Çıkış Yolu • 15.08.2018

Çıkış Yolu • 15.08.2018

Altyazı M.K. “Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.”

Sevgili izleyiciler merhaba. Ulusal Kanal’ın sevgili izleyicileri, merhaba. Ulusal Radyo’nun sevgili dinleyicileri, merhaba. Unutmayalım diye bunu düşünüyordum ama atladım yine. Değerli izleyiciler, Türkiye ekonomik krizi konuşuyor, dünya Türkiye’yi konuşuyor. Dolayısıyla biz de bugün ekonomiyi, krizi konuşacağız. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine hoş geldin diyoruz.

Hoş bulduk.

Şimdi Sayın Perinçek’le konuşmaya başlamadan evvel izleyicilerimize birkaç duyurum, daha doğrusu sorum ya da katkı talebim olacak. İki temel soru var: Bir; Türkiye için doğru çıkış yolu nedir? Amerika ile Atlantik sistemiyle bir uzlaşma sağlayıp tekrar anlaşıp bu büyük sarsıntıyı az hasarla atlatmak mı -ki bu lafları hep tırnak içinde söylüyorum- yoksa bunun alternatifi olarak “Türkiye için Atlantik dönemi kapandı” gerçeğini kabul etmek mi? Amerika’nın şu dönemde yaratmaya çalıştığı kriz de bunun ispatıdır. Dolayısıyla Türkiye kendisine yeni bir yol, yeni bir yön belirlemeli.

Diğer önemli soru da şu: AKP hükümeti burada nasıl bir tercih yapacak? Tekrar Amerika ile uzlaşmayı mı deneyecek, oradan bir çıkış yolu mu arayacak? Yoksa Avrupa’yı da hesaba katarak Asya’ya mı yönelecek, Avrasya seçeneğine mi yönelecek? Bu konularda sizlerin öneri ve fikirlerinizi bekliyoruz. Ekranlarımızın altında bu konuda hangi numaralara veya hangi adreslere soruları gönderebileceğiniz bellidir. Yönetmenimizden rica edeyim, telefon numarası önümde yok, onları anons etmem için. Radyo dinleyicileri için de gelince anlatacağım.

Şimdi Sayın Perinçek, ekonomiyi ve krizi konuşacağız dedik ama biraz geriye çekilerek başlamak istiyorum: Krizin içindeydik zaten ama krizin neresindeyiz? Bundan daha da derinleşecek miyiz? Aslında sizin de kendi bünyenizde tartıştığınız bir sorun bu. Daha ötesi, daha derini var mı, yoksa bir başlangıç aşamasında mıyız?

Krizin daha derinleştiği apaçık, herkes bunu görüyor. Yani dibe vurmadı daha, dibe doğru gidiyor. Türkiye iki üç senedir krizin içinde, yani kriz yeni bir durum değil. Ancak özellikle seçim sonrasında krizin hızla derinleştiği gözüküyor. Bunu bazıları dolar fiyatlarından izliyor; bizim birinci göstergemiz o değil. Esas biz halkın ekonomisine, işsizliğe, iş yerlerinin çarkının dönmesine, sanayinin durumuna bakıyoruz. İnsan toprağa gübre atabiliyor mu, tohum ekebiliyor mu, traktörüne mazot koyabiliyor mu; üretim sağlıklı bir şekilde büyüyerek sürüyor mu? Bunlara bakıyoruz. Ama dolar da önemli bir gösterge çünkü Türkiye’nin ciddi bir dış döviz açığı var. Bu açık; sanayiyi, tarımı, ticareti ve istihdamı etkiliyor. Kriz sert ve daha ciddi olaylara doğru gidiyor.

İzleyicilerimize kısa bir bilgi vereyim; döviz açığı daha da büyüyecek. En önemlisi, krizin halka yansıması henüz tam başlamadı. İthalatta daralmalar, ara mallarının pahalılaşması, sanayi üretiminin daralması, işten atmalar… Bunlar daha yeni başlıyor. Halk, sanayici, çiftçi ve esnaf açısından krizin etkileri önümüzde duruyor.

Sevgili seyirciler, telefon numaramız: 0212 251 50 90. Elektronik posta adresimiz: ulusal@ulusal.com.tr. Bu adreslere görüşlerinizi ve sorularınızı iletebilirsiniz. Özür dilerim, buyurun.

Estağfurullah. Bunu şunun için söylüyoruz: Vatan Partisi, bu seçime giderken diğer partilerden farklı bir tavır aldı. “Bu seçim bir şeyi çözmeyecek” dedik ve çözmediği görüldü. 24 Haziran’da seçim oldu; Tayyip Erdoğan büyük tantanayla bir zafer kazandı ve iktidar yenilendi. Fakat iktidar 24 Haziran’dan bu yana geçen 52 günde eskidi.

“Eskidi”yi nereden çıkarıyorsunuz?

Bu kriz karşısında Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarına, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın konuşmasındaki çaresizliğe ve çözümsüzlüğe bakıyorum. Bu iktidarın çıkmazda olduğu apaçık ortada. Seçimi kazandıktan 52 gün sonra çıkmaza girdi. Bunu öngörmüştük. Bütün konuşmalarımızda Türkiye’nin çok çetin zorluklarla karşılaşacağını söyledik. Hatta kendi partimizin merkez karar kurullarında bazı arkadaşlarımız “Bunu söyleyerek nasıl oy toplayacağız?” diye sordu ama dünyanın güneş etrafında dönmesi bitmediği gibi gerçekler de değişmiyor.

Türkiye’nin önünde yeniden iktidar meseleleri çıkacak. Tayyip Erdoğan yönetiminin bu krizden bir çözüm üretemeyeceği anlaşılıyor; çünkü devrimci bir perspektife, birikime, kararlılığa ve programa sahip değiller. Türkiye bir süre sonra yeniden seçimi konuşmaya başlayacak.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi alternatifsiz bir yapı yarattı. Eskiden hükümet mecliste kurulurdu; kriz anında koalisyonlar değişir, meclis içinden yeni çözümler üretilirdi. Şimdi ise halk hükümet başkanını doğrudan seçiyor, meclisin hükümet kurma veya düşürme yetkisi yok. Cumhurbaşkanı başka bir partiden, meclis çoğunluğu başka bir partiden olsa bile sistem kilitleniyor. Bu sistemin Türkiye’nin bünyesine ve önümüzdeki krize hiç uymadığı ortada. “Seri karar alacağız” dediler ama 15 gündür hiçbir tedbir alamadılar.

Anladım. Sizi daha da açmak için birkaç soru soracağım. Siz “Atlantik dönemi kapandı, IMF ve Amerika boyunduruğu altında çözüm yok, Türkiye geleceğini Asya’da ve karma ekonomide aramalı” diyorsunuz. Hükümet, Amerika ile ilişkilerin tıkandığını fark etti mi?

Soruyu şöyle formülleştirelim: Amerika Türkiye’yi kurtarabilir mi? Bir; Amerika Türkiye’yi kurtarmak ister mi? İki; kurtarma yeteneği var mı? Olgulara bakalım: PKK’ya 5000 tır silah veren, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı tatbikat yapan, Bakanlarımıza ambargo uygulayan, dünyaya “Türkiye’ye kredi vermeyin” diyen Amerika, Türkiye’yi kurtarır mı? CHP ve İYİ Parti seçim sürecinde “Amerika’nın hoşuna gidecek düzenlemeler yaparsak çözüm buluruz” dediler. Bakan Albayrak da hâlâ Kemal Derviş ekonomisi ve Turgut Özal sistemi içinde çırpınıyor.

Amerika’dan kurtuluş uman bir hükümet, Türkiye’nin dostlarıyla (İran, Rusya, Çin, Suriye) arasını bozar. Amerika Türkiye’yi kurtaramaz ama Türkiye’nin dostlarıyla arasını bozup batağa saplanmasını ve bölünmesini sağlar. Yarın Aydınlık gazetesinde bu konuyu “Amerika Türkiye’yi kurtarır mı?” başlığıyla yazdım. Amerika kısa vadede sıcak para musluklarını açsa bile, üç ay sonra o girdap Türkiye’yi daha derinden içine çeker.

