İzlediğiniz için teşekkür ederim. İyi akşamlar. Ekranlarınızın başına hoş geldiniz. “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız efendim. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e bugün de gündemle ilgili önemli sorularımızı yönelteceğiz. Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Özlem Konur Usta da bizlerle birlikte olacak. Efendim hoş geldiniz.
**Özlem Konur Usta:** Hoş bulduk, merhabalar. İyi akşamlar Dilek Hanım, iyi akşamlar Sayın Genel Başkan.
**Sunucu:** Teşekkür ediyoruz. Efendim, sıcak bir gelişmeyle başlayalım isterseniz. Erzincan İliç’te akşam saatlerine doğru bir göçük olayı yaşandı ve bölgede 9 işçi aranıyor. AFAD ekipleri bölgede, soruşturma başlatıldı; Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın arama kurtarma çalışmalarının sürdüğüne yönelik açıklamaları var. Ancak bu süreçte sosyal medyada kara propagandaların başladığını görüyoruz. “Siyanür sızdı mı?”, “İhmal var mı?” gibi iddialar ortaya atılıyor. Ümit Özdağ da sosyal medya hesabından ihmal iddialarıyla ilgili paylaşımlar yaptı. Bu olayı nasıl yorumlarsınız?
**Doğu Perinçek:** Hepimizin, bütün Türk milletinin şu anki tek kaygısı, göçük altında kalan dokuz canımızı, kardeşimizi oradan sağ salim kurtarmaktır. Bütün ümidimiz, madenci kardeşlerimizin ellerini kollarını sallayarak çıkmaları ve ailelerine kavuşmalarıdır. Benim de özel bir durumum var; ben İliç’in Kemaliye ilçesine bağlı Apçağa Köyü’ndenim. Orada göçük altında kalan madencilerimiz benim köylülerim, komşularım. Büyük bir merakla kurtulmalarını diliyorum.
Şu an odaklanmamız gereken tek konu budur. Daha olay üzerinden bir saat geçmeden, ihmallerden söz etmek, fitne fesat çıkarmak kabul edilemez. Ümit Özdağ, iki dakikada ihmali nereden öğrendi? Bunlar fesat takımı, kara propagandanın aletleridir. Ağırbaşlı olmak, bilgi toplamak lazım. Ben o madenle başından beri ilgilenen bir parti başkanıyım, ancak şu anda bunları konuşacak halimiz yok. Yüreklerimiz göçük altındaki madencilerimiz ve aileleriyle birlikte.
Bu karanlık hesaplarla, hiçbir bilgiye dayanmadan “siyanür yayıldı” gibi iddialarla ortaya çıkmak fesatçıların işidir. Sabıkalı bazı isimler, Türkiye’ye karamsarlık yaymak için her olayda sahneye fırlıyor. Tekrar ediyorum; şu an bütün yoğunlaşmamız, dokuz kardeşimizin bir an önce sağlıklarına kavuşması içindir.
**Sunucu:** Efendim, heyetler bölgeye intikal halinde. Bakanların açıklamaları olursa ekranlara taşıyacağız. Bugün ayrıca 13 Şubat, Erzincan’ın düşman işgalinden kurtuluş günü. Facia ile aynı güne denk gelmesi üzücü.
**Doğu Perinçek:** Erzincan’ın kurtuluşu bizim için büyük bir bayramdır. Diliyoruz ki, o dokuz canımız da bugün kurtulur ve Erzincan’ın kurtuluşuyla canlarımızın kurtuluşu aynı güne rastlar.
**Sunucu:** Efendim, bugün sosyal medyada çokça tartışılan bir diğer konu ise İstanbul Üniversitesi’nin aldığı karardı. Üniversite yönetimi, tarihi kampüsün haftanın iki günü rehber eşliğinde vatandaşların ziyaretine açılmasına karar verdi. “Burası bilim yuvası, vatandaşın ne işi var?” diyerek buna tepki gösterenler oldu. Bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?
**Doğu Perinçek:** İstanbul Üniversitesi’nin kapısı, aslında eski Harbiye Nezareti binasıdır. O bina, İstiklal Savaşımızın yönetildiği, anti-emperyalist mücadelenin karargâhı olmuştur. Vatandaşlarımızın bu tarihi mekânı gezmesi, emperyalizme karşı 200 yıllık mücadele bilincimizi pekiştirir. Buna karşı çıkanlar, milletin milli tarihini öğrenmesini istemeyenlerdir.
Ümit Özdağ’ın “Kampüsün turizme açılması öğrencileri huzursuz eder” şeklindeki paylaşımı tamamen fitne ve fesat odaklıdır. Oraya gelenler turist değil, vatanseverlerdir. Üniversitelerin halktan koparılması, Amerikan eğitim sisteminin ürünüdür. Rektörümüzü bu kararından dolayı tebrik ediyorum. Bu tarihi binayı halkımıza açmak, milli bilincimizi güçlendirecektir. Türk gençliği emperyalizme karşıdır, vatanseverdir; vatandaşlarımızı kampüslerinde sevgiyle karşılayacaklarına eminim.
