Çıkış Yolu • 31.07.2018

Çıkış Yolu • 31.07.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Halkın yüzde ellisiyle bölünmüş bir durum tasviri. Türk milletinin mahşere çıktığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Hayır da birleş, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler, merhaba. Benim açımdan uzun bir süreden sonra tekrar “Çıkış Yolu”nda birlikteyiz. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum. Mücbir sebeplerim vardı. Doğu Bey de tatilini yapıp geldi. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, Erdem’in konuğu oldu. Hoş geldiniz.

Hoş bulduk.

Bugün konuşacağımız konular hayli geniş ve kalabalık. Hem dünya hem iç gündemin önemli başlıklarını konuşacağız. Gerçi bunlar iç içe girdi ama zaman zaman değil, çoğu zaman ayıramıyoruz bunları birbirinden. Ama şununla başlayalım: Sizi fazlasıyla bakırlaşmış gördüm. Sizin son icraatınızla başlayalım; yıllık tatilinizi yaptınız.

Bakın, niye “bronzlaşmış”, “tunçlaşmış” demiyorsun da “bakırlaşmış” diyorsun? Bakır rengi oluyor insan, biliyor musun? Hoş bir şekilde yanmışsınız.

İyi, iyi. Özel olarak yanmıyorum ben. Güneşin altında yatmak gibi hiç öyle bir adetim yok.

Güneşte kalmıyorsunuz?

Hiç. Hiç güneşte… Yüzerken belki. Ama güneyin güneşi, Çökertme’deki tablo galiba… Evet, Çökertme. Herkese de öneririm. Çökertme bir cennet, yani çok güzel. Hasan Ayvaz’ın yeri orada. Bir de sudaki yansıma, güneşin zaten fazları derken… İnsan güneşin altında yatarsa öbür türlü simsiyah oluyor, derisi soyuluyor falan. Sevmiyorum öyle oturup güneşin altında yatmayı. Zaten yüzmek de benim için çalışma gibi bir şey oluyor.

Yüzme… Nasılsınız? Bilmiyorum, başkalarına sormak lazım. En çok hangi stili seviyorsunuz?

Serbest.

Serbest. Diğerleri? Kulaç atmayı biliyor musunuz?

Evet, beş yaşından beri.

Ben bu kadar zamandır çalışan biri olarak bir türlü kulaç atamam. Bilmiyorum, tekniğini bilmiyorum.

Teknikten değil de fazla yüzmediğin için herhalde.

Olabilir, olabilir. Tatilde çalıştınız mı? Kitap okudunuz mu?

Bir kusur aramıyorum abi; “Okumamışsınız, iyi etmişsiniz” diyeceğim. Yok, okumadım. Kitap okumadım ama Can devamlı bir şeyler okuyordu; okumuş kadar oldum. Bir de Şule çok okuyor, özet geçiyor. Oturup konuşurken okudukları şeyleri konuşuyoruz; yemeklerde, sohbetlerde falan. Can, Ankara Savaşı ve sonrasını anlatan, 1402 sonrası, Namık Doymuş galiba, bir romanını okudu. Epey böyle Timur, Yıldırım Bayezid tartışmaları yaptık. “Zafer Vadetmeyen Topraklar” diye bir roman. Can Perinçek onu okuyordu.

Oradan epey Timur, Yıldırım Bayezid… Timur’u kötüleyen bir duruşu yoktu herhalde?

Yani şöyle; “Zafer vaat etmeyen topraklardan” kastı, Timur geldi, Ankara Savaşı’nı kazandı ama bu topraklara hükmedemedi. Romanın ana fikri bu. Yani bu toprakların üzerine oturamadı. Hakikaten çok önemli. Yani Osmanlı Devleti gibi bir devleti yıkıyor, fakat diyelim oraya birtakım şehzadeleri bey tayin ederek… Çok uzak daha biliyor musun? İmparatorluğun merkezine çok uzak. Büyük imparatorluklar öyle hallediyor. Yani orada yendiği unsurları padişah yapıyor ama kendisine bağlı ve hükümranlığını sürdürüyor. Ama Osmanlı’ya bunu yapamadı.

Moğollar farklı mı yaptı?

Moğollar da aslında Türkler gibi değil. Yani Türklerin öte devlet geleneği dolayısıyla yayıldığı yerlerin üzerine oturabiliyorlar, o sistemi kurabiliyorlar. Türk devletlerinde o var; Hunlar, Selçuklular, Göktürkler, Karahanlılar, Osmanlılar… Çok daha geniş topraklar üzerinde bir hakimiyet sistemi kurabiliyorlar. Moğollar ise yıkıcı, diyelim kısa bir egemenlik süresi oluyor; fakat bir sistem pek kuramıyorlar.

Peki. Program yapacağımız belliydi, oradan görüştük, bir öngörüşme yaptık sizinle. Kafanızda bir plan yaptınız ama ben sizin plana uymadan başka bir yerden başlayayım.

Kafamda hiçbir plan yok. Sizin kendi planınızı diyorum ben; bana nakletmediniz, konu başlıklarını konuşmuştuk sadece.

Şimdi geçtiğimiz hafta sonu Güney Afrika’da BRICS zirvesi toplandı biliyorsunuz. Rusya’yı hariç tutarsak, Güney ülkelerinin zirvesi. Aslında Rusya da bir Güney ülkesi oldu artık. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika… Bu ülkelerin aslında hepsi Güney yarımkürede değil, Kuzey yarımkürede. Güney Afrika dışında, biraz da Brezilya öyle. Çin, Rusya, Hindistan hepsi Kuzey yarımkürede.

Tartışılır.

Niye? Tartışılacak bir şey değil, dünya haritası ortada. Tartışmamız da değişmez ama sosyoekonomik açıdan ve siyasi açıdan “Güney”. Bu toplantıya Türkiye çağrıldı. Türkiye’nin dışında başka ülkeler de vardı, daha çok Afrika ağırlıklıydı. Ev sahibinin Afrikalı olmasından dolayı. Bir o dikkatimi çekti. İslam Konferansı’nın dönem başkanı sıfatıyla çağrıldı gerçi ama ben sanki Türkiye’nin bulunmasını özellikle istediler gibi geldi bana. Bir bu önemliydi. İkincisi de Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın liderlerle; Çin Devlet Başkanı’yla, Güney Afrika Devlet Başkanı’yla, Rusya Devlet Başkanı’yla görüşmeleri oldu.

Benim asıl dikkatimi çeken bununla birlikte el başında Ankara’da yapılacak dörtlü zirve. İki tane Avrupa’dan, bir hem Asya hem Avrupa’dan (Türkiye), dört ülke toplanıyor. Şimdi sorum şu: Dünyanın bir altüst oluş yaşadığı belli. Onu görüyorsun; işgallerle, iç savaş kışkırtmalarıyla ve özellikle giderek öne çıkmaya başlayan ekonomik savaşla birlikte eski ittifakları yıkılıyor, yeni ittifaklar kuruluyor. Bunu da görüyoruz. Fakat burada Türkiye tuhaf bir şekilde ön plana çıktı. Türkiye’nin iradesinin de bence üstünde, reflekslerinin de üstünde. Yönetenler bu şeye tam sahip mi, tam vakıf mı bilmiyorum. O tartışılabilir ama Türkiye’ye dünya siyasetinde önemli olan ülkeler çok önem veriyor. Mesela İran 1979’dan beri Amerika ile çok ciddi bir mücadele veriyor olmasına rağmen İran’ı bu platformlarda pek göremiyoruz. Ama Türkiye böyle özellikle çekiliyor. Türkiye’ye olumlu bir operasyon mu yapılıyor Asya ülkeleri tarafından?

