Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, Çıkış Yolu’na hepiniz hoş geldiniz. Bugün Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’i ağırlıyoruz. Hoş geldiniz efendim.
“Hoş bulduk.”
Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Mustafa İlker Yücel de bizlerle. Hoş geldiniz.
“Hoş bulduk, teşekkürler.”
Sayın Genel Başkanım, gündem yoğun. Biz de hazırlıklarımızı yaptık. Bugün Mecliste kapalı grup toplantısı vardı. Ondan önce geçtiğimiz hafta Meclisin yeni yasama yılı açılışı yapıldı. İsterseniz oradan başlayalım, daha sonra bugüne gelip sıcak gündemi konuşalım. Biz de davetli olarak Meclis resepsiyonundaydık. Açılış günü, takip edenler açısından beklenmedik bir gelişme yaşandı: Sayın Devlet Bahçeli yerinden kalktı ve HDP sıralarına giderek Sayın HDP Eşbaşkanı’nın elini sıktı.
Kamuoyu ilk başta bunun bir başsağlığı, insani bir nezaket gereği olduğunu konuştu. Fakat Sayın Devlet Bahçeli bugün grup toplantısında konuya açıklık getirdi ve şunu söyledi: “DEM Partisi’ne uzattığım el, milli birlik ve kardeşliğimizin mesajıdır. İlk Meclisin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın isabetli sözlerinin meşale gibi yanan aydınlığıdır. Uzattığım el, ‘Gelin Türkiye partisi olun, teröre cephe alın, bin yıllık kardeşliğimize kenetlenin’ temennisi ve teklifidir. DEM’e evvela düşen sorumluluk; uzanan bu samimi elin kıymet hükmünü anlaması, bunu daha hızlı Türkiye partisi olması yönünde bir eşik olarak algılayıp değerlendirmesidir.”
Siz bu gelişmeyi nasıl değerlendirirsiniz? Öyle başlayalım isterseniz.
“Bakın, meclis koridorunda veya bir resepsiyonda karşılaşılır, el sıkılır; biz de sıkarız, bu doğrudur. Ancak bir Meclis toplantısında kendi sırasından kalkıp bütün kamuoyunun önünde giderek DEM Partisi’nin elini sıkmak, bir programın ve projenin parçasıdır. Kendisi de zaten Cumhurbaşkanı ile görüşerek planlı bir şekilde bu eli sıktığını ifade etti. Yani bu, insani bir el sıkışma değil; planlı bir tavrın, bir mesajın olduğunu görüyoruz.
Bu nedir? Sonuç itibarıyla Türkiye himayesinde ‘Kürdistan’ planının yeniden ısıtılıp masaya getirilmesidir. Sıkılan el PKK’nın elidir; zira DEM Partisi ile PKK arasında bir fark yoktur. Kendileri de bunu gizlemiyorlar. Devlet Bahçeli’nin yaptığı, Abdullah Öcalan’ın veya Cemil Bayık’ın elini sıkmaktan farksızdır. Bunu Tayyip Erdoğan’la görüşerek yaptığını belirtmesi çok önemli.
Amerika’nın 1963’ten beri Türkiye’nin önüne koyduğu bir plan var: ‘Kürdistan’ı kuralım, sizin himayenize verelim.’ Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt koridoru, Irak’ın kuzeyinde ise 1991 ve 2003 savaşlarıyla bir kukla devlet (Barzanistan) yarattılar. Şimdi bunun üçüncü ayağı; Diyarbakır merkezi ve Kürtlerin yoğun yaşadığı Türkiye topraklarını da bu yapıya katarak bir ‘Kürdistan’ oluşturmaktır. Bugün Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin bu projeye ikna edildiğini görüyoruz.
İki plan çarpışıyor: Biri, bölge ülkelerinin milli planı; yani Suriye ile iş birliği yaparak PKK/PYD/YPG ve DAEŞ gibi bölgeyi istikrarsızlaştıran terör örgütlerini temizlemek. Diğeri ise ABD ve İsrail’in planı; yani PKK’yı ve Barzani’yi meşrulaştırarak devletçiliğe dönüştürmek.
Türkiye’nin bu plandaki rolü nedir? Kürdistan projesinin ana gücü Türkiye’deki Kürtler olacaktır. Çünkü Türkiye’deki Kürtler, Kemalist devrimle çağ atlamış, devlet yönetme kabiliyeti olan, teknolojide ileri, burjuva sınıfı gelişmiş bir nüfustur. ‘Kürdistan’ kurulursa merkezi Diyarbakır olur. Bu nedenle Türkiye’nin silahla boyun eğdirilmesi veya siyasi operasyonlarla hizaya getirilmesi hedefleniyor.
Bugün geldiğimiz noktada, PKK’nın silahlı gücü büyük ölçüde etkisiz hale getirildiği için, Amerika şimdi iktidarı ‘Kürdistan’ı Türkiye himayesine verelim’ vaadiyle (tarihteki Turgut Özal dönemi örneğinde olduğu gibi) yeniden kandırmaya çalışıyor. Bu bir havuç uzatmadır.”
Sayın Genel Başkanım, burada soru şu: MHP lideri Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 2-2,5 saatlik bir görüşme yaptıktan sonra mecliste bu el sıkışma gerçekleşti. Bahçeli konuşmasında, “Cumhurbaşkanımızın davetine bir adım atmak bana düşen en önemli görevdir” diyor. Bu durumu nasıl okumalıyız?
“Şunu netleştirelim; bu herhangi bir törende nezaket gereği yapılan bir el sıkışma değil. Kendisi de zaten ‘planlı’ olduğunu vurguluyor. DEM Partisi’ni meşrulaştırmak; Anayasa Mahkemesi’ne ‘Bu partiyi kapatmayın’ mesajı vermek demektir.
Bu durum, 2002 Temmuz’undaki erken seçim sürecini anımsatıyor. O dönemde de Ecevit hükümetinin dağılmasına yol açan süreç, AK Parti’yi iktidara getirmişti. Şimdi de PKK ile barışarak, ‘Türkiye himayesinde Kürdistan’ projesine doğru bir görev yapıldığı görülüyor.”
Sayın Genel Başkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan bir aydır ‘iç cephe’ vurgusu yapıyor. İsrail’in saldırganlaştığı bu dönemde, Sayın Bahçeli’nin bu adımı, bölücü unsuru Amerika’nın elinden alıp etkisizleştirmek anlamına gelmez mi?
“Gelmez. Elbette bunu böyle savunacaklar. Ancak önümüzdeki günlerde İmralı’da Abdullah Öcalan’ın konuşturulduğunu, ‘silahları bırakın’ çağrısı yaptığını görürseniz şaşırmayın.” Tam söylediğinizle ilişkili bir şey söyleyeceğim. MHP gibi bu Kürdistan’ı kurma girişimine en cepheden karşı olan parti, barış elini uzattı ve elimizi sıktı. Peki, bu şekilde Orta Doğu’da oluşan çelişkiler karşısında Vatan Partisi’nin önderlik ettiği bir çözüm vardı. Nedir bu çözüm? Türkiye ve Suriye’nin silahlı işbirliği yaparak Suriye’nin kuzeyindeki PKK’yı ve İslamcı geçinen İslam düşmanı terör örgütlerini birlikte temizlemesi. İşte Vatan Partisi’nin, bölge ülkelerinin (Suriye, İran, Rusya) evet dediği ve Türkiye’nin milli güçlerinin savunduğu bu planın karşısına, bu sefer Amerikan-İsrail planı dikiliyor. Yani PKK’yı temizlemek değil, PKK’yı meşrulaştırmak. Şimdi bu iki plan çarpışıyor; bu planların güçleri çarpışıyor. Bunu görmemiz lazım.
Bu durum AK Parti içinde de bölünmelere yol açar, MHP için de bence bir intihardır. Devlet Bahçeli’nin bu girişimi, sadece bir el sıkışma değil; kendisinin de belirttiği üzere bir “görev”. Görev dediği olay ne? PKK ile barışmak. Tabii bunu Türkiye kamuoyuna kabul ettirecek argümanlar da sunulacaktır. Nedir bunlar? “PKK’nın bu barışmaya karşı olan kesimini kurban ediyoruz” denilecek. Amerika bu şartları kabul etmiştir. Türkiye kamuoyuna, “Bakın, PKK’nın falan filan liderlerini temizledik, Kandil’i dağıttık, sonuç itibarıyla Kürtlerimizle barışıyoruz ve petrollere kavuşuyoruz” şeklinde sunulacak. Devlet Bahçeli’nin itiraflarıyla böyle bir plan olduğu ortaya çıktı. Şunu deseydi: “Nezaket icabı, meclisteki milletvekili arkadaşlarımızın elini sıkmak ayıp mı?” ben buna inanırdım. Ama burada “Bir plan var, plan gereği yapıyorum ve görev var” diyor. Plan ve görev sözleri önemli.
Bundan sonra DEM Parti niye kapatılmıyor? Bunun cevabı burada gizli. Zaten biz hep konuşuyorduk; kapatmak sadece hukuki gerekçelerle olmuyor. Ben bu konunun uzmanıyım ve Türkiye’de bu konunun kitabını yazan tek insanım. 1968 yılında parti kapatma konusunda kitap yazdım. O günden bu yana bütün parti kapatma davalarında, hem Yargıtay Başsavcılığı’nın dayanak gösterdiği hem de Anayasa Mahkemesi kararlarında atıfta bulunulan kaynak kitap benimkidir.
Kapatma konusuna gelmeden İmralı’yı söyleyeyim: PKK kapatılmayacak da kim kapatılacak? Bunun bütün kanıtları ortada. Niye kapatılmıyordu? AK Parti’nin tavrı yüzünden. Yani bu kapatma davalarında yalnız hukuk geçerli değil, siyasi ağırlıklar da söz konusu. Dikkat edersek PKK kapatma davalarında Vatan Partisi dışında, biraz da MHP bizim yanımızdaydı. Şimdi MHP de öbür tarafa geçti. Sonuç itibarıyla Anayasa Mahkemesine net bir mesaj verildi. Zaten Anayasa Mahkemesinin çoğunluğu Batıcı ve Batı güdümünde. Orada azınlıkta olan Milli Anayasa savunucusu üyeler de iyice yalnız bırakılmış oldu. Bütün ağırlık kondu. Artık “MHP elini uzattı ve benim arkamda Cumhurbaşkanı var” dendiği; hem MHP’nin, hem AK Parti’nin, hem CHP’nin müttefik olduğu, bir tek Vatan Partisi’nin “kapatın” dediği bir ortamda DEM Parti nasıl kapatılacak? Hukukla kapatılsaydı zaten kapatılırdı.
Batı Asya’daki gelişmelerin ve İsrail-Filistin Savaşı’nın keskinleştiği koşullarda, maalesef Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin Amerikan ve İsrail projesine yattığını görüyoruz. Bu böyle devam edecek mi? Edemeyecek. Nasıl bizi Silivri duvarına hapsettiler ve biz oradan duvarı yıkarak çıktıysak; bu ikinci İsrail planı da (ki bu bir Kürdistan planı değil, ikinci İsrail planıdır) Türk milleti tarafından kabul edilmeyecektir. Bence Türk ordusu da bunu kabul etmeyecektir; çünkü bu plan, Türk ordusuna da karşı bir uygulamadır. Millet-ordu beraberliğiyle, aynı 15-16 Temmuz darbesinin bastırılması gibi bu plan da bozulacaktır.
Murat Karayılan’ın (Türk basınında sürekli yanlış yazılıyor, doğrusu Hülya Orhan’dır) son açıklamaları ve Bese Hozat’ın söylemleri gündemde. Bu kişi PKK’nın KCK dedikleri yapılanmanın yürütme konseyi eş başkanı, yani liderlerinden. İmralı’dan ses çıkarsa sürpriz olmaz; aslında İmralı’nın kendi iradesi yok ama devlet gider “konuş” der ve konuşur. Konuşturacaklar, göreceksiniz. Bese Hozat, “Bahçeli AKP adına iç barışı sağlamak ve kendi çıkarları için muhalefeti etkisizleştirmek istiyor. Barış mı istiyorlar? O zaman Bahçeli, Erdoğan ve Özel, Önder Apo’ya gitsinler; İmralı’ya beraber gitsinler bakalım” diyor. Aslında yeni bir komplo kurmak istiyorlar. Erdoğan Türkiye’yi Bahçeli-MHP zihniyetiyle yönetiyor. Kürtleri beklentiye sokup pasifleştirmek, DEM Parti içinde kafası bulanık olanları hizaya getirmek için bu tokalaşma yapıldı.
Bese Hozat’ın açıklamasından şunu öğreniyoruz: DEM Parti’de bölünme ve bulanıklık var. İktidarın barış projesini kabul edenlerle, buna isyan edenler arasında bir ayrışma yaşanıyor. Projeyi kabul etmeyenler, Amerika tarafından feda edilecek olanlardır. Silahlı mücadeleyi sürdürmek isteyenler tasfiye edilirse Kürdistan nasıl kurulacak? Türkiye’yi “himaye altındaki Kürdistan” planına Bese Hozat neden muhalefet etsin? İran etkisi olabilir veya kendilerinin tasfiye edileceği bir sürecin önünün açılmasından korkuyor olabilirler. Belki de plan, Kandil ekibini tasfiye edip Suriye’deki ekibi öne çıkarmaktır.
Sonuç olarak, karşımızda iki program var: Birincisi, Türkiye ve Suriye’nin işbirliğiyle bölücü örgütleri temizlemesi projesi ki bu Vatan Partisi’nin projesidir ve Rusya ile İran tarafından da desteklenmektedir. İkincisi ise Türkiye’yi kandırarak “Türkiye himayesinde Kürdistan” adı altında bir kazık atmak, ardından da Kürdistan’ı Türkiye’den koparmaktır. Kimse Kürdistan’ı barışçıl yollarla Türkiye’den koparamaz; bu ancak Türkiye’nin dize getirilmesiyle ve silahla yenilgiye uğratılmasıyla olur. Eğer bu plan gerçekleşirse, bu durum Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yenilgisiyle olur ve Türkiye artık bildiğimiz Türkiye olmaz, “Üçüncü İsrail” olur.
Türkiye’yi buna neden ikna ettiler? Tayyip Erdoğan’a “Sen Türkiye’nin başında kalacaksın, Özgür Özel’i de yanına alıp bir anayasa yapacaksınız” vaadiyle. AK Parti %20 oya düşmüşken iktidarı sürdürmenin yolu olarak bu dayatılıyor. Sayın Cumhurbaşkanı için vatanın bağımsızlığı değil, iktidarda kalmak temel mesele haline gelmiş gibi gözüküyor. İktidar tatlı bir şeydir ve AK Parti bu tadı çok iyi aldı. Çok iyi. Haraç topladı Türkiye’den ve çok zenginleşti. O tatlı tabii iktidar; bu iktidarı da bırakmak istemiyor. Amerika onun önüne bu çözümü koyuyor, millî kuvvetler de önüne bir çözüm koyuyor. Sayın Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti’nin önüne, “Suriye ile anlaşalım, Suriye’deki terör unsurlarını temizleyelim, PKK’yı ve diğer İslamcı geçinen terör örgütlerini bitirelim, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayalım” şeklinde bir çözüm sunuluyor. Bu, hem Türkiye’nin güvenliği için yapılacak biricik çözümdür hem de üretim devrimiyle birlikte bölge ülkeleriyle işbirliği yaparak Türkiye’nin enerji ihtiyacını İran’dan, Irak’tan, Suriye’den ve Rusya’dan karşılamasını, Türkiye’nin Asya’da öncü ülke haline gelmesini sağlar. Yani bir Atlantik planı var, bir de Türkiye’nin Asya’da öncü olması planı var. Türkiye’nin Asya’da öncü olması planı, anladığıma göre AK Parti’ye zor geliyor; ya da bu, yani Atlantik planı daha kolay geliyor, diye yorumlayabiliriz.
Şu anda bakın, bir hafta evvel konuşsaydık böyle konuşmayacaktım. Seçimden itibaren girilen bir yol var. Nedir? Vatan Partisi’ni tercih etmediler; HÜDAPAR’ı ve Yeniden Refah Partisi’ni tercih ettiler. Ondan sonra Amerika’ya gidip gelmeler, orada görüşmeler oldu. Fakat bu arada dalgalanmalar yaşandı. Suriye ile işbirliği yapma konusu acaba bir cilve miydi? Yani Amerika’ya verilen bir göz boyama mıydı? Bakınız, Putin de bu süreçte gelmekten vazgeçti. Çin Halk Cumhuriyeti; hem 1 Ekim’deki Ankara resepsiyonunda hem de bizim katıldığımız İstanbul resepsiyonunda Türkiye’ye bazı mesajlar verdi. Nasıl mesajlar? İstanbul resepsiyonunda merkezde bir masa vardı, ben de oradaydım. Sağına Sayın İmamoğlu’nu, soluna yine bir CHP milletvekilini oturttu. Yani CHP ile ittifak yapan bir mesaj verdi. İktidarda AK Parti var, orada Dışişleri Bakanlığı’nın İstanbul temsilcisi varken, onu alıp sağına oturtmak yerine İmamoğlu’nu oturtması bir CHP tercihi gibi gözüküyor.
Ankara’daki resepsiyonda daha feci bir şey oldu; bunu Ankara’daki Çin Halk Cumhuriyeti Büyükelçisi ile de konuşacağım. Van, Diyarbakır ve Mardin belediye başkanları o resepsiyona çağırıldı. Çin tarafına sorsanız, “Efendim, bunlar Türkiye’nin belediye başkanları değil mi? Ben Kürdistan’dan belediye başkanı çağırmıyorum ki, Türkiye’dekileri çağırıyorum” diyecektir. Ama netice itibarıyla Çin Halk Cumhuriyeti, mecliste kendisine Uygur konusunda mahkûmiyet kararı öneren, bu konuda tavır alan Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve DEM Parti’yi destekleyen bir duruş sergiledi. Bu da çarpıcı. Çin ve Rusya tarafında da Türkiye’nin gidişatından memnun olmayan bir durum gözüküyor. Çin’in yaptığına doğrudur demiyorum, onlar da yanlış yapıyorlar; ayrı mesele. Ama sonuçta “BRICS’e katılacağım” diyen bir Türkiye’ye, “Hoş geldin, ne güzel katılıyorsun” demiyorlar.
Bunun sebebi nedir? AK Parti’nin oylarının %20’lere düşmüş olması mı? İktidardan gidiyorlar, bunları konuşacağız. Bence o etki esas değil. Esas etki, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler konuşmasının Rusya’yı ve Çin’i çok olumsuz etkilemiş olmasıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız Birleşmiş Milletler’de konuşma yapıyor; Ukrayna’nın toprak bütünlüğünden bahsederken Kırım konusunu gündeme getirip Rusya’ya dirsek atıyor. Uygur konusunda da toprak bütünlüğünü kabul ettiğini söylese de, yine bir dirsek atıyor. Türkiye, Birleşmiş Milletler kürsüsüne beş yılda, on yılda bir çıkabiliyor; böyle bir fırsat eline geçmişken bunu nasıl değerlendiriyor? Oraya çıkıp “Ey dünya! Amerika Birleşik Devletleri bütün Ege kıyılarına, Türkiye’ye karşı üslerini kurdu, uçaklarını ve namlularını Türkiye’ye yöneltti. Doğu Akdeniz’de tatbikatlarla Türkiye’yi tehdit ediyor. Türkiye bağımsızlığını, egemenliğini koruyacaktır” diyerek mazlumlar dünyasını, Asya’yı, Çin’i ve Rusya’yı yanına alabilirdi. Ancak tam tersine, Çin’i ve Rusya’yı kuşkulandıran bir konuşma yapıyor.
Peki burada Türk ordusu ne yapacak? Türk Silahlı Kuvvetleri bu sürece “evet” demez. Çünkü Türkiye himayesinde bir “Kürdistan” planı, en sonunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önüne çok ağır bir fatura koyar. Bu kadar can kaybıyla, kahramanlıkla kazanılmış PKK ile mücadeleyi çöpe atmak ve Türk ordusunu çok ağır bir durumla karşı karşıya getirmek demektir. Üstelik bu sefer PKK’nın arkasında eskiden sadece ona silah veren bir Amerika vardı, şimdi o güçleri doğrudan alana çekecek bir durumla karşılaşabiliriz.
Bir izleyicimiz, Ali Rıza Odabaşı, “Bahçeli’nin çizgisi ile Vatan Partisi’nin çizgisi mücadelesinde hangisi başarılı olur?” diye soruyor. Türkiye’nin bağımsızlığından ve bütünlüğünden yana olan Vatan Partisi’nin çizgisi başarılı olur. MHP tabanı bunu kabul etmeyecek; büyük çoğunluğu karşı çıkacak. AK Parti tabanı, Süleyman Soylu gibi vatansever insanlar bunu kabul edecek mi? Tayyip Erdoğan ne kadar diretebilecek? CHP’de de bir bölünme var; AK Parti ile anlaştığı için Özgür Özel’e karşı yükselen bir muhalefet var. Esas olan, Türk milletinin ezici çoğunluğunun sağlam duran Vatan Partisi etrafında toplanmasıdır.
Süleyman Bey, “denge siyaseti” ifadesine itiraz ediyor; buna “dengesizlik siyaseti” diyor. Çok haklı. Devlet Bahçeli gidip DEM Parti’ye el uzatıp PKK’yı meşrulaştırdığı an, PKK’nın kapatılması da zorlaşır. Çünkü “arkamda Tayyip Erdoğan var” diyorlar. AK Parti, MHP, CHP; hepsi yan yana geliyor, DEM Parti de bunlarla beraber. Bunu “iç cepheyi kuvvetlendirmek” diye takdim edecekler. İran düşmanlığı da bu projeyle bağlantılı; çünkü İran’la, Rusya’yla ve Suriye’yle beraber olduğunuzda PKK’yı temizlersiniz ama İran düşmanlığı yaparsanız Türkiye himayesindeki Kürdistan planını yürütürsünüz. Bu planın çıkmazı şudur: Kaçınılmaz olarak İsrail ile aynı noktaya düşersiniz.
Mümtaz’er Türköne’nin dediklerine bakıyoruz; o da “Kürdistan’ı yanımıza çekerek İsrail’in bizi bölme planını bozuyoruz” argümanını sunuyor. Yani bu bir “zeytin dalı” taktiği. Ben bu planın yürüyeceğini sanmıyorum; Türk milleti olarak bu planı bozacağız. Peki MHP’nin buradaki kazancı ne? Neden intihar ediyor? Burada anahtar sözcük “görev”. Devlet Bahçeli “bir görev üstlendim” diyor. Cumhur İttifakı’nın ve Türk milletinin Cumhurbaşkanı’nın çağrısına adım atmayı kendisine görev edinmiş. Peki bu görev kime ait? Türk milletinin mi verdiği bir görev, yoksa MHP’nin organlarında mı konuşuldu? MHP’nin hiçbir organında konuşulmadan bu kadar tarihî bir tavır alınıyor. Bakın bu sadece bir el sıkma olayı değil. Bu bir tarihi görev. En önemli görev. Bir plan gereği… Böyle dediğiniz zaman Milliyetçi Hareket Partisi’nin tabanı bunu nasıl kabul edecek? İşte onlara “petrol” diyecekler, “PKK’nın lider takımını tasfiye ediyoruz” diyecekler, falan filan. Ama bu seçenek, Türkiye devleti tarafından tasfiye edilmiş, reddedilmiş olacaktır. Suriye ile iş birliği yaparak PKK’yı bitirme, üretim devrimini yapma, Türkiye’nin Rusya ve İran ile beraber enerji güvenliğini sağlaması ve Türk dünyası ile buluşması hedeflenmelidir.
Bakın, bu süreçte Türk dünyasından vazgeçme tehlikesi de var. Hiçbir şekilde Türkiye; Kazakistan’ı, Kırgızistan’ı, Türkmenistan’ı, Özbekistan’ı ve hatta Azerbaycan’ı (her ne kadar Azerbaycan’ın İsrail’le yakın ilişkileri olsa da) Amerika ve İsrail tarafına çekemez. Bu planın sonunda Türkiye, Türk dünyasından kopar. Türkmenistan’dan, Kırgızistan’dan, Kazakistan’dan, Özbekistan’dan ve Azerbaycan’dan kopar. Peki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ne olur? Türkiye, “Kürdistan” kurulmasıyla zaaf içine düşer ve yenilirse, Kıbrıs’tan da Türklük atılır.
Bu planın barışçı yoldan sonuca ulaşacağını düşünmeyin. Türkiye bölündüğü zaman yenilmiş olur; yenildiği için bölünür. Yoksa “barışçı yoldan Tayyip Erdoğanlar, Devlet Bahçeliler kabul etti” diye Türkiye bölünmez. Bu süreç, ancak Amerika ve İsrail silahlı kuvvetleri, onlarla iş birliği yapan bölücüler ve Türkiye’nin güneyindeki sözde dincilerin ittifakıyla silah zoruyla dize getirildiği zaman gerçekleşir. İkinci İsrail Devleti, yani “Kürdistan”, silahla kurulur ve Türkiye tarafı da İsrailleşir, Amerikanlaşır. Yenilen bir Türkiye, bağımsız ve egemen bir devlet olarak kalamaz. Yenilmiş bir Türkiye, Kıbrıs’ı da kaybeder. Önümüze konan tablo; Türkiye’nin bölünmesi ve Kıbrıs’tan Türklüğün tasfiye edilmesidir. Bu olmayacak. Buradan tekrar söylüyorum; bu olmayacak. Sayın Devlet Bahçeli ve Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, şu anda çok yanlış, karanlık, meşum ve uğursuz bir planın içinde gözüküyorlar. İftira atmıyorum; bir hafta evvel bunları söylemezdim.
Amerika, son seçimlerde eğilime girdi, HÜDAPAR’a yaklaştı. HÜDAPAR’a uzatılan el, şimdi PKK’ya uzatıldı. HÜDAPAR’a el uzatırsan PKK’ya da uzatırsın. Yeniden Refah Partisi ile böyle bir ittifaka girersen, Amerika’nın yanındaki Suriye’nin kuzeyindeki dinci örgütlerle de girersin, FETÖ ile de ittifakını tekrar ihya edersin. Fethullahçı Terör Örgütü’nün şu an bayram yaptığını düşünebilirsiniz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan için yeniden “BOP Eşbaşkanı” diyebilir miyiz? Ben bunu şimdi demiyorum. Biz tecrübelerden geçmişiz, Silivri duvarını yıkmışız. 2012’de Aydınlık’ta çıkan yazılarımda AK Parti içindeki bölünmeye dikkat çekiyordum. 2011-2012 yıllarında AK Parti içindeki Abdullah Gül’ün Amerikancı tarafı ile Tayyip Erdoğan arasında bir bölünme oldu. Sonuç itibarıyla AK Parti yönetimi, Abdullah Gülleri tasfiye ederek Türkiye tarafına geçti. Silivri duvarı beraber yıkıldı ve 2014’ten sonra, 2015’te Amerika’nın darbe tezgahına karşı Türk milleti, ordusu ve Tayyip Erdoğan beraber cevap verdi. Bugünkü Türkiye, o günkünden daha elverişli bir konumda; yanına Rusya’yı, İran’ı, Suriye’yi, Çin’i alabilir. Bir Türkiye-Suriye iş birliği ile Türkiye’nin önü açılır.
Ancak sistem değişikliği kolay değildir. Biz Atlantik sisteminden ayrılıyoruz, BRICS’e giriyoruz. Bunlar öyle elini kolunu sallayarak olacak işler değil. Koskoca bir Türkiye kamp değiştiriyor; bu, Amerika ve Amerikancı Avrupa için bir felaket. Bu felaket senaryosuna karşı Amerika’nın kozları var ve onlar harekete geçiriliyor. Burada da Sayın Tayyip Erdoğan’ın zaaflarından yararlanılıyor. Sanıyorum Erdoğan şunu tartışıyor: “Oylarımız %20’ye düştü.” Bunu bizden önce kendisi biliyor. Buradan nasıl çıkarım? Biz ona şunu önerdik: Suriye ile anlaş, terörü sınır ötesinde bitirelim. Seni İran ve Rusya da destekleyecek, beraber bitirelim; böylece oylarını da yükseltirsin. Bu, 2015 yılına benzer. Oyları üç ay içinde %9 arttı. Bugün de AK Parti’nin oylarını yükseltecek başka bir çözüm yok. Ekonomik uygulamalarla insanların AK Parti’den kopuşu şu anda döndürülemez.
Peki AK Parti bu çözümü niye tercih etmiyor? Hem içindeki Amerikancı güçler yüzünden hem de bunu riskli gördüğü için. Suriye ile iş birliğini Amerika’yı kızdırmak olarak görüyorlar. “Yunanistan’da Amerikan üsleri var, namlular bize dönük, İsrail ilerliyor; böyle yaparsak Amerika bize para koklatmaz” diyorlar. Cumhurbaşkanı “3 kredi kuruluşundan iyi puan alan tek ülkeyiz” diyerek övünüyor. Demek ki baktıkları yer orası. Asya’da yerleşip Türkiye’yi Çin ve Rusya ile bir üretim üssü haline getirmek yerine, günübirlik arayışlar içindeler. Bu da ne Putin’e ne Çin’e güven veriyor.
İki ay önce “CHP’nin iktidar olmasına Türk milleti, Türk ordusu, Türk polisi müsaade etmez” demiştiniz. Şimdi “AK Parti’nin bu planına da geçit vermez” dediniz. Bunu neden söylüyorsunuz?
Atatürk’ü parçalayabilirler ama Türkiye’yi parçalayamazlar. Bu bir hamaset değil, nesnel bir bilimsel saptamadır. Türkiye; insanı, milleti, ekonomik gücü ve dünyanın en önemli ordularından birine sahip olmasıyla öyle bir birikime sahiptir ki, Türkiye’yi parçalamaya yönelik bütün planlar bir yerde kayaya çarpar. Bu yüzden ne CHP, ne AK Parti, ne de MHP gibi beklenmedik bir parti bu parçalanmayı başaramaz. Planlara katılanların kendileri parçalanır ama Türkiye parçalanmaz. Bu, 1918’de Mondros’u imzalayıp Türkiye’yi mağlup sayan yedi düvele karşı yürütülen kurtuluş mücadelesine benzer. 1918’e baktığınız zaman Sevr Planı Türkiye’ye dayatılmıştı. Başka bir çözüm yoktu. Hatta birçok vatansever geçinen kişi bile, “Biz bir Amerikan mandasıyla kurtulursak ancak öyle kurtuluruz” diye düşünebiliyordu. Bunların içinde Rauf Beyler, Refet ve Bele Paşalar da vardı. Sivas Kongresi’ne de geldiler. Hatta Sivas Kongresi’nde Amerikan müzahareti (yardımı) kabul edildi. Aslında bu, Amerikan mandasına kapı açan bir şeydi.
Bugün de buna benzer bir durum var. Büyük bir kuvvet gibi görünen AK Parti ve MHP var. Cumhuriyet Halk Partisi de artık fesini havaya atacak duruma geldi; çünkü AK Parti ile MHP, Cumhuriyet Halk Partisi’nin projesine katılmış oluyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi, PKK, DEM Parti ve HDP müttefikiydi. Şimdi birdenbire parlamentoya bakıyorsun, herkes HDP’nin ve PKK’nın müttefiki olmuş. O parlamentoya baktığınız zaman “Bu proje kazanır, parlamentodaki bütün parmaklar onlardan” diye düşünebilirsiniz. Hayır, bu projenin kazanma ihtimali yok. Çünkü bu proje, sonuç itibarıyla “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail Devleti kurma projesidir. Bunu kimseye yutturamazlar. Türkiye’nin bütün milli güçleri buna direnecektir.
Bu milli güçlerin içinde AK Parti içindeki kesimler de var; MHP yönetimlerinin bir kısmı da buna dahildir. CHP’de de bu projeye karşı çıkacak güçler vardır. Türk milletinin ezici çoğunluğu buna karşıdır. Ama en önemlisi Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi var. Silaha döküldüğü zaman esas kuvvetler bunlardır. Dolayısıyla Kürdistan projesi, silahı kaçınılmaz olarak gündeme getirir. Barışçı yoldan ikinci İsrail Devleti kurulmaz. Herkes bunu bilsin; kurulmaz, iş silaha dökülür. Silaha döküldüğü zaman da Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi bu projeye teslim olmaz. Vatan Partisi, bu projeye karşı olan milli güçlerin başında olarak iktidara gelecek ve Türkiye, Kemalist devrimi tamamlama sürecini sonuca götürecektir.
***
İki gün önce Türkiye’nin dört bir yanında Filistin’e destek mitingleri düzenlendi. 7 Ekim’in yıl dönümü sebebiyle Vatan Partisi yöneticileri de bu mitinglere katıldı. Aydınlık’ta bu mitinglerle ilgili izlenimleri yayınladık. Bir defa, hala bir İran düşmanlığının aşılamadığını müşahede ettik. Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyan genç bir hanım, meydanda tehdit ve hakaretlerle karşılandığını sosyal medyada duyurdu. İsrail’in füzesiyle şehit edilmiş bir savaşçı, sadece mezhebi sebebiyle küfür ve hakarete uğruyor. Burada İslamcı cenahta İran düşmanlığının çok köklü olduğunu bir kez daha gördük. Bunun temel sebebi nedir ve nasıl aşılır?
Genel Başkan Yardımcımız Sayın Utku Reyhan’ın önderliğinde Vatan Partisi olarak mitingdeydik. Orada “Zalimler için yaşasın cehennem” sloganı atıldı. Bakın, bu slogan bugünün gerçeklerinden kopuktur. Dinsel kavramlarla bir yere varamazsınız. İslamcılık adı altında, Hz. Muhammed’in yolunda olmayan, ayakları yere basmayan bir anlayış var. “Arz-ı Mev’ud” (Vaat Edilmiş Topraklar) meselesi de hep buradan çıkıyor. Tevrat’ı açıyorlar, M.Ö. 1000 yılındaki metinlere dayanarak “Allah, Hz. İbrahim’e Mısır’dan Fırat’a kadar olan toprakları verdi” diyorlar. M.Ö. 1000 yılı ile bugün arasında 3000 yıl var. Ne ilgisi var? Bu müthiş bir zihin körlüğüdür. Bugün şunu söylemek gerekir: “Amerika ve İsrail, ikinci İsrail’i kurmak istiyor, buna geçit yok.” Hamas bunu yapıyor; İslami bir örgüt olduğunu söylüyor ama Rusya, Çin ve Hristiyan dünyasıyla dostluk kuran politikalar izliyor. Pekin ve Moskova deklarasyonlarında yer alıyorlar. Bizim İslamcı kesim ise hâlâ dar bir mezhepçi bakış açısında.
Batı Asya’da İran’ın, Türkiye’nin ve Suriye’nin olmadığı bir çözüm yoktur. Bu ülkelerdeki birbirine karşı düşmanlıklar tamamen Amerika ve İsrail’in hizmetindedir. Suriye’de Rusya’ya, Doğu Türkistan üzerinden Çin’e düşmanlık yapıp arkasından İran’a karşı çıkmak, sadece ateşle oynamaktır. Nasrallah bugün Lübnan’da İsrail’e direnen tek gücün lideridir. Siz onun fotoğrafına tahammül edemeyerek, aslında İsrail’in karşısındaki tek direnişi hedef alıyorsunuz. En azından dönüp İncirlik ve Kürecik’e bakın. Bu mitingi düzenleyen İslamcı çevreler Nasrallah’a tavır alarak İsrail yandaşı oluyorlar. İsrail, Lübnan’da Hizbullah direnişi karşısında zorlanıyor. Amerika’nın kara gücü olarak gördüğü PKK/PYD veya diğer örgütler de aslında İsrail’in bölgedeki aparatlarıdır.
***
Sayın Utku Reyhan, Ankara’daki miting gözlemlerini şöyle aktarıyor:
“Kortejin en sonundan en başına kadar yürüdüm. O sloganları dinleyen birisi, bu savaşın kaybedildiğini düşünürdü. Çünkü başından sonuna kadar İsrail’in zulümleri ve Gazze’nin çaresizliği vurgulandı. Netanyahu ‘Biz kazanıyoruz’ derken, bizim kürsülerden ‘Biz bittik’ mesajı veriliyordu. Filistin’in zaferi, Türkiye’ye yönelik tehditler ve ikinci İsrail projesi hiç gündeme gelmedi. Sadece ‘soykırıma uğruyoruz’ söylemi hakimdi. Eğer miting, Türkiye’nin tehdit altında olduğu ve merkezinde ABD ve İsrail’in bulunduğu bir eksene oturtulsaydı, milliyetçi ve anti-emperyalist kitleler de katılırdı.
Hükümetin bu eylemler üzerinde bir denetimi olduğu anlaşılıyor. Bu yüzden tabanda Esad fobisi aşılmış olsa bile, bu fikirler kürsülere yansımıyor. Sonuç olarak, bu gerçekleri kürsülere taşıyacak yeni bir önderliğe ihtiyaç var. O da Vatan Partisi’dir. Vatandaş mitinge geliyor ama artık sadece kınamaktan öteye giden, çözüm üreten bir adım bekliyor.” O adım Suriye adımı, o adım Kürecik adımı, İncirlik adımı falan… Dikkatimi çeken bir olay da şu: Mesela sonuç bildirisinde Kürecik’in adı geçiyor fakat İncirlik’in adı geçmiyor. Buradan ABD ile İsrail arasında bir ayrım yapıldığı sonucunu çıkartıyorum. Çünkü Kürecik ile ilgili şöyle bir genel kanaat var: “İsrail’e istihbarat topluyor.” Fakat Kürecik eninde sonunda bir radar. İncirlik ise sadece bir askeri güç değil, aynı zamanda siyasi bir karargâh. 15 Temmuz’da da gördüğümüz üzere Amerika’nın ülkemizdeki en önemli siyasi ve askeri karargâhlarından biri. Dolayısıyla sloganlarda da daha çok İsrail’in hedef alındığını, İsrail üzerine yoğunlaşıldığını gördük. Onun aslında bağlı olduğu kuvvetin, yani ABD’nin pek hedef alınmadığını gördük. Hedef alınsa bile “Katil İsrail, işbirlikçi ABD” deniliyor. Yani İsrail asıl fail, Amerika ise ona yardımcı olan herhangi bir Batılı ülkeden biri gibi görülüyor. Dolayısıyla burada asıl tehdidi tam olarak göremeyen bir yaklaşım olduğunu görüyoruz.
Belki hepsinden vahimi, Genel Başkanımızın da ifade ettiği gibi, en sık atılan sloganlardan biri: “Zalimler için yaşasın cehennem.” Yani ceza ahirette; bu dünyada bir ceza yok. Bu dünyada adamları gömmek, etkisiz hâle getirmek yok. Öbür dünyada cehennemde yanacaklar ama bu dünyada onlara bir yaptırım yok. Bu bakış açısı, İsrail’i veya Amerika’yı bu dünyada cezalandırma, onlara galip gelme iradesinden yoksun. Böyle bir ufuk olmadığı için doğal olarak cehennem azabına gönderme yapılıyor. O açıdan bu işi zaferle sonuçlandırma, Filistin meselesini çözme, Türkiye’nin millî güvenlik sorunlarını çözmek için bir fırsata çevirme ve yeni ittifaklar kurma gibi ufuklardan maalesef uzak olduğunu görüyoruz.
Eylemi düzenleyenlerle özel görüşmelerimizde aslında bunun farkındalar; bunu ifade de ediyorlar. Mezhepçiliğe şiddetle karşı olduklarını, Hizbullah’ı ve İran’ı takdir ettiklerini söylüyorlar. Ancak eylem sahasında, hükümetin de etkisiyle, bunun tersini görüyoruz. Hâlbuki dün Kassam Tugayları’nın, yani Hamas’ın askeri kanadının sözcüsünün konuşmalarını dinledik. Onlar savaş alanında oldukları için her şeyi çok net görüyorlar. Ebu Ubeyde dedi ki: “Biz, Hizbullah’ın ve İran’ın desteklerine güveniyoruz. Onların düşmana vurduğu darbelerin bizim başarımızda önemli rol oynayacağını görüyoruz.” Hatta bir yerde Amerika Birleşik Devletleri’nin aslında İsrail’in iplerini elinde tuttuğunu, dolayısıyla asıl failin Amerika olduğunu da söylüyor. Savaşan kuvvet bunu çok açık görüyor. Fakat Türkiye’de maalesef, ben bunu yalnızca mezhepçilikle açıklamıyorum; programın başında Genel Başkanımızın çizdiği, Batı’yla uyumlu, DEM Parti ile el sıkışan o siyasi anlayışla da tutarlı olduğunu düşünüyorum.
***
(Sayın Utku Reyhan’ın bıraktığı yerden devamla) Hamas Sünni örgüt, Hizbullah Şii örgüt. Fakat ikisi el ele birlikte savaşıyorlar. Kan kardeşler. Vatan Partisi de onlarla birlikte. Aramızda bir mezhep beraberliği yok ama emperyalizme ve siyonizme teslimiyet konusunda net bir tavrımız var. Şunu net olarak koyalım: Savaşları öldürenler kazanır, ölenler değil. Dünyada hiçbir savaşta “Ben ölüyorum” diyerek zafer kazanılmamıştır. Hep “Ben öldürüyorum, düşmana şu ağır darbeleri indiriyorum” denilmiştir. Atatürk’ün İstiklal Savaşı’ndaki konuşmalarına bakalım. Hiçbir yerde “Mahvoluyoruz, Yunan ordusu kadınlarımızın ırzına geçiyor” diye bir söylem yoktur; hep Türk Silahlı Kuvvetleri’nin cephelerdeki üstünlüğü vurgulanır.
Bizim televizyonlarımıza bakıyoruz, ilk cümle şu: “Ölü sayısı bugün 42 bine çıktı, 43 bine çıktı.” Bütün görüntüler harabe, ağlayan kadınlar, çocuklar… Siz bunu devamlı topluma verirseniz, toplum da “Tamam, İsrail kazanıyor kardeşim” der. Kazananın karşısında durmak zorlaşır. Bu merhamet dili, Batı merkezleri tarafından işleniyor. Yeni Şafak gazetesinin “Gazze’de ölülere yer kalmadı” manşeti, teslim olun çağrısıdır. Bu, savaşanların dili değil, merhamet dilenmedir. Biz diyoruz ki: “Silahımızla ancak bunları durdurabiliriz.” Vatan Partisi, Aksa Tufanı başladığında yalnızdı. Bugün ise İran, Hizbullah ve Hamas karşıtlığı azaldı. Hamas’ın toplantılarında başköşede Vatan Partisi var. Hizbullah da Vatan Partisi’nin konumunu görüyor ve değer veriyor.
Savaşı kazanmak için doğru strateji çok önemli. Maalesef İslamcı geçinen grupların ideolojik konumları kazanmaya elverişli değil. Hz. Muhammed’in savaş stratejisi gerçekçidir, ayağını yere basar. Bizim Hamas liderleriyle çektirdiğimiz fotoğrafa bakın, biz orada duruşumuzu net koyduk. Ama İslamcı grupların çoğunda doğru bir strateji yok. Cehennem azabıyla cezalandırmayı beklemek, bu dünyada mağlubiyeti kabul etmektir.
Hamas 2011’de neredeydi, Katar’a kimin telkiniyle gitti gibi dünün meselelerini tartışmak, bugün savaşanlara dirsek atmaktır. Bugün Hamas dünyayı hizaya getirdi. Bir yıl evvel yanında kimse yokken, bugün dünyada halklar Hamas’ın yanında. İki devletli çözüm gündeme geldiyse, bu Hamas sayesinde oldu. “Bugün bugündür, dün dündür.” Savaşanların yanındaymış gibi görünüp onlara çelme takmamalıyız.
***
Türkiye’nin önünde çok ciddi bir iş güvencesi sorunu var. İşten atmalar kapımıza dayandı. Önümüzdeki birkaç aya baktığımızda, büyük bir iflaslar dönemine giriyoruz. İflas demek, işçiyi kapının önüne koymak demektir. Türkiye’de bugün açlık yok denemez; kendi arkadaşlarımdan “Çocuğuma kahvaltı yaptıramıyorum” diyenler çıkmaya başladı. Türkiye’nin bugün en önemli meselesi açlığı önlemek ve üretime geçmektir. Avrupa ve Amerika ekonomisinde alarm zilleri çalıyor; Volkswagen, Siemens gibi dev fabrikalar kapanıyor. Bunun Türkiye’ye yansımaları olacak.
Bu krizden üretmek dışında bir çözüm yok. Cumhuriyet Halk Partisi ve benzerleri “Ücretleri artırın” diyor. Üretmeden ücreti nasıl artıracaksın? Türkiye’nin üretimini, kazancını büyütmeden bunu yapamazsınız. Refah ancak yatırımla, yeni fabrikalarla, tarımda ve sanayide üretim artışıyla mümkündür. Vatan Partisi’nin somut çözümü budur. Türkiye’nin muazzam bir tasarruf yeteneği var. Yurt dışında 500 milyar dolar, bankalarda kilitli 300 milyar dolar değerinde altın var. Bunların dörtte biriyle Türkiye olağanüstü bir yatırım hamlesi yapar. Biz bu paraları kanunla ve yaptırımlarla Türkiye’ye getirmeye mecbur kılacağız. Bankalardaki kasalarda olan kaynaklar, yatırım süreçlerine sokulacak. Sizin yatırım sermayeniz olacak. Dolayısıyla Türkiye’nin dışarıdan para dilenmeye ihtiyacı yok; kendi yarattığı bu kaynaklarla ve tasarrufla çok büyük bir yatırım hamlesine girişebilir. Ayrıca Rusya, Çin, İran ve Irak gibi enerji sorunlarımızı birlikte çözeceğimiz çok önemli komşularımız ve iş birliği yapacağımız büyük yatırım kaynaklarımız var. Hatta kısmen Suriye de bu kapsamda değerlendirilebilir. Yani Türkiye’nin çözümü var ancak bu çözümü savunan bir irade, bir hükümet yok. O hükümeti şimdi kurmamız lazım.
Bu ayın kitabı olarak önerdiğim Teori dergisinin yeni sayısında “ABD ekonomisinde alarm” konusu işleniyor. Hakan Tokgöz, Şule Perinçek, Korkut Boratav, Michael Roberts ve Gökalp Erbaş gibi çok önemli imzalar; Amerika ekonomisindeki alarmı somut bilgilerle ve kaliteli yazılarla ele alıyorlar. Bu süreci çok iyi anlamamız gerekiyor. Bundan korkacak bir şey yok; bu süreç devrimi getirecek. Türkiye bir üretim devrimine gidiyor.
İşten atılan insanların yaratacağı kuvvet ve bu ekonomik felaketler karşısında; bütün vatanseverler, emekten ve üretimden yana olan işverenler birleşiyor. Çünkü fabrika kapandığı zaman işveren kazancından, işçi işinden oluyor. “Ekmek teknesi” kavramı bizleri birleştiriyor. İşveren ve işçiyi karşı karşıya getiren değil; sermaye sahibini ve işçiyi, “ekmek teknesi” temelinde yani fabrikanın üretim yapmaya devam etmesi için birleştiren bir sürece gidiyoruz. Bunun karşısında ise büyük tefeciler, sıcak para komisyoncuları ve dış iş birlikleri var. İçinde bulunduğumuz bu zor durum, Türkiye’deki devrimci iradeyi ve çözümleri güçlendirecek. Sistem içindeki çözümler bitmiştir; AK Parti’nin Atlantik sistemi içindeki, Mehmet Şimşek odaklı veya Cumhuriyet Halk Partisi’nin aynı sistem içindeki “hukuku düzeltelim, yabancı sermayeye şahane koşullar sağlayalım” diyen çözümleri bir sonuç vermiyor.
Gerçek çözüm, Polonez işçilerinin çözümüdür. Polonez işçileri yalnız kendileri için değil, hepimiz için mücadele ediyor. İş güvencesi bütün Türkiye halkının ortak çözümüdür; aynı zamanda patronların da çözümüdür çünkü fabrikada işçi çalışacak ki fabrika üretim yapsın. Buradan bütün Türkiye’ye sesleniyorum: Polonez Gıda’nın ürettiği sucukları, pastırmaları, salamları ve diğer gıda ürünlerini hiç kimse almasın, kimse satmasın. Tüketicilere, süpermarketlere ve marketlere sesleniyorum; Polonez Gıda patronunu hizaya getirelim. 146 işçimizin tekrar iş başı yapmaları için bu mücadele sürüyor. Vatan Partisi, Tek Gıda-İş Sendikası yöneticileriyle birlikte bu boykotu Türkiye’nin her yerine, Edirne’den Hakkari’ye kadar yayacağız.
Önümüzdeki dönemde Vatan Partisi olarak kanun teklif edeceğiz; hiçbir fabrikada tek bir işçi işten atılamayacak. Üreterek, tarımda, sanayide ve hizmet sektöründe çalışarak refahı koruyacağız. Çalışma Bakanlığı’nın sürece müdahil olması ve müfettiş görevlendirmesi memnuniyet vericidir. Bakanımızın bölgeye gelip işçilerle görüşmesi, devletin ağırlığını koyarak Polonez Gıda’nın yabancı patronunu işçileri geri almaya zorlaması açısından önemlidir. Bu sadece ilk başarımız olacak; esas olan, Türkiye çapında ekmek teknesini koruyan, işten atmaların önünü kesen büyük bir emekçi hareketini örgütlemektir.
Türkiye’de sermaye yok değildir; dışarıya götürüp Amerikan veya Avrupa bankalarına yatırdığımız alın terimizi, kendi tasarrufumuzu sermaye yaparak Türkiye’de üretmeliyiz.
Haftanın müziği olarak Mahiye Morgül arkadaşımızın gönderdiği, vatan direnişini anlatan Lübnan parçasını; Hizbullah’ın direnişine selam olsun diyerek dinliyoruz. Teori dergisinin bu sayısını, Türkiye’nin önündeki üretim devrimini anlamak isteyen herkese öneriyorum. Bu süreç felakete değil, üretim devrimine giden süreçtir. Vatan Partisi işçi sınıfını ve emekçileri örgütlüyor; patronları da fabrikanın çarkını döndürme temelinde göreve çağırıyor. Herkese iyi akşamlar.

