Çıkış Yolu • 31.01.2024

Çıkış Yolu • 31.01.2024

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu’na hoş geldiniz. Bugün yine gündemin sıcak başlıklarını Sayın Doğu Perinçek’e soracağız, yanıtlarımızı alacağız. Ancak öncesinde, daha önce de misafir ettiğimiz Bağ-Kur tescil mağdurları bizlerle birlikte.

Hoş geldiniz.
— Hoş bulduk.
— Sayın Genel Başkanım, siz de hoş geldiniz.
— Hoş bulduk. Merhaba cümleten arkadaşlar.

Daha önce de ağırladık, sohbet ettik. Sorunlarınızı dile getirmiştiniz ama ekleyecekleriniz var, sorunlarınız devam ediyor. Çözümler henüz gerçekleşmemiş anladığımız kadarıyla. Hem hoş geldiniz diyelim hem de dilerseniz sizden sorunlarınıza dair aktarımınızla başlayalım. Sayın Bülent Bey, buyurun.

— Evet, 4 Ekim 2000 tarihinde çıkarılan bir yasayla elimizden alınan geriye dönük sigortalılık hakkımız elimizden alındı. Bağ-Kur Tescil Mağduriyeti nedir? Bunu sizlere şöyle anlatayım: Bağ-Kur Tescil Mağduriyeti, 1982-2000 yılları arasında devletin belirlediği yasal koşullarda ticari faaliyetlerde bulunmuş, esnaf ve sanatkarlık yapmış mükelleflerin, mükellefiyetlerinin zorunluluğu olan sigortalılık haklarına kavuşamamasıdır.

Örneğin; bir işçi, iş yerinde çalıştırılıp sigortası yapılmadığında mahkemeye başvurup hakkına kavuşabiliyorsa, bizim de şahidimiz devlet. Vergi ve oda kaydımız olduğu halde bu hak verilmedi. Vergi vermişsiniz, kayda geçmiş, değil mi?

— Vergi verdik, oda kayıtlarımız var, aidatlarımızı ödedik, tabela vergilerimizi ödedik. Hala esnaflık yapıyoruz. Bu ülkede 30-35 yıl esnaflık yapmak zordur. Bütün krizler esnafları her zaman vurmuştur.

Şimdi, 1479 sayılı kanunun 24. maddesine göre; maliyeye vergi mükellefi olanlar, vergi mükellefiyeti zorunluluğu olmayıp yetkilendirilmiş meslek kuruluşlarına kayıtlı olanlar ya da şirket ortaklığı yoluyla ticari faaliyette bulunanlar, kayıt tarihi itibarıyla zorunlu sigortalılık koşullarını taşır. Yani bir esnaf iş yeri açtığı an devlet otomatik olarak Bağ-Kur kaydını yapar. 1479 sayılı kanunun 25. maddesine göre; faaliyete başladıkları tarihten itibaren zorunlu Bağ-Kur kaydı oluşur. Kurum tarafından resen kaydı yapılır. Kanun, üç ay içerisinde mükellefin başvuru yapabileceğini, yapılmaması durumunda devletin yapacağını belirtir. 1479 sayılı kanunun 26. maddesi ise hak ve sorumluluklardan vazgeçilemeyeceğini, azaltılamayacağını söyler. Ancak bizim önümüze 18. madde ile bir set çekildi.

Bağ-Kur Tescil Mağdurları; sigortalılık koşulları oluşmasına rağmen kaydı bulunmayan ve haklarından mahrum bırakılanlardır. Devlet, 4 Ekim 2000 ile 1 Ekim 2008 tarihleri arasındaki dönemde sigortalılık haklarını kısıtlayan geçici 18. maddeyi yasalaştırdı. O tarihte devlet, “6 ay içerisinde bu parayı ödeyeceksiniz” dedi. Çoğumuz deprem mağduruyduk, vatanı görevimizi yapıyorduk; sosyal medya yok, dijital ortam yok, tebligat yapılmadı. Dolayısıyla çoğu kişi tescil yapamadı.

Şu an içimizde 50 ile 68 yaş arasında insanlar var. Biz devletimize ödeme yaptığımız zaman zaten kaynağını kendimiz oluşturuyoruz. Aslında bu durum, maddiyattan ziyade devletin güvencesinden kaynaklanan bir durumdur. Biz ek bir talep istemiyoruz, sadece 18. maddenin feshini ve o günkü kanunun iadesini istiyoruz.

— Çok teşekkür ederim. Arkadaşlarımızın da söyleyecekleri vardır. Ulusal Kanal’a ve Sayın Genel Başkanımız Doğu Perinçek’e çok teşekkür ediyorum.

— Estağfurullah, biz görevimizi yapıyoruz. Haklısınız, haklı talepleri temsil ediyorsunuz. Yıllarca çalışmışsınız, mağdur durumdasınız. Devletin sorumluluğu, o mağduriyete son vermektir.

— Öncelikle Sayın Genel Başkanım, sizlere ve Ulusal Kanal ailesine çok teşekkür ediyorum. Meslek hayatıma 1995 yılında İstanbul Esenler’de minibüs şoförü olarak başladım. Benim gibi bu mağduriyeti yaşayan 10.000’in üzerinde şoför arkadaşımız var.

Geçmişte çalışma ruhsatı odalara bağlıydı. Oda, “Kaydın var mı? Varsa Bağ-Kurlusun, yani sosyal güvencen var” diyerek çalışma ruhsatını veriyordu. Biz de hakkımızın devlette baki olduğunu düşündüğümüzden bir arayışa girmedik. O dönemde internet yok, dijital altyapı yok. 4 Ekim 2000 yasası çıktığında Marmara depreminin yaraları sarılmaya çalışılıyordu, esnaf diz çökmüştü. Devlet esnafın yanında durması gerekirken, bizden bu parayı 6 ay içinde istedi. Bugün ise 150 bin kişilik bir grubuz. Biz devlete yük değiliz, primlerimizi satın alarak bütçeye kaynak sağlayacağız.

