Çıkış Yolu • 10.02.2023

Çıkış Yolu • 10.02.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Aziz Türk milleti, değerli vatandaşlarım; hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Evet, acımız büyük ama biz Türk milletiyiz. Acıyı kuvvete çevirmesini biliriz ve çevireceğiz. Kenetleniyoruz; Türk milleti olarak, devletimizle, hükümetimizle, ordumuzla, polisimizle… Bütün bir millet olarak kenetleniyoruz.

Karşılaştığımız sorun, örgütlü olarak devlet gücüyle çözülecek bir sorundur. Bu nedenle bugün yapılacak en büyük yanlış, devletimizi yıpratmaktır; hükümetimize okları çevirmektir; ordumuza, polisimize karşı güvensizlik yaymaktır; bozgunculuktur. Devlette var; hükümet de var, ordu da var, polis de var. En önemlisi büyük Türk milleti var. Onun için bu yıkıntıların altından kalkarız, kalkacağız. Yalnız kalkmakla kalmayacağız; sorunlarımızı çözmek için bağımsız, birleşik ve üreten Türkiye hedefiyle büyük çözümlere yöneleceğiz.

Bu koşullarda çaresizliğe, yakınmaya yer yok. Karamsarlık bugün en büyük düşmanımızdır. Buradan Türk milletinin; devletimizin çalışkanlığıyla, fedakârlıklarıyla ve kahramanlıklarıyla çıkarız. Onun için bütün haberlerimizde, birbirimizle görüşürken, konuşurken fitne yok, fesat yok, dedikodu yok. Kahramanlıkları, fedakârlıkları, çalışkanlıkları anlatmak var. Çünkü biz bu kuvvetimizle sorunların üstesinden geleceğiz; ağlayarak, yakınarak değil.

Olağanüstü bir durumla karşılaşıyoruz; burada olağanüstü çözümler şarttır. Olağanüstü durumlarda çözüm her zaman olağanüstüdür. Milletimizin o olağanüstü kahramanlık karakterini şimdi ayağa kaldırıyoruz. Omuz omuza, el ele, yürek yüreğe veriyoruz. Ve göreceksiniz; Türkiye bu sorunların üstesinden gelecek ve büyük ufuklara yönelecek.

Bu arada değerli komşumuz Suriye’nin de acısını paylaşıyoruz ve komşuluk dayanışmasını elbette göstereceğiz. O nedenle Suriye’ye hava sahasını, kara sahasını hükümetimizin derhal açmasını öneriyoruz. Durum olağanüstü, çözüm olağanüstü; kararlılığımız, azmimiz ve kahramanlığımız da olağanüstü olacak. Aziz milletim, hepinizi yürekten duygularla, sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kolay gelsin.

***

Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başındayız, 113. saatteyiz; bu olağanüstü durumun 113. saatinde durumu ve görevlerimizi konuşacağız. “Çıkış Yolu” özel yayınıyla karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Sayın Doğu Perinçek bizimle. Hoş geldiniz efendim.

“Merhaba, hoş bulduk.”

Beyan Korkman, Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni. Sizlere durumu soracağız, açıklamanızdaki vurgularla başlayalım istiyoruz. Öncelikle söylemek istedikleriniz varsa onları alalım ama neden devlet vurgusu yaptınız bu açıklamada?

Tabii, hepimizin dilekleri, duyguları, düşünceleri aynı. Evet, acıyı kuvvete çevireceğiz ama acılarımız var. Kayıplarımız, can kayıplarımız için Allah’tan rahmet diliyoruz. Bütün Türk milletine başsağlığı diliyoruz. Çünkü bu kayıplar hepimizin kaybıdır; kardeşimiz, bacımız, anamız, yavrumuz, eniştemiz, bacanağımız, yengemiz, eltimiz değil; hepimizin kardeşleri, yavruları, amcaları, dedeleri, dayıları, teyzeleri, halalarıdır kaybettiklerimiz. Onun için hepimizin başı sağ olsun.

Yaralılarımıza da bir an evvel iyileşmelerini diliyoruz, iyileşecekler. Hepimizin özeni, ihtimamı onlaradır. Hastanelerimiz, doktorlarımız, hasta bakıcılarımız, hemşirelerimiz ve bütün millet olarak yaralılarımızın hizmetindeyiz.

Açıklamanızda devletin, ordunun, polisin ve hükümetin var olduğunu söylediniz. Böyle bir anda neden bu açıklamayı yapma ihtiyacı duydunuz?

Tabii, en önemli olay bu. Burada bir ideolojik mücadele cereyan ediyor. Yalnız ideolojik mücadele değil; savaşta iki cephe kurulmuş. Bir yanda Türkiye’nin milli devletinin ve Türk milletinin cephesi var, bir de devlet düşmanları cephesi var. Bunlar Türk devletinin düşmanları ama Amerikan devletinin yandaşları. Bu iki cephe arasında bir mücadele cereyan ediyor bu deprem ortamında.