Sözünüzü bağlarsanız bir ara vereceğim.

Verelim.

Sevgili izleyiciler, çıkış yoluna kısa bir ara veriyoruz. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Doğu Perinçek’ti. Kısa bir süre sonra tekrar birlikte olacağız. Çıkış Yolu programımız devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Her zamanki gibi beklenebileceği üzere ekonomiyi ve krizi konuşuyoruz.

Birinci bölümde nerede kalmıştık? “Amerika Türkiye’yi kurtarabilir mi?” Onu isterseniz tamamlayalım, ondan sonra hükümete geçelim. Amerika Türkiye’yi bu ekonomik krizden kurtarabilir mi, kurtarmak ister mi?

Bir kere Türkiye’nin içine girdiği kriz yalnız ekonomik bir kriz değil. Türkiye’nin vatan bütünlüğü tehdit ediliyor. Türkiye hâlâ bir vatan savaşı yürütüyor; bu da krizin bir parçası. Güvenlik ve dış siyasete baktığımızda; Türkiye Amerika Birleşik Devletleri’nin denetiminden kopuyor. Türkiye’nin etrafında Almanya, İtalya gibi destekçiler; Çin, Rusya gibi müttefikler beliriyor. Hatta Güney Amerika’daki Venezuela bile paralarını getirip Türkiye’ye emanet ediyor. Birdenbire Türkiye’nin müttefikleri değişti. Bu, Türkiye’nin kamp değiştirmesi demektir ve sancılı, krizin bir parçası olan bir süreçtir. Sonuç itibarıyla güvenlik, dış siyaset ve ekonomi buluştu. Güvenlik için ayrı, dış siyaset için ayrı, ekonomi için ayrı bir çözüm yok. Bu üçünün çözümü aynı noktada buluştu.

Küresel çapta saflaşmalar var ve hepsinde durum aynı. Amerika Türkiye’yi güvenlikle tehdit ediyor, ekonomisini batırıyor. Yani Tayyip Erdoğanların söylediği anlamda, “Amerika bir operasyonla batırıyor” demiyorum; ancak 1980’de Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı Turgut Özal ekonomisi, yani borçlanma ekonomisi Türkiye’yi batırdı. Şimdi o bataklıkta çırpınırken Amerika Birleşik Devletleri son darbeleri indiriyor. Dış siyasette, ekonomide ve güvenlikte Amerika ile karşı karşıya gelmiş durumdayız. Peki, kimler bizim yanımızda? İran, Irak, Suriye, Rusya, Çin ve Venezuela. NATO’nun hedef aldığı ülkeler; Türkiye’nin ekonomide, dış siyasette ve güvenlikte yanında duruyor.

Türkiye bir kamptan bir kampa geçerken çok ciddi bir sancı yaşıyor. Bu krizin sebebi kamp değiştirmesi değil; Amerika Türkiye’yi batırmak istediği için, Türkiye bu bataktan çıkmak adına dünya ilişkileri içerisinde yeni bir çözüm yolu arıyor. Hangi yola giriyor? Vatan Partisi’nin 1990’lardan beri savunduğu “Avrasya Yolu”na giriyor.

Amerika’nın son krizde tertipler yapmadığını mı düşünüyorum? Yapıyor, yaptı ama krizin esas nedeni o değil. Bugün Sayın Tayyip Erdoğan’ın konuşmasında söylediği gibi, “Ekonomimiz şahane, veriler çok iyi ama Amerika operasyon yapıyor” demek doğru değil. 1980’de içine girdiğimiz borçlanma ekonomisi, yani Turgut Özal ve Kemal Derviş ekonomisiyle Türkiye borç batağına battı. Eğer operasyon diyeceksek, bu 38 senedir süren bir operasyondur.

Turgut Özal ile başlayan sürecin buraya geleceği açıktı. Çünkü “Dünya ile bütünleşeceğiz” dediler, kapıları bacaları açtılar, gümrükleri kaldırdılar, Kamu İktisadi Teşebbüslerini (KİT) tasfiye ettiler, tarıma destekleri kestiler. “Sanayicinin alanı değildir Türkiye” diyerek üreticiyi suçlayan, üretim karşıtı bir karşı devrim başlattılar. Bu karşı devrim; çiftçiye, işçiye, kamu ekonomisine, sanayicimize, tüccarımıza ve çarşılarımıza karşı yapıldı.

Atatürk devrimi, köylüyü “milletin efendisi” ilan etmiştir. Turgut Özal’ın karşı devrimi ise “köylü kamburdur” dedi. 1930 ile 1946 arasında, iki planlı dönemde Türkiye dünya ekonomisinde ilk ikideydi ve cari açık vermedi. 1946’dan bugüne kadar ise neredeyse her yıl cari açık veriyoruz. Esas karşı devrim 1980 sonrasıdır. 1980’e kadar Atatürk’ün ithal ikameci, üreticiyi destekleyen çizgisi az çok devam etti. Tayyip Erdoğan yönetimi de o 1980’de başlayan karşı devrimci ekonominin en gaddar uygulayıcısıdır.

Türkiye, borç batağındayken Amerika’nın bölme tehdidiyle de yüz yüze geldi. 24 Temmuz 2015’ten itibaren TSK, PKK’yı ve FETÖ’yü tasfiye etmeye başlayınca, Amerika Birleşik Devletleri artık müttefiklik maskesini indirdi. 15 Temmuz gecesi, Türkiye ile Amerika arasında bir çatışma yaşandı. Artık Amerika’nın stratejisi Türkiye’yi hizaya getirmek değil; Türkiye’yi tahrip etmek, bölmek, küçültmek ve zayıflatmaktır.

Buradan TÜSİAD’a, hükümete, Berat Albayrak’a, ama hepsinden önce en Amerikancı çizgide olan CHP ve İYİ Parti yönetimlerine sesleniyorum: Amerika sizi neden kurtarsın? Amerika Türkiye’yi bölebilir ama kurtaramaz. Kurtarmaya kalkması bile Türkiye’nin Rusya, İran, Çin, Suriye ve Azerbaycan gibi dostlarıyla arasını bozar. Türkiye’nin Avrasya ikliminin dışında bir kurtuluş ümidi yoktur. O yol kapandı, orası uçurumdur.

Türkiye düşmeyecek, çünkü Türk milleti ve Vatan Partisi var.

(Soru cevap bölümü)

Türkiye’nin kurtuluşu bir üretim devrimindedir. Kendi milli birikimiyle, milli emeğiyle, milli sanayisiyle Türkiye buradan çıkacaktır. Bu birikimin en verimli şekilde başarı kazanabileceği iklim ise Avrasya’dır. Venezuela’nın Türkiye’ye altınlarını emanet etmesi, Türkiye’yi güvenilir ve Amerika’nın el koyamayacağı bir kale olarak gördüğünün kanıtıdır. Eğer hükümetin Amerika’ya teslim olacağını düşünselerdi, altınlarını buraya getirmezlerdi. Ferhat Albayrak’ın yeni ekonomik yaklaşımı ile Tayyip Erdoğan’ın çizgileri arasında, en azından sergilenme ve sunuş açısından bir fark olduğunu düşünüyorum. İkisinin iki ayrı ihtiyaca cevap verdiğini, farklı duruşlar sergilediklerini görüyorum. Yani bir ara çözüm arayışının ifadesi bu. Birisi halkın psikolojisine hitap eden ve halkı yanında tutmaya çalışan bir çizgide; Erdoğan’ınki evet, bu. Öbürü ise daha çok ekonomi çevrelerine sesleniyor. Ancak burada bir farklılık ortaya çıkıyor: Siz halka seslendiğiniz zaman “milli” olmak zorundasınız; orada daha çok milli bir duruş gözüküyor. Diğerinde ise sistemin içinde çözüm bulma çırpınışı var.

