Çıkış Yolu • 07.02.2024

Çıkış Yolu • 07.02.2024

Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın İlker Yücel ile birlikte Sayın Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Hoş geldiniz efendim.

– Hoş bulduk, merhabalar. Siz de hoş geldiniz Sayın İlker.
– Sağ olun.

Evet, Sayın Perinçek, bugün gündemimiz oldukça yoğun. Biz de size sorularımızı hazırladık. İlk olarak sıcak gündemle başlamak istiyoruz. Biliyorsunuz, bugün DHKP-C teröristleri tarafından Çağlayan Adliyesi’ne bir saldırı düzenlendi. Saldırıyı Türk polisi kahramanca püskürttü. Bu saldırıyı siz ilk gördüğünüzde ne hissettiniz, ne düşündünüz? Daha önceki açıklamalarınızdan biliyoruz; eski cinayetlerle ve saldırılarla ilişkilendirir misiniz? Bunu sadece DHKP-C bağlamında mı ele almak lazım, yoksa daha büyük bir resim mi söz konusu? Mossad operasyonları ile bir ilişkisi mi var? Hepsini sırasıyla soracağız ama ilk değerlendirmenizle başlayalım isteriz.

Tabii. Arkadaşlarımdan, sabahki gündem toplantısında öğrendiğim zaman beklediğim bir olaydı. Yarın, öbür gün yine bekliyorum. Türkiye’miz açısından güzel şeyler değil ama nedir? İlk önce olayları sıralayalım: Camide can güvenliği yok, adliyede can güvenliği yok, kilisede can güvenliği yok, taksinin içinde can güvenliği yok. Bunların hepsini yan yana koyduğumuz zaman, hepsi 10-15 günde gerçekleşen olaylar. Burada bir tertip var ve bir kuvvet, bir küresel güç diyelim… Bu süreçte Türkiye’de can güvenliğini hükümet sağlayamıyor; Türkiye’de can güvenliği yok algısını hem Türkiye kamuoyunda hem de dünya kamuoyunda yaratmaya çalışıyor. Mesela bugün bir otel sahibi arkadaşımla görüştüm, İstanbul’da kapasiteler dolu giderken son olaylardan sonra birdenbire aşağılara düştüğünü, otellerin boşaldığını söyledi. Bu, turizme vurulan bir darbedir ama ondan daha önemlisi kamuoyunda “Türkiye’de asayiş yok, güvenlik yok” kanaatinin yaratılmasıdır.

Peki, bu küresel güç kim? Hükümetten falancayı DHKP-C yaptı, öbürünü Uygur veya Tacik bölgesinden gelen teröristler yaptı diye açıklamalar geliyor. Bunu bir halkla ilişkilendirmiyoruz; nasıl Türklerin içinden terörist çıkıyorsa diğer halkların içinden de çıkabilir. Fakat taksi şoförünü serserinin biri öldürüyor, arkasındaki gücü saklayan bir el var. Burada hükümeti eleştiriyoruz. Mossad operasyonları yapılıyor deniliyor; açıklanan şu: “Mossad ajanları haber topluyor, fotoğraf çekiyor.” Ya Mossad’ın görevi sadece fotoğraf çekmek mi? Mossad suikastları nasıl yapıyor, tertipleri nasıl kuruyor? Bunları biliyoruz. İşte burada hükümeti eleştiriyoruz. Bütün Türkiye’de güvenlik yok, bu kamuoyunu yaratmak isteyen DHKP-C mi? Veyahut Suriye’nin kuzeyinde eğitilen, DAEŞ’in içinde yer alan yapılar mı? Onların arkasında daha küresel ve bölge çapında tertipler peşinde olan bir güç var. Bunu çok iyi saptamak lazım.

Emekli Tümgeneral Fahri Erenel, “Mossad’tır” diyor. Aslında Mossad’ın marifeti olduğunu gösteren çok önemli işaretler var. Fakat Amerika Birleşik Devletleri de Tayyip Erdoğan yönetimini tam teslim almak istiyor. Yönetim, seçimden önce ve özellikle İsveç/Finlandiya NATO oylamalarıyla ABD’nin istediği rotaya girdi. Ama Amerika bununla yetinmiyor, “Tam teslim olacaksın” diyor. Acaba bu durum Mossad’ın, Türkiye’nin Gazze ve Filistin direnişi konusundaki İsrail’i rahatsız eden politikalarına bir uyarısı mı?

Bunu Metina ile de birleştirmemiz lazım. 15-20 gün önce ABD, kendi F-16’larını ve Patriot füzelerini kullanarak Metina’da Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bir harekat yaptı ve askerlerimizi şehit ettiler. Bunları birleştirdiğimiz zaman Amerika ve İsrail odaklı, belki de İsrail’in daha ağır bastığı bir tertiple Türkiye’nin karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Ama hükümet hiç o mevzide değil. Mossad’a operasyon yapan hükümet, bunu söylemekten niye çekinsin? Bir emniyet görevlisi Mossad’a işaret ediyor, isabetli bir tespit. Ama bunu İçişleri Bakanı’nın, Adalet Bakanı’nın ve hükümet sözcülerinin yapması gerekir.

Son zamanlarda Türkiye’ye Amerika’dan muazzam bir trafik oldu. Amerikan devletinin tertiplerle, darbelerle ünlü isimleri, sabıkalı temsilcileri geldi. Dışişleri Bakanı Yardımcısı’nın vekili olan Victoria Nuland geldi. Bir Dışişleri Bakanı Yardımcısı vekili, Türkiye Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilir mi? Bu, Türkiye’nin içine girdiği siyasetin resmidir. Demek ki Tayyip Erdoğan yönetimi, ABD’nin ağırlığı karşısında boynu eğik gözüküyor. Hem NATO’ya verilen “evet”lerle hem de bu tavırlarla… DHKP-C’yi, PKK’yı bitireceğim diyorsunuz ama arkalarındaki Amerika ve İsrail ile iş birliği yapıyorsunuz. Bu tavırla bitiremezsiniz. Vatan Partisi’nin savunduğu milli hükümet, Türkiye için acil bir sorundur.

Sayın Genel Başkan, bu cinayetler serisiyle Türkiye’yi tam teslim alma hedefi güdülüyor dediniz. Hükümet NATO’ya “evet” dedi, ekonomiyi Mehmet Şimşek’e teslim etti, Doğu Akdeniz’de sondaj gemilerini geride tutuyor. Suriye ile iş birliği konusunda adım atmıyor, Mısır’a gidiyor. Mısır ile ilişkilerin düzelmesini iyi görüyoruz ancak ABD, kendisine direnecek kuvvetleri harekete geçirmeyi niye riske atsın? Burada kamuoyuna açıklanmayan yeni bir durum mu var?

İki seçenek var: Birincisi, bir Amerika-İsrail ortak tertibi olabilir; Tayyip Erdoğan’ı zayıf düşürüp, “asayişi sağlayamıyor” diyerek seçimlerde oyunu düşürmek. İkincisi ise, İsrail ile alakalı; Türkiye’nin Gazze politikasındaki değişikliklere karşı Mossad’ın “dur yoksa içeride kargaşa çıkarırız” uyarısı olabilir. Ayrıca Amerika içinde Netanyahu yönetiminden vazgeçme eğilimi var. Belki de İsrail’in bugünkü yönetimi, kendi özerk uygulamasıyla bu terör eylemlerini masaya koyuyor.

