz bir kitap ve müzik şey yapıyoruz. Fakat çok ilginç bir şey önerdi. Üçüncü Murat var. Yani Kanuni Süleyman’ın torunu oluyor. Kanuni Süleyman’dan sonra biliyorsun 1566, Selim, Sarı Selim diye anılan ikinci Selim şey oldu. Padişah oldu. Ondan sonra da Üçüncü Murat. Fakat bu Üçüncü Murat hem beste yapıyormuş, önemli besteleri varmış. Hem de şiirleri çok kuvvetliymiş Üçüncü Murat’ın. Üçüncü Murat’ın da 63 tane çocuğu vardı. Ondan sonra Üçüncü Mehmet geldi. Onun bir şeyini, şiirini ve bestesini önerdi. Uyan ey, biraz da bugüne de sesleniyor Üçüncü Murat. Adlan’ın kitabı olarak değil de müzik olarak önereceğiz. Uyan ey gözleri gafletten uyan, uyan uykusu çok gözlerini uyan. Azrail’in kastı canadır inan, uyan gözleri gafletten uyan. Uyan uykusu çok gözlerini uyan. Bu şeylere, sokağa koşanlara da bir çağrı olabilir Üçüncü Murat’tan. Seherde uyanırlar cümle kuşlar, diyulu dillerince tesbih’e başlar. Tevhid eyler dağlar, taşlar, ağaçlar. Uyan ey gözlerim gafletten uyan, uyan uykusu çok gözlerim uyan diye böyle bir şiir Üçüncü Murat’ın. Ve kendisi de bunu bestelemiş. Tabi bizim padişahlarımız, şehzadelerimiz falan çok iyi yetişen insanlardı. Yani çok iyi eğitim alan. Hem de okulları. Ondan sonra çok iyi yetişmiş. Hepsi şairdi, hepsi sanatkardı. Ondan sonra alimdi. Ondan sonra Üçüncü Murat’ın da öyle olduğu gözüküyor. Bunu önermişti Ekrem Ater arkadaşım. Müziği de çok güzel. Bunu öneriyoruz. Kitap olarak mı? Kitap olarak benim bir şey var. Bu Amerika’yı çok konuştuk. Yol ayrımında, Amerika yol aydınlığında diye. Bu Trump ve Biden’ın ayrımını inceleyen bir kitabım var. Onu bu hafta öneriyoruz. Müzik olarak da bu Üçüncü Murat’ın o bestesini öneriyoruz. Hala bugüne kadar kalmış olan bir beste. Yani ne diyelim, 1600’lerin başından 425 yıl öncesine ait bir beste. Peki çok teşekkür ediyoruz. Teşekkür ederiz. Üçüncü Murat’ın bestesini şimdi… Sevgili Yusuf Arkadaşlar izleyicileri, Çıkış Yolu programını Ankara’da Vatan Partisi Genel Merkezi’nde şimdilik burada noktalıyoruz. Haftanın müziği olarak Sultan Üçüncü Murat’ın Uyan Ey Gözler’in bestesini sizlerle baş başa bırakıyoruz. İyi akşamlar. İyi akşamlar. Müzik… Uyan ey gözlerim gafletten uyan. Uyan uykusuz yok gözlerim uyan. Azrail’in kastı canadır inan. Uyan ey gözlerim gafletten uyan. Uyan uykusuz yok gözlerim uyan. Seherlerde uyanır cümle koşlar. Dillu dillerince tesbihe başlar. Sevhideyler ağlar, taşlar açlar. Uyan ey gözlerim gafletten uyan. Uyan uykusuz yok gözlerim uyan. Uyan ey gözlerim gafletten uyan. Azrail’in kastı canadır inan. Sevhideyler ağlar, taşlar açlar. Uyan ey gözlerim gafletten uyan. Uyan uykusuz yok gözlerim uyan. Uyan ey gözlerim gafletten uyan. Sevhideyler ağlar, taşlar açlar. Uyan ey gözlerim gafletten uyan. Uyan ey gözlerim gafletten uyan. Uyan uykusuz yok gözlerim uyan. Uyan uykusuz yok gözlerim uyan.

Paylaş