Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e bugün sıcak konuları; Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında Öcalan’a ikinci kez yaptığı “gelsin, DEM Parti grubunda örgütün lağvedildiğini açıklasın” çağrısını, arkasından Özgür Özel’in “Ben de el yükseltiyorum, Kürtlere devlet vaat ediyorum, gelsinler Türkiye Cumhuriyeti’ne ortak olsunlar” çağrısıyla devam eden bu açılım sürecini ve gündemdeki diğer başlıkları soracağız.
Stüdyomuzda değerli gazeteci arkadaşlarımız var. Sami Dadalıoğlu; kendisi daha önce TGRT’de, Beyaz TV’de, Akit TV’de ve Kanal Türk’te temsilcilik ve programcılık yapmış, kıymetli bir gazeteci. Hoş geldiniz.
“Hoş bulduk, teşekkür ederim.”
Yine Sıda Kemahlı Altınbaş; Aydınlık Gazetesi’nin özellikle Meclis, Cumhurbaşkanlığı ve siyaset gündemini yakından takip eden bir arkadaşımız. Hoş geldiniz.
“Merhabalar, hoş bulduk.”
Evet, gündem sıcak. İsterseniz Sami Bey, sizden başlayalım. Buyurun, ilk söz sizin olsun. Bu yayın önemli bir yayın olacak; Doğu Bey’in açıklamalarının gündeme damgasını vuracağına ve en az Devlet Bahçeli’nin açıklamaları kadar önemli olduğuna inanıyorum. Sıcağı sıcağına, sondan başa doğru gidelim gündemde, başkanım sizin için de uygunsa.
Sayın Bahçeli’nin bugün Meclis kürsüsündeki açıklamaları adeta gündemde bir bomba etkisi yarattı. Şu an bir kesimin kafası karışık; özellikle AK Parti kanadında insanlar durumu haklı olarak okuyamıyorlar. Fakat sizin ve sizin gibi bu ülkenin münevverlerinin açıklamalarıyla zihinler belki biraz berraklaşacak. Ne oluyor Sayın Perinçek? Bugün Bahçeli’nin bu açıklamaları sonrasında; Kürt sorunu, terör sorunu, PKK… Ne oluyor? Nereye geldik? Bu iş bir anda niye patladı?
Evet, her şey çok açık. Burada olayın arka planında, temelinde, zemininde bir şey aramaya gerek yok. Nedir? Sayın Devlet Bahçeli bir kere PKK liderini muhatap olarak kabul ediyor. Ve nerede muhatap kabul ediyor? Doğrudan doğruya Türkiye’nin en temel konularından birini, terör meselesini çözmede PKK’yı muhatap alıyor. Bu bir ortaklık başlangıcıdır. Tabii bu, PKK liderinin özgürleştirilmesi veya ona af yapılması ötesinde bir hayaldir. Yayılmakta olan hayal şudur: Bir takım çağrılarla, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in güdümünde olan, zaten MİT’in avucunda olan Abdullah Öcalan kullanılıyor. Bunu ilk defa söylemiyorum; Abdullah Öcalan İmralı’ya girdiğinden beri MİT’in avucundadır. Hatta helikopterle getirilmesinden beri avucundadır. Ona ne derlerse söyletirler, yaparlar. Türk devleti onu olumlu yönde de kullanabilirdi.
Fakat şimdi birdenbire ne oluyor? Arkasından gelen Özgür Özel’in açıklamalarıyla da birleştirdiğimiz zaman olayı; Özgür Özel şunu söyledi: “Ey Türkler, Kürtler; size bir teklifte bulunuyorum. Size Türk devletinin sahipliğini teklif ediyorum.” Burada Devlet Bahçeli ile bir buluşma var ve işi adım adım ilerletiyorlar. Bu nedir? Bir kere Kürtler bizim vatandaşlarımız; Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz. Türkiye’deki Kürtler Türk milletinin bir parçasıdır. Türk milleti bir etnik grup değildir; Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan, Anadolu’da ve Trakya’da yaşayan bütün insanlarımız Türk milletini oluşturur. Onu Atatürk çok güzel tanımlamıştı: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Yani bir devrimle, padişahlıktan cumhuriyete geçişle, bu coğrafyada yaşayan bütün halkı Türk milleti olarak tanımlamıştır. Bu olağanüstü, tarihsel bir Türk milleti tanımıdır.
Şimdi o tanım bozuluyor. O tanım yerine “Türkiye’de etnik gruplar var, size devletin sahipliğini teklif ediyoruz” deniliyor. Yani “Siz bu devletin sahibi değildiniz, Kürtler bu devletin sahibi değildi, Türk milletinin parçası değildiniz” deniliyor. Peki, soruyorum; Devlet Bahçeli’nin bu açıklamalarından, PKK’yı muhatap kabul etmesinden, Meclis kürsüsüne Abdullah Öcalan’ı davet etmesinden ve Özgür Özel’in devletin sahipliğini teklif etmesinden sonra Anayasa’nın ilk dört maddesi kaldı mı? Türk milletini etnik gruplara böldüler, devleti de böldüler; devletin ülkesiyle tekliğini ortadan kaldırdılar. Bu çözüm, Türkiye’nin vatan bütünlüğünü, coğrafi bütünlüğünü tehdit eden; federasyona kadar gidebilecek bir süreç olarak gözüküyor.
İmamoğlu ve bu sürecin içinde olanlar, sustuğu sürece veya tavır almadığı sürece Sayın Tayyip Erdoğan da bir planın içindedir. Bu planın arkasında Amerika ve İsrail var. 1991 yılından beri silah kullanarak Irak’ı böldüler, kuzeyinde sözde Kürdistan kurdular. 2010’dan sonra Suriye’nin kuzeyinde bir Amerika-İsrail koridoru yaptılar ve onu PKK-PYD’ye verdiler. Türkiye’nin içinde de PKK’yı destekleyerek Türkiye topraklarını bu sözde Kürdistan, aslında “İkinci İsrail” planına katmaya çalışıyorlar. 33 yıldır uygulanan bu plan, proje aşamasında değil, silahla uygulanan bir plandır.
Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan da bu duruma karşı net, açık vaziyet almadığı sürece o da bu planın içinde gözüküyor. Devlet Bahçeli önden ateşe sürülüyor ve gelişmeler bekleniyor. Şu anda Sayın Tayyip Erdoğan da bu planın dışında olduğunu ortaya koymuş değil. Türkiye’yi bölen, PKK’yı muhatap kabul eden ve Türkiye devletinin tekliğini ortadan kaldıran bir plan açıkça uygulanıyor. MHP ile Cumhuriyet Halk Partisi arasında bir koalisyon oluşuyor. Sayın Cumhurbaşkanımız bu planın neresinde? Şu anki “çok çok önemli” diyerek süreci izleyen ifadeleri, onun da bu planın içinde olduğu şeklinde yorumlanabiliyor. Açık bir ifadeye ihtiyaç var.
PKK ancak silahla silahsızlandırılır. Abdullah Öcalan’a Meclis kürsülerinde çağrı yaptırarak silahsızlandırma sıfır ihtimaldir. Çünkü silahları veren Amerika ve İsrail’dir. Bu hayal çok tehlikelidir; PKK güçlendiriliyor, PKK’ya yasallık tanınıyor, liderine Meclis kürsüsü ikram ediliyor. Meclisten irade oluşmadan af vaatleri yapılıyor. Bundan yararlanacak olan doğrudan PKK’dır. Türk Silahlı Kuvvetleri ve polis tarafından bitirilen PKK’ya, yeniden militan toplamak için elverişli bir iklim sunuluyor. PKK’ya tam bir ikram söz konusudur. Sonuçta iş yine silahla çözülecektir ama bu süreç maliyeti yükseltecek ve Türkiye’yi kaosa sürükleyecektir. Tayyip Erdoğan hükümeti bu çizgiyle artık yönetemez hale gelmektedir; halkta hem MHP’ye hem AK Parti’ye karşı müthiş bir isyan vardır.
Türkiye bütün bu krizlerden, vatanın birliği ve Türk devletinin tekliği ilkelerini gümbür gümbür hayata geçirecek bir “Üreticilerin Milli Hükümeti” ile çıkacaktır. Ancak Devlet Bahçeli ve Özgür Özel tarafından çözümün maliyeti ağırlaştırılmaktadır; Tayyip Erdoğan da bu maliyetin ağırlaştırılmasına katkıda bulunmaktadır.
“Cumhurbaşkanım ile ilgili konuyu açtınız Sayın Perinçek. Geçen haftaki programınızda Erdoğan’ın dışarıda olduğunu değerlendiren bir açıklamanız olmuştu ama bugün Erdoğan, il başkanları toplantısında ‘Cumhur İttifakı tarafından açılan tarihi fırsat penceresinin kişisel hesaplara kurban edilmemesini ümit ediyoruz’ dedi.”
Ben “dışarıda” diye kesin bir ifade kullanmadım. Başından beri her ikisi de bir milli plandan bahsediyordu. Fakat bir noktadan sonra Mehmet Uçum’un açıklamaları ve diğerlerinin yorumları, Bahçeli’nin çıkışını bir sürpriz olarak değerlendirdi. Cumhurbaşkanı’nın bu süreci seyretmesi ve açık tavır almaması nasıl olur? Hukukun ve kanunların başındaki şahsiyet değil mi Sayın Cumhurbaşkanımız? Hem hükümet başkanı hem devlet başkanıdır.
Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre hapishanedeki bir adamı çıkarıp Meclis kürsüsüne getirmek, sembolik de olsa anayasanın ilk dört maddesini sarsar. AK Parti sözcülerinin beyanlarında da Bahçeli’nin planın ötesine geçtiğine dair imalar var. Bunları iyi değerlendirmeliyiz. Türk milletinin menfaati, Cumhurbaşkanı’nın gidip Devlet Bahçeli ve Özgür Özel ile el ele verip Türkiye’yi parçalayan bir Amerika-İsrail planına katılması değildir. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve polise bütün maliyetin yükleneceği bu süreçte, devlet başkanına düşen sorumlulukları hatırlatmak zorundayız. Hepsinin Atlantik sisteminde buluştuğu bu anlayış doğru değildir. Sayın Cumhurbaşkanı’na, seçildiği zaman ettiği yemini hatırlatıyoruz. Şu anda hem o yemin hem de Devlet Bahçeli’nin milletvekili olarak ettiği yemin bizzat kendileri tarafından çiğnenmektedir. Cumhurbaşkanı da yeminini çiğniyor gibi. Çiğniyor mu, çiğnemiyor mu? Bunu burada sormak zorundayız. O yeminleri şimdi burada okursak; bu yapılan çıkışın, bir çıkış falan değil, Türkiye’nin devlet bütünlüğüne, toprak bütünlüğüne, milli birliğine ve geleceğine karşı başlatılan elim bir tecavüz olduğunu görürüz. Bunun sorumlulukları ağırdır; bu, Meclis kürsüsünden edilen bütün yeminlerin, sadakatlerin ve vefaların ayaklar altına alınmasıdır. Onun için herkes safını net olarak belirlesin, herkesin nerede durduğunu görelim.
Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan da yerini belli etsin. Türkiye’nin tarafında mı, yoksa Atlantikçilerin, Amerika ve İsrail’in tarafında mı? Bu Türkiye’yi nereye götürür? Şu anda İsrail’le iş birliğine, aynı cephede olmaya ve Filistin’e ihanete götürmektedir. Filistin’e ihanete yol açan bir sürecin başıdır bu. Herkes hangi yolda ve hangi adımları attığını çok iyi bilmelidir. Sanıyorum ki burada bizim açıklamalarımıza bir ihtiyaçları da yok. Bugün Meclis’te herkes birbirine “Neden böyle oldu?”, “Nasıl bu sürece geldik?” gibi sorular yöneltti. Milletvekilleri şaşkınlık içindeydi.
Siz 2020 yılında “Türk devleti çok yakında Abdullah Öcalan’a silah bırakma çağrısı yaptıracak” demişsiniz. Bu taşlar mı döşendi? Bu süreci görmemek mümkün değil. NATO’ya bağlı olan, Atlantik sisteminden zincirlerini koparamayan bir Türkiye yönetimi en sonunda bu hallere düşer. Oysa önünde iki yol vardı: Birincisi, tamamen bağımsız, başı dik, NATO’dan zincirlerini koparan ve PKK’yı hem Suriye ile iş birliği yaparak Suriye’nin kuzeyinde hem de içeride temizleyen bir yol. Türk Silahlı Kuvvetleri içeride bunu başardı; bu çok önemli, ciddi bir başarıdır. Suriye’nin kuzeyinde de temizleme seçeneğinin oluşturulması için Vatan Partisi olarak çok büyük çabalar gösterdik, biz bu seçeneğin mimarıyız. Bugün Rusya Büyükelçisi ziyaretimize geldi. İran, Suriye ve Rusya ile 3-4 senedir bu plan üzerinde çalışıyoruz ve tam olgunluk noktasına gelmişti. Türkiye ve Suriye devletleri anlaşacak; Suriye’nin kuzeyindeki PKK ve Amerika güdümlü, İslam’la ilgisi olmayan, İslam’a karşı düşman olan DAEŞ türü terör örgütleri temizlenecekti.
Burada birdenbire Amerika ve İsrail devreye girdi. Devlet Bahçeli’yi ve kısmen de –ona bir fırsat tanımak zorundayız– Sayın Cumhurbaşkanımızı tereddütler içinde görüyoruz; net ve açık bir tavır almadıklarını görüyoruz. Bu koşullarda o Suriye ile iş birliği planı bozuldu ya da ertelendi. Ama bu eninde sonunda olacak. Türkiye’nin, ABD’den ve İsrail’den gelen tehditlere bölge ülkeleriyle beraber karşı koyması dışında bir seçeneği yoktur.
Irak son olarak PKK’ya karşı bir tavır almıştı. Bölge ülkeleri açısından bu süreç nasıl karşılanacak? Şimdi bakın, buna alternatif bir süreç başladı. Suriye, Irak, İran ve Rusya’nın katılımıyla PKK’yı temizlemek varken ve yine Türkiye’yi hedef alan o DAEŞ türü sahte İslamcı terör örgütlerini temizlemek varken bundan vazgeçiliyor. Onlara muhataplık düzlemi tanınıyor. Devlet Bahçeli’nin Öcalan’a yaptığı “Gel, el ele verelim” çağrısı, onu muhatap kabul etmek demektir. Bu nereye götürüyor? Onunla iktidarı paylaşmaya götürüyor.
Bunu da çok açık bir şekilde, bir adım daha öteye geçerek Özgür Özel ifade etti. Ne dedi? “Devlet sahipliği teklif ediyoruz” dedi. Devlet Bahçeli “Bir adım daha atmamız lazım” diyor, yani devlete ortak yapmamız gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla devletin tekliğini ortadan kaldırmamız lazım. Yani “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütündür” hükmünü kaldıralım, Türkiye devletinin sahibi etnik olarak tanımlansın istiyorlar. Özgür Özel’in konuşmasında Çerkez’inden diğerlerine kadar bütün etnik grupları sayan o tekerlemeler tekrar gündeme geldi. Bunlar 2010’daki “Kürt açılımı”, “Ermeni açılımı” döneminin Amerikan tekerlemeleridir. Türkiye’mizde çeşitli kavimlerden, mezheplerden, milliyetlerden insanlar var ama bunların hepsinin toplamı Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk milletidir. Programımızda da şunu söylüyoruz: “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz.” Kürt öteki değildir, bizdendir; o da Türk milletinin bir parçasıdır. Çünkü Türk milleti etnik veya ırksal bir tanım değil; tarih boyunca imparatorluklar kurmuş, farklı kavimleri bir arada yaşatma yeteneği kazanmış bir devlet geleneğinin adıdır. Bu geleneği dinamitlemeye çalışıyorlar ama başarılı olma ihtimalleri yoktur; çünkü Türk milleti, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk polisi ve Vatan Partisi var. Bu süreç kesinlikle bozguna uğratılacaktır.
Türkiye, Obama döneminde olduğu gibi yine Amerika’nın gazıyla mı hareket ediyor? Evet, aynı hataya düşülüyor ama bunun başındayız. Milletimiz için yeterince ders olmuştur. Bunu “açılım” gibi isimlerle gizlemeye çalışıyorlar ama halkı aldatamazlar. İçeriği değiştirmedikleri sürece isimlerin bir önemi yok. Abdullah Öcalan’ı Meclis kürsüsüne davet etmek, Özgür Özel’in attığı adımla PKK’ya “devlet sahipliği” teklif etmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kanla kuruluşunun reddedilmesi ve dinamitlenmesidir.
Burada mevcut Cumhur İttifakı hükümetinin de temellerinin yıkıldığı görülüyor. Devlet Bahçeli Özgür Özel’le bir ortaklığa düştü, Tayyip Erdoğan ise şu anda ortaksız durumda. Cumhur İttifakı dağılmış vaziyette. Sayın Tayyip Erdoğan, bu girişimin içinde mi, başında mı yoksa neresinde? Açıklamak zorunda. Eğer “Hayır, ben buna karşıyım” diyorsa doğru olanı yapacaktır; ancak Cumhur İttifakı uğruna bu planın içine düşerse bu hükümetin ömrü çok kısadır. Türkiye bir hükümet krizine doğru yuvarlanıyor.
Öcalan’ın ikna edilmesine gerek yok, o zaten avuçtaki bir enstrümandır. Atilla Uğur, İmralı’da onu sorguya çektiğinde Öcalan zaten “Ben Türk devletinin enstrümanıyım, devlet beni kullansın” demiştir. PKK’yı DEM Parti’den koparmak ise bir illüzyondur; DEM Parti, PKK’nın elidir, koludur, dilidir. Onu ancak silahla temizlersiniz. Kürt vatandaşlarımızı kazanmanın yolu, devletin Türkiye’nin bütünlüğü konusundaki kararlılığını göstermesidir. Şırnak’taki, Van’daki vatandaşımız devletin kararlılığını görmezse endişeye kapılır.
Diyarbakır anneleri ve bölgedeki analarımız bu süreçten büyük kaygı duyuyor. PKK temizlenmişken, bölgede huzur gelmişken tekrar kurşunların patlayacağı bir sürece dönülmesinden endişe ediyorlar. CHP ise Amerika ve İsrail’in oyununa ortak olarak aslında “Ben iktidara gelemeyeceğim” demiş oluyor. Amerika’nın güdümüne girerek artık Türkiye’de kimse iktidar olamaz. Bugün Türkiye’de iktidar yolu, Amerika ve İsrail’in bölme dayatmalarına karşı dimdik duran, üretim devriminden yana olan Vatan Partisi gibi güçlere açılmıştır. Türkiye’yi bölenler ise bizzat kendi partilerini de bölerler. MHP bölünmeye başlamıştır, AK Parti ve CHP içinde de bu süreç ciddi bölünmeler yaratacaktır. Özgür Özel’in etnik temelde devlet teklif etmesi, kendi tabanı tarafından da kabul edilemez. Bu Türk Milleti kavramını, Türkiye Devleti’nin tekliği kavramını, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü; yani anayasanın ilk dört maddesini tamamen dinamitleyen bir açıklama. Bakın, bu süreçte anayasanın ilk üç maddesi ve dört maddesi kalmadı. Yani fiilen kalmadı, yazıya geçirilmedi ama eğer bu kuvvetler; yani Devlet Bahçeli, Özgür Özel ve Tayyip Erdoğan da buna katılırsa, bu kuvvetler yeni bir anayasa yazmaya kalktılar. Ama yazamayacaklar. Onların siyasi mezar taşları yazılıyor şimdi. Siyasi mezar taşları, fiziki değil. Yani bu Türkiye’yi bölmeye kalkışan partilerin gideceği yer doğrudan dönülmez bir mezardır. Onlara toprağın üzerinde önümüzdeki dönemde yer olmayacaktır ve olamaz. Bunu göreceğiz.
Türkiye bir yerel seçim atlattı. Siz de o yerel seçimden sonra “çıkış yolu” programlarında oluşan haritayı yayınladınız. Yani özellikle Güneydoğu’da, Diyarbakır gibi çok büyük şehirlerin DEM Parti’nin güdümündeki siyasi partiye geçmesini… Şimdi Özgür Özel, buradaki vatandaşları şöyle tarif ediyor: “Kendilerini buraya tam olarak ait hissetmiyorlar.” Kazanma amacını söylemiş olamaz mı? “Hissetmeyenler” demiyor, yani “hissetmeyenleri devlet sahibi yapacağız” demiyor. “Ben” diyor, “Kürtlere şimdi bir devlet teklif ediyorum.” Yani “evvelden bunlar Türk Devleti’nin sahibi olarak kendilerini hissetmiyorlardı” diyor. Bir kere bu vahim bir şey. Tam olarak kendilerini ait hissetmeyen bütün Kürtlere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sahibi olmayı teklif ediyor.
Bakın, “hissetmeyen kesime değil, tamamı hissetmiyor” diyor. Kürtlerin bu devletin sahipliği hissinde olmadığını söylüyor. Bütün Kürtleri bir şeyle suçluyor; “Kürtlerin tamamı bu devletin sahibi olarak kendini görmüyorlar” diyor. Dikkatli okuyalım; “Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerine ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sahibi olmayı teklif ediyorum.” Yani cümlenin başı; bütün Kürtler bu devletin sahibi olarak kendilerini hissetmiyorlar diyor. Ve o Kürtlere —yani Kürt etnik grubuna veya Kürt milliyetine— “ben bir devlet teklif ediyorum” diyor. Bu ne demek? Ya ayrı bir devlet olur; yani ikinci bir İsrail devleti, yahut da daha iyimser bir yorumla “Türk devletini parçalarız, federasyon yaparız” diyerek bir federe devlet, veya “özel Kürdistan kurulur” demek; hepsi birer devlettir.
Sonuç itibarıyla bütün Kürtlere bir devlet teklif ediyor ve bununla da kalmayıp “bütün Kürtler bu devletin sahibi olarak kendilerini hissetmiyorlar” diyor. Türkçe başka anlama gelmiyor. Bir bölgeye veya bir kesime “devlet teklif ediyorum” diyemezsiniz. Kürtler içerisinden kendisini Türk devletinin sahibi olarak hissetmeyenlere bir devlet veriyor. Peki hangi coğrafyayı vereceksiniz onlara? “Siz ey Kürtler, Türk Devleti’nin sahibi olarak kendinizi hissediyor musunuz, hissetmiyor musunuz?” diye sorarsanız buradan bir devlet projesi çıkmaz. Onlar zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin sahibi; sahibi olmadığını iddia eden kendisi.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programında Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e gündemdeki soruları soruyoruz. Sayın Sami Dadalıoğlu ve Kemal Altınbaş’la beraber konuşuyoruz. Devlet Bahçeli’nin Öcalan çıkışını, Özgür Özel’in açıklamalarını ve Tayyip Erdoğan’ın durumunu konuştuk. En son Özgür Özel’in bu “Kürtlere devlet vaadini” konuşuyorduk. Burada doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin milletiyle ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğü hedef alınmaktadır.
Siz “Ben Kürtlere devlet teklif ediyorum” dediğiniz zaman; bu devlet havada, bulutların üzerinde olmaz. Ayağını bir toprağa basması lazım. Bir toprak teklif ediyorsunuz, bu da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü parçalamak demektir. Devlet, bir coğrafya üzerindeki üstün iktidardır, egemenliktir. Devlet teorisine göre; devletin unsurları millet (halk), toprak (ülke) ve yaptırım gücüdür (ordu). Devlet teklif ediyorum dediği anda bunlara egemenlik ve silahlı güç de ekliyor. Yani PKK’nın silahlı gücüne “devletin askeri gücü” olma vaadi sunuyor. Kendince çok uyanıkça, amiyane tabirle bir açıklama.
CHP Grup Başkanı ve Ali Mahir Başarır, Özel’in sözlerine ilişkin “CHP’nin kimseye bir santim toprak ya da devlet verecek durumu yok” dedi. Çeviren bir şey yok ya, kendi genel başkanlarını devirsinler. Böyle bir genel başkan olur mu? Bu kadar Türkiye devletine, cumhuriyetine, halkına, milletine, Atatürk’e, toprak bütünlüğümüze ve devletin tekliğine tekme vuran bir CHP genel başkanı olur mu? Devlet teklif ediyormuş, babasının devleti mi? Kim oluyor da Özgür Özel; hangi güçle, hangi selayetle, hangi cesaretle bunu teklif ediyor? İstediği kadar Amerika’ya, İsrail’e dayansın; Türk devletinin tekliğine son veremez. Onun için bunların siyasi mezarları kendi elleriyle kazılmaktadır. Eline kazmayı almış, kendi siyasi mezarını kazıyor. Özgür Özel, Devlet Bahçeli ve oradaki üçüncü kazmayı tutan Sayın Tayyip Erdoğan… O da kazmayı eline alıp kendi mezarını kazacak.
Özgür Özel’in açıklamaları iki ucu açık açıklamalardır. Şimdi Doğu ve Güneydoğu illerine ziyaretlerde bulunduğunda, orada Kürt kökenli vatandaşlara “Ben size yeni bir devlet vaat ettim” diyebilir; Ankara’da ise “Hayır efendim, ben mevcut devleti sahiplenmeleri için böyle bir açıklama yaptım” diyebilir. Ancak lafı çevirmeleri mümkün değil. Eğer Özgür Özel, “Bir yanlış yaptım, dilim sürçtü, anladım ki bu vatanımıza ve devletimize karşı bir ihanet açıklamasıdır” derse biz de onu alkışlarız.
Vatan Partisi bu süreçte Türkiye’ye bir hükümet seçeneği sunuyor: “Üreticilerin Milli Hükümeti.” Bir üretim devrimini başarmak, Türkiye ekonomisinde üretim odaklı bir atılımı gerçekleştirmek ve önümüzdeki büyük bunalıma cevap vermek… Güvenlik planında da Suriye, İran ve Rusya ile anlaşarak PKK’yı Suriye ve Irak’ın kuzeyinden temizlemek, terör sorununu kökten halletmek. Başı dik, bağımsız bir Türkiye inşa etmek. Türk milletinin önüne koyduğumuz seçenek budur. Türkiye bu hükümet krizini sürüp gidemez; şu anda Türkiye, kendisine sahip çıkan bir hükümetten yoksun.
2014’te Silivri duvarını yıkmamızdan, 24 Temmuz 2015’teki “Hendeklere Gömme Harekâtı”ndan bu yana devam eden süreçte bir krizle karşı karşıyayız. 2015’ten beri PKK’yı temizleyen bir Türk devleti vardı; ancak 2024 Ekim ayına geldiğimizde, Devlet Bahçeli’nin çıkışı ve karşısında kararlı tavır almayan bir cumhurbaşkanı ile karşı karşıyayız. Vatandaş haklı olarak birinci sıraya ekonomiyi koyuyor. Acaba bu olaylar ekonomik krizi perdelemek için mi yapıldı? Hayır, bu basit bir perdeleme değil, bir intihardır. Hükümet kendi kendini yok ediyor. Onu bekliyoruz. Bakalım ne yapacak? Peki, sıcak para girişini artırır mı? Siz bunu Amerika ve İsrail planı olarak değerlendiriyorsunuz. Mehmet Şimşek de bugünlerde Amerika’da; Türkiye’yi bu projeye ikna etmek için orada. Amerika ve İsrail’in Türkiye ekonomisini kurtaracak bir birikimi yoktur; ancak Türkiye’yi felaketlere sürükleyecek marifetleri çoktur. Yani Türkiye, Amerika’nın 1980’den beri dayattığı ekonomik süreci yaşıyor. 2017 yıllarına geldiğimizde bizzat Hazine Bakanı ve Sayın Tayyip Erdoğan, bu ekonominin sürdürülemez hale geldiğini ifade ediyordu. Yani dışarıdan sıcak para bularak 1980’den bu yana yürütülen ekonomi sürdürülemez hale geldi. Şimdi o sürdürülemeyen ekonomiyi kim, nasıl sürdürecek? Lastikleri patlamış bir araba düşünün; araba çökmüş, Sayın Tayyip Erdoğan ile Sayın Devlet Bahçeli arabanın arkasına geçip bu arabayı mı sürecekler? O program bitti, lastikleri patladı. O programın yürümesi artık mümkün değil. Bu yüzden bugün çok büyük bir ekonomik bunalım içindeyiz.
Bakın, evvelki gün Türk-İş’in Ankara’da yaptığı miting muhteşemdi ve Türkiye işçi sınıfı tarih sahnesine çıktı. Onu sadece bir miting olarak görmeyelim; yeni bir dönem başlıyor. İşçilerin, “Türkiye’nin geleceğinde biz varız”, hatta “Türkiye’yi biz yönetiriz” mesajlarının okunduğu bir hareket başladı. Bu yalnız bir miting değil; Nallıhan’dan İstanbul Çatalca’sına, Iğdır’dan Adana’ya, Mersin’e kadar Türkiye’nin her yerinde belediyelerde, enerji ve gıda sektörlerinde işçi hareketleri başladı.
Avrupa’daki, Fransa’daki ve Amerika’daki ekonomik krizin dalgaları şimdi Türkiye’ye gelmek üzere. Önümüzdeki Kasım, Aralık aylarında Türkiye’de çok ciddi işten çıkarmalar ve iflaslar yaşanacak. Çark dönmediği için fabrika sahipleri de orada çalışan emekçiler, işçiler ve memurlar da kaybedecek. Ekmek teknelerinin tehlike altında olduğu bir sürece giriyoruz. Buna Türkiye’nin bir cevabı var; Vatan Partisi bunun programını hazırladı. Türkiye’nin çok yüksek bir tasarruf kabiliyeti var. Ancak bu tasarruflar, devletin tespit ettiği rakamlara göre 500 milyar dolar olarak yurt dışındaki bankalara gitmiş. Yine Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız Cevdet Yılmaz’ın iki ay kadar önce açıkladığı üzere, bankalarda kilitlenmiş 300 milyar dolar değerinde altın var. Demek ki Türkiye, son 15-20 yılda 800 milyar dolar gibi olağanüstü bir tasarruf yaratmış. Sorun, bu tasarrufu hükümetin yanlış politikalarıyla yatırıma yönlendirememiş olmamızdır.
Şimdi ne olacak? Bu tasarruf yatırıma yönlendirilecek. Kimsenin parasına el koymuyoruz ama “Arkadaş, sen bunları yabancı bankalarda tutamazsın; ya Türkiye’de yatırım yapacaksın ya da Türk bankalarına yatıracaksın” diyeceğiz. Bankalardaki altınlar da yatırım sermayesine dönüşecek. Bunlar kanunla yapılır ve devlet burada yaptırım gücünü kullanır. Türk milletinin karnının doyması, barınma ve eğitim meselesi, asgari ücretli ve emeklilerin durumu bir takım büyük kazançlar sağlayanların keyfine bırakılamaz. Türkiye bu büyük kararlara doğru gidiyor. Bunun önünde kimse duramaz; bu bir seldir.
(Ekonomi başlığı altında, yurt dışındaki 500 milyar dolar örneğini daha önce de vermiştiniz. Suudi Arabistan’da Prens Selman, yurt dışında parası olanları otellere kapatıp parayı getireni serbest bırakarak bir çözüm bulmuştu. Sizce bu mümkün mü?)
Evet, bu 500 milyar doların 200 milyar doları gelse Türk ekonomisi çok rahat çıkar. Sayın Putin de Rusya’da benzer yollar izledi. Biz Prens Selman’dan daha kibar yöntemler bulabiliriz ama onlar da ülkelerinde iyi bir çözüm ürettiler. Bu paranın yurt dışında oluşu, sahiplerinin ülkeye güvenmemesinden mi kaynaklanıyor? O para sahiplerine buradan bir mesaj yollayalım: Güvendiğiniz ülkelerin bankaları, Londra, New York veya İsviçre bankalarındaki paralarınız hiçbir şekilde garanti altında değildir. Yarın Türkiye ile bu ülkeler arasında problemler büyüdüğü zaman, mevduatlarınıza el konulması veya yaptırımlara tabi tutulmanızla karşılaşabilirsiniz. Akılları varsa o paraları devletin kanunları çıkmadan Türkiye’ye getirirler. En güvenilir banka yine Türkiye bankalarıdır. İsterlerse motorlu taşıta, gübreye, ilaca; yani dış ödemeler açığını kapamak için gereken sektörlere yatırım yapsınlar. Kazansınlar ve Türkiye’de paraları büyüsün. Yoksa o ülkelerdeki üç kuruşluk faiz, bir sanayicinin akıllı bir çözümü değildir.
(Vatan Partisi olarak iktidara geldiğinizde bu paranın gelmesi için her şeyi yapacağınızı söylüyorsunuz.)
Hepsini getirir miyiz bilmiyorum ama en az 300 milyar dolarını getiririz. Onlara da kazanç vaat ediyoruz; el koymuyoruz. Türkiye’de yatırım yapın, hem istihdam yaratalım hem de ülkemizi zenginleştirelim diyoruz. Neden daha önce yapılmadı? Çünkü önceki iktidarlar sıcak para komisyoncularına ve dolar-borsa vurguncularına dayanarak iktidarlarını sürdürüyorlardı. Kendi dayandıkları güçlere karşı yaptırım uygulayacak halleri yoktu. Bir de bu, emekçiye sadakati olan bir hükümetin yapabileceği bir şeydir. Türkiye’de şu anda açlık yok deseler de çevremde evine ekmek götüremeyen, çocuğunu okutamayan aileler görüyorum. Önümüzde daha büyük işçi kitlelerinin sokağa atılması tehdidi var. Bir müddet sonra toplum, “Bunu yap, yapmazsan seni istemiyoruz” diyecek. Türkiye oraya doğru gidiyor.
(Sayın Perinçek, büyükelçiliklerle görüşmeleriniz oluyor. Rusya, Çin, İran, Venezuela gibi ülkelerle ilişkilerinizi ve onların süreci nasıl okuduğunu sorabilir miyiz?)
Çin, Rusya, İran, Suriye, Cezayir ve Venezuela’da temsilcilerimiz ve çok iyi ilişkilerimiz var. Bu ülkelerle yükselen Asya uygarlığının önündeki sorunları ve Türkiye’nin konumunu konuşuyoruz. Ama en önemlisi; Batı Asya’dan terörü temizlemek, İsrail’in önüne geçmek ve bir bölge veya dünya savaşını önlemeyi konuşuyoruz.
(Peki, Sayın Devlet Bahçeli’nin Suriye ve BRICS çağrısı ile aniden değişen tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?)
Bunlar, “üst akıl” müdahalesini kanıtlayan gerçekler. Birdenbire bir zelzele olmuş, beklenmeyen bir sel felaketi yaşanmış gibi herkes şaşkınlık içinde; AK Parti grubu da MHP’nin tabanı da lider kadrosu da… Bunun adresi Amerika ve İsrail’dir. Amerika’nın Batı Asya’daki stratejik hedefi, PKK eliyle Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmaktır. Türkiye’de bitirilmiş olan PKK’nın yeniden hortlatıldığı görülüyor. Devlet Bahçeli birdenbire Amerika ve İsrail’in dayatmasına teslim oldu; bunun başka bir izahı yok. Türkiye gafil avlanmış oluyor ama bu gerçeği görmek zorundayız.
Özgür Özel, masanın ne yapmak istediğini açıkça söylüyor ama diğerleri söylemiyor. “PKK’yı temizleyeceğiz, fırsat vereceğiz” diyorlar. O fırsatı kullanmayacaklarını herkes biliyor. Tepesine bin ki Türkiye başarılı olsun. Sınır ötesinde Suriye, Rusya ve İran destekli bir çözüm hazır; Türkiye’ye de bir fırsat sunuluyor. Fakat birdenbire bu planı bertaraf eden bir Amerika-İsrail planı Türkiye’ye dayatıldı ve maalesef Sayın Devlet Bahçeli buna alet oldu. Tayyip Erdoğan da ilk önce “Biz de varız” dedi ama bakalım gelinen noktada ne diyecek? Ona bir imkan tanımamız lazım. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
Otomotiv tamir, ahşap, metal, kompozit, inşaat ve dekorasyon sektörlerine özel ürünler; zımpara makineleri, toz emiciler, aksesuarlar, aşındırıcılar, parlatma ürünleri ve özel çözümler sunan KB Zımpara çözüm ortağınızdır. Detaylı bilgi için kemalbaşaran.com.tr adresini ziyaret edebilir veya 0266 281 10 50 numaralı telefondan bize ulaşabilirsiniz.
***
Dilediğiniz Miles & Smiles kredi kartıyla alışveriş yapın, kazandığınız millerle dünyayı keşfedin. Tek bir Miles & Smiles kredi kartı yok ama tek bir Miles & Smiles var.
***
Borçlanma ekonomisi çöküyor. Ekonomide Batı’ya bağlı sistemin sonu geliyor; Türkiye, üretim ekonomisine yelken açıyor. Türkiye’nin önünü durduramazlar, tıkayamazlar.
Üreticinin talepleri Türkiye’nin finansal durumuyla doğru orantılıdır. Türkiye’de çiftçi ve kamyoncu, pahalı petrolü kullanmak zorunda bırakılıyor. Ancak sevindirici bir rakam geldi; işsizliğin düştüğü açıklandı. Peki, işsizlik gerçekten düştü mü? Neoliberallerin başka bildiği bir şey yoktur. Çözüm bu programda; Mustafa Kemal’in altı oku gerekli. Ancak bu altı ok; kırmızı beyaz renkte olmalı, mor yeşil değil. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Ekonomi Siyasetleri Bürosu Başkanı Hakan Topkurulu, ekonomide anlatılmayanları anlatıyor. Devletin müdahale etmediği yerlerde özel sektör patinaj yapıyor.
***
Merhaba, benim adım Bob Ross. Programımıza hoş geldiniz, tekrar görüştüğümüze sevindim. Geçmişe bir pencere açıyoruz. Yıllarca televizyonlarda tuvalinin başında gördüğümüz bu kişiyi hatırladınız mı? “Belki de burada bizim bir akarsuyumuz vardır” ya da “Şurada küçük bir ağaç vardır” sözleri sizin de kulaklarınızda çınlamıyor mu? “Belki tam burada yaşayan küçük bir bitki de var” diyerek yarım saat içinde doğa resimleri yapan, hayatı boyunca 30 binden fazla resimle dünya genelinde tanınan ressam Bob Ross artık bu ekranda. “Az miktarda kadmiyum sarısı ve beyaz ekleyebiliriz.” Bob Ross’la Resim Sevinci, haftanın her günü saat 18.30’da Ulusal Kanal’da. Sakın kaçırmayın.
***
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Ulusal Kanal’da. Bahçeli’nin Öcalan çıkışını ve yeni açılım sürecini nasıl yorumluyor? Yeni anayasa çağrısına tavrı ne? Mültecilere yönelik sert söylemlerinin hedefi nedir? İsrail’in “hedef Türkiye” açıklamaları, riskler, NATO ve Avrupa Birliği tartışmaları… Gündemdeki konuları gazeteci İsmail Dükel, Ulusal Kanal Ankara Temsilcisi Adnan Türkkan ve Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş soruyor; Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ yanıtlıyor. Ankara Gündemi Özel, perşembe günü 20.30’da Ulusal Kanal’da.
***
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programında Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e gündemin sıcak başlıklarını soruyoruz. Gazeteciler Sami Dadalıoğlu ve Sıla Kemal Altınbaş ile beraber dış politikayı konuştuk. Şimdi Fethullah Gülen’in ölümü ve sonrasındaki sürece geçebiliriz.
Ancak bu konuya geçmeden önce ekonomiyle ilgili bir tespitte bulunmak istiyorum. Başkanım, bu ülkede her 15 yılda bir rutin ekonomik kriz yaşanıyor. Diğer ülkelerde olmayan bu krizlerin sebebi insan faktörü müdür?
Doğu Perinçek: Uygulanan program… Türkiye, 1980’den sonra sert krizler dönemine girdi. Turgut Özal ile birlikte Türkiye’ye “dünya ekonomisiyle bütünleşme” adı altında bir program dayatıldı. Bu programın özü; gümrükleri indirmek, özelleştirmelerle kamu sektöründen vazgeçmek ve Türk devletinin halkçılık anlayışından, yani emekçilere sağlanan desteklerden uzaklaşmaktı. Bu program, Türkiye’nin sanayisini bitiren bir süreçti. Küresel ekonomiyle bütünleşme bahanesiyle Denizli, Bursa, Gaziantep ve Konya gibi sanayi kentlerindeki üretim tasfiye edildi. Kendi kömürünü, buğdayını, pamuğunu üretemeyen, hayvanını ithal eden bir ülke haline getirildik. Bunların hepsi borçlanmayla oldu; borçlar 500 milyar dolara ulaştı. Dolayısıyla krizler, Türkiye ekonomisinin dışa bağımlı yapısal özelliklerinden kaynaklanıyor. Kamu ekonomisi, krizlere karşı bir güvenceydi, onu tasfiye eden bir sürece girdik.
Fethullah Gülen hayatını kaybetti. Siz, 50 yıla yakın süredir FETÖ ile mücadele ediyorsunuz. Cumhurbaşkanı Erdoğan, FETÖ ile mücadelenin süreceğini söyledi. Bu nasıl sağlanır?
Doğu Perinçek: FETÖ, NATO’nun bir yeraltı örgütlenmesi, yani Gladio’dur. 1970 sonrası süreçte Turgut Özal, Tansu Çiller ve AK Parti dönemlerinde Türk devletinin içine yerleştirildi. NATO statülerine göre, kendi devletinizin içinde bir yeraltı örgütlenmesini kabul ediyorsunuz; FETÖ bunun ürünüdür. Amerika’dan ve NATO’dan bahsetmeden FETÖ ile mücadele edilemez. Bunlar halkı kandıran açıklamalardır. FETÖ’nün arkasındaki güç Amerika’dır; 15-16 Temmuz’da Türk Silahlı Kuvvetleri, polisi ve yargısı içerisindeki cihazları ortaya çıktı.
1990’lardan bu yana biz FETÖ’nün bir devlet içi Amerika-NATO örgütlenmesi olduğunu işliyoruz. O dönem bizi hapse attılar. Amaç, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Vatan Partisi’ni etkisiz hale getirip Türkiye’yi bölmekti. Yargıtay’ın “FETÖ sivil toplum kuruluşudur, silahı yoktur” dediği dönemde biz “Silahı var, o silahlar Türk ordusunun hangarlarında duruyor” dedik. 15 Temmuz gecesi o hangarlardan çıkan uçaklar meclisimizi bombaladı. Amerika’yı perdeleyerek FETÖ bitirilemez. Türkiye, NATO’dan çıkmalı ve Amerikan hegemonyasından tamamen kurtulmalıdır. Aksi takdirde FETÖ benzeri örgütlerin zemini canlı kalmaya devam edecektir.
De Gaulle, 1963’te “NATO, Fransa’yı kontrol örgütüdür” demişti. Bu örgüt bir savunma örgütü değildir. 12 Mart’ta, 1980’de ve sonrasındaki süreçte bunu yaşayarak gördük. FETÖ’nün siyasi ayağı tartışmasına gelince; 140 bin kişi kamu idaresinden temizlendi. FETÖ, iktidarların her döneminde ortak oldu. Geçmişteki devlet başkanlarımızın, hükümet başkanlarımızın FETÖ ile samimi resimleri var. Bir tek eski Genelkurmay Başkanımız rahmetli Karadayı, ondan plaket almayı reddetmiştir.
Fethullah Gülen’in ölümünden sonra o yapılanma varlığını sürdürecektir çünkü o yapı Amerika’nın elindeki bir cihazdır. FETÖ’yü sadece zindanla, polisle değil, ideolojik olarak Cumhuriyet kültürüyle eğiterek bitirebiliriz. 1 milyon 600 bin insan çeşitli soruşturmalardan geçti. Bu insanlar ideolojik olarak zehirlenmiş durumda. Onları Cumhuriyet’in kurucu ideolojisiyle, Türk Devrimi’nin doktriniyle kazanmamız gerekiyor. 1937’de Anayasa’nın ikinci maddesinde yer alan “Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve Devrimci” olan o altı ok; Türk devletinin niteliğidir. 1960’tan sonra bu değerlerden vazgeçilmesiyle Türkiye kültürel bir bunalıma girdi. Bu bunalımı bugün acı bir şekilde yaşıyoruz. Ondan sonra LGBT, bilmem ne, Türkiye’de dayatmaları yaşanıyor. Ondan sonra batıyı, halkı düşünen; kendini toplum için çalışmaya ve fedakârlığa adayan insan tipi yerine; bencil, benmerkezci, başkalarını düşünmeyen bir insan tipi türedi. O insan tipi şimdi ekonomiyi mahvediyor, sağlık sistemimizi mahvediyor, değil mi? O insan tipiyle neler ortaya çıktı?
Sayın Başkanım, o konuya girmeden önce, burayı daha da açmanızı istediğim için bir reklam arası versek?
Tamam, olur. Kısa bir reklam arası. Reklam arasından sonra “Çıkış Yolu”nda gündemi Sayın Başkan’a sormaya devam edeceğiz. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
(Reklam araları geçildi.)
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, “Çıkış Yolu”nda Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı sormaya devam ediyoruz. Değerli gazeteciler Sami Dağdağlıoğlu ve Sıla Kemahlı Altınbaş’la beraber en son FETÖ ile mücadeleyi konuştuk. Sorular varsa devam edelim.
Başkanım, FETÖ ile mücadele üzerinden sorarsam; yanılmıyorsam oğlunuz Mehmet Perinçek, Rusya’da, Moskova’da bunun mücadelesini verdi ve orada çok radikal sonuçlar alındı. Rus devleti, Mehmet Perinçek’in Rus televizyonlarındaki çalışmaları ve mücadelesinden sonra oradaki okulları temizledi. Ondan sonra Mehmet Perinçek Türkiye’ye geldi, havaalanında evine gidemeden gözaltına alındı, tutuklandı ve Silivri’ye gönderildi. Yani Rusya’da FETÖ’ye karşı yaptığı faaliyetler nedeniyle onu da birkaç yıl hapiste tuttular; şimdi süresini tam bilmiyorum ama o da Silivri mahkûmlarından oldu.
Toplumda şöyle bir algı ve söylem var: “FETÖ gitti, yerine Menzil geldi, Süleymancılar geldi.” Buna ne dersiniz?
Şimdi, bu biraz doğru ama toplum burada sırf “cemaat ve tarikat” diye bakıyor, “Amerika ilişkisi” diye bakmıyor. FETÖ kendisini bir cemaat diye adlandırıyor diyelim, ama FETÖ, FETÖ yapan esas şey onun Amerika bağlantısıdır. Onun için diğer tarikatlara ve cemaatlere de o açıdan bakıyoruz; Amerika güdümlü olanlar var. Bir de toplumumuzun geçmişten beri bir nevi örgütlenme biçimi olarak birtakım cemaatler var. Onların bir kısmının vatansever konumlarda olduğunu da görüyoruz. Ama FETÖ’yü FETÖ yapan, Amerika ilişkisidir. O çok önemli. Amerika ilişkisi olmayan bir FETÖ, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanlarını, Vatan Partisi’ni hapse atabilir mi? Veyahut Amerika ilişkisi olmayan bir FETÖ, cephaneliklerden o tankları hangarlarından çıkartabilir mi? Hava meydanlarından o uçakları, jetleri kaldırabilir mi? Yani o tamamen Amerika’nın, NATO’nun Türkiye’deki karanlık örgütlenmesinin bir sonucudur. Askeri ve silahlı bir örgütlenmedir FETÖ. Orası zaten tehlikeli. Diğer cemaatler; şu bakanlıkta var, bu bakanlıkta var… Askeriyede de belli şeyler olabilir ama FETÖ başka bir şeydi.
Tabii Amerika boş durmaz. İngiltere de geçmişte boş durmadı, şimdi de durmaz. Yine birtakım örgütlenme girişimleri vardır. Ama 15-16 Temmuz gecesi esas olarak çok feci bir darbeydiler. 24 bin askerin temizlenmesi… Devlet için de çok büyük bir temizlik oldu. Bu, tarihi bir şey. Türk devleti ve Türk ordusu, özellikle eski devlet gelenekleriyle yeniden mecralarını ve bağlantılarını bu sayede kurabildi. O çok önemli.
Peki, yurt dışına kaçan FETÖ’cüler var. Türk Devleti’nin, Adalet Bakanlığımızın bu konuda çeşitli girişimleri var, dosyaları hazırlayıp Amerika’ya yolluyorlar. Ama bu şekli faaliyetlerdir. Çünkü Amerika, kendi örgütlediği adamı Türkiye’ye geri verip “Al, bunu hapse at” demez. Bunu çok iyi biliyoruz ama yine de o faaliyetler bizi aydınlatması ve Amerika’nın ne olduğunu anlatması bakımından faydalı diyebiliriz.
Sayın Başkanım, bir süredir gündemde olan “Yenidoğan Çetesi” adlandırılan bir süreç yaşandı. Ayrıntılarına girmeyelim, bugün Sayın Cumhurbaşkanı da değindi bu konuya. Bu olay üzerinden bütün sağlık çalışanlarını, doktorları, hemşireleri, yani bütün sağlık sistemini hedef alan tartışmalara da tepki gösterdi. Siz bu olayı nasıl yorumluyorsunuz?
Bir kere şu var: Türkiye’nin zehirlenmesi ve Cumhuriyet ideolojimizin ağır darbeler yemesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Bir de sağlık sisteminin buna bağlı olarak özelleştirilmesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Bir: Sağlık, iki: Eğitim, üç: Askerlik; bunlar özelleştirilemez. İnsan sağlığını korumak devletin asli görevidir. İnsan unsuru; devletin çalışacak, ayakta kalacak, gerekirse asker olarak hizmet edecek. Sağlıklı bir toplum, aynı zamanda üreten ve ahlaki bakımdan sağlam bir toplumdur.
İkincisi eğitim. O da bir devlet görevidir, özel sektöre bırakamazsınız. Çünkü devletin bağımsızlığı, bütünlüğü; iyi ve değerli yurttaşların yaratılması eğitimle mümkündür.
Üçüncüsü askerlik. Onu da şirketlere veremezsiniz. Çünkü şirketler kâr amaçlıdır, asker ise vatan için ölür. Hiç kimseye para vererek ölümü kabul ettiremezsiniz. Askerlik ve polislik; ölümü göze alan kutsal mesleklerdir. Ancak vatan, devlet ve bağımsızlık duygusuyla yürütülebilirler.
Şimdi ne oldu? Sağlık hizmeti özelleştirildi, kâr amacına terk edildi. Hastalar “müşteri” oldu, hastaneler de kâr amacıyla hareket eden işletmelere dönüştürüldü. Özel sektörün kâr amacı gütmesi doğaldır ancak kâr amacı olduğu zaman ahlaki bozulmaların ve çürümenin de kapılarını açıyorsunuz. “Kâr edeceğim” diye; lüzumu olmadığı halde röntgene yolla, adamın apandisitini al… Böyle bir çözülme başladı.
Bugün yapılması gereken şey, bu hastaneleri kapatmak değil; çünkü oralarda MR cihazı, röntgen, ameliyat masası gibi teçhizat var. Bunların kamulaştırılması lazım. Devlet yanlış yapıyor; bütün sağlık sektörünün kamulaştırılması gerekir.
Öte yandan, çok önemli bir noktaya temas ettiniz. Bizim kahraman, fedakâr ve çalışkan bir sağlık çalışanları kitlemiz var. 1 milyonun üzerinde sağlık çalışanı var. Bunlar korona döneminde çok güzel bir imtihan verdiler, şehitler verdiler. İnsanları iyileştirmek için kendini feda eden profesörlerimiz, doktorlarımız, hemşirelerimiz oldu. Depremde de aynısını yaptılar.
Şimdi birdenbire o faziletli, erdemli, kendisini insana adamış sağlık çalışanlarımız televizyonlar tarafından “kirli, ahlaksız, para için her şeyi yapar” gibi gösteriliyor. Bu, genel bir kampanyanın parçası. Yıllardır televizyonları seyrettiğinizde şöyle bir manzara çıkıyor: “Türk milleti canidir, katildir, kadın döver, çocukların ırzına geçer.” Millete güveni ortadan kaldıran bir imaj. Atatürk ne demişti? “Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır.” Kurtuluş Savaşı’nı veren, devrim yapan, üretim ekonomisi kuracak olan millettir bu. Ama Batı sistemi Türkiye’nin direncini kırmak için sürekli televizyonlardan bu milleti kötülüyor.
Bu çok tehlikeli. Hep kötülük, hep kara olaylar. Anadolu’da ter döken, fedakârlık yapan, kucaklayan insanlar yok; yalnız kötü insanlar var. Aydınlarımız arasında da “Bu millet için yapılacak bir şey yok, Türkiye tımarhane haline geldi, kaçalım” gibi bir güvensizlik yayılıyor. Milletinden nefret eden, milletini düşman gören tipler yetiştirilmek isteniyor.
Bu noktada medyaya bir çağrınız olur mu?
Medyaya çağrıyla çözülecek sorun olsa keşke, ama medya bizim çağrımızı duymaz ki. Medyaya verilen görevler var. Tabii Aydınlık, Ulusal Kanal gibi belli medya organlarımız ve orada çalışan değerli aydınlarımız var ama medyanın bütününe baktığınız zaman, Amerika’nın Türkiye’ye yönelik programına hizmet ediyorlar. Türkiye’nin direncini kırmak için “Bu milletin savunulacak tarafı yok” imajını yaratıyorlar.
Sormuştum, her 15 yılda bir bu ülkede ekonomik kriz oluyor. Kitabın ortasından konuşayım artık: Hırsızımız mı fazla bizim?
Batı ile suç oranlarını karşılaştırdığımızda, Türkiye suçlu oranı yüksek bir ülke değil. Amerika’daki suç oranı Türkiye’ye göre çok çok fazla. Amerikan hapishaneleri tıklım tıklım dolu. Batı toplumunda tanımadığı insanı tarayıp öldüren cani tipler türedi. Türkiye’de eskiden husumetten, mülkiyet kavgalarından cinayet olurdu; şimdi o Batı’daki hedefsiz insan düşmanlığının yarattığı cani tipler ufak tefek görülmeye başladı. Amerikan filmleri seyrede seyrede… Kültürel zehirlenmenin etkisi.
Kadın cinayetlerine gelince; çocukluğumda, 60 yıl önce, 4-5 tane cinayet hatırlıyorum, tek tek sayılıydı. Bugün sürekli kadın cinayeti var. Ekonomi bakımından daha ilerlemiş gibi gözüküyoruz ama kadın cinayetlerine baktığınız zaman, 60 yıl önceki Türkiye toplumu bu açıdan daha ileriydi. Kadının konumu demek ki bugünkü kadar vahim değilmiş. Kadını öldürmek, kadını hedef almak bugünkü kadar rastlanan olaylar değildi o dönemlerde. Bunları hep dikkate almamız lazım. Bizim çocukluğumuzda Türk toplumu, geçmişten gelen bazı erdemleri yaşıyordu; insan sevgisi, komşuluk, kardeşlik, vefa, sadakat ve diğerkâmlık vardı. Şimdi ne oldu? Bu bencillik, bir zehir gibi Türk toplumuna aşılandı. Tabii bunun etkisi altında olan insanlarımız var ancak bütün toplumumuzu “kirli” görmek çok büyük bir yanlıştır. Türk toplumunun büyük kesimi hâlâ güvenilir, karakterli ve geçmişten gelen kültürümüzü taşıyan insanlardır. Onlardan vazgeçemeyiz; onları devamlı kirli ve karanlık göstermeye çalışan medya faaliyetlerinden de vazgeçilmesi gerekiyor.
Özellikle kadın cinayetleri noktasında medyanın eleştirilmesi gereken bir yönü var. Haberleri yayınladıkça bu cinayetlerde azalma olmuyor; aksine artış yaşanıyor. İstatistiklere bakınca bu artışı görüyoruz. Burada nasıl bir denge kurulacak? Bunun bir devlet politikası olarak belirlenmesi lazım. Bu mesele hem devletle hem de kültürle ilgili. Mesela biz burada yaşayan insanlar olarak kadın cinayeti işleyecek kişiler değiliz. Demek ki bizim gibi insanları bu devletin eğitmesi ve yetiştirmesi lazım. Bir de “feminizm” adı altında farklı bir kesim oluştu. Sanki kadın cinayeti olmasa rahatsız oluyorlar; kadın cinayeti olsun diye istiyorlar, cinayet olunca neredeyse bayram yapıyorlar. Bakın burada abartma yok, kadın cinayetinden beslenen bir anlayış çıktı. Güya kadını savunuyorlar ama sürekli kötülüğü, karanlığı ön plana çıkarıyorlar.
Türkiye öyle bir hale getirildi ki, sanki sokakta güvenli hiçbir şey kalmadı. Oysa Alman Sağlık Bakanlığı’na bağlı Robert Koch Enstitüsü’nün istatistiklerine bakıyoruz; Almanya’nın, Avrupa’nın ve Amerika’nın durumu, Türkiye ile karşılaştırılmayacak kadar vahim. Bunu da görmemiz lazım. Birileri sürekli “Türkiye’de ne hala kaldı, ne teyze, ne dayı, ne amca, ne baba, ne ana kaldı” diyerek toplumumuzu örseliyor. Analar ana değil, babalar baba değil, amcalar amca değilmiş gibi bir algı yaratılıyor. Oysa benim amcam var, dayım var; herkesin bir ailesi, akrabası, onlarla ilişkili duyguları ve bir kültürü var. Bunların hepsi dinamitlenmeye çalışılıyor. Bu durum toplumda müthiş bir güvensizlik ve moral bozukluğu yaratıyor. Bunun, yılları kapsayan ve Türk toplumunu çökertmeye yönelik dış kaynaklı bir operasyon olduğunu görmemiz lazım. Sinemada, dizilerde, romanlarda belli merkezlerden bir ideoloji olarak Türkiye’ye dayatılıyor.
Programın sonuna yaklaşıyoruz. Cumhuriyet kültürüne, kurucu değerlere ve Cumhuriyet’in yetiştirdiği insan tipine atıfta bulunduk. Masamızda Atatürk’ün bütün eserleri var. Kaynak Yayınları’nın bastığı bu 30 ciltlik külliyat, çok büyük bir emeğin ve alın terinin ürünüdür. Rus, İngiliz, Amerikan, Alman ve Türk arşivleri; Atatürk döneminde çıkmış bütün gazeteler ve yayınlar tarandı. Yüzlerce uzmanımızın büyük emeğiyle, Atatürk’ün 1920’den 1938’e kadar yaptığı bütün konuşmalar, yazdığı eserler ve Sovyet temsilcileriyle görüşme tutanakları toplandı. Atatürk’ün ideolojisi sadece bir Cumhuriyet ideolojisi değildir; o, imparatorluklar tarihinden gelen bütün erdemlerimizin bir özümlenmesidir.
Bu 30 ciltlik eseri; 29 Ekim ve 10 Kasım hediyesi olarak, yeni yıl armağanı olarak kütüphanelerimize koyalım, çocuklarımıza ve gençlerimize verelim. Bu eserler büyük bir titizlikle hazırlandı ve eski harfli metinlerdeki birçok yanlış düzeltildi. Örneğin; Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz” sözündeki “mensuplar” kelimesi, diğer resmi metinlerde hatalı bir şekilde “meczuplar” diye okunmuştu. Yine “Kürtlerimizi de bağrımıza basmamız lazım” şeklindeki ifadesi, yanlışlıkla “avucumuza almamız lazım” diye yazılmıştı. Babam, İzmit-Eskişehir konuşmalarında bir sayfada 20’nin üzerinde yanlış bulmuştu. Bunların hepsi bu titiz çalışmayla düzeltildi.
Bugün Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü konuştuk. Müzik önerisi olarak Aşık Veysel’in o çok güzel birlik destanını dinletmek istiyoruz. Konuğumuz Sayın Doğu Perinçek’e, Sami Bey’e ve Sıla Hanım’a teşekkür ederiz. Aşık Veysel’in dizeleriyle çıkış yolunu burada bitiriyoruz:
“Allah birdir peygamber hak, Rabbülâlemîn mutlak,
Senlik benlik nedir bırak, söyleyeyim geldi sırası.
Kur’an’a bak, İncil’e bak, dört kitabın dördü de hak,
Ayırırsan ırk ayırmak, hakikatte yüz karası.
Bin bir ismin birinden tut, senlik benlik nedir sil at,
Tuttuğun yol doğru git, yoldan çıkan olma ası.
Yezit nedir, ne kızılbaş, değil miyiz hep bir kardaş?
Bizi ateş söndürmektir, tek çaresi.
Kişi ne çeker dilinden, hem belinden hem elinden,
Hayır ve şer emelinden, hakikat bunun burası.
Bu alemi yaradan bir, odur cümleye kadir,
Alevi sünnilik nedir, menfaattır bu kavgası.
Cümle canlı hep topraktan, var olmuştur emir haktan,
Rahmet dile Allah’tan, tükenmez rahmettir yasın.
Veysel sapma sağa sola, sen Allah’tan birlik dile,
İkilikten gelir bela, dava insanlık davası.”