Bunu bir görevin iki bölüşümü olarak görmüyorum; burada iki ayrı çizgi var. Bunu Sayın Berat Albayrak ile Sayın Tayyip Erdoğan arasında bir karşıtlık anlamında söylemiyorum ama AKP’nin içinde kendiliğinden ve kaçınılmaz olarak böyle bir farklılık yaşanacak. Bundan kaçınamazlar. Bir yerden bir yere geçerken bölünmeler kaçınılmazdır. Berat Albayrak tekrar kendini düzeltip kayınpederinin çizgisinde yer alır, orası ayrı mesele. Ben iki isim arasında bir ayrılık gayrılık olduğunu söylemiyorum ama nesnel olarak iki çizgi olduğu gerçeği var.

Peki, bu çizgi nedir? Şuraya alınanların hepsi, Vatan Partisi’nin 2002’den beri savunduğu programdır. Vatan Partisi’nin üretim ekonomisi ve üreten Türkiye programı, bugün Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarına yansımış durumdadır. Neden? Çünkü o program bir zorunluluktur. Vatan Partisi, Türkiye’nin önündeki mecburiyetleri görüyor ve sürece göre programlar üretiyor. Şimdi ne oldu? Çıkmaza girdiler. O çıkmazın içinde Tayyip Erdoğan, üretim ekonomisi yönelişiyle çareler arıyor. Hazine ve Maliye Bakanı ise daha günü kurtarmaya yönelik bir pozisyonda. Gerçi o da 2023’e kadar uzanan üç aşamalı bir program ilan etti ancak o programdaki söylemle bu yeni söylem çok farklı. Bu söylem, halkı ayakta tutmaya ve yanında konumlandırmaya yönelik.

Bunun sadece edebiyat ve hamaset olduğu kanısında değilim; çünkü bu konuşmalar gerçeklere dayanıyor. Türkiye üretimle buradan çıkar, dışarıdan almayıp içeride üreterek çıkar. Kambiyo rejiminde de buna yönelik çözümler üretmek zorundadır. Erdoğan’ın telaffuz ettiği ilkeler, Rusya, İran ve Çin ile kamp değiştirdiğini ifade ediyor ve Amerika’ya karşı çok sert meydan okumalar var. Bu, Vatan Partisi’nin savunduğu çizgidir.

Peki, son günlerdeki açıklamaları dikkate aldığımızda, AKP ve lideri Erdoğan için Amerika’nın pozisyonunu ve Türkiye-Amerika ilişkilerini doğru okuyor diyebilir miyiz? Amerika ile iş birliği yaparak, önünde secdeye kapanarak Türkiye için bir çıkış olamayacağını Erdoğan da görüyor. Solcu olmayan, “sahte sol” dediğimiz kesimler ise; “Tayyip Erdoğan ne yapacak? Mecburen Amerika’ya teslim olacak” diye bekliyor. Muhalefet bunu böyle anlıyor; “Amerika’ya teslim olsun da biz de muhalefet yapalım” diyorlar. Biz ise Vatan Partisi yönetimi olarak, Tayyip Erdoğan’ı o milli, Avrasya odaklı üretim ekonomisi çizgisine çekmeye, yönlendirmeye ve Türkiye’yi yanımızda tutmaya çalışıyoruz.

Şunu açıkça söyleyeyim: Ben AKP hükümeti için tekrar IMF ile anlaşmak veya Amerika ile tam uzlaşmak gibi bir seçenek görmüyorum. Bu yönde eğilimler ve girişimler olacaktır, sancılı bir dönemden geçiyoruz; ancak “Batı” demiyorum, “Amerika” diyorum. Çünkü Avrupa farklı. Avrupa, Almanya’sı ve İtalya’sıyla açıkça Türkiye’nin yanında yer aldı. Bu, Vatan Partisi’nin 1990’lardan beri savunduğu stratejinin bir parçasıdır. O dönemde rahmetli Erol Mütercimler, “Amerika ve Avrupa birbirinden ayrılmaz, uluslararası tekerler ikisini birleştiriyor” demişti. Biz ise “Yanlış düşünüyorsun, büyük emperyalist devletler arasında derin çelişkiler var” demiştik. Rahmetli Atilla İlhan da benim tarafımı tutmuştu. Görüyorsunuz, bugün Erdoğan da Avrupa’yı zikretmeye başladı. Daha kısa süre önce Alman yöneticilere “faşist”, “Nazi” diyen Erdoğan, bugün “Türkiye Almanya ile beraber hareket etmek durumundadır” noktasına geldi. Avrasya stratejisi kendini kabul ettirdi.

Türkiye’nin önündeki mecburiyetler, Tayyip Erdoğan yönetimini Atlantik sisteminden koparıyor. Başka türlü Türkiye toprak bütünlüğünü koruyamaz, iç barışını sağlayamaz, ekonomisini ayakta tutamaz; parçalanır gider. Bu sorumluluğu taşıyan AKP iktidarı, Türkiye’nin önündeki mecburiyetlerle oraya doğru sürükleniyor. Ancak bunu Vatan Partisi gibi yapamazlar.

Şimdi gelelim asıl meseleye: Tayyip Erdoğan ve AKP bir süredir mecburiyetleri gördü ve ona uygun hareket etmeye başladı. “İşin esası bu” diyoruz. Fakat diyorsunuz ki “Seçim oldu, o dönem eskidi.” Neden eskisin? Çünkü uygulama kararlılığı ve cesareti yok. Amerika ile karşı karşıya gelmek en büyük cesaret işi değil mi? Evet, Amerika boğazını sıkıyor ve “Seni boğacağım” diyor. Ancak ben lafa bakmam, icraata bakarım. Vatan Partisi lafa bakmaz. Bu yönde uygulamalar görmemiz lazım. Güvenlik alanında 24 Temmuz 2015’ten itibaren PKK’ya karşı başlatılan harekatlarla Türkiye doğru bir kanala girdi. O süreç, bugün ekonomi cephesinde de bir cepheleşmeye dönüştü. Eskiden ekonomik araçlarla yapılan bu baskı, şimdi siyasi araçlarla doğrudan yapılmaya başlandı. Trump, “Türkiye’ye kredi vermeyin” diyerek neoliberal kuralları bile çiğniyor.

Sonuç olarak; devrimci olmak zorundasınız. Sadece üretim ekonomisini söylemek bugün yetmiyor. Ev yanıyor, “kova getirin” demekle yangın sönmez. Turgut Özal ekonomisini gaddarca uygulamış bir partiyi mevcut kriz devrimci yapmaz. AKP ile aramızdaki fark budur. Biz “üretim devrimi” diyoruz. Çünkü üretim ekonomisine geçiş, bir ekonomi tercihi değil, sınıfsal ilişkileri değiştirmeyi gerektiren bir devrimdir. 1980’den bu yana faizcileri, rantçıları ve borsa vurguncularını tepeye çıkaran bu düzenle, Türkiye üretime geçemez. Mevcut sınıfsal yapıyı değiştirip işçiye, çiftçiye ve sanayiciye dayanarak bu üretim devrimi yapılabilir. AKP’nin ise sırtında 38 yılın yükleri, ayaklarında prangalar var. O nedenle bu yıkımın altında kalacaktır. Türkiye’yi bu yıkımdan çıkaracak olan, Vatan Partisi’nin önderliğinde oluşacak milli bir seferberlik hükümetidir. Tarımı gelişsin, sanayisi gelişsin, yeni istihdam olanakları açılsın. Siz dışarıdan mal aldığınız zaman içeride işçi atmak zorundasınız. Türkiye’de üretilen hiçbir mal dışarıdan alınmayacak. Tarıma destek politikası şart. Tarımı yıkıma uğrattılar. Ne olacaktır? Benzinden, mazottan, gübreden, tarım ilacından alınan vergiler kaldırılacak. Benzin, mazot, tarım ilacı, gübre, damızlık, tohumluk; bunlar ucuz fiyatlarla köylüye sağlanacak. Tarım girdileri düşürülecek ve tarım desteklenecektir. Özelleştirmeye derhal son verilecektir. Milli sanayiciyi, tüccarı ve esnafı, sanatkârı destekleyeceğiz. Parasız sağlık hizmeti, parasız eğitim hizmeti yapacağız. Tarikat okullarını ve üniversitelerin hepsini kamulaştıracağız ve tek bir Tevhid-i Tedrisat Kanunu uygulayan, tek bir Cumhuriyet eğitim sistemi kuracağız.