“Operasyon” demek yanlış. Teşvik ediliyor, kucaklanıyor, çağrılıyor, önü açılıyor. Daha çok tertip; bir şeyi elleyerek, dokunarak, örgütleyerek, tertipleyerek düzenleme. Yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye’nin burada sizin bahsettiğiniz bir anahtar rol üstlenmesi tuhaf değil, çok normal, olağan. Neden? Çünkü Türkiye o yeni dünyanın en ön cephesinde ve silahla savaşıyor. Yeni dünya nedir? Amerika’nın hakim olduğu, tek efendilik iddiasında olduğu dünya arkada kalıyor. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra birdenbire Amerika çıktı, “Dünyanın hakimi benim” dedi. “Yeni dünya düzeni kuruluyor, o düzenin tepesinde hükümdar benim. Benden sorulur bütün dünya. Milli devletleri tasfiye ediyoruz, küreselleşiyoruz.” İktisatta da bunu neoliberalizm olarak ifade ettiler. Şimdi o dünya yıkılıyor; yani Amerika tek efendi, tek kutuplu dünya projesini oluşturamadı. Kuramadan o proje arkada kalıyor. Burada Türkiye ön cephede savaşıyor.

İran ön cephede savaşmıyor. Herkes işte “Amerika’nın birinci hedefi İran, Amerika İran’a saldıracak” diyor ama Amerika İran’a saldırmıyor, Türkiye’ye saldırıyor. Türkiye Amerika’yla savaşıyor. Bugün dünyaya baktığımız zaman şunu görüyoruz: Amerika’yla savaşan ülkeler Suriye, Irak, Türkiye. Burada en önemlisi de Türkiye. Çünkü Türkiye aynı zamanda NATO-Amerika kampındaydı, Atlantik kampındaydı ve oradan koparak Asya’ya katılıyor. Tabii büyük gelenekleri olan, gücü olan ve devrimci bir ülke. Son 200 yılın devrim tarihinde kim var? Türkiye, Rusya, İran, Çin. Ve bakın, bu dört ülke şimdi yeniden buluşuyor. İran burada en önde değil, en önde savaşmıyor. Ama Türkiye en ön cephede savaşıyor. Suriye, Irak da Körfez savaşlarından beri ön cephede savaşıyor. Bir de Türkiye’nin ağırlığı, büyüklüğü, ekonomik potansiyeli, ordusu… Dünyanın en güçlü 3-5 ordusundan biri Türk Silahlı Kuvvetleri. O bakımdan tabii Türkiye’ye çok büyük önem veriyor ve Türkiye dengeleri değiştiren bir ülke. Türkiye yerinden oynadığı zaman dünya yerinden oynuyor. Türkiye’nin kamp değiştirmesi, Atlantik kampından Avrasya kampına katılması bütün dünya dengelerini değiştiriyor.

İran konusunda şöyle bir parantez açayım isterseniz. Onlar da alınmasın; şöyle bir durum var İran açısından: İran gelişmeleri gördü ve savaşı dış cephede kabul etti. Hep kendi sınırları dışında karşılayacak tarzda bir mevzilenme yaptı. Bunu görmek lazım. Yani Amerika’nın İran’a doğrudan müdahale etmesi söz konusu değildi, daha arka planda bir şeydi. Ama “Sıra Türkiye’ye sonra gelecek” diye bir avunma vardı Türkiye’de. “Hedef şimdi Suriye, arkasından İran, bir gün de Türkiye.” Dikkat ederseniz bu avunmanın merkezinde Atlantik taraftarları vardı. Yani sanki bugün Türkiye Amerika ile karşı karşıya değil de, ileride karşılaşacağımız bir durum gibi yansıtılıyordu. Bugün Türkiye doğrudan doğruya Amerikan tehdidi ile karşı karşıya. Ta 1980’lerden beri böyle geliyoruz.

Mimar Sinan Üniversitesi’nde bir sempozyum olmuştu. Sayın Şükrü Sina Gürel -o sıralarda Dışişleri Bakanı’ydı veya ayrılmıştı- “Türkiye-Amerika savaşı gözüküyor” dediğimiz zaman herkes “Böyle bir şey olur mu?” diyordu. Ama işte Türkiye ile Amerika arasındaki çelişmeler nesnel, ciddi, kaçınamayacağımız çelişmeler. Bu “Rahip Brunson verildi-alındı” meselesi değil. Hem Türkiye ekonomisi ancak Amerika’nın dayattığı sistemden kurtularak ayağa kalkabilir, hem de güvenlik ve toprak bütünlüğü açısından Türkiye Amerika ile cephe cepheye geldi. Bunlar nesnel. Amerika’nın planları nesnel, hedefler belli; bunlardan vazgeçmesi söz konusu değil. Türkiye’nin de vatan bütünlüğünü koruyarak, ülkesinde huzuru, barışı sağlayarak ve üretim ekonomisine geçerek yaşamak diye bir davası var.

İki izah cümlesi, iki de kısa soru cümlesi soracağım. Belli ki Avrasya’nın önde gelen devletleri Türkiye’nin öneminin ve rolünün fazlasıyla farkındalar. Sorum şu: Türkiye devleti bunun ne kadar farkında? Türkiye’yi yöneten AKP bunun ne kadar farkında? İç içe ya da ayrı ayrı değerlendir.

Devlet ve AKP diye iki ayrı kurum var mı sanmıyorum. Devlet, sonuç itibariyle Türkiye’yi AKP yönetiyor ve devletin başında AKP var. Eskiden beri “Türkiye’de bir devlet var, bir de iktidarda olan parti var” gibi anlayışlar vardır ama ben bunu pek görmedim. Bir ordu diye görece bağımsız, görece özel bir kurum Türkiye’nin tarihinde hep vardı. Özellikle 1960’lardan sonra… Atatürk zamanında hükümetle ordu arasında tam bir beraberlik ve tam bir disiplin söz konusuydu. Fakat o Atlantik döneminde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin milli olması ve Atatürk geleneklerine bağlı olması nedeniyle, Atlantikçi hükümetlerle ordu arasında anlaşmazlıklar başladı.

Farkında mı? AKP entelektüel yetenekleri itibariyle zayıf bir parti. Dünya tahlili, “dünya nereye gidiyor”, stratejik çözümler vs. buralarda böyle bir geleneği, böyle bir mirası yok. “Osmanlı” diyorlar ama Osmanlı mirası da yok AKP’de. Osmanlı mirası daha çok ideolojik bir söylem olarak var. Osmanlı daha gerçekçiydi. Hatta AKP’den belki daha gerçekçiydi çünkü imparatorluk olduğu için nesnel gerçeklere göre yönetiyordu. Bakıyoruz ki Osmanlı paşaları son dönemde oldukça realistler, dünyayı çok iyi takip ediyorlar. AKP ise biraz el yordamıyla götürüyor. Yani bir entelektüel, zihinsel birikimi; devlet tecrübesi olmadığı gözüküyor. Konuşmalarda da, tavırlarda da, kararlarda da bunu görüyoruz.

Farkında olsaydı 2004 yılında Tayyip Erdoğan, “Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında Diyarbakır’ı merkez, yıldız yapacağız” demezdi. Demek ki farkında değil. O yıllarda, 2005-2006’da hepsini saptadık; 34 yerde eş başkan olduğunu söyledi. Farkında olsa FETÖ ile iş birliği yapmazdı. Farkında olsa 2010-2011 yılında PKK ile Kürt açılımı yapmazdı. Farkında olsa Ermeni açılımına kalkışmazdı. Yani farkında olmadığı ama hayatın onu ittiği, sürüklediği bir gerçek. Zaten Batı’da da “Yeşil Kemalist oldu” vesaire diyorlar. AKP’yi şunlar yönetiyor, bunlar yönetiyor şeklindeki değerlendirmeler Amerikan ve Alman basınında sürekli olarak karşımıza çıkıyor.

