Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir halkın yüzde elli emri diye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin mahtaya çıktığı dönem. “Ben yere atarım ve onu çiğnerim, çiğniyorum burada.” Bırak! Gölgedeki bu yangın, Irak’taki bu… Hayır da birleş, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Altyazı M.K. Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo ortak yayınından herkese mutlu akşamlar. Bu akşam Başkent Ankara’daki Hasan Yalçın stüdyomuzda, Milli Gazete Ankara Temsilcisi Mustafa Yılmaz’la birlikte biz soracağız, Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek yanıtlayacak. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
“Hoş bulduk.”
Sayın Yılmaz, siz de hoş geldiniz. Değerli izleyenler; bu programı esasında bilindiği üzere Aydınlık Gazetesi yazarı Rafet Ballı ile Sayın Perinçek birlikte yapıyorlardı. Sayın Rafet Ballı, iş yoğunluğundan dolayı Ankara’daki yayına katılamadı, onu da buradan ifade etmiş olalım. Sizler de ekranlar başında izleyen izleyicilerimiz; Sayın Perinçek’e sormak istediğiniz soruları hem sosyal medyadan hem de telefon iletişim bilgilerimizden bize ulaştırabilirsiniz. Biz de vaktimiz yettiği ölçüde Sayın Perinçek’e burada sizlerin sorularını sormak isteriz. Sayın Yılmaz, isterseniz sizle başlayalım efendim. İlk soru olarak buyurun.
“Olur. Ben de hepimiz için iyi yayınlar diliyorum öncelikle. Ama sıcak bir gündem olduğu için tabii ki seçimlerle başlamak istiyorum. Bir hafta oldu üzerinden geçeli. Nasıl değerlendiriyorsunuz? İki boyutuyla; hem seçim sonuçlarını genel itibarıyla hem de Vatan Partisi açısından değerlendirir misiniz? Siz de Cumhurbaşkanı adayıydınız; yoğun bir tempodan, yoğun bir süreçten çıktınız. Sonuçları itibarıyla bu seçimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Oradan başlayalım.”
Seçmenlerin mesajları ortada; ne kadar doğru olduğu ayrı mesele ama oy oranlarını ve geçen seçimlerle karşılaştırdığımız zaman oyların daha çok vatan endişesinden kaynaklandığını ve o yöne doğru kaydığını söyleyebiliriz. O partiler ne kadar doğru, o ayrı mesele ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin HDP ile el ele vermesi ve hep HDP’nin yanında; HDP’nin, PKK’nın talepleri yönünde mesajlar vermesi karşısında seçmenin bir kaygı duyduğu gözüküyor. Aslında çok ağır ekonomik sorunlar olduğu hâlde, ekmek meselesi… Hepimiz AKP oylarında ciddi düşüşler bekliyorduk, MHP oylarında da düşüşler bekliyorduk. Ama ne oldu? Halk, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bölücü örgütle olan beraberliğini görünce bir korku, bir endişe duydu ve ona karşı bir yöneliş içinde oldu. Ekmek ve ekonomi durumu üzerinden oy verse, AKP’ye bir protesto yapması lazım. O protestoyu göstermedi. Demek ki burada vatanın bütünlüğü ve teröre karşı mücadele daha birinci planda. Yani Türkiye’nin birinci meselesi olarak seçmen teröre karşı mücadeleyi ve vatan bütünlüğünü görüyor şeklinde bir yorum yapılabilir.
“Neden o zaman mesela Vatan Partisi’ne yönelmedi de AK Parti’ye yöneldi? Bu çok anlamlı, doğru. Çünkü Vatan Partisi o teröre karşı mücadele ve vatan bütünlüğü konusunda en kararlı, en tutarlı parti.”
Fakat burada halkın daha pratik baktığı gözüküyor. Yani bir savaş var, Türk Silahlı Kuvvetleri savaşıyor. Onun arkasında bu savaşta konumlanan bir hükümet var. O hükümeti destekleyerek o vatan savaşında daha iyi sonuçlar alabileceğini hesap ettiği düşünülebilir. Vatan Partisi açısından şu var: İki ittifakın ağır baskısı altında kaldı. İttifak kanununun çıkmasını biz savunuyoruz, doğru ve isabetli. Evvelden de ittifaklar yapılıyordu ama bu ittifaklar biraz kanunun arkasından dolanarak, hile yoluyla yapılıyordu. Şimdi ittifaklar serbest oldu, çok doğru. İttifaklar barajı da ortadan kaldırdı. İttifaka girenler, ittifakın toplamının barajı geçmesinden yararlanıyor. Dolayısıyla ittifaka giren partiler baraj endişesi olmadan oy topladı. Vatan Partisi ise ittifaklar dışında kalan neredeyse tek parti. HDP, ittifakın resmen dışında gözüküyor ama Cumhuriyet Halk Partisi oraya öyle bir yüklenme yaptı ki, ittifak partilerinden çok daha büyük bir destek almış oldu.
“Siz aslında seçim öncesi AK Parti’ye yönelik çok sempatik mesajlar da gönderdiniz, verdiğiniz röportajlarda. Neden mesela böyle bir ittifak girişiminiz olmuş muydu? Cumhur İttifakı’nda yer alma gibi…”
Hayır, olmadı ve olmaması da gerekir. Beklenti de yok. “AK Parti’nin yüzde 26’lık tabanı size sempatiyle bakmıyor” gibi bir açıklamanız vardı. Onların yaptığı araştırma ve o yüzde 26’nın da çok üzerine çıktı fakat bizim öyle bir girişimiz olmadı. Şu nedenle: Önümüze bakarak AK Parti iktidarının Türkiye’yi yönetemeyeceğini görüyoruz. Bugün ekonomik veriler, diğer veriler… Türkiye’de bir Cumhuriyet Halk Partisi’nin merkezinde bulunduğu ve HDP ile FETÖ’nün elinden tutan bir seçenek var. Bir elinde FETÖ, bir elinde HDP ile gidiyorlar.
“Bunlar çok kolay tanımlamalar ya da yargılamalar değil mi? Mesela somut hangi delile dayandırıyorsunuz? Ya da iktidarın da meydanlarda ‘terörist’ diye suçladığı, temiz kağıdı verilmiş, üstelik HDP’ye 90 milyona yakın seçim yardımında bulunulduğu gerçekleri ortadayken CHP’ye bu kadar sert yüklenmek biraz haksızlık değil mi?”
90 milyon lira iktidarın bir tercihi değil; Hazine yardımıyla ilgili Siyasi Partiler Kanunu’nda ve Anayasa’da maddeler var, ona göre bulunuyor. Bir hükümet icraatı olarak 90 milyon lira HDP’ye verilmiş değil, sistem veriyor. O sistemin büyük kusuru diyelim. Ama Cumhuriyet Halk Partisi ile ilgili bunları somut olgulara dayanarak konuşalım. Adalet Yürüyüşü’nden beri kollarında HDP vardı ki, PKK da yürüyüşü resmen ve açıkça destekledi. Öte yandan bütün talepler cezaevindekilerin çıkması yönündeydi. Hatta sayı vererek Sayın Kılıçdaroğlu “104 bin kişi” dedi; kamudan çıkartılan devlet görevlilerinin tekrar içeri alınması… Kim bu 104 bin kişi? FETÖ’cüler, PKK’lılar. Yani Türkiye bir temizlik yapıyor, Amerikan Gladio’sundan kurtuluyor. Cumhuriyet Halk Partisi o temizliğe karşı, 104 bin kişiyi sayı vererek geri alacağız diyor. “Mağdurlara dayanarak iktidar projesi” dediler. Türkiye’de bir tek FETÖ’cüyle PKK’lılar mağdur kaldı. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 30 bin FETÖ, 20 bin PKK mensubu var. Şimdi devamlı onlara dayanarak bir iktidar projesinden söz ediliyor. Muharrem İnce Bey, “Artık halka soracağız, Kürtlerle birlikte mi yan yana yaşayacağız, ayrı ayrı mı yaşayacağız, referandum yapacağız” dedi. “Kırmızı çizgileri kaldırıyoruz” diye Financial Times’a beyan verdi. Edirne Cezaevi ziyaretleri… Biz de Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileriyle yıllarca Silivri’de kaldık, dostum olduğu hâlde ailemizi bile aramadılar. Şimdi Diyarbakır’a gidip görüşmeler yapılıyor. Çok açık bir şekilde HDP ile Cumhuriyet Halk Partisi arasında bir beraberlik gözüküyor. Bunu Tayyip Erdoğan da söylüyorsa bir gerçek görüyor demektir; o gerçeği görüyor diye biz gözlerimizi kapatamayız.
