Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir Çıkış Yolu programıyla birlikteyiz. Ben Rafet Ballı, konuğum Vatan Partisi lideri Sayın Doğu Perinçek. Hoş geldiniz efendim. Alışabildiniz mi tatil sonrasına?
Evet, hemen çalışma temposuna başladık. Tatili unuttuk. Adaptasyonumuz yüksek.
Şimdi bugün neyi konuşacağız? Değerli izleyiciler, Çıkış Yolu programımızın sürekli konuğu Vatan Partisi lideri Sayın Doğu Perinçek. Ben gazeteci Rafet Ballı da zaman zaman sorularla yardımcı olmak için stüdyodayım. Sayın Perinçek’in son aylarda üzerinde durduğu iki ana kriz etkeni var. Birincisi; Suriye krizinin Doğu Akdeniz’e taşınması, çatışma riskini artıran güvenlik sorunları. İkincisi ise aylardır, hatta yıllardır vurgu yaptığınız üretim ekonomisi meselesi. Son günlerdeki gelişmeler, kriz riskine dair uyarılarınızı bir anlamda test etti.
Özellikle Amerika’nın, rahip olayını bahane ederek iki bakanımıza yaptırım kararı alması üzerine dövizde çok hızlı bir tırmanış oldu. Dolar 4.70’lerden 5.42’lere kadar çıktı; bu, kısa sürede yaklaşık yüzde 10’luk bir yükseliş ve devalüasyon anlamına geliyor. Yıllık bazda bakıldığında ise yaklaşık yüzde 50’lik bir değer kaybı var. Enflasyonu da yüzde 20-25 sayarsak, paramızın yabancı paralar karşısında en az yüzde 25 devalüe olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Sayın Perinçek, büyük ekonomik krizin ayak sesleri mi bunlar, yoksa krizin içinde miyiz?
Krizin içindeyiz zaten. Doların 5.42’ye çıkması, bu sürecin göstergelerinden sadece biri. Esas krizin yükünü çeken, pazara giden, işten atılan, kepenk kapatan vatandaşa baktığımız zaman zaten Türkiye’nin bu krizin içinde olduğunu görüyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı da seçim öncesi “ekonomik depremden” bahsetmişti. Ekonomiden sorumlu eski bakan Mehmet Şimşek ise Türkiye’nin “1915 koşullarına”, yani Birinci Dünya Savaşı dönemindeki savaş ekonomisi şartlarına girdiğini belirtmişti.
Bu tespit doğru. Türkiye ekonomisi bugün döviz dengeleri açısından tam bir darboğazda. 430 milyar dolar borcumuz var ve bir yıl içinde ödenmesi gereken 220-230 milyar dolarlık dış borç yükü bulunuyor. Bu, borçlanma ekonomisinin iflası demektir. Turgut Özal, Tansu Çiller ve Tayyip Erdoğan tarafından uygulanan “borcu borçla çevirme” sistemi artık battı.
Hatırlayalım, 24 Ocak 1980 kararları alındığında Türkiye’nin dış borcu sadece 13 milyar dolardı. Özal, “ihracata dayalı büyüme” iddiasıyla ekonominin başına geçti, ancak sanayiciyi, çiftçiyi ve kamu iktisadi teşebbüslerini (KİT) “kambur” ilan etti. Gümrükleri kaldırıp yerli üreticiyi dünya tekelleriyle rekabete zorlarken, aslında üretimi tasfiye etti. Sonuçta ihracat artmadı, aksine ithalat patladı ve Türkiye dış ödemeler sorunuyla karşı karşıya kaldı.
Şu an Türkiye’nin elinde ipler yok gibi gözüküyor. Amerika’nın yaptırım kararları ve tehditleri, zaten kırılgan olan ekonomide psikolojik etkileri de tetikliyor. Bu durum karşısında hükümetin diplomatik görüşmeler yapması başlı başına bir teslimiyet değildir. Önemli olan bu görüşmelerin içeriğidir. Türkiye bir yandan Amerika’ya karşı direnirken diğer yandan ekonomik gerçeklerle yüzleşmek zorundadır. Peki, biz vatanseverler olarak bu süreçte ne yapmalıyız? Bizim görevimiz, “Tayyip Erdoğan teslim olsun da biz Tayyip Erdoğan’a muhalefet yapalım” mı? Görev bu mu? Bizim görevimiz Türkiye’nin teslim olmamasını sağlamak, direnmesini sağlamak. Çünkü bu hem Türkiye’nin hem Türk milletinin geleceği bakımından önemli; ikincisi, iktidara da böyle gelinir. Yani Tayyip Erdoğan’ın teslim olmasıyla iktidara gelinmez. Onun direnmesi Vatan Partisi’ni iktidara getirir, bir milli hükümetin yolunu açar. Türkiye direndikçe milli hükümet gündeme daha çok girer ve yaklaşır. Onun için Tayyip Erdoğan’ın kötülüğünden bir milli hükümet çıkmayacak. Türkiye’nin milli direnişi, bir milli hükümet seçeneğiyle taçlanacak. Bu açıdan da kendi görevimiz açısından da meseleye bakmamız lazım. Vatan Partisi’nin tutumu şudur: Hükümete de bunu söylüyoruz, milletimize de bu açıklamayı yapıyoruz. Türkiye, Amerika’ya boyun eğmemelidir ve eğmeyecek. Eğmesi kabul edilemez.
Çünkü Amerika ile Türkiye arasındaki çelişmeler, Rahip Brunson’un Amerika’ya iadesi meselesi falan değil. O kadar kolay olsa hemen gönder, iade et ve problemi çöz. Böyle yapar mıydınız? Yapmayız ama mesele o kadar basit değil. Onu anlatmaya çalışıyorum. Amerika’nın Doğu Akdeniz’den Türkiye’ye, İsrail’le birlikte Yunanistan’ı, Güney Kıbrıs’ı da yanına alıp namlularını dayadığı koşullarda; Suriye ve Irak’ın kuzeyinde Amerika’nın piyonlarıyla Türkiye’nin savaştığı koşullarda, mesele bir rahibin veya Fethullah Gülen’in iadesi meselesi değildir. Burada Amerika ile Türkiye arasında stratejik, nesnel ve gündelik çözümlerle halledilemeyecek çelişkiler var. Yani bu Amerika-Türkiye çelişmesi dünyanın neredeyse odağına yerleşti ve Türkiye Amerika’nın birinci hedefi; İran değil, tekrar ediyorum, Amerika’nın birinci hedefi bugün Türkiye’dir.