Demek ki farkında değil. AKP bu süreçte itilen, sürüklenen ve günlük gelişmelere göre çözümler üretmeye çalışan ama stratejik bir bakışı, tahlili, çözümü olmayan bir hükümet olarak gözüküyor. 2002 yılında iktidara geldi, 16 yıl… 16 yılda çok şey öğrenmeleri lazımdı ama onu göremiyoruz. AKP liderlerinin, hükümet yöneticilerinin konuşmalarına bakıyoruz; bu 16 yılda bu kadar büyük bir tecrübe, kadro da pek değişmedi ama birikim elde etmediklerini görüyoruz. Kendisi dışında temel kadroda herkes değişti zaten. Yukarısı parti. Değişenler oldu ama Sayın Binali Yıldırım, belli bir insan. AKP’de belki uzaktan tanıdığım bir iki parlak isim var ancak kamuoyu onları çok iyi bilmiyor. Ayrıca onların hükümet ve yönetim üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu sanmıyorum. AKP, “artık bizim yerimiz Avrasya” şeklinde stratejik bir tercih yaptı; bence bu net. “Bizim Atlantik sistemi içinde yaşamamız mümkün değil; Türkiye olarak, AKP hükümeti olarak yerimiz Rusya’nın, Çin’in yanı” dediler. Eğer bu stratejik tercihi yaptılarsa, AKP’nin daha net ve kararlı adımlar atması gerekmez miydi? Esas olarak bir bulanıklık yok, durum net.

Bir tereddüt dönemi yaşandığı doğru; yalnız AKP tarafında değil, Rusya, Çin ve İran yönetimlerinde de yaşandı. Biz onlarla sürekli görüştüğümüz için biliyoruz; asıl tereddüt orada mıydı? Evet, güvenmediler. Türkiye’yi de, Türkiye’nin birikimini de iyi tanımıyorlar. Ruslar biraz daha iyi biliyor ama yine de hep kuşkuyla yaklaşıyorlardı. Biz onlara Türkiye’nin dinamiklerini, mecburiyetlerini anlattık. Zamanla bu durum anlaşıldı ve o güvensizlik dönemi büyük ölçüde giderildi.

(Programdan bir not: İki-iki buçuk ay öncesine kadar Ulusal Kanal’ın radyosu yoktu, dolayısıyla önceki programlarda anons etmeyi unuttum. Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo izleyicilerinden özür dilerim. Ben Rafet Ballı, şu anda Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile günün ve haftanın meselelerini konuşuyoruz. Kısa bir aradan sonra devam edeceğiz. Ulusal Radyo’nun değerli dinleyicilerine iyi akşamlar dileriz.)

Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo’nun değerli izleyicileri, Çıkış Yolu programımız devam ediyor. Ben gazeteci Rafet Ballı, konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Artık radyo olduğu için bu anonsları sık yapmamız gerekecek.

Birinci bölümde, “Önde gelen Asya’ya eğilimli devletler, Türkiye’nin rolünün ve öneminin farkında mı?” diye sormuş ve bunu ikiye ayırmıştım: Devlet farkında mı, AKP farkında mı? Siz ise devlet ile AKP’yi birbirinden ayırmanın mümkün olmadığını, devletin içinde AKP dışında bir şey kalmadığını söylediniz.

FETÖ döneminde bir “FETÖ gladiyosu” vardı; 15-16 Temmuz 2016 gecesi Türkiye bunu tanıdı. Eskiden beri var olan ve daha çok ordunun konumundan kaynaklanan bir derin gladiyo yapısı mevcuttu. Ancak 15-16 Temmuz darbesinin bastırılmasından sonra, ikili bir yapı görmüyoruz; tek bir devlet ve tek bir hükümet var. Fakat önümüzdeki ekonomik zorluklar neleri davet edecek? Bu, Türkiye’nin önündeki en önemli soru.

Bir gazeteci rahatlığıyla, sırtımda yumurta küfesi yokmuş gibi (aslında var ama öyle diyeyim) sorayım: Bu bir devlet normali midir? Bir devletin gelenekleri ve kurumlaşması olmalıdır; devlet ve hükümet aynılaşmamalı mıdır?

“Aynalaşmalı” demek istiyorsunuz sanırım. Tabii ki hükümet devleti yönetecek, devletin başıdır. Eskiden özellikle bazı Kemalist çevrelerde “Devlet biziz, hükümetler gelip geçer, biz onları arkadan dürteriz, yönetiriz” gibi bir model vardı; bu bir özlemdi, kısmen de gerçekti. Ama bu artık arkada kaldı. AKP hükümeti ile devlet arasında bir ikilik şahsen göremiyorum.

Olması gereken bu mu? Evet, olması gereken budur. Devlet kurumlaşması başka bir şeydir, hükümet onun tepesindedir. Hükümetten bağımsız, onu yönlendiren veya baskı kuran bir devlet değil; sürekliliği temsil eden bir gelenek, bir miras, ilişkiler ağı. Türkiye’nin maliye, hariciye, adliye ve askeriye gibi dünya çapında köklü devlet kurumlaşmaları vardır. Örneğin Osmanlı’dan gelen maliye sistemi; imparatorluklar vergi toplama, haraç alma, çiftçiyi ve esnafı vergiye bağlama sistemi üzerine kuruluydu. Kayıt tutma konusunda Türkler kadar disiplinli bir devlet yoktur. Büyük tarihçiler, Türklerin her girdiği yerde nüfustan hayvana kadar her şeyi kayda geçirdiğini belirtir. Bu çok kuvvetli bir mali sistem mirasıdır.

Askeriyeye gelince; dünyada Türklerin askeri geleneği tektir. M.Ö. 3000’li yıllarda Hazar’ın kuzeyinde, atlı çoban kültürü temelinde ilk devlet ve ordu kuruculuğunu Türkler başlatmıştır. Zaman zaman Fatih Sultan Mehmet veya Yıldırım Bayezid dönemlerinde olduğu gibi devlet içi düzenlemeler olsa da, her zaman güçlü bir merkezi devlet geleneği mevcuttur. Machiavelli’nin “Hükümdar” kitabında bahsettiği güçlü ordu ve merkezi devlet vurgusu, aslında bizim Nizamülmülk’ün Siyasetname’sindeki veya Kutadgu Bilig’deki devlet anlayışıyla paralellik gösterir.

Büyük imparatorluklar geleneği Doğu’nun, Asya’nın mirasıdır. Batı ise uzun yüzyıllar boyunca şehir devletleri ve prensliklerle yönetildi. Roma bir istisnaydı çünkü deniz ticaretine, köleliğe ve muazzam bir para birikimine dayanıyordu. Oysa Doğu’nun imparatorluk geleneğinin maddi zemini “atlı çoban kültürü”dür. Viyana Okulu etnologları (Koppers, Mengin, Schmidt gibi) devlet kuruculuğunun kökünü, Kuzey-Batı Asya steplerindeki ön Türklerin ve ön Hint-Germenlerin atlı çoban kültürüne bağlar. At yetiştirmek ve otlakları kontrol etmek, aynı zamanda askeri bir örgütlenmeyi gerektirir. Atı bir “savaş aracı” olarak kullanmak, bu kavimlere büyük bir devlet kurma potansiyeli sağladı. Bu kavimler Mezopotamya, Çin ve Hindistan gibi tarım havzalarına indiklerinde, oradaki zenginliklerle kendi devlet ve ordu birikimlerini birleştirdiler.

Bugün Asya ülkelerinin ve hatta Türkiye’yi uzun süre dışlayan Almanya ve Fransa gibi Avrupa devletlerinin, tekrar Türkiye’ye yönelmelerinde bu devlet ve ordu mirasının payı olduğunu düşünüyorum. Batı’nın köksüzlük sorunu var; onlar kendilerini Roma’ya bağlamaya çalışsalar da, aslında Roma’yı yıkan Germen kabileleridir. Tarih arayışlarında Roma’ya sığınırlar ama o gelenekle doğrudan bir süreklilikleri yoktur. Bizim ise devlet kurumlaşması ve imparatorluk yönetimi konusunda çok daha köklü ve kesintisiz bir tarihsel mirasımız var. Avrupa’da kurulan Orta Çağ devletlerine baktığımızda, bu devletlerin Roma İmparatorluğu’na ve Yunan uygarlığına benzemediğini görüyoruz. Ancak sonradan onlardan bir şeyler almaya ve öğrenmeye çalışmışlar. Devlet, müessese ve nizam bahsini burada bitirelim istiyorum; biraz dağıldık galiba. O konuyu kapatalım ama buna bir gün zaman ayıralım, konuları daha güzel toparlayıp tekrar görüşebiliriz.