**Sunucu:** Teşekkür ederiz efendim. Çok yoğun bir gündem, kısa bir ara verelim, aranın ardından devam edeceğiz.
*(Reklam Arası)*
**Sunucu:** Devam ediyoruz. Efendim, Danıştay’ın hakim ve savcılarla ilgili aldığı bir karar basına yansıdı. İhraç edilen 450 civarında hakim ve savcının göreve iadesine ilişkin idari işlemlerin iptal edildiği iddia ediliyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
**Doğu Perinçek:** Danıştay’ın böyle bir kararı olduğu basında yer alıyor ancak henüz kesinleşmiş bir karar yok. Farklı mahkemelerde, farklı süreçler işliyor. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bu konuda gerekli hukuki adımları atacağını ve süreci yakından takip ettiğini biliyoruz. FETÖ ile mücadele konusunda rehavete kapılmak mümkün değildir. İdare Mahkemesi’nin bu kararına itiraz edilmiş, yani temyiz edilmiş. Dolayısıyla Danıştay İdare Dava Daireleri Kurulu, hükümetin ya da idarenin temyiz talebini inceleyecek. Eğer o talep haklı görülürse Danıştay 5. Dairesinin aldığı karar iptal edilmiş olacak. Kurul, dairenin kararını onaylarsa karar kesinleşecek. Şu an için kesinleşmiş bir karar yok; bunu tespit edelim. İkincisi, karar kesinleşmediği için 5. Dairenin kararı nedeniyle görevine iade edilmiş bir savcı veya hakim de bulunmuyor. “450 hakim görevine döndü, FETÖ’cüler yargıya tekrar geri geldi” gibi bir olgu söz konusu değil.
Ancak burada bir hassasiyet var ve biz de bu hassasiyeti paylaşıyoruz. Türkiye bir hukuk devletidir ve idarenin denetimi yargı yoluyla olur; idare mahkemeleri bunun için kurulmuştur. Üst mahkeme ise Danıştay’dır. Haksızlığa uğradığını düşünenlerin iptal davası açarak hukuk yollarına başvurması doğaldır ve bu durum en sonunda yargı tarafından karara bağlanacaktır. Fakat biz, FETÖ bağlantılı savcı ve yargıçların tekrar göreve dönmesini doğru bulmuyoruz ve bunu Türkiye için bir tehdit olarak görüyoruz. Yargının kamuoyu baskısı dışında, sağlıklı ve sakin bir şekilde karar alması doğrudur; yargıya güveniyoruz. En azından FETÖ’cülerden temizlenmiş bir yargı söz konusu. Danıştay’da da çok büyük bir temizlik yapılmıştır. O yargının doğru karar alacağına güveniyoruz ve sonucu beklemek en isabetli tavır olacaktır.
FETÖ’cü hakim ve savcılar görevlerine henüz dönmüş değil, ortada kesinleşmiş bir karar yok. Danıştay İdare Dava Daireleri Kurulu’nun kararını bekleyeceğiz. Ancak beklerken de FETÖ’ye karşı kararlılığımızı; FETÖ’nün Türkiye için nasıl bir bela olduğunu, dış kuvvetler tarafından nasıl yönlendirildiğini, ordu, emniyet ve yargı içindeki örgütlenmesini ve bu konudaki tecrübelerimizi kamuoyuna sunmaya devam edeceğiz. Zaten bu konunun sahibi Vatan Partisi’dir. Bugün gürültü çıkaranların çoğu, geçmiş dönemde FETÖ ile iş birliği yapmış unsurlardır. Vatan Partisi bu konuda mücadele ederken FETÖ’cü yargıçları savunan bu çevreler, şimdi sanki FETÖ’ye karşıymış gibi sahneye çıkıyorlar; bu durum dikkatimizi çekiyor. Mücadelemiz ve hassasiyetlerimiz devam ediyor ancak kamuoyuna yanlış bilgi vermek mücadeleye hizmet etmiyor.
FETÖ ile mücadelede bir zayıflama olduğu yönünde bir tespitiniz var mı? Soruşturmalar, takipler, gözaltılar ve tutuklamalar bir yandan devam ediyor, bunları görüyoruz. Ancak bizi endişelendiren bir konu var; o da AK Parti hükümetinin ve ortağı Milliyetçi Hareket Partisi’nin son zamanlarda Amerika ile uyumlu bir rotaya girmeleri. Bu, bir tehlikeyi gündeme getiriyor. Kamuoyunun duyarlılığını güçlendirmemiz lazım. Biz bu konuda duyarlıyız ve Türkiye’nin hiçbir şekilde FETÖ dostu bir iktidarı taşımayacağını buradan belirtelim. FETÖ’yü affetmek veya tekrar devlet organlarına almak gibi düşünceler varsa, bu düşünceler Türkiye’de yankı bulmayacaktır. Türkiye bu düşüncede olanları sırtında taşımaz; iktidar da taşıyamaz. Onlar da ellerindeki gücü kaybeder ve FETÖ’nün yanındaki yerlerini alırlar.