Bu süreçte bir de İran meselesi var. Basında İran’a yönelik gergin mesajlar görüyoruz. İran’ı hedef alan operasyonlara sakın girişmeyin; bu, Türkiye’nin geleceğine karşı bir cinayet olur. Türkiye’nin İran’a askeri operasyon yapması söz konusu olamaz ama mali veya başka türlü operasyonlardan kesinlikle uzak durulması gerekir. Deir ez-Zor’da PKK’ya karşı operasyonu Türkiye değil, İran yapıyor. “İran PKK’yı himaye ediyor” diyenlerin iddialarını yerle bir eden bir durum bu.

(Kısa bir reklam arası…) Dünyada benzeri yaşanmamış; dokuz saat arayla gerçekleşen iki büyük deprem. Burası sadece bir deprem bölgesi değil; burası sözün bittiği yer. Ama bizim de halkımıza bir sözümüz vardı. Yükümüz ağırdı, acımız büyüktü ama yüreğimizdeki inancımız sabitti. Bir yıl sonra bugün halkımıza yeni, güvenli yuvaları teslim ediliyor. Türkiye yaralarını hızla sarıyor. Dileriz böylesi bir felaketi bir daha yaşamayız ama biz en zoruna da, en yıkıcısına da hep hazır olacağız. Milletimize sözümüz var.

(Altyazı: M.K.)

Evet değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Reklam öncesinde Sayın Yücel’in bir sorusu vardı, yarıda kesmek zorunda kaldık. Buyurunuz.

“Sayın Genel Başkan, sosyal medyada bugünkü saldırıdan sonra şu fikir, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakın yazarlarda, aydınlarda ve gazetecilerde ön plana çıkarılıyor: ‘Neden bu terör saldırıları, sizin de az önce saydığınız olaylar arka arkaya geldi? Çünkü seçim var. Seçimde Türkiye’nin güvenlikçi politikalara, yani AK Parti’nin güvenlikçi politikalara ihtiyacı var. AK Parti, yapay bir beka sorunu yaratarak seçimleri kazandı. Yine saldırılar başladı.’ fikrini işlemeye başladılar. Bu görüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Bu çok, affedersiniz, ahmakça bir iddia. Neden ahmakça bir iddia? Çünkü burada oy kaybeden AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi’dir. Neden? Bir hükümet onlar, devlet onlar. Yani bir taksideki adamın canını koruyamıyor, adliyedeki insanımızın canını koruyamıyor, kiliseye giden, camiye giden, namaz kılan insanı koruyamıyor. Buradan AK Parti’ye bir paye çıkmaz; burada AK Parti sorgulanır. Türkiye’nin güvenliğini, sokaktaki adamın, camideki, kilisedeki, taksideki adamın güvenliğini koruyamayan bir hükümet var. Dolayısıyla bunlar AK Parti’ye oy kaybettirir. Yani “bunları AK Parti yaptırıyor, güvenlikçi politikalara zemin hazırlamak için” gibi düşünceler çok ahmakça; hiç doğru değil. Çünkü AK Parti kaybediyor bu olaylarda. Vatandaş sonuç itibarıyla diyor ki: “Ya ben taksiye binerken korkuyla mı bineceğim? Sokağa çıkarken, camiye giderken, kiliseye giderken korkuyla mı gideceğim? Adliyeye hepimiz gitmek zorundayız, herkesin işi var. Peki adliyeye giderken ya teröristler gelip kurşun sıkarsa?”

Yani sonuç itibarıyla bu tablo, sokaktaki ve toplum hayatındaki insanın her an teröristlerin hedefi haline gelmesidir. Bir düşmanın varsa o dar bir kısımdır, kendini tehdit altında gören insan sınırlıdır. Ama burada Türkiye’de yaşayan tüm halk bir korku ve endişeye sevk ediliyor ve tabii bunun sorgulanacağı makam, güvenliği sağlamakla görevli olan hükümettir.

Peki bu saldırılar seçimi nasıl etkiler? Benim kanaatime göre, can güvenliğini sağlayamayan bir hükümet olduğu sürece muhalefet lehine bir kanaat yükselir. Seçmen bu tertipler karşısında hakikaten güvenliği sağlayacak, milli hükümeti, teröre karşı kararlı, devleti zaaftan kurtaracak bir iktidarı arar. Bakın, Vatan Partisi bir süredir neyin üzerinde duruyor? Devlet zaaf içinde. Bütün devletin zaafları ortaya çıkıyor. PKK’nın partisini kapatmayan bir Anayasa Mahkemesi var; bu bir devlet zaafıdır. Geçen sene 540 milyon, bu sene 1 milyarın üzerinde finans sağlayan bir devlet. Anayasa Mahkemesi kararının üzerine kimse bunu atamaz, kapatmıyor. Ama hükümet de bu parayı veriyor; Maliye Bakanlığı veriyor. Vatan Partisi’nin yönettiği bir hükümette, Anayasa Mahkemesi ne karar verirse versin, PKK’ya o parayı vermeyiz. Maliye Bakanı emreder, “Bu parayı vermeyeceksiniz” der. Çünkü bu parayı verdiğiniz kurum, Türkiye’de terörü yapan, bölücü, Türkiye’nin milletini ve devletini bölmek için teröre yardımcı olan partidir. Bu mali yardımı yapmak kanunlara ve anayasaya aykırıdır. Ben anayasaya aykırı işlem yapmam.

Dolayısıyla Vatan Partisi’nin Maliye Bakanı parayı verecek olan bankaya “Bu parayı vermiyorsunuz” diye emreder. O bölücü parti gitsin idare mahkemesine, arkasından Danıştay’a gitsin. Yargının önüne bir kez daha o konu gelir. Bir hukukçu ve hukuk hocası olarak şunu söyleyeyim: O bölücü partiye para verilmesini onaylayan bir yargıyı hiçbir şekilde layık görmem. Öyle bir yargılama Danıştay’a da yakışmaz, Anayasa Mahkemesi’ne de yakışmaz.

Buradan şuraya varıyorum: Devlette bir zaaf var; bölücülüğe karşı bir zaaf, ekonomiyi ayakta tutma konusunda da bir zaaf var. Maliyeyi götürüp Amerika’dan tayin edilmiş unsurlara veriyorlar. Türkiye böyle bir devlet zaafıyla karşı karşıya. Bu devleti bu zaaftan kurtarmak, önümüzdeki sürecin en önemli meselesidir. Sonuç itibarıyla Amerika’ya ve İsrail’e lanet yağdırarak bu süreçten kurtulamayız. İstediğiniz kadar lanet yağdırın, Türk Devleti vazifesini yapmazsa o lanetlerin hiçbir kıymeti yok. Türk Devleti’ni zaaftan kurtaracak tek program Vatan Partisi’ndedir. MHP’yi görüyoruz, AK Parti’nin kuyruğuna takılmış, uçurtmanın kuyruğu gibi gidiyor. Karşı taraf, CHP’nin merkezinde bulunduğu o partiler ise tamamen düşmanın kontrolü altında. Burada tek görev ve sorumluluk Vatan Partisi’ne düşüyor. Bütün gücümüzle milletimize bu çıkış yolunu kavratmamız ve buna uygun bir seferberlik yaratmamız lazım.