Bence en önemlisi şu: Cumhuriyet Halk Partisi’nin açıkça HDP’nin barajı geçmesi için, yani PKK’nın Meclis’e girmesi için yüklenme yaptığını hem oy sonuçları gösteriyor hem de tek tek sandıklarda görüyoruz. CHP’nin başarısı şu oldu: Sırtına PKK’yı aldı ve Meclis’e soktu. Bu üçüncü kez oluyor. 1 Kasım 2015 seçimleri, ardından bu seçim… Biz de bu süreçte Cumhuriyet Halk Partisi ile görüşmeler yaptık; “Beraber seçime girelim ama HDP ile girmeyelim” dedik. Ama ısrar ettiler. AK Parti orada doğruları söylüyor; vatandaş da görüyor, sandıktan da çıkıyor. Türkiye iki buçuk milyon kadar Cumhuriyet Halk Partisi oyunun kendi partisini bırakıp açıkça HDP’yi desteklediğini görüyor. Bu çok ağır bir durum. Türkiye bir vatan savaşı verirken, terörle mücadele ederken Cumhuriyet Halk Partisi’nin kalkıp sırtına PKK’yı alıp üçüncü kez Meclis’e sokması çok ağır.
“Süleyman Soylu, ‘HDP denilen bir siyasi parti yok, PKK denilen bir örgüt var’ diyor. O zaman kapatma girişiminde neden bulunmuyorlar? Siz hukukçusunuz, bu kapatma hukuken mümkün değil mi?”
Bu fiilen doğru, hukuken bugünkü Türkiye Cumhuriyeti hukukuna göre HDP diye bir siyasi parti var. Ama o parti PKK’nın uzantısı, kapatma davası açılması gerekir. Ben bu konunun Türkiye’deki ilk uzmanıyım, siyasi partiler hukuku ve kapatılması üzerine doktoratezim var. Kitaplarım hem Anayasa Mahkemesi kararlarında hem de başsavcılık iddianamelerinde kaynak gösterilir. HDP’nin kapatılması hukuken zorunludur. Anayasa’nın 68. maddesine göre kapatılması gerekir. Ama demek ki Cumhuriyet Başsavcılığı bu hukuki adımı ve sorumluluğu yerine getirmiyor. AK Parti’nin kapatma diye bir girişimi olamaz, o siyasi bir karar. Hükümet böyle bir karar alır ve Adalet Bakanlığı, Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesine göre talepte bulunabilir. O talepte bulunmuyorlar. Biz ise hükümet olduğumuz zaman, kanunları çiğneyen ve kapatma sebepleri mevcut olan bu parti hakkında talepte bulunuruz.
“Sayın Genel Başkan, iradeyi kontrol eden iktidar olmasına rağmen CHP’ye çok daha keskin eleştiriler yöneltirken AK Parti’ye karşı daha nazik bir üslup kullanıyorsunuz. Neden?”
HDP konusunda ve terör konusunda bugün şu gerçeği görmemiz lazım: 24 Temmuz 2015 tarihinden bu yana AKP hükümeti Türk Silahlı Kuvvetlerini harekete geçirerek PKK’nın üzerine yürüdü; hendeklere gömüldüler. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarıyla PKK’ya karşı mücadele devam etti ve ediyor. Burada AKP iktidarı bu tarihten bu yana teröre karşı bir mücadele konumunda. Ama açılım döneminde onlarla beraber yol haritası yaptılar, İmralı’da Türkiye’ye anayasa bile hazırladılar. Ona karşı da Vatan Partisi mücadele etti, başka hiçbir parti etmedi. Cumhuriyet Halk Partisi “Biz açılımda sizden daha iyisini yaparız” dedi. Biz gittik o açılım toplantılarını protesto ettik. AKP ile o dönem de mücadele ettik. Terörle mücadele konusunda şunu görmemiz lazım: AKP, 24 Temmuz 2015’ten sonra bir vaziyet aldı ve bunun seçim sonuçlarını da gördük. Bu oldukça anlamlı. 24 Temmuz 2015’te teröre karşı silahlı mücadele başladı. 1 Kasım seçimlerine giden 3-4 aylık süreçte AKP’nin oyları %10 yükseldi. Bakın, bu öyle bir laboratuvar ki; 7 Haziran’da %40 olan AKP oyu, 1 Kasım’da %50’nin üzerine çıktı. Türkiye tarihinde bir partinin oylarını üç-dört ayda %10 artırması hiç görülmüş bir şey değil.
Kendi parti oyları açısından baktığımızda; “HDP’yi Meclis’e sokarız, AKP’yi çoğunluğun altına düşürürüz ve hükümeti kurarız” iddiasıyla yola çıkıldı. Ancak Meclis’e soktukları halde HDP ile hükümeti kuramadılar; çünkü MHP akıllılık etti ve o koalisyona girmedi. HDP ile birlikte bir hükümet kurmayı MHP kabul etmedi; bu çok önemli bir olay. Şimdi ne oluyor? CHP’nin “ille HDP, ille HDP” demesi, MHP’yi de AKP’nin yanına itti. Yani HDP ile beraber olmak Türkiye’de çok olumsuz sonuçlar doğuruyor, bunu görmemiz lazım.
Seçim sonuçlarını tahlil ettiğimizde başka gerçekler de ortaya çıkıyor. Türkiye’de hep bir tartışma var: “Türkiye’nin birinci sorunu ne? Terörle mücadele mi, demokrasi mi, özgürlük mü, laiklik mi, ekonomi mi?” Seçmenin terörle mücadeleyi birinci sorun olarak gördüğü sonucuna varabiliriz. Muhalefette “Vatan” ve “Cumhuriyet” diyenler diye iki eğilim var. Cumhuriyet’i öne çıkaranların o vatan bütünlüğü ve teröre karşı mücadele vurgusunun arkasında seçmenin toplanmadığını görüyoruz. Duyarlılıklar daha çok vatan ve teröre karşı mücadele noktasında yoğunlaşıyor.
“Kürtlerle terörü nasıl ayıracaksınız?” sorusuna gelirsek; HDP’ye karşı mücadelemiz siyasi bir mücadeledir. O kitle var ama o kitleyi değiştirmek zorundayız. HDP’nin aldığı bir oy realitesi var, ama biz bu realiteye teslim miyiz? Turgut Özal’dan Tansu Çiller’e kadar birçok lider farklı oranlarda oy aldı. HDP’yi PKK ile özdeş tanımlamak doğru mu? Orada da tek bir gerçek yok; çok farklı kanaatler var. Demirtaş’ın temsil ettiği bir kitle, İmralı’nın temsil ettiği, Kandil’in temsil ettiği kitle… Hatta Kandil’in içinde bile birkaç farklı grup var. Yani bütün Kürtleri aynı kategoriye sokmak çok büyük bir yanlış. Bizim sloganımız: “Kürt de biziz, Türk de biziz, hepimiz Türk milletiyiz.” HDP ile Kürtleri özdeşleştirmek, büyük Kürt vatandaş kitlemizi bölücülüğün kucağına iten bir hatadır. Meral Akşener’in “Kürt siyasi hareketinin temsilcisi” ifadesi de vahim bir yanlıştır.