2006 yılındaki Vatan Partisi’nin 16 yıl önceki programına biraz el yordamıyla da olsa gelmiş durumdalar kısmen. Ama devrimci değiller. Yani bu program devrimci bir tavır gerektirir. Bir kere bu çöküşten korkmayacaksın. Turgut Özal ekonomisinin çöküşünden onlar korkuyor, altında kalıyorlar. Çöküş iyi bir şey mi? Güzel soru. Hasan Yalçın ile beraber “doları yasaklarsınız” demiştik. Bu 2001 yılındaydı galiba; çünkü Hasan Yalçın arkadaşımızı 2002 yılı ağustosunda kaybetmiştik. Türkiye “Türk Lirası, Türk Bayrağı” kampanyasına gelmişti. Demek ki Vatan Partisi, Türkiye’nin lider partisidir. Türkiye oraya geldi, bu çok önemli. Parti bu demek.

“Dolar yasaklansın” dedik, Türkiye oraya da gelecek. Türkiye’de kambiyo rejimi de değişecek. Buradan şuna geliyorum; bunları ayağını sürçerek, devrimci olmayan bir tavırla dayattıkça krizden çıkma olanaklarını da kaybediyorsun. Ev yanıyor, sen “bu evi söndürelim” diyorsun ama söndürmek için harekete geçmiyorsun. Söndürmenin gerekli maddeleri var. Onlar ise sürüncemede kalarak geliyorlar, ayaklarında prangalar var. Belli güçlerle karşı karşıya gelmek zorundasın. “Ne Amerika, ne Avrupa; bağımsız Türkiye” diyoruz. Eskiden olsa “Avrupa’yı hedef almamak lazım” diyebilirdik, o zaman doğruydu. Çünkü o dönemde Amerika ve Avrupa aşağı yukarı aynı sistemin içindeydi. Fakat şimdi tablo değişti. Avrupa artık Türkiye’nin müttefiki olabilecek bir konuma geldi. Türkiye, Avrupa’yla ve Avrupa bankalarıyla kısa vadede bazı çözümler de üretebilir.

Türkiye’nin en büyük alacaklısı Avrupa; Almanya ve Avrupa bankaları. Türkiye battığı zaman onlara da çok ciddi sorunlar olacak. Siyasi bakımdan da Amerika’ya direnen bir Türkiye’nin batması ne Almanya’nın, ne Fransa’nın, ne İngiltere’nin, hatta İtalya’nın işine gelir. Onlar bizimkilerden daha net görüyorlar. Çin’de, Global Times’da çıkan makaleler de bunu gösteriyor. 7-8 ay önce Almanya’ya, Hollanda’ya, Fransa’ya gereksiz kavgalar açanlar, Türkiye’yi buradan nasıl çıkartacak? 16-17 yıl önce bu gidişatı gören Vatan Partisi yönetecek çünkü devrimci bir parti.

“AKP’siz Türkiye buradan çıkmaz, ama tek başına AKP yönetimiyle de çıkmaz.” Vatan Partisi önderliğinde Türkiye buradan çıkar. Vatan Partisi önderliğindeki bir milli hükümet, AKP’yi de, CHP’yi de, MHP’yi de kucaklar ve diğer milli güçlere önderlik edebilir. Çünkü bütün bu süreci okumuş, çözümler üretmiş ve kadrolarını oluşturmuştur. Amerika da bunu görüyor. Seçimden sonra Amerika’nın en önemli gazetelerinde makaleler çıktı; “Bu seçimi Avrasyacılar, Vatan Partisi, Doğu Perinçekler kazandı” diyorlar.

Çöküş kötü bir şey ama kaçınılmazsa, bunu görmek zorundasınız. Görmezseniz altında kalırsınız. İşte bina çöktü, insanlar perişan oldu. Bina çökerken “çöküşten söz etmeyelim, panik olur” demek anlamsızdır. Milleti aydınlatacaksın. Bu sürece göğüs germek için milli bir direnme ekonomisi gerekiyor. Binanın molozlarının içinde çırpınmak yerine, üretimi esas alan sağlam bir bina kuracağız. Üretim ekonomisi! İstiklal Savaşı da öyle değil miydi? Osmanlı Devleti çöktü, çökmesi kaçınılmazdı. Bu bina da çöktü. Şimdi molozu temizleyip aslan gibi güzel bir bina yapacağız.

Bir parantez açalım; Türkiye Odalar Birliği (TOBB) ile TÜSİAD ortak bir bildiri yayımladılar. Beş madde var. Daha sıkı para politikası, tasarruf tedbirleri, Avrupa Birliği ile ilişkiler ve ABD ile stratejik ortaklık vurgulanıyor. Sayın TÜSİAD yöneticileri; Amerika, Kürdistan’da özerklik istiyor, Ege ve Doğu Akdeniz’deki “Mavi Vatan”ımıza el koymak istiyor. Siz burada Amerika’nın hangi isteğine cevap vererek iş birliğini savunuyorsunuz? Amerika’ya el açtınız diye, Doğu Akdeniz’deki kaynaklardan vaz mı geçecek? FETÖ’yü hapisten çıkartacak mısınız? Amerika ile uzlaşmanın bir fiyatı var ve bu kurtuluş değil, teslimiyettir. Amerika ile birlikte kurtulmaya çalışırken Rusya’yı, Çin’i, İran’ı kaybedersiniz. Böyle bir çıkış yolu yok. Dünya ekonomisinin ağırlığı Asya’ya kayıyor. Batı, artık dünya ekonomisinin merkezi olmaktan çıktı. Dünya siyasetinin ağırlığı da artık Asya’ya kayıyor. Gelecek Asya’da… Bunu bir süre önce Aydınlık’ta okumuştum. Aydınlık’ı bütün izleyicilerimize öneriyorum; bu süreçte Aydınlık okuyarak aydınlanabiliriz, doğru haberler orada.

Aydınlık’tan Recep Erçin, ekonomi şefi olarak Sayın Güler Sabancı’ya soruyor: “Dünyanın ve Türkiye’nin geleceği nerede? Doğu’da mı, Batı’da mı?” Veciz, iki sözcükten oluşan bir cevap: “Üretim Doğu’da.” Artık dünyada üretim Doğu’dadır. Dünyada Çin’in üretimi, Amerika Birleşik Devletleri’nin üretimini geçti. Dünya ekonomisinin büyümesine Çin’in her yıl katkısı yüzde 39, Hindistan’ın %19, Amerika’nın %16. Çin artı Hindistan toplamı %58, Amerika %16. Dünya bu.

Son ekonomik krize, yani bu döviz krizine kadar AKP sözcüleriyle konuştuğumda ve AKP’nin stratejik düşünen yazarlarının yazılarında şunu görürdüm: “Evet, biz artık tek bir kampa bağlı kalmayacağız. Amerika’yla da iyi ilişkilerimiz, Rusya’yla da iyi ilişkilerimiz olacak. Çin’le de, Avrupa’yla da.” Vatan Partisi olarak biz de “Amerika’yla kopmayacağız, ilişkilerimiz olsun” diyorduk. Bir kopuş öngörmüyorlardı kendilerine. Kopma demeyelim ama durumu görelim.

Olumsuz bir soru sorduk: “Amerika Türkiye’yi kurtarır mı?” diye. Bir de olumlu soralım: Türkiye üretim ekonomisini hangi iklimde kurabilir? Türkiye, vatan bütünlüğünü hangi iklimde sağlayabilir? Türkiye, kendi iç barışını ve dış tehditleri hangi iklimde göğüsleyebilir? Yani güvenlik, ekonomi ve dış politika açısından Türkiye hangi iklimde varlığını sürdürüp gelişebilir? Artık Amerika’nın hegemonyası altındaki bir iklimde Türkiye için bu tür çözümler yok; yani üretim, gelişme, kalkınma, kültürel ilerleme, bağımsızlık ve vatan bütünlüğü yok. Bunları görelim. Türkiye; Rusya’yla, Çin’le, İran’la ve en önemlisi komşularımız İran, Irak, Suriye ve Azerbaycan’la olan iklimde bu hedeflerine ulaşabilir ve bu krizden kurtulabilir.