Dediniz ki; “Normalde hükümetler ve siyasi irade devleti yönetir.” Bu anlamda tam eşittir demesek bile bir aynılık, kabaca bir özdeşlik vardır ama “eşittir” değillerdir. AKP’nin yöneldiği yeni sistemin içindeyiz, test ediyoruz, sonuçlarını göreceğiz. Henüz bir-iki aylık bir sistem… Türk devlet geleneğinden çok köklü bir kopuşu ifade ediyor desek itiraz eder misiniz? Ederim. Bakın, kopamıyorlar. En basiti, dönüp dolaşıp tekrar Atatürk’ü ve Kemalizm’i kabul etmek, tanımak zorunda kalıyorlar.

Kamuoyundaki “Samimi mi?” sorusu babında şunu söyleyeyim; bu, sorulabilecek en cahilce sorudur. Toplumsal süreçlerde samimiyet diye bir şey yoktur. Zelzelenin samimiyeti var mı? Heyelan oluyor, sel felaketi geliyor; İstanbul sokaklarını sel basıyor. “Acaba bu sel samimi mi?” diye bir soru soruyor muyuz? Sonuç itibarıyla bunlar, insanların iradesinin belirlediği süreçler değil. AKP 2002 yılında Türkiye gibi bir devletin başına geçtiğinde, o kurumlar ve devlet yapısı bu yeni gelenleri yuttu, asimile etti ve kendine benzetti. 16 yılın hikayesi büyük ölçüde budur. Onlar da kendilerinden bir şeyler dayatmaya çalıştılar ama sonuçta ne oldu? İmam hatip okulları projeleri iflas etti, İslamcıların çoğuna sorarsanız ettiler bile. Toplumu İslamlaştırma projeleri de iflas etmeye mecburdur. Siz belli tarikatları ve cemaatleri geleneklerinize göre yönetebilirsiniz ama Türkiye’yi yönetmeye kalktığınızda, en sonunda cemaatlerle ve tarikatlarla savaşmak zorunda kalıyorsunuz. Bu ne demektir? Kemalist devrim bir gerçekliktir. Siz o devrimi reddederek Türkiye’yi yönetemezsiniz. Kemalist devrim sizi yutar, hizaya getirir ve sürükler götürür. Yaşanan da budur.

“Türkiye’nin AKP iktidarından kurtulmak gibi bir derdi yok mu?” diyeceksiniz. Olmaz olur mu? Lokomotif vagonları itiyor; neden lokomotif öne geçmesin? Sizin tespitinize göre lokomotif arkada kalıyor ama tarihsel süreci AKP götüremez; bunu çok kısa zamanda göreceğiz. AKP Türkiye’yi yönetemez. Türkiye’nin son 200 yıllık birikimi ve imparatorluk geleneği ortadadır. AKP mi Türkiye’nin imparatorluk geleneklerine daha çok yaslanıyor, Atatürkçülük mü? Atatürkçülük bir devrimdir ama arkasında o büyük imparatorluk kültürü vardır. Niçin bu devrimler Türkiye, Rusya, İran ve Çin gibi imparatorluk mirası olan ülkelerde olmuş da, böyle bir mirası olmayan Asya, Afrika veya Latin Amerika ülkelerinde olmamıştır? Bu, Kemalist devrimin aslında imparatorluk mirasına dayandığını ve oradan kuvvet aldığını gösterir. Bugün Atatürk devrimciliğinin önderliğini ve teorisyenliğini yapan Vatan Partisi’dir. Partiyi çıkardığınızda Türkiye’de teorik bir Atatürkçü çaba göremiyoruz. Onun dışında kalanlar ise şarlatanlıktır; Anıtkabir’in çiçeklerini korumak, rakı içme özgürlüğünü savunmak ya da kıyafet üzerinden Atatürkçülük yapmak… Atatürkçülük bu değildir. Gerçek Atatürkçülük vatanın bütünlüğünde, terörle mücadelede, üretim ekonomisinde ve altı ok programında (cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik, devrimci) yaşar.

Şimdi Atlantik Cephesi’ne gelelim. Avrasya’nın önde gelen ülkeleri (Rusya, İran, Çin ve Türkiye) rolünün farkında. AKP bunu fark etmeye başladı. Peki, Amerika Türkiye’nin rolünün farkında mı? Farkında, çünkü Amerika nesnel ve büyük bir devlet. “Neden Türkiye’yi harcıyor?” diyebilirsiniz ama aslında harcamıyor; sadece Türkiye’nin artık kontrolünden çıktığını tahlil ediyor. 2000’lerin başından bu yana Amerika’nın vardığı nokta şudur: Türkiye artık elinde tutamayacağı bir ülkedir. Bu nedenle “Madem benim kontrolümden gidiyor, öyleyse parçalanarak gitsin” stratejisini uyguluyor. Yani içinden bir parça koparıp ikinci bir İsrail, yani bir Kürdistan kurarak Türkiye’yi, İran’ı ve İpek Yolu bağlantısını bölmek istiyor.

Amerika’nın Irak’ı ve Suriye’yi hedef almasının stratejik nedeni Türkiye’yi çevrelemektir. Trump’ın “6 trilyon dolar harcadık, sonuç ne?” çıkışını ve Suriye’den çekilme söylemlerini de bu büyük gerçeklik içinde değerlendirmek gerekir. Türkiye, NATO’nun güneydoğu kanadında kaybettiği en önemli güçtür ve bu durum Amerika için büyük bir yıkımdır. Türkiye her şeye rağmen bölge siyasetinde İran’dan daha güçlü bir etkendir ve çağımızın devrim özelliklerini daha güçlü taşır. Bu planlar, yani Türkiye’yi parçalama ve İsrailleştirme projesi, tarihsel süreçte bozulmuştur. Acaba tekrar bölge ülkeleriyle birlikte çalışmak, Türkiye ile birlikte çalışmak, İran ile birlikte çalışmak şeklinde bir güçlü eğilim yakın zamanda mümkün değil mi? Amerikan devletinde bu olabilir. Çünkü Amerika’nın son dış politikasına baktığımızda ne çıktı? Bir hafta evvelki *Foreign Policy* makalesinin başlığı “Amerika yenildi” idi. *Foreign Policy*, yani Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın yarı resmi yayın organının en önemli makalesinin başlığını on gün evvel okuduk. Amerika, Suriye’de yenildiğini görüyor. Trump’ı da Suriye meselesi seçti; Amerikan halkı seçmedi. Eğer Amerika Suriye’de yenilmeseydi, o Clintonlar, Millingtonlar devam edeceklerdi. Ama Trump neyin ürünü? Orta Doğu’da Amerika’nın savaşı kaybetmesinin sonucu. Dolayısıyla dünya halklarının dirilişi veyahut da Suriye, Irak, İran ve Türkiye’nin dirilişi Trump’ı üretti.

Trump’ın iki hedefi vardı: Çin ve Almanya. Evet, hala bunu söylüyor ve tutarlı bir şekilde çizgisini sürdürüyor. Birinci stratejik rakibi olarak Çin’i görüyor, ikincisi ise Almanya. Hatta Rusya’yı kazanmaya çalışıyor. Evet, durum şu an böyle. Askeri bakımdan Rusya ile Amerika arasında çok ciddi çelişkiler var ama Trump, Çin ve Alman ekonomilerinden gelen tehditler karşısında, yani Çin mallarının ve Alman mallarının Amerikan iç pazarında revaçta olması sebebiyle, korumacı tedbirlerle kendi ekonomisini canlandırmaya çalışıyor. Bunu yaparken de Trump’ın ifadesiyle “çöle gömdüğü” trilyonlarca dolar kaybı devam ettirmemek için Orta Doğu’da bir takım barışçı çözümler peşinde koşuyor. Ama bunu yaparken de tamamen stratejik hedeflerinden kopmuş değil. Sonuç itibarıyla Suriye’nin toprak bütünlüğü korunacak, Beşar Esad görevde kalacak ve bunu Amerika da kabul etmek zorunda kalacak. Batı Asya ülkeleri; yani Türkiye, İran, Rusya, Suriye, Irak ve Lübnan’ın olduğu, Amerika’nın yönetmediği bir düzen oluşacak. Amerika da bir anlamda o düzeni kabul edip bu ülkelerle belirli konularda anlaşacak. Dünya oraya gidiyor. Amerika ise yığınağını, yükselen büyük ekonomi ve askeri güç olan Çin’e karşı yapacak. Ekonomik planda da dünkü müttefiki olan Almanya’ya karşı kendi ekonomisini korumaya çalışacak.

Sizin bu söylediklerinizden benim çıkardığım; Amerikan devleti içinde savaş sonrası dönem için en azından fikri alıştırmalar yapıldığıdır. Fakat ben tekrar söylüyorum; buna rağmen Trump’ın son Rahip Brunson olayıyla ilgili Türkiye’ye yönelttiği tehdidi çok gerçekçi buluyorum. Yani bakın; Türkiye buna boyun eğecekse gerçekçi olur. Ancak eğmeyecekse, tam tersine Türkiye’nin gidişi ve Amerika’dan uzaklaşması hızlanacaksa bu, Amerika açısından gerçekçi olmaz. Amerika’nın stratejik hedefi, Türkiye’nin kontrolünden çıkmasıdır. Kontrolünden çıktığına göre; yaralı, zayıf, iç kavgalar ve çatışmalar içinde, mümkünse bölünmüş bir Türkiye istiyorlar. Peki, hangi kuvvetler yapacak bunu Türkiye’de? PKK, FETÖ, İyi Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi… Bu partilerin her ikisi de Trump’ın açıklamasına karşı çıktı. AKP ile ilgili birtakım kayıtlar olmasına rağmen, buna “karşı çıkma” denmez; söyledikleri laflar “hukuka uymalı” gibi basit ifadeler. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin ve Muharrem İnce de dahil olmak üzere her iki hizbin başındaki unsurların ve İYİ Parti’nin lider kadrosunun Amerikan planı içinde olduğu çok açık. Düşünün, Meral Akşener en son HDP için “Kürt siyasal hareketinin temsilcisi” dedi. Bunu ancak bir Amerikan devlet adamı söyler, bir Türk milliyetçisi söyler mi?

Bu partilerin tabanları isyan etmeli. Şu anda CHP yönetimi ve Muharrem İnce’nin, Meral Akşener ile hiçbir farkı yok; bunlar tamamen Amerikan stratejisi içinde oynayan aktörler. HDP ile ittifak burada belirleyicidir. Hangi parti PKK, HDP veya FETÖ ile bir şekilde ittifak halindeyse o, Amerikan planının bir aletidir. Türk ordusu Afrin Harekatı’na başlıyor, Meral Akşener ne diyor? “Tosuncuklarınız yolda” diyor. Bunu ancak Amerikan İstihbarat Teşkilatı, kara propaganda ve psikolojik harekat dairesi söyler; Mehmetçiğin moralini bozmak için. Sen savaşa giden Mehmetçiğin moralini nasıl bozarsın? Cumhuriyet Halk Partisi Ankara’dan İstanbul’a yürüyor, başlıca slogan ne? Hapishanedeki PKK’lıları, FETÖ’cüleri çıkartmak. Mağdurlara dayanan bir iktidar projesi… Mağdur kim? Hapishanede Deniz Gezmiş mi var, Doğu Perinçek mi, Mahir Çayan mı, İlker Başbuğ mu, Doğan Avcıoğlu mu, Mümtaz Soysal mı var? Kim var? PKK’lılar var, FETÖ’cüler var. Erdal Aksünger çıkıyor ne diyor? “Biz HDP ile açık ittifak yapmalıyız, bunu gizli yapmanın manası yok.” Kim taşıyor HDP’yi Meclis’e? Cumhuriyet Halk Partisi. Fotoğraf ortada; CHP sırtına aldı HDP’yi ve götürüp Meclis’e soktu. Oylar da bunu gösteriyor. CHP yönetimi bunu açık açık propaganda etti, Sözcü Gazetesi yazarları bile “Meclise 60-70 HDP’li girerse Tayyip Erdoğan’ı önleriz” diye matematikler kurdular. Bu ne demek? “Amerika’yla beraber Tayyip Erdoğan’ı yıkmaya kalkmak” demek. İşte onun için iflas etmiştir bu muhalefet. CHP, İyi Parti, FETÖ, PKK bunlar açık, tek bir cephe oluşturdular.

Siz “Amerika’nın kuvvetleri nerede?” diye sordunuz, işte sayıyorum: PKK, HDP, FETÖ, CHP yönetimi, Muharrem İnce yönetimi ve Meral Akşener yönetimi. Bunların hepsi Amerika’nın kuvvetleri. “PKK ile FETÖ ile CHP’nin farkı yok mu?” diye soruyorsunuz. Farklar olsa da hepsi aynı cephede buluşuyor. Bugün çok açık bir şekilde Amerika’nın oluşturduğu bir cephe var. 24 Haziran seçimlerinde de bu cephe oluştu. Rahip Brunson olayında Türkiye, Amerika’dan gelen tehditlere direniyor. Bu, bir papazın alınması verilmesi olayı değil; bu, doğrudan Türkiye ile Amerika arasındaki stratejik savaşın bir parçası. Herkes biraz “Türkiye’ci” gözükmek zorunda, o yüzden göstermelik yasak savar laflar ediliyor ama çok açık; CHP ve İYİ Parti, Amerika ile Türkiye arasındaki bütün çelişmelerde, Afrin’de, PKK ve FETÖ ile mücadelede Amerika’nın yanındalar. İYİ Parti programında “Biz Batı kampından kopmayacağız” diyor. Biz ise “Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor” diyoruz. Koptuğunu NATO görüyor ve Türkiye’yi “düşman” kavramı içerisine oturtuyor. Ama İYİ Parti ve CHP sürekli “Batı, Batı” vurgusu yapıyor. “Doğuda medeniyet yok, demokrasi yok” diyorlar.

Bakın, Atlantik’te bağımlılık, parçalanma ve borç batağı var. Avrasya’da ise Atatürk devrimini tamamlamak, vatanı bütünleştirmek ve üretim ekonomisine geçmek var. Milli tercih Avrasyacıdır. Ülkücülere de söylüyorum; milliler ama hala akılları Rusya ve Çin düşmanlığında kalmış, Amerika’nın enjekte ettiği bu düşmanlıktan kurtulamıyorlar. Amerika seni borç batağına sokmuş boğuyor, PKK’ya binlerce tır silah veriyor, Suriye’yi düşman gösteriyor. NATO diyor ki: “Senin düşmanın Suriye’dir, İran’dır.” Ama Avrasya’da Suriye ve İran bizim dostumuzdur; onlara düşman olursak bölünürüz.

Politika sonuç alma sanatıdır. Atatürk gibi konuşmak lazım. Ben bunları Emin Çölaşan’a veya Kılıçdaroğlu’na söylemiyorum, Türk köylüsüne söylüyorum. 24 Haziran seçimleri öncesi Sayın Kılıçdaroğlu’na “Gelin; Vatan Partisi, İYİ Parti ve CHP birlikte seçime girelim, HDP ve FETÖ ile aramıza sınır çekelim, milli mevziden Tayyip Erdoğan’a alternatif olalım ve siz bu cephenin Cumhurbaşkanı adayı olun” dedim. Çünkü siz ana muhalefet partisiniz; genel başkanınız aday olmazsa partinizi bölersiniz dedim. Bir partinin genel başkanı, hükümet başkanı olmak için seçilir. Hükümet başkan adayı kendisi değil de başkasıysa, o parti bölünür. Almanya’da var mı, Fransa’da var mı, İtalya’da, İngiltere’de böyle bir şey var mı? İngiltere tarihinde böyle bir örnek göstersinler. Aynen bunları söyledi; “Bölünürsünüz” dedi. Çünkü sonuç itibarıyla… Şimdi bugün bunu nasıl izah edecek Cumhuriyet Halk Partisi? Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce değil mi? Evet. Peki, şimdi Cumhuriyet Halk Partisi onu yerin dibine batırıyor. Siz Türkiye’yi yönetsin diye aday göstermişsiniz. Cumhurbaşkanı demek, hükümet başkanı demek artık.

Siz kendi hükümet başkan adayınızı 24 Haziran’da, daha iki gün evvel “Türkiye’yi bu adam çok iyi yönetir” diye 80 milyonun önüne çıkarttınız, şimdi ise yerden yere vuruyorsunuz. Bu nasıl parti? Bu nasıl çözüm? Bu nasıl alternatif? Devrimcinin bir üslubu vardır. Nedir o? Gerçekleri yalın bir şekilde ortaya koymaktır. Benim hiç kimseye nezaketsizlik yaptığımı, bir insana karşı nezaketsiz bir laf söylediğimi, hakaret ettiğimi gördünüz mü Türk siyasi hayatında? Hayır. Ama ben gerçekleri olduğu gibi söylüyorum; yumuşatmadan, eğmeden, bükmeden. Çünkü halka böyle hitap edilir. Sizin bu uyarınızı gerçekçi ve yerinde bulmuyorum. Hakaret etmiyorum, sataşmıyorum, sövgü bende yok. Bundan sonra itişme kakışma da yok. Yalnızca gerçekleri yalın bir şekilde, devrimci üslupla ortaya koyuyorum. Çünkü halkın anlaması lazım.

Kılıçdaroğlu’na yaptığım uyarının penceresinden bakınca, bugün CHP’deki durumu nasıl görüyorum? CHP kendi ettiklerini kendi biçiyor. Bir partinin genel başkanı varken, aynı partinin içinden başka birini hükümet başkanı adayı gösterirseniz, o genel başkanı niye seçtiniz? Niye kurultayınızda Kılıçdaroğlu’nu genel başkan seçtiniz? Hükümet başkanı olsun diye. “Parlamenter demokrasi” diyorlar, Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı çıkıyorlar ama parlamenter demokrasiyi bilmiyorlar. Parlamenter demokraside parti başkanı, hükümet başkanı adayıdır. Dünyanın hiçbir yerinde, ne Almanya’da ne Fransa’da ne İngiltere’de ne İspanya’da ne de Portekiz’de; hiçbir parlamenter demokraside bir parti genel başkanı var ama bir de ayrıca hükümet başkanı adayı var, böyle bir şey yok. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu hale düşmesi kendi ezikliğinin, cesaretsizliğinin ve zavallılığının sonucudur.

Hani dışarıdan Ekmelettin Bey gibi veya Abdullah Gül gibi isimleri aday göstermeye çalıştılar. Eğer kabul ettirebilselerdi, Abdullah Gül CHP’nin hükümet başkanı adayıydı. Bu nasıl parti? Bunun programı yok. Abdullah Gül’ü Türkiye’nin Cumhurbaşkanı yapmak istediler, tutturamadılar; bu sefer kendi içlerinden başka bir aday çıkardılar. Niye Kılıçdaroğlu çıkıp “Aslanlar gibi ben Cumhurbaşkanı adayıyım” diyemedi? Muharrem İnce’yi aday gösterdiği an genel başkanın istifa etmesi gerekiyordu.

Sizce Amerikan politikalarına daha uzak olan hangisi; Kemal Bey mi, Muharrem Bey mi? Ben hiçbir fark görmüyorum. İkisi de Batıcı, ikisi de Atlantik sisteminin ihtiyaçlarına cevap veriyor. Onur Öymen belgeleriyle açıkladı; Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Batı’nın bir düzenlemesi ve tertibiyle getirildi. Şaban Sevinç ve Tuncay Özkan gibi isimler dahi CHP Genel Merkezi’nin başka bir merkez tarafından yönlendirildiğini, kararların dışarıdan alınıp partiye dayatıldığını konuşuyor. Birbirlerine yönelttikleri suçlamalara bakın; Amerika yok, Orta Doğu yok, İran yok, Rusya yok, Avrasya yok. Sadece dedikodu, şahsi çekişmeler ve itişme kakışma var. Türkiye’nin içine girdiği süreç, Yunanistan ve İsrail’in tehditleri, ekonomi sorunları tartışılmıyor. Vatan Partisi’nin merkez kurulları ise bunları tartışıyor. İYİ Parti ve CHP’de gördüğümüz ise tarihsel süreçleri belirlemeyen şahsi çekişmelerdir.

En acısı da Cumhuriyet Halk Partisi’nde Kemalist bir damar kalmadı. 1938’de Atatürk’ü kaybettik, 7 yıl sonra 1945’te Türkiye Amerika’nın kontrolüne girmeye başladı. İstiklal Savaşı’ndan 23 yıl sonra, Batı emperyalizmine karşı mücadele etmiş bir kadronun devamı olan CHP yönetimi, İsmet Paşa’nın ağzından “Küçük Amerika olacağız” diyerek bu teslimiyete ses çıkarmadı. Atatürk 1938’de ölüm döşeğindeyken Celal Bayar’a, Tevfik Rüştü Aras’a, Kılıç Ali’ye ve İsmet Paşa’ya vasiyet olarak Sovyetler Birliği ile dostluktan ayrılmamalarını söylemişti. Bunu Celal Bayar’ın hatıralarında, Kılıç Ali’nin notlarında ve Tevfik Rüştü Aras’ın röportajlarında görebilirsiniz.

Atatürk, dünyada iki kamp olduğunu görmüştü: Zalim emperyalistler ve mazlum milletler. Türkiye mazlumların ön cephesidir. 1934-36 yıllarında mazlum milletlerin bir gün zalimleri yeneceğini öngörmüştü. Buna rağmen o kadrolar, Sovyet tehdidi yalanıyla Türkiye’yi Amerikan kampına sürüklediler. Oysa dönemin tankçı subayı olan dayımın ve Ertuğrul Alatlı’nın anlattığı gibi, o yıllarda orduda Sovyet düşmanlığı diye bir şey yoktu. Devlet adamı, emperyalizmin dolduruşuna gelmez; ancak bu kadrolar bir tahlil yaparak Atlantik sistemini tercih ettiler. Türk ordusu bir takım subaylarını, tıpkı sonradan NATO’ya gönderdiğimiz gibi, Rusya’ya eğitime gönderiyor. Turhan dayımın bana söylediğine göre; subaylar oradaki eğitimin çok etkisi altında kalıyorlar. Onun üzerine bu eğitim kesiliyor. Ama Türkiye, zaten planlama yönünden de Sovyetler’den etkilendi. Mesela birinci beş yıllık kalkınma planımız 1933’te; birinci ve ikinci plan beraber yapıldı. Sovyetler Birliği’nin büyük planlama katkılarıyla gerçekleştirildi. Yalnız planlama değil; Nazilli basma fabrikası ve diğer önemli bazı fabrikalar da Sovyet işbirliğiyle yapıldı. O dönemde Türkiye ile Sovyetler arasındaki ekonomik işbirliği çok güçlüydü.

Şimdi politikayı anladık; gelelim esas meseleye. Aydınlarımız niye karşı çıkmadı? Sosyalist aydınlarımız karşı çıktı. Nâzım Hikmet, Behice Boran, Şefik Hüsnü karşı çıkmıştı. Doğan Avcıoğlu o zamanlar çok gençti; 1953-55 yılları civarında bu fikirler yeni gelişiyordu. Mehmet Ali Aybar’ı, Behice Boranları, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki kesimi, İlerici Gençler Birliği’ni, Muzaffer Şerif gibi isimleri biliyorum. Onlar durumun farkındaydı. İlginç olan, Fevzi Çakmak’ın da o dönemde bu sosyalist aydınlarla görüşüyor, konuşuyor olmasıydı.