Sayın Cumhurbaşkanımıza, Çalışma Bakanımız Vedat Işıkhan’a ve Bakanımız Mehmet Şimşek’e sesleniyorum: Biz bütçeye yük değiliz, aksine devlete kaynak olacağız. Ödeyeceğimiz primlerin dönüşü devlet maliyesine kâr olarak dönecektir.

— (Sayın Perinçek) Devlet, çalışan insanın geleceğini, ihtiyarlık dönemini düşünmek ve o koşulları yaratmak zorundadır. Peki, bu taleplerinizi dile getirdiğinizde kamu makamları nasıl cevap veriyor?

— Ankara görüşmelerimizde, AK Parti Adıyaman Milletvekili Resul Kurt hocamız sonuna kadar hak verdiğini ancak bürokrasinin işleyişi gereği zorluklar olduğunu söyledi. Eski Çalışma Bakanımız Vedat Bilgin de “Vergi veya oda kaydı varsa çözeriz” demişti.

— (Sayın Perinçek) Reklama girmemiz gerekiyor, reklamdan sonra devam edelim.

*(Reklam Arası)*

— Değerli izleyiciler, Çıkış Yolu kaldığı yerden devam ediyor. Bağ-Kur tescil mağdurlarıyla birlikteyiz. Söz sizde.

— Sayın Cumhurbaşkanımızın 2016 yılında Esnaf Şurasında tescil sözü var. MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin 2018 seçim beyannamesinde, Yeniden Refah Partisi ile Cumhurbaşkanımızın imzaladığı 30 maddelik mutabakat metninde sosyal güvence sözü var. Biz bu sözlerin tutulmasını istiyoruz.

Bizler eskinin genç esnafları, bugünün yaşlı insanlarıyız. Geçmişin 5 Nisan kararları, 2001 krizi, depremler ve pandemi gibi tüm yüklerini çektik. O dönemde şirketimi iflas ettirmek zorunda kaldım; Bağ-Kur’a gidecek gücümüz kalmamıştı, hacizlerle boğuşuyorduk. Şimdi ise sadece hak ettiğimiz çalışma hayatımızı geri istiyoruz. Ödeyemediğin bir şey; para yok ki, nereden diyeceksin? Yapılandırma yaptılar. “Altı ay içerisinde gel başvur, bir yıl içerisinde de öde” dediler. Ben vergimi kapatmışım, dünyaya ve her yere borçlanmışım; ona sıra gelmedi. Biz esnaflar olarak hep devletimize sahip çıktık, kendimizi geri plana attık. Bizim şu an istediğimiz şu: Yaşları ileri olan büyüklerimiz var, çoğunluğu 55 yaşın üzerinde. Zaten ortalama 60-70 yaşlarında insanlar rahmetli oluyor.

Devlete şu anda ödeyeceğimiz para, bugünün parasıyla aşağı yukarı 3 milyar dolar tutuyor. 90 milyar Türk lirasına tekabül ediyor. Yılbaşı öncesi hesapladık, dolar 30’a geldiğinde bu rakam 90 milyar Türk lirası yapıyordu. Bunun bize geri dönüşü ortalama 5 yıldan az sürmez. Devlet bize bu hakkı verdiği zaman, aşağı yukarı beş yıl sonra emekli olmuş olacağız. Devlete herhangi bir yük değiliz; yük bile olsak bunlar bizim sosyal haklarımız. Devlet, sosyal haklardan vazgeçemez. Çünkü devletin kendisi, “Vatandaşımı mağdur etmeyeceğim” diyerek bu sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

Çeşitli zamanlarda 1479 sayılı kanuna ek geçici maddeler eklendi. 2000’de, 2003’te, 2006’da IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıyla “Beyaz Kitap” adı altında düzenlemeler yapıldı. 2008’de 5510 sayılı reform adı altında yeni yasalar çıkarıldı. Geçmişteki mağduriyetleri bitirmeden yeni yasalar çıkardılar. Oysa yeni yasa çıktığında insan hakkı ve sosyal haklar elden alınmaz; aksine üzerine bir şey eklenmesi gerekir. Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan faydalanabilmemiz için kolaylık sağlanmalı. O günün şartlarında kasaların fırlatıldığı dönemleri hatırlarsınız; esnaf bitik durumdayken nasıl ödeme yapacak? Biz bunların çözümünü yetkililerimizden istiyoruz. Bugün EYT yasası çıkarıldı, o insanların hakları verildi; 43 yaşındaki insanlar emekli oldu. Şartlarını tamamlamış olan bizleri neden ayırdınız? Bütçe meselesiyse herkese kanun aynı olsun. 43 yaşındaki insan emekli olurken 65 yaşındaki insanın bu hakkının elinden alınması bir nevi gasptır. Bu adaletsiz uygulamaya son verilmesi için Cumhurbaşkanımızdan ricada bulunuyorum, sesimizi duyacaktır.