Tabii bu iklimde kurtuluşu bulur ama Amerika’yla da “kötü geçinmeyelim, iyi geçinmeye çalışalım” diyebilirsiniz. Ancak bu, binanın çöküşünü görmemekle eşdeğerdir. Amerika size Doğu Akdeniz’de namlu gösteriyorsa bu gerçeği göreceksiniz. “Sana burada ekmek yok, Ege’de senin hiçbir hakkın yok, münhasır ekonomik bölgeni unut” diyor Amerika. “Sana silah gösteriyorum” diyor. TÜSİAD bunları yayınlıyor; iyi ki TÜSİAD falan Türkiye’yi yönetmiyor ve yönetemeyecek. “Amerika’yla oturalım konuşalım” diyorlar. Ne konuşacaksınız? Görüşmeye karşı değiliz; Vatan Partisi hükümetin başına geçsin, Amerika’yla konuşur. Ancak Vatan Partisi’nin merkezinde bulunduğu milli hükümete Amerika saygı göstermek zorunda kalacaktır.

Siz şöyle bir tablo mu görüyorsunuz: “Amerika ile nihai bir kapışmaya girdik”? Hayır, ben bunu söylemiyorum. Ben şunu söylüyorum: Türkiye’nin güvenliği, vatan bütünlüğü ve üretim ekonomisinin kurulması, Amerika’nın fermanlarından kurtularak mümkündür. Amerika’nın dayatmaları içerisinde bunları inşa etmek imkansızdır. Ben savaştan veya kapışmadan bahsetmiyorum; bu tavır, kapışmayı önler. Amerika’nın karşısına önemli bir yığınak yapıp kararlılık koyarsanız kapışmayı önlersiniz. Ancak AKP hükümetinin temsil ettiği tereddütlü, gitgelli ve yalpalayan çizgi, Amerika’nın iştahını kabartır, onlara cüretkarlık verir ve Türkiye’yi belaya sürükler. Bu yüzden devrimci tavırlar; seri, hızlı ve kararlı olmak gerekir.

Amerika sürekli el yükseltiyor; devam edecek mi? Edecek tabii. İki bakana yaptırım aldı, F-35’lerin teslimatını şarta bağladı, alüminyum ve demir çelik ithalatımıza yüksek gümrük vergileri getirdi, Türkiye’nin kredi bulma çabalarını açıkça baltalayacağını söyledi. Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejisi artık Türkiye’yi kazanmak değil; Türkiye’yi yaralamak, zayıflatmak ve bölmek. Türkiye’yi hizaya getiremeyeceklerini anladıkları için şimdi vuruyorlar.

Amerika’nın siyasi yollarla iktidar kurma umudu 2015’ten beri vardı. CHP’yi, İyi Parti’yi, Saadet Partisi’ni, FETÖ’cüleri ve HDP’yi yanına alıp iktidar girişiminde bulundu; 24 Haziran seçimlerinde de getirebileceğini umuyordu ama getiremedi. Askeri müdahale seçeneği olan 15-16 Temmuz’u da denedi; o kozunu harcadı ve Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki gücünü kaybetti. Elinde bir şey kalmadı. “Madem Türkiye başkalarına yar olacak, bari bıçaklayayım da kimseye yar olmasın” mantığıyla hareket ediyorlar. Türkiye’yi bölünme yoluyla değil; kargaşalık, dağınıklık ve örgütsüzlük yaratarak dağıtmak istiyorlar. Ama bu planları tutmayacak.

Amerika’nın Türkiye’yi kurtaracağı budalılığından tüm siyasi merkezler, iş dünyası ve hükümet kurtulmalıdır. Bunu tespit etmeden sağlıklı siyaset yapılmaz. Amerika Türkiye’yi kurtaramaz; bunu tespit ettiğimiz an, Amerika’yı da hizaya getiririz. Güç Türkiye’dedir.

Burada kritik olan Suriye politikasıdır. Üretim ekonomisi kurmak için en kolay adım Suriye ile işbirliği yapmaktır. Bu adım; hem İran’ın, Rusya’nın ve Çin’in güvenini kazanmak, hem de PKK terör sorununu Suriye ve Irak’ın kuzeyinde halletmek demektir. Bu, aynı zamanda askeri giderlerde tasarruf sağlayacaktır.

IMF ile masaya oturma ihtimali ise… IMF, büyük finans merkezlerinin önünü açan bir odak. Türkiye’nin toplam borcu 430 milyar dolarken IMF’ye olan borcun 19 milyar dolar olması, borçların temizlendiği anlamına gelmez. IMF ile masaya oturmak teslimiyetin psikolojik olarak en tehlikeli aşamasıdır. “Dolar baronları” deyip onların merkezleriyle masaya oturursanız, halka verdiğiniz tüm sözler çöpe düşer. AKP, yangınla zaman kazanmaya çalışıyor ama yangın devam ediyor. İrade yok, karar yok; sadece propaganda var.

Türkiye bir üretim devrimiyle buradan çıkacaktır. Mehmet Şimşek’in kamuoyu önünde söylemese de ifade ettiği gibi; “1915 koşullarındayız.” 1915 koşulları devrimci bir hükümeti gerektirir. O dönemde İttihat Terakki devrimci bir hükümetti; o olmasaydı Çanakkale’de, Yemen’de, Kafkasya’da direnemezdik. Bugün de ihtiyacımız olan, o ruhla hareket edecek devrimci bir hükümettir. Çanakkale’de yükselen devrimci milliyetçilik ve İttihat ve Terakki hükümeti, Türkiye’yi kurtardı. İsterseniz izleyicilerimizden gelen sorulara geçelim, zira epey birikti. Oraya girdikten sonra tekrar ana konumuza dönerim.

Öncelikle birkaç soruyu sadece bilgi kabilinden okuyacağım. Hakan Selim Bey, “Türkiye kesinlikle Avrasya’ya yönelmeli” diyor; bu bir dilek ve görüş. Ulusal gönüllüsü Şebnem Çakır Hanım, “Şimdiye dek hep masa başında iş yaparak çıkış yolunu izlerdim. Şimdi sadece çıkış yolu izliyorum ve daha dikkatli izliyorum” diyerek bir sonuca vardığını belirtiyor. Kendisinin dekorla ilgili bir eleştirisi var; masaları yeterince uygun bulmuyor. Bence de haklı. Programlar başlarken masayla ilgili görüşümü belirtmiştim ama bir türlü değiştirmediler. Yönetmenimiz üzerinden okuyucularımıza, masaları düzeltmemiz için katkıda bulunmalarını öneriyoruz.

Şimdi Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla ilgili izleyici görüşlerine gelelim. Egemen Türkmen Bey, Cumhurbaşkanı’nın dünkü konuşmasında “Serbest piyasadan vazgeçmeyeceğiz” dediğini hatırlatıyor. Sosyal medyada “Kur rejimi değişecek, dövizlere el konulacak” şeklinde açıklama yapanlara soruşturma açıldı. Bakın, panik yaratmak isteyenlere soruşturma açılması doğaldır; panik kışkırtmak başka şeydir, çözüm üretmek başka şeydir.

Emperyalizmle, onun minderi olan serbest piyasa koşulları içinde nasıl mücadele edeceğiz diye soran arkadaşa şunu söylemeliyim: Her şeyi doğru saptamamız lazım. Dolar baronlarına ve faiz lobilerine meydan okuyorsanız, serbest piyasa içinde çözüm arayamazsınız. Bu, Tayyip Erdoğan’ın ekonomi bilgisinin yetersiz olduğunu gösterir. Ancak şu anki konumu, faiz lobilerine ve dolar baronlarına meydan okuyan bir konumdur ve bu, serbest piyasa ekonomisi içinde çözüm arayan bir yol değildir. Dünyada serbest piyasa diye bir ekonomi yoktur; tekeller vardır, bunu görmek lazım. İngiltere ve Amerika bile bunu terk etti. Dünyada tekellerin ve emperyalist devletlerin olduğu bir ortamda “serbest piyasa” bir hurafedir.