Esas şaşırtıcı olan; Cumhuriyet Halk Partisi içinden, Atatürk’ün vasiyetine ve İstiklal Savaşı geleneğine rağmen kimsenin o dönemde net bir tavır koymamasıdır. Bu öyle bir cereyan ki; Hitler örneğinde olduğu gibi, bir süre sonra karşı direnenler bastırılıyor veya temizleniyor. Koskoca Alman milleti, Alman büyük sermayesinin yayılmacı ve emperyalist hırslarının temsilcisi olan bir figürün peşinden gitmeye başlıyor. Tarihte zaman zaman böyle cereyanlar olur. Mesela şu anda Türkiye’de de “Tayyip Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin” diyen şapşalca bir cereyan var. Aydınlarımızın çoğu bu cereyana kapılmış durumda.

Siz, “Tayyip Erdoğan gitmesin” demiyorsunuz; ama “Kim gelirse gelsin” diyerek Amerika ile, FETÖ ile, PKK ile ve HDP ile beraber Tayyip Erdoğan’ı devirmeye kalkıyorsunuz. Bu mümkün değil. Çünkü Türkiye’nin bölünmesini isteyen odaklarla iş birliği yaparak Türk milletinden destek alamazsınız. Türk milleti; milli mevziden, üretim ekonomisinden, vatan bütünlüğünden ve teröre son veren bir çizgiden; yani Vatan Partisi’nin mevzisinden AKP’ye karşı mücadele ederse başarıya ulaşır. Vatan Partisi’nin tek gerçekçi seçenek olduğunu göreceksiniz. Diğer taraftan Amerika’nın Bağdat’ta yaptığı gibi bir operasyonla hükümet kurdurması, ancak Ankara işgal edilirse mümkündür.

Amerika işgal etse bile artık kendi düzenini kuramıyor. Irak örneği ortada; çünkü Amerika’nın devri geçti. Türkiye örneğinden gidelim: Amerika, 2002 yılında bir operasyonla Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ü getirdi ama onları tam olarak kontrol edemedi. Türkiye, Amerika’nın elinden Tayyip Erdoğan’ı çekip aldı. 2004 yılında “Ben Amerika’nın eş başkanıyım” diyen Tayyip Erdoğan, bugün Amerika ile mücadele eden bir konuma yerleşti.

Geçen hafta Güney Kıbrıs’ta, “Dış Rumlar” başlıklı bir konferans düzenlendi. Lefkoşa’da, aralarında Amerikan, İsrail, Mısır ve Yunanistan büyükelçilerinin de bulunduğu isimler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerine karşı silah kullanmaktan söz ettiler. Siz, Amerika, İsrail ve Yunanistan’ın Türkiye’ye ve Avrasya’ya karşı tezgahlar kurduğunu ilk dillendiren politikacısınız. Merhum Soner Polat amiralimiz, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı olarak bunları ilk gündeme getirdi. Biz de onun uyarılarıyla bu gerçekleri anlatmaya başladık.

Suriye krizinde Amerika yenildi; Irak’ın kuzeyinde de yenildi. Ancak Doğu Akdeniz’de durum farklı. Türkiye’ye yönelik tehdit artık Suriye ve Irak’ın kuzeyinden çok, Doğu Akdeniz ve Ege’den geliyor. Orada Amerika ve İsrail ile Türkiye arasındaki cepheleşme; stratejik, bağdaştırılması mümkün olmayan ciddi menfaatlere dayanıyor. Türkiye ile Yunanistan baş başa kalsalar, Ege’deki ve Doğu Akdeniz’deki sorunları çözerler. Ama orada Amerika ve İsrail var.

Bu devletler, Türkiye’ye karşı “Noble Dina” adlı bir deniz tatbikatı yapıyorlar. Hatta 2010’lardan beri bu tatbikatı sürdürüyorlar. “Noble Dina” isminin Tevrat ve İncil’deki Dina hikayesine dayandığına dair araştırmalarımız var. Senaryoya göre, Türkiye Kıbrıs’a “tecavüz” etmiştir; Amerika, İsrail ve Yunanistan da bu “intikamı” almak için Türkiye’yi mahvetmeye çalışmaktadır. 2002’deki “Millennium Challenge” (Bin Yılın Meydan Okuması) tatbikatı da benzer bir tehditti. Amerika, 1998’de “28 Şubat’ı bin yıl sürdüreceğiz” diyen Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’na, “Seni işgal edeceğim” cevabını vermişti.

Şimdi soruyorum: Hükümet ve Dışişleri Bakanlığı neden bu tehditleri gündemine almıyor? Neyse ki Türk Silahlı Kuvvetleri durumu görüp “Efes” tatbikatı gibi karşı hamleler yapıyor. Türkiye’nin birinci meselesi artık budur. Ben bu gündemi Pekin’de Yunan Başbakanı Çipras’ın eski danışmanı Dimitris Konstantakopulos ile de konuştum. Yunan halkına ve devletine şu mesajı verdim: Bırakın Amerika’yı ve İsrail’i arkanıza almayı; Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’ye güvenerek Anadolu’ya çıkanların başına gelenleri unutmayın. O tarihsel dersleri yinelemenin bir alemi yok. Türkiye ile Yunanistan bütün bu sorunları; Kıbrıs olsun, Ege olsun, hepsini çözer ve çözecektir. Baş başa çözelim. Başkalarını getirip bu işlerin içine sokmayın. En ucuz, en ekonomik ve her iki tarafın yararına olan çözüm budur.

Bakın, Türk Silahlı Kuvvetlerinin tatbikatları yapılıyor. Efes Tatbikatı buna bir örnektir. Bir söz vardır; tiyatronun başında duvarda asılı bir tüfek varsa, en sonunda o tüfek patlar. Şimdi burada tanklarla, deniz kuvvetleriyle tatbikatlar yapılıyorsa durum ciddidir. Amirallerimiz Sayın Soner Polat ve Sayın Cem Gürdeniz, bu konularda çok aydınlatıcı yazıları Aydınlık gazetesinde ve Teori dergisinde yayınladılar. Teori dergisinin bu ayki sayısı tamamen buna ayrıldı; Türkiye’nin gündemi bu. Ancak ne Cumhuriyet Halk Partisi ne AK Parti yöneticileri ne de İYİ Parti cenahı, durumun vahametini size doğru dürüst anlatıyor. Gündemlerinde böyle bir şey yok. Oysa Türkiye’nin yarını buralarda belirlenecek.

Suriye ve Irak’ın kuzeyinden Ege’ye doğru kayan bir Türkiye-Amerika çelişkisi var. Çünkü Amerika orada yenildi. Ancak burada denge çok ciddi. Amerika, İsrail ve Yunanistan doğrudan birer kuvvet olarak karşımızda duruyor. Amerika daha önce PKK, IŞİD ve YPG gibi yapıları kullanıyordu; şimdi ise doğrudan kendi devlet gücüyle sahada. Peki, buna karşı Türkiye ne yapıyor?

Sayın Tayyip Erdoğan’ı hayretler içinde dinliyorum. Gidiyor Güney Afrika’da İslam kanaat önderlerini topluyor, konferans yapıyor ve orada Suriye rejimine çatıyor. Suriye rejimine çatarak Doğu Akdeniz’de nasıl karşı koyacaksın? Gereksiz yere Mısır’ı karşımıza aldık ve onları karşı tarafa ittik. Bu yüzden diyorum ki; Tayyip Erdoğanlar Türkiye’yi artık yönetemezler. Çıkmazdalar. Bir devlet adamında inat ve takıntı olmaz. Beşar Esad düşmanlığı yaparak Amerika’ya da yaranamazsınız, çünkü Batı da Amerika da İsrail de artık Esadlı bir Suriye’ye razı oldu.

Vatan Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu’nun bülteninde, NATO’nun sonuç bildirgesi detaylıca incelenmiş. Orada hedef Suriye. NATO toplantılarında Türkiye’nin, “Suriye’den bize hangi tehdit geliyor?” diye sorması ve veto hakkını kullanması gerekirdi. Eskiden NATO toplantılarında dişe diş mücadele ederdik; şimdi ise bu iradeyi göremiyoruz.