Tablo şu: Suriye’nin kuzeyinde ve Irak’ta Türkiye ile Amerika askeri olarak karşı karşıya. Kriz Doğu Akdeniz’e, Kıbrıs’a taşınmış vaziyette, daha doğrusu cephe Doğu Akdeniz’e genişlemiş durumda. İran-Arap Körfezi’ne kadar uzanan bir cephe oluşuyor. Artı, bunun üzerine ekonomik kriz eklenmiş durumda. Peki Amerika kısa vadede ne yapmak istiyor? Türkiye’de bir yönetim değişikliği mi zorlamak istiyor yoksa teslim mi almak istiyor? Amerika’nın “teslim alma” projesi artık arkada kaldı. Artık teslim alma projesini bıraktı. Darbeler bile tezgâhlıyor, ta 2014’ten beri bunu konuşuyoruz. Amerika artık Türkiye’de kendisine teslim olacak bir hükümet yaratabilmek için umutlu değil; mevcut hükümeti devirmek istiyor. Bunun için seçimlerde HDP’yi meclise sokan projelerle amacına ulaşmak istedi. 2015’te hem 7 Haziran hem 1 Kasım seçimlerinde CHP üzerinden HDP’yi meclise soktu ama o hesap tutmadı. Bunun üzerine 15-16 Temmuz gecesi darbe yapmaya kalkıştı. Ankara-İstanbul’da tanklarıyla, toplarıyla, uçaklarıyla bir Türkiye-Amerika savaşı oldu ve o savaşta Amerika yenildi.
Bunun üzerine tekrar parlamenter yoldan, seçim yoluyla bir iktidar denemesi projesini gündeme getirdi. CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi… Bunları birleştirdi. Bu da bir Amerikan projesiydi, o da tutmadı. Şimdi ise Türkiye’yi istikrarsızlaştırma, kargaşalara sürükleme ve kaybettiği Türkiye’yi hiç olmazsa perişan ederek Asya’ya yaralı gönderme peşinde. İç ve dış bocalamalarla Amerika’nın karşısında direnemeyen bir Türkiye istiyorlar.
(Reklam Arası)
“Türkiye’de yeni bir darbe girişimi çağrısı mı yapılıyor?” diye dikkat çekiliyor. Gerçekten Newsweek böyle bir şey mi yapıyor? İktidarın merkezindeki hava bu; acaba bunlar yeniden bir şeyi mi tezgâhlıyor diye bakıyorlar. Bunu Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya karşı son suikast girişimiyle de birleştirelim. Türkiye, Maduro’ya karşı girişimi çok önemsedi, destek mesajları gönderdi. Ayrıca Türkiye’de Erdoğan’ın etrafındaki koruma tedbirlerinin artırıldığı ifade edildi. Siz de duymuşsunuzdur, Amerika yeni bir girişimde mi bulunuyor?
Hükümeti devirmek de dahil, “acabası” falan yok, her şey çok açık. Amerika Birleşik Devletleri, basında da yazıldığı gibi Tayyip Erdoğan hükümetini 2015, hatta 2014 sonlarından beri devirmek istiyor. Neden devirmek istiyor? Çünkü Türkiye, Amerika’nın kuvvetleri olan PKK’nın ve FETÖ’nün üzerine gidiyor. Türkiye ile Amerika arasında bir savaş oldu ve bu savaşta Tayyip Erdoğan, Türkiye cephesinde hükümetin, devletin başında olan kişi. Dolayısıyla Amerika bu hükümetten hoşnut değil; bu hükümeti devirmek ve Türkiye’yi dönüştürmek istiyor. Yani Amerika’nın kontrolünde olan, uysal bir yönetim kurmak; bu yönetimi de PKK, HDP ve FETÖ ile koalisyon halinde oluşturmak istiyorlar. Dolayısıyla Türkiye’yi tekrar kontrol altına almak veya bunu yapamıyorlarsa, Türkiye’nin direnemeyeceği iç kargaşalıklar içerisine yuvarlanmasını sağlamak Amerikan planının temelidir.
Şu anda ben Amerika’nın bir hükümet seçeneğini göremiyorum. Seçimde denedi; Cumhuriyet Halk Partisi, Muharrem İnce, Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’in elverişli olmadığı ortaya çıktı. Yani iktidara gelme şansları yok. Amerika bunları kullandı, cepheye sürdü, Saadet Partisi’ni bile yanlarına taktı ama başarısız oldu. Askeri içerisindeki kuvvetlerini de kaybetti; FETÖ gladyosu darmadağın oldu, ezildi. Eskiden Amerika’nın elinde askeri müdahale şansı vardı; 12 Mart’ta veya 12 Eylül’de olduğu gibi. O askeri cuntalar, müdahale şansları da gitti. Çünkü Türk ordusu esas olarak Atatürk geleneğine bağlı bir hale geldi. FETÖ bağlantılı 30 bin kişi; generaliyle, subayıyla, sivil personeliyle temizlendi. Bu koşullarda, ne kadar istikrarsızlık olursa olsun, Amerika’nın bir darbeyle Türkiye’de hükümet kurma şansı gözükmüyor.
Bu durumda kanaatim şudur: Amerika’nın hükümet olma iddiası yok, ancak mevcut durumu istikrarsızlığa dönüştürüp Türkiye’nin direncini kırmak istiyorlar. Siyasal getirisi ne olacak? Kendisine direnemeyen bir Türkiye. Yani Türkiye Atlantik’ten koptu; Rusya’nın, İran’ın, Çin’in yanına gidiyor. NATO manevralarında, Norveç’te gördüğümüz gibi Türkiye artık “düşman” olarak gösteriliyor. Amerika, Doğu Akdeniz ve Ege’den Türkiye’ye doğrudan askeri tehditte bulunuyorsa, bu da artık Türkiye’nin askeri planda da silahla da düşman olarak görüldüğünü çok açık ifade ediyor.
Bugün Türkiye’yi teslim almak, Tayyip Erdoğan hükümetini yola getirmek… Bunun mümkün olmadığını Amerika da görüyor artık. Zayıflatılmış, direnemeyen bir Türkiye, teslim alınmış Türkiye anlamına gelmez mi? Hükümeti teslim almak başka şey, direnci kırmak başka şeydir. Birinci Dünya Savaşı’nda 1918’de Türkiye’nin direnci kırıldı ve Mondros Mütarekesi imzalandı. Ama Türkiye teslim olmadı, savaşa devam etti. Hükümet teslim oldu ama Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir Paşa ne yaptı? Türk ordusunun kalıntıları ayağa kalktı; Anadolu’nun çeşitli yerlerine gömülen silahlar çıkartıldı ve İstiklal Savaşı başladı. Yani bugünkü durumda Amerika’nın Türkiye’yi tamamen teslim almayı ümit ettiğini hiç zannetmiyorum. Türkiye’nin direnci kırılmaz. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’nin direncini kıramayacak. Tam tersine Amerika’nın kendisi mağlup olduğunu ilan ediyor. Foreign Policy’de çıkan makalede olduğu gibi; Amerika Suriye’deki savaşı kaybetti. Suriye’deki savaşı kaybeden Amerika şimdi Türkiye’deki savaşı mı kazanacak?