Lavrov’un stratejik ortaklık adımları hakkındaki sözlerini nasıl değerlendirdiğim sorulmuş. Zaten “stratejik ortak” deyip duruyorlardı; demek ki artık daha gerçekçi ve fiili eylemlere geçilecek, bu güzel. İdlib’de yaşananlar da çok önemli. Şu anda Suriye’nin kuzeyinde, Astana süreci tarafları olan Türkiye, Rusya ve İran; Suriye’yi de yanlarına alarak bir inisiyatif geliştirmeye ve Amerika’yı oradan temizlemeye yönelen bir süreç başlattılar. Amerika ile savaşmadan bu coğrafyada badireleri atlatmak mümkün mü? Savaş istemiyoruz; ancak güçlü durursak ve Amerika’nın cüretkarlığını gemleyebilecek güç ve ittifaklar manzumesini kurarsak savaşsız çıkabiliriz. Vatan Partisi Türkiye’yi savaştan kurtarır. Fakat “Amerika bizi kurtarır” diyenler; yani TÜSİAD’lar, TOBB’lar, Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti ve kısmen bazı AKP’liler, Türkiye’yi savaş belasına sürüklüyor. Bugün savaşı önlemenin tek yolu, savaşın kaynağı olan Amerika’ya karşı Türkiye’nin hem öz güçleriyle hem de müttefikleriyle sağlam bir direnme bloğu oluşturmasıdır.

Yönetmenimiz ara vermemiz gerektiğini söylüyor. Sevgili izleyiciler, çıkış yolu programımız aradan sonra devam edecek. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek ile Türkiye’deki son ekonomik krizi ve çözüm yollarını konuşuyoruz.

(Ara)

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Çıkış yolu devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Ekonomik krizi konuşmaya devam ediyoruz. İzleyicimiz Hakan Ulaş Uğurcu bir tespit yapıyor: “Bu son gelişmelerle hükümetin anti-ABD söylemleri AKP’nin elini güçlendiriyor, yeniden bir erken seçime gitse bile AKP tekrar kazanmaz mı?”

Kazanmaz. Çünkü millet o söylemlere bakmaz; pazardaki fiyatlara, işten atılma tehlikesine, dükkanındaki ciroya ve önündeki ekonomik tehlikelere bakar. Çarkı çevirebiliyor mu, üretimi sürdürebiliyor mu, borçlarını ödeyebiliyor mu? Bunlara bakar. Ancak şu çok önemli: AKP’nin karşısında Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti diye bir seçenek yok. O seçenekler silinmeye mahkumdur. Türkiye’nin önünde Amerika seçeneği kalmamıştır. Bu süreçten toprak bütünlüğümüzle, güvenliğimizle ve üretim ekonomisiyle başarılı çıkmamızın kritik yolu Vatan Partisi’nin güçlenmesidir.

Aslan Nur doğdu (ismindeki bir harf hatası için özür dilerim) adlı izleyicimiz, Amerika’nın Türkiye’ye silah kullanma ihtimalini sormuş. ABD; Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile sürekli askeri tatbikatlar yapıyorsa, 6. Filo muhripleri oradaysa ve Amerika eksenli bir ittifaktan söz ediliyorsa bu tehdit ciddidir. Zaten Amerika bugün Türkiye’ye karşı PKK, YPG, YPD ve FETÖ üzerinden bir vekalet savaşı yürütüyor. Yani savaş zaten var ama Amerika’nın kendi kuvvetlerini doğrudan kullandığı bir noktaya gitme ihtimali de var. Doğu Akdeniz, doğal gaz ve petrol kaynakları nedeniyle çok önemli. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı’yı paylaşmak ve petrol için çıkması gibi. Türkiye orada maalesef gerekli müttefik potansiyelini kullanan bir iktidara sahip değil. Suriye ve Mısır’ı yanınıza almadan, onlara söverek Doğu Akdeniz sorununu çözemezsiniz. Bu tehdit göğüslenebilir; Amerika hizaya getirilebilir, bu da Vatan Partisi’nin hükümet olmasıyla mümkündür.

Türkiye’de sandıktan bir iktidar umudunun kalmadığı ortada. Peki, sandık dışı yollara başvurabilir mi? Tüm silahlı kuvvetler ve polis içindeki Gladio yapılanması 15 Temmuz’dan sonra tasfiye edildi. Amerika savaşı kaybetti; bu tarihi önemdeydi. FETÖ’nün tasfiyesi, Amerika’ya vurulan en ağır darbedir. 12 Mart veya 12 Eylül’deki gibi bir darbe tezgahlamaları artık mümkün görünmüyor.

Suikast ihtimaline gelince; evet, Amerika bunu Venezuela’da Maduro’ya karşı denedi. Amerika’nın böyle şeyler yapabileceği öngörülmeli ama tarih suikastlarla yazılmıyor. Suikastlar bazı şeyleri ateşleyebilir ama sonuç itibarıyla bunlarla netice alınsaydı savaşa hiç gerek kalmazdı.

NATO meselesine gelince; NATO, Amerika’nın patronluğu altında bir saldırı teşkilatıdır ve Türkiye’yi tehdit etmektedir. Türkiye’nin NATO’dan yararlandığı tek bir an yoktur. PKK ile yıllardır savaşıyoruz, NATO’nun bir faydasını görmedik. Ancak öncelikleri iyi saptamak lazım. Türkiye’nin orada bir veto hakkı var. Türkiye, NATO toplantılarında kararlı bir duruş sergilemeli ve Suriye aleyhine çıkan kararları veto etmelidir.

Son olarak Türkiye, acil nakit ihtiyacını nereden bulacak? Türkiye’nin çok çeşitli olanakları değerlendirmesi lazım. Avrupa Birliği ve Avrupa bankaları ile Amerika’dan farklı, daha verimli sonuçlar alabileceği ilişkilere geçebilir. Bankalardaki döviz mevduatının, rayiç bedel üzerinden Türk lirasına çevrilmesi gibi tedbirler alınabilir. Dışarıdaki dövizlerin Türkiye’ye çekilmesi için yöntemler uygulanmalı. Devlet ihaleleri kesinlikle dövizle değil, Türk lirası üzerinden yapılmalıdır. İş hayatındaki bütün sözleşmelerin Türk lirasıyla yapılması mecburi hale getirilmelidir. Onları çevirme hakkı var mıdır özel hukukta yapılmış bir sözleşmeyi? Ne olacak, kanun çıkartırsınız; “Bugüne kadar dolar ve avro ile yapılmış, dış piyasayla değil de iç piyasadaki sözleşmelerin hepsinin, rayiç bedel üzerinden bugünkü tarihiyle Türk lirasına çevrilmesi” şeklinde bir kanun öngörebilirsiniz. Bunlar yapılabilir.

Tabii ithalatta hızla sonuç alınacak çok şey var. Bildiğim kadarıyla 19-20 milyar dolarlık otomobil ithalatına son verilebilir. Yani Türkiye dışarıdan niye otomobil alsın? İçeride otomobil üretiliyor. Bir de bugün otomobilsiz kaldık diye bir dert yok. Ekmeksiz kalınmaz ama otomobilsiz kalınır. Zaten Türkiye’de lüzumundan fazla otomobil var, gereksiz lüks tüketim var. Peynir konusu da öyle; İtalyan peyniri, Fransız peyniri… Bunlar büyük kalemler değil ama kesinlikle bunlara da son verilmelidir. Cep telefonu da ithalatımızda büyük bir kalem tutuyor, derhal son verilebilir. Türkiye’de cep telefonu olmasa ne olacak? Zaten lüzumundan fazla cep telefonu var, çoluk çocuğun elinde bile var. Hazine Bakanlığı’nda sanıyorum ithal kalemleri üzerinde bir çalışma yapılıyor; sanayinin çarkının döndürülmesi için zararlı olmayan ithalat dışındakilere derhal son verilmelidir.

