Çıkış Yolu • 21.02.2024

Çıkış Yolu • 21.02.2024

İyisiniz, eyvallah. İyi olacağız; önümüzde görevler var ve biz o görevlerin hakkından geleceğiz.

Sayın Perinçek, bu hafta seçimlerle başlamak istiyoruz. Biliyorsunuz, adaylıklar için son gün ve partiler başvurularını yaptılar. Vatan Partisi başvurularını yaptı mı? Her yerde seçime giriyor musunuz? İlk olarak bu soruyla başlayalım.

Genel Sekreterimiz Sayın Özgür Bursalı’yla biraz önce görüştük. Hemen hemen her yerde dilekçelerimiz verildi. Akşam saat 17.00’ye kadar kalanlar da teslim edilmiş olacak. Türkiye’mizin bütün belediyelerinde, bütün illerinde, ilçelerinde; belediye başkanlığı, il genel meclisi ve belediye meclisi seçimlerine katılıyoruz. Seçimlere girmek her siyasi partinin yükümlülüğüdür, bir yerde de varlık amacını göstermektir. Ancak bazı yerler daha önemlidir, oralara daha çok ağırlık verilir. Sizin böyle bir takviminiz var mı? Bazı illeri öne çıkardınız mı, oralara daha mı yoğunlaşacaksınız yoksa her yerde aynı propagandayı mı göreceğiz?

Türkiye’nin büyük kentlerinde; gerçeklere dayanarak söylüyorum, Türkiye’yi yönetecek, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı veya bakanlık yapabilecek düzeyde adaylarla sahaya çıkıyoruz. Ankara’da Utku Reyhan, İzmir’de Serhan Bolluk, İstanbul’da İbrahim Okan Özkan, Antalya’da Serdar Üsküplü ve diğer önemli illerimizde; örneğin Diyarbakır’da Ferdi Tanhan. 81 ilin tamamında iddialıyız. Bu saydıklarım aynı zamanda Başkanlık Kurulu üyelerimizdir; hepsi Türkiye’yi yönetecek yetenekte arkadaşlardır.

Özellikle Bitlis’e çok önem veriyoruz. Bitlis, Türkiye’nin fethedilemeyen kalesidir; Diyarbakır, Mardin, Şırnak ve Batman gibi Türkiye’yi birleştiren kalelerimizden biridir. Bitlis’in tarihi özellikleri de vardır. Ethem Sancak arkadaşımızın anlattığı güzel bir hikâye var; Büyük İskender, Doğu Seferi sırasında Bitlis vadisinden geçer. Oraya hayran kalır, vadinin dağlara yaslanmış muhkem yapısını görünce komutanına, “Burada geçide hâkim olacak, fethedilemeyecek bir kale kur,” der. Dönüşte kale yapılmıştır ancak İskender kaleye girmeye çalışsa da başarılı olamaz. Komutanına öfkelenir, ancak komutanı, “Siz bana ‘fethedilemeyecek bir kale kur’ demiştiniz, ben de emrinizi yerine getirdim,” der. İşte Bitlis, Türkiye’nin fethedilemeyen, birleştiren kalesidir. 1916 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın Ruslardan geri aldığı şehirdir.

Şimdi Medeni Ünal başkanlığında Bitlis’te çok kuvvetli bir örgütlenme yaptık. Güroymak, Ahlat, Mutki ve Gölbaşı dâhil bütün ilçelerimizde adaylarımız var. Hepsi eli ekmek tutan, esnaf, mobilyacı gibi halkın içinden, Türkçe’ye hâkim, kaliteli kadrolar. Bitlis’te bütün belediyelere talibiz ve Bitlis’i dünyaya açacağız; Çin’den, Rusya’dan, İran’dan kardeş belediyelerimiz olacak. Üretim devrimini Bitlis’ten başlatacağız. Halk hem AK Parti’den hem de PKK’nın kontrolündeki DEM/HDP çizgisinden bıkmış durumda; artık milletimiz Vatan Partisi’nde toplanıyor. Bu gelişme sadece Bitlis’te değil, Mardin’de, Şırnak’ta, Batman’da, Diyarbakır’da ve tüm bölge illerimizde görülüyor.

Türkiye oradan birleştiriliyor. Amerikan emperyalizmi, Büyük Orta Doğu Projesi ile buraları bölmeye kalktı. O proje bir “İkinci İsrail” projesiydi. Dönemin iktidarı, yani AK Parti, bu projenin eş başkanı olduğunu defalarca söylemişti. Vatan Partisi buna tek başına itiraz etti. Bugün gelinen noktada, o bölgeleri “İkinci İsrail” yapamayacakları ortaya çıkmıştır. Bitlis ve bölgedeki illerimiz sadece Türkiye’yi değil; Suriye’nin, Irak’ın, İran’ın ve Rusya’nın birliğine katkı sunan, Batı Asya’yı birleştiren bir kaledir.

Türkiye köklü bir çözüme, büyük bir karara doğru gidiyor. Millî demokratik devrimimizi en geç 4 yıl içinde tamamlayacağız ve üreticilerin millî hükümetini kuracağız. Hayatımda ilk defa bu kadar net bir tarih veriyorum. Önümüzdeki yerel seçimleri bu stratejik hedefe giden bir menzil olarak görüyoruz. 3-4 yıl sonra Türkiye’de hükümetin anahtar partisi ve merkezinde olacağız. Belediye yönetim programımız da bu hedefe hizmet ediyor; şirketlerin kâr hırsına dayalı değil, kamu hizmetini esas alan bir belediyecilik anlayışını tekrar hayata geçireceğiz.

Diğer partiler ise bu özelleştirme sisteminin bir parçası olmuş durumda. Belediyecilik Türkiye’de bitirildi; hizmetler özel şirketlere ihale ediliyor, halkın kaynakları vurgun peşindeki kesimlere aktarılıyor. Biz bu sistemi yıkacağız. Büyükşehirlerde başkanlık kurulu üyelerimizi aday göstermemizin sebebi de budur; onlar bu büyük stratejik hedefi halka anlatacak, ufkumuzu genişletecek kadrolardır. Türkiye bu sistemle artık sorunlarını çözemez, bu sistem toplumu kirletiyor.

Dokuz ay önceki seçimlerde sistemin iki duvarı vardı: Cumhur İttifakı ve Altılı Masa. Ancak sistemin duvarları artık çatlıyor ve dağılıyor. AK Parti ve MHP arasındaki çatlak derinleşiyor, AK Parti’nin içinde de ciddi bölünmeler var. AK Parti, ABD’ye uyumlu çizgisi yüzünden bütün üstünlüklerini kaybetti. Eskiden karşı tarafı PKK ve FETÖ ile suçlayabiliyordu, şimdi kendisi DEM Parti’ye “Türkiye’nin sorunlarını birlikte çözelim” diyerek açılım sinyalleri veriyor. Oysa Türkiye’nin sorunu zaten PKK’dır. Siz PKK ile birlikte hangi sorunu çözeceksiniz? Bu şu demek: “Gelin Türkiye’yi beraber bölelim.” Amerika’nın denetimi altında Türkiye’yi bölmek demek. Efkan Ala’nın yaptığı çağrı, Türkiye’yi bölme çağrısıdır. Türkiye toprakları da dahil olmak üzere; bölgemizdeki İran, Irak, Suriye ve Türkiye toprakları üzerinde Amerika’nın ikinci bir İsrail devleti kurma projesine “Siz yalnız kalmayın, biz de beraber sizinle ona hizmet edelim” şeklinde bir çağrı yaptı Efkan Ala. Demirtaş’ın da cezaevinden bir çağrısı oldu, benzer bir şey söyledi. Ahmet Türk de kalktı, “Türkiye’nin sorunlarını, Kürt sorununu; hatta daha doğrusu CHP tarafı değil, AK Parti çözer” dedi. Yani Ahmet Türk de AK Parti’nin bu çağrısına kendi partileri adına olumlu cevap vermiş oldu.

Peki, hükümetin kararlı terör mücadelesi PKK’yı, HDP’yi bu yola getirmiş olamaz mı? Ama o mücadeleyi son vuruşlarla tertemiz bitirmek varken; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin temizlediği, bitirdiği bir örgütü tekrar canlandırma siyasetini sizin dediğiniz gibi açıklamak mümkün değil. Yani yola getirilmiş olanlar bitirilmek zorundadır. Sonuç itibarıyla ordu PKK’ya karşı niçin savaşıyor, bu terör örgütünü niçin temizliyor? Yola getirmek için değil. Komutanlarımız ve Milli Savunma Bakanımız açıklamalarında ne diyorlar? “Son bir terörist kalana kadar mücadele edeceğiz ve tek bir terörist bırakmayacağız.” O zaman kimi yola getireceksiniz? “Tek bir terörist bırakmayacağız” diyor Türk Silahlı Kuvvetleri. Kalmayan teröristleri mi yola getirecekler? Yani AK Parti teröristlerin ölülerini mi yola getirecek? Bahsettiğiniz sorunun cevabı bu oluyor.

HDP’nin çoğu yerde aday çıkartmasını AK Parti’yle olan gizli bir ittifak görüşmesine bağlıyorlar: “Siz her yerde aday çıkartın, CHP’nin oylarını bölün, biz de seçim sonrası sizin kazandığınız yerlere kayyum atamayalım.” Böyle bir anlaşma oldu mu, bilmiyorum. Daha doğrusu kulağımıza gelen çeşitli dedikodular var ama onlara dayanmıyoruz. Ancak fiilen böyle bir durum gözüküyor. PKK, HDP ve DEM Parti, Cumhuriyet Halk Partisi ile ittifaka gitmeyerek aslında AK Parti’nin arzu ettiği tavrı almış oluyorlar. Seçim sonrası Cumhur İttifakı’ndaki çatırdamanın artmasını, MHP’nin bu siyasetlere itiraz etmesine mi bağlıyorsunuz? Genel olarak AK Parti çıkmaza girdi. Milliyetçi Hareket Partisi de artık AK Parti döneminin geride kalmakta olduğunu görüyor. AK Parti’nin bir istikbali yok. Sonuç itibarıyla Milliyetçi Hareket Partisi de AK Parti ile beraberliğini devam ettirirse, onunla beraber baş aşağı gider. Gidiyor da zaten; herkes MHP oylarının hızla düştüğünü tespit ediyor. Dolayısıyla AK Parti ile beraberlik MHP için bir yükseliş rotası değil, iniş yolu oluyor.

Peki, İYİ Parti’nin CHP’yle olan ittifakına son vermesi ve kendi tabirleriyle “üçüncü bir yol” çizmesi, seçim sonrası bir AK Parti-İYİ Parti ittifakının önünü açabilir mi? Tabii, sistem içinde bu tür beraberlikler yakışır. Amerika rotasında anlaşan bütün partilerin birlikte olmaları mümkündür. Ama Türkiye onlarla birlikte olmayacak. Bakın önemli olan bu. İsterse hepsi topu birden birleşsin, Amerika hepsini bir araya getirsin; Türkiye onlarla beraber olmayacak. “Türkiye” dediniz, kim? Türk milleti. Yani Türkiye halkı; üreticileri, işçileri, çiftçileri, esnafı, zanaatkarı, tüccarı, büyük sanayicisi, aydınları ve memurları… Türkiye bu, Türk milleti. Hakkari’den, Van’dan, Bitlis’ten, Trabzon’dan, Ordu’dan, Yozgat’tan, Niğde’den, Batı’ya kadar; Manisa’sı, Balıkesir’i, İzmir’i, İstanbul’u, Tekirdağ’ı, Edirne’si ile 81 ilimiz… O Türkiye, Atlantik’in kontrolünden çıktı. En önemlisi bu.

2014 yılında bizim Vatan Partisi olarak Silivri duvarını yıkmamız, aslında Amerikan zincirini kırmamızdır. Hapishanede ve mahkemede yürüttüğümüz mücadelelerde hakimlere ne dedik? “Sizin attığınız hücrelerden çıkacağız, o hücrelere sizi tıkacağız.” İlk duruşmadan itibaren hakimlere ve savcılara “Sizi o hücrelere tıkacağız” dedik ve tıktık. Çıkarken “Kınından çıkmış kılıç gibiyiz” dedik. Özellikle FETÖ’ye karşı, Amerika’nın güdümündeki tarikat ve cemaatlere karşı kınından çıkmış kılıç gibiyiz. Hakikaten kılıcın kınından çıkıp çıkmadığını başta FETÖ olmak üzere; Adnan Oktar grubu, diğer cemaatler, tarikatlar ve Amerika ile iş birliği yapan bütün yapılar görecek. Vatan Partisi’nin kınından çıkmış bir kılıç olduğunu öğrenecekler.

Şimdi sıcak gündem konumuza gelelim. Bugün gün boyu, hatta bir gün öncesinden beri şu tartışma var: Avukat Feyza Altun. Kendisi CHP’li bir avukat. Şeriatla ilgili, yayında söyleyemeyeceğimiz ama herkesin malumu olan birtakım sözler sarf etti. Bunu da Atatürk düşmanı belli çevrelerin, Atatürk’le ilgili değerlendirmeleri üzerine söylediğini beyan etti. Daha sonra Feyza Altun “halkı kin ve düşmanlığa tahrikten” dolayı gözaltına alındı ve ardından adli kontrol şartıyla, haftada iki gün imza atma koşuluyla serbest bırakıldı. Mahkemeye itiraz edilmişti, sonucunu henüz bilmiyoruz.

Bu olayla başlayan tartışmada; bir tarafta “Türkiye laiktir, laik kalacak”, diğer tarafta “Şeriat Kur’an demektir” diyen iki cephenin farklı uç söylemlerle ortaya çıktığını görüyoruz. İnsan bu paylaşımları okurken ellerini yüzüne kapatmak istiyor. Bizim binlerce yıllık ahlakımızla açıklanamayacak, utanmaz insanların söyleyebileceği sözler bunlar. Milletimizin değerlerine yönelik din düşmanlığı ile Atatürk düşmanlığı birbirine karşıymış gibi gözüküyor ama her ikisi de aynı merkezlerden kışkırtılıyor.

Son bir ayda yaşadığımız olayları hatırlayalım: Camide cinayet, kilisede cinayet, İstanbul Adliye Sarayı’nda cinayet, taksinin içinde cinayet… İzmir’de taksi şoförümüze yapılan saldırı… Türkiye artık can güvenliği olmayan, yönetilemeyen bir ülke. Hükümet can güvenliğini sağlayamıyor. Bu algıyı oluşturacak bir tertiple karşı karşıyayız. Atatürk’e dil uzatanlar da, dinimize dil uzatanlar da aslında bu tertibin içindeler, kışkırtıcılarıdır. Atatürk’e dil uzatmakla, İslamiyet’e dil uzatmak arasında bir fark yok.

Burada kastedilen şeriat, İslamiyet’in getirdiği hukuk sistemi değildir. Seçim bildirgemizde de belirttik; 21. yüzyılda 7. veya 8. yüzyılın hukuk sistemini uygulayamazsınız. Hırsızın elini kesemezsiniz, kadının mirastan aldığı payı yarıya düşüremezsiniz veya çok eşliliği Türkiye’ye getiremezsiniz. Hz. Muhammed, 7. yüzyılın büyük devrimci önderiydi. O zamanki Bedevi toplumunun ihtiyacı olan büyük tarihsel atılıma önderlik etti. O dönem için ilerici, devrimci ve halka mutluluk getiren çözümler, bugün 21. yüzyılda geçerliliğini yitirmiştir. Bunu getirmek isteyenlerin oranı Türkiye’de %2’yi bile bulmaz. Ancak burada hem Atatürk’e hem de İslam dinine karşı, milletin değerlerine karşı kışkırtıcı bir ortam var. Sözde laikler ile sözde dinciler arasında çatışmalar çıkartmaya yönelik bir kışkırtma olayıyla Türkiye karşı karşıya.

Osmanlı hanedanından gelen birinin düğününde “Selanik’ten gelen dönmeler” ifadesi kullanılıyor. Halil Konakçı gibi sosyal medyaya sık sık videoları düşen isimler buna sahip çıkıyor. Daha sonra bunu söyleyen kişi “Atatürk için demedim, Abdülhamid’i devirenler için dedim” dedi. Atatürk için diyenler de var. Bunlar tamamen terbiye ve ahlak dışı sözler. Osmanlı düğünü meselesinde, dostumuz İlber Ortaylı da oradaydı ve Atatürkçü, gayet güzel bir konuşma yaptı. Ama kimse bunu zikretmiyor. İlber Ortaylı Atatürk’ü savundu, hatta “sustu” diye haber yaptılar. Oradaki insanlar da İlber Ortaylı’nın Cumhuriyeti savunan konuşmasını alkışladı. Ama bunlar haber değil. Neden? Çünkü kışkırtırsan haber olur. Türkiye’nin medya organları, Atlantik sistemi tarafından yönetiliyor. Ulusal Kanal bu cereyanın karşısında büyük bir mücadele veriyor, tebrik ederim. Ama sonuç itibarıyla kışkırtmalar hemen köpürtülüyor ve toplumun hücrelerine kadar taşınıyor. İdeolojiler ve karşılıklı hakaretler üzerinden bir kışkırtma kampanyası var. Bunun cinayetlerden bir farkı yok. Hepsi Türkiye’de milletin birbirini kırması ve can güvenliği olmayan bir ülke imajı yaratmak için yapılıyor.

Vatan Partisi bu noktada Türkiye Kalesi gibi duruyor ve milletin birliğini savunuyor. Sahte dincilikle, sahte Atatürkçülükle, sahte laiklikle ikilik yaratanlara karşı bir mücadele veriyoruz. Geçmişte başaramadılar, yine başarmaları mümkün değil. Vatan Partisi, Türkiye’nin birliğini, bütünlüğünü ve orta çağdan kurtuluşunu savunuyor. Safsataya karşı büyük bir mücadele açtık. Safsata; gerçek olmayan, düzmece, yalan dolan sözde bilgilerin yayılmasıdır.

Bilim ve Ütopya dergisinin Şubat sayısını bütün dünyaya öneririm. Prof. Dr. Semih Koray’ın “Safsataya Karşı Bilim Hareketi” başlığıyla dünya ölçeğinde önemli bir yazısı var. Abartmadan söyleyeyim, bu yazıyı dünyada bir tek Semih Koray yazabilir; bilgisiyle, teorik derinliğiyle, ahlaki karakteriyle… Herkesin üç kere okumasını öneririm. Bu sayıda ayrıca Şemsettin Günaltay’ın “Hurafeler ve İslam Gerçeği” adlı kitabından da bahsediliyor. Günaltay, muhafazakar bir bilim adamı ve Atatürk’ün tarih komisyonlarında görev yapmış bir isimdir. Vatan Partisi, kışkırtmaların yarattığı safsata zeminini ortadan kaldırmak için ideolojik bir tavır alıyor. Çünkü safsata din değildir; hayatla bağı olmayan sözde bilgi yığınıdır. İslam da safsatayla savaşmıştır. İslam’ın özellikle 8. ile 15. yüzyıllar arasındaki dönemi, bilime önderlik edilen ve safsataya karşı mücadele edilen bir dönemdir.

Sayın Perinçek, işin hukuki boyutu da var. Bir hukukçu olarak soruyorum: Bu sözler, yani “şeriata şöyle yapayım” diye tarif edilebilecek sözler suç mu? Tutuklamayı gerektirir mi?

Tutuklamayı suçtan ayırmak lazım. Her suçlu tutuklanmaz. Suça mahkeme karar verir. Tutuklama makamı, “suçlu” diye tutuklamaz. Tutuklama, yargı sürecinin başında başvurulan bir tedbirdir; kaçma şüphesi gibi bazı şartları vardır. Ondan sonra delilleri yok etme veya karartma şüphesi doğabilir. Bir yıl veya daha fazla ağır hapis cezası gerektiren bir suç söz konusu olduğunda, bu şartlar oluşursa hakim tutuklama kararı verebilir. Ancak tutuklama kararı, kişinin suçlu olduğuna dair kesin bir hüküm değildir; sadece şartlar gereği yargılamanın tutuklu olarak yürütülmesini zorunlu kılar. Her olayı kendi bağlamında değerlendirmek gerekir.

Toplumun değerlerine, dinimize, Atatürk’e yönelik ağır hakaretler durumunda kamuoyunun itidalini korumak ve rahatlamasını sağlamak amacıyla tutuklama bir tedbir olabilir. Öte yandan Türkiye’de devrimin kazandırdığı bir hoşgörü ve özgüven vardır. “Düzmece kahramanlar yaratmamak” adına, hakaret eden kişileri tutuklayıp onları mağdur veya kahraman konumuna düşürmemek ya da yargı süreci sonunda hükümle tutuklanmalarını sağlamak gibi gerekçelerle de serbest bırakılmaları mümkün olabilir; bu durum tamamen hakimin takdirindedir.

Örneğin, Hollanda’nın en büyük partisinin genel başkanı Wilders, Feyza Altun’un paylaşımı üzerine “Feyza Altun bir kahramandır” şeklinde bir tweet attı. NATO’nun Avrupa’daki merkezlerinden biri olan ve Batı emperyalizminin üssü konumundaki Hollanda’nın lideri, Türkiye’deki bir figürü destekliyorsa, bu kışkırtıcı bir hamledir ve emperyalist odaklar tarafından desteklenmektedir. Atatürk, hayatını Batı emperyalizmine karşı mücadeleye adamıştır; Trablusgarp’tan İstiklal Savaşı’na kadar attığı her adım emperyalizme karşı bir savaştır. Atatürk, 1937’de Celal Bayar, Tevfik Rüştü Aras ve Kılıç Ali’ye vasiyetinde Sovyetler Birliği ile dostluğu korumalarını, aksi takdirde emperyalizmin denetimine gireceklerini söylemiştir. Bugün Batı emperyalizminin Atatürk’e ve Kemalist devrime düşman olması bundandır. 1980 sonrası süreçte de ABD’li stratejistler, “Kemalist devrimin bitirilmesi dönemine geldik” diyerek hayallerini ortaya koymuşlardır.

Vatan Partisi, tıpkı fethedilemeyen Bitlis Kalesi gibi, Türkiye’de emperyalizmin kalelerini yıkan, Türk milletini birleştiren ve milli değerlere saldıranlara karşı en önde mücadele eden partidir. Bu nedenle Vatan Partisi’nin hedef alınması son derece doğaldır. Ancak muhafazakar çevrelerdeki saygın din adamları, örneğin merhum Mahmut Ustaosmanoğlu, Ahmet Mahmut Ünlü veya Mehmet Talu gibi isimler, Türk devletinin ve milletinin birliğinden, emperyalizme karşı duruştan yana tavır almışlardır. Atatürkçüler ile gerçek din alimlerinin bu vatansever çizgide birleşmesi, ABD’nin laik-anti-laik çatışması kurgusunun Türkiye’de tutmamasının sebebidir.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Orgeneral Saldıray Berk’in 7 Mayıs 2015 tarihinde Vatan Partisi’ne katılırken yaptığı açıklama, bu vatanseverliğin en güzel özetidir: “Büyük Atatürk ve Kuvayi Milliye ruhu bu çatı altında bulunduğu, Cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıkıldığı ve tam bağımsızlık idealine hizmet edildiği için Vatan Partisi’ndeyim.” Saldıray Berk, bir orgeneral olmasına rağmen partiye “bir nefer” olarak katılmak istediğini belirterek dava adamı kimliğini ortaya koymuştur. O, sadece bir komutan değil, halk ozanı Serdari’nin torunu, çelik yürekli bir vatanseverdi.

Bugün ordumuz, polisimiz ve korucularımız Türkiye’nin ön cephesinde savaşıyorsa, bu savaşan insanların Vatan Partisi’ne yönelmesi kadar doğal bir şey olamaz. Vatan Partisi, varlığını Türk varlığına ve üretim devriminin başarısına armağan edenlerin partisidir. Zengin kültürel dokusu ve etkileyici mimarisiyle dünyanın en köklü medeniyetlerinden İran’a gidiyoruz. Tarihin ve direnişin izini sürüyoruz; Tahran, Şiraz, Yezd, İsfahan, Kaşan ve Persepolis. 23-30 Nisan tarihlerinde, 8 gün 7 gece sürecek bu geziye Avrupa’nın her yerinden kayıt yaptırmak ve bilgi almak için +49.15.11.895.89.82 numaralı telefondan Ulusal Gönüllüleri Avrupa Temsilciliği ile iletişime geçebilirsiniz.

Emperyalizm sıkışmadıkça çok demokrat görünüyor. Olayların perde arkasındaki kritik bilgiler, düşündüren ve uyaran yorumlarla Prof. Dr. Emin Gürses, işin aslını anlatıyor. İşin Aslı, çarşamba günü saat 20.30’da Ulusal Kanal’da.

Türkiye’nin Milli Radyosu Ulusal Radyo; en güzel müzikler, farklı konu ve konuklar, trafik ve yol raporuyla yepyeni programlarla karşınızda. Gününüzü güzelleştirecek program “Kur Atis’le Ayaküstü Bir Şeyler”, hafta içi her gün saat 17.00’de Halkın Sesi Ulusal Radyo’da. Gerçeğin frekansı Ulusal Radyo’da.

Emeklilerin bir kısmının durumu iyi olsa da büyük çoğunluğu asgari ücretin altında maaş alıyor. Ev kiralarının 4.000-5.000 liradan başladığı, gıda ve fatura giderlerinin maaşları tükettiği bir ortamda emekliler geçinemiyor. 2024’ün “Emekliler Yılı” ilan edilmesine rağmen çarşı pazar ateş pahası; peynir, zeytin, et gibi temel gıdalara ulaşmakta zorlanan emekliler, pazar fiyatlarının aşırı yüksekliğinden ve sürekli artan yaşam maliyetlerinden şikayetçi.

Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Belediye şirket işçilerinin yaşadığı mağduriyetleri konuşmak üzere konuklarımız Özge Demir, Mustafa Hayri Karabıyık ve Erdal Büyüktaş bizlerle.

Gazeteci Özge Demir, 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) belediye şirket işçileri için yarattığı mağduriyeti şu sözlerle özetliyor: “696 sayılı KHK ile işçiler belediyelerin kurduğu özel şirketlere aktarıldı. Kamuoyunda ‘kadrolu oldular’ algısı yaratılsa da bu işçiler kadrolu değildir. Norm kadro statüsünde değiller, özlük hakları kısıtlı ve aynı işi yapan kadrolu personel ile aralarında devasa ücret uçurumları var. Belediye şirket işçileri, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 49. maddesinin yeniden düzenlenmesini, Kamu Çerçeve Protokolü’ne (KÇP) dahil edilmeyi, taban ücretin yoksulluk sınırı üzerinde belirlenmesini ve 52 günlük tediye hakkı kazanmayı talep ediyorlar.”

Maltepe’de zabıta destek personeli olarak çalışan Erdal Büyüktaş ise yaşadıkları adaletsizliği şöyle ifade ediyor: “Bizler sokakları temizleyen, parkları düzenleyen, itfaiyede ve zabıtada asıl işi yapan emekçileriz. KHK ile kadro beklerken şirketlere aktarıldık. Aynı işi yapan, aynı yangına müdahale eden personellerden biri 50 bin lira alırken diğeri 17-25 bin lira arasında maaş alıyor. Sendikalar hakkımızı savunmuyor, emeğimizin karşılığını alamıyoruz. Eşit işe eşit ücret, tayin ve becayiş hakkı istiyoruz. Sokaklar çöplük içinde kalmasın, şehirler susmasın istiyorsak bu adaletsizliğe son verilmelidir.” Aynı işi yapıyor. Bizim Kartal’da bir zabıta destek personelimiz vardı, daha iki ay olmadı, belki kırkı da çıkmadı; geçim sıkıntısı yüzünden intihar etti. Kağıthane Belediyesi’nde çalışan bir zabıta destek personelimiz de yine keza bıçaklanarak öldürüldü. Bunların hiçbir şeyi sayılmadı. İstanbul’da çalışan bir itfaiye destek personelimiz görev başında yanarak can verdi. Bunlar acıdır ve bunların karşılığında o insanların ailesine hiçbir şey verilmiyor; şehit sayılmıyorlar. Arkada kalan çocukları kimsesiz, yetim kalıyor. Devlet dahi görmüyor, maalesef. Biz işte bu durumlara karşı çıkmak için bir aradayız. Maalesef dedim ki; karşımızda üç tane büyük konfederasyon var ve biz bunlara karşı mücadele ediyoruz. İşimiz çok zor ama biz de kolay kolay vazgeçecek değiliz. Vazgeçmenin ötesinde başarı kazanacağız inşallah; haklarımızı elde edeceğiz.

Mustafa Bey, siz de bir şeyler söylemek istersiniz sanırım. Bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Tabii sorunlarımız çok büyük. Benden önce konuşan arkadaşlar bir kısmını dile getirdiler ama öncelikle bizim karşımızda sendikalar var. Yani haklarımızı savunması, bizim için mücadele etmesi gereken sendikalar maalesef tam tersi, bize karşı mücadele ediyorlar. Arkadaşlarımız kendi aralarında örgütlenerek İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Adana’da basın açıklamaları yaptılar ve hiçbir sendika bunlara destek vermedi, katılım sağlamadı. Hatta bu basın açıklamalarını güçlü bir şekilde yapmamızı engellemek için üyelerini; “Siz katılmayın, bunun sonuçları sizin için ağır olur” diyerek tehdit ettiler.

Sendikaların yaptığı tek güzel şey, onu da kendileri için yapıyorlar: İyi aidat topluyorlar. Şu anda bizim emeğimize, aşımıza, alnımızın terine ortak olmuş durumdalar. Mesela her işçinin günlük bir brüt yevmiyesini gasp ediyorlar; bu yasal bir soygun. Hukuki olsa da ahlaki değil ve bunu tasvip etmemiz imkansız. Bütün arkadaşlarımız bundan dertli. Sendikalar görevlerini yapmadıkları gibi, bize karşı art niyetli bir şekilde aidatları sürekli yükseltiyorlar. Mesela asgari ücretin artmasıyla veya enflasyonla maaşımıza her zam geldiğinde, sendika aidatları da aynı oranda yükseliyor. Sendikalara rica ediyoruz; bu ahlaksızlıktan vazgeçsinler. Aidat sendikacılığı değil, hak, hukuk, adalet sendikacılığı yapsınlar. Bunlar söylemde kalmasın.

Tabii ikinci önemli bir nokta daha var ki aslında en önemlisi bu. Biz 600-700 bin kişilik bir kitleyi temsil ediyoruz. Ailelerimizle beraber 4-5 milyonluk, emeğinin alın teriyle geçinen insanlarız. 700 bin belediye şirket işçisiyiz ve iş güvencemiz yok. Bu insanların her birinin yanına gittiğinizde size dertlerini anlatıyorlar ama medya veya toplum önüne çıkıp konuşamıyorlar. Çünkü hangi siyasi otoriteye bağlıysalar, onun iki dudağı arasındalar. Yapılan eylemlere herkes gönülden destek veriyor ama basın açıklamasına katılamıyorlar. Neden? İşimizle, ekmeğimizle tehdit ediliyoruz.

İş güvencemiz yok. Mahkemeyi kazandığımızda bile karar şöyle çıkıyor: “Bu işçi işine geri döndürülebilir.” Ancak belediye başkanı, “Ben tazminatını veririm ama işe başlatmam” diyerek kötü niyet tazminatıyla işe dönüşü engelliyor. Kadrolu işçi için ise kanun, “İşine başlatılır” diyor; başka bir alternatif yok. Şu anda öyle bir korku ve güvencesizlik içerisindeyiz ki… Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan hiç kimse üvey evlat muamelesi görmemeli. Biz kamu çalışanıyız; İstanbul halkı için, Türkiye için çalışıyoruz. 24 saat esasına göre sokaklardayız ama kendimizi güvende hissetmiyoruz.

Bu güvensizlik ortamı, alın teriyle evine ekmek götüren bu kahraman insanların başını dik tutmasını engelliyor. Sürekli bir boyun büküklüğü ve moralsizlik içerisindeyiz. Bu durum motivasyonumuzu ve geleceğe dair umutlarımızı kırıyor. Öncelikle kadro hakkımızı ve iş güvencesini istiyoruz.

(Vatan Partisi Temsilcisi): Biz teşekkür ederiz. Önce arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyoruz. Bizi en iyi anlayanlar belediye şirket işçileridir; biz de onları en iyi anlayanlarız. Değerli arkadaşlar, bizim seçim bildirgemizin özü şudur: Bir “şirket belediyeciliği” var, bir de Atatürk’ten bize miras kalan “kamu belediyeciliği” var. Amerikan dayatmaları sonucunda belediyeler şirketlere emanet edildi. İşin özü budur: İşçinin maliyetini düşürmek. Şirketler özel çıkar peşinde koştuğu için işçinin hakkını vermiyorlar, canı pahasına çalıştırıp şehit saymıyorlar. Biz Türkiye’de bu ayrımcılığı kesinlikle kaldırmak durumundayız. Yargıtay’ın “belediyeler devlet kurumu değildir” şeklindeki kararını da doğru bulmuyorum. Siz kamu hizmeti yapıyorsunuz, dolayısıyla kamu işçisisiniz ve diğer kamu işçileriyle eşit haklara sahip olmanız gerekir. Vatan Partisi olarak bu eşitsizliği kaldırmak için sizlerin en önünde mücadele edeceğiz.

(Katılımcı): Bir de taşeron işçilerin benzer sorunları var. Bugün Antalya’da karayolları ve yol bakım işçileri 13 bölgede iş bırakma eylemi yaptılar. Taşeron şirketlerde düşük ücretle çalıştırıldıkları için greve gitme kararı aldılar.

(Vatan Partisi Temsilcisi): Antalya il örgütümüz bu işçilerle beraber mücadele ediyor. Grev kararları kutlu olsun; biz de bu mücadelenin her aşamasında var olacağız. Coğrafyamızın dört mevsimi yaşayan, zemheri soğuğunu ve sıcaklığını hisseden insanın ve bu toprakların ne kadar kaliteli ürün yetiştirdiğini, insan yetiştirdiğini çok iyi biliyor ve takip ediyoruz. Bunun takipçisi olacağız. İnsanlarımızın bir bölgeden alınıp başka bir bölgeye göç ettirilmesi, oraya yerleştirilmesi birilerinin planlarıdır; bunu çok iyi biliyoruz ve insanlarımızı yem etmeyeceğiz.

Anadolu bizim geçmişteki büyük coğrafyamızdır. Osmanlı torunları olarak Osmanlı’ya ahde vefa borcumuz var. Biz, Osmanlı’nın evlatlarını kimseye yedirmeyiz. O yüzden ne gerekiyorsa, bize düşen ne görev varsa başımızın gözümüzün üstüne dedik ve yaparız. Siz görevinizi şehitler vererek yapıyorsunuz. Gazi’nin aşireti, Berki kolu; bu ülkenin bütünlüğü, dirliği ve kardeşliği için canla başla mücadele ettiler; bölücülüğe ve okyanus ötesi güce karşı kan verdiler, can verdiler. O bakımdan bize heyecan ve coşku getirdiniz.

Vatan Partisi olarak Bitlis Güroymak ve Gölbaşı’nda böyle bir belediye başkan adayımız olduğu için iftihar ediyoruz. Medeni Çelik arkadaşımızı inşallah 2 Nisan günü, seçim sonuçları belli olduğunda Gölbaşı Belediye Başkanı olarak kutlayacağız. Medeni kardeşimiz, Gölbaşı’nın mamur bir belde haline gelmesi, bütün dünyaya açılması, Çin’de, Rusya’da ve İran’da kardeş belediyeler bulması ve insanlarımızın mutluluk ve eşitlik içinde yaşaması için büyük bir kamu hizmeti verecektir. Başkan adaylarımızın hepsi pırıl pırıl, şiir gibi konuşan, Türkçeyi çok güzel kullanan insanlar. Emin olun, Bitlisli adaylarımız ve yöneticilerimiz Türkçeyi İstanbul’da yaşayanlardan daha güzel konuşuyorlar. Aynı zamanda Kürt halkımızın da seçkin insanları onlar; bölgeleri ve bütün milletin bütünlüğü için can veren, hepimize ilham veren arkadaşlar.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın başında “Doğuda bir istinatgâh yaratarak Batı’yı, İzmir’i kurtaracağız” demişti. Türkiye oradan bütünleşir; bölmek istediler ama biz oradan bütünleştireceğiz. Sultan Alparslan Malazgirt’e geldiğinde 33 Kürt ve Arap aşiretiyle birlikte Bizans’ı geri yolladılar. Kurtuluş Savaşı’nda da doğudakilerle iş birliği yaparak zafer kazandık. Şimdi de bu savaşı kazanacağız.

Bizim sitemimiz şudur: Garzan bölgesinin Türkiye genelinde 2,5 milyona yakın nüfusu var. Biz Garzan’ın Berki kolundan, Sasun, Muş ve Bitlis’te 300 bine yakın nüfusa sahibiz. Ancak Cumhuriyet kurulduğundan beri şehitler veren, devletine ve milletine sahip olan bu halka temsiliyette adalet sağlanmadı, bir milletvekili dahi verilmedi. Buna sistem açısından çok kararlıyız. İnşallah sizinle, partimizle ve halkımızın teveccühüyle her bölgeden en az birer milletvekili çıkaracağız.

Biz kardeşiz; ben şahsım olarak Arap’ım, ana dilim gibi Kürtçe ve Zazaca bilirim, İngilizce ve Almanca da biliyorum. Dünya dillerini biliyoruz, çok şükür kendimizi geliştirmişiz. Bu birikimimizi halkımız için kullanacağız. Sizin mücadeleniz bizim için yol göstericidir. Bitlis’teki adaylarımız; Arap, Kürt, Türk adaylarımızla Vatan Partisi, Türkiye’yi bütünleştiren bir yapıyla seçime giriyor.

Bitlis 12 bin yıllık kadim bir şehirdir. Büyük İskender Çin’e giderken Bitlis deresinden geçer, suyunun soğukluğu ve güzelliği hoşuna gider. Kumandanı Badlis’e oraya bir kale yapmasını söyler. Kale muhteşemdir, İskender döndüğünde kaleye giremez ve buranın ismi “Badlis” olsun der. Bitlis, İpek Yolu üzerinde kervansaraylarıyla ünlü, Osmanlı döneminde 12 medreseye ev sahipliği yapmış bir ilim şehridir. İdrisi Bitlisi, Şeyh Abdülhakim-i Arvasi, Said Nursi gibi çok sayıda alim yetiştirmiştir. Bitlis; Türkmen, Kürt, Arap, Zaza ve Ermenilerin bir arada yaşadığı, kozmopolit ve güzel bir Türkiye şehridir. Biz bu kıymeti daha yüksek yerlere taşıyacağız.

***

Moskova’daki toplantıya 50 ülkeden devlet adamları katıldı. Çin, Küba, Brezilya, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve İran’ın da aralarında bulunduğu devletlerin üst düzey yöneticileri oradaydı. Bu basit bir toplantı değil, “Milletlerin Özgürlüğü” adıyla yeni bir örgütlenmenin başlangıcıdır. Bir nevi Birleşmiş Milletler’in karşısında, milli devletlerin bağımsızlığını savunan devletler topluluğudur. Vatan Partisi olarak davet edildik ve Genel Başkan Yardımcımız Ethem Sancak, Rus devlet adamı Piligin ile birlikte divan başkanlığı yaptı. Bu teşkilat, emperyalizmin sonunu getirmede tarihi bir görev yapacaktır.

***

Kitap olarak Bilim Ütopya Dergisi’nin “Safsataya Karşı Bilim Hareketi” sayısını öneriyorum. Prof. Dr. Semih Koray’ın ve Ekrem Ataer’in çok esaslı yazıları var. Müzik olarak ise Bitlis’ten bir “Delilo” çalalım. Önümüzdeki günlerde Medeni Bey ile yine program yapacağız; o zaman da “Ahlat’ın Başındayım” türküsünü dinleyeceğiz. Programımızın bu haftalık sonuna geldik, herkese iyi akşamlar.

Paylaş