Çıkış Yolu • 17.01.2023

Çıkış Yolu • 17.01.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında, gününde ve saatinde yine sizlerle birlikteyiz. Bugün, gündemdeki bütün konu başlıklarını; hem bizim seçtiğimiz hem de Sayın Doğu Perinçek ve Vatan Partisi’nin gündeminde olan konuları konuşacağız. Özel başlıklarımız ve konuklarımız var. Özellikle bazı sorunlara temas edeceğiz ve esasında programımıza onlarla başlayacağız. Ben birazdan konuklarımızı sırayla takdim edeceğim. Onların dertlerini dinleyecek, Sayın Doğu Perinçek’ten de bu dertlerin çözümünü isteyeceğiz.

Efendim merhabalar, hoş geldiniz.

Merhabalar, hoş bulduk İlker Bey, birlikteyiz.

Şimdi efendim, sırayla iki soruna temas edeceğiz. Birincisi için şu an Ankara stüdyomuzda hazır olan Sayın Mert Ali Öztürk; bir iş insanı, akaryakıt istasyonu sahibi. Kendilerinin birtakım sorunları var. Biz ifade etmeyelim, kendisi daha iyi ve daha güzel anlatır. Mert Ali Bey, yayınımıza hoş geldiniz.

Sinan Bey, hoş bulduk. Öncelikle tüm izleyicilerimize ve Sayın Genel Başkanımıza iyi akşamlar dilerim. Tüm Türkiye bizi izlerken ulusal TV kanallarından sesimizi duyurmak bizim için ayrı bir onur, teşekkür ediyorum.

Biz teşekkür ederiz. Nedir efendim yaşadığınız sorun? Kısaca sizden dinleyelim.

Sinan Bey, aşağı yukarı 6 aydır 2000’e yakın istasyonumuz mühürlendi, bir 2000 istasyonumuz daha mühürlenecek. Yani Türkiye genelinde ortalama 4000’e yakın akaryakıt istasyonu; kepenkleri kapatılarak, ışıkları söndürülerek mühürleniyor. Bizlerin mühürlenmesinin tek nedeni, dağıtıcılardan almış olduğumuz akaryakıtların faturalarının sahte olduğunun iddia edilmesidir. Yalnız bizler bu akaryakıtları alırken e-fatura sisteminde olduğumuz için bu faturalar zaten Vergi Denetim Kurulu (VDK) ve Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB) tarafından incelenerek dağıtıcılar nezdinde, EPDK’nın kontrolündeydi. Bugün geldiğimiz noktada, dağıtıcılar ortadan kaybolduğu için bu faturalar bir alttaki akaryakıt istasyonlarına kesilmekte.

Akaryakıt istasyonu mühürlendi, doğru mu anladık? 2000’i de mühürlenecek, doğru mu anladık sizi?

Şu anda ortalama 2000’e yakın akaryakıt istasyonumuz mühürlendi. 150.000’e yakın çalışanımız işsiz bırakıldı. Burada asıl önemli sorun, daha önceden iş yerlerini kiraya vermiş olan mülk sahipleridir. Bugün hiçbirimiz o mülk sahiplerinin istasyonlarını tekrar teslim edemiyoruz. Çünkü insanların bize kiraya vermiş olduğu iş yerlerini biz mühürletmiş durumdayız. Burada en büyük sorunlardan bir tanesi kiracı ile mülk sahipleri arasında çıkacak olan olaylardır. Çünkü iş yeri mühürlendikten sonra orası asla bir daha akaryakıt istasyonu olarak açılmayacaktır. Yasa da bu yönde çıktığı için daha önceden kiraya vermiş olan tüm mülk sahipleri şu anda çok büyük bir mağduriyet içerisinde.

Peki Sayın Perinçek, sorularımız tamamen… Evet. Sayın Genel Başkanım, hiçbir mahkeme kararı olmadan sadece 30.04.2021 tarihli bir yasaya dayanılarak kapatılıyoruz. Bizler, yaklaşık 200 gündür Ankara’da vermiş olduğumuz mücadelede şunu söylüyoruz: Biz Türkiye Cumhuriyeti’ndeki savcılıklara ve mahkemelere güveniyoruz. Eğer ortada bir suç varsa, cezasını mahkemeler versin. Bizleri mahkemeye sevk edin. Suçlu bulunursak, iş insanları ve akaryakıt istasyonu sahipleri olarak verilen her türlü cezaya zaten razıyız.

Ceza değil de idari bir karar mı; valilikler mi karar veriyor istasyonların mühürlenmesine?

Sayın Perinçek, istasyonların mühürlenmesine EPDK, vergi denetim raporları çıktıktan sonra hiçbir mahkeme kararını beklemeden karar veriyor.

Aydınlanması için bu soruları soruyorum; biliyorum ama izleyicilerimizin bilmesi bakımından… Yani EPDK tarafından bu kararlar veriliyor. O kararlar da bahsettiğiniz kanuna göre veriliyor. O kanunun maddesi nedir?

Efendim, 359 sayılı Vergi Usul Kanunu’na (VUK) eklenen bir madde ile “vergi denetim raporu çıktıktan sonra, savcılıklardan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar gelinceye ya da mahkemelerden beraat kararı çıkıncaya kadar mühürlenir” deniliyor. Burada şöyle bir haksızlık oluyor; yarın bir gün mahkemelerden beraat kararı alsak bile, suçsuz olduğumuzu ispatlasak dahi, kapalı kaldığımız sürece ticari faaliyetimizi kaybediyoruz; bankalar nezdindeki kredilerimizi, çevremizdeki itibarımızı kaybediyoruz.

Şöyle düşünün Sayın Perinçek: Bir ilçedeki benzin istasyonu mühürlendiği zaman, bir petrolici arkadaşımızın dediği gibi; “Çarşıya çıkamıyorum, insanlar iş yerim mühürlendiği için bana kaçakçı gözüyle bakıyor.” Ben hayatım boyunca kaçakçılık yapmadım. Ama bugün kapıma mühür vuruldu. Yarın bu istasyonu açsam bile bu şehirde yaşayamam. Bu mağduriyetlerin giderilmesi için diyoruz ki: Eğer ortada bir suç varsa mahkeme sonuçlarına kadar mühürlenmeyelim.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu idari olarak nereye bağlı?

Efendim aslında Enerji Bakanlığı’na bağlıyız ama kararımızı tamamen Ticaret Bakanlığı veriyor. Yani biz Enerji Bakanlığı’na bağlıyken Maliye’nin raporuyla Ticaret Bakanlığı bizi mühürlüyor.

İzleyicilerimizin iyi anlaması bakımından, bu kararı alırken kurumun gerekçesi ne?

Aslında kurumun çok bir gerekçesi yok. Türkiye’de petrolcülerin daha önceden bir sendikası vardı, KUYS (Petrol Ürünleri İşverenler Sendikası). Bu sendikanın başkanı; küçük petrolcülerin, daha doğrusu kırsal bölgedeki benzin istasyonlarının kapatılıp daha büyük markalı akaryakıt istasyonlarının ayakta kalması için uygulanan bir sistem olduğunu söylüyor.

Bu mühürlemeye karşı idare mahkemelerinde iptal davası açtınız mı? Çünkü bu mühürleme olayı bir idari tasarruf. Burada doğrudan doğruya bir idari karar var, hiç suç kelimesini ağzımıza almayalım. Bu idari karara karşı istasyonlardan herhangi biri iptal davası açtı mı?

Efendim, mühürlenen tüm istasyonlar için avukatlarımız aracılığıyla yürütmeyi durdurma kararı talebiyle idare mahkemelerine başvurduk. Ancak bize verilen yürütmeyi durdurma kararları sadece geçici 15 günlük süreleri kapsıyor. Ondan sonra EPDK’nın savunmasından sonra tekrar mühürleniyoruz. Yargılamalarımız devam ediyor efendim, doğrudur.

Yürütmeyi durdurma kararı bir tedbir kararıdır. Sizin mağduriyetinize sebep olmamak için talep etmişsiniz ve mahkemeler anladığım kadarıyla o kararı vermişler. Fakat 15 gün sonra idareyi dinledikten sonra o yürütmeyi durdurma kararlarını kaldırmışlar. Öyle mi?