Sonuç itibariyle Türkiye; sanayisiyle, askeriyle, polisiyle, milletiyle, çiftçisiyle, imparatorluk ve devrim geleneğiyle teslim olmaz. Teslim olmayacak. Atatürk’ün Türkiye’si teslim olmayacak. Tarikatların, cemaatlerin temizlenmesi bile Türkiye’nin Amerika’ya teslim olmayacağının çok önemli bir işaretidir. Türkiye kendi içindeki teslimiyetçi unsurları temizlemeye başladı. Bu ekonomik krizin sebebi Amerika’nın müdahaleleri ve operasyonlarıdır; evet, bir tertip tezgâhlamış durumdalar. Ama Türkiye’nin sağlam bir ekonomisi olsa, ekonomiler böyle dıştan tertiplerle kolayca tahrip edilemez. Türkiye ekonomisi operasyona açık, çünkü zaten zayıf durumda. Amerika da Türkiye’nin yumuşak karnı olan bu ekonomik durumu değerlendiriyor. Ama elindeki kozlar da o kadar güçlü değil. Amerika’nın elinde bir değnek var, dokunacak ve kriz yaratacak; ekonomide bu o kadar kolay değil. Türkiye’nin de buna direnme imkânları var. Peki, Türkiye ne yapıyor? Amerika bastırdıkça Rusya’ya, İran’a ve Çin’e daha fazla yaklaşıyor. Mesela Zarrab olayından başlayalım. Siz o dönem Türkiye’yi çok iyi izleyen bir köşe yazarıydınız. O zamanlar Tayyip Erdoğan yönetimi, Zarrab olayında daha çok hukuki bir tutum içindeydi; “Biz yapmadık” diyorlardı. Bir tek Vatan Partisi, “İran’la olan ticaretimizi engelleyemezsiniz, yaptırım koyamazsınız” diyordu. Bakın, bugün AKP de o noktaya geldi. “İran benim komşumdur, ekonomik ilişkilerime müdahale edemezsin, İran’a yaptırım uygulamanı kabul etmiyoruz” dediler. İran’a yaptırım uygulamasını reddettiğimiz için bize yaptırım tehditleri savuruyorlar ama ona da direneceğiz. Süreç Türkiye’nin direnmesi yönünde ilerliyor. Peki, bu süreç nereye kadar vardı? Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor ve en son BRICS toplantısında boy gösterecek kadar kendi mevzisini net bir şekilde belirlemeye başladı. Türkiye artık İran, Rusya ve Çin ile birlikte hareket ediyor.
Burada özel bir şey paylaşmak istiyorum: Bu Zarrab operasyonu olduğunda ben Amerika’dan yeni dönmüştüm. Amerika’daki izlenimlerimle ilgili bir yazıya başlayacaktım ki birdenbire operasyon başladı. Türkiye’ye indiğimde Tahran’dan bir profesör, Asgar Ferdi beni aradı. Olayın arka planını anlattı ve “Ne olur bu işi görün” dedi. Ben de o yazıyı Asgar Ferdi’nin İran’dan aktardığı bilgilerle kaleme aldım. Asgar Ferdi’yi dün kaybettik, Allah rahmet eylesin. İyi bir dostumuzdu; Türkiye-İran dostluğu için çalışan, Türkiye’yi çok iyi bilen, Azeri Türkü bir aydındı. Türkçesi, özellikle de İstanbul Türkçesi benimkinden bile daha iyiydi. Türkiye’de okumadığı halde şivesiz, bizim gibi konuşurdu. Çok büyük bir kayıp oldu, henüz 55 yaşındaydı, kalp krizinden hayatını kaybetti. Ailesine, dostlarına ve İranlılara başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Çok iyi bir Türk dostuydu. Bir ay kadar önce beni arayıp, “Abi İran’a gel, anlatacak çok şey var, bunları kaydet, yazalım” demişti. Gidemedim, engeller çıktı. En son gönderdiği notta “Canım abim” diye yazmıştı. Can bir insandı, sevgi doluydu; gerçekten hepimiz çok üzüldük.
Amerika bir taraftan İran’a ambargo uyguluyor, Türkiye de ambargo tehdidi altında. Hatta kısmen başladı bile. Ancak Türkiye, Avrupa Birliği ve Çin’e karşı hiç beklenmeyen bir çıkış yaptı: “Biz meşru ticareti yapmaya devam edeceğiz, ticaret yapacak şirketlerimizi de koruyacağız, İran’a ambargoyu kabul etmiyoruz” dedi. Amerika ise cevap olarak, “İran’la çalışan benimle çalışamaz” dedi. Bakın, durum öyle bir yere geldi ki, Amerika aslında kendine de ambargo koyuyor. Dünya haritasına bakın; İran, Türkiye, Venezuela, Çin, Avrupa Birliği… Amerika dünyanın büyük ekonomilerine ve kritik Batı Asya merkezlerine ambargo koyuyor. Bu kadar hesapsız bir politika izlenir mi? Bence tablo ortada: Hesapsız.
Amerika, düşüşe geçmiş bir emperyalist ülke olarak tıpkı Hitler Almanya’sının 1941 sonrası sergilediği hesapsızlığa benzer bir yola girdi. Hitler de kendi gücünü aşan hırslara teslim olmuştu. Amerika bugün 1940’ların Almanya’sından daha çoğulcu bir toplum olabilir ancak devleti yönetenler, Amerikan emperyalizminin çıkmazına çözüm ararken her cepheyi hedef almaya başladı. Trump, içe dönüp üretimi artırma planıyla gelmişti fakat şu anki ambargolar kendi planlarına bile uymuyor. Amerika artık birçok cephede yenildiğini itiraf ediyor.
Ankara’da (veya İstanbul’da) yapılması planlanan Fransa, Almanya, Rusya ve Türkiye zirvesinin temel gündemi, bu ticaret savaşları karşısında ne yapılacağıdır. Almanya politikası başta yanlış olsa da, süreç Avrasya’yı doğruluyor. İlginç olan, İngiltere’nin de bu sürece katılmasıdır. Seçim öncesinde beni ziyaret eden Avustralya ve Kanada büyükelçileri, “Bizim hakkımızda yanlış hüküm taşımayın, biz de Asya’ya yöneliyoruz” mesajını verdiler. İngiltere bile Amerika’dan koptu. Böyle bir dünyada Türkiye’nin koşulları son derece elverişli.
Adnan Oktar operasyonu sırasında “Bu İngilizlerin oyunu” denilmesi de ilginçti. Bu, Türkiye’deki dindar kesimin klasik İngiliz karşıtlığıyla ilgili olsa da, İsrail ile İngiltere arasında Orta Doğu politikasında ciddi bir uzlaşmazlık olduğu gerçeğini yansıtıyor.
Savaş meselesine gelince; silah, siyasetin bittiği yerde gündeme gelir. Trump savaştan ziyade ticarette sonuç almayı deneyecek gibi görünüyor. Zaten Amerika savaşlardan çok büyük kayıplarla çıkıyor. 18 trilyon doları çöle gömdüler. Amerika dünyanın en borçlu ülkesi ve bu açığı dolar imparatorluğu sayesinde para basarak kapatıyor. Ticaret savaşı, askeri savaştan kaçınmak için başvurduğu bir yöntem olabilir mi? Eğer ticaret savaşında başarısız olursa, savaş seçeneğini masaya koyabilir. Bir atasözü der ki: “Tanrı, mahvetmek istediği gücü önce çıldırırtır.” Amerika’nın bugünkü hesapsızlığı, o çöküşün belirtisi.
İran’a yönelik nükleer anlaşmayla kaldırılan ambargolar yeniden konuldu. Hedef sadece İran değil, İran’la ticaret yapan her devlettir. Ancak Türkiye’yi, Almanya’yı ve Çin’i karşısına almak Amerika’yı zorlayacak. İranlıların da dediği gibi, ambargoda Türkiye kilit ülke. Türkiye “hayır” derse İran nefes almaya devam eder. Türkiye ise “hayır” dediğini açıkladı. Türkiye ile İran’ın arasını yapay tertiplerle açamazlar; Türkiye, İran ve Rusya arasında nesnel bir beraberlik var. Kaderleri ortak olduğu için Amerika ne yaparsa yapsın bu bağı koparamaz. Tayyip Erdoğan’ın İran için “stratejik müttefik” ifadesini kullanması, NATO sürecinde ilk defa bir doğu ülkesi için bu kavramın kullanıldığını gösteriyor ki bu çok önemli.
Ekonomideki sorunlar ise Amerika’nın tertiplerinden değil, Türkiye’nin kendi yapısal sorunlarından kaynaklanıyor; Amerika sadece bu iflas durumundan yararlanmaya çalışıyor. AKP hükümeti durumun farkında ama elleri kolları bağlanmış durumda. Yüz günlük program açıkladılar; Türkiye’nin önündeki gerçek sorunlar dururken, bu programın nereye hitap ettiği belli değil. Siz ne heyelan, ne çığ, ne de başka bir şey görüyorsunuz. Millet bahçeleri gibi inşaat sektörüne yüklenen siyaseti, bu sefer “millet bahçeleri” adı altında yürüten hayali bir program sunuyorsunuz. Çıkmazda olan ve hayallerle avunan bir üzgünlük programı getiriyorsunuz. Evet, bazı unsurlar var; mesela Türk lirasıyla alışveriş, milli paralarla alışveriş, Türkiye’nin Çin, İran ve Rusya’ya yaklaşması gibi… Ancak bunlar orta ve uzun vadeli çözümlerdir. Sonuç itibarıyla 100 günlük programa baktığınız zaman karşımızda sadece millet bahçeleri var. Ne olacak o millet bahçelerinde? İşten atılan insanlar memleket havası mı alacak? Yoksa iflas etmiş esnaf gidip orada havuza mı atlayacak, intihar mı edecek? Yüz günlük program diye milletin önüne koyduğunuz çözüm gülünç. Önümüzdeki yüz günle ilgisi yok; Türkiye ekonomisinin karşılaştığı sorunlara dişe dokunur bir çözüm sunmuyor.
İnsan şunu düşünüyor: Tayyip Erdoğan’ın ekonomiden anlamadığı meydanda. Danışmanları önüne bir şeyler koyuyor ve ona bir tertip mi yapıyor? Bunu bile düşündük. Sözleriniz tutarlı değildi; ekonomi uzmanları baktığı zaman burada hiçbir çare göremiyor. Sonuç itibarıyla iflas etmiş bir ekonomi var ve bunun temel problemi dış ödemeler açığıdır. Bunu düzeltmeye yönelik köklü, devrimci, esaslı bir çare görmeyince; karşılaştığımız heyelanları ve selleri dikkate alınca, insanın aklına “Amerika’da bir operasyon yapılıyor ve Tayyip Erdoğan’ı tamamen bir açmaza mı itiyorlar?” sorusu geliyor. Çünkü 100 günlük programda Türkiye’nin sorunlarına merhem olacak hiçbir şey yok.
Döviz krizine karşı bu sistem içerisinde faizlerle oynayarak alınabilecek bir tedbir kalmadı. Türkiye’nin bu krizden çıkış yolu bellidir: Mevcut çığı mümkün olduğunca ertelemek, kısa vadede çalışmak, orta ve uzun vadede ise bir “milli direnme ekonomisi” planlamak. Yani tasarrufu artırmak; üretime yönelik zecri, köktenci çözümlere gitmek. Örneğin dışarıdan araba, cep telefonu almayacaksınız. Bunlar ithalatta çok büyük kalemler. “Türkiye’de cep telefonu üretilmiyor ki” diyebilirsiniz; bir müddet üretme. Ne olacak yani? Türkiye cep telefonuyla mı kurtulacak? Şu anda Türkiye’de cep telefonu satılmasa uçuruma mı yuvarlanırız? Türkiye’de üretilebilen malların ithalatına sınır getirmek, ağır gümrükler koymak ve ithalat kalemlerini düşürmek zorundayız.
İkincisi, mevcut üretimi güçlendirecek tedbirler almalıyız. Hükümetin teşvik açıklamaları vardı ama bu son 100 günlük programda sanayiciye yönelik teşviklerin de olmadığını görüyoruz. Dış alımı daraltacak ve Türkiye’nin kendi iç piyasasını kendisinin üretmesini sağlayacak çareler aramalıyız. Maliyetlerin yükselmesinden korkmamalıyız. “Maliyet enflasyonu canavarı” gibi öcülerle Türkiye’ye bir ekonomi dayattılar. Turgut Özal’dan sonra ekonominin odağına “üretim” değil, “dışarıya satmak” yerleştirildi. Türkiye’nin ekonomisinin bir numaralı iticisi üretmek olmalıdır. Üreteceğiz diye baktığınız zaman doğrular yaparsınız, çünkü dışarıya satmak da dışarıdan alımı azaltmak da üretmekle bağlantılıdır.
Türkiye, geçmişte Avrupa Gümrük Birliği konusunda altına girdiği taahhütleri gözden geçirmelidir. Tayyip Erdoğan yönetiminin bugüne kadar bağlandığı güçler ve kendi sınıfsal tabanı bu tür zecri, kararlı tedbirler almasına izin vermiyor. İdeolojisi de buna müsait değil; devrimci değil. Türkiye bu krizden ancak devrimci bir anlayışla, “milli direnme ekonomisi” ile çıkabilir.
Bu ekonominin ilkeleri bellidir:
1. Gıda güvenliğini sağlayacağız; hiç kimse aç kalmayacak.
2. Güvenliğin güvenliğini sağlayacağız; askerin, polisin, ordunun ihtiyaçlarından hiçbir kısıntı olmayacak. Çünkü savaş tehditleri içeren bir döneme giriyoruz.
3. Sağlık ve eğitim hizmetleri devletin sorumluluğunda devam edecek.
“Ona bunu vereceğim, buna şunu vereceğim” dönemi bitti. Tam tersine, tasarruf yapması gereken bir döneme girdik ve bunu halka anlatmak gerekir. Vatan Partisi olarak biz seçim öncesinde çetin koşullara girdiğimizi söylediğimizde arkadaşlarımız “bu bize oy kaybettirir” dedi. Kaybettirsin; Türkiye’nin gerçeği budur.