“Sayın Perinçek, kamuoyunda bu yaşanan olayları sizin dışınızda ilişkilendiren yok. Hükümet yetkililerinin elinde istihbarat, polis, ordu var; onlar da bu yönde açıklama yapmıyor. Size gelen bir bilgi mi var yoksa yıllardır süregelen teorinize uygun bir gelişme mi?”

Bakın, bende bir savcılık veya polis istihbarat bilgisi yok. Ama Vatan Partisi’nde “kurmay aklı” var. Olayları alt alta koyduğunuz zaman bir tertip çıkıyor. Türkiye’nin hiçbir 15 gününe kilise, cami, adliye saldırısı aynı anda sığmaz. Ve burada kalmayacağı da gözüküyor; kendimizi aldatmayalım. Bunları tertipleyen güç anlaşılan devam edecek. Vatan Partisi işte burada vazifesini yapıyor. Bir polis istihbaratına gerek duymadan bu tertibi kim yapar diye bakınca; menfaatleri açısından küresel Amerikan emperyalizmi var. Onun menfaatlerine ve siyasetlerine bu tertip çok iyi uyuyor. Hangi siyaset? Sayın Tayyip Erdoğan’ı tam teslim almak ve Türkiye üzerindeki baskıları ağırlaştırmak.

Bir de biraz evvel uzun uzun anlattım; İsrail ve Mossad meselesi var. “Gazze’de Türkiye, dur bakalım, ne oluyorsun? Biz sana madalya vermiştik, karşılığı bana karşı silah kullanan Hamas’ı desteklemek midir?” diyorlar. Genel olarak dünyada İsrail’e karşı yükselen bir protesto dalgası var ve Türkiye burada etkili. Eskiden İsrail’e dost olan Tayyip Erdoğan yönetimi, birden tavrını değiştirip İsrail karşıtı bölge devletleriyle aynı cepheye girdi. Bu, dünya dengelerini bozan bir gelişme.

“Sayın Genel Başkan, Genelkurmay Başkanımız ve Milli Savunma Bakanımız Bağdat’taydı. Çok yakın zamanda Mahmur ablukaya alındı, Sincar’da İran’a yakın gruplarla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK karşıtı ortak hareketlerine şahit olduk. Suriye’de Deyrizor’da aşiretler Amerikan güçlerine hücum etti. Ulaştırma Bakanı son bir senede Irak’a dört kez kalkınma yolu projesi için gitti. Katar da katılıyor; Basra’dan İskenderun’a kesintisiz bir ticaret yolu oluşuyor. Siz eskiden denge politikası diye eleştiriyordunuz. Acaba hükümet bir yandan bu çizgide ilerlerken, diğer yandan da denge politikasının gereği olarak öbür taraftan kopmamak için mi bu adımları atıyor?”

Burada daha doğru olan politika Türkiye-Suriye iş birliğidir. Tabii Türkiye-Irak iş birliği de çok önemli ama esas tehdit Suriye’nin kuzeyindedir. Burada Suriye odağında bir türlü tavır almamak, sonuç itibarıyla Amerika ve İsrail karşısında dengeyi bozdu. AK Parti hükümeti eskiden bir denge siyaseti izliyordu ama Vatan Partisi’nin Cumhur İttifakı’na katılma talebinin reddedildiği andan itibaren başka bir rotaya, Amerika’ya ve İsrail’e meyleden bir çizgiye girdi. Mesela NATO konusunda çok kararlı olduğu bir ortamda, oy kaybetmek uğruna AK Parti ve MHP, NATO lehine oy verdiler. Seçimlerde en fazla oy kazanacakları “milli bağımsızlık” mevziini terk ettiler.

O zaman bu saldırılar neden yapılıyor? “Bu yetmez” diyorlar. Daha tam teslim olmasını ya da onu devirmeyi istiyorlar. Türkiye’yi kargaşaya itmek, etkisiz hale getirmek istiyorlar. Hükümetin Amerika ve İsrail’e uyumlu siyaset izlemesi onlara yetmiyor. Güven sorunu konusuna gelince; poskoca bir devletin konum değiştirmesi bir alışveriş sözü değildir. ABD, Erdoğan’a güvensizlikten çok, yakalamışken ezme, yasıltma ve Türkiye’yi hor görme, aşağılama çabası içinde. Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı vekili geliyor, Cumhurbaşkanı’ndan Dışişleri Bakanı’na kadar herkesle görüşüyor. Bunların hepsi Türkiye’yi yukarıdan bakma ve bunu kamuoyuna hissettirme çabasıdır.

Sayın Perinçek, o zaman bugün ayın 6’sı… Hafta sonu, ayın 12’sinde Sayın Putin buraya geliyor. Bir hafta önce de Sayın Reisi buradaydı. 14’ünde Mısır’a gidiyor Sayın Cumhurbaşkanı. Çin’le ticari ilişkilerin geliştiğine dair haberler görüyoruz. Hakan Fidan’ın birkaç gün önce Putin ziyareti belliydi. Ona rağmen “Suriye’nin kuzeyinde Rusya bir çizgiye gelmeli, PKK konusunda” dedi. Putin’in buraya gelmesi… Yani ABD’ye teslim olmaya giden bir hükümet var; ABD bu konuda tam teslimiyet istiyor. Ama bir taraftan da Rusya ve İran’la ilişkiler sanki devam ediyor gibi.

Ya kardeşim, bir şey söyleyeyim; bak, Suriye’nin kuzeyinde Rusya’nın bir çizgiye gelmesi var ya, sen bunu Rusya için yapmayacaksın ki, Türkiye için yapacaksın. Suriye’nin kuzeyindeki bizim Suriye ile iş birliğimiz, Rusya ile al-ver politikası değil ki; o Türkiye için gerekli olan. Zaten Türk askeri, Türk ordusu Suriye’nin kuzeyinde PKK’ya karşı temizlik operasyonları yapmıyor mu? Bunu Rusya ile pazarlık yaparak mı yapıyoruz? Bir de bunun yanına Suriye’yi katmak, en azından Rusya’nın olurunu sağlamak falan filan… Burada bir Rusya’yı pazarlık konusu yapmak var ki, bu aslında Türkiye’nin menfaatine olduğu gibi Rusya’nın da menfaatine. Mesela Vatan Partisi’nin içinde bulunduğu bir yönetim burada Rusya’yı da ikna eder, Suriye’yi de ikna eder; zaten onlar ikna olmaya hazırlar.

Problem nereden geliyor? Türkiye-Amerika ve Türkiye-İsrail ilişkilerinden geliyor. Sonuç itibarıyla Türkiye, Amerika ve İsrail karşısında bağımsız, başı dik bir tavır almayınca ne Rusya’ya, ne Suriye’ye, ne İran’a, ne de Çin’e güven veriyor. O ülkeler Türkiye’den vazgeçemiyorlar, vazgeçemezler; ama o vazgeçemezliğin bir sınırı vardır. Yani ticaretini biraz geliştirir, belli konularda Türkiye’ye enerji verir, emtia satar falan… Ama tam bir güvene dayanan, ortak bir hedef için kararlı olarak çalışma bu olmaz. Kimse Türkiye’yi kaybetmek istemediği için ipi koparmıyor, bazı destekler veriyor. Çünkü Rusya da İran da görüyor; bizim onlarla görüşmemize rağmen hiçbirinin Tayyip Erdoğan hükümetine güveni yok.