Benim hayatım zaten Kürt vatandaşlarımızın hakkını ve hukukunu korumakla geçti. Demokratik haklar açısından Kürt sorununun çözülmesinde çok büyük emeğim ve fedakarlığım oldu. Liderlerimizi hem Gladio hem PKK öldürdü; örneğin dün PKK tarafından katledilen Gaziantep İl Başkanımız Zeki Ön’ün yıldönümüydü. Diyarbakır Cezaevi’nde kaldım; oradakilerin hepsinin çok saygı duyduğu ve benimle fotoğraf çektirmek için sıraya girdiği bir dönemdi. Ama artık Kürt meselesi bir Amerika ve İsrail meselesi haline geldi. Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmak isteyen Amerika; bütün Orta Doğu bunu konuşuyor. İranlılar, Filistinliler, Araplar; hepsi bu projenin bir “ikinci İsrail” projesi olduğunu görüyor.
AKP’ye gelirsek; AKP’yi Türkiye’nin başına Amerika getirdi. 2002’de bir operasyon yapıldı. Biz daha 1996 yılında, AKP iktidara gelmeden 6 yıl evvel; ABD’nin Erbakan’ı bölüp “yenilikçiler” üzerinden Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ü hükümet yapacağını manşetten yayınladık. RAND Corporation bu projeyi açıkça yazmıştı. Tayyip Erdoğan, 2014’e kadar Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) eş başkanı olarak hareket etti. O dönemde bizi hapislere attılar, Türk ordusunun komutanlarını tasfiye ettiler. Ancak Türk milletinin “bölünmeyi reddetme” dinamiği sayesinde bu proje çöktü.
2015’ten sonra Tayyip Erdoğan bir dönüm noktasına geldi. Türkiye’nin bölünmeyi kabul etmemesi, hükümeti de o istikamette sürükledi. 2015’te PKK’nın üzerine yürünmesi, Erdoğan’ın Amerika ile karşı karşıya gelmesine neden oldu. Bugün Amerika’nın bütün yayın organlarına bakın; hedefte hep Tayyip Erdoğan var. Yani Tayyip Erdoğan, Amerika’nın yanındayken terör konusunda bu tarafa geçerek bizim çizgimize geldi. Bu, Türkiye’nin başarısıdır.
Milliyetçi oylardaki yükselişe gelince; Şırnak, Cizre, Mardin gibi yerlerde Türk milliyetçiliği yapan partilerin oylarının artması birleşmeyi hızlandırıyor. Güneydoğu’da HDP’ye giden oylar bölünmeyi hızlandırır, HDP’den kaçan oylar ise birleşmeyi. Güneydoğu halkı terör istemiyor. Bugün bir referandum yapılsa bölgede %95 oranında birlikte yaşama iradesi çıkar. Sur’da, evleri yıkılan insanlar yıkımın sorumlusunun PKK olduğunu bildiği için oylarını devletten yana kullanıyorlar. Vatan Partisi’nin, MHP’nin ve AKP’nin bölgedeki oylarındaki artış, halkın birlik isteğinin bir tezahürüdür. Garnizon, vatandaşı etkiliyorsa bu iyi bir şeydir. Ancak bu durum, bir süngü dayayarak veya baskıyla gerçekleşmiyor; asker de bu ülke için çarpışıyor ve asker ile halk arasında bir bütünleşme başladı.
Erken yerel seçim tartışmalarını değerlendirecek olursak; gördüğüm kadarıyla seçim olacak. Kesinlikle… Bir kasım ayı telaffuz ediliyor ve bunun için anayasa değişikliği gerektiği söyleniyor. Bu teklifi Cumhuriyet Halk Partisi’ne de götürüyorlar; oradan da “biz seçime hazırız” gibi sözler çıkıyor. AK Parti iktidarı, arkasına aldığı rüzgârla bu sonbaharda erken seçim yapmak istiyor. Ekonomi kötüye gidiyor; gelecek sene yapılacak bir seçim AK Parti’nin çok aleyhine olur, bunu görüyorlar. Bu nedenle son seçimin rüzgârını arkasına alarak ve CHP’nin hatalarını değerlendirerek hareket edecekler. HDP’nin yanında ısrarla duran bir CHP var ve bu, AK Parti’nin en büyük kozu. Bakın, AK Parti bu memlekette hiçbir şey yapmasın; her türlü kötülüğü bir kenara bırakalım, sadece CHP’nin HDP ve FETÖ ile beraber olması iktidara yetiyor. Eğer Cumhuriyet Halk Partisi anayasa değişikliğine razı olmazsa durum değişir.
Seçimden çıkalı bir hafta oldu, normalde seçim yeni bir heyecanın başlangıcıdır, geleceğe yönelik yeni bir umuttur. Kişisel olarak soruyorum; partinizin genel başkanı olarak 24 Haziran seçimlerinden sonra iktidarda veya toplumda bu heyecanı görüyor musunuz? Yeni bir dönem, yeni bir atılım, yeni bir umut başladı mı? Şayet başladıysa, bir erken seçimi daha gündeme getirmenin anlamı nedir? Ben erken seçimi doğru bulmuyorum. Zaten Türkiye ekonomisi çok ağır sorunlarla karşı karşıya; radikal kararlar alınması lazım. Popülist denilen, halk dalkavukluğuna yönelik siyasetleri kaldırmayacak bir ekonomik süreçteyiz. O bakımdan yeniden bir erken seçim, yeniden bol keseden vaatlerde bulunmak Türkiye’ye bir iyilik getirmeyecektir. Aslında bu son erken seçim de yanlıştı; bir baskın seçimin ötesinde, orman kanunu gibi bir seçim oldu. Daha gerekli uyum yasaları hazırlanmamışken, kanunu bile yokken seçim yapıldı. Şimdi yerel seçimin de böyle paldır küldür öne çekilmesi, Türkiye’yi düşünen bir hükümetin olmadığını gösteriyor. AK Parti Türkiye’yi falan düşünmüyor; tamamen kendi ikbalini, iktidarını ve kaynakları elinde tutmayı amaçlıyor.
Şimdi sizin sorularınıza önemli bir yanıt vereceğim. AKP’ye yakınlık meselesiyle ilgili; bir tek Vatan Partisi çıktı ve “Yolsuzluk mahkemeleri kuracağız” dedi. Kimi yargılayacağız? İktidar sahiplerini. Cumhuriyet Halk Partisi “Devri sabık yaratmayacağız, eski iktidar sahiplerinden hesap sormayacağız” dedi. Ama biz Vatan Partisi olarak Türkiye’de bir üretim ekonomisi kurmamız gerektiğini savunduk. Bunun için yolsuzlukların kesinlikle son bulması gerekiyor; zimmet, rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma gibi suçlarla büyük kaynaklar özel mülkiyete geçirilmiş ve Türkiye yağmalanmıştır. “Nereden buldun?” kanunu çıkarmadan ve yolsuzluk mahkemeleri kurmadan bu hesabın sorulması gerekir. Bu mahkemeler beş-on sene süren davalar değil; üç ayda soruşturması biten, altı ayda kovuşturması sonuçlanan, hızlı işleyen davalar olmalıdır. Yolsuzlukla kanun dışı yollardan el konulan kaynakları milletin hazinesine geri kazandırmak gerekir; bunu bir tek biz söyledik. Burada hedef kim? Çarşıdaki esnaf veya tüccar değil; iktidar makamlarını ve otoriteyi kendi cebini doldurmak için kullanan AKP iktidarıdır. Ne yanımızda CHP vardı, ne İYİ Parti, ne de başka birisi.
Vatan Partisi’nin aldığı oylar bu seçimin kahraman oylarıdır; Türkiye’nin geleceğine verilen stratejik oylardır. Millet İttifakı ve Cumhur İttifakı’nın ağır baskısı altındaydık. HDP ittifak dışında gözüküyor ama barajı yok, çünkü CHP onu barajı geçireceğim diye bütün gücüyle destekliyor. Bir tek bizim için baraj geçerliydi. İki cepheden gelen ağır baskılara rağmen biz bu oyları aldık. “95.000 kahraman mı var?” diye soruyorsanız; evet, kahraman oylarıdır. Hz. Muhammed’in yanında da az sayıda kişi vardı.
Programda “hain” sıfatını kullanmamaya özen gösteriyorum. Cumhur İttifakı dışındakiler o süreçte öyle tanımlandı; ancak katıldığım televizyon programlarına, yaptığım bildirilere bakın, bizde “hain” diye bir laf yok. Sosyal medyada parti üyelerimiz arasında bu tür ifadeler kullananlar olabilir, ancak biz kavramları yıpratmamak için buna dikkat ediyoruz. Bir diğer konu da İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin birdenbire “cinsiyet değiştirmesi”. Kürt meselesinde milli bir duruşları varken, aniden ana dilde eğitime dönmeleri vahim bir durum. Sayın Erbakan’ın 94 konuşmalarına bakarsanız, ana dilde eğitimi savunmadığını, terör ile Kürt meselesini ayrı tuttuğunu görürsünüz. Bu hükümetin en büyük handikapı “halkla mücadele, terörle müzakere” şeklindeki yanlış politikasıdır.
Ana dili öğrenmek elbette önemli bir haktır ve hepimizin savunduğu bir haktır. Sayın Erbakan da ana dili öğrenmeyi savundu. Ancak ana dille eğitim başka bir şeydir; ilkokuldan üniversiteye kadar resmi dilin dışında bir eğitimden bahsediyoruz. Türkiye’de böyle bir imkân yok; köylerde konuştuğumuz vatandaşlarımız da Kürtçe ile üniversite eğitimi götürülemeyeceğini biliyor. Abdullah Öcalan bile yaptığım söyleşide, “Kürdistan kursak bile 50 yıl resmi dilimiz Türkçe olacak” demiştir. Uygulamada da böyledir; mahkemeler, iddianameler, askeri telsiz konuşmaları hepsi Türkçedir.
Siyaseti bırakmayı düşünmüyorum; devrimci siyaset yapıyoruz ve bu bizim mezarda bitecek bir faaliyet. Onursal genel başkanlık mevki düşkünleri için icat edilmiş, onursuz bir kavramdır. Bizim tüzüğümüzde böyle bir şey yok ve olmayacaktır. Ben yıllardır bu görevi arkadaşlarıma devretmeye çalışıyorum ancak kritik bir dönemden geçtiğimiz için önder kadrolarımız görevime devam etmem gerektiğini hatırlatıyor. Vatan Partisi’nde çok güçlü bir gençleştirme planı uyguluyoruz. Ankara, İstanbul ve İzmir’deki meclis adaylarımız, gençlik hareketlerinin liderleridir. Şimdi de bütün illerimizdeki yönetim kurullarında genç arkadaşlarımız ön planda.
OHAL konusuna gelince; Türkiye terör tehdidi altındayken ve Doğu Akdeniz’de Amerika ile İsrail tehditleri sürerken terörü bitirmek için OHAL düzenlemelerinden yararlanmak gerekir. Hükümet olsak şu an kaldırmayız çünkü terörü kökten bitirmeye kararlıyız. Ancak AK Parti, OHAL’i tarımdan bankacılığa kadar her konuda meclisin yetkilerini gasbetmek için kötüye kullandı. Böyle bir OHAL’i kabul etmiyoruz. Doğrudan terörle mücadelenin gerektirdiği hukuk çerçevesindeki düzenlemeler ise bir ihtiyaçtır. OHAL süresiyle sınırlı olmayan düzenlemeler, OHAL’in amacına aykırıdır; zaten anayasa da bunu sınırlandırır. Türkiye’nin önündeki en büyük tehlike terörün dışında, ekonomik bağımsızlığımızı yitirmemiz ve dışa bağımlı hale gelmemizdir. Ekonomiyle ilgili bir takım meselelerden, yani 2001 krizinin ötesinde bir krizle Türkiye’nin karşı karşıya kalabileceği bir durumdan bahsediyorum. Böyle bir ekonomik kriz; terörle mücadeleden tutun Türkiye’nin dış politikadaki duruşuna kadar her şeyi etkileyecek bir unsurdur. Gördüğüm kadarıyla ekonomi, terörün önüne geçebilir. Hatta önümüzdeki aylarda terör sorunu gittikçe önemini kaybederken ve teröre karşı belli başarılar kazanılıyorken, ekonomi daha ön plana çıkacaktır. Ancak bir yandan da Doğu Akdeniz’deki süreci vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığı sorununun bir parçası olarak görmemiz lazım; çünkü öyledir.
Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Türkiye’yi hedef alan büyük askeri manevralar yapıyor. Bu, Türkiye’nin önünde ciddi bir tehdittir ve olumsuz yönde gelişeceği kesindir. Çünkü Amerika, İsrail ve Yunanistan, Doğu Akdeniz’in petrol ve doğalgazına el koymak istiyor. Kendi sınırlarımızın, yani Mavi Vatan’ımızın kaynakları tehdit altındadır. Bu durumun silahla çözüleceği yönündeki tahliller doğrudur. Yani Türkiye, doğal kaynaklarına el koymaya kalkanlara karşı askeri bir karşılık vermek zorundadır. Onlar da bunu bildikleri için “Noble Dina” adını verdikleri askeri tatbikatlar yapıyorlar. Bunlar bir gerçekliktir ve savaş ihtimallerini barındırıyor.
Ancak ekonomi, güncel bir tehdit olarak tam ortada duruyor ve Türkiye ağır bir krizin içinde. Rakamlar bu krizin daha da ağırlaşacağını gösteriyor. Türkiye’nin yaklaşık 430 milyar dolar dış borcu var; buna İstanbul Borsası’ndaki 120 milyar dolarlık yabancı payını da eklediğimizde 550 milyar dolarlık bir dış borç yükünden söz ediyoruz. AKP iktidarının bu sürecin altından kalkma şansı yok. Yağmur duasıyla mı kalkacaklar? Ellerini açmış, Amerika’dan “Muslukları aç, sıcak para yolla” şeklinde dua etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Ne kadar faiz yükseltirseniz yükseltin, dışarıdan gelecek sıcak parayla ekonominin sorunlarını çözmek mümkün değildir. Bu, batakta bir çırpınıştır; Türkiye ekonomisi o batakta boğuluyor.
Aslında bir süre evvel AKP’nin iktidardan düşeceğini tahmin ediyordum ancak Cumhuriyet Halk Partisi, HDP’yi yanına alıp FETÖ ile iş birliği yaparak iktidarın ömrünü uzattı. Önümüzdeki bir-iki yıl içinde ağır ekonomik krizin toplum üzerindeki etkisiyle bir seçim gerçekleşecektir. Toplum sırtında AKP’yi taşımayacağına göre Türkiye seçime gidecek ve iktidar sorunu çözülecektir.
ABD, Türkiye’de kendine bağlı bir iktidar yaratmaya çalışıyor. Seçim sonrası Amerika’dan gelen ılımlı mesajlar, F-35 ile ilgili söylemler bir kıymet ifade etmiyor; çünkü aslında bir silah ambargosu uygulanıyor. Amerika, seçim sonuçlarından memnun olmadığını hem resmi hem de gayri resmi ağızlardan açıkça ortaya koydu. AKP iktidarını devirmek için tüm gücüyle yüklendiler ama başaramadılar. Millet İttifakı, yalnızca PKK ve HDP’nin değil, Amerika’nın da kontrolü altına düşmüştür.
Türkiye’nin bir geçiş döneminde olduğu gerçeğini inkar edemeyiz. Astana sürecinde Türkiye, Rusya ve İran ittifakı oluşuyor. Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri alması basit bir alışveriş değil, bir strateji değişikliğidir. S-400’leri alarak Türkiye, Amerikan tehdidine karşı pozisyon alıyor ve diğer silah standartlarını da değiştirmeye yöneliyor. Tayyip Erdoğan’ın artık Amerika tarafına geçme şansı olmadığı görülüyor. Tabii Türkiye bu geçiş döneminde çeşitli bunalımlar yaşayacaktır.