Siz soruyorsunuz; “Fakir millet darbeyi önledi, zenginler niçin elini taşın altına koymuyor?” Darbeyi Türk Silahlı Kuvvetleri önlemiştir. Vatan Partisi’nin dirayetli tutumu sayesinde ordu göreve davet edilmiş, millet de ordusunu desteklemiştir. Zenginler bu ekonomik koşullardan tek başlarına kurtulamazlar. Fedakarlığı herkes yapmalı; bunun için de milleti birleştiren bir “milli hükümet” şarttır.
Bu hükümetin içinde AKP, MHP, Vatan Partisi ve mümkünse Cumhuriyet Halk Partisi yer almalıdır. CHP’yi sokağa bırakmamak, onu hükümete katarak bu sorunları hep beraber çözmek gerekir. Eğer AKP, Amerika’nın politikalarına hizmet eden bir muhalefetle veya bu ekonomik tıkanıklığı görmeyen bir yapıyla devam ederse bir yere varamaz. Türkiye’nin önünde hem güvenlik hem de ekonomi için milli bir hükümet şarttır. Eğer bunlar buna evet demezlerse, tarih sahnesinden silinip giderler. Türkiye sonunda buraya gelecektir. Hükümetler bazen çıkmaza girdiklerinde hayal mahsulü projelerle oyalanırlar. Kanal İstanbul buna bir örnektir. Oraya milyar dolarlar yatırılmasının Türkiye’ye hiçbir faydası yoktur. Türkiye’nin bugünkü meselesi Kanal İstanbul değil, ithalat kalemlerini düşürecek yatırımlardır. Kaynakların, ekonominin devamı için zaruri olan sac, demir ve çelik üretimi gibi alanlara ayrılması gerekir. Bu yatırımları Çin ve Rusya ile iş birliği yaparak gerçekleştirebilir; ihracatımızı ve turizmi geliştirmeye yönelik tedbirler alabiliriz.
Ekonomide paranın giriş çıkışının kontrol edilmesi şarttır. Borsaya giren sıcak para üç gün sonra çıkmamalı; en az üç yıl kalmalı ve yatırıma yönelmelidir. Spekülasyon ve vurgunculukla para kazanılıp yurt dışına çıkarılmasının önüne geçilmelidir. Ayrıca büyük sermaye sahiplerinin yurt dışına kaçırdıkları paralar Türkiye’ye geri getirilmelidir. “Yastık altındaki parayı getirin” çağrılarıyla sonuç alınamaz; doların yükseldiği koşullarda bu tür çağrıların bir karşılığı yoktur.
Türkiye’nin yaklaşık 250 milyar dolarlık borç ödemesi ve 70 milyar dolar civarında cari açığı var. Bu devasa rakamı bulamazsak çarklar dönmez. Sık sık ifade ettiğiniz “milli ekonomi” ve “direnme ekonomisi” bir günde hayata geçecek şeyler değil; uzun vadeli bir süreç gerektirir. Türkiye acilen ithal ikamesine geçmeli, iç piyasa taleplerini karşılamalı ve ihracatı artıracak yatırımları hayata geçirmelidir. Sihirli bir değnek yok; elimizdeki imkanları doğru kullanarak çare bulabiliriz.
Dış politika, ekonomi ile doğrudan bağlantılıdır. Hükümet bir yandan Çin, Rusya ve İran ile ilişkileri geliştireceğinden bahsediyor, diğer yandan NATO içinde Suriye’yi düşman ilan ediyor. Bu büyük bir çelişkidir. İran, Türkiye için önemli bir müttefiktir. İran’daki ucuz mazot ve doğalgaz, Türkiye’nin enerji maliyetlerini düşürmek için büyük bir fırsattır. Gümrükleri ve sınır geçişlerini kolaylaştırarak bu kaynakları çiftçimize ve sanayicimize ulaştırmalıyız. Suriye’yle dostluğu reddedip İran, Rusya ve Çin ile kalıcı dostluklar sürdüremezsiniz.
Türkiye ile Suriye’nin görüşüp görüşmediği önemli değil; önemli olan atılacak kararlı adımlardır. Tayyip Erdoğan, Amerika’nın baskısına karşı verilecek en güçlü cevabı, derhal Beşar Esad ile el sıkışarak verebilir. Ankara’da yapılacak bir görüşme, bütün Amerikan planlarını boşa çıkarır. Suriye ve Lübnan’ı yanımıza çektiğimizde, Mısır ile husumeti bitirdiğimizde Doğu Akdeniz’deki Amerikan planları suya gömülür.
Türkiye bir milli seferberlik ilan ederek “milli hükümet” kurmalıdır. CHP, Vatan Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve hatta İYİ Parti, ortak bir program etrafında birleşmelidir. Buna yan çizenler tasfiye olur gider. CHP’nin şu anki kurultay tartışmaları ise Türkiye’nin hiçbir derdine deva değildir; onlar sadece koltuk ve noter imzası ile uğraşmaktadır. İYİ Parti de milli özelliğini yitirdiği için bir umut olmaktan çıkmıştır.
Türkiye’de İmam Hatip okullarının kontenjanlarının dolmaması ve Anadolu Liselerine dönüştürülmesi, AKP’nin bu politikalarının iflas ettiğini gösteriyor. Atatürk ile Abdülhamid’i yan yana koyarak milleti birleştiremezsiniz. Bu millet ancak Atatürk ve laiklik temelinde birleşir. Türkiye’nin bu çıkmazdan kurtulması için ideolojik prangalardan kurtulması ve rasyonel, vatansever politikalara dönmesi şarttır. Emekli maaşları ödenir mi sorusuna gelince; devlet finansal tedbirlerle veya emisyonla (para basarak) ödemeyi her türlü gerçekleştirir, ancak bu enflasyonu yükseltir. Sonuç olarak, Türkiye bir krizin içindedir ve bu krizden çıkış, ancak milli bir siyaset ve üretim ekonomisi ile mümkündür. Şu anda krizin göbeğindeyiz. Bedel ödeyeceğiz; kriz önümüzde değil, bedel ödemeye başladık. Krizle birlikte fakirleşeceğiz ama buradan çıkacağız. Şimdi bakın, iflas etmekte olan holdingler var, bazı büyük bankalar çok ciddi tehlikelerle karşı karşıya. 2 milyon 200 bin konut stoku var. Bu ekonomik koşullarda yaşıyoruz. Dolayısıyla “kriz önümüzde” diye bir şey yok; Türkiye şu anda krizin göbeğinde. Dolar fiyatlarındaki yükseliş de bu krizin önemli bir göstergesi. Bu nedenle zecri, yani köktenci tedbirler Türkiye’nin kapısına dayanmıştır. Hükümet bunları yapmak zorundadır; yapmazsa cezasını hep beraber çekeriz. Ancak Türkiye, Tayyip Erdoğan hükümetinin inatları devam ederse onu sırtında taşımaz ve demokratik yoldan çözümler üretir.
IMF ile tekrar masaya oturmaktan söz ediliyor; haberiniz var mı? Tabii bu mevcut seçeneklerden biri. Eğer bizim Vatan Partisi’nin programını; yani üretimi artırmaya yönelik, üretim ekonomisine geçişi esas alan “Milli Direnme Ekonomisi”ni uygulamazsanız, geriye ne kalıyor? IMF ile masaya oturmak. Ancak IMF ile masaya oturmak bir çare değil ki. Sizin 220-230 milyar dolarlık acil, yakıcı borcunuzu IMF halledemez; öyle bir şans yok. IMF ile oturmak, Batılı ülkelerin yaptığı gibi dik ve eşit bir pazarlık süreci değildir; bunlar yanıltıcı ifadelerdir. IMF ile masaya oturduğunuz zaman şartları bellidir ve Türkiye’nin buradan çıkma ihtimali sıfırdır. Sadece krizi ötelemiş olurlar. Biraz psikolojik bir hava yaratsalar da IMF ile masaya oturarak krizi öteleyemezler.
Ayrıca IMF ile masaya oturan bir AKP; milleti birleştirme, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Irak’ta direnme politikasını sürdürebilir mi? Sürdüremez; çünkü karşı tarafın şartları bellidir. Kıbrıs’taki şartları, Doğu Akdeniz’deki şartları, Suriye’deki şartları ve Kürdistan projesi hortlar ve Türkiye’nin önüne gelir. Türkiye’den istenenler bellidir: Ermeni soykırımını kabul edeceksin, Kürdistan’a özerklik vereceksin, Kıbrıs’tan Türk ordusunu çekeceksin ve Doğu Akdeniz’de boyun eğeceksin. Türkiye’de hiçbir hükümet bunları kabul edemez. Türkiye buradan, dediğim gibi, bir milli direnme ekonomisiyle, başını dik tutarak ve her türlü tehdide karşı tedbirlerini alarak çıkacaktır. Vatan Partisi bunun için kurulmuştur ve önümüzdeki süreçte çok önemli tarihi görevler yerine getirecektir.
Erdoğan hükümeti yeni yönetim için 100 günlük bir program hazırlığına girişti. Milli direnme ekonomisinin esasları aşağı yukarı bellidir: Lüks ithalatı ve zorunlu olmayan büyük kalemleri –mesela otomobil ithalatı gibi– durduracaksın. Suriye’ye elini uzatacaksın; Irak’la, İran’la ve özellikle Türkiye’nin enerji güvenliğini sağlama konusunda iş birliği yapacaksın. PKK’yı bitirecek, HDP’yi kapatacaksın. Mısır’la derhal ilişkileri kuracaksın. Bütün paranın giriş çıkışını kontrol edeceksin; dövizin ithalat dışında, spekülasyon amaçlı giriş çıkışını engelleyeceksin. Giren para Türkiye’de en az 3 yıl kalacak. “Gelmezse gelmez” diyeceğiz; çünkü üç gün sonra yüksek kârla operasyon yapıp çıkan paranın faydası yok, zararı var. Çin’le, Rusya’yla ilişkilerini güçlendireceksin. Suriye ile dayanışma ve iş birliği, bu açıdan çok etkilidir. Bunu sadece dışarıdan bakarak söylemiyorum; Çin’le, Rusya’yla, İran’la ve Suriye’yle görüşen bir partinin genel başkanı olarak söylüyorum. Onlar, Türkiye’nin Suriye politikasına bir ölçü olarak bakıyor; “Bu Türkiye ciddi mi, yoksa tekrar Amerika’nın denetimine döner mi?” diye sınıyorlar.
Şimdi İran konusunu kısaca bitirmek istiyorum; çünkü bölgedeki bir kuvvetin direnmesi diğer bütün komşulara da yarıyor. Amerika, İran’ın üzerine ekonomik olarak abanacaktır; varsın abansın. Türkiye, İran, Suriye ve Irak sırt sırta verdiği zaman Amerika hiçbir şey yapamaz. “İran’ın içinde kargaşa yaratma” gibi riskler de var tabii, bunları da deneyecekler. Ama Türkiye, İran, Irak, Suriye ve arkalarında Rusya, Çin ve Hindistan olduğu sürece, buna diş geçirecek bir Amerika yoktur.
Almanya’yı da bu işe katmak lazım. Almanya, ekonomik çözümlerimiz bakımından ikili ilişkilerde kilit ülkelerden biri haline geldi. Özellikle Amerika ile ticaret savaşlarının yaşandığı bu koşullarda; Vatan Partisi gibi Almanya’yı tanıyan, bilen ve yöneticilerine sövüp saymayan bir anlayışla hareket etmek gerekir. Tayyip Erdoğan’ın Almanya seyahati ve Steinmeier ile görüşecek olması iyi bir adımdır. Türkiye hükümetinin vizyonu ve stratejik bir tahlili olması lazım. İran direnirse Türkiye’ye büyük faydası vardır. Türkiye burada dirayetli davranacak, önderlik yapacak, hem İran’ı hem Suriye’yi direnme konusunda yanına alacak ve “Kaderimiz ortak” diyecek. PKK sorununu çözmek, aynı zamanda ekonomik bir meseledir. PKK’nın kökü kazındığında, hem hayvancılık ve tarım canlanacak hem de devlet güvenlik için harcadığı devasa finansal yükten kurtulup kaynaklarını ekonomiye ayırabilecektir.
Ekonomik kriz kaygısı toplumda çok derin. Yunanistan ve İspanya örnekleri insanların hafızasında. Ancak Türkiye’nin direnme yeteneği çok yüksektir. Avrupa Birliği üyesi değiliz, bu bizim milli ekonomi politikaları uygulamamız için bir inisiyatif kazandırıyor. Üretim tabanımız pek çok Avrupa ülkesinden daha iyi; Türk liramız var ve tarımımız kendimizi besleyebilir. Para siyasetleri ve Merkez Bankası’nı güçlendirmek önemlidir. “Fedakarlık yapacak mıyız?” sorusuna gelirsek; evet, bir fedakarlığı paylaşacağız. Tasarruf olacak, bazı şeylerden vazgeçeceğiz. Bunu anlatabilen, topluma güven veren bir milli hükümet gerekir. “Zenginler de elini taşın altına koysun” bir temennidir; bunu devlet kararnameyle, kanunla disiplin altına alarak yapar.
“Askerlerin üretimde değerlendirilmesi” fikrine gelince; Türkiye’de muazzam bir iş gücü fazlası var. Askeri üretime sokmaya ihtiyaç yok, yapılması gereken atıl kapasiteyi harekete geçirmektir. Bursa’nın, Gaziantep’in, Konya’nın küçük ve orta ölçekli sanayicisini yeniden harekete geçirmeliyiz. Birinci Dünya Savaşı’nda dışarıdan ithal edemediğimiz için milli iktisat kurulmuştu; bugün de aynısını yapmak zorundayız. Türkiye kaçınılmaz olarak bir savaş ekonomisine, yani bizim “Milli Direnme Ekonomisi” dediğimiz sürece girmektedir.
“Ekonomi kayıt dışı” diyorlar; kayıt dışı olduğu için üretim ekonomisine geçemeyiz demek yanlıştır. Üretim ekonomisi kendi kurallarını inşa eder; kayıt altına almayı da bu süreç içerisinde kaçınılmaz olarak gündeme getiririz. Enflasyon canavarından veya maliyet yükselmesinden korkarak hiçbir şey yapamayız. Fiyatlar yükselirse maaşları ve köylü gelirlerini de buna göre ayarlayıp dengeyi sağlarız. Sadaka ekonomisinden vazgeçeceğiz; engelli ve yaşlılarımıza yardım devam edecek ama üretim gücü olan insanları sadaka vermek yerine yatırım süreçlerine sokacağız. Atıl durumdaki makineleri, tornaları, frezeleri temizleyip çalıştıracağız. Hayat zaten bizi buna zorlamakta. Siyaseten çıkış yolu arayan bu milletin, anlattıklarınızı afişlerle, grafiklerle; yani şekillerle görmesinin daha iyi olacağını düşünüyorum. Millet bunu pazarda, işten atıldığı gün ve kendi hayatında zaten anlamaya başladı; merak etmeyin, anlamaya da devam edecek. Millet üretim ekonomisini destekliyor. Bu o kadar basit bir şey ki; Türkiye neden borçlanıyor? Yeterince üretemediği için. Üretime yüklenecek. İkinci olarak; bazı maliyetler yüksek oluyor. “Her şey dış satıma bağlı” gibi kafaya sokulan önyargılardan ve dayatmalardan kurtulup özgürleşerek, maliyetler yükselse bile içeride üretime yönelecek.
Ayhan Kutlu Bey bir yakınmasını dile getirmiş; “Yatırım yapmak kolay mı? İşte alan bulacaksın…” diyor. Yatırım yapmak çok var, devletçilik şart. Bir de şunu söyleyeyim; özel sektörün yatırımıyla Türkiye buradan çıkamaz. İyi ki bu konuşuldu; bakın, 100 günlük programda devlet yatırımı yoktu. Yalnızca özel sektör saplantısıyla Türkiye buradan çıkamaz. Özel sektör artı devlet olmalı. Siz Şırnak’a, Hakkari’ye, Van’a veya Mardin’e sadece özel sektörle yatırım götüremezsiniz. Sonuç itibarıyla devlet, bölgeler arası dengeleri sağlamak için yatırım yapmalıdır. İkinci olarak devlet, tasarruf yaparak yatırımı artıracak. Türkiye, ürettiği değerlerin bir kısmını tasarruf ederek yatırıma yöneltecek. Burada devlet müdahalesi şarttır; devletçilik olmadan Türkiye bu koşullardan kesinlikle çıkamaz. Bunu anlamayanlar Türkiye’yi artık yönetemez. Özel sektör varlığını koruyacak ancak devletçilik olmadan Türkiye’nin bu koşullardan çıkma şansı yoktur. Devletçilik olmazsa bu milletin bir kısmı aç kalır, Türkiye güvenliğini sağlayamaz ve üretim ekonomisini ateşleyemez.
Recep Eser Bey İskenderun’dan demiş ki: “Amerika, Türkiye’nin düşmanı. Bu net. O zaman Cumhurbaşkanı niye Amerika’ya görüşmeler için heyet gönderiyor?” Düşmanla da görüşülür. Bunlar yanlış değil; görüşmeyi reddeden bir devlet, siyaset ve mücadele olmaz. Görüşmeyi Atatürk de, Hazreti Muhammed de reddetmezdi. Mücadelelerde, savaşlarda hasımla, düşmanla ve rakiple görüşmek şarttır. Önemli olan, görüşmelerde sizin hangi tavrı aldığınız ve nerelerde anlaştığınızdır.
Trabzon’dan Osman Karal ve Hüseyin Avni Oğuzhan Beyler benzer bir soru göndermiş: Atatürk Orman Çiftliği’nin bir bölümünün Amerikalılara verilmesi çok yanlış. Biz bu konuda mücadele ettik ama geldiğimiz noktada Atatürk Orman Çiftliği’ni Amerikalıların elinden geri alarak Türkiye’yi kurtaramayız. Odaklanacağımız mevziler buraları değil.
Liseler bazında öğrencilerin yerleşme sorunu muazzam bir problem. İnsanlar istemediği okullara yerleşiyor. AKP iktidarının Türkiye’yi yönetemediği burada da ortaya çıktı. Kontenjanlar boş kaldı, imam hatipler boş; sistem talebe cevap veremiyor. Demek ki AKP, Milli Eğitim’i, öğrencilerin talebini ve Türkiye’nin gerçeklerini bilmiyor; plan yapamıyor. Milli Eğitim Bakanı dahi durumu itiraf etti. AKP’nin gücü elinde tuttuğunda kimseyi dinlemediğini, dengeleri gözetmediğini görüyoruz. Burada sadece plansızlık değil, büyük bir bilgisizlik ve cehalet de var. İmam hatip okullarını sadece imam yetiştiren bir yer olarak değil, her türlü mesleki ihtiyaca göre planlamalısınız. Vatandaş da çocuğunu oraya göndermek istemiyor çünkü başarı oranları düşük. Bugün dünya yapay zeka ve robotik sanayi dönemine girerken, imam hatip okullarıyla bu ihtiyaçlara cevap veremezsiniz. Türkiye’nin din görevlisi ihtiyacı bellidir; Vatan Partisi olarak biz imam hatip okullarının büyük bir kısmını Anadolu liselerine dönüştüreceğiz. Türkiye’ye bugün 40 tane imam hatip okulu yetiyor.
Nihat Genç’in “Bedelli askerlik yapacakları üretimde çalıştıralım” önerisine gelince; buna ordunun karar vermesi lazım. Eğer muazzam bir üretim ekonomisi seferberliği olursa, askeri çalıştırmaya gerek kalmayabilir. Savaş ekonomisi uygulayacağımızı söylediğimde, insanlar “Bankadaki paralarımızı çekelim mi?” diye soruyor. Hayır efendim, panik yaratmak çok yanlış. Bankadaki mevduatların devlet güvencesi altındadır, onlara bir şey olmaz. Milli Direnme Ekonomisi; 80 milyonun karnını doyurmak, güvenlik güçlerinin ihtiyaçlarını karşılamak, eğitim ve sağlığı sürdürmek demektir. Bu prensiplerden taviz veremeyiz. “Millet bahçeleri” gibi projeler ise bugünün ihtiyaçlarına cevap vermeyen, inşaat sektörüne dayalı hayal ürünleridir.
Kadir Altunkaya Bey, milli hükümetin kurulması için iktidar ve muhalefetle görüşülüp görüşülmeyeceğini sormuş. Hayat, önümüzdeki dönemde bu ihtiyacı zorunlu kılacak. İnisiyatif Cumhurbaşkanı’ndadır. Recep Ak Bey ise CHP’ye Kemalist bir yönetim gelmesi temennisini dile getirmiş. Ancak CHP’de artık Atatürk devrimlerini uygulayacak bir grup veya çizgi yok. Ecevit’in “ortanın solu” söylemiyle başlayan süreçte, 1960’lardan itibaren Atatürkçülük CHP’den tasfiye edildi. Bugün CHP’ye Kemalist bir yönetim gelmesi mümkün görünmüyor.
Ahmet Anadolu Bey’in günde 7 milyon ekmek israf edildiğine dair vurgusu önemli ancak asıl israf, AKP’nin 2 milyon 200 bin konutluk stok yatırımıdır. 200 milyar liralık yatırımın çöpe atıldığı bu tablo, Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük ekonomik yanlıştır. Şimdi o duvarların içinde insan yaşamıyor. Ekonomik faaliyet nedir? İnsan ihtiyaçlarının karşılanması için yürütülen faaliyet. Şimdi süremiz çok azaldı. Beş dakikamız kaldı, hatta o bile kalmadı. Burada bir borcum var; dostum Profesör Cüneyt Akalın’ın yeni bir kitabı çıktı: “Düşler ve Gerçekler: 50. Yılında Dünyada ve Türkiye’de 68”. 68 olayını 50. yılında değerlendiriyor. Bu konuda çalışma yaptığını biliyorum, kitap çıktı; içerisinde tanıklıklar, değerlendirmeler ve hatıralar var. Kapsamlı bir kitap. Siz kitap tanıtımından vazgeçtiniz, ben yapıyorum; iyi ettiniz. Kaynak Yayınları’ndan çıktı, masamın üzerinde duruyor, ben de okumaya başlayacağım.
Cüneyt’le zaman zaman bu konulara gireriz, Cüneyt Akalın hocamızla… Arkadaşım olduğu için ismini zikrettiğimden ötürü özür dilerim. Cüneyt benden üç yaş küçüktür; mahalle arkadaşıyız. Benim kız kardeşim Işık Soner ile Cüneytler, Uludağ Sokak’ta oturuyorlardı. Bizim evle iki sokak yan yanaydı, o zamanlar sabah sokak maçları falan yapardık. Cüneyt, kız kardeşim Işık’la aynı sınıftaydı; hatta Işık ile Cüneyt’in birlikte izci fotoğrafları bile vardır. O mahalle arkadaşlığından sonra, ben Siyasal’dan tanıştığımızı zannediyordum ama Devrimci Hareket içinde tanıştık. 1968 gençliğindendir Cüneyt. Ben Hukuk Fakültesi’nde asistanken, o da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde asistan oldu. Aynı hareketin içinde 50 yıldan beri beraberiz. 69-70’ten beri tanışırız, tabii siz de tanırsınız. Sonra medyada sık sık yollarımız kesişti.
Şimdi bir müzik parçanız var. Birkaç soru daha var ama vaktimiz kalmadı. İlginç bir şey var, çok kısa cevaplarsanız önemli olur: Sayın Perinçek’in ekonomiyle ilgili görüşleri, 60’lı yıllardaki İdris Küçükömer’in görüşlerine benziyor mu diye sormuşlar. Hiç alakası yok. O, “Doğu-İslam cephesi” diye çok yanlış, Türkiye’ye çok zararlı olan ve İstiklal Savaşı ile Atatürk’ü reddeden siyasetler geliştirdi. Türkiye’nin neoliberal politikalara sürüklenmesinde onların çok büyük rolü var.
Berk Özçelik Bey, “Asya bloğuna yaklaşmak nasıl sonuçlar verecek? Telefon, araba benzeri ürünlerde İtalya’dan vazgeçmek yerine Asya markalarını alsak daha iyi olmaz mı?” diye soruyor. Siz ona da karşısınız; “Önce biz üretelim” diyorsunuz. Şu anda Türkiye’ye cep telefonu gelmesinin ne zararı var? Yani cep telefonu almasa, Asya’dan da almasa ne olur? Diyelim ki Çin’le anlaşırsın, Türkiye’de beraber bir cep telefonu üretirsin. Ama biz iktidara gelsek, bugün Türkiye’nin kaynaklarını cep telefonu üretmek için harcamayız. Öncelikli taleplere cevap vermemiz lazım. Bugün Türkiye’de bazı insanların cebinde telefon olmasa ne kaybedeceğiz? On sene evvel hepimizin cebinde telefon var mıydı? Türkiye açlık tehdidinin bile olabileceği bir sürece girerken, telefondan vazgeçse ne olur?
Veyahut Türkiye’ye lüks otomobil gelmesi… Hatırladığıma göre 19-25 milyar dolar civarında bir otomobil ithalatı var. Bu çok büyük bir para. Yerli otomobil alınsın veya Türkiye’deki otomobil sayısı düşse ne olur? İstanbul’da o kadar çok otomobil var ki, otomobil azalsa Türkiye ferahlar, trafik ferahlar, büyük bir israf son bulur. Toplu taşımacılığa yönelmelisiniz. Türkiye kökten birtakım kararlar almak zorunda. “Efendim Amerika’dan otomobili almayalım, Çin’den alalım.” Hayır, Çin’den de almayalım.
Müzik parçamıza gelecek olursak; şu anda Hollanda’da olan dostumuz Murat Ay Karamanlı ile geçenlerde tanıştım. Manyan köyünden, Karaman’ın bir kına türküsünü bana söyledi. Bu, TRT arşivlerinde olmayan, telif problemi olmayan bir türkü. “Bunu bana söyle ve yolla, ben bunu TRT’ye göndereceğim, arşivlere girsin” dedim. Hoş bir hava, Karaman’ın Manyan köyünden derlenmiş. İsterseniz önce müziği dinleyelim, sonra veda edelim. Bu türkü biraz Erzurum havalarını, bizim Kemaliye namelerini anımsatıyor. İzleyicilerimiz de kendi yörelerinde buna benzeyen bir name var mı diye baksınlar. Yönetmenimizden ricamız, müzikten sonra bize dönsünler.
(Müzik)
“Dibinde keklik sürüsü,
Hani üç kızdan birisi?
Kız gelin kınan kutlu olsun,
Hem orada hem burada dilin tatlı olsun.
Ana ben de gidiyorum, sağ olunda yine gelirim.
Anabesler hurma ile,
Ellerde kırma ile,
Bir el oğlu sarma ile.
Kız gelin kınan kutlu olsun,
Hem orada hem burada dilin tatlı olsun.
Kız anası, kız anası,
Hani bunun öz anası?
Ali Ayşe’ye yanasın.
Kız gelin kınan kutlu olsun…”
Murat Ay, Karaman Manyan köyünden derlemiştir. Sevgili izleyiciler, “Çıkış Yolu” programımız burada bitiyor. Ulusal Kanal’ın ve Ulusal Radyo’nun sevgili seyircileri, programımızın konuğu Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’ti. Ben gazeteci Rafet Ballı. Hepinize sevgiler, saygılar. Haftaya buluşmak üzere; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