İthalatımızın en büyük kalemi enerji. Burada çözüm Irak ve İran ile olacaktır; bu bakımdan Suriye anahtardır. İran’dan petrol ve doğalgaz ithalatında, İranlı turistlerin Türkiye’de tümen ödemesi gibi, biz de Türk lirası ödeyerek dövizsiz enerji ithalatı yapabiliriz; takas yollarına gidebiliriz. İran’la gümrükleri aşağı çeken, hatta gümrükleri kaldıran bir anlaşma ile her iki ülkenin menfaatleri nasıl dengelenebilir? Bu tür araştırmalar yapılabilir. Böylece Türkiye ucuz enerji ithal eder; İran da Türkiye’den bu ambargo koşullarında ihtiyacı olan çeşitli sanayi ve kısmen tarım ürünlerini ithal edebilir. Türkiye, İran’a yöneltilen ambargoyu bir fırsat olarak değerlendirebilir. Biz bu ambargo iyi oldu demiyoruz, komşumuza karşı yapılan ambargoya karşıyız. Ancak her iki ülke de aynı risk altındadır. Türkiye “Ben senin İran’a uyguladığın ambargoyu tanımıyorum” demeli ve bunu kararlı bir şekilde uygulamalıdır. İran’ın bize güvenmesi için Türkiye’nin Suriye politikasını, Tayyip Erdoğan’ın saplantılarından kurtarması lazım. Bu kararlı tavırlar, Türkiye’nin döviz darboğazını aşmasına önemli katkılarda bulunabilir.

Çin ile de dış ödemeler açığını kapatmaya yönelik yatırımlar yapılabilir. Mesela ilaç; Türkiye’nin ilaç ithalatı çok büyük bir kalem. Buna son vermek için hızla Çinlilerle anlaşarak Türkiye’nin ilaç üretim kapasitesini artırırsınız. Bu arada sağlıkta da önleyici sağlığa yönelinmeli; ilaç piyasalarının yönlendirdiği yanlış bir hekimlik anlayışına son verilerek ithalat azaltılabilir.

İzleyici sorularıyla devam edelim. Zekeriya Bostancı Bey, “Sayın Doğu Perinçek, tüm CHP’liler bizi Amerika kurtarır dedi” diye sitem etmiş. Öyle bir şey demedim, Zekeriya Bey’den rica ederim. Ben bir CHP üyesi değilim, “Bizi 1945’ten beri tehdit eden, bölmeye çalışan Amerika kurtaramaz; bizi Mustafa Kemal Atatürk devrimleri, ilkeleri kurtarır” diyorum. Ancak “Atatürk kurtarır” demek boş bir laftır, Atatürk şu an Anıtkabir’de yatıyor. Bunu ilkelerle somutlaştırmak lazım. Atatürk, İstiklal Savaşı’nda “Bizi Ertuğrul Gazi veya Sultan Osman kurtarır” demedi; “Sizi bugün Anadolu’da kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve örgütlü halk kurtarır” dedi. Bugün de Atatürk’ün ilkelerini, yani Vatan Partisi’nin savunduğu programı hayata geçirmek gerekir.

Ben hiçbir şekilde “Tüm CHP’liler Amerika’cı” demedim, bu gerçek de değil, aptalca da bir laf. Ancak “Bu kriz CHP’yi bölecek, milliciler ve Amerikancılar diye” dedim. Bugün CHP yönetimi, “Amerika’ya güven verelim, uluslararası piyasalarda itibar kazanalım, onların istediği hukuki düzeni kuralım” diyor. Bu kadar Amerikancı bir söylem olamaz. Tayyip Erdoğan dolar baronlarına, faiz lobilerine karşı çıkarken, CHP bu lobilerin programını savunuyor. Zekeriya Bey’in “Atatürk devrimi” demek yerine buna tavır alması lazım. Vatan Partisi, bugün Atatürk devriminin programını savunan tek partidir. Şu anki CHP, Tayyip Erdoğan’dan çok daha sağda, çok daha emperyalizme yakın bir konumdadır. Bunu halka söylemek zorundayız.

Mesut Uygur Bey, 2002’den beri AKP’ye oy verdiğini, düşüncelerimi doğru ve tutarlı bulduğunu, bağımsızlık için AKP ile Vatan Partisi’nin birlik olmasını çok istediğini yazmış. Teşekkür ederim. Ancak bu birliğin hayata geçmesi için AKP’nin, Vatan Partisi’nin çizgisine ve programına daha tutarlı bir şekilde gelmesi ve daha cesur olması lazım. Tehditlere ancak o büyük güç birliğiyle karşı koyabiliriz.

Raif Eşkinat Bey, devalüasyonun iktidar tarafından bir ekonomi düzeltme fırsatı olarak kullanılıp kullanılamayacağını sormuş. Devalüasyon, Türk lirasının değerinin yabancı paralara göre düşmesidir. Bu durum, Türk mallarının yurt dışındaki fiyatlarını düşürerek ihracatı artırır, ithalatı pahalılaştırarak ithalata olan talebi daraltır. Yani ekonomi kendi mekanizmalarıyla bu süreci ayarlamış olur. Ancak şu an yaşadığımız durum, hükümetin bir kararıyla değil, piyasa eğilimlerinin ortaya çıkardığı bir oluşumdur.

Hasan İnce Bey ise dış borçlar konusunda bir eleştiri getirmiş. “430 milyar dolar borç var demek emperyalizme hizmet eder” diyor. Arkadaşımızın verdiği rakamlar doğru değil; Türkiye’nin acil ödemesi gereken döviz miktarı ile toplam dış borç rakamlarını karıştırıyor. Biz toplam borç miktarını belirtiyoruz.

İsimsiz bir izleyici, 24 Haziran öncesi iktidar beklentimizi sormuş. Biz, krizin derinleşeceğini ve 24 Haziran’ın sorunları çözmeyeceğini söyledik. Seçim erkene alınmasaydı iktidar kaybedecekti. Tayyip Erdoğan, HDP ve PKK ile ittifak eden bir muhalefet olduğu için, Vatan Partisi ise sistem tarafından engellendiği için seçimleri kazandı. CHP, Tayyip Erdoğan iktidarının devam etmesini sağlayan bir etken haline geldi.

Nahide Tekinçay “İyi ki varsınız” demiş. Başka bir izleyicimiz ise “İncirlik Üssü millet bahçesi olsun” demiş; zaten Türkiye’nin kendi toprağı olan bir üs olduğu için bu temenniler gayet yerindedir. Millet bahçesi olmaz orası. TÜSRA’lı kuvvetlerinin kontrolünde olan bir üs olacak. Yani o kadar büyük yatırımlar yapılmış, bir üs kurulmuş… Ama espri güzel, çok hoş.

Şimdi santraldeki arkadaşlara galiba bizim sesimiz gitmiyor; isimleri okuyamadığımdan yakınıyorum. Devam ediyorum, ismi okuyamayacağım, soyadları okuyacağım. Afyon’dan Yılmaz; Sayın Yılmaz Bey mi, hanımefendi mi bilmiyorum. Şöyle bir sorumuz vardı: “Amerika Türkiye’yi kurtarır mı, kurtarabilir mi?” sorusuna, “Türkiye’nin kurtulması demek, Amerika’dan kurtulması demektir,” diye cevap vermiş. Doğrudur. Ama Türkiye’de bugün “Amerika Türkiye’yi kurtarır” fikri var, biz ona karşı çıkıyoruz. Yani IMF ile oturalım, Amerika ile görüşelim… Bakın koskoca TÜSİAD, TOBB gibi kurumlar bile Amerika’dan medet uman bildiriler çıkartıyorlar. Onun için diyoruz ki; Türkiye’yi Amerika mı kurtarır? Ömer Yıldız Bey, İstanbul’dan… Afyon’daki sade vatandaşımız Sayın Yılmaz, Amerika’nın Türkiye’yi kurtaramayacağını görüyor. Ama koskoca TÜSİAD, koskoca TOBB… Onlar da mutlaka görüyorlardır ama bunu Sayın Yılmaz gibi milletin önünde, kamuoyu önünde cesurca söylemeliler.