Doğrudur Sayın Perinçek.

Hepsi mi böyle? Bütün mahkemeler ağız birliği yapmış gibi…

Yürütmeyi durdurma kararını hiç alamayanlar da var. Alanların hepsi böyle, en fazla 15 gün açık kalabiliyoruz. O da akaryakıt tanklarındaki yakıtlar satılana kadar.

Son olarak talebiniz nedir? Onu tekrar sizden dinleyelim.

Şöyle bir talebimiz var: Bizler parasını ödeyip aldığımız yakıtları istasyonlarımızda otomasyon kayıtlarıyla, yazar kasalarla sattık. Vergilerimizi bunun üzerinden ödedik. Dağıtıcının işlemiş olduğu suçun bedelini bugün petrolcüler ödüyor. Türkiye’de 150 bin insanın işsiz kalması demek, ailesiyle beraber 1 milyona yakın insanın mağdur olması demek Sayın Perinçek. Mahkeme kararlarını bekleyelim, bizleri mühürleyerek işsiz bırakmayın. En azından mahkeme sonuna kadar işlerimize devam edelim, yine vergimizi verelim, çalışanlarımızın maaşlarını ödeyelim.

Pandemi sürecinde bir kişi için bile olsa istasyonlarımızı açık bıraktık. Bugün artan akaryakıt fiyatlarından dolayı zaten sermaye yükümlülüklerinin altından hiçbir petrolcü kalkamayacak hale geldi. Son bir buçuk yılda giderlerimiz beş kat artarken kârlılığımız aynı yerde duruyor. Petrol istasyonlarını zor ayakta tutarken, bir de bu mühürlemeler çıkınca hiçbirimiz bu istasyonları açıp çalışır hale getiremeyeceğiz. Tek talebimiz sesimizin duyulması; işlemediğimiz bir olaydan dolayı iş yerlerimizin mühürlenmemesi ve mülk sahipleri ile kiracılar arasındaki kavgaların önüne geçilmesi. Benim iş yerimi kiraya veren mülk sahibimin suçu yok ki; o bana kiraya verirken zaten böyle bir yasa yoktu.

Mühürlemenin gerekçesi, sizin kaçak petrol sattığınız mı?

Efendim, bizde asla kaçak yakıt yok. EPDK denetçileri gece gündüz bizleri denetler. Otomasyon dediğimiz sistemde tanka dökülen her yakıtı EPDK aynı dakikada görebiliyor. Çünkü her tankın başında bir kamera, içinde bir otomasyon sistemi var. Bizim mühürlenme nedenimiz, EPDK’nın denetimindeki dağıtıcıların bize kesmiş olduğu faturalardır.

Yani sizi, istasyonlar sahte fatura kestiği için mi mühürlüyorlar?

Dağıtıcı bize sahte fatura kestiği için mühürleniyoruz. Türkiye’de bir gecede kapatılan 59 dağıtım şirketinden bahsediyoruz. İstasyonların işlemediği bir tasarruftan dolayı buralar mühürleniyor.

Dağıtıcıların fiillerine dayanarak istasyonların mühürlenmesi hukuken mantıksız. Burada bir idari yargı kararı olsa da hukuken hiçbir mantığı olmadığını 200 gündür anlatmaya çalışıyoruz. Birinin işlediği suçun cezasını bir başkasının çekmesi ne kadar doğru olabilir?

Şu anda aşağı yukarı 20 arkadaşımız “kovuşturmaya yer yoktur” kararı almaya başladı. Ama mahkemelerin iş yükünden dolayı bu süreç çok uzun sürüyor. Biz bir iş yerini açsak da şu an çalıştıramıyoruz; çünkü 6 ay kapalı kalmanın getirdiği bir ekonomik yıkım var.

Bazı Cumhuriyet savcılarımız şunu söylüyor: “Öbür savcı bir suç görmemiş olabilir ama ben bu faturanın sahte olduğunu düşünüp mahkemeye sevk edeceğim.” Yargıda tam bir tutarsızlık var. Adalet Bakanlığı’nın burada harekete geçip, Cumhuriyet savcılıklarının işlemleri arasında bir tutarlılık sağlaması lazım.

Peki EPDK’nın yapabileceği bir şey var mı? Emsaller de varken…

EPDK isterse mühürleri kaldırır. Çünkü mühürleri vurduran EPDK. Ancak EPDK ile görüşüldüğünde; “Biz kanun koyucu değil, uygulayıcıyız” diyorlar. Bize gelen kanun, 30.04’ten sonraki vergi denetim raporları geldiği zaman, “Siz mühürleyin” denilmesiyle ilgili. “Biz tamamen kanunun uygulayıcısıyız” diyorlar. Kanunun uygulayıcısılar ama savcılıklar “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı veriyorlar. O zaman EPDK’nın idari tasarrufu geçersiz hale geliyor. Nitekim bazı yerlerde mühürler kaldırılıyor. Burada tabii siz EPDK ile toplu olarak gidip görüştünüz mü?

“Efendim, defalarca gidildi.”

Ne diyorlar size?

“Zaten EPDK Başkanı bizlerle görüşmüyor. Bizlerle hakikaten daire başkanı görüşüyor. Diyor ki: ‘Aslında biz gelen kanunu uyguluyoruz.’ Biz de diyoruz ki, burada o kapatılan dağıtıcıları inceleme yetkisi zaten EPDK’daydı. EPDK burada görevini yapmayıp dağıtıcıları incelemedi. Burada kesilen faturaların inceleme yetkisi Gelir İdaresi Başkanlığındaydı. Ben hiçbir faturayı görmedim. Çünkü biz akaryakıt istasyonları olarak e-faturayız efendim. E-fatura sistem üzerinden bize düşer. Biz de gelen faturaları beyan ederek bunun üzerinden vergimizi veririz. Bu faturaların bir de geçmişteki dört yılının gerçek, son bir yılının sahte olduğu söyleniyor. Yani bu dağıtıcı bize kestiği beş yıl içinde, EPDK bize diyor ki ‘Sen bir dağıtıcıyla anlaşmak zorundasın.’ Ben anlaşıyorum, bu dağıtıcı sana dört yıl doğru fatura vermiş, son bir yılı sahte vermiş diyor.”

Ben Ali Bey’in son söylediklerini tam anlayamadım ama bütününe baktığımız zaman burada hem idarenin tasarruflarında bir tutarsızlık var. Yani diyelim ilk başta mühürleri vurdu falan ama bazı savcılıklar kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdikten sonra, idarenin de burada uyanıp yaptığı tasarrufun ve uygulamanın yanlış olduğunu tespit edip düzeltmesi gerekirdi. Veya yargıda bir beraberlik kurulması gerekirdi. Yani hem idarede hem de yargıda tutarsızlık ve çelişkiler var. Çeşitli savcılıkların kararları arasında çelişkiler mevcut.

Dolayısıyla hem Adalet Bakanlığı’nın hem de Enerji Bakanlığı’nın olaya müdahale edip hem idari tasarruflarda hem de savcılıkların uygulamalarında bir bütünlük sağlamaları gerekir. Bunları yapmadıkları için benzin istasyonu sahiplerimiz mağdur olmaktadır. Onların kiraladıkları istasyonların mülk sahipleri de yine mağdur duruma düşmektedir. Vatandaş da aynı zamanda o benzin istasyonlarından -başka istasyon olmadığı yerlerde- benzinlerini alamadıkları için mağdur olmaktadır. Benzin istasyonlarında çalışan emekçiler de mağdur duruma düşmüştür.

Burada hükümet de yargı da sorumlu; ama yargının özellikle savcılıklar kısmı sorumlu. Çünkü Ali Öztürk Bey’in belirttiğine göre bazı savcılıklar kovuşturmayı durdurma kararı alıyor, bunun üzerine mühürler kaldırılıyor. Ama bir kısım uygulamalar ise bununla tutarlı değil; savcılık kararına uygun bir idari işlem yapmıyorlar. Dolayısıyla burada hükümet katında da biz Vatan Partisi olarak teşebbüste bulunacağız.

Buradan bütün benzin istasyonu sahiplerine, orada çalışan emekçilerimize ve o benzin istasyonlarından hizmet alan halkımıza sesleniyoruz: Hem idari tasarruflar noktasında teşebbüste bulunacağız hem de Adalet Bakanlığı ile görüşerek bu bütünlüklü olmayan uygulamanın düzeltilmesi için harekete geçeceğiz. Bu sözü bütün benzin istasyonu sahiplerine, emekçilerine ve o hizmetten yararlanan vatandaşlarımıza veriyoruz.

Mert Ali Bey, son eklemek istediğiniz bir şey var mı?

“Efendim, çok teşekkür ediyorum. Şöyle bir gerçekliğimiz daha var: Dağıtıcıyla beş yıllık sözleşme yapıyoruz. Ben bu dağıtıcıdan aldığım 4 yılın faturası doğru, son 1 yılın sahte deniliyor. Yani ortada bir 100 TL var. Bu 100 TL’nin 80 TL’si sağlam, 20 TL’si sahte deniliyor. Ama 100 TL, tek 100 TL. Biz de soruyoruz: Dağıtıcı bize sahte fatura verdiyse, Sayın Perinçek, bu faturaların asılları nerede, kime kesildi? Bunları kimler kesti, kimlere verdi? Kimler bunları aldı, vergi iadelerinde kullandı? Biz halen Türkiye’deki petrolcüler olarak bunu anlayamadık. Günlerdir sorduğumuz tek bir soru var: Bizim gerçek faturalarımız nerede? Madem faturalarımız sahte, bizler bu yüzden mühürleniyoruz. Peki, bu faturaların ikiz olduğu söyleniyor. Diğer ikizleri kimlere kesildi? Burada hiç kimseden ses çıkmıyor. Aynı soruyu EPDK’ya da, VDK’ya da soruyoruz. Sayın VDK Başkanına her yerde soruyorum; sizler burada günah keçisi olarak akaryakıt istasyonu sahiplerini seçtiniz ama faturaların asılları nerede? Bugün Van’da bir ilçede bir benzin istasyonu var, ilçe halkı 80 km ileriye yakıt almaya gitmeye başladı. Burada halka yapılan bir zulüm var. 5-6 bin kişinin yaşadığı bir ilçede bir tek benzin istasyonu var ki o da mühürlü.”

Peki Ali Bey, dağıtım firmalarıyla ilgili bir soruşturma var mı sizin haricinizde?

“Onun bir önemi yok bence. Diyorlar ki dağıtım firmaları kapattı kaçtı. Dağıtım firmaları peki, nasıl ruhsat aldı?”

Yürütmeyi durdurma kararlarının, daha sonra idarenin savunmasından sonra iptal edilmesi bir kere yanlış. Yürütmeyi durdurma, kanunla ilgili değil. İdare mahkemesi esas kararı vermiyor. Yürütmeyi durdurma; esas kararı verene kadar mağdur olunmaması için alınması gereken bir tedbirdir. Esas kararı verene kadar o yürütmeyi durdurma kararının uygulanması gerekir. İlk önce onu veriyorlar, 15 gün sonra cayıyorlar. Orada idare mahkemesinde bir kararsızlık var. Halbuki mağduriyetlere yol açmamak için yürütmeyi durdurma kararının devam etmesi gerekirdi. Mahkemelerin uygulamalarında da bir tutarsızlık var. İçtihatların birleştirilmesi lazım. Yargıda da idarede de bir bölünme söz konusu.

İdare en azından mahkeme kararı kesinleşene kadar bekleyebilir; mühürleri kaldırır, süreç tamamlanana kadar bekler. Böylece mağduriyetler ortadan kalkar. En az 150-200 bin kişinin, yani istasyon sahiplerinin, çalışanların ve kullanıcıların mağduriyeti söz konusu. Sonuç itibariyle vergi cezaları olur ama hizmetin devam etmesi lazım. Bir hukukçu olarak baktığım zaman, ortada bir hizmet var ve o hizmeti ortadan kaldıran bir yargı kararı olmaması lazım.

“Mustafa Bey, şu anda yaptığımız hesaplara göre 150 bin çalışanımız işsiz. Çünkü bir istasyonda vardiyalı sistemle 25-30 kişi çalışıyor. 150 bin çalışanımız şu anda işsiz, bir de onların aileleri var. Bu konuyu kamuoyunun önüne getirmeye devam edeceğiz.”

Bu konuyu işlemeye devam edelim. İzleyenimiz şöyle bir mesaj atmış: “Mevzuatta, idari karar aleyhine dava açılması halinde, idari kararın uygulanması karar verilinceye kadar ertelenir gibi bir değişikliğe ihtiyaç var.” Ama ben en doğrusunun, mağduriyetlere yol açmamak için idare mahkemelerinin yürütmeyi durdurma kararları vermeleri ve dava sonuçlanıncaya kadar mağduriyetlerin yaşanmaması olduğunu düşünüyorum. Biz hem Adalet Bakanlığı hem de Enerji Bakanlığı ile konuşalım, arkadaşları bilgilendirelim.

“Sayın Genel Başkanım, herkes tamamen aynı maddeden yargılanıyor. Ama mesela küçük bir ilçede savcılık ‘kovuşturmaya yer yoktur’ veriyor. Eski mali müfettişimiz Ramazan Kök Bey ve eski vergi denetmenimiz Orhan Aktaş Bey ile beraber bir yol yürümeye çalışıyoruz. Onlar bu işin içinden geldikleri için bizlere çok destek oldular.”

İsterseniz haftaya konuyu biraz daha araştırmış oluruz ama şimdi konunun üzerine gitmişken, canlı yayına bağlanabiliyorlarsa bağlayalım.

“Sayın Sinan Bey, benim öncelikle isteğim buradaki insanların işsiz kalmaması için istasyonların en azından mahkeme sonuna kadar mühürlenmemesi. Biz mühürlüyken para cezası verilirse, mühürlü bir istasyonla o parayı ödeyemeyiz. Kiracılar bırakıp giderse mülk sahipleri yarın daha çok rezil olacak. Burada tamamen mülkiyet hakkına bir saldırı var. Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin vereceği her karara saygılıyız. Bu yüzden diyoruz ki mahkeme sonuna kadar mühürlenmeyelim, ticari hayatımıza devam edelim. Türkiye’de Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu bizi her şekilde denetliyor. Sayın Genel Başkanımızdan istediğimiz, sesimizin duyularak bu sorunun bir an önce çözülmesidir.”

Konunun takipçisi olacağız. Rica ediyoruz, önerdiğiniz mali müfettiş ya da avukat kimler varsa onların bilgilerini bize iletin, onlarla da görüşelim. Mert Ali Bey, size teşekkür ediyoruz.

Şimdi bir kısa reklam arası vermemiz lazım. Reklamlardan sonra, Diyarbakır’dan fırın işçilerimiz adına bir temsilcimiz bağlanacak.

(Program devam ederken gelen mesaj)
“Sayın Başkanım, çoğu dosya savcılıklarda aylardır bekletiliyor. Ticaret Bakanımız Mehmet Muş Bey, bir STK Başkanı olan İmran Okumuş’un sözünde durup farklı hiçbir adım atmaya, bizleri dinlemeye, anlamaya, gerçeği görmeye yanaşmıyor. Koskoca Ticaret Bakanımız, İmran Okumuş ile bir olup bugüne kadar olan her yolsuzluğun bedelini petrol istasyonu işletmecilerine mal etmeye çalışıyorlar. Yanımızda durup bizlere ses olduğunuz için teşekkür ederiz.” Şimdi bana iletilen şey de… İmzaları da iletir misiniz arkadaşlar? İsimleri de iletin lütfen. Sayın Başkanım, iyi akşamlar. Mülk sahipleri iş yerlerini başka kiracıya veremiyor veya kendi iş yerlerini açmaya çalışsa bile izin verilmiyor. Biz bu durumda çok mağduruz Sayın Genel Başkanım.

Bir başka izleyici de “Arsa sahiplerinin suçu ne acaba?” diye soruyor, o da muhtemelen mağdur. Benzincilerin de suçu henüz belli değil. Arsa sahiplerine hemen hüküm vermeyelim, benzinciler için de daha ortada bir suç yok. Şu ana kadar yargı kararı veya kesin bir hüküm yok; benim anladığım kadarıyla farklı farklı uygulamalar söz konusu. Kovuşturmaya yer olmadığı kararları ile savcıların tutumu arasında farklar var. İdare mahkemeleri yürütmeyi durdurma kararı alıyor, sonra kaldırıyorlar; oralarda da bir karışıklık mevcut. Hem yargıda bir içtihat birliğine hem de idari işlemlerde bir uygulama birliğine ihtiyaç var. Siz parti olarak bu konunun üzerine gideceksiniz, çünkü önemli bir mesele. Burada yalnız istasyon sahipleri değil, mağdur olan halk var; benzin temin edemiyor, o hizmeti göremiyor. Orada çalışan pompacı, servis elemanı, temizlikçi gibi pek çok çalışan mağdur durumda. Bu konuyu önümüzdeki hafta tekrar konuşacağız. Hem maliyeci hem de hukukçu gelecek; konuyu daha bilgili bir şekilde ele alacağız.

Şimdi Diyarbakır’a uzanıyoruz efendim. Diyarbakır’da partinizin Türkiye’nin gündemine getirdiği bir konu var: Fırın emekçileri. Bazı talepleri var ve bir mücadele başlattılar. Geçtiğimiz gün Sayın Ferdi Tanan, Diyarbakır İl Başkanımız yanlarına gitti ve bir açıklama yaptılar. Bu açıklama, konuyu Türkiye’nin gündemi haline getirdi. Şimdi Sayın Mehmet Sadık Ezgin bizimle birlikte. Mehmet Bey hoş geldiniz, kusura bakmayın, önceki konu sebebiyle biraz beklettik. Hoş geldiniz, nedir sorunlarınız ve talepleriniz? Böyle bir girişle başlayalım.

(Mehmet Sadık Ezgin: Sesim geliyor mu efendim?)

Şu an geliyor, gayet iyi. Buyurun.

(Mehmet Sadık Ezgin: Buradan başkanımıza Diyarbakır şivesiyle “Emmi nasılsın, iyi misin?” demek istiyorum. Başkan değil de emmi demeyi tercih ediyoruz çünkü onun buralarla bir geçmişi var, biz bunun bilincindeyiz. Öncelikle hepinize kolay gelsin. Biz Diyarbakır işçileri olarak haklarımızı sunmak istiyoruz. Allah razı olsun sizlerden, bize destek çıktınız. Arkadaşlarımın adına konuşuyorum. Biz fırın işçileri olarak greve gittik, iş bıraktık. Dağkapı Şehitlik Meydanı’nda basın açıklaması yaptık. Vali yardımcılarıyla arkadaşlarımız görüştü. Vatan Partisi İl Başkanımız Ferit Ağabey yanımızda oldu, çok teşekkür ederiz. Biz haklarımızı istiyoruz. 14 saat ayaktayız, sigortamız yok. Kimse bizi kaale almıyor, savunmuyor. Dernek başkanımızı aradığımızda bize “İşverenin olmadığı yerde ben yokum” dedi. Bu ne demektir? İşçi dünyayı yürüten, her şeyi var edendir. Biz işçiyle varız. Benim yaşım 20, fırında çalıştığım günlerin sigortası yok. Bir gün bile bir fırıncı “sigortanı yatırayım” demedi. Hep onları alttan aldık ama artık dayanacak gücümüz kalmadı.)

Sizin sesiniziz, yüreğiniziz. Sizinle beraberiz, haklısınız. Sigorta talep ediyorsunuz, onun dışında talepleriniz nedir? Kamuoyu duysun diye soruyorum.

(Mehmet Sadık Ezgin: 14 saat ayaktayız, maaşlarımızı iyileştirmek istiyoruz. Yevmiyelerimiz bizi kurtarmıyor. Asgari ücret alan bir fabrika işçisi ile benim yevmiyem eşdeğer değil. Mesai saatlerinin düzenlenmesini istiyoruz.)

Yani sigorta, hakça ücret ve mesai saatlerinin düzenlenmesi. Şunu söyleyeyim, ben de Almanya’da 1962-63 yıllarında bir ekmek fabrikasında fırın işçiliği yaptım. O işin ne kadar monoton ve zor olduğunu, saatlerin nasıl geçmek bilmediğini bilirim. Peki, Fırıncılar Odası veya herhangi bir kurumla görüşmeniz oldu mu? Sendikanız yok değil mi?

(Mehmet Sadık Ezgin: Yok Sayın Başkanım, sendikamız yok. Diyarbakır’da Fırıncılar Odası Başkanı var, rayiç bedeli, ekmek gramajını o düzenliyor. Bizim haftada iki yevmiye çift yevmiye hakkımız var, onu bile alamıyoruz.)

Şimdi efendim, fırın emekçilerimizden de çok sayıda mesaj var. Hepsi beraberlik halindeler. Peki, fırın sahipleriyle görüşmeleriniz oldu mu?

(Mehmet Sadık Ezgin: Başlattığımız grevden dolayı sanki bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ama bizimle kimse muhatap olmuyor. Bizi hiçe sayıyorlar.)

Biz Vatan Partisi olarak fırın sahipleriyle de görüşmelere başlayacağız. Sonuç itibarıyla aynı ekmek teknesinden ekmek yiyorsunuz, menfaatleriniz ortak. O fırınlar çalışmazsa fırın sahibi de işçi de evine ekmek götüremez. Menfaatleri birbiriyle uyumlu hale getiren çözümler için çalışacağız.

Gelen mesajlardan bazıları şunlar: “Alın terimizin hakkını, sigorta ve sosyal haklarımızı istiyoruz”, “13-15 saat ayaktayız, artık sağlık güvencemiz olsun”, “Maaşlar yetersiz, evlenemiyoruz”, “Dernek başkanı sadece rayiç fiyatları açıklarken ortada görünüyor”. Evet, fırın emekçilerinin başlıca üç talebi var: 8 saatlik iş günü, sigorta ve hakça ücret. Bunlar anayasal haktır, lütuf değil. Hükümet olsak bunlar uygulanır, çünkü bunlar zaten kanuni zorunluluktur.

Mehmet Bey, son sözlerinizi alalım.

(Mehmet Sadık Ezgin: Sizi Diyarbakır’da ağırlamak isteriz.)

Sizi burada ağırlayalım, haftaya tekrar konuşalım. Hepinize selamlar, sevgiler aziz kardeşlerim. Bu zor koşullarda yüzünüzün gülmesi, sizin insanlığınızdan kaynaklanıyor. Sizin o sevgi dolu yüreğinizle Türkiye’de başaramayacağımız iş yoktur. Hepinize yürekten selamlar. İçinde bulunduğumuz zor şartlar bizleri her geçen gün biraz daha mağdur duruma düşürmektedir. Fırında alın teri döken emektar arkadaşlarımızın yapmış oldukları çalışmaların sonucunu alamadığını, ağır vaziyetlerde verdikleri emeğin zayi edildiğini daha önceki toplantımızda da belirtmiştik. Sigorta, geçinilebilir ücret, mesai saatlerinde düzenleme ve sendika gibi temel haklarını isteyen fırıncılar, Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki Dağkapı Meydanı’nda “Ustayız, haklıyız, hakkımızı isteriz” sloganıyla bir araya geldiler.

Bu ülkenin işverenleri tarafından terk edilmiş, sindirilmiş emekçileri olmak istemiyoruz. Her gün saatlerce çalışarak halkın temel ihtiyaç maddesinin temin edilmesini sağlamak, bizlere bedenen ve ruhen pahalıya mal olmaktadır. Fırın ekmek ustaları adına basın açıklamasını okuyan Nihat Güneş; sigortasız çalıştıklarını, ücretlerinin çok düşük olduğunu, mesai saatlerinin uzunluğunu ve izinlerinin olmadığını belirtti. “Halkın yapı taşı olan, fakat emeği ayaklar altına alınan fırın çalışanlarının sessiz çığlıklarına kulak verin” diyerek tüm işverenlere ve yetkililere seslendi. Ekmek kapılarımıza sessiz ve etkisiz kalarak kilit vurulmaması gerektiğini vurguladı.

Fırıncıların yanında duran Vatan Partisi Diyarbakır İl Başkanı Ferdi Tanhan, “Ekmek üreten kişi evine ekmek götüremiyorsa yediğimiz ekmek haramdır” diyerek yetkililere seslendi. Tanhan, “Vay kahve dünya! Ekmek üreten fırın ustaları evlerine ekmek götüremiyorsa bu dünya kâr peşinde koşanların dünyasıdır” ifadesini kullandı. Haksız ve aşırı kazanç elde eden yöneticileri hedef alan Tanhan, “Ekmek ustası pazarda ekmek alamazken siyasi partiler pazarlık masasında oy avcılığındaysa, o masa onların oturduğu son yer olsun” dedi.

Çalışkanlar ve üretenler geçimlerini sağlayamazken faizcilerin ve torpilcilerin zenginleştiğini belirten Tanhan, “Ekmek üretenler ekmek kavgasına düştüyse yazıklar olsun böyle işe. Ekmek üretiyor, hamuru karıyor, fırına sürüyor ama evine ekmek götüremiyor. Müthiş bir olay bu; ekmek üreticisi ekmeğe muhtaç” şeklinde konuştu. Tanhan, fırın işçilerinin üç temel talebi olan insanca ücret, sekiz saatlik iş günü ve sigorta haklarının anayasal bir emir olduğunu vurguladı. Devletin denetim görevini yapması gerektiğini belirten Tanhan, konuyu Çalışma Bakanlığına ve sendikalara taşıyacaklarını ifade etti.

Vatan Partisi olarak bu çalışmanın başındayız, içindeyiz, önündeyiz ve arkasındayız. Bu çalışmayı başarıya ulaştıracağız. Türkiye’nin çözümü buradadır; emekçi hakkına ve hukukuna sahip çıkacak ki üretim devrimi başarıyla ilerlesin. Emekçinin sırtına binerek, onu ezerek ve bunalımın yükünü ona yıkarak bu krizden çıkmanın olanağı yoktur.

Öte yandan Saros Araştırma Şirketi tarafından yayınlanan son anket verileri dikkat çekmektedir. Türkiye genelinde Doğu Perinçek’in oy potansiyeli %8,5 olarak ölçülmüştür. “Oy kullanmayacağım” diyen kesimin %21,8’i ve kendini “kararsız” olarak tanımlayanların %19,7’si Doğu Perinçek’e oy vereceğini ifade etmektedir. Ayrıca meclis dışı partilere yönelen seçmenlerin %17,2’si ve İYİ Parti tabanının bir kısmı da Vatan Partisi’ne sıcak bakmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde %50 oy oranı arandığı için bu potansiyel, milletvekili seçimlerindeki %7 barajıyla kıyaslandığında Vatan Partisi için çok daha güçlü bir anlama gelmektedir.

Toplumun her kesiminden, imam hatip örgütlerinden, esnaftan, çiftçiden ve işçilerden Vatan Partisi’ne yönelik kuvvetli bir yöneliş var. Bu durum, Türkiye’de “bu sistem bitmiştir” fikrinin İstiklal Savaşı’ndan bu yana ilk kez bu denli yaygınlaştığını gösteriyor. Halk, üretim devrimine önderlik edecek bir irade arıyor ve Vatan Partisi bu mücadelede kılıcı çekmiş durumdadır. Önceki seçimlerden farklı olarak, halk artık sistemin dayattığı baraj propagandasına kanmadan, köklü ve devrimci bir değişimin peşindedir. Aslında sistem, bütün partilerin seçime girmesine izin vermiyor. Sistem diyor ki: “Bak, A Partisi, B Partisi ve C Partisi; bu üçü barajı geçecek.” O zaman seçim o üç parti arasında geçiyor. Ancak şu an halkın çok geniş kesimlerinde bir sistem değişikliği, hatta devrimci bir değişiklik talebi var. Dolayısıyla süreç, geçmiş seçimlerdeki gibi işlemeyecek. Vatan Partisi %7 barajını geçecek, Meclise girecek ve hükümette yer alacaktır. Vatan Partisi, önümüzdeki dönemin milli hükümetinde anahtar partidir, en etkili konumda olacak partidir. Bu, dünya çapında da Türkiye’nin önemli roller üstleneceği bir sürecin kapısını açacaktır. Türkiye’yi bütün dünya, Amerika da dâhil olmak üzere izliyor.

Bakın, altılı masanın liderleri Kemal Kılıçdaroğlu, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu bir ağızdan Doğu Perinçek’e saldırıyor. Amerika da aynı ağızdan Doğu Perinçek’e saldırıyor. Demek ki Vatan Partisi, bugün Amerika’nın başında bulunduğu sistemi tehdit eden birinci parti haline geldi. Bu çok önemli. Vatan Partisi, sistemin ağları ve Amerikan işbirlikçileri tarafından kendileri için bir tehdit olarak görülüyor. Bu durum, Vatan Partisi’nin geçmiş seçimlerden çok daha farklı bir sonuç alacağının en önemli kanıtıdır. Niçin bu kadar saldırıyorlar? Atlantik sisteminin hedef aldığı iki parti var: AK Parti ve Vatan Partisi. Hedefteki iki lider ise Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ve Doğu Perinçek’tir. Bu da Vatan Partisi’nin önümüzdeki seçimde büyük bir başarı kazanacağını gösteriyor.

Bu manzaraya şunu da eklemek lazım: Bu seçimde ilk kez, partisinden memnun olmayan ancak “Kendi liderime vereceğim ama Vatan Partisi’ne oy vereceğim” diyen kitle artmaya başladı. Örneğin, üst düzey bir AK Parti yöneticisinden şunu duyduk: “Bu seçimde oyum Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a ama partime değil.” Bu kitlelerin bir kısmı Vatan Partisi’ne yöneliyor. Aynı durum Kılıçdaroğlu’ndan ve partisinin yönetiminden memnun olmayan CHP’liler için de geçerli. HDP’ye oy vermiş kesimde, özellikle Mardin, Şırnak ve Van gibi yerlerde Vatan Partisi’ne çok kuvvetli bir yöneliş var.

Peki, Sayın Tayyip Erdoğan ve AK Parti neden hedef alınıyor? Atlantik sisteminin, Amerikan istihbarat elemanlarının ve Rubin gibi isimlerin başını çektiği o kara propaganda ağları hem Doğu Perinçek’e hem de Tayyip Erdoğan’a saldırıyor. AK Parti de belli ölçülerde Amerika’ya kafa tuttuğu için sistemin sahipleri tarafından tehdit olarak görülüyor. Hatta AK Parti’ye yöneltilen suçlamalar arasında “Doğu Perinçek’in istediği yola girdiniz” ifadesi yer alıyor. Bugün Amerikan ve Avrupa basınında öne çıkan tez budur; Davutoğlu da Babacan da Kılıçdaroğlu da “Vatan Partisi’nin yoluna girdiniz” suçlamasını yapıyor. Washington Post’ta geçen hafta, önümüzdeki dönemin en önemli seçiminin Türkiye’deki seçim olduğu belirtildi. Zira Vatan Partisi’nin Mecliste olması, dünya dengelerini değiştirecek.

1 Ocak’ta Foreign Policy’de “Türkiye’deki seçimde kan banyosu olacak” analizi çıktı. Sayın Devlet Bahçeli de birkaç gün önce “kan gölü” ifadesini kullandı. Bu, seçimin sadece sandıkta bitmeyeceğini, şiddet kullanılarak müdahale edileceğini neredeyse ilan etmektir. Bu seçimin Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü ve üretim devrimi ile mevcut sistemin devamı arasında bir tercih olacağı açıktır. Seçmen, “Üretim devrimi mi istiyorsunuz, Türkiye bağımsız ve başı dik olsun mu istiyorsunuz, yoksa Türkiye borç batağında boğulsun, parçalansın mı istiyorsunuz?” sorusuyla karşı karşıyadır.

Vatan Partisi %7 barajını geçip Meclise girerse, bu hem Türkiye’nin kurtuluşudur hem de milli kuvvetlerin önünün açılmasıdır. Aynı zamanda bu, Cumhur İttifakı’nın ve AK Parti’nin de önünün açılması demektir; çünkü onlar kendi başlarına meclis çoğunluğunu kazanacak gibi görünmüyorlar. Vatan Partisi’nin Meclise girmesi, ABD’nin kaos planlarını bozacaktır. Cumhurbaşkanlığını Sayın Tayyip Erdoğan kazansa dahi Mecliste çoğunluk sağlanamadığı takdirde oluşacak kargaşa, Amerika’nın kaos planına hizmet eder.

Üretim devrimi tercihi; bağımsız Türkiye, Amerikan tehditlerine boyun eğmeyen Türkiye demektir. Bu sadece bir ekonomik program değil, aynı zamanda bir güvenlik ve bağımsızlık programıdır. Altılı Masa’nın son dönemdeki açıklamalarına baktığımızda; Kemal Kılıçdaroğlu’nun Türk ordusunu hedef alması, Ali Babacan’ın anayasadaki vatandaşlık tanımını ve Türklük ifadesini değiştireceğini söylemesi, Ahmet Davutoğlu’nun ana dilde eğitim vaadi… Bunların hepsi Foreign Policy’deki o “kan banyosu” analiziyle bağlantılıdır. Yani Amerika, Türkiye’ye karşı şiddet kullanmaya hazırlanıyor.

Sadece lafta kalmıyorlar; Yunanistan kıyılarına, Dedeağaç’tan Larissa’ya kadar 9 tane Amerikan üssü kurdular. Larissa üssüne yapılan 33 milyar dolarlık masraf, yaklaşık 600 milyar Türk lirası demektir. Ege’de veya Doğu Akdeniz’de bir silahlı boy ölçüşme olduğunda bu Türkiye ile Yunanistan arasında değil, Türkiye ile Amerika arasında olacaktır. Dolayısıyla “kan banyosu” tehditleri sadece iç cepheye değil, dış cepheye de yöneliktir.

Kılıçdaroğlu’nun “Komutanlar haddini bilsin, bunlar savaşta kaçar” demesi, Mehmetçik ile komutanın arasını açmaya yönelik bir fitne ve psikolojik harp faaliyetidir. Babacan’ın “Anayasadan Türk’ü çıkar” demesi ise sadece bir bölücülük girişimidir. Türk kavramını anayasadan çıkardığınızda, Türk devleti de Türk milleti de kalmaz. Kürtleri, Türk milleti kavramının dışına itmek en büyük kötülüktür; çünkü bizi birleştiren ve eşitleyen kavram “Türk milleti” olmaktır. Türk kavramı ırksal bir birliği değil; tarih, ülkü, dava ve siyasi birliği temsil eder. Hunlardan Osmanlı’ya kadar süregelen imparatorluk kültürü, çok çeşitli kavimleri bir arada yaşatma ve ortak bir millet bilinci oluşturma geleneğidir. Biz, bu büyük milletin mensubu olarak eşit vatandaşlarız. Peki, ana dilde eğitim buna aykırı bir şey mi? Ana dilde eğitim aykırı bir şey. Neden? Bugün öyle bir talep yok. Gidelim Güneydoğu bölgesine, bir referandum yapalım. Ana dilde eğitim ile Kürtçe öğrenmek başka şeylerdir. O zaten Türkiye’de serbest ve onun kurumları da var. Ancak ilkokuldan üniversite sonuna kadar Kürtçe eğitim görmek gibi bir talep yok. Çünkü öyle doktor, mühendis, siyasetçi, general veya vali olunmaz. Türkiye’de herkesin ana dili Türkçedir. Ana dil demek, anamızın memesinden emdiğimiz dil değil; en iyi konuştuğumuz, kendimizi en iyi ifade ettiğimiz dildir. Bugün Kürt kökenli vatandaşlarımızın da en iyi bildiği dil Türkçedir.

Diyarbakır’da çocuklar sokakta futbol oynarken Türkçe konuşuyorlar. Pas ver diyor, gol attı diyor. Türkiye’de yaşayan Kürtlerin kendi aralarında anlaştıkları dil de, İstanbul’a geldiklerinde konuştukları dil de Türkçedir. Hatta neredeyse Türkiye dışındaki Kürtler bile Türkçe ifade havzasına entegre olmaya başladı. Türkçenin böyle bir gücü var. Büyük imparatorluk dili olduğu için 6. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar bütün ticaret yollarına Türkçe egemen olmuştur. Bu yüzden Türk olmayan halklar da Türkleşmiş ve Türkçe konuşmaya başlamıştır.

Ana dille eğitim; Kürt vatandaşlarımızı mühendis, doktor, hakim, siyasetçi, general veya vali yapacak bir talep değildir. Aksine onları dışlayacak bir girişimdir. Kürtçe, geçmişte bir Kürt devleti ve akademik bir eğitim geleneği olmadığı için bugün bilimsel eğitimin taleplerine cevap verememektedir. Bunu bir gerçeklik olarak görmemiz lazım. Bu konuyu Abdullah Öcalan ile yaptığım kitapta sorduğumda aynen şunu söylemişti: “Ne Kürtçesi, ben rüyalarımı bile Türkçe görüyorum.”

PKK’nın içindeki eğitimlere bakın, Türkçe. Gazeteleri Türkçe, mahkeme tutanakları Türkçe. PKK kendi içinde yaptığı mahkemeleri Türkçe yürütüyor; savcıları iddianameyi Türkçe yazıyor, hakimleri Türkçe karar veriyor. PKK’nın bile yapamadığı Kürtçe eğitimi siz bütün Türkiye’ye dayatamazsınız. Çünkü mümkün değil.

Bu dönemde bir tartışma daha var: “Ana dilde eğitim.” Burada Amerikan planlarında rol alma ve dalkavukluk durumu söz konusu. Ali Babacan mı, Davutoğlu mu savunuyor? Davutoğlu savunuyor. Hepsi gündeme getiriyor. Hatta Cumhuriyet Halk Partisi de “Türksüz Anayasa” tartışmalarıyla bu sürece dahil oldu. İYİ Parti yöneticileri de CHP ile birlikte Meral Akşener önderliğinde “Türksüz bir anayasa” hazırladıklarını açıkladılar.

Bir de “Türkçe edebiyat” tartışması var. Edebiyat, bir milletin bütün manevi üretiminin yazılı hale getirilmesidir. Sadece dilden ibaret değildir; tarihiyle, özlemleriyle ve yarattığı uygarlıklarla bir bütündür. Bu yüzden “Türkçe edebiyat” değil, “Türk edebiyatı” denir. Dünyada da böyledir; “Almanca edebiyat” veya “Rusça edebiyat” diye bir kavram yoktur. Tolstoy’un sülalesi Türk olsa da o büyük bir “Rus romancısı”dır; kimse ona “Türkçe edebiyatçısı” demez.

Altılı Masa’nın liderleri bir yerden tamamen yönlendirilmiş durumda ve hepsi birden Türk askerine, diline, edebiyatına ve anayasadaki Türk kavramına hücum ediyorlar. ABD’nin Türkiye’ye yönelik planlarında rol alıyorlar. Türk kavramına karşı durarak Türkiye’de milyonlarca insanı kaybedeceklerini bildikleri halde bunu yapıyorlar; çünkü Amerikan senaryoları dışında bir stratejileri yok. Sandıkta Washington ahalisi oy kullanmayacak ama onlar kampanyalarını Türkiye’yi yıkmak üzerine kuruyorlar.

Hüsamettin Cindoruk gibi isimler geçmişte millî duruş sergileseler de bugün bu planlara destek olanların Türkiye siyasetinde bir kıymeti yoktur. Bizim asıl dikkat etmemiz gereken, haritadaki Amerikan üsleridir. İmamoğlu’nu milyon kişi ziyaret etse bir şey olmaz ama Amerika’nın kurduğu üs yığınakları tehlikelidir. Sadece Larissa üssüne 33 milyar dolar harcayan Amerika, Türkiye’yi kuşatıyor.

AK Parti hükümeti ise ya bu tehdidin farkında değil ya da görmezden geliyor. Hulusi Akar “Türkiye’siz NATO hayal edilemez” derken, Ömer Çelik “NATO’nun genişlemesini destekliyoruz” diyor. Bu, Amerika’ya “Bana daha çok namlu çevir” demekten farksızdır. Türkiye’nin SİHA, İHA, millî muharip uçak yapma sebebi bu tehditlere karşı koymaktır. Hükümet bir yandan “Amerika üs kurdu” diye yakınıyor, öte yandan Amerika’ya koşuyor. Rusya’nın Suriye ile çözüm için yaptığı daveti reddedip Amerika’dan çözüm beklemek, tarihsel olarak çöken İstanbul hükümetlerinin teslimiyetçi çizgisine benzemektedir. Seçim süreçleri, Türkiye’nin bağımsızlığını korumak yerine emperyalizme boyun eğilen bir döneme evrilmemelidir. Bakın, yanlış hesaplar yapılıyor. Bu sistemin içindeki partiler, sistem baş aşağı gidince çözülürken onlar da baş aşağı gider. Halkın yüzde 47’si; ne AK Parti, ne Cumhur İttifakı, ne de Millet İttifakı diyor. İşte bu yüzden yüzde 47 onlardan kopmuş durumda; onlardan hiçbir beklentisi ve umudu kalmamış. Bu, AK Parti için aslında çok önemli bir uyarı ve derstir.

Bir izleyenimiz, Vatan Partili bir Gaziantepli, “Cumhur İttifakı’ndan bir teklif geldiğinde Vatan Partisi bu hataları düzeltmek için o ittifakın parçası olamaz mı?” diye sormuş. Buna dahil olmak, Cumhur İttifakı’na yapılacak bir kötülük olur. Çünkü Vatan Partisi, Cumhur İttifakı’nın dışında bağımsız bir parti olarak o yüzde 47’lik kesimden önemli bir oy alabilir ve en sonunda Cumhur İttifakı’nı da kurtarabilir. Çünkü mevcut durumda Cumhur İttifakı kilitlenmiş vaziyette; o yüzde 47’nin artık AK Parti’ye dönmeye niyeti yok. Üstelik Cumhur İttifakı kendi müttefiklerini de eritmiş durumda.

MHP’yi kim bu hale getirdi? AK Parti getirdi. MHP oylarının içinden İYİ Parti’yi kopardılar ve MHP oylarını düşürdüler. Tabii MHP de yanlış bir şey yaptı; AK Parti’nin kuyruğuna o kadar bağlandı ki, eskiden AK Parti’den ayrılanlar MHP’ye gelebilecekken, bu aşırı bağlılık MHP’nin kişiliğine zarar verdi. Seçmen MHP’den umudunu kesti. Demek ki gidip AK Parti’ye yapışmak, ona kriko olmak veya destek vermek, bir partiye fayda getirmediği gibi Türkiye’nin çözüm arayışlarına da bir katkı sağlamıyor. Vatan Partisi, Cumhur İttifakı’ndan ayrı seçime girdiği için Türkiye adına bir umuttur. AK Parti’nin kuyruğuna takılsaydı, bir çözüm olmazdı.

Eğer Vatan Partisi’nin üretim devrimi ve güvenlik programı esas alınırsa; örneğin Ukrayna ve Suriye siyasetinde AK Parti mevcut politikalarını terk ederse ve ekonomide Turgut Özal’dan kalan iflas etmiş programı bırakırsa, o zaman durum değişebilir. Ancak önümüzdeki iki-üç ay içerisinde bunlardan vazgeçecek gibi görünmüyorlar. Dolayısıyla bizim gidip Cumhur İttifakı’na katılmamız ne AK Parti’yi kurtarır ne de Türkiye’yi. Türkiye’yi kurtaracak olan; Vatan Partisi’nin bağımsız olarak seçime girmesi ve yüzde 7 barajını aşarak Meclise girmesidir. Ve bu olacak, göreceksiniz.

MHP’nin kişiliğini kaybetmesi meselesine gelince; Milliyetçi Hareket Partisi değer verdiğimiz bir partidir ancak AK Parti’nin arkasına o kadar takıldı ve o kadar karşılıksız teslim oldu ki, sonuç itibarıyla büyük kayıplara uğradı. Bunu bir fedakârlık olarak göremeyiz. AK Parti de bunu düşünmeliydi; müttefikinden böyle bir tavır beklememesi gerekirdi. Eşitlerin beraberliği olmalı. Mesela hükümet bir uygulama yapıp “Andımız”ı kaldırıyor; MHP ise sonradan eleştiriyor. Aynı hükümet masasında otursalardı, “Bunu kaldırmak yanlış olur” diyebilirlerdi.

Sizin bu tarifinizi “Liberaller”, Karar Gazetesi veya Abdullah Gül, Babacan, Davutoğlu çevresi; “AK Partililer Perinçek’e ve Bahçeli’ye mahkûm oldukları için ulusalcılaşıyor ve gerçeklerden kopuyorlar” şeklinde yorumluyor. Onlar anlatsınlar, ne kıymeti var? Davutoğlu görevden alındığında “Amerika Ankara’daki adamını kaybediyor” denmişti. Bunlar Amerika’nın adamları. Onların eleştirilerine göre siyaset yapacaksa AK Parti zaten mahvolmuş demektir.

MHP’yi iktidar dışı tarif ettiğimi söylüyorsunuz; evet, iktidar dışı. Çünkü karar mekanizmasında değiller. Bir koalisyon ortağı gibi değil, kapının önünde çay-kahve getiren bir konumdalar. Sloganları ne? “Aday belli, karar belli.” MHP nerede burada? Türk halkı nerede? Pancar üreticisine vaat nerede? Amerika namluları dayamış, buna bir cevap var mı? Bu tamamen kuyrukçu bir slogan. MHP’nin erimesinin sebebi budur. Akıllı bir AK Parti, müttefikini eriten değil, onu ayakta tutan bir ortaklık kurmalıdır.

AK Parti, “Kuvvetli yürütme lazım, o da Sayın Erdoğan’dır” diyerek bu söylemi o kadar abarttı ki, ittifakını yok etti. Kuvvetli yürütme; MHP ve Vatan Partisi ile halka dayanarak olur. Sadece Cumhurbaşkanı’na yetki vererek kuvvetli iktidar olunmaz. Siz müttefikinizi yok ederek kuvvetli bir iktidar kuramazsınız. MHP’yi zayıflatarak aslında kendi iktidarlarını da zayıflatıyorlar. Meclisi bir kenara atmanın projesi doğru çıkmadı.

İYİ Parti ise AK Parti ve MHP’nin ortak hataları yüzünden üretildi. Amerika’ya o kozu bizzat kendileri verdi. Şimdi ise İYİ Parti, “Güney Azerbaycan” gibi söylemler üretiyor. Güney Azerbaycan projesi; Azerbaycan’ın Karabağ’da kaybetmesine ve Türkiye’nin parçalanmasına yol açar. Siz “Güney Azerbaycan” diyerek İran’ı parçalamaya kalkarsanız, İran’ı parçalayan Türkiye’yi de parçalar. Türkiye, Rusya, İran ve Suriye beraber olursa her ülkenin milleti amacına ulaşabilir. Ancak bölgedeki bir ülkenin bölünmesi üzerine kurulan planlar hepsinin zararına olur. “Güney Azerbaycan” projesi tam bir Amerikan projesidir. Gladio kraliçesi Akşener’in partisi, NATO’nun görevini yaparak soydaş kılıfı altında İran’ı ve bölgeyi istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu durum tamamen bir Gladio görevidir. Güney Azerbaycan soydaşlarımızı kurtarıyoruz. Ama hangi soydaş onun peşinden gider? Bakın Kazakistan, Meral Akşener’in peşinden gider mi? Kırgızistan, Türkmenistan, Azerbaycan onun peşinden gider mi? Hiçbiri gitmez. Neden? Çünkü onların başında Meral Akşenerler yok, Amerikancılar yok. Onlar, Amerikan politikalarına bağlanmanın başlarına ne belalar açacağını bilirler. Onun için hiç kimse Meral Akşener’e Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinde yüz vermez. O ülkeler için felaket getirecek senaryolar olduğunu çok iyi görürler. Çünkü Rusya ile Çin’in arasındalar ve çok önemli menfaat bağları var. Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Azerbaycan; bu ülkelerin hiçbiri Meral Akşener’in o gladyo politikalarına, Amerikancı politikalarına yüz vermezler. Hadi versinler bakalım. Oralarda siz ancak Rusya ve Çin dostluğuyla Türk devletlerinin beraberliğini, gelişmelerini ve uygarlık yaratıcılıklarını ilerletebilirsiniz. Yani bugün Türk milliyetçiliği; dünya konjonktüründe ve bugünkü koşullarda Çin dostluğu, Rus dostluğu, İran dostluğu, Suriye dostluğu ile ilerler, büyür. Yoksa Rusya’ya düşman olan bir Türk milliyetçiliği, Meral Akşener gibi Amerika’nın avucuna düşer. Amerika’nın avucunda Türk milliyetçiliği olmaz; gladyoculuk olur, Gladio görevleri olur. Meral Akşener Amerika’nın avucunda, Altılı Masa Amerika’nın avucunda.

Şimdi Meral Akşener nasıl bir Türk milliyetçisi? Yanında oturan Babacan “Türk’ü anayasadan çıkartalım” diyor. Niçin sormuyorsunuz basın olarak Meral Akşener’e? “Ya arkadaş sen kimle masaya oturuyorsun? Senin beraber iktidar projesi yaptığın adam ‘Türk’ü anayasadan çıkartalım’ diyor. Sen kimle aynı masaya oturuyorsun?” Senin masaya oturduğun, müttefikin olan, ikide bir sarıldığın adamlar; “Türk komutanları savaşamaz, haddini bilsinler” diyor. Hadi devam et sarmaş dolaş olmaya. Sen kimle, Amerika ile aynı masaya oturuyorsun? Türkçe eğitime karşı olan kimselerle… Niye hiç Meral Akşener’in buralarda bir milliyetçiliği yok? Türkiye’ye karşı olan, Türk kavramına karşı olan, Türk ismini anayasadan çıkartmak isteyen, Türk komutanlarına hücum eden adamlarla kol kola, sarmaş dolaş bir Meral Akşener. Böyle mi olur Türk milliyetçiliği? Bu, Amerika’nın avucundaki gladyoculuktur. Tekrar ediyorum; bu, Amerika’nın avucundaki Gladio kraliçeliğidir. Amerika’nın avucunda da ne kadar kraliçelik olur, o da ayrı mesele.

Peki, yeni konuya geçelim mi? Bu arada MHP’yi konuşurken Sayın Bahçeli bir açıklama yaptı hafta sonu. Bu kan gölü, kan banyosu meselesiyle ilgili, onu da hatırlatmış olalım. Bakın MHP olayı görüyor. Milliyetçi Hareket Partisi, Türk milliyetçisi olduğu için Ukrayna’da Zelenski’ye karşı, Ukrayna’ya karşı doğru mevzileniyor Sayın Devlet Bahçeli. NATO’nun doğuya doğru genişlemesine de itiraz etmişti. Yalnız ona itiraz etmiyor, aynı zamanda o Beslan katliamı falan filan diye şeyler oldu, onlara da çok net tavırlar aldı. NATO’yu da sorgulayalım, tartışalım; tutarlı bir tavır alıyor Sayın Devlet Bahçeli.

Ama demin önemli bir şey söyledik; biraz kaba saba söyledik ama artık kaba saba söylemeye ihtiyaç var. Müttefikini eriten ittifaklar olmaz. İttifaklarda müttefiklerin birbirlerini güçlendirmesi gerekir. İttifaklarda ortak kararlar olur, ortak hükümetler olur, ortak sorumluluklar olur. Yoksa “hep ben yapacağım, müttefik de benim hizmetkarım olacak” dersen, o ittifak yürümez, başarılı olmaz.

Efendim, Hasan Kundakçı, eski general. Evet, Merkez Yürütme Kurulu üyemizdi, Tamburalı Paşa. Beraber fotoğraflarımız da var. Partimize katıldığı basın toplantısı diye hatırlıyorum. Değerli bir komutanımızdı. Komutanlarımıza hakaret edildiği, onların hor görüldüğü koşullarda Sayın Hasan Kundakçı… Halk çocuğuydu, çobanlıktan generalliğe yükseldi. Türk askerinin erdemlerini bugünlere taşıyan çok değerli bir komutanımızdı. Biz yarınki Aydınlık’ta ayrıntılarıyla anlatıyoruz komutanımızı. O meşhur Çelik Harekâtı’nın komutanıydı. O bir hükümet kararıydı ama Çelik Harekâtı’nda Amerika’nın mimlediği, listeye yazdığı komutandı. Interpol kararı da vardı galiba. Kıbrıs’ta o bayrağı aşağıya indirmeye çalışan bir Rum’u bekledi bir süre ve bayrağa elini uzattığı anda vur emrini verdi ve indirdi aşağıya. Orada Türkiye’nin kararlılığını gösterdi. İşte bunlar sorumluluk alan komutanlar. “Ben buna vur emri veririm, NATO beni siler” demez. Kıymetli komutanımız, cesur bir askerdi. Güzel bir hatıra, ben de unutmuşum, evet çok güzel bir adım. Saygıyla anmış olalım.

Efendim, kitap öneriniz, müzik öneriniz neler var bugün? Müzik önerimiz Azerbaycanlı Kenan Bayram’dan. İlham Aliyev’in de önünde söylediği “Vatan” diye bir şarkı var. Arkadaşlar seyrettirdi, bilmiyordum; heyecanlı, güzel bir eser. Milyonlarca kez dinlendi ve paylaşıldı sosyal medyada. Türk Ordusu’nu konuştuk; bu da çok kıymetli bir kitap. “Türk Ordusu’nun Bugünkü İdeolojik Çizgisi” başlığıyla yayınladık. Bu bir Genelkurmay raporudur ve FETÖ davalarındaki temel kılavuzdur. O zaman Kaynak Yayınları tarafından basıldı, ben de buna bir önsöz yazdım. 2017 tarihli bir rapordur, aradan 6 sene geçti ama bu raporun değeri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Bunu herkes okumalı. Türk ordusunu anlamak bakımından, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihini ve Türk geleneklerinde ordunun yerine vurgu yapıyorsunuz. Raporun içerisinde 12 Eylül’ün yarattığı tahribata ilişkin öz eleştiriler de var. O da çok güzel, çok cesur bir rapor. “Biz yanlış yaptık, 12 Eylül’de yanlış yaptık, 12 Mart’ta yanlış yaptık” diyor Türk Silahlı Kuvvetleri olarak. O darbeler aynı zamanda orduya darbeydi. Çok cesur bir rapor ve bugün saldırılan komutanların ideolojik çizgisi bu. Yani Kemal Kılıçdaroğlu’nun hor gördüğü, “hizadan çıktı” dediği, “haddini aştılar, haddini bilsinler” dediği komutanların bugünkü ideolojik çizgisi. 2017 yılında bu rapor yazıldı; çok esaslı, entelektüel ve stratejik değeri çok yüksek bir rapor.

Teşekkür ederiz efendim. Evet, biz de size teşekkür ediyoruz. Hareketli oldu, bağlantılar yaptık, güzel oldu. Gelecek hafta devam edeceğiz. Fırın işçilerimize ve petrol istasyonu mağdurlarına sahip çıkacağız. Onların talepleri, haklı talepleri başarıya ulaşmaları için Vatan Partisi görev başındadır ve Vatan Partisi bir görevi üstlendiyse o görev başarıya ulaştırılır.

İlker Bey teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Değerli izleyenler, Kenan Bayram, genç bir arkadaşımız. Hatta 12-13 yaşında, bayağı küçük bir çocuk. Onun o güzel sesiyle, güzel eseriyle size veda edelim. Hoşça kalın efendim.

Paylaş