Vatan Partisi yıllarca o ülkeler katında; Çin, İran ve Rusya katında Türkiye’ye güvenilmesi için kanaat oluşturmaya çalıştı. “Tayyip Erdoğan yönetimi sonuç olarak Türkiye’nin başındaki hükümettir, Türkiye’ye güvenin, vazgeçmeyin” diyerek Vatan Partisi oraya getirdi büyük ölçüde. Ama şimdi son yaşanan olaylar, bütün bölge ülkelerinde, Suriye’de Türkiye’ye olan güvensizliği kabarttı. Çünkü Türkiye’nin batıya yönelmesi; İsveç’in, Finlandiya’nın NATO’ya alınması… Burada ne var? Rusya’yı kuşatan Amerika’nın, Rusya’nın kuzeyinden üzerine abanması var. Dolayısıyla Türkiye üzerindeki tehdit ağırlaşıyor. Türkiye, İsveç ve Finlandiya konusunda Amerika’nın istediği oyu verirken Rusya’ya şu mesajı vermiş oluyor: “Bak, Amerika’nın senin tepene binmesine yardımcı oluyorum.”

Şimdi Putin geliyor; ne cevap verecek? “Sen görmüyor musun, İsveç’e evet diyorsun, bunlar benim tepeme kuzeyden yaklaşıyorlar. Moskova’yı tehdit eden bir gelişme bu, siz buna nasıl evet dersiniz? Hangi kardeşliğe, hangi dostluğa sığıyor bunlar?” diye sormayacak mı? Hükümete yakın yazarlarda şöyle bir fikir dolaşıyor: “Tamam, hükümet ABD’nin politikalarına tamam diyor ama Putin’le Sayın Erdoğan’ın ikili bir diyaloğu var, onlar bozulmaz.” Bundan büyük masal yok. Maalesef Tayyip Erdoğan yönetiminin yarattığı yanlış bir kanaat var; sanki devletler, yöneticiler arasındaki kişisel dostluklarla yönetilir gibi. Çarşıdaki alışveriş ilişkileri gibi; “aldım, verdim, dostum” diyerek koca koca devletleri yönlendiremezsiniz.

Türkiye Trump’ı bekliyor olabilir mi? Türkiye’nin öyle bir ufku yok, daha doğrusu Tayyip Erdoğan yönetiminin bu gidişattan haberi yok. Amerika’ya karşı çok cesur olunabilecek, başını dik tutabileceği elverişli bir ortam var. Dolar saltanatı çökmüş, ABD bölünüyor, iç savaşa doğru gidiyor. Türkiye’nin, Amerika ve İsrail’e karşı bazı politikalarını dayatabileceği bir ortam var. Ama bunu yapabilmesi için Rusya’yla, İran’la, Çin’le, Suriye’yle ilişkilerini kuvvetlendirmesi lazım. Bakın o zaman Amerika nasıl telaşa düşüyor. Tam tersine, Türkiye kendisine gelen ödemeleri, Amerika’nın yaptırımları yüzünden reddediyor. Kendi milletinin menfaatine sırtını dönen bir siyaset olabilir mi? Rusya’dan banka ödemeleri geliyor ama “kabul etmiyorum” diyorsun. Peki yarın turist nasıl gelecek?

Burada Tayyip Erdoğan yönetiminde genel bir stratejik yanlış var ve bu süreçler affetmez. Bunlar telafi edilebilecek, kolay kolay altından kalkılabilecek yanlışlar değil; Türkiye’nin başını belaya sokacak. Bunun ilk uyarıları Metina’da oldu. Amerika Birleşik Devletleri Metina olayından sonra hava sahasını kapattı, bunu kamuoyu bilmiyor. Ekim ayından bu yana Türkiye’nin İHA ve SİHA’ları, Amerika’nın Patriot füzeleri ve F-16’ları tarafından düşürülüyor. 5 Ekim’deki ilk düşürülmeyi Amerika açıkladı, bizimkiler ise başta “kimliği belirsiz” dedi. Amerika açıklayınca söylemek zorunda kaldılar. Bu “Metina utancını” Türk ordusuna yaşattılar ama o utancı Türkiye onlarla birlikte taşımaz.

Sayın Hakan Fidan’ın son konuşmasında Rusya ve Suriye bölümünde şu dikkat çekici cümleler vardı: Bir, Rusya verdiği sözleri tutmadı; Suriye’nin kuzeyinde devriye atamaz duruma geldik. Tel Rıfat’ta Rus kuvvetlerinin bulunduğu bölgede PKK’lıların tutulması bir problem. Öte yandan Ruslar da Türkiye’nin sözlerini tutmadığını söylüyor. Türkiye, Suriye ile anlaşsa Rusya hava sahasını kapatır mı? Sıfır ihtimal. Hakan Fidan çok ilginç bir bilgi verdi: “Astana sürecinin ilkelerini ihlal etmedik, ancak Suriye’nin birliğini savunmamıza rağmen önümüze ‘Türk askeri bölgeden çıksın’ şartı konulursa ilerleme sağlayamayız, tıkandık” dedi. Ayrıca sürecin başından beri Suriye ile baş başa görüşemediklerini, ne zaman görüşmek isteseler Rusya ve İran’ın sürece dahil olduğunu belirtti.

Burada en temel mesele, Türkiye’nin net ve açık bir strateji kurmamış olmasıdır. Düşmanı kim, dostu kim? Mesela Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde terör örgütlerine karşı iş birliği yapmak istese buna kim karşı koyabilir? Türkiye kendi teröristinin yanında, Suriye’nin teröristini de temizlemek durumunda. İslami referanslar gösteren ama aslında İslam’a düşman olan, kuzeyde eğitilen o unsurların terörist olarak kullanıldığını gördük. Her iki ülkenin menfaatine, Suriye’nin kuzeyinin her türlü teröristten temizlenmesine yönelik bir beraberlik geçerlidir.

Türkiye kendi vatan bütünlüğüne yönelik tehdidin nereden geldiğini bilmelidir. Riyad’daki İslam İşbirliği toplantısında Sayın Esat’la Erdoğan görüşseydi ne değişirdi? Oralarda ayaküstü görüşme olmaz, görüşmede ısrar etmemek lazım. İki devletin silahlı iş birliği gerekir. Bunun olması için de gerçeğe dayanan bir güvenlik stratejisi lazımdır. Strateji; dostu, düşmanı ve düşmanı etkisiz hale getirecek yolları saptamaktır. Türkiye, “Ben NATO üyesiyim, Amerika benim müttefikim” dediği an her şey biter. Çünkü Türkiye’nin üzerine PKK’yı, FETÖ’yü süren, Ege’ye üs kuran, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi tehdit eden Amerika’dır.

Bunu saptadığınız zaman her şey çorap söküğü gibi gelir; Rusya da, Suriye de, İran da senin yanında olur. Bütün şikayetler kalkar, herkese güven verirsin. Türkiye’nin stratejisini kuranlar, Amerika’nın kaybettiğini ve iç savaşa gittiğini bile hesap edemiyorlar. Biden’ın saldırı politikalarının yedeğinde duruyorlar ve bu tarihi, elverişli koşulları değerlendiremiyorlar. Türkiye, stratejik düşmanlarını saptamayan, gönül birliğiyle çözüm arayan bir şaşkınlık içinde. Bu şaşkınlık kalkmadan sorunlar çözülmez.

(Sayın Perinçek, Merkez Bankası’nda yaşanan istifayı soracağız ama kısa bir reklam arası, ardından devam edelim.)

Sevgili günlük, saat dörde geliyor. Annemler uyudum sanıyor ama ben saatlerdir çalışıyorum. Sınav yaklaştı. Onlar benim için çok fedakarlık yapıyor, benimle gurur duysunlar istiyorum. Gelecekle ilgili büyük hayallerim var. Depremde ailesini kaybeden çocuklarımızın da büyük hayalleri vardı ve eminim hepsini başaracaklar. Onların hayallerine sahip çıkmak için üzerimize düşen görevin farkındayız. Geçtiğimiz yıl Türk Eğitim Derneği iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz DenizBank Afet Bursu ile ailesini kaybeden çocuklarımıza ve gençlerimize eğitim hayatları boyunca destek oluyoruz. Çünkü biz, aydınlık bir gelecek için çalışan DenizBank’ız. Atamızın emaneti evlatlarımız geleceğe umutla baksın diye varız.

Şok Market, kadınların ürettiği bez çantaların satışını gerçekleştirerek başlattığı “Bende Varım” projesiyle 2019’dan bu yana kadınların gücüne güç katmaya devam ediyor. Biz burada, özünde üretilen ürünlerin ham maddelerinin tamamen işlenmesi ve paketlenmesi üzerine bir kurguyla yola çıktık. “Nasıl bir yol izleyelim?” sorusunun cevabı, kadın kooperatifini kurmaktı. Hayaldi ve gerçekleşti; bunun gururunu yaşıyoruz. Bu bizim için çok kıymetli. Asrın felaketinden en çok etkilenen şehir, doğal olarak en çok etkilenen insanlar haline de gelmiş oldu. Bu proje bize moral olarak iyi geldi, ruhumuza iyi geldi. İyi ki Şok Market ile yol arkadaşı olduk. “Bu projede ben de varım” dedi bütün kadınlar; kimisi mutfak masrafını, kimisi çocuğunun okul masrafını karşıladı. Bir gün bunu biri yapacaktı ama Şok Market yaptı.

Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu, Türk ve Türkiye tarihi niteliğindeki bu çalışmasında, Türklerin köklü bir uygarlık birikimi olduğunu ve her dönemde uygarlık merkezine yüzlerini dönerek dünya tarihi içinde anlamlı roller oynadıklarını gösteriyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’in, “Teorisi çok sağlam, dili çok akıcı, hakiki bir bilimsel kitap, hayran kaldım” dediği “Türklerin Uygarlık Serüveni” Ulusal Kitap’ta. Hemen almak için ulusalkitap.com adresini ziyaret edebilir veya 0535 545 70 65 numaralı WhatsApp hattına ulaşabilirsiniz.

Dünyada benzeri yaşanmamış, dokuz saat arayla gerçekleşen iki büyük deprem… Burası sadece deprem bölgesi değil, burası sözün bittiği yer. Ama bizim de halkımıza bir sözümüz vardı. Yükümüz ağırdı, acımız büyüktü ama yüreğimizdeki inancımız da büyüktü. Bir yıl sonra bugün, halkımıza yeni güvenli yuvaları teslim ediliyor. Türkiye yaralarını hızla sarıyor. Dileriz böylesi bir felaketi bir daha yaşamayız ama biz en zoruna da, en yıkıcısına da hep hazır olacağız. Milletimize sözümüz var.

(Altyazı: M.K. Bu dizinin betimlemesi, TRT tarafından Sesli Betimleme Derneğine yaptırılmıştır.)

**Değerli izleyiciler, Çıkış Yolu kaldığı yerden devam ediyor.**

İlk bölümde sorumuz yarım kaldı. Merkez Bankası Başkanı’nın istifası ve yapılan atamaları Sayın Perinçek’e sormak isteriz. Geçtiğimiz hafta konuşamadık tabii, olaylar ondan sonra yaşandı. Nasıl yorumladınız? Bekliyor muydunuz?

Aslında burada izlenen, Batı güdümlü ve Batı’ya teslim olan ekonomi politikasının iflasıdır. Yoksa bir Merkez Bankası başkanının istifası falan değil. İflas var burada. O siyaset iflas etti ve etmeye de devam edecek. Çünkü 1980’den bu yana Türkiye’yi 500 milyar dolara, borca batıran siyaset budur. Dünya ekonomisiyle entegrasyon denen, üreticiyi “kambur” ilan eden ekonomi politikası iflas etti. Üreticiyi kambur ilan ederseniz iflas edersiniz. Onun için istediğiniz kadar Merkez Bankası Başkanı getirin; isterseniz uzaydan ithal edin, yarın o da ya iflas edecektir ya da şoktan vefat edecektir.

Sayın Hafize Gaye Erkan göreve geldiğinde de “ABD’den Merkez Bankası Başkanı ithal ediliyor” demiştiniz. Şimdi o gittiğine göre, biz ABD’den kurtulduk mu?

ABD’den Merkez Bankası Başkanı ithal ettik, o olmadı. Şimdi yenisini ithal ediyoruz. Sonuç itibarıyla gelen kişilerle ilgili bir şey söylemiyoruz ama ithal edilen ekonomi politikası olunca, o politikanın başına kimi getirirseniz getirin, en sonunda o da istifa edecek veya iflas edecektir. Öyle görünüyor ki faizden vazgeçilen, kamucu bir ekonomi politikasına geçmeyeceğiz.

Evet, bugünkü yönetim Tayyip Erdoğan’ın faizi %50-60’ların üzerine çıkarma yoludur. Seçimden sonra faizin nerelere çıkacağını göreceğiz. Enflasyonu şiddetle kabarttığınız zaman faiz, enflasyonun arkasından koşmaz, önüne geçer. 2-3 ay sonra göreceksiniz; bu siyasetle faizi %50-60’lara çıkaracaklar. Beş yılda beş Merkez Bankası Başkanı değişti, bir bocalama var gibi.

Merkez Bankası, istikrarın en çok arandığı yerdir. Beş yılda değil, yirmi beş yılda bir tane aynı adam olur; emekli olana kadar, hizmet yapamayacak noktaya gelene kadar görevini sürdürür. İstikrarlı olması gereken bir kurumdan bahsediyoruz.

Bir kadro bunalımı içerisinde olduğunuzu söylemiştiniz AK Parti için. Mesela son atanan Başkan 82 doğumlu, mesleki deneyimi sınırlı ve Amerika’da eğitim görmüş bir isim. Liyakatsizlik eleştirileri de yapılıyor. Kadro bunalımının nedenini iyi saptamalıyız. Eğer bir parti Türkiye’nin kaynaklarını paylaşmaya dayanan bir düzen kurduysa, orada liyakat çıkmaz. AK Parti örgütünün de artık haykırarak ifade ettiği bir gerçek var; AK Parti, Türkiye’nin rantlarını bölüşen bir örgüte dönüştürüldü. Buna ortak olmayanları kenara itiyorlar. Liyakatin olması için milli bir ekonomi siyaseti ve kamu hizmetini esas alan bir strateji kurmanız lazım. Kaynakları yağmalayacağınız bir sistemde liyakatli, ahlaklı ve sözünü sakınmayan insanlara yer yoktur; orada sadece “kafa sallayan” adama ihtiyaç duyulur.

Vatan Partisi bugün liyakatli kadrolar inşa ediyor. Çünkü Vatan Partisi hiç kimseye rant paylaşımı vaat etmiyor. Bizim partimizde “bir parça da ben alayım” diyen bir insan barınamaz. Bizde sadece kamu hizmeti, fedakarlık ve kendini Türk varlığına adama anlayışı vardır.

Peki, seçim bildirgesini nasıl yazdınız?

10.000 kişi yazdı desem abartı olmaz. Partinin birikimi ve tecrübesiyle, tüm il ve ilçelerimizden gelen önerilerle hazırlandı. Merkez kurullarımızda tartışıldı; deprem yer bilimi alanında Doğan Perinçek gibi, AFAD’da tecrübesi olan Gökay Atilla Bostan gibi uzmanlarımızın katkısıyla gergef gibi işlendi.

İzleyici şunu düşünebilir; yerel seçimdeyiz, neden genel vaatler sunuyorsunuz?

Bu en anlamlı soru. Türkiye’nin yerel sorunlarını merkezi hükümetin müdahalesi olmadan çözme şansı yok. Büyükşehir belediyelerini kaldırmadan yerel yönetim sistemini halkçı bir karaktere kavuşturamayız. Yerel seçimler, üretim devrimine giden sürecin bir parçasıdır. 35 maddelik programımızla sadece yerel değil, genel bir kurtuluş yolu sunuyoruz. Halkımızı, “Rantçı değil halkçı belediyecilik” için Vatan Partisi’ne destek vermeye çağırıyoruz. Peki Büyükşehir Belediyesi’ni nasıl kaldıracağız? Bir kanunla. Kanunu kim yapar? Türkiye Büyük Millet Meclisi. Yani İstanbul, Ankara, Manisa, Diyarbakır veya Bitlis Belediyesi, Büyükşehir Belediye Yasası’nı kaldıramaz. Ayrıca kaynak sorununu belediyeler çapında çözmemiz mümkün değil; Türkiye’deki sığınmacılar sorununu da öyle. Bakın, hiçbir partinin bildirgesinde veya programında bu konular yok. “İhanet yasası” diyebileceğimiz iki yasa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Bu yasaları kaldırmadan, Türkiye’de vatanın bütünlüğüne ve milletin birliğine bağlı, kamu hizmeti yapan belediyeler kuramazsınız. Bu durum başımızda demokrasinin kılıcı gibi sallanıyor. Demin de söyledim, merkezi yönetimin ve milli devletin katkısı olmadan belediyelerin kaynak sorununu çözmeniz mümkün değil.

Şimdi yerel seçim gündemi açılmışken bir soru sormak isterim. Dün haberlere yansıdı; Kırklareli’de Vatan Partisi, AK Parti ve MHP’nin birlikte seçime girmesi söz konusu. Programın önceki kısmında hükümete ciddi eleştirilerde bulundunuz. Bu birlikteliği nasıl anlamamız gerekiyor?

Siyasetimizi açıkladığımız zaman şunu söyledik: Türkiye’nin her yerinde Vatan Partisi olarak il, ilçe ve bütün belde belediyelerinde kendi adaylarımızla, bağımsız giriyoruz. Ancak ikinci bir madde olarak, bazı yerlerde il ve ilçe yönetimlerimize inisiyatif tanıyoruz. Bu inisiyatif, Vatan Partisi’nin bağımsız girme programına aykırı olmayan çözüm seçeneklerini uygulayabilmeleri içindir. Kırklareli il yönetimimizi, böyle bir çözüme ortak oldukları için kutluyorum. Bu, Kırklareli özelinde gerçekleşen çok faydalı ve Türkiye için bir ışık, bir örnek olan bir beraberliktir. Ortak bir programla AK Parti, MHP ve Vatan Partisi Kırklareli’de birlikte giriyor.

Peki, onları bir araya getiren nedir? “CHP kazanmasın” diye mi bir araya geldiler? Hayır; kamu hizmeti kazansın, vatanın bütünlüğü ve birliği kazansın diye. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı bir beraberlik değil; Türkiye’nin milli birliği, bütünlüğü, teröre karşı mücadelesi, bağımsızlığı ve kamu hizmetinin belediye yönetimine geçmesi için yapılan bir beraberliktir.

Başka örnekler de görebilir miyiz, seçime zaman var mı? Tabii ki neden görmeyelim, keşke görsek. Bu konuda çabası olan illerimizin önü açıktır, onları teşvik ediyoruz. Vatan Partisi Genel Merkezi olarak, bu konuda kazanılacak başarıları kutlayarak karşılıyoruz. Yerel seçim gündeminde şunu tekrar söyleyeyim: Kırklareli bir örnektir, keşke çoğalsa. Ancak Vatan Partisi, Türkiye’nin bütününde belediye başkan, belediye meclis ve il genel meclis adaylarıyla kendi bağımsız gücüyle girmektedir.

Vatan Partisi milletimize bir işaret veriyor: AK Parti ve MHP’nin temsil ettiği cenahtan veya Cumhuriyet Halk Partisi’nin başında bulunduğu cenahtan, her ikisi de Atlantik Sistemi’nin güdümüne girmiştir. Türkiye’nin önünde Vatan Partisi yönetimi dışında bir çare yoktur. Ancak yerel olarak, bu tespitin dışında gelişmeler olabilir; çünkü Kırklareli’de de Türkiye’nin başka yerlerinde de halkımız var ve o halkın etkili olduğu partiler var. Biz ayrı bir seçenek olduğumuzu Türk milletine ısrarla anlatıyoruz ve bundan vazgeçmemiz mümkün değil. Ama bazı yörelerde Vatan Partisi’nin kamu hizmeti anlayışı, milli bağımsızlık ve bütünlük temelinde başka partilerle buluşabiliyorsak, bu hepimizin ortak başarısı olur. Aynı programda CHP gelse, bizim için ayrım olmaz; yeter ki milli bütünlük, milli bağımsızlık, kamu hizmeti ve üretim ekonomisi ekseninde buluşulsun.

Yerel seçimleri ve rantı konuştuk. Bugün 6 Şubat; büyük felaketimizin, depremin birinci yılı. 53 binin üzerinde vatandaşımız hayatını kaybetti. Üzerinden bir sene geçti, hâlâ çadır kentlerde ve konteynerlerde hayatını devam ettiren insanlarımız var.

Dünyada belki milyonda bir olacak bir talihsizlik yaşandı. 7.6 ve 7.7 büyüklüğünde iki büyük deprem birbirine çok yakın zamanlarda meydana geldi. Bilim insanları böyle bir durumun dünya tarihinde neredeyse rastlanmadığını ifade ediyor. Ama bu bize şunu hatırlatıyor: Türkiye bir deprem ülkesidir. Kentlerimizin, kasabalarımızın ve köylerimizin altından fay hatları geçiyor. Ovalarımız bile jeolojik süreçlerde, milyonlarca yıl içerisinde fay hatlarıyla oluşan topraklarla dolmuştur. Dolayısıyla bizim depremi önleyen bir strateji değil, depremin acılarını ve felaketini önleyebilecek bir “koruma stratejisi” kurmamız gerekir. Depremi önleyemeyiz ama doğru şehircilik, doğru ekonomi, ahlak ve toplumsal politikalarla insanımızı ve ekonomimizi koruyabiliriz. Bir de kurtarma stratejisi vardır ama biz öncelikle korunmaya odaklanmalıyız.

İstanbul en önemlisi çünkü bütün bilim insanları bir İstanbul depremini kaçınılmaz görüyor. Bu 10, 20 veya 30 yıl içinde olabilir. 30 yıl bile uzak bir zaman değil çünkü alacağınız önlemler bazen gecikmeli sonuç verir. Vatan Partisi’ni diğer partilerden ayıran çok önemli bir “İstanbul’u koruma” siyaseti var: İstanbul’un nüfusunu azaltarak depreme karşı hazırlamak. En önemlisi bu. Deprem nüfusumuzu azaltmasın, biz kendi irademizle insanlarımızın sağlığını ve hayatını koruyalım.

Uzmanlar, deprem anında en temel meselelerden birinin tıkanan caddeler olduğunu söylüyor. İstanbul’un nüfusunun seyreltilmesi lazım. Yıkılması gereken binaların yerine yenisini yapmak değil, park, bahçe, ağaçlık alan veya spor sahaları yapmak gerekiyor. Bu hem insanımızı korumaktır hem de deprem anında ulaşım yollarının açık kalmasını sağlamaktır.

Biz diyoruz ki, İstanbul’un nüfusunu 10 yılda 5 milyona indirebiliriz. İnsanlar inanmıyor ama bu yapılabilir. Nasıl mı? İstanbul’a yığılan sanayiyi, Anadolu’daki veya Trakya’daki tarıma elverişli olmayan kıraç arazilere taşıyarak. Bu, depremin getireceği felaketlere karşı yapılacak harcamalardan çok daha ucuz maliyetlidir. Sanayiyi taşıdığınız zaman iş gücü de, o iş gücüne hizmet eden bakkal, kasap gibi sektörler de dışarıya taşınır. Böylece vatan bütünlüğünde bir denge ve birlik sağlanmış olur.

Aynı şekilde İstanbul’daki üniversiteler için de benzer bir plan uygulanabilir. 1960’lı yıllardan sonra kurulan ve İstanbul’da olması şart olmayan üniversitelerin, Anadolu’nun farklı kentlerine taşınması için 5 yıllık bir süre verilir. İstanbul’da 3.2 milyon öğrenci var. Bu öğrencileri Anadolu’ya yaydığınızda, onlara hizmet veren milyonlarca kişilik bir nüfus da Anadolu’ya taşınır.

Öte yandan, Atlantikçi sistem 15-20 milyonluk İstanbul’a Kanal İstanbul gibi projelerle nüfus yüklemeye ve şehri Trakya’ya doğru genişletmeye çalışıyor. Ancak bu seçimde Kanal İstanbul’u pek duymuyoruz. Bu da Vatan Partisi’nin bir başarısıdır; çünkü biz bu projenin hem milli savunma hem ekonomi hem de deprem tehdidi açısından yanlış olduğunu anlattık. Çok daha düşük maliyetli, petrolü karadan taşıyan boru hatları varken Türkiye’ye zarardan başka bir şey getirmeyecek Kanal İstanbul projesinden vazgeçildi.

İstanbul’un nüfusunu kim indirecek? Deprem mi, yoksa biz mi? Vatan Partisi iktidar olacak ve 10 yılda İstanbul’u 5 milyon nüfuslu, ferah, güvenli ve yaşanabilir bir kent haline getirecek. Bu, sadece bir deprem çözümü değil; aynı zamanda trafik, eğitim, kamu hizmeti ve insani ilişkiler için toplam bir çözümdür. İnsanları zorla değil; doğru ekonomi ve toplumsal politikalarla teşvik ederek bu nüfus dağılımını gerçekleştireceğiz. Almanya örneğinde olduğu gibi, dengeli şehirleşmiş bir ülke modelini Türkiye’ye uygulayacağız. Çin’in yaptığı gibi, büyük kentlerin nüfusunu sınırlayarak yaşamı kolaylaştıracağız. Binayı yıkıp yerine yenisini koymak değil, binayı yıkıp yerine park yapmak; duvarlara bakmaktan kurtulup yeşilliği görmek, insan ilişkilerini yeniden yeşertmek bizim hedefimizdir. Bu kadar silolara doldurulmuş bir nüfusta, sonuç itibarıyla 15-20 milyon nüfuslu İstanbul, insan ilişkilerini de ortadan kaldırıyor. Mahalleyi, mahalle ferahlığını, arkadaşlığı, dostluğu ve muhabbeti yok ediyor; insanı yırtıcılaştırıyor. Ne oluyor? Otobüse biniyorsun, herkes birbirinin üstünde. Sonuç itibarıyla o ona bağırıyor, bu buna bağırıyor. Trafikte pencereler açılıyor, birbirlerine sövülüyor; olmazsa araçtan inilip sopalarla kavgalar ediliyor, cinayetler işleniyor.

Ferah bir İstanbul’da ise, trafiğin akıcı olduğu ve insanların işlerine 2,5-3 saat yerine en fazla 45 dakikada gittiği bir ortamda ömürler törpülenmez. Ruh sağlığı bakımından da insan ilişkilerinin son derece sıcak olduğu, mahallelerden ve uydu kentlerden oluşan bir İstanbul kurgulanmalıdır. Bu çok önemli. Koskoca bir İstanbul değil; birbirine yeten, kamu kurumlarının ve fabrikaların kendi lojmanlarıyla işçilerin çalıştığı yerlere yakın konumlandığı bir şehir… Dolayısıyla tüm şehrin belli merkezlere yığılmadığı, uydu kentlerin kendi çarşılarına, eğlence yerlerine ve kültür merkezlerine sahip olduğu, üzerindeki yük hafifletilmiş 5 milyon nüfuslu bir ticaret, finans ve kültür kenti. Aslında İstanbul bir kültür kentidir.

Sayın Perinçek, çok güzel anlattınız; bizi masallara götürdünüz. Hayır, bunlar masal değil. Bakın, bu devrimci bir yönetimdir; bunu yapar ve kimseye de eziyet olmaz. Herkesi mutlu eder. Yaşandığı zaman bunun ne kadar doğru, insancıl ve halkçı bir siyaset olduğu anlaşılır. “Masal” dedim çünkü hayallerde evler bahçelidir, ağaçlıdır. Bahçeli olsun diye ısrar etmiyorum; İstanbul gibi bir yerde bahçe istiyorsak yüksek binalar yapmak zorundayız. Hepsini bahçeli yapalım derseniz yapamazsınız. Ancak yüksek binalar yapıldığında geniş alanlar kalır; o alanları park, bahçe, havuz, hayvanat bahçesi, basketbol sahası, futbol sahası veya kütüphane yapabilirsiniz. Yeri betonla sıvamak çözüm değil. İki-üç katlı binalarla İstanbul gibi bir kentin sorununu çözemezsiniz. Yüksek konutlar yapıldığında hem trafik hem parklar hem de kütüphaneler için geniş alanlar açılır.

Söylediklerinizde şöyle bir soru işareti doğuyor; bir izleyicimiz de sormuş. İki aday şunu söylüyor: Ekrem İmamoğlu 5 yıl boyunca “Ben hükümet değilim, muhalefetim, belediye başkanıyım; bu yüzden ne yapmak istesem hükümet yaptırmadı” dedi. Murat Kurum’un en büyük vaadi ise “Hükümet arkamda, hükümetle uyumlu bir şekilde İstanbul’u yöneteceğim” şeklindeydi. Sizin seçim bildirginizdeki vaatlere bakıyorum. Sayın İbrahim Okan Özkan’ın da iddiası şu: “Biz hükümet olacağız.” Bakın, hükümetsiz bir İstanbul, hükümetsiz bir Ankara, İzmir, Diyarbakır vaat etmiyoruz. Üreticilerin milli hükümetinden kopuk, güvenli bir kent kuramazsınız; üreten bir ekonomi, üreten bir kent, üreten bir köy yaratamazsınız. Merkezi hükümetle yerel yönetim beraberliğinden hiçbir şekilde vazgeçemeyiz. Zaten Türkiye’nin idari sistemi de 200 yıldır böyledir; Fransız idare hukukundan alınmış, güçlü bir merkezi hükümet yapımız var. Eğer o güçlü merkezi hükümetten vazgeçersek Türkiye’nin bölünmesinin önünü açar, ikiz yasalara doğru gideriz. Merkezi hükümet güçlü olacak; vergi toplamak, güvenliği sağlamak ve kaynakları adil bir şekilde dağıtmak merkezi hükümetin görevidir.

İbrahim Okan Özkan bir İstanbul Belediye Başkanı olacak. Vatan Partisi’ne verilen oylar, en geç 3 yıl içinde Türkiye’nin üreticilerin milli hükümetinde anahtar parti olacağımızın bir göstergesidir. Okan Özkan arkadaşımızın İstanbul Belediye Başkanı olması, aynı zamanda o milli hükümetin yolunu açacaktır. Bakın, bu yerel seçimler sadece kaldırım yapma seçimleri değildir; Türkiye’nin ufkuna ve geleceğine giden yolu açma seçimleridir. Bu seçimlerde alınacak karar, Türkiye’yi üreticilerin milli hükümetine götüren yolda yürüme kararıdır. Bu seçimleri sadece yerel yönetimler anlayışı içerisinde değerlendirmek çok yanlıştır. Türkiye büyük bir karara, büyük bir çözüme gidiyor. Lütfen herkes bunu duysun.

Gündeme dair sorularım bitti. Kitaba ve müziğe geçmeden önce sizin bir sorunuz var mı?

Aslında Sayın Genel Başkan yanıtını verdi, son cümlelerinizle ilgili onu soracaktım. Programın başında cinayetler sürecini konuştuk. Türkiye bir yandan adliyesi basılan, kilisesi basılan, camisi basılan bir ülkeyi konuşuyor. Ahmet Mahmut Ünlü, geçen haftalarda konuk olduğunda, “Seçimler Türkiye’nin taviz verme sebebi oluyor; her seçimde Türkiye herkese taviz veriyor, meclis üyelikleri pazarlık konusu yapılıyor ve toplamda Türkiye kaybediyor” dedi. “Türkiye’ye milli bir hükümet lazım, 10 yıl yönetsin; böyle ikide bir seçim mi olur?” diye yorumladı. Yerel seçimi konuşurken, adliyesi basılan bir ülke gerçeğinden kopuk bir süreç yönetilemez.

Amerika Birleşik Devletleri’nin TSK’ya yönelik baskısını veya Ege kıyılarındaki faaliyetlerini görmeden yerel seçim yapılamaz. Sayın Genel Başkan, İngiltere Büyükelçisi’nin Ekrem İmamoğlu ile kapalı kapılar ardında görüşmesi… Bunlar sadece yerel bütçeyi yöneten şahıslar değil; emperyalist merkezlerin boylu boyunca içinde olduğu bir süreç bu. Dolayısıyla Türkiye’nin en başta milli devrimci bir merkezi hükümete ihtiyacı var. Bu yerel seçimler aslında o milli devrimci merkezi hükümetin yolunu açan seçimler olabilir. Millet bu bilince erişmelidir. Okan Bey’in konuşmasının esas vurgusu buydu. Türkiye bir lider kazandı; Vatan Partisi’nin lider kadrosunun ne kadar zengin olduğunu gördük. Salon, konuşması sırasında coşkuyla ve mutlulukla doluydu.

Sayın Perinçek, kitap ve müziğe geçmeden önce kısa bir reklam arası vereceğiz. İzleyicilerimiz bizden ayrılmasın, belki de ilk kez görecekleri bir fotoğrafı kendilerine göstereceğiz.

(Reklam Arası)

Evet sayın izleyiciler, kaldığımız yerden devam ediyoruz. İlk olarak haftanın kitabı ve müziği. Cem Karaca, son 50 yılın özel seslerinden, halkın bağrından çıkmış yaratıcı bir isimdi; partimizin de üyesiydi. 8 Şubat ölüm yıl dönümü; onu ve Barış Manço’yu saygıyla anıyoruz. Kendi motiflerimizle yeni şarkılar ürettiler. Cem Karaca ile Nisan 1980’de, yurt dışındaki Halk Birlikleri Federasyonu Genel Kurulu’nda çekilmiş bir hatıra fotoğrafımız var. Tatlı ve insan bir adamdı; darbeden hemen önce iyi bir arkadaşımız, iyi bir partiliydi. Emekten, halktan ve vatandan yanaydı. Bıraktığı şarkılar hem müzikal hem felsefi değerlerimizdir. Bu fotoğrafı bana Mannheim’dan Veli Ocaklıoğlu yolladı, kendisine teşekkür ederim. Cem Karaca’nın “Tamirci Çırağı”nı bu haftanın müziği olarak seçelim; onun emekçiye olan bağlılığını yansıtıyor.

Kitap olarak da “Teori” dergisinin bu sayısı çok önemli. Empirizm ve sosyal demokrasiyi, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugün emperyalist sistemin yörüngesindeki konumunu teorik temelleriyle işliyor. Efe Can Gürcan, Şule Perinçek, Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu, Ahmet Müfit ve Alper Muruoğlu’nun yazıları mevcut. Atatürk’ün partisinin nasıl bu hale dönüştürüldüğünü anlamak için çok değerli bir sayı. Bir gece elimden bırakamadan okudum, tebrik ediyorum.

Cem Karaca ile olan bir anımı anlatayım: Bakırköy’de otururken bir gün telefon etti, “Doğan abi, sana geleceğim” dedi. Balkonda oturduk, “Sarper’e (Özsan) söyle, beni kırmasın; şu 1 Mayıs Marşı’nı ben söyleyeyim” dedi. Sarper de bencil bir insan değildi, memnuniyetle kabul etti. O günün muhabbetini hiç unutmam. Biz Silivri’ye atılınca Cem’in eşi, Silivri duvarlarının etrafında üzgünce dolaşmış; bu beni çok duygulandırmıştı. Cem Karaca çok duygulu, kaliteli ve insan tarafı güçlü bir arkadaşımızdı. Büyük bir müzisyendi, onu saygıyla ve özlemle anıyoruz. “Tamirci Çırağı” ile izleyicilerimize veda edelim.

Paylaş