Ömer Yıldız Bey, sizin bir sorunuza bir soruyla karşılık vermişler ya da benim bir soruma; “Amerika bizi kurtarır mı?” sorusuna cevap olarak “İran, Rusya, Çin bizi kurtarabilir mi?” diye sormuşlar. Bizi biz kurtarırız. Bakın, “Amerika kurtaramaz, Çin kurtarır” diye bir şey yok. Bizi kendimiz kurtarırız. Türk milleti kendisini kurtarır. Ama hangi iklimde kurtarır? Nasıl İstiklal Savaşı’nı Sovyet dostluğuyla başardık ama savaşmasaydık Sovyet dostluğuyla Türkiye’yi kurtaramazdık; bugün de Türkiye’yi Türk milleti kurtaracak, Vatan Partisi önderliğinde. O da önemli. Yani başıbozuk bir Türk milleti değil; Vatan Partisi’nin önderlik ettiği bir Türk milleti Türkiye’yi kurtarır ve kurtaracaktır. Ama o kurtuluş; İran’la, Rusya’yla, Suriye’yle, Irak’la, Azerbaycan’la, Çin’le, Hindistan’la ittifak halinde ve hatta Almanya ile, Fransa ile bu ittifak potansiyeli değerlendirilerek gerçekleşecektir. Onun için “Çin kurtarır, Rusya kurtarır” diye bir şey yok.

Ömer Yıldız Bey’in bir ek sorusu var: “Ekonomik kriz Türkiye’de iç çatışma kaynağı olabilir mi?” Amerika bunu istiyor zaten. Bunun birtakım etkenleri de var; işte PKK vesaire… Ama Türkiye bu PKK’yı büyük ölçüde ezdi, FETÖ de önemli ölçüde tasfiye edildi ve hapislere tıkıldı. Onun için Amerika’nın Türkiye’de iç çatışma kışkırtma planları büyük ölçüde suya düşmüştür.

Kamuoyunun belli bir kesiminde şöyle bir şey var; isim vermeden okuyacağım. Bir izleyicimiz demiş ki: “Tamam, Tayyip Bey halka dolarları bozdurun çağrısı yapıyor, güzel. Kendileri niye bozdurmuyorlar?” AKP’lilere, zenginlere… Bozdurmak değil; Vatan Partisi geldiği zaman onlardan “bozdurun” diye bir talepte bulunmayacak. Türkiye’deki bütün dolar, avro vs. bunlar için “Türkiye çarşılarında, Türkiye piyasasında Türk lirası geçerlidir” diyecek. Dövizler Türk lirasına çevrilecek. “Öyle derseniz millet yastık altına çekmez mi dövizini?” Bakın, onun da çözümleri var. Yani Tayyip Erdoğan’ların varsa dövizleri, dolarları -izleyicimiz öyle bir iddiada bulunuyor- onların keyfine bırakılmaz mı? Türk devleti; “Türkiye’de Türk lirası geçerlidir, Türk piyasalarında Türk lirası geçerlidir” der. Tabii gelen turistler için rahatlık sağlayacak tedbirler alınır ama devlet ihaleleri Türk lirası ile olacak dedik. Türkiye’deki bütün ekonomik sözleşmeler Türk lirası ile yapılacak. Kira sözleşmeleri dahil, dolarla, avroyla yapılmayacak. Bunlar nedir? İşte yastık altındaki değil, bütün piyasadaki yabancı dövizin daraltılması ve Türk lirasının yayılmasını sağlayan tedbirlerdir.

İbrahim Gençay Bey, İzmirli izleyicimiz, TÜSİAD Başkanı’nın bir sözüne gönderme yapmış. İzmirli izleyicilerimiz çok duyarlı, oradan epey soru geliyor. TÜSİAD Başkanı, “Yüzümüzü batıya dönmemiz gerekiyor” dedi. Değerli bir insan, Erol Bilecik, onu da söyleyeyim. Yanlış! Yüzlerini batıya dönerek batarlar. Onlar batar, batıya dönersek batarız. Batı batıyor çünkü. Batı derken tabii Avrupa’yı ayırıyorum, Amerika merkezli olarak konuşuyorum. Onlar daha çok Avrupa’yı “Batı” derken düşünüyorlar. Avrupa ile Türkiye’nin ilişkilerini geliştirmemiz lazım; ekonomi planında da, güvenlik planında da. Ama genel olarak Amerika’nın efendi olduğu bir Batı ile ilişkilerde Türkiye için hiçbir çözüm yok. Tekrar soruyorum TÜSİAD’a: Peki, PKK sorununu, YPG sorununu, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, güvenliğini, Doğu Akdeniz’deki tehditleri nasıl çözeceksiniz? TÜSİAD’ın bunlara cevabı yok. Demek ki böyle kaygıları yok. Onun için uyarıyorum onları.

Süremiz iki ya da üç dakika kaldı ama hiç çözümleri konuşamadık. Neyse onları da gelecek hafta konuşalım. İsterseniz şöyle bir bağlayalım. İbrahim Gençay Bey’in, Erdoğan Ülger Bey’in, Hamit Vural Bey’in soruları var ama… Şimdi ekonomik krizde, önümüzdeki dönemde, günlerde, hatta saatlerde tartışmalara bir eksen verelim. Yani çıkışı konuşmak lazım. Çıkışı konuştuk; Türkiye kısa vadede bir milli direnme ekonomisinden geçmek zorunda. Ama orta ve uzun vadeli, köklü çözüm üretim ekonomisidir. Üretim ekonomisinin inşası “hadi” deyince olacak şeyler değil. Sonuç itibariyle Türkiye’nin bütün üretim kapasitesini harekete geçirmek; öncelikle atıl kapasiteyi çalıştırmak. Tezgahları, freze, torna makinelerini; Denizli’de, Bursa’da, Konya’da, Gaziantep’te, Kayseri’de, Diyarbakır’da, Samsun’da, Türkiye’nin her yerinde tekrar bir üretim faaliyetine sokmak. Daha maliyetli olsa bile Türkiye’de imal etmek; dışarıdan kömür alacağımıza Zonguldak’taki kömürü çıkartmak, dışarıdan ilaç getireceğimize Türkiye’de ortaklar bulup -diyelim Çin’le veya başka ülkelerle- Türkiye’de ilaç fabrikaları açmak, sacı üretmek, demiri çeliği işlemek… Otomobil ithaline, telefon ithaline son vermek.

Bu bir geçiş dönemidir. Bu arada milli direnme ekonomisinin dört ilkesini sayacağım: Birinci ilke, bu geçiş döneminde gıda güvenliğini sağlayacağız; yani kimse aç kalmayacak. İkincisi, güvenliğin güvenliğini sağlayacağız; Türkiye’nin dış tehditleri ve içteki terör nedeniyle ordu ve polisin bütün ihtiyaçları karşılanacak. Üçüncüsü, sağlık hizmeti devam edecek. Dördüncüsü, üretim ekonomisinin gerekli insan kaynaklarını yetiştirecek büyük eğitim hamlesini yürüteceğiz. Bu dört maddeyle, bu sancılı dönemden mümkün olan en az sarsıntıyla, en az kayıpla üretim ekonomisine geçeceğiz.

Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” programı sona erdi. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek’ti. Malum olduğu üzere ekonomiyi, krizi ve çıkış yolunu konuştuk. Haftaya bayramın birinci günü galiba, yapar mıyız yapmaz mıyız bilmiyorum ama ben peşinen söyleyeyim; eğer buluşamayacak olursak, şimdiden bütün izleyicilerimize krizsiz, mutlu bir bayram diliyorum.

Güzel, sizin de aynı… Ben ümit ediyorum beraber yaparız. Beraber yapamazsak “Nuh’un Gemisi” yaparız, tarih programı gibi… Ama bayramın birinci günü gene burada, yani Nuh’un Gemisi’nde veya sizinle beraber başka arkadaşlarla “Çıkış Yolu” programında oluruz. Konumuzu söylüyorum; ekonomik krizi konuşacağız yine. Bayramı da konuşmak lazım aslında, bir hazırlık yaparsanız Kurban Bayramı’nı da konuşalım.

Sevgili izleyiciler, programımız sona erdi. Ulusal Kanal’ın ve Ulusal Radyo’nun değerli takipçileri, bizi izlediniz, teşekkür ediyoruz. Buluşmak dileğiyle… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elli-elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri, Türk milletinin malta açılması… (Masa üzerindeki bayrağı göstererek) Ben bunu yere atarım, onu çiğnerim! Çiğniyorum burada… Hayırda birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş