Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Bugün Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek konuğumuz. Hoş geldiniz Sayın Perinçek.
Çıkış Yolu programında genelde Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi’nden arkadaşlarla Sayın Perinçek’e gündemin başlıklarını ve gelişmeleri soruyorduk. Bugün bir değişiklik yapıyoruz; programı çok kıymetli gazeteci dostlarımızla beraber yapacağız. Ben hemen tanıtayım: Hemen yanımda gazeteci, yazar ve aynı zamanda hukukçu olan, ayrıca bir gazetenin imtiyaz sahibi Nuray Başaran var. Hoş geldiniz.
**Nuray Başaran:** Hoş bulduk, teşekkür ediyoruz, sağ olun.
**Moderatör:** Abdullah Adabaş da bizlerle. Kendisi Ankara’nın deneyimli gazetecilerindendir; TRT Parlamento Müdürlüğü, Başbakanlık Basın Müşavirliği ve TV8 Haber Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Hoş geldiniz.
**Abdullah Adabaş:** Estağfurullah, hoş bulduk.
**Moderatör:** Gündem yoğun, sıcak başlıklar var, soracağımız çok soru var. Zaman kaybetmeden Nuray Hanım ile başlayalım. İlk soruyu siz buyurun.
**Nuray Başaran:** Teşekkür ederim. Türk siyasetinde son zamanlarda inanılmaz bir normalleşme gündemi var. Özellikle yerel seçimlerden sonra hemen hemen bütün siyasi partiler, hatta liderler siyasette normalleşmeden bahsediyor. Siz siyasetteki normalleşmeyi nasıl tanımlıyorsunuz? Ayrıca, siyasette normalleşmeye geçilmesi gerekir denilen noktada önceden bir anormallik mi vardı? Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyim?
**Doğu Perinçek:** Çok teşekkür ederiz, izleyicilerimizi ve sizleri saygıyla selamlıyoruz. Tabii “normalleşme” sempatik bir kavram, yani “olağanlaşıyoruz” deniliyor. Ama bu normalleşme kime göre, neye göre normalleşme? Pratiğe baktığımız zaman bahsettiğiniz sürecin Atlantik sistemine, Amerika Birleşik Devletleri’ne, İsrail’e ve nihayetinde PKK’ya göre bir normalleşmeye döndüğünü görüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’nı “yakınlaştırma” çabasıyla başlayan bir süreç bu. Toplumda ve siyasetçiler arasında kavga olmasın, nezaket olsun gibi bir talep var; bu iyi bir talep ama nezaket yetmiyor. Sorunları çözmek için doğru program, irade, cesaret, karar ve kuvvet lazım.
Türkiye çok derin bir krize gidiyor, artık hiçbir şey normal değil. Büyük çözümler gerekiyor. 1980’de Turgut Özal ile kurulan, dünya ekonomisiyle entegrasyonu hedefleyen program bitti; işçisi, çiftçisi, küçük ve büyük sanayicisi şikâyet içerisinde. Türkiye borç batağına battı ve halk yavaş yavaş açlığın kıyısına doğru sürükleniyor.
Güvenlik konusunda da durum farklı değil. Amerika Birleşik Devletleri; Dedeağaç, Kavala, Selanik, Larissa, Stefanoviç ve Kıbrıs’ın güneyi gibi bölgelerde üsler kurdu, namluları Türkiye’ye çevirdi. Doğu Akdeniz’de Amerika, Yunanistan ve İsrail birlikte donanma tatbikatları yapıyor. Yaşadığımız bu aşırı anormalliklerin karşısında içeride bir normalleşme tanımlanıyor. Bu, iç dinamikleri birleştirmek adına yapılıyorsa arzu edilir; ancak sistem küresel çapta büyük bir krizin içinde. Almanya’da sanayi devleri kapanıyor, Amerikan ekonomisi çatırdıyor ve bu dalgalar Türkiye’ye geliyor. Hiçbir şey normal değil, olağanüstü koşullarda yaşıyoruz. Milletimize “normalleşiyoruz” mesajı vermek yerine, “Hazır olun, önümüzde büyük zorluklar var” mesajı verilmelidir.
Eğer bu normalleşme; Özgür Özel ile Tayyip Erdoğan’ın bir araya gelmesi ve Sayın Bahçeli’nin partilerin elini sıkmasıyla sınırlıysa, bu çok tehlikeli bir şeydir. Çünkü bu süreçte PKK meşrulaştırılıyor. “PKK’yı uslandıracağız” veya “silah bırakması için ikna edeceğiz” diyorlar; bu bir hayaldir. PKK silah bırakmaz, PKK’ya silah bıraktırılır. Yani silahla o silahları yere attırılır.
**Abdullah Adabaş:** Sanırım devlet içerisindeki makas değişiminden bahsediyorsunuz. “30-35 yıldır silahla çözülemedi, diyalog yoluyla çözelim” anlayışı vurgulanmak isteniyor olabilir. Ancak ben bir de şunu sormak istiyorum: Bu normalleşme sürecinin, AK Parti’nin oylarındaki erime, ekonomik dalgalanmalar ve özellikle “yüzde elli” korkusuyla yaşandığını düşünüyorum. AK Parti seçimden açık ara önde çıksaydı yine bu el uzatılır mıydı?
**Doğu Perinçek:** Önemli bir kavram kullandınız, “diyalog” dediniz. PKK ile diyalog ne demektir? Türkiye’yi yönetirken muhatap olarak PKK’yı almaktır. PKK ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin muhatabı olabilir; o da dağda, bayırda, silahla olur. Sayın Bahçeli “kardeşlik eli uzatıyorum” diyor ama bu şekilde PKK’nın hizaya getirilmesi mümkün değil. Bu, Türk milletine sunulan bir zoka.
ABD, 1991’deki Körfez Savaşı’ndan bu yana Orta Doğu planlarını hayata geçiriyor. Irak’ı yerle bir etti, 36. paralelin kuzeyine “Burası Kürdistan’dır” dedi. Suriye’yi karıştırdı, Barzanistan’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir koridor kurdu ve bunu PKK’ya bıraktı. Amerika’nın hedefi, İsrail’in yanında “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail kurmaktır. Siz Amerika’yı bu plandan vazgeçirtebiliyor musunuz? Sayın Cumhurbaşkanımız “İsrail Türkiye için bir tehdittir” diyor. O halde nasıl olur da PKK ile el sıkışarak bu sorunu çözmeyi beklersiniz? Bu yaptıkları iş PKK’yı büyütüyor, legalleştiriyor.
**Nuray Başaran:** İsrail’in bölgedeki “Büyük İsrail” projesi, Amerika’nın “Büyük Orta Doğu” projesi artık aleni. Tam bu noktada, iç bütünlüğü sağlama amacıyla, Öcalan’ın 1999’daki “vatanımı seviyorum, emrindeyim” söyleminden yola çıkarak bugün bir çağrı yapılması, tek yumruk olma noktasında doğru bir davranış değil mi?
**Doğu Perinçek:** 1989-90 öncesinde bu yapılsaydı başarılı olurdu. O zamanlar Amerika henüz Irak’ı işgal etmemişti ve PKK tamamen Batı’nın güdümünde değildi. O dönemde onlara “İsrail ve Amerika’nın Orta Doğu’daki planlarına alet olmayın, çok feci sonuçları olur” diye anlatmıştım. Şimdi ise PKK tamamen Amerika’nın çizgisine girdi. Onları oradan koparamazsınız. Bu süreçle Türk milletini aldatırsınız, Kürtleri PKK’nın kucağına itersiniz. Türk devleti zaaf içinde olduğu için HDP/DEM Parti bu kadar cüretkâr davranabiliyor. Dünyada, kendisine silah sıkan bir yapıya “Buyurun arkadaşlar, size yasal haklar veriyorum, belediyeleri kurun” diyen başka bir devlet örneği var mı? Cenaze arabalarını, ekskavatörleri, yol düzenleyicileri vesaire PKK için kullanın… Böyle bir devlet var mı dünyada? Yani Türk devleti büyük bir zaaf içinde. PKK’nın aldığı bütün oylar, Türk devletimizin zaafı yüzünden. Atatürk’ün iradesi bugün Türkiye’de olsa, yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çizgisi uygulansa, PKK etkisiz hale getirilse ve bu açılımlar yapılmasa PKK’nın oyları %2’lere düşer. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çizgisi uygulanıyor mu? Uygulanmıyor. Çünkü Silahlı Kuvvetleri’ne yakalattırıyorsun, vurduruyorsun, hapse attırıyorsun; ondan sonra gidip Abdullah Öcalan’a elini uzatıp “Silahları bıraksınlar” diyorsun.
Devlet Bahçeli, HDP’nin ve DEM Parti’nin kapatılması, bu partilerin uzantılarının kapatılması noktasında hep bir tavır sergiledi. Bu o zaman çok doğruydu, bunu tebrik ederim, alkışlıyorduk. O partileri kapatmayan Anayasa Mahkemesi’ne bile ciddi tepki gösterdi. Bugün ne oldu da bu noktaya gelindi? Bakın, 25-30 gün evvel neyi konuşuyorduk? Türkiye ve Suriye anlaşacak. Sayın Cumhurbaşkanımız, “Sayın Beşer Esad’a davet yolladık, buyursun gelsin, konuşalım” dedi. Tam buraya gelmişti Türkiye. Vatan Partisi olarak bu planın mimarıyız; Rusya, İran ve Suriye ile defalarca konuştuk. Bu planı pişirdik, olgunlaştırdık ve Türk devleti de çok olumlu bir noktaya gelmişti.
Şimdi ise tam tersi bir karşıt plana girdik. Putin ile ilişkiler bozulmaz olur mu? Bakın bu ikisi beraber olmaz. Ya Suriye ile anlaşıp PKK’yı bitirirsiniz ya da PKK’ya el uzatıp Amerika ve İsrail ile anlaşıp İran’ı ve Suriye’yi karşımıza alırsınız. Ama şimdi PKK’ya el uzatmadan söz edilmiyor. Devlet Bey de bugün çok net bir açıklama getirdi bu konuya. “Eğer bu olabiliyorsa, bu fırsat değerlendirilmemeli mi?” diye soruluyor. Hayır, böyle bir şeyin olma ihtimali yok. Amerika’yı PKK’yı silahsızlandırmaya razı edemezsiniz. Amerika şu an bu planın başında çünkü PKK’yı meşrulaştırıyor ve güçlendiriyor. Kendi yonttuğumuz kazık, Türkiye’ye batacak. Şu anda Sayın Bahçeli ve Sayın Cumhurbaşkanımız ortaklaşa Türkiye’ye girecek kazığı yontuyorlar, büyütüyorlar.
Birinci çözüm sürecinde ne oldu? “PKK ile barış” dedik, adamlar hendekler kazdı, şehirlerimizin altını oydu. Bu durum ne kadar şehidimize ve ekonomik maliyete mal oldu? Bugün yine o maliyetleri yükselten bir sürece giriyoruz. Amerika Birleşik Devletleri, “İkinci İsrail” (Kürdistan) planından vazgeçmez; bunun ihtimali sıfırdır. Eğer böyle hayaller yayılıyorsa bu çok tehlikelidir. Bugün bölge ülkeleri yavaş yavaş Amerika karşıtı konuma geldi. İsrail’in yanına bir ikinci İsrail kurması lazım, o da Kürdistan’dır. Şimdi girdiğimiz süreç, AK Parti’yi veya MHP’yi değil, PKK’yı güçlendiren bir süreçtir. Bu, en sonunda “İkinci İsrail” teşebbüsünü Türkiye’nin karşısına çıkartacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk milleti bunu ezecek ve bu planı bozacaktır, bunda hiç şüphem yok. Ama bunun maliyeti ne olacak? Sayın Tayyip Erdoğan veya Sayın Devlet Bahçeli savaşmayacak; yine Türk ordusu ve Türk milleti fedakarlığıyla bu sorunları yenecek. Akıllı olalım ve niye PKK’yı büyütelim?
Bu yaşananları dış politikaya bağlıyoruz ancak farklı bir boyutu daha var. Ankara’da, AK Parti’nin yeni anayasa çalışması için Milliyetçi Hareket Partisi ile sandalye sayısının yeterli olmadığı konuşuluyor. AK Parti’nin oy potansiyelinde bir düşüş var, dolayısıyla yeni bir partiye ihtiyaç duyuluyor. Ankara’da bir iki haftadır şu senaryo çiziliyor: Abdullah Öcalan içeriden çıkartılacak, Selahattin Demirtaş çıkartılacak, bunun karşılığında DEM Parti ile uzlaşı sağlanacak, silahlar bıraktırılacak, operasyonlar bitecek ve Türkiye yeni bir anayasaya kavuşacak.
PKK ile anayasa yapmak ne demek? PKK ile devlet kuruyorsunuz demektir. Anayasa, devleti kuran kanundur. PKK ile kurduğunuz devlet nasıl bir devlet olacak? Türkiye devletinin tekliği, milletin birliği ve toprak bütünlüğü nasıl kalacak? PKK’yı bu işe ortak ettiğiniz an, isterseniz anayasaya her şeyi pırıl pırıl yazın, Türk devletinin altına dinamiti koymuş oluyorsunuz. Bu çok tehlikeli ve yürümeyecek bir süreç. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi de Özgür Özel üzerinden bu sürece dahil oldu. Bunun adına da “normalleşme” diyecekler ama bu kandan başka bir şey getirmez. MHP ve AK Parti’den ayrılan halk kitleleri var; seçim kazanma ihtimalleri de ortadan kalkıyor. İnsan ister istemez, “Niye MHP intihar ediyor?” diye soruyor.
2023 seçimlerine baktığımızda, Türkiye’de ciddi bir milliyetçi yükseliş var. Bence bu yükseliş %30 değil, çok daha yükseklerde. Bütün dünyada da yükseliyor zaten. Böyle bir matematik ortadayken, milliyetçi bir parti nasıl böyle bir sürece girer? Bunu ancak “üstün bir irade” (Amerika Birleşik Devletleri) ile izah edebilirim. MHP’siz bu süreci götüremezlerdi çünkü MHP burada anahtar parti. Milliyetçi Parti, PKK’nın elini sıkıyor; bundan daha etkili bir şey var mı? Demek ki milliyetçilikleri hikayeymiş, bunu apaçık gördük.
“Sivil anayasa” meselesine gelince; ben anayasa hukuku hocasıyım, anayasanın sivili olmaz. “Sivil” dendiğinde devlet dışı kastediliyor. Anayasa devleti örgütleyen kanundur; bunu Dernekler Kanunu gibi ilan edemezsiniz. Burada bir devlet düşmanlığı ve ordu düşmanlığı var. Bu, neoliberalizmin “vesayet” söylemiyle buluştu. AK Parti, Türk devletini bir türlü benimsemedi; Atatürk devrimini kabul etmeyen bir gelenekten geliyorlar. O yüzden “sivil anayasa” ve “vesayet rejimi” söylemleri aslında Türk devletine muhalifliğin örtüsüdür.
15 Temmuz sonrasında AK Parti ve Tayyip Erdoğan’ın millileştiğini söylemiştim, yine söylüyorum; kısmen milli. Ancak tarihte yalpalayan milliler de vardır. Sayın Cumhurbaşkanımızın 2004 yılında Fatih Altaylı’nın programında Büyük Orta Doğu Projesi Eş Başkanı olduğunu ve Diyarbakır’ı merkez yapacaklarını söylediğini biliyoruz. Sonra Silivri süreci yaşandı. Silivri duvarının yıkılmasından sonra Türk Silahlı Kuvvetleri o projeye direndi ve Tayyip Erdoğan o dönem milli tarafa geçti. 2014-2015’ten sonra PKK’nın üzerine yürüdü, sınır ötesi harekatlar yapıldı. Ancak 2023 seçimleri öncesinde Hüda Par’ı ve Yeniden Refah’ı yanına alarak tekrar Amerika tarafına doğru yalpaladı. Eğer bu plandan vazgeçmezlerse, millet onlardan vazgeçiyor ve tamamen vazgeçecektir. Ben burada “yalpalayan milliler” diyorum; inşallah bu çizgiden vazgeçerler. İyi günler. Vakıfbank Sky ayrıcalıkları her yerde sizinle. İyi uçuşlar. Vakıfbank’ın yepyeni dünyası Sky, birçok ayrıcalıkla sizi yükseklere taşımak için hizmetinizde. Vakıfbank daima seninle.
Tabii tabii… Ayça, klima mı izliyorsun sen ya? Hiç iyi görmedim seni. Gel Tabii’ye; 30’dan fazla orijinal dizi, ödüllü filmler. Fırat, baksana! E, Şampiyonlar Ligi? Bir de ne biliyor musun? İzlediğine değsin. Tabii, tabii… İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, kısa bir aradan sonra Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e; gazeteci dostlarımız Sayın Nuray Başaran ve Abdullah Adabaş’a sorularımızı yöneltiyoruz. Gündemimizin sıcak başlıklarını konuşuyoruz.
Ben bir soru sormak istiyorum. Siz ilk başta İsrail ve Amerikan tehdidine dikkat çektiniz ama baktığımızda Cumhurbaşkanı Erdoğan da, Devlet Bahçeli de bu tehdidi öne sürerek bir normalleşme, iç cepheyi güçlendirme ve iç cephede barışın sağlanması gerektiğini söylüyor. Sayın Cumhurbaşkanı 30 Ağustos’tan bu yana beş yerde bu çağrıları yaptı. İç cephe nasıl güçlendirilir?
İç cephe, Suriye ile iş birliği yapılarak güçlendirilir. Oraya yönelmiştik. Suriye’nin kuzeyindeki PKK’yı temizleriz. İç cephe güçleri zaten içeride; PKK temizlendi. Sınır ötesinde de temizlendiği zaman Türkiye’nin iç cephesi kaya gibi olur. Beşar Esad’la ilgili bir adım atıldığında hemen orada bir şey… Şimdi ne oluyor? Türkiye’nin direnci kırılıyor. Yani PKK’yı güçlendirdiğiniz zaman; Amerika ve İsrail geldiği zaman PKK, Mehmetçik’le beraber onlara karşı kurşun mu sıkacak? İçeride Amerika’nın ve İsrail’in gücünü kuvvetlendiriyoruz, meşrulaştırıyoruz. Onlar bütün ümitlerini Amerika ve İsrail’in yayılmasına bağlamışlar. Kürdistan’ı ancak öyle kurabilirler. Bütün tecrübe bunu ispatladı. Barzani’nin devleti de Amerika ve İsrail sayesinde, onların silahlı gücüyle kuruldu. Orta Doğu’da bir kanun var: Kürdistan, Amerika ve İsrail silahıyla kurulur.
Bakın, İsmail Beşikçi hâlâ yaşıyor, dostumdur, selam olsun. Çok vahim işler yaptı ama 1960’lardan beri kamuoyunda ve kitaplarında hep şunu söylerdi: “Kürdistan Amerika ve İsrail’le kurulur, başka türlü olmaz.” Onun için Amerika ve İsrail dostu olmak, Kürt hareketlerinin mecburiyetidir. Bunu Barzani yaptı ve Irak’ın kuzeyindeki o parçayı kopardı. PKK da bu tecrübeyi çok iyi değerlendirdi ve “İş böyle olur” dedi.
Efendim, “Kürdistan Amerika ve İsrail’le kurdurulur” diyorsunuz ama…
Öyle kurulmuyor mu? Bakın o süreci yaşıyoruz. Irak’ın kuzeyinde kurdu. Suriye’nin kuzeyindeki o Amerika-İsrail koridorunu da Amerika, PKK-PYD’ye verdi. 1984 sonrasında, özellikle 1991’den sonra Amerika PKK’yı besliyor, eğitiyor, silah veriyor vesaire. Kürdistan’ı zaten Amerika adım adım kuruyor. Şimdi Sayın Devlet Bahçeli’nin -ben onun vatanseverliğinden şüphe etmiyorum, ayrı mesele- gidip PKK’yı meşrulaştırmasına… Ben el sıkmasına karşı değilim; nezaketen düğünde, bayramda, trende, mecliste karşılaşır, elini sıkar. Bu öyle bir el sıkma değil.
Bir şey sormak istiyorum. Siz Öcalan’la görüştünüz. Vatanın bekası için görüştüğünüzden şüphemiz yok. Az önce Devlet Bahçeli için de aynı şeyi söylediniz ki ben de öyle düşünüyorum; vatan bekası için samimiyetle yola çıktığından eminim. Fakat o da Abdullah Öcalan’ı göreve çağırdı. Bugün sabah DEM Parti yetkilileri Meclis’te bir kahvaltılı toplantı yaptı. Yeni sürecin adına çözüm diyorlar ama nasıl bir süreç yaşayacağımızı bilmiyoruz. Muhataplardan birinin mutlaka Abdullah Öcalan olması gerektiğini, karşısında da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin olması gerektiğini söylüyorlar. Sizce Abdullah Öcalan bugün ne yapabilir? Biz Abdullah Öcalan’a nasıl bakacağız? Terörist başı mı, vatansever mi, yoksa vatan için son bir görev yapacak bir Türk vatandaşı mı?
Abdullah Öcalan şu anda Milli İstihbarat Teşkilatı’nın avucunda olan bir kişidir. Ben bunu televizyonlarda daha önce söyledim; 15-20 gün önce “Bakın yakında Abdullah Öcalan’ı çıkartırlar” falan dedim. MİT, İmralı’da ona der ki: “Şöyle şöyle konuşacaksın.” O da öyle konuşur; “Silah bırakın” falan der. Ama silah bıraktıramaz. Abdullah Öcalan “silah bırakın” dedi diye Kandil’deki PKK silah bırakmaz. Çünkü Amerika, silah bırakmasına izin vermez. İkincisi; onların amacı silah bırakarak gerçekleşmez. Onlar da görüyor Ege kıyılarına Amerika’nın gidip yığınak yaptığını. PKK’nın kurmay kadroları bunları hesaba katar. Suriye’nin kuzeyindeki o koridorla kendilerine toprak parçası sağlandığını görüyorlar. Amerika onlara başka türlü müsaade etmez; PKK, Amerika’nın stratejik piyonudur.
Eğer Amerika, Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Devlet Bahçeli’nin bu kadar dostuysa ve Türkiye’ye barış hediye ediyorsa PKK’yı temizler. Ama öyle bir şey görmüyorum. PKK’dan bu sürece muhalif olan birkaç adamı alıp teslim ederler, bu Türkiye’de düğün bayram olur. Ama bu süreç içerisinde, sürece uyumlu olduğunu söyleyen PKK büyür, genişler. Belediye seçimleri, eğitimde Kürtçe talepleri derken iş tekrar silaha döner; bu sefer daha büyümüş, daha kitlelerle bağ kurmuş ve Türkiye’yi yumuşatmış bir PKK ile karşı karşıya kalırız.
Sayın Bahçeli’nin yıllar önce vatanseverliğinden şüphe etmediğimizi söyledik. İyi niyet vatanseverlik yetmiyor; bilgi, birikim ve strateji gerekiyor. Siz yıllar önce milli bir çağrı amacıyla görüştüğünüzü söylediniz…
Ben görüştüğüm zaman, 89’da PKK’nın arkasında Amerika ve İsrail yoktu. Hatta Paris’teki Kürt konferansına PKK’lıları almadılar. O zaman PKK Batı Asya’daki çatlaklar arasında yaşamaya çalışıyordu; arkasında Suriye vardı. Şimdi Türkiye, Suriye ile ilişkileri düzeltmek istiyor ama bugün arkasında Amerika olduğu söyleniyor. Uluslararası ilişkilerde ömür boyu dostluklar, düşmanlıklar yoktur. Amerika’yı Kürdistan planından vazgeçirirseniz ikna olur. Cumhurbaşkanımız gitsin, Trump’la veya Kamala Harris’le görüşsün; onları ikna etsin, biz de alkışlayalım. Ama böyle bir şey mümkün değil.
Suriye o zaman, Türkiye’nin kendi içindeki isyanları desteklemesine karşı PKK’yı destekliyordu. Bölge ülkeleri arasındaki çatlaklarda PKK bir tahta kurusu gibi yaşadı. İki-üç ay önce PKK’nın tasfiye edileceğini konuşuyorduk, şimdi Amerika müdahale etti. Türkiye’nin Suriye ile iş birliği yaparak PKK’yı temizlemesi; bunu Rusya destekliyor, İran destekliyor. Türkiye Asya’ya gidiyor, Atlantik sisteminin kontrolünden çıkıyor. Bu, Amerika’nın en büyük korkusudur. Türkiye artık Batı ülkelerinin denetiminde bir ülke değil, oradan kopuyor. Yeni dünya düzeni kurulurken Türkiye, Atlantik sistemi içinde boğuluyor, güvenliğini sağlayamıyor. O zaman Atlantik sisteminin dışına çıkacak.
Siz “Kürdistan” meselesini neden sürekli Amerika’ya bağlıyorsunuz? Belki bu süreç, Cumhurbaşkanı’nın 2028’de yeniden aday olması için bir anayasa değişikliği arayışıdır. Meclis Başkanı 3. ve 4. maddeyi tartışmaya açtı, DEM Parti de ilk dört maddenin kırmızı çizgi olmasının kaldırılmasını istiyor. Bu anayasal suç değil mi?
Suç değil, fikirdir. Ama bu soruları Sayın Erdoğan’a ve Bahçeli’ye sormak lazım. “Neden böyle yaptınız?” sorusuna Amerika ve İsrail ağırlığı dışında cevap bulamıyoruz. Ben fal bakmıyorum; 1991’den beri Amerika’nın uyguladığı plana bakıyorum. Irak’ı işgal etti, Kürdistan’ı kurdu; Suriye’yi karıştırdı, PKK-PYD koridorunu kurdu. Türkiye’de de bölücü hareketi destekliyor. Bunları topladığınızda Kürdistan çıkıyor. Amerika’nın Batı Asya’da ikinci bir İsrail, bir Kürdistan kurma hedefini güttüğünü bütün dünya görüyor. Arz-ı Mevud diyorlar. Arz-ı Mevud’u İsrail askeriyle kuramazsınız. 9,5 milyonluk İsrail kalkıp da Orta Doğu’da her köye bir jandarma dikse, 9,5 milyon nüfus yetmez. Bankaları bekleyecek, havayollarını, karayollarını, demiryollarını kontrol edecek, çarşıları denetleyecek vesaire. İsrail’in buna ne askeri yeter ne de insan kaynakları. Ama 40-50 milyonluk Kürt nüfusu çok iyi askerlik yapar. Hani İsrail’e çok iyi askerlik yapar, yaptı ve yapıyor. Benim bu sözlerim Kürt halkımız için de, bütün bölge Kürtleri için de arkadaşça, kardeşçe bir uyarıdır: Amerika’nın askeri olmayın, İsrail’in askeri olmayın. Elinizdeki Amerikan ve İsrail silahlarını yere atın.
Sayın Cumhurbaşkanı sizi davet etse; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubunuz yok ama bir özgür ağırlığınız var. Vatan Partisi’nin Türkiye’de bir özgür ağırlığı var; milletvekilinizin olmaması bir şeyi değiştirmiyor. Sayın Cumhurbaşkanı sizi davet etse ve bu konuyu size açsa, yani o eli size de uzatsalar; Doğu Perinçek olarak kendisine nasıl yanıt verirsiniz? Anlattıklarınızın dışında, Sayın Cumhurbaşkanı size “Hayır Doğu Bey, sizin anladığınız gibi değil; bu bir anayasa çalışmasıdır ya da iç barışa yönelik bir diyalog çalışmasıdır. Burada İsrail, Amerika veya Kürdistan yok; PKK’nın partisi de yok” dedi diyelim.
Ben Sayın Cumhurbaşkanıma derim ki: “Sayın Cumhurbaşkanım, Türkiye anayasasını DEM Parti ile yapmaya kalktığınız zaman, bunu PKK ile yapmış olursunuz. Bu, Türkiye Devleti’ni yeniden PKK ile kuruyoruz demektir.” Çünkü anayasa bir ticaret kanunu, bir borçlar kanunu değil, devleti kuran kanundur. Siz devletin kuruluşuna PKK’yı ortak ettiğiniz andan itibaren Türkiye devletinin ne üniter yapısı kalır ne de toprak bütünlüğü. Çünkü PKK ile birlikte devletin kanununu yapıyor, devleti örgütlüyorsunuz. Anayasanın tarifi şudur: Devleti örgütleyen, devlet ile vatandaş arasındaki kamusal ilişkileri ve hürriyetleri düzenleyen kanun.
“Yani içinde DEM Parti olan hiçbir işin içinde bulunmayız mı diyorsunuz?” derseniz, onu demem. Ancak DEM Parti ile anayasa yapmak, PKK ile yapmaktır. DEM Parti ile PKK’yı eşdeğer tutmuyor musunuz? Eşdeğer tutuyoruz. DEM Parti’yi kapatmayan Anayasa Mahkemesi hem hukuku hem anayasayı çiğniyor, Türk vatanına ve Türk devletine karşı büyük suçlar işliyor. DEM Parti kapatılır, yerine yeni bir parti çıkar; ancak siz ABD’nin küresel sistemi içindeyken bu böyle devam eder.
Önerim şudur: Kürt vatandaşlarımız, Türkiye’de mevcut partilerden -ister AK Parti, ister Vatan Partisi, ister CHP veya MHP- dilediğini seçebilir. Zaten Türkiye’de etnik veya dinsel temelde parti kurmak hem hukuka aykırı hem de Türkiye’mizin geleceği için yanlıştır. Vatan Partisi’nin yönettiği veya Atatürk’ün kurduğu Türkiye’de kimse Kürtlük temelinde parti kuramaz. Biz zaten kurdurmayız. Kürt vatandaşlarımız da bundan memnun olur; çünkü şu anki Türk devletine güvenmiyorlar ve “Türk devleti buralardan vazgeçecek” diye düşünüyorlar.
Vatan Partisi neden oy barajını aşamıyor? Devrimle aşar. Vatan Partisi halka “Beni seç, memur maaşını artırayım, asgari ücreti yükselteyim” diyerek aldatarak girmiyor. Vatan Partisi “Ben üretim devrimi yapacağım, NATO’dan ve Atlantik sisteminden çıkacağım” diyor. Atlantik sistemi içinde Türkiye’ye bağımsızlık, güvenlik ve refah yok. Atatürk de planlarını 1903-1905’lerden itibaren oluşturdu ama sistemin içinde bunları uygulayamazdı. Sistem çökünce, zaafa uğrayınca sahneye çıktı. Bizimki de öyle; sistem dağılıyor. Vatan Partisi, sistemin çözüldüğü o noktada sahneye çıkacak ve iktidara gelecek.
Türkiye’nin mevcut iktidarı ne yapmalı? Suriye ile anlaşmalı; Suriye buna hazır. Suriye’nin kuzeyindeki PKK temizlenmeli; Rusya ve İran zaten bunu destekleyecektir. İkinci olarak üretim devrimine yürünmeli. Türkiye’nin 500 milyar doları yabancı bankalarda, 300 milyar doları da banka kasalarında kilitli. Bu kaynakların bir kısmını yatırım sermayesine dönüştürürsek, fabrikalar açıp istihdamı artırırsak ekonomi sorunlarını çözeriz. Evine ekmek götüremeyen, ideolojik çürümeden bunalan insanlarımız o büyük kuvveti biriktiriyor.
Gazze konusuna gelince; 7 Ekim’den bu yana Hamas ve Hizbullah dünyayı hizaya getirdi. Başlangıçta herkes “Bu bir terör örgütüdür” diyordu, şimdi ise Avrupa ve Amerika’da Gazze’yi destekleyen halk kitleleri oluştu. İsrail içinde bile bir çıkmaz yaşanıyor. Evlatları ölüyor, korku içinde yaşıyorlar. İsrail, Türkiye veya İran gibi işgal edilmesi güç bir ülke değil; bir ayağı kaydığında etrafından çökertilir. En sonunda İsrail, toprak bütünlüğü olan, Doğu Kudüs başkentli bir Filistin devletini silah zoruyla da olsa kabul ettirecektir. Amerika bile bu direniş karşısında kabul etmek zorunda kalacaktır. Bir avuç içi kadar gazete dediğimizde, aslında ufacık bir toprak parçasından bahsediyoruz. Ama altına tüneller kazmışlar; hakikaten çok kahraman bir halkı var. Bugün Gazze’de insanlık tarihinin gördüğü en büyük fedakârlık ve kahramanlık örnekleri veriliyor. Bütün insanlık bunu hayranlıkla izliyor. İsrail için bu durumun hakkından gelmek çok zor ve baş edemeyecekleri artık meydanda. İsrail, kendi baş edemeyeceği derinliklere, oraya kadar gidemez. Arazide bombardıman yapmak, uçakla Gazze’yi ezip geçmek farklıdır; ancak askerini araziye soktuğu zaman, gelen o askeri öldürüyorlar.
Karadan giremiyorlar çünkü nüfusları zayıf. 9,5 milyon nüfusun ne kadarı asker olabilir ki? Amerikan seçimleri öncesinde, Amerika seçim sathına girdiği için İsrail’e çok da müdahil olamıyor. Günün sonunda Yahudi oyları önemli ve anketlerde iki başkan adayı da başa baş gidiyor. Bu noktada Amerika’nın İsrail’e çok müdahil olmadığını anlıyorum. Acaba İsrail; Suriye, Beyrut ve İran noktasında Amerikan seçimlerinin sonuna kadar kendine bir zemin mi hazırlıyor? İsrail’in burada kendi amaçlarına göre hareket ettiğini gözlemleyebiliyorum.
İsrail’de iki güç var: Biri Netanyahu’nun temsil ettiği; mutaassıp, yobaz ve şiddeti abartılı bir şekilde önemseyen bir çizgi. Bir de “Bunun sonu yok, nereye gidiyoruz?” diyen karşı taraf var. Sonuç itibariyle bu, karşı tarafı da tutamayacakları bir sürece evrilebilir. İsrail’in çok ağır kayıplar vereceği bir yere dönmesi mümkün. Çünkü bir Arap dünyasının ortasında yer alıyor. Etraftaki kuvvetler şu an “Bana dokunmasın” diye seyrediyor olabilir ama İsrail bir kez ayağı kaydığında hepsi birden çullanır ve çok farklı tablolar ortaya çıkar.
Biden ve mevcut Amerikan yönetimi, İran ve İsrail arasındaki çekişmede petrol alanları yerine askeri alanların hedeflenmesini öneriyor. Konu açılmışken şunu da sormak istiyorum: Dünyada, özellikle de bizim bölgemizde vekâlet savaşları çok yoğun yaşanıyor; hatta bunlar vekâlet ordularına dönüştü. Hamas, Hizbullah ve İslam coğrafyasındaki Bağdat, Beyrut, Şam, Sana gibi dört ana merkezde İran vekâlet ordularıyla işi götürüyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu vekâlet savaşçıları zamanla evrilebilir mi?
Türkiye’den baktığımda, İsrail’e ve Amerika’ya darbe indiren her şeyi sevinçle karşılıyorum. Ayrıca vekâlet ordusu denilen yapıları, mesela Hizbullah’ı, sadece İran’ın uzantısı olarak görmemek lazım. Onlar Lübnanlı Şiiler ve vatanları için savaşıyorlar. Hamas da kendi vatanı için büyük kahramanlık gösteriyor. Hamas’ın zamanında Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı savaştığı bir dönem oldu, bu onların kendi aralarındaki çekişmedir. Hamas İslami bir yapı ve bir İslam Cumhuriyeti kuracağını söylüyor. Halkların kendi devletlerini ve ideolojilerini nasıl kuracağına karışamayız. “İran’da Şii devleti olmasın, laik bir rejim olsun” demek gülünçtür.
Hamas lideri Haniye’nin şehit olmasından sonra İstanbul’da yapılan törende başkonuşmacıydım. Hatta Sayın Cumhurbaşkanımızın temsilcisi benden çok sonra konuştu. Hamas’ın ve Hizbullah’ın Türkiye’deki bir numaralı dostuyum. Aksa Tufanı başladığında Türkiye’de onları destekleyen tek güç bizdik. O dönemde devletimiz ve hükümetimiz maalesef yanlış konumdaydı ve “terörist” diyerek İsrail’e yarayan söylemler geliştirdiler. Bizim ise onların katında büyük bir itibarımız var; İran’da, Hizbullah’ta ve Hamas’ta partimiz birinci sıradadır.
(Kısa bir reklam arası…)
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, çıkış yolu programında Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı sormaya devam ediyoruz. Dün bir basın toplantısı yaptınız ve TRT Genel Müdürlüğü’nü İran ile ilgili söylemlerinden dolayı istifaya davet ettiniz. Bu konuyu değerlendirebilir misiniz?
TRT Genel Müdürü, yanlış anlaşıldığını söyledi ama orada asıl sorumlu TRT değil, hükümettir. Hükümet ona İran karşıtı bir görev vermiştir. Uludağ Üniversitesi’ndeki konuşmasında “İran’ı rahatsız etmek durumundayız” diyor ve Farsça yayınları başlatıyorlar. Bizim İran’la Selçuklular öncesine, Attila dönemine kadar uzanan bin yıllık beraberliğimiz var. Bugün asıl mesele Farsça yayın yapılması değil, bu yayınla İran’ı rahatsız etme amacıdır. Bu, Türkiye için çok tehlikeli bir gelişmedir.
Biz arkamızı İran dağlarına yaslamışız; İran komşuluğu Türkiye için bir şanstır. Amerika ve İsrail’in Akdeniz ve Ege’den gelen tehditlerine karşı doğumuzda güçlü, onlara karşı duran bir İran olması bizim için bir talihtir. İran dostluğunun kıymetini bilmemiz lazım. Orta Doğu’da İransız veya Türkiye’siz olumlu bir çözüm olmaz. Hükümetin girdiği yeni çizgi; İran, Suriye ve Rusya karşıtı mecralara sürükleniyor. “İkinci İsrail-Kürdistan” planına yönelmeye başladınız mı? Buna İran, Suriye ve Rusya karşı çıkar; Türkiye komşularıyla başı belalı duruma girer ve en sonunda Amerika ve İsrail, Türkiye iyice zaafa düştüğünde tepesine çullanır.
Üçüncü Dünya Savaşı çıkarsa kanımca bu Doğu Akdeniz’de olacaktır. Çünkü Amerika’nın cüretkâr olabileceği yer burasıdır. Ukrayna cephesinde güçlü bir Rusya ve nükleer denge var. Çin de Amerika’nın diş geçirebileceği bir ülke değil. Ancak Doğu Akdeniz’de ABD, İsrail üzerinden inisiyatif almış durumda. Dolar saltanatı çöken Amerika bu gerilemeyi bir dünya savaşıyla mı karşılayacak? Buna ancak Amerika karar verebilir. Çin ise barıştan yana ve kendi ekonomik gücüyle Amerika’yı geçiyor.
İngiltere’yi Amerika’nın yedeğinde gözlemliyorum. Tarihi ve istihbarat gücüyle tecrübeli olsa da gücü gerileyen bir ülke. İngiliz büyükelçileriyle 2008 öncesinde görüştüğümüzde, “Biz Amerika’nın güdümünde değiliz, Asya çağı geliyor” demişlerdi ama Amerika’dan kopmaları zor. Almanya ve Fransa’da ise Amerika’ya kafa tutan, milliyetçi partilerin yükseldiği bir eğilim var.
Trump seçilirse, “çöllere 8 trilyon dolar gömmeyelim, içimize çekilelim” diyen, “Önce Amerika” çizgisini temsil ediyor. Öldürülmezse ve seçilirse, derin Amerika’ya rağmen bölgeden yavaş yavaş çekilebilir. Ancak Pentagon içinde de Trump taraftarları ve derin Amerika taraftarları olarak bölünme var. Amerikan ordusu da bölünmüş durumda. Sonuç olarak Türkiye için Trump daha hayırlı bir seçenek gibi gözüküyor.
(İç siyasete dair sorular…) Bunu özellikle Yeni Devlet Halk Partisi dile getiriyor; bir “üçüncü yol” konuşuluyor. Kimilerine göre Türkiye; Tayyip Erdoğan ile Ekrem İmamoğlu kıskacına bırakılamaz, bu yüzden üçüncü bir yol şart deniliyor. Bununla alakalı olarak Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Sayın Fatih Erbakan, yanına aldığı bazı siyasi partilerle bir çıkış içerisinde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz böyle bir yapının içinde olur musunuz?
Böyle bir ihtimal hiç yok. Yeniden Refah, Gelecek Partisi, Deva Partisi gibi partilerin birleşmek için görüştüklerini biz de duyuyoruz ama bunlar Türkiye’ye ne vaat ediyor? Hangi profilde ve hangi programla Türk milletinin arkalarından gitmesini bekliyorlar? Erken seçim olur mu? Tam tersine, bunlar AK Parti’nin de sağını temsil ediyor. Halbuki Türkiye, Atatürk çizgisine doğru gidiyor; yani çağdaş, halkçı, yurttaşların özgür olduğu bir yapıya… Milliyetçilik yükseliyor ve bu milliyetçilikle beraber hürriyetçilik de yükseliyor. İttihat Terakki’den, Atatürk’ten gelen değerler şimdi tekrar öne çıkıyor. Bahsettiğiniz partilerin bu değerlerle bir ilgisi yok. Ayrıca liderlerinin de Türkiye’de kitleleri sürükleyecek bir yeteneği yok; Erbakan gibi değiller. 29 Ekim’de Sayın Yavuz Ağıralioğlu’nun kuracağı partiye teklif edecekler, büyük bir birliği teklif edecekler ama bu kadar yamalı bohçayla Türkiye yönetilmez. Türkiye’yi yönetecek bir birikimleri yok.
Anladığım kadarıyla sizin de görüşünüz bu yönde. Ancak şunu söyleyeyim; Türkiye’de milliyetçilik, vatanseverlik ve üretim kavramı yükseliyor. Türkiye’nin önündeki yükselen parti Vatan Partisi’dir. Bugün bu süreç başladı. Sayın Cumhurbaşkanı siyasi hayatı boyunca erken seçime karşı olmuş bir isimdir; %17 oyla erken seçime gideceğini sanmıyorum. Sayın Mehmet Şimşek’in ekonomi politikalarının öngörüsüne bakarsak, şahsi kanaatimce bir erken seçim görmüyorum.
Peki Ankara’da çok konuşulan ve özellikle CHP’nin dillendirdiği süreç nereye gidiyor? Bir kere sistem sallanıyor, derin bir ekonomik kriz var. Şimdi bu izledikleri çizgiyle bir de güvenlik krizi eklenebilir. Halkta yönetilenlerin “istemezlik” eğilimi güçleniyor. Zaten yönetemeyecekleri bir çizgiye girdiler; DEM Parti’nin elini sıktıkları, Abdullah Öcalan’dan medet umdukları bu siyasetle Türkiye’yi yönetemezler. Yönetenler yönetemez hale gelince ve yönetilenler de “istemiyoruz” deyince, o feryat büyür. O zaman kaçınılmaz olarak Türkiye bir yeniden iktidar arayışına girecektir. Bu süreç başladı zaten, erken seçim kendisini dayatabilir. Sayın Tayyip Erdoğan istese de istemese de öyle bir hale gelir ki Türkiye, kaçınılmaz olarak bir erken seçim gündeme gelir.
Önümüzdeki 2-3 yıl içinde Türkiye bir karar verecek. Sayın Tayyip Erdoğan’ın devri bitmiştir, bunu söyleyeyim. Girdikleri bu çizgiyle tam olarak bitmiştir. Buradan vazgeçebilirler, bu kendileri için de Türkiye için de hayırlı olur. Ama bu vazgeçiş, seçmenin yönelimini birdenbire değiştirmez çünkü AK Parti’den çok ciddi bir kopuş başladı. Bunu ancak Suriye ile iş birliği yaparak, olumlu bir çıkışla çevirebilirlerdi; orada çok büyük bir tarihi fırsat kaçırdılar. 2015’i hatırlayın, tek başına iktidar olamamışlardı ama PKK’nın üzerine gidince %9 oy artışı yakalamışlardı. Belki onu hatırlarlarsa yeniden bir yükseliş yakalayabilirler.
Sanayi yüzde 5 civarında daraldı ancak Türkiye büyüyor diyorlar. Dolayısıyla emekçilerin durumu ortada; sistemin krizinin yükünü emekçilere yüklememe yönünde talepler ve eylemler var. Türk-İş’in 20 Ekim’de Ankara’da yapacağı miting, Cumhuriyet tarihinin en büyüklerinden biri olacak. Ergün Atalay, Türkiye’nin önümüzdeki süreçte önemli şahsiyetlerinden biridir. İşçi hareketi; “vatan ve emek” sloganlarıyla çok sağlıklı bir şekilde büyüyor. Batının kontrol edemediği ciddi bir işçi hareketimiz var ve emekçilerin Türkiye’nin geleceğine ağırlığını koyduğu bir sürece giriyoruz. Konkordatolar ve iflaslar neticesinde gelecek büyük bir işsizlik dalgası, iktidar için en ciddi tehlikeyi oluşturacak.
Türkiye kuruluş ayarlarına döndükçe yeniden Kemalizm diyecek; bu durum gündeme de geliyor. Sayın Cumhurbaşkanı da “Türkiye’nin bahanesi” diyor, bunun hakkını teslim etmek lazım. Peki, AK Parti’den kopuşlara rağmen Cumhuriyet Halk Partisi gereken çizgiyi yakalayabiliyor mu? Yani Atatürk’ün Kemalizm’ini temsil edebilecek durumda mı? Şu an CHP içinde Ekrem İmamoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel ve Mansur Yavaş eksenli bir yapı oluştu.
Yeni dönemde CHP’nin yeniden Kemalizm demesi temenni edilecek bir şey ama şu an dört seçenek var ve hiçbiri Atatürk devrimlerinden yana değil. Bu çok çarpıcı. Eskiden CHP içinde bir Atatürkçü kanat olurdu; Birgül Ayman Gülerler gibi. Onların hepsi temizlendi. Cumhuriyet Halk Partisi’ne; Ankara-İstanbul yürüyüşünden başlayarak, PKK ile yan yana yürüyerek bir nevi “bonzai” içirildi. Kitlelerini PKK dostu, Atlantikçi bir yönelişe çektiler. Bugün AK Parti ve MHP’ye karşı çok büyük bir fırsat varken, Sayın Özgür Özel’in PKK ile yapılan görüşmeleri “balıklama destekliyoruz” demesi kabul edilemez. Amerika ise artık seçilecek adama oynuyor; milliyetçiliğin yükseldiği bir ortamda İmamoğlu’ndan vazgeçip Mansur Yavaş’a yönelmiş görünüyor. CHP’nin en büyük yanlışı bu, şimdi Sayın Erdoğan da bu yanlışa ortak oldu.
Ancak Amerika’nın belirlediği dönem arkada kaldı. 15-16 Temmuz gecesi Amerika Türkiye’de yenildi; 24 bin subay, 30 bin polis tasfiye edildi. Amerika’nın Türkiye’deki silahlı gücü ezildi, darbeler dönemi kapandı. Türk Silahlı Kuvvetleri artık Mustafa Kemal’in ordusudur; savaşan, vatansever bir ordudur. Amerika’nın ekonomik tahakküm kabiliyeti de zayıfladı; dolar piyasaların kıyısına itiliyor. Dolayısıyla Amerika’ya dayanarak Türkiye’de iktidar olma planları gerçekçi değil. Şaşırtıcı olan, bugün Atatürk’e en yakın güçlerin Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli olmasıdır; çünkü vatan için savaşıyorlar, FETÖ ile mücadele ediyorlar. CHP ise hâlâ FETÖ’nün yanında; iktidara gelirlerse devletten temizlenenleri geri alacaklarını söylüyorlar. Bu mümkün değil.
Güçlendirilmiş parlamenter sistem mi, yoksa mevcut Cumhurbaşkanlığı sistemi mi? Mevcut sistem bir “mafya sistemi”dir; iktidarı bir avuç insanın elinde topladı, meclisi işlevsiz bıraktı. Bugün Türkiye, yönetimi faizcilerin ve sıcak para komisyoncularının eline geçmiş mafyatik bir rejimdir. Meclisi işsiz bıraktılar, eskiden derdi olan meclise giderdi, şimdi herkes külliyeye gidiyor. Parlamenter sistem ise bizim 1876’dan bu yana adım adım oluşturduğumuz milli bir sistemdir, kendi tecrübemizdir.
Türkiye’de sokaklardaki şiddet, kadın cinayetleri ve gençlerin karıştığı canice suçlar konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu durum ekonomiden başladı. Atatürk’ün kurduğu, 1980’lere kadar gelen devletçi-halkçı ekonomi terk edildi; yerine sıcak para komisyoncularının ve tefecilerin hâkim olduğu bir sistem geldi. Fabrika açmayan, üretim yapmayan ama havadan para kazanan bir zümre oluştu. Bu ekonomik sistem, medyayla da desteklenerek şiddeti körüklüyor. Televizyonlarda sürekli şiddet izletiliyor. Bir de sürekli “Türk milleti katildir, kadın düşmanıdır” gibi bir portre çizilmesini tehlikeli buluyorum. Türk milleti zekidir, çalışkandır, namusludur; Türkiye bu değildir. Bütün bu yozlaşmaya ve çürümeye rağmen, her şeye rağmen hâlâ ekmeğini taştan çıkaran; namuslu, dürüst, aile yapısını koruyan ve işini disiplinle yapan bir Türk halkı var. Hâlâ var. Peki, bu durum neden bu kadar gündeme geliyor? Aslında bütün Batı sistemi bu hale geldi. Sonuç itibarıyla Batı, hakimiyetini sadakatsizleşen, şiddete yönelen, LGBT gibi değerleri dayatan ve birbirini kıran bir kaos toplumu üzerinden sürdürüyor.
Muhalefet dahil bir zümre, özellikle Narin cinayeti veya İstanbul’daki olaylar gibi haberleri, Türkiye’nin kritik süreçlerden geçtiği, zamların konuşulduğu veya gündemin değişmesi gereken anlarda köpürterek sunuyor. Televizyonları açtığımız zaman katliam, cinayet, cinsel saldırı, kadın cinayeti ve hayvan katliamı haberlerinden başka bir şey yok. Mesela Gebze’deki köpek ölümlerini “Gebze Katliamı” diye veriyorlar. Bu, topluma “Türkiye’de bunlar zaten hep oluyor” algısını yerleştirmek için belli dönemlerde pompalanan bir stratejidir.
Narin cinayetini 35-40 yıl boyunca neden konuştuk? Çünkü bu olay; baba, ana, dayı, amca, teyze gibi ailevi değerleri sarsan bir nitelikteydi. Hedef; halkın kendi değerlerine güvenini sarsmak, “Bu halkla yaşanmaz, Türkiye tımarhane oldu, çekip gidelim” dedirtmektir. Türk insanını; vatanı için canını vermeyen, fabrikada çalışmayan, tarlasına tohum atmayan bir kitleye dönüştürmeye yönelik kasıtlı bir saldırıyla karşı karşıyayız. Televizyon başındaki kelli felli insanlar bile bilerek veya bilmeyerek bu duruma alet oluyorlar.
Bence bu, sistemin geldiği noktadır. Sistem, bizim insanımızı bozarak ve birbirimize olan güvenimizi sarsarak ayakta kalmaya çalışıyor. Türkiye’de sadece kötülükten, cinayetten, namussuzluktan, sadakatsizlikten ve kalleşlikten bahsediliyor. İnsanlara sürekli hile ve hurda aşılanıyor. Turgut Özal’ın “Benim memurum işini bilir” anlayışıyla başlayan, devletin tepesinden yayılan bir “kolay yoldan para kazanma” sistemi var. Ayrıca cinsiyet rolleri gibi toplumu altüst eden dayatmalar da bu sürecin bir parçası. Bunların amacı, sadece gündemi veya ekonomik krizi örtmek değil; köleleşen bir toplum yaratmaktır.
Antalya’daki Küresel Gazeteciler Konseyi toplantısında da konuştuk; bu haberlerin aylarca ekranlarda dönmesi, çocuklarımızın geleceği için de büyük bir tehdit oluşturuyor. Yeni nesil kötü örneklerle büyüyor. Buna karşı bizim ne yapmamız gerekiyor? Emek, sadakat, vefa, kardeşlik ve paylaşma gibi Türk milletinin tarihten bugüne taşıdığı değerleri ayakta tutmalıyız. Türk insanı; canilerden ve katillerden ibaret değildir.
Cezasızlık algısı da çok yanlış. Dokuzuncu Yargı Paketi ile birtakım düzenlemeler gündemde. Evet, suç işleyen cezalandırılmalıdır ancak esas çözüm kültürel plandadır. Cumhuriyet’in devrimci birikimi ve binlerce yıllık Türk kültürü bizim temelimizdir. Eskiden Almanya’daki fabrikalarda çalışan Türk işçisinin bir disiplini ve üstünlüğü vardı. Şimdi ise tembelliğe prim veriliyor, köyler boşaltılıyor. İdam konusu ise bir çaresizlik göstergesidir; cezanın amacı sadece korkutmak değil, eğitmek ve topluma kazandırmak olmalıdır. Cezaevleri eğitim yuvalarına dönüştürülmelidir.
Televizyonlarda popüler kültür adı altında sürekli şiddet dayatılıyor. Netflix gibi platformlarda veya haberlerde hep şiddetin gücü vurgulanıyor. Artık garazı, kini olmadığı halde tanımadığı insanı öldüren kişiler var; bu, Batı’dan bize dayatılan bir çürümedir. Buna bir kültür hamlesiyle cevap vermeliyiz. Sosyal medya ise nezaketin bittiği, kaba kuvvetin ve sövmenin hakim olduğu bir alan. Hükümetin sosyal medyayı kontrol altına alma çabalarını bu açıdan doğru buluyorum.
Sorduğunuz üç temel çözüm önerime gelince:
Birincisi; devletin simgesel merkezini külliyeden, devrimcilik ve vatanseverlik mirası olan Çankaya’ya taşımak ve şatafattan vazgeçerek vatandaşın hayatını paylaşmaktır.
İkincisi; bir üretim devrimi yapmaktır. Yurtdışındaki 500 milyar dolarlık sermayeyi ülkemize getirmeli, bankalardaki atıl duran altınları yatırım sermayesine dönüştürerek istihdam atağı başlatmalıyız. Çalışmak, insana fazilet kazandıran en büyük değerdir.
Üçüncüsü; Suriye ile iş birliği yaparak terör örgütlerini bitirmek ve Suriyeli misafirlerin vatanlarına güvenli dönüşünü sağlamaktır. Ayrıca, kültürel ve ideolojik planda kardeşlik ve çalışkanlık değerlerini yeniden milletimize aşılamalıyız.
Lübnan veya başka bir yerden Türkiye’ye yönelik göç tehlikesi konusunda ise; İsrail, 9,5 milyon nüfusuyla geniş alanları işgal edip kontrol edebilecek kabiliyete sahip değildir. İsrail bombalayabilir ama toprakları elinde tutamaz; bu tarihsel olarak da mümkün değildir. Nuray Hanım ilk soruyu sordu ama ben şunu da merak ediyorum. Şimdi Türkiye yeni bir anayasa konuşuyor. Az önce biz de konuştuk; DEM Parti ile olamayacağını, olmaması gerektiğini… Vallahi “Gelme!” PKK ile beraber devlet kurulursa o anayasa yapılır. DEM Parti’yi çıkarttık, dışarıya koyduk. Doğu Perinçek’e göre Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Var. Var; çünkü demin dediğimiz üretim devriminin, ardından bahsettiğimiz faziletli, erdemli insanların özgürlüğü için ve bu Türkiye’nin Kemalist devrimi tamamlayacak büyük atağının planı ancak bir anayasayla yapılır. Yani devleti yeniden bu hedefimize göre örgütleyeceğiz.
Mesela siz parlamenter sistem falan dediniz. Yani sonuç itibarıyla anayasa şöyle yapılır: İlk önce devlet hedefini belirler. Mesela Fransız Devrimi oldu; bizim hedefimizde özgürlük, eşitlik ve kardeşlik (liberté, égalité, fraternité) var. “Böyle bir toplum kuracağım” dedikten sonra onun hürriyetler nizamı, devlet nizamı falan belirlenir. Veya Hitler gelir, o da kendi hedefine göre bir anayasa yapar; Atatürk gelir, kendi hedefine göre yapar. Onun için anayasalar, hedeflerin üstünde ve dışında bir şey değildir. Devlet hedefini belirler, programını belirler; ondan sonra der ki: “Bu programı hayata geçirmek için ben devletimi nasıl örgütleyeceğim? Parlamento, meclis ne yapacak? Yürütme organını nasıl düzenleyeceğim? Yargıyı nasıl yapacağım? Bunlar arasındaki ilişkiler ne olacak? Bu organlarla halk arasındaki ilişki ne olacak? Halkın hürriyeti ne olacak? O hürriyetin sınırı ne olacak?” Anayasa bunlara cevap verir. Türkiye böyle bir Kemalist devrimi tamamlama sürecine girerken öyle bir anayasayı yapmak zorunda. Ama tabii meclisin ortaya çıkması gerek ki o anayasayı da yapsın.
Şimdi şunu çok merak ediyorum: Seçim dönemlerinde eskiden, yani eski sistemde önceden koalisyonlar olmuyordu, sonradan oluyordu. Mevcut sistemde de ittifak adı altında önceden koalisyonlar oldu. Sayın Cumhurbaşkanı ya da Cumhuriyet Halk Partisi ya da başka partiler bir şekilde bir grup oluşturuyorlar; Cumhur İttifakı, Millet İttifakı… Vatan Partisi’ni hiçbir tarafta görmedik. Bu teklifler size gelmiyor mu? Siz bu teklifleri mi kabul etmiyorsunuz? Yoksa siz kendinizi bu oluşumların içine eklemlemiyor musunuz, tamamen dışında mı tutuyorsunuz? “Biz farklıyız” mı diyorsunuz?
Güzel soru, bir cümleyle ifade edeyim: Cumhur İttifakı Vatan Partisi’ni almadı. 2023 seçimi öncesinde ben Sayın Cumhurbaşkanı’nı ziyaret ettim ve söze şöyle başladım: “Bakın Sayın Cumhurbaşkanım, biz 15 Temmuz gecesi karşı taraf başarılı olsaydı yerin altında yan yana yatacaktık. Bizim beraberliğimiz böyle bir beraberlik; pazarlıkla falan değil, savaş meydanında oluşmuş bir beraberlik. Türkiye’nin şimdi büyük kararlara ihtiyacı var; üretim ekonomisi yönünde, güvenlik yönünde… Bunu hep beraber yapabiliriz, hükümetini birlikte kurabiliriz.”
Sayın Cumhurbaşkanı bana, “Ben yarın deprem bölgesi Kahramanmaraş’a gidiyorum, Sayın Devlet Bahçeli de helikopterde olacak, beraber gideceğiz” dedi. Hatta bunu üç defa söyledi; “Ben ona söyleyeceğim bu teklifinizi ve o benim sözümden zaten çıkmaz” dedi. Fakat bir hafta 10 gün sonra Sayın Binali Yıldırım beni aradı ve “Biz sizinle beraber olmayacağız” dedi. Bunun sebebi şu: Vatan Partisi ile beraber olduğunuz zaman Mehmet Şimşek’i Maliye Bakanı yapıp Londra bankalarının kapısını çalamazsınız. Çünkü Vatan Partisi milli ve üretimden yana bir program teklif ediyor.
Cumhur İttifakı’ndan size milletvekilliği veya belediye gibi bir talep gitti mi? Biz onu konuşmadığımız gibi, “Size şu kadar milletvekili verin” diye bir talebimiz de olmadı. Devlet Bahçeli ile bu konuyu konuştunuz mu peki? Hayır, konuşmadık. Ama Türkiye zor bir döneme girdi. Bu dönemden çıkış için üretim, milli güvenlik, bağımsızlık ve Asya uygarlığı içinde konumlanmak gerekiyor. Dostlarımız belli; Amerika ve İsrail’den gelen tehdide karşı devletin bağımsızlığı.
Onlar bir program seçtikleri için o program HÜDAPAR ile olur; bizim yerimize onu tercih ettiler. Halbuki Türkiye’nin CHP ile AK Parti arasında kararsız denen ama aslında kararlı olan bir kesimi var; Vatan Partisi onlara hitap eder. HÜDAPAR’ı veya Yeniden Refah’ı yanınıza aldığınız zaman o kesime dirsek gösteriyorsunuz, onları küstürüyorsunuz. ABD, Türkiye’nin yönetiminde Vatan Partisi’nin yer almasını istemez. Ancak 15 Temmuz’dan ve 2014’te bizim Silivri duvarını yıkmamızdan sonra Atlantik politikalarından uzaklaşıldı. 2023’e kadar bir dönem yakınlaşıldı ama sonra tekrar o tarafa dönüldü. Yine de bu, tamamen onların emrine girdikleri anlamına gelmiyor; bu vazgeçilebilecek ve tekrar Türkiye’nin milli bünyesine dönülebilecek bir durum. Vatan Partisi, AK Parti’nin doğru yaptığı konularda —mesela PKK’ya karşı sınır ötesi harekat veya FETÖ ile mücadele— onlardan daha ileri bir noktadadır.
Türkiye’nin bir milli politikası olmalı. Bölgedeki bütün emperyalist güçlerin 50-100 yıllık Orta Doğu projeleri var ve Türkiye’nin çizgisi bu projelerle çatışıyor. Dolayısıyla eskiden olduğu gibi Atlantikçi, Rusçu veya İrancı olmaya gerek yok. Bölgesel savaş korkusu varken, “Amerika ile arka planda PKK’nın tasfiyesinde anlaştık mı?” diye soruluyor. Amerika ile böyle bir anlaşma mümkün değil çünkü ABD’nin Batı Asya’daki stratejik hedefi “İkinci İsrail”i, yani Kürdistan’ı kurmaktır. Amerika ile ancak o Kürdistan projesine teslim olarak anlaşırsınız. Amerika artık inişe geçti, dişleri dökülmüş bir canavar gibi. Bir müddet sonra Orta Doğu devletlerinin kendisine dayattığı statükoyu kabullenmek zorunda kalacak.
Ekonomi konusuna gelince; Daron Acemoğlu’nun Nobel alması, neoliberal ekonominin şampiyonu olduğunu gösterir. Nobel Edebiyat ödülleri gibi, ekonomi ödülleri de tamamen siyasidir. Türkiye şu an hedef ülke ve bu ödül, o kirli planların bir parçasıdır.
Genç kadrolarınız çok yoğun. Teknolojiye, yapay zekaya Vatan Partisi nasıl bakıyor? Yapay zeka sınıfsız bir toplumu getirecek bir araçtır. Nasıl ki testereyi, çekici sömüremezseniz, yapay zekayı da sömüremezsiniz. Üretimde bolluk olduğu zaman paylaşma sorunu ortadan kalkar, sınıflar arası farklar yok olur. Yapay zeka, insanın özgürleştiği, günde 3 saat çalışıp kalan zamanda sanat ve kültürle uğraştığı bir altın çağı başlatacaktır. Savaşların sebebi de bu teknolojik bollukla ortadan kalkacaktır. Savaş nereden çıkıyor? Paylaşamamaktan çıkıyor. Her şey bol olsa; cennetin duvarlarında muhallebiler, istediğin kadar zemzem suları, Kevser suları olsa… Yapay zeka bunu getiriyor. O zaman kavga etmenin bir sebebi kalmıyor. Bu anlamda yapay zeka; sınıfsız, barışçı bir dünyanın habercisidir. Türkiye bunun farkında mı? Farkında galiba. Son dönemlerde Türkiye, teknolojiye ayak uydurma konusunda bir terbiye kazandı. Dünyadaki teknolojik ataklara uyum sağlamaya çalışıyor, sanayide adımlar atıyor ve kendisi icat eden bir ülke haline geliyor. İnsan kaynaklarımız da bu bakımdan son derece kaliteli. Dolayısıyla Türkiye, geleceğin dünyasında ilk beşte olacak bir ülke.
Bir erken seçim olur mu, seçim konuşmaya daha çok var ama olası bir seçimde Doğu Perinçek cumhurbaşkanı adayı olur mu? Onu ben bilemem, partimiz kazanabilir. Hayatta olur muyum, onu da bilmiyorum. Ama şunu iyi biliyorum: Olası bir seçimde Vatan Partisi iktidar partilerinden biri olacaktır. Çünkü süreç Vatan Partisi’ni çağırıyor. Demin konuştuğumuz gibi, sorunlar üretimle çözülecek; bilgi ve güvenlikle barışçı, huzur dolu bir ülkeye ulaşacağız. Bunun partisi de Vatan Partisi’dir. Olası seçimde Vatan Partisi yıldız gibi parlayacak. Doğu Perinçek onun neresinde olacak? Hayat gösterir.
Benim zaten özlemim ve ihtirasım da bu. Bir dava adamıyım; örgütlü olmayı biliyorum. Hayatımın en mutlu zamanını yaşıyorum; özlemini çektiğim, ömrümü verdiğim davanın başarıya gittiğini ilk defa görüyorum. İçim çok rahat ve çok mutluyum.
Programımız “Çıkış Yolu”nda, Genel Başkanımız haftanın kitap önerisini ve müziğini yapar. Şimdi o bölüme geçeceğiz. Bu programda her soruyu özgürce sorabildik; çok dinamik, düzeyli ve zevkli bir yayın oldu. Türk milletine, Türk aydınının seviyesini yansıttığımızı düşünüyorum.
Haftanın kitabı olarak, milliyetçiliğin geleceğin Türkiye’sine damgasını vuracağı bu süreçte, en büyük ideoloğumuz Yusuf Akçura’yı öneriyorum. Kaynak Yayınları, Akçura’nın eserlerini çok titiz bir şekilde hazırlayıp yayımlamaya başladı. “Türk Devrimi’nin Programı” ile başlayan seride; “Cengiz Han”, “Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri”, “Şark Meselesi”, “Üç Tarz-ı Siyaset”, “Çağdaş Avrupa’da Siyasi Fikir Akımları” ve “Türkçülüğün Tarihi” gibi çok önemli eserler yer alıyor. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp’ten de üstün, çok büyük bir birikime sahip, Kazan Türklerinden yetişen en büyük ideoloğumuzdur. Türk Tarih Kurumu başkanlığı da yapmıştır.
Müzik olarak ise müzik ustamız Ekrem Ataer’in kurduğu Aydınlık Halk Korosu’ndan bir eser dinleyeceğiz. 70’in üzerinde kişinin katılımıyla kurulan bu koro, sadece İstanbul’la sınırlı kalmayıp Ankara, İzmir gibi illerimizden de gelen taleplerle online bir altyapıyla tüm Türkiye’yi kapsayacak. Aydınlık Halk Korosu’na 7’den 70’e bütün vatandaşlarımızı davet ediyoruz. Yaş sınırı yoktur.
Programımızı, Ekrem Ataer hocamızın seçtiği “Ankara’nın Taşına Bak” eseriyle kapatıyoruz. İyi seyirler.