İncirlik Üssü’ne yeni atom bombaları getirileceği iddiası var. Emekli Tümgeneral Beyazıt Karataş’ın bu konudaki açıklamaları çok aydınlatıcı. Hiroşima’ya atılan bombanın dört katı etkisi olan B61-12 tipi nükleer bombalar Türkiye ve komşularımız için büyük bir tehdittir. Bu nedenle İncirlik’in kapatılması kampanyasını yeniden canlı olarak yürüteceğiz. Türkiye ekonomisinin batıdan medet umarak çözülme şansı yoktur; ekonomi yönünü doğuya, İran’a, Rusya’ya ve özellikle Çin’e çevirmelidir.
Vatan Partisi, AKP’nin rakibi olan tek partidir. Millet İttifakı ise İsrail ve Amerika’nın mevzisinden muhalefet yürütüyor. Türkiye’yi AKP’den kurtaracak olan, milli cephenin içinden çıkacak olan Vatan Partisi’dir. Biz 24 Temmuz 2015’te PKK’ya karşı başlatılan harekette, 15 Temmuz darbe girişiminde ve Fırat Kalkanı Harekatı’nda AKP ile aynı mevzideydik. Bugün Türkiye bir vatan savaşı veriyor ve biz bu savaşta hükümetin ve ordunun vatan savaşı mevzisinde tutarlı bir şekilde kalmasını sağlamaya çalışıyoruz. Bizim amacımız, devleti ve hükümeti bu vatan savaşında başarıya ulaştırmaktır. Kılıçdaroğlu ise Batı basınına verdiği demeçlerde, kendi ülkesini ve bölge ülkelerini diktatörlükle suçlayan bir tavır sergilemiştir. İran, Rusya, Suriye ve Türkiye… Şimdi, “İran, Rusya ve Suriye katil ve diktatör ülkelerdir” derseniz, Türkiye Amerika’ya teslim olur. Bakın, Türkiye’nin Amerika’ya direnebilmesinin tek bir şartı vardır: Türkiye, her şeyden önce kendi öz güçleriyle direnmelidir. Ancak bunu yaparken müttefikleri de olmalıdır. Kimler bunlar? İran, Irak, Suriye, Rusya ve hatta Çin. Siz bu ülkelere sürekli “diktatör” derseniz —ki diyorlar; Sayın Kılıçdaroğlu da sık sık Esad’a “katil” diyor— o zaman Amerika’ya hiçbir şekilde direnemezsiniz. Bunu Tayyip Erdoğan yapıyor ve karşısında da biz varız. Suriye ile Türkiye’nin ilişkilerini Rusya üzerinden geliştirmeye çalışan bir model oluştu.
Aslında herkes “hastane sürecini” destekliyor. Ancak Muharrem İnce olsun, Kılıçdaroğlu olsun hep şunu söylüyorlar: “Batıdan kopamayız. Doğu neymiş? Doğu’da medeniyet yok, demokrasi yok. Çin itibarlı bir ülke değil.” Bunların zihninde “Rusya Türkiye’yi kuşatıyor” gibi bir algı var. Yani Türkiye, uluslararası düzlemde ikiye bölünmüş durumda. Nedir bu? Bir tarafta Atlantik yandaşları var; bunun merkezinde CHP ve İYİ Parti bulunuyor. EDP, PKK ise tam Atlantikçi, piyon düzeyinde. Bir de Avrasyacılar var: Vatan Partisi. AKP ise bocalayarak da olsa bu tarafa doğru geliyor; MHP ile iş birliği yaptığı için o tarafa meyletti ama onun da kendi problemleri var.
Peki, şimdi devlet yeniden yapılanacak, başkanlık sistemine geçilecek; kurullar, ofisler kurulacak, bakanlar kurulunda atamalar olacak. Bu süreçte Vatan Partisi de rol alacak mı? Hayır. Çünkü Türkiye’nin kurtuluş seçeneğini temsil eden bir güce ihtiyacı var. AKP’nin önümüzdeki sorumluluklarına ve Türkiye’yi batakta çırpındıran siyasetlerine katılarak ülkeyi kurtaramayız. Vatan Partisi, önümüzdeki dönem AKP iktidarı karşısındaki en tutarlı, kararlı muhalefeti ve iktidar seçeneğini temsil edecek. Yani biz muhalefetçilik için muhalefet yapmayacağız, iktidar olmak için yapacağız. Bu nedenle AK Parti hükümetiyle iş birliği yapmamız veya yanlarında yer almamız mümkün değil. Ancak programımızı büyük ölçüde kabul ederlerse olabilir, fakat şu an öyle bir manzara görünmüyor. Vatan Partisi, Türkiye’de Atlantikçi olmayan; milletin ve vatanın mevzisinde duran bir iktidar seçeneğidir.
Amerika’nın İran ambargosu vahim bir durum. Türkiye burada bir imtihan veriyor ve bu benim için her partiyi sınayacağımız önemli bir kıstastır. İran’a uygulanan ambargoya iştirak eden bir Türkiye batar. Çünkü hiç kimse bize komşularımızla ticaret konusunda yasak koyamaz. İran bizim komşumuzdur ve enerji güvenliğimiz açısından çok önemlidir. Ayrıca İran; Rusya, Irak ve Suriye ile iş birliği açısından da kilit bir ülkedir. Siz İran’ı karşınıza alırsanız Rusya ile de ilişkilerinizi geliştiremezsiniz, Suriye ve Irak’la da geliştiremezsiniz. O zaman Türkiye tekrar Amerika’nın kucağına düşer.
Bu yüzden İran ile dayanışma Türkiye için hayati önemdedir. Vatan Partisi olarak hiçbir şekilde Amerika’nın İran’a koyduğu ambargolara katılmayız. Vatan Partisi hükümeti Amerika’ya der ki: “Arkadaş, ben senin ambargonu tanımıyorum. Sen Venezuela’ya, İran’a, Rusya’ya ambargo koyuyorsun; gücün yetiyorsa bana da koy. Çin’e bile ticari yaptırımlar uygulamaya kalkıyorsun.” Amerika, sonunda kendisine ambargo koyacak duruma düşer. Türkiye, Amerika’nın bu yaptırım tehditlerine ve nükleer anlaşmadan çekilmesine karşı çok net bir duruş sergilemelidir. Vatan Partisi o mevzidedir.
Bakın, biz “Köylünün traktörüne 2 liradan mazot dolduracağız” diyoruz. Neye güvenerek söylüyoruz? İran’da mazotun fiyatı 35 kuruş. Siz de yakın zamanda İran’a gittiniz. Eğer İran’dan ucuz mazotu alıp vergisini de indirirsek, traktörün deposuna mazotu 2 liraya koyarız ve Türkiye tarımında muazzam bir atılım olur. Peki, o zaman dışarıdan patates ithal eder miyiz? Geçen gün Nevşehir Derinkuyu’daydım. Türkiye’nin patates deposu orasıdır; mağaralarda, kayaların altındaki şehirlerde patatesler duruyor. Patates üreticileriyle görüştüm, “Elimizde 500 bin ton patates var, bunu birkaç milyon tona çıkarabiliriz, Suriye’ye satabilir miyiz?” dediler. Bir süre sonra o patatesler çürüyecek, köylümüz açlığa sürüklenecek. Ama biz ucuz diye Suriye’den patates alıyoruz. Bu nasıl bir plansızlıktır?
Kömürü niye Güney Afrika’dan alıyoruz? Zonguldak’tan çıkardığımızın maliyeti yüksek diye madeni kapatıyoruz. Aynısı pamuk için de geçerli. “Maliyet enflasyonu” denen söylemi Turgut Özal getirdi. “Köylü daha pahalı üretiyor, dışarıdan alacağım” dedi. Ama Amerikan devleti kendi pamuk holdinglerine kilo başına 50 cent destek veriyor; yani bizim köylümüzün yabancı mallarla rekabet kabiliyeti yok. Ne yapacağız? Gümrüklerimizi dikeceğiz, gerekirse iç piyasada maliyetlerin biraz yükselmesini göze alacağız. Dışarıdan dana, et getirmeyeceğiz. Kars’ta, Iğdır’da, Türkiye’nin her yerinde yetiştirdiğimiz hayvanlarla ihtiyacımızı karşılayacağız. Bunlar şart; yoksa her şeyi dışarıdan alır, en sonunda iflas ederiz. Bir şey üretmezseniz vücudunuzu satarsınız, toprağınızı verirsiniz, kamu iktisadi teşebbüslerini peşkeş çekersiniz. O noktaya geldik.
Peki, tüm bunlar AK Parti’nin politikaları değil mi? Siz AK Parti’yi Amerika’ya karşı bir direnç cephesinde görüyorsunuz ama patates örneğinde olduğu gibi, bunlar Türkiye’nin direncini zayıflatmıyor mu?
Biz gerçeklerden hareket ediyoruz. Direndiği yerde direniyor, teslim olduğu yerde teslim oluyor. “Bunlar hep yanlış yapar, bunlar direnmez” diye bir gerçek yok. Mesela terörle mücadelede Amerika’ya karşı direniyor. Amerika “PKK benimdir, dokunma” diyor ama Türkiye üzerine yürüyor. Bu, Amerika’ya karşı bir direnmedir. Ancak patates olayında da sizin dediğiniz gibi durum farklı. Yani tüm bu gerçekleri kabul etmemiz lazım. Doğru politika şudur: Direndiği noktada “Devam et” diyeceğiz, teslim olduğu noktada da “Teslim olamazsın, biz varız ve seni bu hükümetten indireceğiz” diyeceğiz.
Türkiye’de dış müdahaleyle bir iktidar değişikliğine artık izin vermeyeceğiz. O dönem bitti. Amerika 7 Haziran’da, 1 Kasım’da AKP’yi yıkmaya kalktı, başaramadı. Darbe tezgahladı, 15-16 Temmuz’da Türk ordusu onları ezdi. Bir Türk-Amerikan savaşı oldu ve Amerika başarısız oldu. Ardından 24 Haziran seçimlerinde CHP merkezli bir iktidar projesi yaptı, o da tutmadı. Eskiden Amerika muslukların başındaydı; “Turgut Özal olsun, Tansu Çiller olsun, Tayyip Erdoğan olsun” diyerek para musluklarını açtırıyorlardı. Ama şimdi Türkiye’nin güvenlik sorunu ve vatan savaşı öne geçti. Artık kim Amerika’ya karşı koyuyorsa o hükümet oluyor.
Orta Doğu’ya bakacak olursak; 16 yıl öncesine göre Amerika ve İsrail açısından durum nedir? 2003 yılında Türkiye’de BOP eş başkanı olan bir hükümet vardı. Amerika, kendi hükümetini kurmuştu. Irak’ta bir buçuk milyon insan öldürdü. Suriye direniyor. Amerika bugün Tunus’ta, Mısır’da, Türkiye’de ve Irak’ta kaybetti. Amerika’nın yanında kim kaldı? PKK, PYD, YPG gibi ıvır zıvır örgütler ve birkaç Körfez şeyhliği. Katar’ı bile kaybetti.
Sisi meselesine gelince; Mursi döneminde Gazze’ye yarım saatte geçiyorduk, Sisi döneminde kapı kapandı. Mursi Amerikancı bir hükümetti. Mursi ile Sisi arasındaki mücadele, aslında Mısır halkı ile Amerika arasındaki mücadeledir. Tahrir Meydanı’nda toplanan milyonlarca insan Sisi’yi hükümete getirdi.
İran’daki ekonomik protestolara gelince; İran’da ekonomik sıkıntılar olduğu bir gerçek ve bunu herkes biliyor. İran, uzun yıllardır ambargoyla mücadele ediyor. Hükümetin yanlışları veya doğruları olabilir; bunu İran halkı değerlendirir. Ancak Amerika’ya direnen ve Amerika’nın baskıları altında olan bir İran ekonomisi var. Amerika, sıkıntıda olan İran halkını kendi lehine kullanmaya çalışıyor. İran’ı kendisine direnen hükümete karşı harekete geçirmek için geçmişte çok sayıda eylem düzenlendi. Bu eylemlerin dıştan yönlendirildiği ve Amerika’nın bu hareketlerin içinde olduğu çok açıktı. Önümüzdeki dönemde de bunlara çok dikkat etmemiz lazım. Karşımızdakiler gerçekten İran’ın milli halkçı güçleri mi, yoksa Amerika’nın yönlendirdiği güçler mi? Buna çok iyi dikkat etmeliyiz çünkü bu, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bir olay. Amerika, İran kalesini düşürmeye çalışsa da düşüremeyeceğini çok iyi biliyoruz; ancak böyle bir girişim, Türkiye için çok tehlikeli süreçlerin kapısını açar. Bize Amerika’ya direnen, sağlam bir komşu İran lazım.
Bu durum “Bir Kuşak, Bir Yol” projesini etkiler mi? Elbette etkiler. Zaten Amerika’nın Kürdistan projesi, bu “Bir Kuşak, Bir Yol” projesini kesmek içindir. İki ay önce Çin’de düzenlenen 2. Dünya Bilimsel Sosyalizm Konferansı’na katıldım ve konuşmalar yaptım. Daha öncesinde, aralık ayında ise yaklaşık 300 partinin katıldığı Dünya Siyasi Partiler Diyaloğu düzenlenmişti; Türkiye’den AK Parti ve Vatan Partisi olarak iki parti davet edilmişti. Orada Çinlilere, “Siz hiç ‘Bir Kuşak, Bir Yol’ haritasına baktınız mı? Amerika orada Kürdistan’ı nerede kurmak istiyor, gördünüz mü?” diye sordum. Yol projesinden bahsediyorsunuz ama güvenliği olmayan yol olur mu? Çinliler başta bu konuda bocaladılar ancak Çin Komünist Partisi ile Vatan Partisi arasındaki görüşmelerde bunları anlattıkça anlamaya başladılar. “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi Çin’in, ancak bu proje bir tek Amerika’yı rahatsız ediyor. Almanya, İngiltere ve Fransa dahil Avrupa’nın ucundan Asya’nın diğer ucuna kadar bütün ülkeler bu projeyi destekliyor.
İran meselesine gelince; Türkiye’deki birtakım çevrelerin geçmişteki “Mollalar İran’a” sloganı, Amerikancıların sloganıdır. Türkiye’deki bozuk sosyalistler, Amerika’nın kontrol ettiği çevreler ve Atatürk’ü anlamamış sahte Atatürkçüler bu slogana destek verdiler. İran Amerika’ya direniyor, Türkiye’den ise İran’ı suçlayan sesler yükseliyor. Bu slogan başından beri yanlıştı. Biz Vatan Partisi olarak o sloganın hep karşısında olduk ve İran dostluğunu savunduk.
Trump ve Putin’in anlaşarak İran’ı, özellikle Suriye’de devre dışı bırakacağı iddiası tartışılıyor. Dünyada anlaşamayacak iki güç varsa, onlar Rusya ve Amerika’dır. Çin bile Amerika ile Rusya’dan daha kolay anlaşabilir. Savaşlarda veya rekabetlerde geçici ateşkesler, “biraz dinlenelim” molaları olması doğaldır. Ancak Rusya ile Amerika arasında, hele İran gibi stratejik bir konuda stratejik bir paylaşım olmaz. Bunların hepsi, bölge ülkelerinin birbirine olan güvenini sarsmak için Amerika cenahından çıkartılan dedikodulardır. Tayyip Erdoğan’ın Amerika ile anlaştığı, Rusya ile Amerika’nın anlaşıp İran’ı böldüğü gibi iddiaların hepsi gerçek dışıdır.