Vatan Partisi Genel Sekreteri Sayın Özgür Bursalı, Şırnak Üniversitesi’ndeki FETÖ yapılanmasıyla ilgili ondan fazla açıklama yaptı. Üniversitelerdeki FETÖ yapılanmasıyla ilgili birtakım adımlar atılıyor mu? Şunu belirteyim; Genel Sekreterimizin partimiz adına sunduğu bilgilerin çoğu zaten kamudan geliyor. Biz fotoğraf çekerek o bilgilere ulaşıyor değiliz; kamu idaresinde de bir hassasiyet var ki o bilgileri Vatan Partisi’ne ulaştırıyorlar. Bu bilgiler bazı yargı organlarını harekete geçirdi ve onlara görevlerini hatırlattı. Bu olumlu bir şey ama biz bunu yeterli görmüyoruz. Şırnak’tan başlanarak üniversitelerimizdeki ve akademilerimizdeki FETÖ yapılanmasının üzerine kararlılıkla gidilmesi Türkiye’nin önündeki bir görevdir.
Türkiye’de FETÖ’ye karşı mücadele, Vatan Partisi’nin önderliği sayesinde 15-16 Temmuz’dan sonra büyük başarılar kazandı. Ordudan 24 bin subay, astsubay ve askeri personel, emniyetten 30 bin, yargıdan 14 bin kişi tasfiye edildi. Toplamda kamu yönetiminden 140 bin kişi temizlendi. Bu, Türkiye tarihinin en büyük temizliğidir. Ancak bu başarının kapısını açan, 2014 yılı Mart ayında “Silivri duvarlarını” yıkmamızdır. O duvarı ABD ve güdümündeki FETÖ Gladyosu örmüştü; içine TSK ve Vatan Partisi yöneticilerini hapsetmişlerdi. Biz o duvarları yıktık ve bizi tutuklayan hakimleri, savcıları yargının önüne çıkardık. Mücadelemiz sonucunda yargı özgür kararlarını aldı ve cezalandırma süreci devam ediyor. Yeni davalar da açılıyor. Bu mücadele esas olarak çok başarılıdır. “24 bin subay temizlenecek” dense 2014 öncesinde kim inanırdı? Bunun geri çevrilmesi, makaranın geriye sarılması mümkün değildir. FETÖ, Türkiye toprağına gömülmüştür; oradan tekrar diriltilmesi mümkün değildir.
Tuzla Piyade Okulu’ndaki 10 Kasım olayı… Harp Okulu’nu bitirmiş teğmenlerin piyade sınıf eğitimi gördüğü bir askeri okul orası. 10 Kasım günü komutanlığın emriyle herkes yakasına Atatürk rozeti takıyor. Üç teğmen bunu takmıyor. Bu, disiplinsiz bir tavırdır. Orduda “rozeti takarım, takmam” diye bir tercih olmaz. Üniforma, bayrak, teçhizat; her şey emirle olur. O gün rozet takılması emredilmişse, bu bir emirdir. Dolayısıyla orada “Atatürkçüler ve Atatürkçü olmayanlar” diye iki gruba ayrılmış bir ordu manzarası gerçek değildir. Sadece emre itaatsizlik eden üç kişi vardır.
Silahlı kuvvetler bir üniversite kantini değildir; disiplinsiz bir tavır varsa komutanlar gereğini yapar. Bazı teğmenlerin, Atatürk rozeti takmayanlara karşı kendi başlarına müdahale edip kapılara poster asmaları da disipline aykırıdır. Orduda sorunlar bireylerin müdahalesiyle çözülmez. Bir teğmene düşen sorumluluk, durumu komutanına bildirmektir. Kendi keyfi tavrıyla veya “Atatürkçülük yapıyorum” diyerek emir dışı eylemlerde bulunmak Atatürkçülüğe de aykırıdır. Atatürk, hayatı boyunca disiplini uygulamış bir komutandı. Subaylar arasında komuta kademesinin emir ve disiplini dışında bireysel disiplinler yaratmak yanlıştır. Türk subayı emir-komuta disiplini altındadır; Atatürk posteri yapıştırmak bile emirle olur. Emirsiz, disiplinsiz bir ordu savaşamaz. Savaşta emir her şeydir; geri çekilme emri verildiğinde bile o emre uymak zorundasınız. Bu nedenle oradaki komuta kademesinin disiplin uygulamasına hürmet etmek gerekir.
Milli Savunma Bakanlığı, 3. Ordu İstihkam Savaş Taburu’nun arama kurtarma çalışmalarına katıldığını açıkladı. Bu çok güzel. Göçük altında kalan kardeşlerimizi kurtarmak için cansiperane çalışan emekçilerimize, askerlerimize, istihkam birliklerine kuvvet diliyoruz. Bir an evvel müjdeli haberler almayı bekliyoruz. Gözümüz kulağımız orada.
Şimdi iç siyasete girelim; yoğun bir gündem var. Hem AK Parti’den hem de DEM Parti’den gelen açıklamalar mevcut. AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala’nın bir açıklaması olmuştu… DEM Parti’ye yönelik “destek olun, milletin problemlerini çözelim” çağrısını nasıl yorumlarsınız? Valla bravo. Efkan Ala’nın, PKK’ya böyle bir çağrı yapıp destek istemesi… PKK ile hangi milletin problemini çözecek Efkan Ala? DEM Parti, PKK’nın bir kolu bacağı değil mi? Aslında Efkan Ala bu çağrıyı doğrudan doğruya PKK’ya yapıyor. “Destek olun” diyor, PKK destek olacak, AK Parti de milletin problemlerini çözecek. Bu durum, Amerika ile uyumlu bir rotaya girmenin ne kadar vahim yerlere varabileceğini gösteriyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın, Efkan Ala’nın bu feci ve utanç verici açıklamasını desteklemediğini tahmin ediyorum. Hangi milletin problemlerini çözeceksiniz? PKK ile birlikte Türk milletinin problemini çözemezsiniz, Kürt’ün hiçbir problemini çözemezsiniz. Burada ne yapabilirsiniz? Amerika’nın problemini Efkan Ala çok güzel çözer. Amerika’nın bölgemize ağırlık vermesini, ikinci İsrail devleti kurma problemini Efkan Ala şahane çözer. DEM Parti’ye “destek olun, milletin problemlerini çözelim” demek, PKK’dan destek beklemektir. PKK’nın desteğiyle de bölgemizde 2. İsrail Devleti yaratılmaya çalışılır; onu da yaratamazlar, beceremezler. Ne olur? Daha çok kan dökülür, Türk Silahlı Kuvvetleri arkadan vurulur.
Türk Devleti’nin zaafından bahsederken işte bunları söylüyoruz. Anayasa Mahkemesi ve Maliye Bakanlığı kararlarıyla geçen yıl 540 milyon, bu yıl 600 milyon Türk lirası, yani toplamda 1 milyar Türk lirasının üzerinde parayı PKK’ya veriyor. Ondan sonra AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Efkan Ala çıkıp PKK’ya “destek olun, problemleri çözelim” çağrısında bulunuyor. Türk devleti; Anayasa Mahkemesi’yle, iktidarıyla bir zaaf içindedir. PKK’ya karşı mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi varken, onların arkadan kurşunlanması, yollara mayın döşenmesi için DEM Parti’den medet uman ve PKK ile iş birliği çağrıları yapan iktidar mensupları var. Efkan Ala’nın bu açıklaması Diyarbakır’daki aday tanıtım toplantısında oldu. Nerede olursa olsun; sonuç itibarıyla Efkan Ala, AK Parti’nin genel başkan vekilidir. Cumhurbaşkanı’nın burada yapacağı tek şey, Efkan Ala’yı o görevden almaktır. Haberlerde “Çözüm sürecinin İçişleri Bakanı Efkan Ala bu açıklamayı yaptı” deniliyor; yani geçmişiyle bağlamış oldular. İnsanlar hata yaptıklarında geçmişleri akla gelir. Efkan Ala, Amerika ile uyumlu rotaya giren AK Parti’ye çok yakışıyor ama bu Türkiye’ye yakışmıyor. Bu tavırlar, AK Parti’nin geleceğini karartan ve iktidardan indirecek süreçleri ateşleyen adımlardır. Milliyetçi Hareket Partisi ve Sayın Devlet Bahçeli buna ne diyecek? Susacak mı? Susarsa nasıl inandırıcı olacak? Bu nasıl milliyetçilik olacak?
Ahmet Türk’ün, “Kürt sorununu çözerse Cumhurbaşkanı Erdoğan çözer” açıklaması ise gerçekçi. Çünkü iktidarda AK Parti var ve çözebilecek bir disipline, otoriteye sahipler. Ancak maalesef onlar da Amerika’nın rotasıyla uyumlu bir sürece girdikleri için, Türkiye adına onlardan bir şey beklemek bu dönemde zorlaştı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ise partiden çok bir cümbüşe benziyor; disiplin, hedef, program ve liderlik yok, sadece iç kavga var. CHP kimliğini kaybettiği için bir kargaşa ve bunalım içerisinde. Bu süreç, 1945’lerdeki “küçük Amerika” söylemleriyle başladı. 1973’e kadar İsmet Paşa dönemiyle bir disiplin ve Atatürk devrimiyle bir bağ vardı. Fakat sonra sosyal demokrasi süreciyle kimlik bunalımı başladı. CHP, tüzüğünde belirtilen Kemalizm prensiplerine bağlılığı bıraktı. Sosyal demokrasi, Batı emperyalizminin kendini maskeleyen bir koludur. Atatürk devrimlerini sorgulayan, “yukarıdan olan devrimlere karşıyız” diyen bir anlayışa sürüklendi. Deniz Baykal döneminde, koskoca Türk Devrimi programı olan Altıok, “babaannemin resmi gibi” denilerek küçümsendi. Sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu dönemiyle, Kemalist devrimi katliam ve zulüm olarak gören bir çizgiye savruldu.
Bugün CHP, hiçbir şey ümit edilmeyen bir kargaşa içinde. Sekiz tane grup var ama bunların hiçbiri Atatürk’ün programını veya Altıok’u savunmuyor. Hepsi Atlantik merkezlerine bağlı. Bir anket yapın, CHP yöneticilerinin Altıok’u sırasıyla doğru sayabileceğini sanmıyorum. Ben, Atatürk’ün CHP programlarını ve Türk Devrimi’nin mirasını “Kemalist Devrim” kitaplarımda topladım. Türkiye’nin çözümü Vatan Partisi’ndedir; CHP’de bir çözüm yoktur. CHP artık tarihin kenarına düşmüştür ve bundan sonra etkili olması mümkün değildir. Bu sıralama bile Atatürk ve arkadaşları tarafından uzun uzun tartışılmıştır. Cumhuriyetçilik, iktidarı ve devrimi belirleyen slogandır. Osmanlı Devleti saltanattan vazgeçip Cumhuriyeti kurduğunda, bu her şeyin başı olmuştur. Türk devriminin ideolojisi milliyetçilikle yapılır; halkçılık ise halktan ve emekten yana olan programdır. Devletçilik, halkçılık ve milliyetçiliğin tamamlayıcısıdır. Laiklik, dinsel referanslarla değil dünyevi kaygılarla ülkeyi yönetmeyi esas alan bir iktidar programıdır. Devrimcilik ise bütün bu ilkeleri kucaklayan, hepsine hayat veren temel eksendir; devrimci olmadan diğer ilkelerin hiçbiri uygulanamaz. Bu altı ok, dönemin önemli bir grafiker tarafından estetik bir düzenle tasarlanmıştır.
Uygur meselesine gelince; geçen hafta sözde Doğu Türkistan destekçileri ile ilgili bir kampanya başlatıldı. Bu konuyu “Kemalist Devrim” serisinin üçüncü kitabı olan, tamamen “Altı Ok”u incelediğim kitabımda da ele aldım. CHP’den bunları dinleyemiyoruz, onlar iktidar kavgasıyla uğraşıyorlar. Geleceği kurmak istiyorsanız, tarihten kuvvet almak ve onun birikimini kavramak zorundasınız. Lavoisier’nin dediği gibi; hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan hiçbir şey de yok olmaz. Yeni bir şey inşa etmek istiyorsanız, bunu var olan üzerinden yapmalısınız.
İstanbul Sarıyer’deki İtalyan Kilisesi saldırısında, Uygur Türkü olduğu söylenen üç kişi çıktı ve bunların DAEŞ ile bağlantısı ortaya serildi. Tam bu sırada sosyal medyada, Çin’in Uygur Türklerine soykırım uyguladığına dair bir kampanya başlatıldı. Bu kampanyayı Ümit Özdağ, HÜDAPAR, DEM Parti, DAEŞ temsilcileri ve bazı ünlü isimler destekledi. Öncelikle, bu teröristlere “Uygur Türkü” demeyelim. Nasıl ki Türk milletinin içinden PKK, FETÖ veya DAEŞ teröristi çıkıyorsa, onların içinden de Amerika tarafından devşirilmiş, eğitilmiş teröristler çıkabiliyor.
Suriye ve Irak’ın kuzeyi, emperyalizmin bir terör fideliği haline getirildi. Amerikan bütçesinde, PKK’ya ve “Türkistan İslam Partisi”ne verilen kaynaklar açıkça yazılıdır. Bu örgüt, Türkiye Cumhuriyeti tarafından da terör örgütü olarak kabul edilmiştir. Fırat Kalkanı Harekâtı sırasında Mehmetçik’e kurşun sıkan bu teröristlere “Uygur Türkü” demek, Uygur halkımıza haksızlıktır. Onlar, kimlikleri bozulmuş, Çin ve Türkiye’nin arasını açmak için kullanılan aparat unsurlardır. Uygurlar; Kaşgarlı Mahmut’u, Yusuf Has Hacib’i yetiştirmiş, büyük medeniyetler kurmuş, tarih boyunca özgür yaşamış şerefli bir Türk kavmidir. Bu yüzden bu teröristlere “Uygur” değil, “Türk İslam Partisi teröristleri” denilmelidir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Uygurlarla ilgili karar tekliflerini İYİ Parti, CHP ve Zafer Partisi getirirken, bu önerilere PKK çizgisine yakın partilerin destek vermesi manidardır. Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Bizim önceliğimiz karşımızdakinin dost mu düşman mı olduğunu bilmektir. Göz göre göre terör örgütlerine 50 bin tır dolusu silah taşıyan ABD, NATO’nun başıdır. Gazze’deki katliamı destekleyen de yine odur. Bugün Türkiye’de siyasi hareketler sermaye gücüne bağımlı hale getirilmiş; medya ve sivil toplum fonlarla kontrol edilmektedir. Bir siyasi hareketin ülke çapında örgütlenmesi için devasa paralar gerekmekte, bu da partileri holding patronlarının güdümüne sokmaktadır. İYİ Parti’den; S-400’lere karşı tutumları ve Selahattin Demirtaş’ın tiyatrosuna gösterilen sessizlik nedeniyle istifa ettim.
Sonuç olarak; Türkiye NATO’dan çıkmalı, Amerikan üslerini kapatmalıdır. Amerika, tarih boyunca katliamlar yapmış, Hiroshima’dan Afganistan’a kadar dünyanın her yerinde kan dökmüş bir emperyalist güçtür. Bizim bağımsızlığımız için atacağımız ilk adım, bu emperyalist cendereyi kırmaktır. Çünkü Allah’a çok şükür ki Erbakan hocamızın Aselsan, Roketsan ve TÜBİTAK aracılığıyla kurduğu, askeri envanterimize kazandırılan silahlar bugün bize yeter; Allah’ın izniyle… Hayır. NATO dediğin eşkıya bir millet. Nasıl destekleriz ki? Değil mi? Çünkü mikser gibi dört bir taraftan her şeyi karıştırdılar. Ukrayna’dan olsun, “ikinci İsrail’i kurmak”, “Orta Doğu’nun eş başkanıyım” demek… Bunların hepsini bilmek lazım. Biz Amerika’yla ortak F-35’leri ürettik, verdiler mi? Parasını ödediğimiz halde vermediler. Hayırdır ya, sen kimsin? S-400’leri alıyoruz ve bu şekilde müdahale ediyorlar. Kesinlikle ülkemiz şu anda Amerika’nın tasallutu altında; Amerika’nın müstemlekesiyiz. Bunu çok iyi bilmek durumundayız. Biz, emperyalist Amerika’nın tasallutundan kurtulmak ödevindeyiz ve NATO’dan çıkmalıyız.
(Altyazı: İş dünyasında neler oluyor? Hayata dair önemli notlar ve gelişmeler. Sanayici, iş insanı, meslek odası temsilcileri ve siyasiler. İş ve hayatın önündeki engeller ve çözüm yolları. Hepsi ve daha fazlasını Nur Batu soracak, iş ve hayatın içinden önemli isimler yanıtlayacak. “İş ve Hayat” her Perşembe saat 17.45’te Ulusal Kanal’da.)
Efendim yeniden hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ile Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Özlem Konur Usta, sorularımızı yanıtlamaya devam ediyor.
Şimdi “Uygurlara soykırım yapılıyor” kampanyası ile ilgili konuşmaya devam ediyoruz. Bu kampanyada çeşitli fotoğraflar kullanılıyor; “Toplama kamplarında Uygurlar, camileri yok, dini ibadetleri engelleniyor, dillerini konuşmaları engelleniyor, bilimde ve sporda Uygurlar yok” deniliyor.
Peki, cami nerede? Uygur bölgesinde… Mısır’da 1000 kişiye bir cami düşüyor, Türkiye’de 800 kişiye bir cami düşüyor. Uygur bölgesinde ise 500 kişiye bir cami düşüyor. Yani Uygur bölgesindeki cami sayısı, Türkiye’deki oranın iki katından fazla. Ben o camileri gezdim; hepsi pırıl pırıl, tertemiz. Hatta kapılarında bizdeki gibi ayakkabılar yere atılmıyor; bütün camilerin kapılarında kuş gözü gibi ayakkabı dolapları var. Bir numaralı dolaba ayakkabılarını koyuyorsun, öyle giriyorsun. Çıkarken de yine oradan alıyorsun. Bizdeki gibi yüzlerce ayakkabının arasında ayakkabını aramıyorsun. Camilerde seccadeler, halılar pırıl pırıl ve eski camiler sürekli onarılıyor. Tekrar ediyorum; dünyada nüfus başına en çok cami düşen yerlerden biri Uygur bölgesidir. Ben Turfan’da da, Urumçi’de de camiye gittim. Yalnız ben değil; 2019 yılında AK Partili Avukat Faik Işık, eski CHP milletvekili Birgül Ayman Güler ve Kemal Üçüncü gibi milliyetçi kesimden isimlerin de dahil olduğu 15 kişilik bir heyetle beraber gittik. Her seferinde bizi camilere götürdüler; artık “Yeter ya, biz camiyi biliyoruz, Türkiye’de de cami var” dedim.
İkincisi, “katliam” iddiaları çok yanlış. Bakın rakam veriyorum; Çin’de nüfusu en hızlı artan bölge Uygur/Sincan bölgesidir. Çin’in diğer eyaletlerinden çok daha hızlı artıyor. Neden? Çünkü Çin’de birden fazla çocuk yapıldığında çocuk yardımı kesiliyor, mali uygulamalarla nüfus artışı planlanıyor. Ancak azınlık milliyetlerin yaşadığı —Türkler, Tatarlar, Uygurlar, Kazaklar, Kırgızlar, Huiler, Moğollar gibi 52 azınlık milliyet— bölgelerde nüfus planlaması yok. İstediğin kadar çocuk yapabiliyorsun. Mesela Rabia Kadir “Bize çocuk yaptırmıyorlar” diyor, insafsız ya, 17 tane çocuğu var! En hızlı nüfus artışı orada. Katliam olsa nüfus en hızlı orada mı artar? Bunların hepsi uydurma.
Tabii Çin’de terör konusunda son derece kararlı bir devlet var. 1977’den beri Uygur bölgesine 5-6 kere gittim. Her gidişimde oranın çağ atladığını gördüm. Urumçi’ye bakın; gökdelenler, parklar, bahçeler, hayvanat bahçeleri, müzeler… İnsanlar cıvıl cıvıl. Köylerine gittim, hepsi villa. İçine giriyorsun, bizim Türk desenli halılarımız var. Turfan, Urumçi, Kaşgar; hepsi modern kentler. Televizyonu açıyorsun; Uygurca, Tatarca, Kazakça, Kırgızca kanallar var. 24 saat yayın yapıyorlar. Okullarda, mekteplerde eğitim dilleri mevcut. Urumçi Çarşısı’nda herkes Türk/Uygur. Bugün gittiğinizde de Arap harfleriyle Uygurca yazıları görürsünüz.
Uygurlar Latin alfabesinden Arap harflerine geçerek bir hata yaptılar, Çin devleti de buna iştirak etti. Ancak tren anonsları, hostesler, levhalar; hepsi Uygurca. Tanrı Dağları’nda, bir Kazak obasında çadırda misafir kaldım. Orada da geleneklerin sürdüğünü gördüm. Bakın, Urumçi’deki kitapçıdan aldığım Divan-ü Lugati’t-Türk (dört cilt) burada. 2015’ten sonra aldım. Çin Halk Cumhuriyeti hem Çince karakterlerle hem de Latin alfabesiyle basıyor. Cildin güzelliğine, özenine bakın. Türkiye’deki baskılarda bu özen yok.
Ayrıca Sincan’daki “Karız Kanalları” üzerine iki ciltlik devasa bir albüm basmışlar. M.Ö. 100’den beri yapılan, 5000 kilometre uzunluğundaki bu kanallar Çin’in ikinci büyük harikasıdır. Bunları koruyorlar, üzerine cilt cilt kitaplar basıyorlar. Seyfettin Aziz’in “Satuk Buğra Han” kitabı, Çin’de basılıp Türkiye Türkçesine çevrildi. Dünyada en çok Türkçeden çeviri yapan bölge orasıdır. Reşat Nuri Güntekinler, Aziz Nesinler, Yahya Kemaller… Hepsi orada okunuyor.
Orada “kamp” dedikleri yerler; devlet yöneticilerinin (Xi Jinping dahil) bizzat katıldığı, emekten kopmamayı, halkla iç içe olmayı hedefleyen bir eğitim sistemidir. Çin liderleri “Hayatımda en büyük mutluluğu köydeki kamp eğitimimde gördüm” diyorlar. 1977’de Deng Xiaoping’in kamp yaptığı ahırı gezmiştik. Bu kamplarda marangozluk, tarımcılık, tıp, Çince ve hukuk öğretiliyor. Abdülkerim Abdülhayid isimli sanatçının öldüğünü iddia ettiler, adam canlı yayında kopuz çalıp “Buradayım, mutluyum” dedi. İşte bunlar, aynı “Türkler Ermenilere soykırım yaptı” yalanı gibi, Amerika merkezli kara propagandalardır.
Evet efendim, hızlı bir tur olması adına ekonomiye bir giriş yapalım. Vatandaşın gündeminde ekonomik sıkıntılar, özellikle kira sorunu var. Bakan kira artışlarının düştüğünü söylüyor ama vatandaş hala muzdarip. Konut arzını artırmak gerçek çözüm mü? Sizin çözümünüz ne?