Savunma harcamalarına baktığımızda, Yunanistan’ın savunma bütçesi Türkiye’den daha yüksek ve milli gelire oranla çok ciddi bir seviyede. Yunanistan kime karşı silahlanıyor? Makedonya’ya, Arnavutluk’a ya da Bulgaristan’a karşı değil; doğrudan Türkiye’ye karşı. Vatan Partisi olarak bu tehdit karşısında çözümümüz şudur: Suriye ve Irak’ın kuzeyinde oluşturduğumuz ittifak birikimini Ege’ye ve Doğu Akdeniz’e taşıyacağız. Çin’i de buna katarak bir denge kuracağız. Çin’in enerji kaynağı İran Körfezi’dir ve Körfez, Doğu Akdeniz’den kontrol edilir. Yani Doğu Akdeniz’i Amerika ve İsrail’e bırakırsanız, Çin’in enerji güvenliği de kalmaz. Bunu Çinli yetkililere de anlattık.

Tayyip Erdoğan, Suriye yönetimini hedef almaya devam ederseniz Doğu Akdeniz ve Ege’de Türkiye’nin stratejik çıkarlarını, petrolünü, doğal gazını ve vatanını savunamazsınız. Mısır’ı yanımıza çekmek çok kolayken onları “darbeci” diyerek dışlamak büyük bir aymazlıktır. İhvan takıntıları yüzünden İran’ı, Suriye’yi, Rusya’yı ve Çin’i kaybediyorsunuz.

Suriye’de krizin çözüleceği aşamaya gelmiş bulunuyoruz. Güney sınırımızda büyük oranda hakimiyet sağlandı. Kuzeyde ise Şam yönetimi ile PYD arasında görüşmeler olduğu biliniyor. Biz, Esad yönetimini PKK ile baş başa mı bırakacağız, yoksa onlarla birlikte hareket edip Suriye’nin toprak bütünlüğünü mü sağlayacağız? Türkiye’nin önündeki tek seçenek, Suriye’nin vatan bütünlüğüne destek vermektir. Çünkü Suriye’de masa tektir ve o masada sadece Suriye hükümetinin koltuğu vardır; Amerikan, Rus veya Türk koltuğu yoktur.

Sonuç olarak; Suriye politikası iflas etmiştir. Mısır politikası da aynı şekilde. Bu yanlışlar Çin’de, Rusya’da ve İran’da güvensizlik yaratıyor. Türkiye, Tayyip Erdoğan yönetimiyle bu sorunları çözemez. Putin-Trump zirvesinde de görüldüğü gibi, küresel güçler arasında geçici uzlaşmalar olabilir ama Rusya ile Amerika’nın anlaşması mümkün değildir. Bizim kendi öz gücümüzle ve doğru ittifaklarla bu kuşatmayı yarmamız şarttır. Kaldı ki Rusya için Türkiye çok önemli. Putin’in çok sağlıklı bir Türkiye politikası var. Kalkıp da Suriye’nin kuzeyinde PKK ve YPG’yi koruyan bir formüle Rusya hiçbir şekilde razı olmaz; Suriye de olmaz, İran da olmaz. Amerika ile Rusya orada PKK’ya bir alan veriyor, hakimiyet sağlıyor falan ama bu, Rusya’nın kabul edeceği bir çözüm değil.

Peki, silahsız bir statüde bir tür özerklik verilemez mi? Silahsız özerklik olmaz ki. Özerklik sonuç itibarıyla yarım devlettir; silahı olmayan devlet olmaz. Her özerk yapının silahı vardır. Suriyeli bakan düzeyindeki isimlerle en son görüştüğümde “Silahlı bir şeye kesinlikle izin vermeyiz” dediler. Yani “Özerkliğe izin vermeyiz” demek istiyorlar. “Biz Türkiye’nin yerel yönetimler yasasını tercüme ettik, vereceğimiz budur” dediler. Suriye devleti, tek hakimiyetin kendisinde olmasını istiyor. İkinci bir özerk yönetim olmayacak, dolayısıyla silah da olmayacak. Suriye, Kürtleri kazanmak için yerel yönetimleri güçlendirebilir; bu onun tercihidir ama silah vermez. Rusya da Kürtlere silah verme siyasetini kabul etmez. Niçin etmez? Çünkü stratejik çıkarlarına aykırı.

Silahlı bir PKK varlığı, Amerika için orada bir dayanak noktasıdır. Silahlı PKK nedir biliyor musunuz? Silahlı Amerika’dır. Rusya, üniforması PKK olan Amerikan askerini, yani Amerika’nın piyonlarını kabul eder mi? Etmez.

Geçmişte Amerika ile her kriz aşamasında sizin bir karşı cevap maddeniz var: “İncirlik’i Amerika’ya kapatalım.” Artık bunu herkes söylemeye başladı. Hükümet içinden de, televizyon programlarında da bu tür söylemler başladı. Vatan Partisi’nin ifadeleriyle “Üsler Türk ordusunun kontrolüne geçmeli ve Amerikan uçaklarına kapatılmalı” deniliyor. İncirlik bizim üssümüzdür; “Kapatılsın” derken kastedilen, oranın Türk ordusunun kontrolüne geçmesi ve Amerikan güçlerinin ülkelerine dönmesidir. “Misafirlik bitti” formülü bu. Bu durum Amerika ile gerginliği tırmandırmaz mı? Zaten onlar tırmandırıyor. Silahlı tatbikat yapıyorsa Amerika, çatışmayı göze alıyor demektir.

Peki, Türkiye’nin Amerika ile ilişkileri yönetme konusunda bir planı var mı? Hükümet günübirlik çözümlerle vaziyeti kurtarmaya çalışıyor. “Erken bir kopuş yaşamayalım” diyorlar. Bu fikir yabana atılacak bir fikir değil ama stratejik olarak sürecin nereye gittiğini görüp ona göre plan yapmak lazım. Hiç çatışma olmadan bu süreç nasıl yönetilir? Müttefiklerinizi doğru seçerseniz; Suriye, Mısır, İran, Irak, Rusya ve Çin ile iş birliği yaparsanız Amerika ile kapışmazsınız. Çünkü güçlü olursunuz, Amerika da sizle çatışmaktan korkar.

Yunanistan ile ilişkilerde de durum benzer. Yunan kamuoyunda seslenişlerimiz çok mantıklı bulunuyor. Yunanistan’a şunu diyoruz: “Arkadaş, sen bizim komşumuzsun. Ege de, Doğu Akdeniz de hepimizin. Buralara Amerika’yı, İsrail’i sokma.” Yunanistan’ın Türkiye’ye düşmanlık etmesinin bedelini 1922’de nasıl ödediğini hatırlatmak lazım. O dönem Yunanistan, Türkiye’ye karşı macera peşinde koşan sorumlularını, yani Başbakan’ı, bakanları ve generalleri divanıharpte yargılayıp kurşuna dizmişti. Hukukta da böyledir; bir ülkeyi başka bir ülkeyle gereksiz savaşa sokmanın cezası ağırdır.

Kıbrıs meselesine gelince; 1950’li yıllarda Yunanistan “Kıbrıs’ı paylaşalım” demişti, o dönemki Türk hükümeti “Hayır, orası İngiltere’nin” demişti. Şimdi ise Vatan Partisi olarak “Bu işi böyle çözelim, taksim edelim” diyoruz. İki tarafın sınırları belli, İngiliz üsleri gitsin, bölgede dostluk olsun.

Suriye’de işler belli bir rayda ilerliyor; çok uzak olmayan bir gelecekte Şam yönetiminin tekrar ülkeye hakim olmasıyla sonuçlanacak. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde Amerika büyük ölçüde yenildi. Ancak Doğu Akdeniz ve Ege’de Türkiye’ye yönelik tehdit ağırlaşıyor. Türkiye’nin bu tehditleri savuşturmak için Vatan Partisi’nin siyasetlerini benimsemesi lazım.

Programımız burada sona eriyor. Haftaya tekrar buluşmak dileğiyle. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş