102, 103, 104. yıllar var. O yıllar, Cumhuriyetimizi kesin zafere ulaştıracağımız, yani 200 yıllık millî demokratik devrimimizi tamamlayacağımız yıllar. Bu çok önemli. Cumhuriyetimizin yarım kalan hedeflerini kesin zafere ulaştıracağımız yılların eşiğindeyiz. O bakımdan arkaya bakmıyorum; Cumhuriyetin 80, 70, 60, 35 veya 10. yılındaki başarılara takılıp kalmıyorum. Önüme, geleceğe bakıyorum ve gelecekte şunu görüyorum: 200 yıllık Türk devrimi; yani Namık Kemallerden başlayan, İttihat ve Terakki ile, genç Türk devrimcileriyle, Talat Paşalarla, Enver Paşalarla, Mustafa Kemallerle ve derken bizlerle, Vatan Partisiyle devam eden bu süreç, önümüzdeki dönemde millî demokratik devrimin kesin zaferine ulaşacaktır.
101. yıl müstesna bir yıl. Diğerlerine benzemiyor çünkü Cumhuriyetimizle önümüze koyduğumuz hedefleri kesin zafere ulaştıracağımız bir dönemin eşiğindeyiz. Bu çok önemli. Burada ilk hatırladığımız nedir? Sizi de kutlarım; kalpaklı bir Mustafa Kemal fotoğrafı sunuyorsunuz. Kalpak bizim için devrimin karşılığıdır, biz bu devrimi kalpakla yaptık. Kalpak deyince aklımıza Türk devrimi, İstiklal Savaşı, o savaşın kahramanları ve eline silahı alan analarımız, babalarımız, dedelerimiz gelir. Biz Cumhuriyeti devrimle kurduk.
Nutuk’un başlarında Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçişi anlatırken İstanbul’daki padişah ve halife hükümetine, millet ve ordu olarak isyan etmenin lazım geldiğini belirtir. Zaten Cumhuriyeti başka türlü kuramazsınız. Cumhuriyet; saltanattan ve padişahlıktan vazgeçmektir. Bu, barışçıl yollarla değil, saltanatı yıkarak ve devirerek mümkündür. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla, “Hükümet benim, iktidar bendedir, İstanbul’u tanımıyoruz” denmiştir. İşte devrim budur.
İstiklal Savaşı sadece cephelerde Yunan, Fransız veya İngiliz destekli ordulara karşı yürütülen bir savaş değildir; o savaş Ankara’da devrimci bir hükümet kurmakla başlar. 23 Nisan 1920, Cumhuriyet’in kuruluş tarihidir. “Önce Kurtuluş Savaşı’nı yaptık, sonra Cumhuriyeti kurduk” tezi yanlıştır. Önce Cumhuriyeti kurduk; 29 Ekim ise bu kuruluşun ilanıdır. Eğer o devrimci hükümeti kurmasaydık, düşmanı denize dökemez ve vatanı kurtaramazdık. Dolayısıyla padişah hükümetinin yıkılması, İstiklal Savaşı zaferinin anahtarıdır.
2 Eylül 1922’de Atatürk’ün “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrindeki “Büyük Millet Meclisi orduları” ifadesi çok kritiktir. Bu ordu; padişahın değil, Ankara’da kurulan devrimci hükümetin ordusudur. Türk ordusu, Osmanlı’dan kalan birikimini topladığı gibi Anadolu’daki köylüyü de askere aldı. Sakarya Savaşı öncesindeki o “Milli Mükellefiyetler” ile millet, camilerin tepesindeki kurşunları bile söküp düşmana atılan mermiye dönüştürdü. İşte vatanı savunmak budur.
Şimdi geleceğe bakıyoruz. O devrimle kurulan Cumhuriyet, şimdi bir üretim devrimiyle kesin zaferine gidecektir. 101. yıl derken 102, 103, 104… 110. yıla girerken bu Cumhuriyeti “Üreticilerin Cumhuriyeti” yapacağız. Devletin bütçesinden terör örgütlerine para aktarılan, devlet zaafı gösterilen o günleri geride bırakıp tekrar güçlü bir devlet olacağız. Bize namlularını gösteren Amerika ve İsrail, Türkiye’nin üretim devrimi ve bağımsızlık kararlılığı karşısında boyun eğecektir.
Cumhuriyetimiz sivil-asker aydınların önderliğinde kuruldu. 1930’larda dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden biri olmayı başardık. Şimdi ise Cumhuriyetimiz, emekçi dinamiğine kavuşmuştur. Türk-İş mitinglerinde gördüğümüz işçi sınıfı, çiftçi hareketleri, üretim talebinde bulunan esnaf ve sanayicimiz; Cumhuriyetin kesin zaferini sağlayacak temel güçlerdir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesajındaki “siyasi ve ekonomik yeniden yapılanma” vurgusu da bu süreci işaret etmektedir. Dünya artık Atlantik çağının geride kaldığı, Asya’nın yükseldiği bir evreye girmiştir. Türkiye, bu coğrafyanın en önemli ülkesi olarak kendi üretim devrimini gerçekleştirerek bağımsız, başı dik ve güçlü bir devlet olarak geleceğe yürüyecektir. Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Orta Asya devletleri… Buradan yeni bir ekonomi yükseliyor. Bunu herkes kabul ediyor ve Çin’i de bunun merkezine oturtuyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımız, “dünyada ve bölgemizde” diyerek bu dünyadaki yeniden yapılanmaya —buna devrim de diyebiliriz, yeni bir çağın gelişi de diyebiliriz— dikkat çekiyor. Herkes kendi yorumuna göre bir şey diyebilir ama “yeniden yapılanma” kelimesi burada çok önemli. Yeni bir yapı kuruluyor ve eski yapı terk ediliyor. Ben kendi dilimde buna devrim derim. Bakınız, reform demiyor; dönüşüm demiyor; değişim demiyor. Bu çok önemli. “Dünyanın değiştiği, bölgemizin değiştiği” demiyor; o bir CIA kavramı. Bugün “değişim” diyenler, Amerika ve Batı güdümlülerdir. Burada Sayın Cumhurbaşkanı “yeniden yapılanma” diyor.
Dünyadan, Asya’dan ve bölgeden kopuk bir Türkiye devrimi söz konusu değil. O coğrafya, o iklim ve o kıta içerisinde, o bölgeyle birlikte siyasi ve ekonomik bakımdan yeniden yapılanan bir Türkiye var. Hakikaten Türk devrimi, dünyanın yaşadığı küresel devrim içerisinde bir anahtar devrim, bir lokomotif devrimdir. Türkiye, Atlantik Sistemi’nden ayrılıp yeniden yapılanmanın içine oturduğu zaman bu bir dünya devrimi olur. Tabii ki bunun tarihsel birikimi var; 20. yüzyılın başındaki devrim ataklarında da bu topraklar öncü konumdaydı.
Şimdi ikinci bölüme geçelim. Çağdaş Cengiz arkadaşımızın altını çizdiği konuya bakalım: “Cumhur İttifakı ortağımızın öncülüğünde son dönemde ortaya konan yaklaşımlar, bu geniş arka plan ışığında önyargısız olarak değerlendirilmelidir.” Bakın, burada “Cumhur İttifakı’mıza Devlet Bahçeli öncülük yapıyor” demiyor. İfadeyi dikkatli okursak; “Cumhur İttifakı’mıza önderlik eden Devlet Bahçeli’nin öncülüğünde” demiyor. “Cumhur İttifakı’mızın ortağı olan Sayın Devlet Bahçeli’nin öncülüğünde” diyor. Yani Sayın Devlet Bahçeli bir inisiyatif gösterdi. Bu inisiyatif bizim dışımızda Cumhur İttifakı’nı bağlayan bir inisiyatif değildir, ancak bunu yapan şahıs ortağımızdır.
Bu, çok akıllıca kurulmuş bir cümle. Sayın Cumhurbaşkanımızın bulunduğu yerden bakalım: Devlet Bahçeli onu terk ediyor ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’nın yanına doğru gidiyor. Cumhurbaşkanı, hem onu elinden tutmaya çalışan bir tutum sergiliyor hem de “Bu işi ortağımız yapıyor” diyor. Cumhurbaşkanı, Devlet Bahçeli’nin aleyhine bir şey söyleyemez; çünkü bugünkü siyasi dengelerde MHP’yi kaybettiği an hükümet devrilir. Onu yanında tutmaya mecbur. Bu yüzden Cumhurbaşkanı, kendi kitlesini de tutmaya çalışarak, “Bu açılım benim öncülüğümde değil, Devlet Bahçeli’nin öncülüğündedir” mesajını veriyor.
AK Parti’nin eski yöneticilerinden Şamil Tayyar da aynı noktayı yakaladı. Haberi var mıydı yok muydu tartışmıyorum ama bu cümle çok ustaca kurulmuş. Cumhurbaşkanı kendisini bu açılımın dışında tutuyor. Bir Cumhurbaşkanı, hükümette hiçbir sıfatı olmayan ortağına öncülüğü verir mi? Eğer bu, Cumhur İttifakı’nın resmi bir inisiyatifi olsaydı, öncülük Cumhurbaşkanı’na ait olurdu. Bunu dediği an Cumhurbaşkanı’nın istifa etmesi gerekir. O yüzden burayı çok iyi anlayalım.
Son iki haftadır karşılıklı açıklamalar yapıldı. “Bu bizim için sürpriz oldu” dediler; Mehmet Uçum bunu yazdı, Hande Fırat’a yazdırdılar. Sayın Cumhurbaşkanı burada noktayı koydu. “Bu açılım ortağımız Devlet Bahçeli’nin öncülüğündedir, ben orada öncü değilim” dedi.
Yarın AK Parti grup toplantısı var. Cumhurbaşkanı çıkıp “Ben bunun arkasındayım, birlikte yapıyoruz” derse ne olur? Ben böyle bir şeye ihtimal vermiyorum. “Doğu Perinçek yanlış yorumladı, burada öncü Devlet Bahçeli’dir, ben de onun kuyruğundan gidiyorum” derse, o zaman biz o açıklamaya itibar ederiz. Ancak Cumhurbaşkanı kendi tavrını çok net belirledi.
Peki, MHP’nin içinde olmadığı bir Cumhur İttifakı tablosu Türkiye’de bir hükümet krizi anlamına gelmez mi? Şu anda bu çıkışıyla Devlet Bahçeli Cumhur İttifakı’nı dağıtmıştır. Bu çıkışıyla kendi partisini bitirmeye doğru götürdüğü gibi, müttefiki olan AK Parti’yi de batarken denizin dibine çekmektedir. Bugün AK Parti ve MHP oylarının toplamı %20 civarındadır. %20 ile Türkiye yönetilebilir mi?
Bunun müsebbibi ekonomik politikalardır; halk yoksullaştığı için hükümetten uzaklaşıyor. Köylerde traktörünü, tarlasını satan çiftçi, “geçinemiyorum” diyen işçi sınıfı, feryat eden esnaf var. Hükümetten küsen büyük bir kitle mevcut. Tam böyleyken Devlet Bahçeli ortaya çıktı ve PKK’yı muhatap kabul eden bir süreç başlattı. Bu durum Cumhur İttifakı’nı ve Tayyip Erdoğan hükümetini yönetilemez koşullara sürüklemektedir. MHP tabanı da bu durumdan rahatsız. Hükümet çevrelerindeki bazıları, “MHP’nin oyları çok bağlıdır, bu durum onları etkilemez” diye avunmaya çalışsa da, gidişat oldukça karamsar. Sadık, pederşahı sadakat olan oylardır. O değil. Hiç öyle değil. Bu Türkiye gerçeği değil. Bugün Milliyetçi Hareket Partisi’nin bu çıkışının, Kürt sorunu, Tayyip, Öcalan gibi konularla ilgisi yok. Bu çıkış, doğrudan doğruya bu hükümeti yıkmak için yapılmış bir çıkıştır. Devlet Bahçeli’nin bu hamlesiyle hükümet zaten krize girmiştir; oyları %20’ye düşen bir iktidar şu an büyük bir krizin içindedir. Ekonomik sorunlar ve halktaki homurtular Türkiye için çok tehlikelidir.
Peki, bunun karşısında bir seçenek olarak kim çıkıyor? Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel çıkıyor. Elinde kara bayrağı almış, o bölünme bayrağını kaptığı gibi “Ben Kürtlere devlet kurmayı teklif ediyorum” diyor. Hatta “el yükseltiyorum” diyerek, Bahçeli’nin henüz tam olarak kaldıramadığı o bayrağı daha da yükseğe taşıyor. Devlet kurmak ne demek? Ben bir devlet teorisi hocasıyım. Devletin üç unsuru vardır: Toprak, millet ve egemenlik (yaptırım/silahlı güç). “Size devlet teklif ediyorum” dediğiniz an, onlara coğrafya, ayrı bir millet olma hakkı ve kendi silahlı gücünüzü teklif ediyorsunuz demektir. Yani hâlihazırda Kandil’de, Suriye’nin kuzeyinde var olan ve Türkiye’de büyük ölçüde temizlenen o silahlı yapıyı resmileştirmeyi öneriyor.
(Reklam arası sonrası)
Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Önceki bölümde Cumhurbaşkanı’nın 29 Ekim mesajlarını ve özellikle Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına yönelik “Cumhur İttifakı ortağımızın öncülüğünde…” ifadesini değerlendirdik. Cumhurbaşkanı, bir açılımın öncülüğünü başkasına vermez; Bahçeli’nin bu açıklamalarını kendi inisiyatifiyle yaptığını açıkça söyledik. Cumhurbaşkanı, Bahçeli’yi Cumhur İttifakı çatısı altında kendi yanında tutmaya çalışıyor. Ancak bunu ne kadar sürdürebileceğini zaman gösterecek.
Milliyetçi Hareket Partisi neden bunu yapıyor? Bu hükümeti bir krize sürüklemek için. Devlet Bahçeli çapında bir siyasetçinin, bu çıkışın hem kendi partisini bitireceğini, hem ortağına ağır darbeler indireceğini, hem de hükümeti derin bir krize sokacağını bilmemesi mümkün değil. Nesnel olarak baktığımızda; MHP’den kopan kitleler ve AK Parti tabanındaki homurtular, hükümetin oylarının %17’lere kadar düştüğünü gösteriyor. Bahçeli’nin bu hamlesi, hükümeti yıkılma tehdidiyle karşı karşıya bırakıyor.
Bu hükümeti kimler yıkmak istiyor? Amerika ve İsrail, “Tayyip Erdoğan hükümetini parlamenter yolla yıkacağız” diyen RAND Corporation raporlarındaki hedefleri doğrultusunda, Bahçeli’yi bu açılıma yönlendirerek bir planı yürütüyorlar. Bahçeli, burada Amerika ve İsrail’in planları içerisinde tartışılmaz bir atak yaptı. Bunun Türklükle veya iç cepheyi güçlendirmekle bir ilgisi yok; aksine hükümeti yıkılma tehdidiyle karşı karşıya getiriyor. Özgür Özel de bu hamleyi alkışlıyor ve “Kürtlere devlet teklif ediyorum” diyerek süreci doğal sonucuna götürüyor. Ardından Müsavat Dervişoğlu sahneye çıkıp “AK Parti hükümeti gayrimeşrudur” diyor. Bu, “hükümeti her yoldan devirmek meşrudur” demektir.
Bahçeli’nin başlattığı süreç, Özgür Özel, Müsavat Dervişoğlu ve arkalarındaki Atlantik güçleri ile birleşince tablo tamamlanıyor. Planları, AK Parti’yi devirip, askeri üslerini ve donanmalarını da arkalarına alarak Türkiye himayesinde bir yapı kurmak. Ancak Türk ordusunu ve Türk milletini mağlup edemeyecekler.
Asıl amaç, hükümeti krize sürüklemek, itibarını sarsmak ve ekonomik zorlukların içinde yıkılmaya zorlamaktır. 2002’de Ecevit hükümetini yıkan Bahçeli, nasıl ki o dönem Amerika’nın istediği Erdoğan hükümetinin yolunu açtıysa, şimdi de yine Amerika’nın istediği CHP liderliğindeki bir yapıya yol açıyor. Fakat o dönem MHP meclis dışı kalmıştı, bugün ise Türkiye bir üretim devrimine gidiyor.
Şu anki tabloda ne AK Parti ne de CHP tabanından memnun olmayan, yeni bir Türkiye, üretim odaklı bir ekonomi ve terörden arınmış bir gelecek arayan %50’lik bir kitle birikiyor. Cumhuriyet Halk Partisi, PKK ve DEM Parti ile yan yana geldiği için oyları çakılı kalmış durumda. Türkiye’nin geleceğine, bu biriken devrimci enerji el koyacaktır. Yeni çözüme katılma potansiyeli taşıyor ve katılacak. 25’i katılmaz da 10’u katılır, 15’i katılır. Ama Türk milleti, hiçbir zaman “Ben Kürtlere devlet teklif ediyorum” diyen bir CHP yönetiminin arkasında durmaz; %25 onun arkasında durmaz. Yine AK Parti, eğer kendisini o Amerikancılardan temizlemez, bu yanlışların kuyruğundan gitmez ve kendini toparlamazsa oradan da o enerji birikimine katılmalar devam edecektir.
Diğer ıvır zıvır partiler var; yani köklü karar süreçlerinde büyüme şansı olmayan, sistemin havuzlamak için icat ettiği partiler… Ağır Halioğlu parti kurmuş. Kim kuruyor? AKP’den bilmem nereden kopan partileri gelip burada Atlantik sistemi içinde havuzlayalım diye… Ağır Halioğlu kim? İyi Parti’de değil miydi? Amerika’nın planı içinde MHP’yi bölen Meral Akşener’in yanında değil miydi? Meral Akşener gidince bu sefer de İyi Parti’yi bölen ve diyelim ki Vatan Partisi’ne yönelebilecek milliyetçi güçleri havuzlayacak bir rol ile sahneye sürülüyor. Sistem kendi aletlerini piyasaya çıkartıyor ama bir sistem yıkılırken o sistemi koruyacak güçlerin hiçbir geleceği yoktur.
Bu sistem gidiyor. Hangi sistem? 1980 yılında Turgut Özal ile kurulan, “dünya ekonomisiyle bütünleşme” diye ilan edilen, Türkiye’yi borç batağına sürükleyen, üretim yapısını tahrip eden, dışarıdan bize pamuk ve kömür aldıran, tarlaya gübre atamaz, traktöre mazot koyamaz hale getiren, fabrikalarda çarkların dönmediği, iflasların başladığı bir eşiğe bizi getiren sistem… Dolayısıyla Türkiye’nin sanayi yapısını da tehdit eden sistem bitiyor. O sistem kendisiyle beraber bütün aletlerini de dibe doğru çekiyor.
O yüzde ellilik enerji birikiminin içinden ne çıkıyor? Bir üreticilerin milli hükümeti, Türkiye’yi bu zorluklardan çıkartacak bir hükümet projesi çıkıyor. Tarih onu sahneye davet ediyor. Orada da Vatan Partisi var. O %50’lik enerji birikimine kim katılırsa, yarın o üreticilerin milli hükümetinde söz ve karar sahibi olacak. Kim katılmazsa o tarihin elediği, süpürdüğü unsurlar içinde kalacak. 105 yıl önceki tabloya… Mustafa Kemal’in başladığı yere geldik. Nutuk’un başında ne diyor? “Osmanlı hükümetine ve Müslüman’ın halifesine karşı orduyu ve milleti isyan ettirmek lazım geliyor.” İşte oraya geldik; sisteme karşı bu millet isyana doğru gidiyor. Ama o isyanı kontrol etmek isteyen, içine provokatörlerini, kışkırtıcı ajanlarını sokmak isteyen, milletin ayağa kalkışını kendine çevirmeye çalışan güçler var. Onları görüyoruz, onlara fırsat vermeyeceğiz.
***
Sayın Perinçek, sorularımız bitti. Haftanın kitabı; Cumhuriyet’in 101. yılına yakışan Atatürk’ün Bütün Eserleri (30 cilt). Bu 30 cilt, 40-50 yıllık kolektif bir emeğin ürünüdür. Bu cildi devlet yapamamıştır; Atatürk’ün Bütün Eserleri yayın kurulu vardır. Atatürk’ün yazdıkları, söyledikleri; Türkiye, İngiltere, Amerika, Rusya, Çin ve İran arşivleri taranmış, eski Türkçe olan bütün birikim kontrol edilmiş, tonla yanlış düzeltilmiştir. Şule Perinçek’in genel yayın yönetmenliğinde üretilmiştir.
29 Ekim ve 10 Kasım geliyor. Gelinlerimizin çeyizinde, ailelerin sandığında bu otuz cilt bulunmalıdır. Patronlarımız bu yeni yılda çiçek, çikolata yerine bu otuz cildi hediye etmelidir. Çikolata yenir biter, çiçek solar ama bu otuz cilt devrim yapan, devrimin fikriyatını, ideolojisini, ruhunu ve karakterini taşıyan eserlerdir. Ayrıca müzik olarak Ekrem Ataer’in, sözlerini Hüseyin Haydar’ın yazdığı 100. Yıl Marşı’nı öneriyoruz. Bir de haber vereyim: Kaynak Yayınları’ndan “Filistin Cephemiz” adlı yeni kitabım çıktı.
Ulusal Kanal’ı güçlendirmek için de büyük bir kampanya yürütüyoruz. 29 Ekim 2000’de kurulan kanalımız 24 yaşına bastı. Ulusal Kanal ve Aydınlık mali bakımdan 31 Ekim’e kadar bir ödeme tablosuyla karşı karşıya. Türksat’a, Digitürk’e ve sosyal güvenlik kurumlarına ödememiz gereken toplam 3 milyon lira var. Bütün izleyicilerimizi Atatürk aşkıyla bu 3 milyon liraya omuz vermeye çağırıyorum. 10 bin lirası olan 10 bin, 500 bin lirası olan 500 bin lira göndersin. İster bağış olarak yollayın, ister 15 bin lira karşılığında Atatürk’ün Bütün Eserleri setini isteyin; kargoyla adresinize teslim edelim. Zorlukları seyrederek değil, omuz vererek, alın teri dökerek ve fedakarlık yaparak yenebiliriz.
Sayın Cengiz, çok teşekkür ederiz. Değerli izleyicilerimiz, Çıkış Yolu’nun sonuna geldik. Bir sonraki programda görüşmek üzere, iyi akşamlar.