Çözüm şu: Konut arzını elbette artıracağız ama Vatan Partisi’nin asıl çözümü; 5 yıl içinde vatandaşımız olan bütün ailelere, sağlıklı, depreme dayanıklı ve modern bir konut sağlamaktır. Türkiye’nin buna gücü var. 5 yılda ne yapacağımızı ise şöyle planlıyoruz… 5 yılda 3 yıl için kiraları donduruyoruz. Peki, “dondurmak” ne demek? Şu anda diyelim ki 10.000 TL ödüyorsun; 10.000 TL’de sabitliyoruz. Başka biri 15.000 TL ödüyorsa, onu da 15.000 TL’de donduruyoruz. Bu uygulama 3 yıl geçerli olacak. 3 yılın ardından, herkesin konut sahibi olmasına kadar giden o 5 yıllık dönemde, yeniden yapılan sözleşmelerde belediyeler nezdinde belli ölçüler getireceğiz ve bu sınırın üzerinde kira sözleşmesi yapılmasını yasaklayacağız. Bunun için il ve ilçelerimizde çok önemli kira kurulları oluşturup denetim mekanizmaları kuracağız. Vatan Partisi’nin çözümü budur.
5 yıl içinde herkese konut vadediyoruz. Peki, bu nasıl olacak? Kamu işletmeleri; örneğin Sümerbank veya Zonguldak’taki taş kömürü işletmeleri, kendi madencileri ve çalışanları için iş yerlerine yakın lojmanlarını ve binalarını yeniden inşa edecek. Eskiden bu gelenek vardı. Mesela Erzincan’da iplik fabrikasında ve şeker fabrikasında çalışan yakınlarım, o dönemde lojmanlarda otururlardı. Bu, Cumhuriyet döneminin bir geleneğiydi. Fabrika lojmanları aynı zamanda trafik sorununa da çözüm getirir; işçilerin fabrikaya yakın mahallelerde yaşaması, kentleri uydu kentlere bölerek trafik yükünü hafifletir. Bunu özel şirketlere de bir zorunluluk olarak getiriyoruz. Bir fabrika açılıyorsa, o fabrikada çalışan işçiler için civarda konut yapılması gerekecek. Böylece Pendik’teki adam Bakırköy’e, Ataşehir’e gitmek için yollarda 4 saatini kaybetmeyecek; beraber çalışan insanların ortak mahalle kültürü ve insani ilişkileri gelişecek.
Şu an İstanbul Belediye Başkan Adayımız İbrahim Okan Özkan, Ankara’da Utku Reyhan, İzmir’de Serhan Bolluk, Antalya’da Serdar Üsküplü ve Diyarbakır’da Ferdi Tanhan gibi adaylarımızla Türkiye’nin her yerinde sahadayız. Yerel seçim bildirgemizi halkımıza anlatıyoruz. Bitlis’te de Medeni Ünal başkanlığındaki ekibimizle, Güroymak, Tatvan, Ahlat dahil olmak üzere tüm ilçelerde teşkilatlandık. Genel Sekreterimiz Sayın Özgür Bursalı’nın başkanlığındaki heyetimiz Bitlis’te toplantılar yaptı; Vatan Partisi orada başa güreşen bir parti konumuna geldi.
Bitlis, Batman, Van gibi bölgelerde hızla geliştiğimiz gibi Zonguldak’ta maden işçileri temelinde, İstanbul, İzmir ve Ankara’da da büyümeye devam ediyoruz. Kayseri Hacılar’da da Enver Talay ile çok esaslı bir çalışma yürütüyoruz. Özellikle Hacılar’daki toplantılarda kadınların yoğun katılımı çok sevindirici. Vatan Partisi, Kayseri’den Bitlis’e, Zonguldak’tan Trabzon’a kadar her yerde gümbür gümbür geliyor.
Partimizin kıymetli bir değerini, pazarlıksız bir Vatan Partili olan Ümit Baytur’u kaybettik. Ümit arkadaşımız, Kadıköy’de balıkçılık yapan, hayatını Türkiye’ye, emekçi halkımıza ve üretim ekonomisine adamış gerçek bir emekçiydi. 46 yıllık partiliydi, hep Türkiye adına konuşur ve Türkiye adına planlar yapardı. Bencilliğin olmadığı, örnek bir hayattı. Onu saygıyla anıyoruz.
Bugün Erzincan’ın kurtuluş yıl dönümü. İliç’teki madencilerimizi toprağın altından çıkartmak için büyük bir mücadele yürütüyoruz. Bu vesileyle, eski Erzincan Valisi Ali Kemali’nin 1931 yılında yazdığı, babam Sadık Perinçek’in günümüz Türkçesine kazandırdığı “Erzincan” kitabını öneriyorum. Ayrıca İliç madenlerinde can savaşı veren madencilerimize ithafen, babamın da çok sevdiği, Erdal Erzincan’dan “Başı Pare Pare Dumanlı Dağlar” türküsünü armağan ediyoruz.