Esnaflar üzerinden, sosyal haklar üzerinden siyaset yapılmaz. Kaldı ki biz zaten geri ödeme yapacağız. Alacağımız maaşlar piyasayı, alışverişi canlandıracak. Ben o parayı gidip bakkalda, markette harcayacağım ve yine devletin kasasına dönecek. Devletin çarşısı, pazarı dönmezse esnaf nasıl iş yapacak? Ben terziyim, eşimle çalışıyorum. Bağ-Kur primini ödeyemediğim için eşim başka bir işte çalışmak zorunda kalıyor. Holding ile beni aynı tutuyorlar; kira yüksek, elektrik yüksek, hepsini aynı kefeye koyuyorlar. Yetmiyor. Bir paça yapıyorum, müşteriye fiyat söyleyemiyorum. Çıkmaz bir durumdayız. Şu anki primleri de ödeyemiyoruz, onlarda da indirim istiyoruz. Dev şirketlerle yarışamıyoruz; onlar bizi yuttu, geriye büfeci, terzi, berber kaldı.

(Belgeyi göstererek) Bu belge, esnaf odasından aldığımız 1479 sayılı kanuna göre Bağ-Kur tescil belgesidir. Babam bir kaynak makinesiyle esnaflığa başladı, 8’i erkek 12 çocuk geçindirdi. Hepimiz esnaflık yaptık ve devletimize vergimizi verdik. Küçük esnaf bu ülkede 7/24 nöbet tutan kişidir, mağdur edilmeyi hak etmiyor. Türkiye’de kurulan bakanlıkların yarısı esnafa ve ticarete yöneliktir. Esnaf bir pınar gibidir ama kendi suyundan içemiyor; memur içebiliyor, SSK’lı içebiliyor.

En üzüldüğüm konu ise şu: Biz Bağ-Kur tescil mağdurları olarak hakkımızı isterken, meclis koridorlarında “Buraları biraz aşındırın” sözü bizi çok incitti. Türkiye Büyük Millet Meclisi kimsenin babasının çiftliği değildir, milleti temsil eder. Kim bu cümleyi kullanmışsa gelsin, karşımıza çıksın. Biz dilenci değiliz, borç para da istemiyoruz. Biz esnaflar olarak ülkemizin töresine bağlı insanlarız. Kişisel bir sorunmuş gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gitmeyiz; ülkemizi o duruma düşürmeyiz. Sadece bu pınardan bir yudum su içmek istiyoruz, bedelini de ödüyoruz. Teşekkürler. Bunlar saçma sapan şeyler. Zaten Yunanistan diye bir şey yok, Amerika var. Yunanistan sahillerinde Amerika var; Yunanistan’ın olmadığı yerde de Amerika var. Kıbrıs’ta da Amerika var; Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyinde de Amerika var. Ukrayna’da da Amerika var; hatta Ermenistan’da da Amerika var. Kafkaslara baktığımız zaman Türkiye’yi tehdit eden güç Amerika ve İsrail’dir. Doğu Akdeniz’de de Amerika, İsrail ve Yunanistan, Türkiye’ye karşı o bildiğimiz “nebul dina”, “nemesiz” tatbikatlarını yapıyor. Onun için Amerika Birleşik Devletleri’ni hakem gibi ortada gören ve ondan “Yunanistan’a taraf olma, bizi de gözet” gibi taleplerde bulunanların yaklaşımı son derece gariptir. Türkiye bu bakımdan doğru yönetilmiyor. Tayyip Erdoğan yönetiminin tavırlarına bakıyoruz: “İşte Yunanistan’a bunu verdin, bize de ver.” Amerika senin düşmanın. İsveç’in, Finlandiya’nın NATO’ya alınmasına “evet” diyerek Türkiye, kendi düşmanının kuzeye ve doğuya doğru genişlemesine onay vermiş oldu. Burada AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve diğer “evet” oyu veren partiler ile milletvekilleri sorumludur.

Türkiye’nin bugün temel meselesi, bir güvenlik stratejisi oluşturmak için tehlikenin nereden geldiğini gerçekçi bir şekilde saptamaktır. F-16, F-35, S-400 gibi konularla oyalanmanın bir manası yok. S-400 sadece bir savunma silahından ziyade, Türkiye’nin saf değiştirmesini de ifade ediyordu. Amerika bu yüzden çok telaşlandı. S-400 ile birlikte Türkiye, NATO standartlarının dışına çıkıyor; NATO’nun ürettiği araçlar dışında başka bir dünyayla beraber güvenliğini sağlama yoluna giriyor. Amerika için esas tehlike bu; yani Türkiye’yi kaybediyor. Türkiye; Rusya’yla, İran’la, Çin’le güvenliğini Asya’da oluşturan bir yönde ilerliyor. Amerika bundan tabii çok korktu.

Victoria Nuland’ın söylediklerine bakarsak; ekonomi, güvenlik ve insani ilişkiler açısından iyi planlamalar yaptıklarını ve iyimser bir ziyaret olduğunu belirtiyor. Sonra da savunma sanayinde yeniden çalışmaya başladıklarını, Türkiye’nin artık 155 mm’lik mühimmat ürettiğini ve Ukrayna’nın buna çok ihtiyacı olduğunu söylüyor. Yani çeviriyi düzgün yapalım; “Türkiye’yi teslim aldık” diyor. Dışişleri Bakan Yardımcısı, Türkiye’nin hem güvenlikte hem ekonomide hem de uluslararası siyasette kendilerine teslim olduğunu ifade ediyor.

Mayıs ayındaki seçimlerden önce Türkiye, Tayyip Erdoğan’la bu noktaya sürüklendi. Türkiye bu siyasetlerle yönetilemez. Türkiye, önümüzdeki süreçte Vatan Partisi önderliğinde Atlantik sisteminden kurtulacaktır. Artık Türkiye bir sistemi sorgulama noktasına geldi. 1980’den bu yana uygulanan; 24 Ocak ekonomisinin sopası olan 12 Eylül darbesi, FETÖ iştirakli hükümetler, Ergenekon ve Balyoz süreçleri… Türkiye o dönemden kurtulmanın sancılarını yaşıyor. Ne yazık ki Tayyip Erdoğan yönetimi, Türkiye’nin bu karar aşamasında Atlantik tarafına geçti. Türkiye’nin bu siyasette ısrar etmesi durumunda mevcut iktidar ve muhalefet partilerinin Türkiye’yi yönetme şansı kalmamıştır. Çünkü doğrudan Türkiye’nin düşmanlarıyla birlikte hareket ediyorlar.