Türkiye, tarihsel bir kavşakta olan bir ülke olarak Amerika ile Rusya arasında savrulmak zorunda mı? Bizim Rusyacı, Amerikancı ya da Çinci olmamız gibi bir soru yok. Türkiye’nin iki temel sorunu var: Güvenlik ve ekonomi. “Üretim ekonomisini hangi ilişkilerle inşa edebiliriz?” sorusu önümüzde duruyor. Bütün dünya, Fransa’sı ve Almanya’sı bile yüzünü Çin’e çevirdi. Türkiye ekonomisinin gelişmesi; İran, Azerbaycan, Rusya, Irak ve Suriye gibi komşularla iş birliğini gerektiriyor. Hem enerji güvenliğimiz hem de geniş piyasalara erişimimiz için Asya ve komşularımızla çalışmaya mecburuz. Güvenlikte ise tehdit bize nereden geliyorsa ona göre konum almalıyız. Şu anda açıkça İsrail ve Amerika Türkiye’yi tehdit ediyor.
“Noble Dina” tatbikatı senaryosunu incelediğimizde; Tevrat’taki hikayeye benzer şekilde Türkiye’yi hedef alan, işgale varan senaryolar üretildiğini görüyoruz. Bu tehditler karşısında biz, Amerika’nın bu saldırısına Suriye, Irak, İran ve Rusya ile birlikte karşı koymak durumundayız. Ekonomideki ortaklarımız ile güvenlikteki ortaklarımız hemen hemen aynı ülkeler. Rusyacılık ya da Amerikancılık değil, “Türkiyecilik” var. Millici olacağız; çünkü güvenlik ve ekonomi sorunlarımızın çözümünde Amerika ve İsrail’i hep karşımızda görüyoruz.
Türkiye’nin mevcut ekonomi modeli, küresel kuşatmaya direnebilecek noktada değil. 1980’de başlayan “dünya ekonomisiyle bütünleşme” süreci, 2002’den sonra çok gaddar bir şekilde uygulandı. Gümrükleri kaldırırsanız, kamu iktisadi teşekküllerini yok ederseniz, Merkez Bankası’nı işlevsizleştirirseniz Türkiye’yi savunmasız bırakırsınız. Vurgunları önleyecek, dış baskılara karşı direnecek mekanizmaları; tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi yeniden inşa etmemiz zorunludur.
Son olarak, Dugin’in Karabağ hamlesini değerlendirirsek; Rusya’nın Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü desteklemesi, bölgedeki dengelerin değiştiğini gösteriyor. Türkiye, İran ve Rusya bir araya geliyor ve sorunlar çözülüyor. Çin ile Amerika arasındaki ticaret savaşına gelince; Çin ekonomisi çok sağlam ve çok hızlı gelişiyor. Dünya ekonomisinin büyümesine Çin’in katkısı %39 iken, Amerika’nınki %16 seviyesinde. Bu yarışta güçlü olan taraf bellidir. Dünya ekonomisinin büyümesine baktığımızda, Çin’in katkısıyla Amerika’nın katkısını karşılaştırmak gerekir. Ekonominin sadece mevcut üretim kapasitesi değil, büyüme hızı da önemlidir. Bu açıdan Çin ekonomisi çok daha güçlü, etkin ve planlıdır. Devlet müdahalesi planlı olduğu için Çin devleti ekonomik politikaları çok daha etkin kullanabiliyor. O bakımdan, Amerika-Çin ticaret savaşlarında Amerika’nın kaybedeceğini düşünüyorum. Çin’e karşı uygulanan ambargolar veya yaptırımlar bir sonuç vermeyecektir. Amerika’nın da kendi ekonomisini koruma kaygıları var; nitekim Aralık ayında yayımlanan güvenlik belgesinde Amerika, açıkça kaybettiğini kabul etti.
G7 süreciyle birlikte değerlendirdiğimizde, Amerika’nın yalnızlaştığını görüyoruz. Alman basınına ve devlet adamlarının söylemlerine baktığımızda; Almanya Başbakanı Merkel, Dışişleri Bakanı ve diğer yetkililer Amerika’ya meydan okuyor. Hatırlarsanız, bir toplantıda Merkel, Trump’ın elini sıkmamıştı; sonrasında ise fotoğraflarda her zaman merkezde olan Amerika, en kenara itildi. Almanya ile Amerika arasında ciddi bir gerilim var; Almanya artık gözünü Çin’e çevirdi ve Rusya ile özellikle enerji alanında çok sıkı bağlar geliştiriyor. Bu durum Atlantik İttifakı’nın çatırdadığını gösteriyor.
Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri iyi olmalı. Avrupa Birliği bir taraftan meydan okunacak bir yapı, diğer taraftan ise fasılların açılması yönünde taleplerimiz var. AK Parti iktidarı bu süreci göremiyor. Almanya ile iyi ilişkiler kurmak için kaba saba hakaretlerden kaçınmak gerekir; “faşist”, “nazi” gibi söylemler devlet adamlığına ve Türkiye’nin geleneksel adabına uygun değildir. Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier seçildiğinde, kendisine Goethe’nin Doğu-Batı Divanı eserini, özel bir deri ciltle ve Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Almanlar makineleri sever, biz Almanları severiz” dizelerini içeren bir mektupla gönderdim. Bu tür diplomatik inceliklerle ilişki kurulabilir.
Amerika’nın “Bir Yol Bir Kuşak” projesine karşı “İkinci İsrail” veya İran üzerinden kurguladığı projeler var. Peki, Hindistan üzerinden bir engelleme olabilir mi? Hindistan çok büyük, hızla gelişen ve dünya ekonomisinde %19 paya sahip güçlü bir devlet. Onu Amerika’nın parmağıyla yönlendirmesi mümkün değil. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Hindistan ve Pakistan gibi birbirine karşı silahlanmış ülkeleri bile bir araya getirebilmesi, Asya’daki değişimin çarpıcı bir göstergesidir.
Devletin yeniden yapılandırılması ve başkanlık sistemine geçiş süreci konusunda ise endişeliyim. Millet Meclisi bu sistemle büyük ölçüde devre dışı bırakıldı. Eskiden meclis denetimindeki parlamenter sistem varken, şimdi Cumhurbaşkanı tarafından atanan, meclise karşı sorumluluğu olmayan bir “atanmışlar iktidarı” ile karşı karşıyayız. Bu durum Türkiye için hayırlı bir süreç değil. Bir nevi, ekonomideki sıcak para komisyoncuları, faizciler ve vurgunculardan oluşan yapının siyasetteki karşılığı olan bir “mafya hükümet sistemi” kuruluyor.
Çocuk istismarı ve cinayetleri gibi toplumsal infial yaratan suçların artışı ise sadece bir ceza hukuku sorunu değil, bir çürüme meselesidir. Hadım veya idam gibi cezalar, sistemi ve toplumu yönetemeyenlerin teslimiyetidir; bu, orta çağa dönmektir. Bizim asıl sorunumuz; ekonomik bozulma, aile kurumuna yönelik darbeler ve kültürel yozlaşmadır. Televizyonlarda sürekli cinselliği pompalayan, insanı sadece cinsel dürtülerden ibaret bir varlığa (homo-seksus) indirgeyen bir kültürel baskı var. Normallik dışlanıyor, anormal olan ise hayatın merkezine alınıyor. Çözüm, sadece ceza hukukunda değil; ahlaki geleneklerimize, kültürümüze ve eğitimimize sahip çıkmaktadır. Cinsellikte doğal olmayan şeyler, değerler sisteminde yukarı çıkıyor. Toplumda hiçbir karşılığı olmayan birtakım gayrimeşru ilişkiler, televizyon dizilerinde reyting rekorları kırıyor. Onlar çok mazlum kaldı yani.
Ben dizisiyle Ankara’dan İstanbul’a götürülüyorum. Yanımda da Oltu’lu, dev yoldan bir çocuk var. Ankara’dan İstanbul’a polis eşliğinde götürülüyoruz. Yolda sohbet ediyoruz; o sırada Dallas dizisi vardı, 1980’lerin başı… Ceyar, Ewing, şu bu derken; “Oltu’da ne oluyor?” falan filan derken, “Abi,” dedi, “Televizyonun başına bütün aileler toplanıyor, kırk kişi… Dallas dizisinde şöyle oluyor, gözler televizyon ekranında; Ceyar’ı, Ewing’i, onlar arasındaki ilişkileri izliyorlar.” “Peki,” dedim, “Oltu’daki muhafazakâr, geleneksel değerler, şunlar bunlar ne oluyor?” “Abi,” dedi, “onlar dinamitleniyor; bunları seyrettiriyorlar millete.” 1980’ler, 38 sene… O bakımdan çok kültürel bir bozulma, yozlaşma söz konusu. Onun için edebiyatımız, geleneklerimiz çok önemli. Çağdaş eğitim şart.
Geçen haftaların tartışılan bir başlığı daha vardı; o konuda da yorumunuzu merak ediyorum: İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, CHP il başkanlarının şehit cenazelerinde protokolden çıkartılmasına dönük açıklaması… Sayın Süleyman Soylu’nun infialini ve duygularını paylaşıyorum. Ancak bir İçişleri Bakanı, kahvedeki bir vatandaş gibi infialini gösteremez; o ayrı mesele. Hiçbir şekilde bir İçişleri Bakanı “Falanca partinin çelengi alınmayacak” diyemez, bu tamamen kanunsuz. Öyle bir yetkisi yok, olamaz da zaten. İçişleri Bakanı, siyasi partiler varsa vardır; eşitlerse eşittirler. Çelenk koymak herkesin hakkıysa, devlet protokolünü bir İçişleri Bakanı kendi kafasından değiştiremez. İnfiali haklı olsa bile, bu infialin hukuk ve kanun içinde gösterilmesi gerekir. Bir siyaset adamı olarak görüşlerini açıklayabilir ama “Çelenk koyamazsın” diye valilere talimat veremez. Dün okuduğum haberlerde ondan geri adım attığına dair bir şey vardı; demek ki o kızgınlık anında söylenmiş bir söz. Peki, bu durum toplumsal barışa nasıl yansır?
İktidarda bu yaygın değil mi? Mesela konuşmamız gereken konu, bir bakkalımızın PKK tarafından hunharca ve adice infaz edilmesidir. Şimdi Süleyman Soylu’nun o uygulaması yüzünden bunu konuşmuyoruz, İçişleri Bakanı’nın çelenk konusundaki çıkışını konuşuyoruz. Bu bakımdan yaptığı yanlış. PKK bir bakkalımızı, vatanperver ve Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı diye alıp infaz ediyor. Oğlu Afrin’de olan ama babası KHK ile ihraç edilmiş olayları yaşadı bu ülke yakın dönemde. CHP’li birinin çocuğu da şehit olabilir; Afrin’de, şurada, burada çok var. Nasıl çıkacağız bu işin içerisinden? “İnfiali anlıyorum” demek, bu infial olmadan bu millet kurtulmaz demek değildir. Canımızın PKK tarafından hunharca şehit edilmesine karşı duygularımızı hiçbir şekilde törpülememeliyiz. O duyguların hukuk dışı eylemlere dönüşmesine tabii ki tavır alacağız ama bu işin çözümü PKK’nın bitirilmesidir; o da silahla bitirilmesidir. PKK’yı silah dışı yollarla bitirmek mümkün değil çünkü Amerika silahlandırıyor. Beş bin tır silah veren, İncirlik’ten destek sağlayan bir örgüte “Gel seninle barışalım” diyemezsiniz. Açılım döneminde olduğu gibi ona belediyeleri, otoriteyi verirseniz; “Kürdistan”da CHP’nin savunduğu gibi özerklik çekincelerini kaldırırsanız, haraç toplama yetkisi verirseniz, HDP’yi kapatmazsanız; öyle bir çözüm yok. Onu görmemiz lazım. Milletin ve devletin bütün güçlerinin bu teröre karşı birleşmesi ve Türkiye’nin yaptırım gücünü kullanması dışında çözüm gözükmüyor.
(Son 6 dakikamız var efendim, izleyici sorularına geçmeden önce Dünya Kupası’nı takip ediyor musunuz?)
Biraz takip ediyorum. Mazlum dünyası kazandıkça seviniyoruz. Rusya gidiyor, o da bizim taraf sayılır, başarılar kazandı. Almanya’yı yenmesi, dün Japonya-Belçika maçı… Asya’nın, Latin Amerika’nın mazlumları, Rusya; Türkiye keşke olsaydı.
(Bir izleyicimiz, “Neden AKP demekten vazgeçip AK Parti diyorsunuz?” demiş.)
O konudaki tartışmaya son vermek lazım. O parti kendi adını “AK Parti” olarak belirlemiş, kısaltması da odur demiş. Ben bir hukukçu olarak; diyelim partimin adı Vatan Partisi, kısaltması VP’dir. Bize “Vatan P” denmesi haksızlık olur, tüzüğümüzde ne yazıyorsa odur. Onlar da “AK Parti” diyor. Böyle basit sözcükler üzerinde kavgayı bıraktığımız zaman daha sağlıklı konulara yöneleceğiz.
(Yerel seçimlerde HEPAR ile ittifak yapmayı düşünüyor musunuz?)
Zaten el eleyiz, can canayız, beraberiz. Osman Pamukoğlu’yla aynı parti sayılırız. İttifak sözcüğü bile aramızdaki sıcaklığı, yakınlığı tanımlayamaz; birlikte hareket edeceğiz.
(Yozgat Çekerek Beyyurdu köyü muhtarı, “AKP’liyim, Doğu Perinçek’i takdir ediyorum, seviyoruz” demiş.)
Çekerek’teki muhtarlarımız bizleri izliyor, onlara sevgi ve saygılarımızı yolluyoruz. Fikirlerini, eleştirilerini bekliyoruz.
(Bir izleyici, “Cemaat ve tarikatları kapatmak İslam’ı kapatmaktır” demiş.)
Hz. Muhammed zamanında tarikat yoktu; tam tersine, ikilik, bölünme ve tefrika Müslümanlığa karşı bir eylem olarak değerlendirildi ki doğrusu budur. Müslümanlığı bölen tarikat ve cemaatler yüzünden İslamiyet çok çekti. Türkiye’de tarikatlar açısından FETÖ benzeri bir tehdit görüyor musunuz? Amerika desteklerse olur. Kendi doğal gelişmelerinden öyle bir tehdit çıkmaz ama Amerika ile ajan düzeyinde bir iş birliğine girerse o tür tehlikeler oluşur.
(İktidara geldiğinizde taşeron işçisi kadro meselesini nasıl çözeceksiniz?)
Erzurum’dan İhsan Polat sormuş; bu konuda broşürler, kitapçıklar yayınladık. Taşeron işçi uygulamasına son vereceğiz. Taşeron işçiliği, iş hukuku mevzuatını uygulamamak için, işçilerin haklarını gasp etmek için bulunmuş bir çaredir. Hepsini kadroya alacağız.
(Son bir dakikamız var, son sözlerinizi alalım.)
Türkiye’nin önünde çetin bir dönem var. AK Parti hükümetinin bugünkü programı ve stratejisiyle Türkiye ekonomisinin sorunlarının çözülmesi mümkün değil. Bu hükümetin uzun süre devam edemeyeceğini görüyorum. Millet olarak AKP iktidarına son vereceğiz ama bunu milli bir mevziden; Amerika, İsrail, FETÖ veya PKK ile el ele veren bir mevziden değil, milli bir mevziden yapacağız. Türkiye’nin önündeki en önemli görev; ister Millet İttifakı’nda olsun ister Cumhur İttifakı’nda, Amerika ve İsrail tehdidine, teröre karşı milletin en geniş güçlerini birleştirmektir. İsrail size namlularını çevirdiyse, biz de milletin birliğini sağlamak zorundayız. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