Aslında bu mücadele 1990’lardan bu yana geliyor. Küreselleşme ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri merkezli emperyalizm dedi ki: “Dünyadaki emperyalist devletler dışında kalan milli devletleri tasfiye edeceğiz. Küresel bir dünya oluşturuyoruz, onun merkezinde de Amerika Birleşik Devletleri var. O devletlerin bütün barikatlarını, barajlarını yıkacağız; gümrüklerini, kamu iktisadi teşekküllerini yıkacağız; köylüye destek akçelerini kaldıracağız; ordularını tasfiye edip onları polise dönüştüreceğiz.” Böyle bir programı dünyaya dayatmaya kalktılar ama insanlık da onlara karşı direndi. Neyle direndi? Devletleriyle direndi.

Bugün dünya devriminde ön planda olan, milli devletlerdir. Dolayısıyla milli devletlere karşı olan emperyalizm, bu devletleri hem dışarıdan emperyalist kuvvetlerle hem de içerideki güçlerini harekete geçirerek yıkmaya çalışıyor. Dikkat ederseniz Türkiye’de bu devlet düşmanlığı yeni bir olay değil; 1980’lerden, özellikle 1990’lardan bu yana var. 1990’daki o küreselleşme taarruzu ile birlikte Türkiye’deki birtakım sahte solcular, emperyalizmin güdümünde olan, solculukla hiçbir ilgisi olmayan o kesim, devlet düşmanı stratejileriyle meydanlarda hep gözüktüler.

Şimdi burada devlet düşmanlığının geldiği noktayı görüyoruz: Devlet düşmanlığından millet düşmanlığına geçti olay. Solun değeri halktır, insandır. O devleti terk ettikten sonra solun insanla, halkla, milletle ilgili değerlerini de tamamen terk ettiler. Bir millet düşmanlığına dönüştü. İşte şimdi görüyoruz; depremle ittifak halinde olanlar var. Amerika’nın piyonları, Türkiye’nin üzerine sürdüğü güçler şimdi depremle birlikte milletimize karşı savaşıyorlar. Depremle savaşmak, aslında devlete karşı savaşmaktır. Çünkü depremle mücadelenin esas gücü devlettir.

Türkiye’deki cepheleşme şudur: Bir yanda Amerika güdümünde depremin kuvvetleri var, diğer yanda devlet. Bakın, bütün emperyalist basında ne tür yayınlar başladı? O rezil karikatür dergisi dahil: “Tanklara gerek kalmadı, depremle biz Türkiye’yi yıkıyoruz.” diyorlar. Yani Amerika ve piyonları depremi bir silah gibi, adeta üzerimize atılmış bir nükleer bomba gibi kullanıyorlar. Ona karşı da ancak devletin gücüyle Türk milleti karşı koyabiliyor, kurtarabiliyor. Amerika’nın yanında yer alan kuvvetler ise depremle göğüs göğüse mücadele eden devleti devamlı suçluyorlar: “Devlet yok, asker yok, battaniye yok, ocak yok, ekmek yok.” Utanmazca…

O nedenle biz Vatan Partisi olarak bu tabloda “Devlet de var, ordu da var, hükümet de var” diyoruz. Çünkü bütün bunların ötesinde Türk milleti var. Dolayısıyla bugün Türkiye’de alınacak tavır ve en başta verilecek mesaj budur. Devletin güçleriyle çözülecek bir problemle karşıyız, tıpkı savaş gibi. Türkiye tehditlerle karşı karşıya; Amerikan emperyalizmi namlularını Yunanistan’ın kıyılarına, Girit’in kuzeyine, Kıbrıs’ın güneyine, Suriye ve Irak’ın kuzeyine çevirmiş durumda. Buna Türkiye nasıl karşı koyacak? Devletin kuvvetleriyle, ordusuyla, polisiyle ve tabii milli olan bütün birikimiyle.

Peki efendim, muhalefetin eleştirilerini söylediniz. Bu eleştirilerin hepsi haksız mı? Yani devlet, birtakım eksiklikler yaşamadı mı? Siz bunlara nasıl yaklaşıyorsunuz?

Savaş sırasında bunlar böyle dile getirilmez; çünkü bu bozgunculuk olur. Savaş sırasında “Şu eksiğimiz var, cephane gelmiyor, ölülerimizi taşıyamıyoruz, kurşunlar ıslak çıktı, toplar ateş almıyor” denmez. Savaşta bu eleştiriler bozguncular tarafından söylenir. Bugün Türkiye’de deprem bir savaş gibi oldu. Türkiye’ye nükleer bomba atsanız ancak bu kadar hasar verir. Nagasaki’ye veya Hiroşima’ya atılan atom bombalarının verdiği hasar neyse, durumumuz o. Ukrayna’daki yıkım bile bizim İskenderun’umuzdan Adana’mıza, Malatya’ya kadar uzanan 700-800 kilometre boyundaki coğrafyamızdaki hasar kadar değil. Demek ki Türkiye, bir savaşta karşılaşacağı yıkımla bir günde karşılaştı; peş peşe dünyada görülmemiş iki ayrı deprem oldu.

Prof. Dr. Doğan Perinçek, pırlanta gibi bir kardeşimdir, Türkiye’nin yetiştirdiği esaslı bilim adamlarından biridir. O, “Bin yılın depremi” diyor. Adana’dan Malatya’ya kadar çok geniş topraklarda büyük bir yıkım yarattı. 13,5 – 15 milyon insan yaşıyor o bölgede ve bunun üstesinden ancak tek bir devletle gelebilirsiniz. Elimizde devlet var ve onu yıprattığımız zaman nasıl savaşacaksın? Şu an söylenecek şey: “Vurun aslanlarım, vurun yiğitlerim, dayanın kardeşlerim!” Biz bu işin üstesinden geliriz.

Zaman geçer, ölülerimizi toprağa veririz, sonra bu yıkım döneminin moral sorunlarının üstesinden geliriz. O zaman Türkiye, 1945’ten bu yana süregelen programı konuşur. Çünkü bu, 3-4 günlük zaafların sonucu değil. Hatta son 3-4 yılda Türk devleti çok iyi bir sınav verdi, bunu bütün dünya kabul ediyor. Dünya Sağlık Örgütü de, Almanlar da, İngilizler de, Japonlar da, Çinliler de herkes bunu teslim ediyor. Dostlarımız Türkiye’ye geldiğinde “Türkiye başarır!” diye slogan atıyor. İçimizdeki, Amerikan güdümündeki deprem kuvvetleri ise “Başaramazsınız, devlette iş yok!” diyerek bunu işliyor.

Programımız var, çözümümüz var ama şu an savaşın sıcak ortamında birbirimizi suçlamak, devrimci, millici veya halkçı bir tutum değildir. Bozguncu hava eserken bizim videomuz da çok ses getirdi. Milyonlarca görüntülenme aldık ve yorumların %99,9’u olumlu; “Olması gereken tavır budur, moral ihtiyacımız var, tek güvencemiz devlettir” diyorlar. Devlet nasıl yönetilir, bunu herkes görecek. Böyle durumlarda devlet yöneticileri ne yaparlar? O bakımdan Vatan Partisi’nin duruşu örnek bir duruştur. Sizin 15 Temmuz çıkışınıza benzetebiliriz; yani ikisi de felaket günü. Vatan Partisi, Türkiye’nin bütün tarihsel birikimini, cesaretini ve erdemlerini özümsemiş, birleştirmiş ve bu mirasa sahip olan bir partidir. Bu mirası Türkiye’nin milli güçleriyle paylaşan bir partidir. Vatan Partisi’nin Türkiye’de özel bir konumu vardır; yedi ateşten geçmiştir ve yetmiş yedi ateşten geçmeye de hazırdır.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, depremin ilk anında, hatta sizinle hemen hemen aynı saatlerde “Devlet yok, ortada devlet göremiyoruz” şeklinde açıklamalar yaptı. Devamında ise Sayın Meral Akşener bazı açıklamalarda bulundu. Bu açıklamaların farklı bölümleri var; şimdi o bölümleri getireceğiz ve sizin yorumunuzu merak ediyoruz.

Bu açıklamalar, Meral Akşener’in bir grup gazeteciyle deprem bölgesine yaptığı ziyaret sırasında gerçekleşti. Muharrem Sarıkaya’ya aktardığı notlarda Sayın Akşener şöyle diyor: “2014’ten itibaren dediğim dedik noktasında olan Sayın Cumhurbaşkanı, bugün geldik tek adam oldu. En ciddi kurumların 2016’da sokaktan nasıl toplandığını, bütün kurumları FETÖ’ye nasıl teslim ettiğini gördük.”

Aslında bir Gladio kraliçesi olan Meral Akşener’in bütün kimliğini ortaya koyan cümleler bunlar. 2014, bir dönüm noktasıdır. 2014, Vatan Partisi önderliğinde Silivri duvarlarını yıktığımız, Türk Silahlı Kuvvetlerini hapishaneden kurtardığımız ve FETÖ’ye karşı Türkiye’nin mücadelesinin başladığı tarihtir. Akşener, 2014’ten itibaren Türkiye’nin olumsuz bir sürece gittiğini söylüyor. Çünkü o tarihte FETÖ hükümetin dışına atılıyor ve Türkiye, FETÖ’nün üzerine yürümeye başlıyor. 2014, Türkiye’nin 1980 programından, yani Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı milli devleti yıkma programından kurtulmaya başladığı devrimci bir başlangıçtır. O ise 2014’ü bir diktatörlüğün başlangıcı olarak görüyor. Bu, onun FETÖ ile olan bağlarının bir itirafıdır. Zaten 2014’ten bugün Türkiye’de sadece FETÖ’cüler, Türkiye’den kaçanlar ve 15-16 Temmuz gecesi hapse tıkılan NATO-FETÖ generalleri yakınır. Akşener, bu açıklamasıyla Amerika’nın, Gladio’nun ve FETÖ’nün cephesinde olduğunu, PKK ile aynı çizgiyi paylaştığını açıkça beyan etmektedir.

Akşener’in “Devleti sokaktan topladık, şimdi de enkazın altından çıkarıyoruz” ifadesi, devlet düşmanlığının bir tezahürüdür. Gladio, Türk devletinin işlevlerini, yetkilerini ve kudretini elinden alıp Amerika Birleşik Devletleri’ne teslim eden bir yer altı örgütlenmesidir. Meral Akşener, devlet karşıtı bir konumdadır. Devlet 15-16 Temmuz’da sokakta değil, ayaktaydı; ordusuyla, polisiyle ve milletiyle darbecileri tepeledi. Eğer o Amerikan Gladio darbesi başarılı olsaydı, Meral Hanım hükümette bir “sap” olacaktı. Devlet enkazın altında falan değildir; Türkiye devleti, depremle gelen tehditlere karşı kararlı bir mücadele dönemine girmiştir. “Devlet enkaz altında” diyerek devleti aşağılamaya ve halkta güvensizlik yaratmaya çalışıyorlar. Ancak Türkiye devleti ve Türk milleti, bu felaketleri tepeleyecek güce sahiptir.

Enkazı görenler ve enkaza baktığında Türkiye’nin olağanüstü devrimci azmiyle o bölgeyi bir gül bahçesine çevireceğini görenler vardır. Biz Vatan Partisi olarak bunu görüyoruz. Ergenekon’da dağlar arasında kuşatılmışken nasıl büyük bir kurtuluşu gördüysek, bugün de bu enkazın temizleneceğini görüyoruz.

Sadece Akşener değil, Kılıçdaroğlu, Babacan ve diğer isimler de benzer açıklamalar yaptılar. Selahattin Demirtaş da Kılıçdaroğlu’na destek verdi. Her krizde devletin hedef alınmasının sebebi, Amerikan emperyalizminin 1990’dan beri uyguladığı milli devletleri tasfiye etme programıdır. Bu program, Türk askerine, Türk lirasına, kamu ekonomisine ve milli devlete karşı bir savaştır.

Koray Aydın da benzer bir şekilde 14 Mayıs’a seçimin yetişmeyeceğini ima edip, “Buradan bir şamar yer” diyerek deprem üzerinden siyasi bir umut beslemektedir. Bu, artık sadece Tayyip Erdoğan veya AK Parti düşmanlığı değil, doğrudan Türk milletine ve devletine düşmanlık noktasına gelmiştir. “İktidar enkaz altında kaldı” diyenler, aslında kendi saf tutumlarını belli etmektedir. Aydınlık gazetesi “Biz üstesinden geliriz” derken, Amerikancı basından Yeni Çağ, Karar, Evrensel, Bir Gün gibi yayın organları “Devlet nerede?” diyerek devlete karşı güvensizlik yaymaktadır. “Devlet nerede?” sorusu, samimi bir feryat değil, bozguncu bir propagandadır; orduya, polise ve devlete güveni yok etmeyi amaçlayan bir devlet düşmanlığı üslubudur. Devletin AFAD’ı, itfaiyesi, askeri, polisi ve onun örgütlediği güçler olmadan, toplumsal güçler de devlet tarafından örgütleniyorsa ve eş güdümü sağlanıyorsa ancak orada etkili olunabilir. O devlet olmadan… O devlet, olağanüstü duruma uygun bir şekilde olağanüstü hali ilan etmeden buradan nasıl çıkılacak? Bakın şimdi, bizim konuşmamızda biraz evvel hep olağanüstü vurgusu vardı. Olağanüstü vurgusu yapıyoruz ve sonunda tekrar olağanüstü çözümler eşiğinde olduğumuzu söylüyoruz. Biz o zaman olağanüstü hali falan düşünerek bunları söylemedik, o hala geçerli. Bugün bırakalım o olağanüstü hali; seferberlik ilan edilse bile değer. Çünkü Türkiye’nin karşılaştığı yıkım, bir savaşta karşılaşılabilecek bir yıkım.

Bunun günahı devlete ait falan değil. Evet, arkada kalan 78 yıllık politikalar karşılaştığımız tabloyu ağırlaştırdı. Onun da sorumlusu Amerikan emperyalizmi ve onunla iş birliği yapan programlardır. Ama onu sorgulamıyorlar ki, onlar zaten Amerikan emperyalizminin yanında. Bunların hepsinde ses var ama devlet yok. Şu hale bakın, Cumhuriyet’e bakın siz. Şimdi bu Cumhuriyet gazetesini götürün, o göçüğün altında ses veren, yani yardım isteyen vatandaşımıza verin; yırtar atar. Çünkü o devlet yoksa kime ses veriyor? O yıkımın altındaki insanlar “Gel beni kurtar” diye kimi çağırıyor? Cumhuriyet Gazetesi’ni mi çağırıyor? Amerikan emperyalizmini mi çağırıyor? Sahte solcuları mı çağırıyor? Cumhuriyet Gazetesi’nin Amerikan iş birlikçilerini mi çağırıyor? Kimi çağırıyor? Devleti çağırıyor. Soralım bakalım o yıkıntının altındaki insanlara; içlerinde bir tane Amerika’yı veya Cumhuriyet Gazetesi’ni çağıran var mı? Hepsi devleti çağırıyor. Çünkü o yıkımın altında kalan herkes biliyor ki kendisini oradan ancak devlet çıkartır, başkası çıkartamaz.

“Enkazın çığlığı”, “Siz neredesiniz” falan… Bunların hepsi aynı. Bakın, bunlar Amerika korosu, Amerikan emperyalizmi korosu. Milletin acılarıyla en küçük ruhsal beraberlikleri kalmamış olanlar bunlar. En başta sahte solcular için çok acı duyuyorum. Diyelim ki 30-40 sene evvel onların abileri, amcaları, babaları, dedeleri; insan için, Türk milleti için, Türkiye halkı için solcu oldular. Şimdi bakıyorum, bunlar Amerika tarafından devşirildi, ehlileştirildi ve Türk halkıyla her türlü duygu beraberliklerini kaybettiler. Bu çok önemli. Devlet düşmanlığından millet düşmanlığına geldiler. Bu kaçınılmaz bir şey; Türk devletine düşman olursanız Türk milletine de düşman olursunuz. Türk devletinin başında Hitler veya faşist birileri yok ki. Tabii onu da getiriyorlar, devlete düşman olabilmek için; “Faşist devlet” falan diyorlar. Sahada ise böyle bir şeyi görmüyoruz. Bizim hem sahada arkadaşlarımız var hem de düzenli olarak Ulusal Kanal’da yayınlarını aktarıyorlar. Yani böyle bir devlete karşı öfke hali söz konusu değil. Yani olsa bile ne çıkar? Tek tük bazı insanlarda olur; zehirlenmiş insanlarımız da var, beyinleri iğdiş edilmiş insanlarımız var. Onlarda bazı devlet düşmanı eğilimler olur ama bunlar Türkiye halkı içinde %3’ü, %5’i geçmez. Biz kendimizi onlara göre düzenleyecek değiliz, onlar bize ışık tutmaz. O kuyuya düşenleri, devlet düşmanlığı kuyusuna düşenleri zaten hayat kurtaracak.

Bir örnek verebilir miyim efendim? Cumhuriyet Halk Partisi’nde Hatay Belediye Başkanı iki gündür partisinin tam tersi yönde açıklamalar yaparak “Biz devlet, millet hep birlikte kenetlendik ve burada çalışma yapıyoruz” dedi. Samandağ Belediye Başkanı Sayın Refik Eryılmaz’ın da kendi partisinin yöneticilerine, “Bir geçmiş olsun bile dilemiyorsunuz” diye tepki gösterdiği açıklamaları ortaya çıktı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin gövdesinde ve tabanında yer alan insanların eğilim ve karakteri budur. Onlar kalkıp da “Devlet nerede, battaniye nerede, asker yok” diyenlerle ortak olmaz ki. Bir de o acıların içinde onu söyleyen adamlar geliyorlar, ekranların önünde poz veriyorlar; ondan sonra binip lüks arabalarına dönüyorlar. Ama o adam orada yaşıyor. Sahadaki arkadaşlarımızın ve bağlanan insanların gözlemi şu: Burada kimse “Devlet niye gelmedi, kaos var, yardım edilmiyor” demiyor. Daha çok İstanbul’dan, Ankara’dan gelen basın ve bazı siyasiler bunun yaygarasını koparıyor.

Bakın, “Devlet niye gelmedi?” sözü de çok yanlış. Devlet geldi. Mesela bugün konuşuyorum; Samandağ’daki, Antakya’daki arkadaşlarla… Zelzeleden dört saat sonra asker orada. Devlet geldi, niye gelmesin? Ama devlet oraya gösterişe, ekranlara gelmiyor ki; devlet oraya halkını, insanını kurtarmaya ve çözüm üretmeye geliyor. Ufak tefek gecikmeler olabilir ama şunu da görelim: Adana ve Osmaniye’den başlayıp Mersin’den de başlatabilirsiniz, Malatya’ya kadar uzanan çok büyük bir alan. Dünyada hangi devlet bununla kolay kolay baş edebilir? Burada Türk devleti, Türk ordusu, Türk polisi esas olarak başarılıdır; bunu görelim. Eksiklerimiz olur, o ayrı. Bizim 1945’ten beri uygulanan, özellikle 1980’den sonra dayatılan programdan kaynaklanan eksiklerimiz bunlar. Ama bu sadece son beş günün değil, 78 yıllık bir sürecin meselesi. Türkiye, o 43-45 yıllık programdan kurtulma sürecine girdi. Bütün bunların muhalefeti de Amerikan emperyalizminin yanında yer alarak o kurtulma sürecine, Türkiye’nin kurtuluşuna karşı koyuyor. Amerika ile aynı söylemleri kullanıyorlar. Amerikan emperyalizmi neyi hedef alıyorsa bunlar da onu hedef alıyor; Türk ordusunu, Türk devletini, Türk hükümetini, Türk polisini.

Bir tartışma daha var efendim. Bir yandan AFAD, devletin ilgili kurumlarını da seferber ederek çeşitli yardımlar topluyor ve onları nokta atışı bir şekilde gerekli yerlere ulaştırıyor. Bu arada yardım ulaşmayan noktalardan hemen çağrı geldiğinde biz de onları dile getiriyoruz; hızla oralara da gereken yardımlar ulaşıyor. Bir yandan da bireysel olarak ya da özel kurumlar aracılığıyla yardımlar toplayan insanlar var. “Devlet insanların yardım toplamasını engelliyor” gibi bir propaganda da yapıldı; sonrasında o yardımı toplayanlar, “Biz AFAD’a bağlı yapıyoruz” diye açıklama yapmak zorunda kaldı. Tabii yardımseverliğimiz göz yaşartıcı; hepimizi duygulandırıyor. Türk milleti, komşusu açken uyumayı kabul etmeyen bir kültürden ve erdem birikiminden geliyor. Almanya’da iki kişi birbirini bıçakladığı zaman etrafını çevirip seyrederler, bizde ise kavgayı ayıracağım diye araya giren insan hayatını kaybeder. Yardıma koşan, binlerce yıllık geleneği olan bir milletiz biz. Bu yardımseverliğin ayağa kalkması çok güzel bir manzara. Ama devleti çıkarttığın zaman o yardımların yerine ulaşması bile mümkün değil. Yolları kim açacak? Trafiği kim kontrol edecek? Yardımı ihtiyacı olana kim dağıtacak? Devlet olmadığı zaman, o battaniyeye ihtiyacı olan insanın eline ya da jeneratöre ihtiyacı olan belediyenin eline verecek bir kurum da yok.

Dolayısıyla sivil toplum dedikleri bu yardım faaliyeti, devletin bir alternatifi değildir. Ancak devletin örgütlenmesi içerisinde ve onun eş güdümüyle faydalı olabilecek bir faaliyettir. “Devlet yapamıyor, devlet nerede?” diyerek, devletin itibarını ve saygınlığını yok etmek için uğraşan bir kısım var, o ayrı. Bir de gösterişçiler var. Bizim kültürümüzde “Sağ elin verdiğini sol el görmez” anlayışı vardır; hayrın reklamı olmaz. Ama bakıyoruz, bunlar ekranlar önünde yapılan faaliyetler haline dönüştü. Yardım var ama hakiki, kültürümüze uyan yardım; ekranlarda görünmeyen, gizlice verilen yardımdır. Mesela Mehmetçik, AFAD görevlileri, oradaki ekipler… Hepsi sessiz kahramanlar. Kurtuluş Savaşı’nda o Afyon ovalarından İzmir’e kadar yırtık postalla koşan askerin ismini kim biliyor? Şimdi o ruh devam ediyor. Reklamı yok ama tarihin içinden, Kutadgu Biliglerden, Yunus Emrelerden, Hacı Bektaş Velilerden ve Mustafa Kemallere kadar uzanarak geliyor. Fatih Sultan Mehmet de ihtiyacı olanlara geceleri yardım yollardı; kimse görmesin diye. Yardımı ekranlara kamerayla yansıtarak değil, o kameraya harcayacağın parayla 20 tane daha ekmek götürerek yaparsın. Orada zaten kamera çok, kalabalık yapma; yolları tıkama.

Sayın Perinçek, bu bozguncu faaliyetler sahada devam ediyor. İlk bir iki gün Muharrem İnce öne çıktı; “Battaniye yok, çadır yok, devlet yok” diye propaganda yaptı. Şimdi Ümit Özdağ’ın açıklamaları ön planda. Mesela dün katıldığı bir programda, AK Partililerin önce kurtarıldığını iddia ediyor. Ben hiçbir zaman bu kara propagandanın başında olanların isimlerini anmıyorum, onları eleştirmeme kararı aldım. Ama gerçekle ilgisi yok; önce AK Partililerin kurtarıldığı yalan. Bunu neye dayanarak söylüyorum? Diyarbakır’da Genel Başkan Yardımcımız, Adıyaman’da, Maraş’ın köylerinde, Antakya’da, Samandağ’da, Kahramanmaraş’ta birçok parti önderimiz ve yöneticimiz var. Onlara soruyoruz, “Böyle bir şey var mı?” diye; “Hayır” diyorlar. “Kurtarıcı, ‘Kimliğini göster, AK Partili misin?’ diye soruyor mu?” diye soruyoruz, tabii ki hayır. Mezhepsel olarak da benzer çıkışlar var; “Alevilerin köylerine gitmiyorlar ya da Kürtlerin olduğu mahallelere gitmiyorlar” diyorlar, bu da kesinlikle yalan. Vatan Partisi bu konularda sınav vermiş bir partidir; Türk milletinin hak eşitliği için mücadele etmiş, bu uğurda şehitler vermiş bir partidir. Bunların hepsi yalandır. Yani “Önce AK Partililer kurtarılıyor, Kürtler kurtarılmıyor, Aleviler kurtarılmıyor” gibi söylemlerin hepsi yalan. Bizim kültürümüzde de bu yok, bugünkü iktidarda da bu yok, bugünkü hükümetin de böyle bir anlayışı yok. Uygulamalara bakıyoruz; böyle bir şey yok. Hatta tersi durumlar yaşanıyor; bazı belediye başkanları Alevi bölgelerine, sırf Alevi oldukları için yardım gönderiyor. Devlet organlarında ve hükümette “Kürtleri veya Alevileri enkaz altından çıkartmayayım, sadece kendi partimin mensuplarını çıkartayım” gibi bir anlayış kesinlikle yok. Böyle bir uygulama olsa, bunu ilk gündeme getirecek olan Vatan Partisi’dir.

Batı basınında da benzer asılsız iddialar dolaşıyor. Örneğin Alman Devlet Televizyonu, bölgedeki muhabirine “Kürtler ayrımcılığa mı uğruyor?” tarzında yönlendirici sorular sorarak “evet” cevabını almaya çalışıyor. Oysa deprem bölgesinden aldığım tüm bilgiler, böyle bir gerçekliğin olmadığını gösteriyor. Devlet, Alevi ve Kürt yurttaşlarımıza elini uzatıyor. Ancak dağ başındaki köylere ulaşımda, yol kenarındaki yerleşim yerlerine göre gecikmeler yaşanması doğaldır. Bu mesafeden kaynaklı farkı, ayrımcılık olarak yorumlamak çok yanlıştır.

Ayrıca sığınmacılar meselesi var. “Yardımları Suriyelilere daha çok gönderiyorlar” deniliyor. Suriyelilere daha çok yardım gönderilse bile ben bunu Türk devletinin şanına yakıştırırım ve alkışlarım. Bu bizim kültürümüze uyan bir davranıştır. Onlar bizim misafirlerimizdir. Eskiden beri süregelen “konuk aç kalmasın diye kendi kaşığını boş yere ağzına götüren ev sahibi” hikâyelerimiz vardır. Dağdan gelen konuğun karnını doyurmak, bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Türk milleti; Hunlardan Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet’e kadar çeşitli kavimleri birleştirip yönetmiş bir imparatorluk kültürüdür. Bizim kültürümüzde vericilik ve paylaşmacılık esastır.

Suriye aslında depremin diğer tarafıdır. Biz konuşmamızda Suriye’ye hava ve kara sahalarının açılmasını önerdik ve Türk devleti bu haklı önerimizi dikkate alarak sınırları hemen açtı. Suriye bizim kardeşimiz ve komşumuzdur. Evimde bana yetecek kadar ekmek olmasa bile, komşuma veririm; büyük milletlerin kültüründe bu vardır.

Amerikan gemilerinin bölgeye gelmesi konusuna gelince; Türkiye’nin içinde bulunduğu zor durumu fırsat bilip bir uluslararası müdahalenin önü açılmamalıdır. Türkiye’ye karşı savaş tatbikatları yapan, namlularını bize çevirmiş olan Amerikan gemilerinin “kurtarıcı” pozuna girmesi, milletimizin bilincini zehirleyen büyük bir aldatmadır. Bir sömürücü, talancı veya eşkıyanın yardımı kabul edilemez. Dünyanın en ahlaksız gücü olan Amerikan emperyalizminin yardımı bizi küçültür.

1977 yılında Çin’i ziyaret ettiğimizde, dönemin Çin Komünist Partisi Başkanı Hua Guofeng ile görüşmüştük. O dönem Çin’de büyük bir deprem yaşanmış ve ABD çok büyük miktarda yardım teklif etmişti. Hua Guofeng bize şunu söylemişti: “Bizim öz güvenimizden kıymetli hiçbir para yoktur. Amerikan emperyalizminden o büyük parayı aldığımız zaman, Çin halkının en kıymetli varlığı olan öz güvenimizi çöpe atmış oluruz.” Biz de aynı görüşteyiz. Yardım her yerden gelebilir ama bu gemilerle, şaşayla ve reklam yaparak, “askerimiz İskenderun’a çıksın” mantığıyla yapılamaz. Anadolu’da söylendiği gibi; gemileri batsın!

Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı’nın başlattığı “Gemileriniz batsın!” sloganı, milletimiz tarafından benimsendi ve çığ gibi büyüdü. Bu, onurumuza sahip çıkma iradesidir.

Bundan sonra ne olması gerektiğine gelince; Türkiye, iflas eden 1980 sonrası ekonomik programından kurtulmalıdır. Depremle birlikte ağırlaşan tehditler, bizi olağanüstü çözümlere zorluyor. Kendi gücüne dayanan, dostlarıyla dayanışma içinde olan, kamu ekonomisiyle ve planlamayla hareket eden bir anlayışa geçmeliyiz. Milyonlarca insanı üretime seferber etmeliyiz. Amerikan emperyalizminin Ege’den, Doğu Akdeniz’den, Suriye ve Irak üzerinden yönelttiği tehditlere karşı, Rusya, İran, Suriye ve Orta Asya Türk Devletleri ile birlikte öz gücümüzü inşa etmeliyiz. Felaketler bize ağlamayı değil; azmi, kararlılığı, aklı ve büyük çözümü dayatıyor. Yusuf Has Hacib, Karahanlı Devleti’nde vezirden sonra gelen en önemli isimdir. Tarihsel birikimimiz ve dayanaklarımız açısından Kutadgu Bilig, başucu eserlerimizden biridir. 11. yüzyılda Firdevsi’nin Şehname’si varsa, bizim de Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i vardır; bu yüzden Kutadgu Bilig’e “Türklerin Şehname’si” denir. 11. yüzyılın sonlarında, 1070’lerden sonra Nizamülmülk’ün yazdığı Siyasetname de eklenince, bunlar dünya devlet teorisinin kurucu metinleri haline gelir. Çin’i bu kapsamın dışında tutuyorum çünkü o birikime tam hâkim değilim, ancak Firdevsi (İranlı), Yusuf Has Hacib (Türk) ve Nizamülmülk (Selçuklu Başveziri) devlet teorisinin kurucularıdır. Bu isimlerin Türk ve Fars kökenli olması tesadüf değildir; çünkü İskitlerden Hunlara, Göktürklerden Karahanlılara, Selçuklulardan Memluklere ve Osmanlılara kadar uzanan büyük bir Türk devlet geleneği ile Medlerden Sasanilere uzanan İran devlet geleneği mevcuttur. 11. yüzyılda bu kitapların ortak coğrafyalarda ortaya çıkması oldukça anlamlıdır.

Kutadgu Bilig üzerine bir çalışma yaparken başlığı başlangıçta “Kerim Devlet Teorisi” olarak düşünmüştüm. Kerim devlet; koruyan, yardım eden, fakirin elinden tutan ve halkı zenginleştiren devlet demektir. Bu kavram İslam dünyasında da mevcut olan “koruyucu devlet” ideolojisiyle örtüşür. İçinde bulunduğumuz deprem felaketi süreci, devletin halkı koruma ve dertlere çare bulma işlevi olan bu “Kerim Devlet” geleneğimizi yeniden gündeme getirdi.

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler ve İbrahim Güler dostlarımız, Kutadgu Bilig üzerine binlerce eserin yer aldığı kronolojik bir kaynakça gönderdiler. Ne var ki, bugüne dek “Kut” kelimesinin yanlış çevirileri ve akademik yaklaşımlar nedeniyle birçok tarihçi, eserin içindeki derin devlet teorisini ya görmedi ya da arka plana attı. Bir kamu hukukçusu ve devlet teorisi uzmanı olarak, bu çalışmamda Kutadgu Bilig’deki devlet teorisini, “Kerim Devlet” anlayışını ve Türk milletinin tarihten bugüne taşıdığı erdemleri öne çıkarmaya çalıştım. Bu erdemler, sadece devlet yöneticilerinin değil, toplumun da erdemli olması gerektiğini vurgulayan, son derece edebi ve çarpıcı bir dille ifade edilmiştir.

Batılılar siyaset bilimini 16. yüzyılda Machiavelli ile başlatırlar. Oysa Machiavelli, Yusuf Has Hacib’in veya Nizamülmülk’ün eline su dökemez. Machiavelli’nin *Hükümdar* adlı eserinde, İtalyan prensliklerini birleştirirken Osmanlı ve Memluk devletlerini örnek göstermesi, Türklerin devlet birikimiyle buluşmasının bir kanıtıdır. Bugünlerde bazı çevreler, yükselen Selçuklu devletinin ilerici yöneticisi Nizamülmülk’e veya Yusuf Has Hacib’in siyasetname geleneğine karşı düşmanca bir tavır sergilemektedir. Bu, Türklerin İslam havzasına girerek geliştirdikleri büyük uygarlık birikimini ve bu havzanın sunduğu Farabi, İbn-i Sina, Biruni ve Harezmi gibi değerleri reddeden bir anlayıştır.

Sözlerimi, Dede Korkut kitabında yer alan “Allah, bizi devletsizin şerrinden korusun” duasıyla bitirmek istiyorum. Devlet; pazarın, canın ve malın güvenliğini sağlar; ekonomik büyümenin ve adaletin garantisidir. Bu kadim gelenek, Yunus Emre’den Ahmet Adnan Saygun’un “Yunus Emre Oratoryosu”na kadar uzanan çizgide, erdemli toplum ve güçlü devlet idealini bize taşımıştır. Bu ortak hafızayı hatırlamak ve özgüvenimizi yeniden kazanmak bugünümüz için büyük önem arz etmektedir.

Paylaş