Türkiye çok büyük bir karara gidiyor. O karar, bir üretim devrimi kararıdır; başı dik, bağımsız ve egemen bir Türkiye kurma kararıdır. Türkiye’nin tek çıkışı buradadır; ekonomik çözüm de güvenlikteki çözüm de budur. Vatan Partisi, önümüzdeki dönem bu karara önderlik edecektir. Bu, Türkiye için bir hayat memat meselesidir. Amerika’ya teslim olmak demek, yok olmak, parçalanmak ve borca batmak demektir. Amerika’nın dayattığı, İsrail’le birlikte Kürdistan adı altında kurdurmak istediği yapı, Türkiye’yi gayya kuyusuna sürükler ve sonunda çok ağır bedeller ödetir. Türkiye’nin bu sürece itiraz etmesi kaçınılmazdır. Vatan Partisi’nin yönetiminde yer alacağı milli bir hükümet, yani üreticilerin hükümeti, önümüzdeki dönemde biricik çözümdür.

F-16 konusunda ise hükümet çevrelerinde bazı aydınlar, “F-16’larımıza çökmüşlerdi, parasını vermiştik” diyorlar. Peki, Türkiye o F-16’larla ne yapacak? 40 tane daha uçağınız oldu diyelim; kime karşı kullanacaksınız? Terör operasyonları yaparsınız ya da adaların üstünde uçurursunuz. Ama Amerika, kendi verdiği F-16’ların karşısına 10-20 misli kuvveti; 6. filosuyla, donanmasıyla, Yunanistan’daki üsleriyle ve nükleer silahlarıyla yığıyor. Türkiye’ye silah veriyor ama aslında çok daha fazlasını Türkiye’ye namlusu çevrilmiş vaziyette mevzilendiriyor. Kime karşı silahlanacağını saptamadan yapılan bu savunma anlayışı yanlıştır. S-400’ü tehdit kimden geliyorsa ona, yani Amerika’ya karşı almıştık. Yunanistan, Amerika itmeden Türkiye’ye karşı asla savaşa giremez. Amerika, Yunanistan’ı tıpkı PKK ve DAEŞ gibi Türkiye’ye karşı mevzilendiriyor.

Türkiye, yakın zamanda bir haysiyet acısı yaşadı. Bu sadece şehitlerimizin acısı değil, Türk devletinin bir kuvvete karşı eğilmiş olması durumudur. Bu, mevcut yönetimin bir utancıdır. Türkiye, kendisine yönelen tehdidi cesur bir şekilde saptayamıyor. Tehdit Amerika ve İsrail’den geliyor. Bu gerçeği Türkiye savunma stratejisinde göremiyoruz. Millet, düşmanının kim olduğunu bilmelidir. 1914’ten 1922’ye kadar verdiğimiz Kurtuluş Savaşı’nda düşmanımız belliydi ve millet o düşmana karşı seferber edilebiliyordu. Bugün ise milletin bilinci, resmi yöneticilerin “dostlar” söylemleriyle karartılıyor.

Türkiye yönetimi, NATO’ya evet diyerek ve sürekli Batı’dan dostlar diye bahsederek milletin bilincini bombardıman ediyor. Oysa savaşlarda en büyük güvence iç cephenin sağlam olmasıdır. Vatan Partisi ise bu milleti gerçekler konusunda aydınlatmaya çalışıyor. AK Parti, 2002’de bir operasyonla iktidara getirildi. 2004’te Erdoğan, Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu ilan etti. Bu süreç FETÖ’nün devlet merkezine yerleştirilmesiyle devam etti ve Türk ordusuna karşı tertipler yapıldı. Vatan Partisi’nin önderliğinde Silivri duvarlarının yıkılması, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. 2014’ten sonra Erdoğan, Amerika’nın yanından Türkiye tarafına geçmiş gibi görünse de bugün tekrar NATO’ya ve Amerika’ya “evet” diyen bir yere dönmüştür. Bu zikzaklı süreç, BOP eş başkanlığı dönemine geri dönüşün işaretidir. 15-16 Temmuz’da yine Vatan Partisi’nin mücadelesiyle bertaraf edilmiştir. O da bir dönüm noktasıdır. Ondan sonraki aldığı konumu maalesef Tayyip Erdoğan, Sayın Cumhurbaşkanımız devam ettirmiyor. Ama Türkiye onunla beraber olmayacak. Çok açık söyleyeyim: Türkiye, girdiğimiz süreçte Amerika’ya boyun eğerek hiçbir sorununu çözemez. Ne ekonomi sorunlarını çözebilir ne de dış politika ve güvenlik sorunlarını çözebilir.

Peki, anladığım kadarıyla sizin tarifinizde bu zikzak tam o dönüşe işaret etmiyor. Yani yine de Türkiye cephesinde bir yalpalama mı var? Yalpalama var ama şu da var: Tabii AK Parti büyük bir parti. Türkiye’nin tabanı, önemli bir kesimi AK Parti’nin tabanı. Dolayısıyla AK Parti’nin Türk milletinden bütünüyle kopup bugünkü yanlış çizgide sonuna kadar gitme şansı da yok. Ama burada Türkiye’nin güvencesi Vatan Partisi’dir. Yani Vatan Partisi’nin geçmişine baktığımız zaman bütün o zikzaklarda şunu görüyoruz: Olumlu yöndeki bütün hamleler Vatan Partisi’nin önderliğinde olmuştur. AK Parti, MHP falan da sonuç itibarıyla Vatan Partisi sayesinde; 15-16 Temmuz’da da, 2014’te Silivri duvarlarının yıkılmasında da Vatan Partisi’nin önderliği sayesinde o büyük güçler Türkiye’ci bir tavra girdiler. İstedikleri kadar adlarında “milli” falan olsun; işin gerçeğini görelim.

Peki pratikte bugün F-16, F-35 gibi konuları konuştuk. Bu zikzak Türkiye’yi S-400’den vazgeçmeye kadar götürür mü? S-400’ü hangara alıp koymam. S-400’den vazgeçmek bir hattır, bir rotaya girme anlamına gelir. Ama meseleyi böyle koymamak lazım. Türkiye’nin önünde iki yol var: Bir yol, kendi bağımsızlığını, egemenliğini korumak ve üretim devrimi yapmak. Öbür yol da Amerika Birleşik Devletleri’ne teslim olarak hem bölünmek hem de ekonomik olarak batmak. Onun için meseleyi “S-400’den vazgeçmek veya almak” diye koymamak lazım; o işin içinde bir teferruattır.

Bugün Yunan basınında bir haber çıktı; henüz güvenlik kaynaklarından bir yalanlama gelmedi. Biz de sorduk; resmi bir açıklama yapmada açıkçası tereddüt ediyorlar. Amerika’dan Türkiye’ye F-16 satışında “Yunan adaları üzerinden uçmama” şartı getirildiğine dair bir haber yer aldı. Bu, askeri-teknolojik bilgiler bakımından anlamlı olmayan bir bilgi. Zaten size verdikleri F-16’lar ve uçaklar, teknolojik donanım, yapay zeka vb. bakımlardan Amerika Birleşik Devletleri tarafından yönlendirilebilir ve kontrol edilebilir teçhizatlardır. Yani kağıdın üzerine yazıp da “Ben bunu Ege’de Yunanistan’a karşı kullanmayacağım” demeye lüzum yok. Zaten size verdiği araçlar sonuç itibarıyla Amerika’nın istemediği düşmanlara karşı kullanılamaz; sadece Amerika’nın istediği düşmanlara karşı kullanılabilir. Amerika, Türkiye’ye F-16, F-35, tank, top ne verirse versin; o araçlar Amerika’nın kontrolündedir. Onların tamiratı, cihazları ve siyasi bağlamı itibarıyla zaten Amerika’ya bağlı durumdasınız.

Sayın Perinçek, izleyicilerimiz şunu düşünüyordur: Amerika hamle üstüne hamle yapıyor, İsveç’i NATO’ya dahil etti. Türkiye yeniden bu rotaya sokuldu. Ancak biz her gün haberlerini veriyoruz; Amerika’nın kendi içerisinde bambaşka olaylar yaşanıyor. Bizim yönetimimiz bakımından en acı olan veya güveni sarsan olay; Amerika batarken bizimkilerin Amerikancı olmasıdır. Yani Amerika bölünürken, emperyalizmi bir çıkmaza girmişken ve iç bölünme ile karşı karşıyayken (Teksas isyan etmeye başladı); Amerika kabuğuna çekilip saldırganlık iddialarını kaybederken, dolar saltanatı çökerken Türkiye’de birden en Amerikancı uygulamalar başladı. Neye sarılıyorsunuz? Yıkılan ve bölünen bir güce sarılıyorsunuz. Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Devlet Bahçeli, CHP ve İYİ Parti yöneticileri; sizin sarıldığınız NATO, bağlandığınız ABD parçalanıyor ve eski dünyaya hükmetme iddialarını kaybediyor.

Bu çok önemli bir tespit. Bunu nasıl temellendiriyorsunuz? Teksas valisinin yaptığı çıkışlar mı son gelişmelere dayanıyor?

Bakın, 2020 seçimlerinden başlayalım. Amerika’da sınıfsal olarak iki güç ortaya çıktı. Biri daha çok savaş sanayisi ve finans merkezlerinin temsil ettiği Amerikan emperyalizmi; diğeri ise daha gerçekçi ve akılcı davranmaya davet eden güçler. Amerikan hakim güçleri arasında çok şiddetli bir bölünme yaşanmaya başladı ve bu karşılıklı silah göstermeye kadar gitti. 2020’yi hatırlayalım; baskınlar başlamıştı. Ve şimdi görüyoruz ki Teksas…

Akılcı taraf dediniz, insanlar Trump yanlılarını ve Cumhuriyetçileri kastediyor zannediyor?

Trump tabii o tarafta. Ama Trump’tan da daha solda olan ve Amerikan vatanseverliğini/demokrasi ruhunu temsil eden güçler var. Amerika’nın daha çok coğrafyasının içinde olan güçlerle, doğu ve batı kıyılarındaki büyük finans merkezlerini temsil eden güçler arasında bir bölünme var. Trump daha Amerika’nın içindeki güçleri temsil ediyor; Biden ise kıyılardaki büyük savaş sanayisini ve finans merkezlerini temsil ediyor. Teksas da bu büyük savaş sanayisinden farklı; daha tarımsal, daha kırsal ve petrolü olan bir eyalet. Bölünme bayrağını bir anlamda Teksas açtı. Ama bu yeni bir olay değil; “ABD Yol Ayrımında” kitabımızda 3-4 sene önce bu sınıfsal ayrılıkları ifade etmiştik.

Temelinde ne yatıyor? Dolar saltanatı çöktü, haraç sistemi bitti. Dolarla dışarıdan haraç toplayamayınca (yani beyaz kağıt ihraç edip karşılığında mal alamayınca), içeride paylaşacakları değer azaldı. Bu da sınıfsal ayrılıkları ve bölünmeleri derinleştirdi. Biden-Trump çatışması da bu yüzden keskinleşiyor.

Trump’ın “Rusya ile katil tartışması” bir gaf mıydı yoksa gerçek fikri mi?

Gaf değil. Trump gittikçe arınıyor. O da emperyalist şeflerden biri, fakat temsil ettiği kamp saldırganlıkla mücadele eğiliminde. “Önce Amerika” (First America) diyerek, kabuğuna çekilmeyi ve dış maceralardan uzak durmayı savunan bir kamp. Sonuç itibarıyla Amerika’nın saldırgan tarihini de eleştirme noktasına geliyor. Bu kaçınılmaz bir şey; belki daha sert eleştiriler de yapacak. O dayandığı kitleler Vietnam Savaşı’na da karşı çıkmıştı, bugün Filistin’de de İsrail’i protesto ediyor. Amerikan tarihinde 1776’dan gelen, 1861 İç Savaşı ile köleliğe karşı duran o demokratik birikim şimdi canlanmaya başlıyor.

Biz kamuoyundaki bu tartışmaları sizin gördüğünüz pencereden değil, başka bir pencereden görüyoruz. Ama reklam aramız var, ondan sonra devam edelim.

***

Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Sayın Perinçek, Amerika’daki çelişkiyi sınıfsal ele aldınız. Ancak Türkiye kamuoyunda bu ayrılık, sınıfsal değil de daha çok “mülteci karşıtlığı” üzerinden şekillenmiş gibi görünüyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Bu da var; fakat sürecin geçmişine baktığımız zaman esas etken o değil. Mülteci meselesi olmadan da bu kuvvetler arasında bir çarpışma vardı. “Biz 8 trilyon doları çöle gömdük” diyen bir Trump ile Suriye’nin kuzeyinden çekilmek istemeyen neokonlar (Biden’ın etrafındaki kanat) arasında bir kavga vardı. Yani Amerikan emperyalizminin tek kutuplu dünyanın efendisi olma iddiasında ısrar eden kanat ile “Aklımızı başımıza toplayalım, gücümüze bakalım, içimize dönelim” diyen kesim arasındaki çarpışma bu. Göçmen meselesindeki tavır da bu çarpışmada bir yere oturuyor ama esas etken o değil.

Latif Polat’ın Aydınlık’ta çıkan yazısı çok önemliydi. Neokonlar, yani emperyalizmin saldırganları önceden Cumhuriyetçi Parti içerisindeydi; şimdi Demokrat Parti’ye doğru kayıyorlar. Cumhuriyetçi Parti ise neokonlardan arınıyor. Türkiye’de ve Avrupa’da da buna benzer bir süreç var. Avrupa’da “solcu” geçinen, kendisine sosyalist diyenler emperyalist Amerika’nın yanında yer alırken; Almanya’da AfD, Fransa’da ve İtalya’daki muhafazakar/milliyetçi hareketler büyüyen güçler haline geliyor. Muhafazakârlar, Amerika’ya ve Amerikan emperyalizmine karşı daha kararlı bir tavır alıyorlar. Çünkü Alman burjuvazisini temsil ediyorlar ve Alman burjuvazisinin menfaatlerini Amerika’ya karşı savunuyorlar. Sosyal demokratlar ise Almanya’da olsun, Fransa’da olsun Amerikan işbirlikçiliğini temsil ediyor. Türkiye’de de öyle olmadı mı? Atatürk’ün partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, o sosyal demokrasi üzerinden tam emperyalizmin güdümüne doğru gitti. Muhafazakâr olan kesim ise daha milliyetçi, daha bağımsızlıkçı mevzilere yöneldi. İlginç bir dünya çapında yaşanan bir olay bu.

Daha doğrusu şöyle tekrar altını çizelim: Amerika Birleşik Devletleri’ndeki çelişme, mültecilere veya Meksika’dan gelen göçmenlere karşı tavırla belirlenmiyor. Esas çelişme, Amerikan emperyalizminin saldırganlığına ve saldırı politikalarında ısrar etmesine karşı, bunun çıkmaza girdiğini gören ve kabuğuna çekilmeyi savunanlar arasındadır. Mesela meşhur Monroe Doktrini vardır; Amerika’nın kabuğuna çekilmesini savunur. Amerikan burjuvazisi içinde hep bu kanat olmuştur. Jefferson ve Washington’u bir kenara bırakalım; yakın tarihte, İkinci Dünya Savaşı sırasında Roosevelt vardı. Roosevelt, Sovyet dostuydu. Ondan sonra Wallace onun halefi olarak Demokrat Parti’de gelecekti ama onu elediler ve Truman’ı getirdiler. Truman gitti, atom bombasını Japonya’ya attı. Aslında Japonya’ya atmadı; Sovyetler Birliği’ni tehdit etmek için, “Elimde nükleer silah var, senin canına okurum” demek için attı. O dönemde de Amerika’da, dünyanın ileri güçleriyle ittifak halinde olanlarla daha saldırgan olanlar arasında bir bölünme vardı.

Dikkat edersek Trump ile Biden arasındaki çelişmelerin dünya çapındaki yansımasında neyi görüyoruz? Trump’ın dünyadaki ileri güçlere karşı daha ılımlı bir tavır içinde olduğunu görüyoruz. Trump, “Ben iktidarda olsam bir günde Ukrayna’daki savaşı, bir günde Filistin’deki savaşı çözerim” diyor. Afganistan’dan onun döneminde çekilmişti. Suriye’nin kuzeyinden ve Orta Doğu’dan da çekilmeyi açıkça savunuyor.

Şimdi tam da bu konuyla ilgili bir izleyici sorumuz var: “ABD Suriye’den çekilecek mi? Madem çekilecekti, neden Gazze’ye bu kadar yığınak yaptı?” Bakın, Biden çekilme taraftarı değil. Amerikan tekelci sermayesi, emperyalist sermaye içinde iki eğilim var. Biri, Biden’ın temsil ettiği, saldırgan olan ve tek kutuplu dünya iddiasını sürdürme peşinde koşan gerçekçi olmayan kesim; diğeri ise Amerika’nın karşısındaki kuvvetleri gören, dolar saltanatının çöktüğünü anlayan ve dış maceralardan vazgeçip Amerika’nın kendi içine dönmesini savunan kesim. Gazze’de savaşı sürdüren, dünya efendisi olma iddiasındaki o saldırgan Amerikan tekelci burjuvazisidir; yani Biden tarafı.

Bakın şu haritada kırmızı olanlar içerideki Amerika’dır; gri olanlar ise Biden’ın kazandığı, Amerikan savaş sanayisinin ve finans sermayesinin hâkim olduğu eyaletlerdir. İç kısımlar ise daha tarıma ve sanayiye dayalı, dışa yapılan saldırılardan büyük kazançları olmayan burjuvazinin hâkim olduğu kesimlerdir. Bu, kültüre de yansıyor. Trump tarafı LGBT dayatmasına karşı tavır alırken, Biden takımı Roma’nın veya köleci dönemin kültürünü bütün dünyaya pompalamaya çalışıyor ve bunu “solculuk” diye yapıyor.

Geçen haftanın önemli konusu NATO’ydu. İsveç’in NATO’ya kabulü meclisimizde 287’ye 55 oyla kabul edildi. Bu süreçte dikkat çeken bir konuşma, CHP adına söz alan Oğuz Kaan Salıcı’nınkiydi. Salıcı, “NATO’nun genişlemesini oylayacağız. Tek adam rejiminden mi yana olacağız, yoksa demokrasilerden mi yana olacağız?” dedi. NATO Genel Sekreteri de “Putin kazanmamalı” gibi bir açıklama yapmıştı. Atlantik sisteminin ideolojisi, Asya ile olan çelişkisini bu temel üzerine oturtuyor. “Biz demokrasiyiz, karşı taraf diktatörlüktür” diyorlar. Çin, Rusya, Endonezya, Türkiye, Macaristan gibi Amerika’ya kafa tutan ülkeleri diktatörlükle suçluyorlar.

İşin gerçeğine baktığımızda ise dolar saltanatından daha şiddetli bir diktatörlük dünya görmedi. Beyaz bir kâğıt verip karşılığında tonlarca makine, demir, çelik, elektrik, petrol alan bir sistem! Bundan daha feci bir diktatörlük dünya tarihinde var mı? 2023’te Amerika silah satış rekoru kırdı. Bir de diktatörlüğün en çarpıcı ifadesini Amerika’nın kendi içinde görüyoruz: Siyahilere karşı yapılanlar, ırkçılık ve yoksulların kenarlara sürülmesi. 2000’li yılların başındaydı, hem New York’ta hem Pekin’de hava eksi 15 dereceydi. New York’ta 2000 kişi sokakta donarak öldü, Çin’de bir kişi bile ölmedi. İşte hangisi diktatörlük sorusunun cevabı burada.

Yerel seçimlere gelirsek; partiler adaylarını açıklıyor, birtakım ittifaklara girişiliyor. Vatan Partisi ne yapıyor? Yarın akşam Merkez Karar Kurulu’muzu genişletilmiş olarak topluyoruz; il başkanlarımız ve 81 ilden adaylarımız bir araya gelecek. Yerel seçim bildirgesi taslağımızı son şekline getireceğiz. Bizim seçim bildirgemiz diğerlerinden çok farklı çünkü Türkiye’nin önündeki sorunları ve zorlukları daha gerçekçi bir bilinçle ele alıyoruz. “Lay lay lom” tarzında kaldırımlardan, bahçelerden bahsetmiyoruz. Etrafımızda ateşlerin yandığı, cephelerde tehdit edildiğimiz ve namluların bize çevrildiği bir ortamdayız.

Bir önceki seçimde de herkes vaatlerden bahsederken biz zorlukları söyledik. Bugün de aynı noktadayız. Yunanistan kıyılarına yığılan silahları, F-16’larla SİHA’larımıza yapılan baskınları görmeden nasıl yerel seçim yapacağız? Amerika’nın terör örgütlerini üzerimize sürdüğü gerçeğini dikkate almazsak bunun cezasını ağır öderiz. Yerel yönetimler de ekonomi de sonuç itibariyle bu büyük resimle bağlantılıdır. Vatan Partisi, bu algı operasyonunu bozan tek partidir.

İstanbul adayımız İbrahim Okan Özkan’ı 4 Şubat Pazar günü saat 14.00’te Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde açıklıyoruz. Bildirgemize gelince; Türkiye yerel yönetimlerde de bir devrime muhtaçtır. Kamu hizmeti kavramı ortadan kaldırılmış, yerel yönetimler tamamen şirketçilikle zehirlenmiştir. Belediye, komün demektir; toplum demektir. Biz bu rantçı belediyeciliğin karşısına, özel çıkarın emrinde olmayan, halkçı belediyecilik anlayışıyla çıkıyoruz. İnsanı gözeten, kâr amaçlı değil, kamu yararı amaçlı bir yönetim planı hazırladık. Bir belediye planladık; peki, geride kalan dönemdeki en büyük felaketlerden biri neydi? Büyükşehir Yasası. Büyükşehir Yasası’yla köyleri kaldırdılar, ardından mahalleleri de işlevsizleştirdiler. Köylere “mahalle” adını verdiler ama aslında mahalle kültürünü yok ettiler. Şehirleri tamamen özel şirket diktatörlüğüne, despotizmine ve özel çıkarlara teslim ettiler. Kültürümüzü yıkıma uğrattılar; mahalle kültürü, muhabbet, dostluk, kardeşlik ve dayanışma gibi insancıl geleneklerimizi tahrip eden bir afet yaşadık. Depremde bunun sonuçlarını çok feci bir şekilde tecrübe ettik.

Vatan Partisi, Cumhuriyet’in kamu hizmeti değerlerini tekrar bayrak edinip ayağa kaldırıyor. Yerel yönetim programımızı; toplum çıkarına, kamu hizmetine, halkın emrinde olan belediyelere, halk meclisleri sistemine ve gerçek bir demokrasiye dayandırıyoruz. Köylere muhtarlıkları ve demokrasiyi modern bir şekilde geri getireceğiz. Köylerin ve mahallelerin kenara itilmesine isyan eden, toplumun geniş kesimlerini hizmetin merkezine oturtan bir belediyecilik anlayışını bildirgelerimizle sunacağız. Kreşinden yaşlı ve engelli bakımına kadar insani hizmetleri gözeten bu anlayışı, uzun süredir üzerinde çalıştığımız seçim bildirgemizle birkaç gün içinde halkımızın ve basınımızın değerlendirmesine sunacağız.

Şimdi gelelim seçim gündemine ve ekonomiye… Sahaya çıkan Vatan Partisi adayları halktan şu tepkileri alacak: “Emekli maaşlarımız yetmiyor, enflasyon durdurulmuyor, faiz üstüne faiz geliyor. Vatan Partisi buna ne çözüm sunacak?” Vatan Partisi, bu soruya halktan yana yanıt veren tek partidir. Çünkü ekonomiye dair tüm sorular kaynağa bağlıdır. Daha çok ücret, bakım, eğitim ve altyapı hizmeti; sonuçta bir kaynak sorunudur. Biz bu soruya gerçekçi yanıtlar veriyoruz. Yurt dışına kaçırılmış 500 milyar dolar mevduat var. Bu, fakir fukaranın değil; Türkiye’den kazandığı karları Londra, New York ve İsviçre bankalarına yatıran büyük zenginlerin parasıdır. Vatan Partisi olarak bu 500 milyar doları sahiplerine getirteceğiz; bu paralar Türkiye bankalarında yatırım sermayesine dönüşecek. Tayyip Erdoğan ve ekonomi yönetimi para ararken, biz Türkiye’nin kendi kaynağını işaret ediyoruz. Bunun 300-400 milyar dolarını dahi sisteme katsak, Türkiye ekonomisi şahlanır, işsizlik biter ve refah hakça bölüşülür.

Ayrıca, yastık altındaki 300 milyar dolar değerindeki altın var. Bu, zenginlerin banka kasalarına kilitlediği paradır. Toplamda 800 milyar dolarlık atıl bir tasarruf kabiliyetinden bahsediyoruz. Biz bu devasa birikimi yatırıma dönüştüreceğiz. Sözde vaatlerle, yalanlarla değil; kaynak göstererek hareket ediyoruz. Geçen yıl banka kârları yüzde 400 artarak 603,6 milyar liraya ulaştı. Bankalar bu kadar kâr etmemeli; bu paraları kurumlar vergisiyle yatırım sermayesine dönüştürerek kamu iktisadi teşebbüslerine yatıracağız ve istihdam alanları açacağız. Vatan Partisi; sanayiciden esnafa, üreticiden emekçiye kadar Türkiye’nin tüm kesimlerini kalkındıracak köktenci çözümler sunuyor.

Peki, “Bu kaynakları yönetenler neden devreye sokmuyor?” diye sorulabilir. Çünkü o kaynakların sahibi bizzat Türkiye’yi yöneten kesimdir. Benden çok daha iyi biliyorlar. Onların paralarına el koyacak değiliz ama Türkiye’ye ait olan bu tasarrufların yatırım sermayesine dönüşmesi konusunda çok kararlı olacağız. Milletçe faize çalışıyoruz; bankalar kâr ettikçe dünya tefecileri besleniyor. Milletin emeği, faizcilerin cebine akıyor. Biz bu çarkı kıracağız.

Kitap önerimize gelecek olursak; Doğu Perinçek’in 2021 basımı “ABD Yol Ayrımında” kitabını öneriyorum. Kitap, ABD’nin krizini, dolar saltanatının çöküşünü ve içerideki sınıfsal bölünmeleri anlatıyor. Amerika’nın Türkiye’deki çıkmazına da ışık tutuyor. Müziğimiz ise bu kitapla bağlantılı bir Amerikan kovboy müziği; Gene Autry’den bir parça. Amerikan emperyalizmine karşı gelişen halk türküleri ve havaları bağlamında önemli bir örnek.

Değerli İstanbullular, şunu bilin ki İstanbul’u dünyanın en yaşanabilir kentlerinden biri yapmak mümkün. “Sistem İstanbul” ile odağında sizin olduğunuz, risksiz, çilesiz, trafiksiz ve stressiz bir gelecek inşa edeceğiz. Birlikte çok şey başaracağız. Sizin için sadece İstanbul!

Paylaş