Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile beraberiz. Bugün konuklarımız da var; Tescil Mağdurları Sosyal Medya Platformu Başkanı Mesut Kesik ve Platform Başkan Yardımcısı Bülent Tezgel. Hoş geldiniz efendim.
İran, yüzün üzerinde füzeyi İsrail’e gönderdi ve bunların bir kısmının hedefleri vurduğu ilan edildi. Hasan Nasrallah’ın şehit edildiği bir İsrail saldırısını yaşadık; hepimizin şehidi. Lübnan’a bir kara harekâtı başladı. Kuzey cephesinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in çok önemli açıklamaları var. Ayrıca Cumhurbaşkanımızın bugün Meclis açılışında yaptığı açıklamaları da değerlendireceğiz. Amerika’da ve Avrupa’da yükselen büyük krizin Türkiye’ye yansımaları var ve Türkiye’de buna karşı işçi hareketlerinin çoğaldığına tanık oluyoruz. Bugün Polonez işçilerinin mücadelesine ilişkin de bir basın açıklaması yaptınız. Gündem çok yoğun ama öncelikle tescil mağdurlarıyla başlıyoruz. Sözü Sayın Mesut Kesik’e veriyorum.
Bağ-Kur tescil mağduriyeti, 1982-2000 yılları arasında devletin oluşturduğu yasal koşullara uyarak vergi mükellefi olan ve oda kaydı bulunan esnafın sigortalılık haklarına erişememesidir. 1479 sayılı Kanun; vergi ve oda kaydı olanların devlet tarafından re’sen Bağ-Kur’lu sayılacağını belirtir. 25. maddeye göre, kişi üç ay içerisinde başvurmazsa devlet tarafından re’sen kaydı yapılır. Ancak bizim kaydımız yapılmadı ve Türkiye’de yaklaşık 150 bin kişi bu şekilde mağdur durumdayız. Devlet, kendi kusuruyla bizi kaydetmeyerek görevini yerine getirmedi.
Biz; İzmir’de, Ankara’da ve İstanbul’da basın açıklamaları ve mitingler yaptık. 39 sayfalık bir kitap hazırlayarak meclisteki milletvekillerimize, Çalışma Bakanlığı’na ve esnaf odalarına ilettik fakat bir çözüm üretilmedi. Yaş ortalamamız 50 ile 65 arasında. Biz bir af veya bağış istemiyoruz; 20 yılı aşkın mağduriyetimizin telafisini istiyoruz. Vergimizi ödedik, çalışanımızın sigortasını yatırdık, oda aidatlarımızı eksiksiz ödedik; ancak devlet kanunun kendisine verdiği “tescil etme” görevini yerine getirmedi.
2016’da Sayın Cumhurbaşkanımızın katıldığı toplantıda, tescil mağdurlarının kaydının yapılması ve geriye dönük borçlanma imkânı sağlanması kararlaştırılmıştı. Aradan 8 yıl geçti, hâlâ sözler tutulmadı. Ayrıca Bağ-Kur prim gün sayısının 7200’e düşürülmesi sözü de verilmişti, 18 ay geçmesine rağmen bu da gerçekleşmedi. Bağ-Kur’lu, “ihya” sorunuyla da karşı karşıya. Biz, kendi mevcut sigortalılık haklarımızı talep ediyoruz ve bunu yaparken devlete yük olmayacağız; aksine geriye dönük borçlanma ile devlete ciddi bir kaynak aktaracağız. 150 bin kişinin ödeyeceği primlerle devlete milyarlarca lira girecek. 4 Ekim Cuma günü saat 11.00’de, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde tüm esnaf arkadaşlarımızla bir basın açıklaması yapacağız.
(Bülent Tezgel’in konuşması): 4 Ekim 2000 tarihli 1479 sayılı Kanun’un 18. maddesi, geriye dönük haklarımızın önünde bir settir. Bu madde, mahkeme kararıyla dahi tescil almamızı engelliyor. O dönemdeki 6 aylık süre, internet ve medyanın kısıtlı olduğu bir dönemde deprem ve ekonomik kriz sebebiyle çoğu esnaf tarafından kaçırıldı. Sosyal devlet, bir gün prim ödenmedi diye vatandaşı cezalandıran bir anlayışa sahip olamaz. Bağ-Kur sorunları; prim, tescil ve ihya olarak bir bütündür ve tek bir reformla çözülmelidir.
(Program moderatörünün değerlendirmesi): Vurguladığınız gibi, hükümet bütçe açığıyla uğraşırken kaynak arayışında. Sizin tesciliniz yapıldığında ödeyeceğiniz primler, aslında sistemin çarkını çevirecek bir kaynaktır. Bu meselenin püf noktası da burasıdır. 500 milyar dolar yurt dışına götürülmüş. O devleti alsın, el koysun demiyorum ama bu para Türkiye’ye getirildiği zaman üretimde yapacağı hamlenin ve atağın devlete büyük gelirleri olacak. Banka kasalarında 300 milyar dolarlık altın kilitli. Bunlar yatırıma yönlendirildiği zaman bunun devletin gelir vergilerine yansımaları olacak. Zenginleşmenin Türkiye’de getirdiği kaynaklar olacak; bu ayrıntıya girmiyorum. Ama sonuç itibarıyla devletin sizin taleplerinize cevap verecek imkânları var. Dolayısıyla iş nerede çözülüyor? Hükümetin politikalarında, hükümetin emekçilere, çalışanlara ve insanlarımıza bakış açısında çözülüyor.
Siz haklısınız, siz de belirttiniz. Devlet, tescil ve kayıtla sorumlu olduğu halde bu sorumluluğunu yerine getirmemiş. Kesinlikle öyle. Biz esnaf olarak kendi üzerimize düşen her şeyi yaptık. Kanun diyor ki; biz esnaf olarak devletin istediği bütün yasal koşulları yerine getirdik. Ama devlet kendi üzerine düşen yasal koşulları yerine getirmemiştir. Siz verginizi ödediğiniz zaman devletin resen, yani otomatik olarak kendiliğinden sizin tescilinizi ve kaydınızı yapması gerekiyor. Yapmamış. Bu devletin kusurudur. Devletin kusurunu kalkıp esnafa yüklemek Türk devletinin geleneklerine yakışmaz. Bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Sizin bu talepleriniz kabul edildiği zaman yatıracağınız kaynaklar ve bunların faizleri, sonunda size ödenecek emeklilik aylıklarını fazlasıyla karşılayacaktır. Yani devlet için yeni bir kaynak yükü getirmiyorsunuz. Bunu vurgulamaya önem veriyoruz.
Çalışmalarımıza devam edeceğiz. Cuma günü de size başarılar diliyoruz. Biz de Vatan Partisi olarak orada olacağız. Burası Ulusal Kanal’ın liderlerinden Çağdaş Bey. Ulusal Kanal olsun, Aydınlık olsun; ekranları ve sayfaları size her zaman açık. Başarıya ulaşacağız ve kutlayacağız. Sayın Mesut Çesiye ve Sayın Bülent Tezgel’e çok teşekkür ediyoruz. Dediğimiz gibi, burası sizin eviniz. O yüzden Bağ-Kur tescil mağdurlarının bu haklı mücadelesine destek olmaya devam edeceğiz.
Şimdi kısa bir aramız olacak. Aranın ardından çok sıcak gündem maddelerini konuşacağız. Hâlihazırda süren İran’ın İsrail’e dönük attığı füzeler, bunun yaratacağı etki ve İsrail’in Lübnan’a kara harekâtıyla süren saldırılarını, kısa bir aranın ardından konuşacağız. Hemen bir soluklanalım, Çıkış Yolu aranın ardından devam edecek.
***
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri; İran’dan çok sayıda füze İsrail’e ulaştı. Şu an Tel Aviv’de siren ve patlama sesleri duyuluyor, hava limanlarında hava trafiği durduruldu. Gerçekten çok önemli bir atak geldi İran’dan. Sıcak gelişmeleri konuşacağız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile birlikte Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Özlem Konur Usta da sorularını soracak. Ancak isterseniz, değerlendirmelere geçmeden önce sıcak gelişmeleri almak üzere İran’da bulunan temsilcimiz Gürkan Demir’e dönelim.
Sayın Demir, sesimi alabiliyorsunuz değil mi? Nedir son gelişmeler?
“Tahran başta olmak üzere Şiraz, İsfahan, Kereç ve Tebriz’de gökyüzünde İran füzeleri belirdi. Birkaç saat sonra İran Devrim Muhafızları Ordusu bir açıklama yayınladı. Bu operasyonun İsmail Haniye, Hasan Nasrallah ve Abbas Nilfuruşan’ın şehit edilmesinden ve İsrail’in İran topraklarına yönelik saldırılarından dolayı yapıldığı belirtildi. Operasyonda balistik füzeler kullanıldığı ve İsrail’in stratejik askeri hedeflerinin vurulduğu ifade edildi. Hamle kararı; İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin onayıyla, Genelkurmay Başkanlığı’nın bilgisiyle, Devrim Muhafızları Ordusu ve Savunma Bakanlığı’nın desteğiyle alındı. Siyonist rejimin karşılık vermesi halinde daha yıkıcı saldırılar yapılacağı kaydedildi.”
İran Birleşmiş Milletler Temsilciliği de eylemin uluslararası hukuka uygun ve meşru müdafaa hakkı kapsamında yapıldığını belirtti. Ayrıca İran Sivil Havacılık Teşkilatı, uçuşları güvenli ve alternatif rotalara yönlendirdi; Türk Hava Yolları da bu geceki uçuşlarını iptal etti.
“Operasyonda sadece balistik füze değil, hipersonik füzelerin de kullanıldığı değerlendiriliyor. Füzelerin ateşlendikten dakikalar sonra İsrail’e ulaşması, İran’ın geliştirdiği ‘Fettah 1’ gibi hipersonik füzelerin kullanıldığına işaret ediyor. İsrail’in Hasan Nasrallah’a yönelik saldırısında kullanılan jetlerin havalandığı askeri havalimanının da bu operasyonla yerle bir edildiği İran basınında yer alan bilgiler arasında.”
13 Nisan’daki ‘Gerçek Vaat’ operasyonunda yaklaşık 180 balistik füze kullanılmıştı; bu kez daha geniş kapsamlı bir saldırı olduğu görülüyor. İsrail’in Lübnan’a yönelik kara harekâtı ve İran’ın cevabı göz önüne alındığında, savaşın kapsamı büyüyor. Yemen’den, Hamas’tan ve Irak’taki direniş gruplarından İran’a tebrik mesajları gelmeye başladı.
***
Sayın Genel Başkanım, son bir hafta çok hareketli geçti. Nasrallah’ın şehit edilmesinin ardından Lübnan’da Hizbullah’ın karşı atağını ve bugün İran’ın cevabını gördük. Bu durumla ilgili değerlendirmeniz nedir?
“Bütün izleyicilerimizi ve İran’ın, Lübnan’ın ve Filistin’in savaşçılarını saygıyla selamlıyoruz. İran ile İsrail arasında yaklaşık 1200 kilometrelik bir mesafe var; dolayısıyla göğüs göğüse bir kara savaşı ihtimali yok. Ancak İran, hem kendi füzeleriyle hem de Hamas ve Hizbullah gibi örgütlere desteğiyle bu mücadelenin içindedir. Türkiye’de İran’ı İsrail ile iş birliği içinde gösteren, mezhepçi ve ayrılıkçı kara propagandalar yapılıyor; bu iddialar bir kez daha çürümüştür. İran kelleyi koltuğa almış bir ülkedir.”
“İsrail’in Lübnan’a yönelik kara harekâtı, aslında kendi sonunu getiren bir hamledir. İsrail nüfusu ve insan kaynağı çok sınırlı bir ülke. Gazze’de başarılı gözükse de, şimdi yayılma alanını genişleterek bir çukura doğru ilerliyor. Tarihteki Napolyon veya Hitler örneklerinde olduğu gibi, fazla ilerlemek ve derinliğe girmek, İsrail’in yenilgisine zemin hazırlıyor.” Şimdi burada özellikle bir masal üzerinde durmak istiyorum. İslamcı çevrelerde ve yayın organlarında sürekli bir “Arz-ı Mev’ud” masalı, bir edebiyatı gidiyor. Arz-ı Mev’ud ne demek? “Mev’ud”, Arapça vaat kökünden gelir; yani “vaat edilmiş” demektir. Arz da bilindiği üzere yer demektir. Arz-ı Mev’ud, vaat edilen topraklar anlamına gelir. Türkiye’deki İslamcılar, bugünkü dünyayı ve İsrail’in harekâtlarını 3000 yıl önceki Tevrat’ta geçen bir masalla açıklama gayretindeler. Tevrat’ın ilgili bölümünde, Rabbin Hz. İbrahim’e Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar olan toprakları vaat ettiği ve bu topraklardaki tüm kavimlerin onlara verildiği yazar. İslamcı kesim, İsrail’in Arz-ı Mev’ud projesine doğru ilerlediğini savunarak her şeyi bu 3000 yıllık masalla izah etmeye çalışıyor.
Oysa bugün 2024 yılındayız ve 2024 yılının gerçekleri var. Netanyahu, Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıktığında Arz-ı Mev’ud’dan bahsediyor mu? Hayır, haritalar gösteriyor; tamamen bugünkü somut gerçeklere dayanıyor. Arz-ı Mev’ud bir masaldır ancak İsrail’in “ikinci İsrail” yani Kürdistan projesi peşinde koşması bir masal değil, bugünkü gerçektir. Bu gerçek, 1991 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk Körfez Harekâtı ile Irak’a saldırmasıyla somutlaştı. O saldırının sonunda 36. paralelin kuzeyine geçilmemesi talimatıyla bölgede ilk Kürdistan bölgesi kuruldu. Ardından 2003 baharında, ikinci Körfez harekâtıyla Irak’ın kuzeyindeki bölgesel Kürt devleti pekiştirildi. 2010 yılında ise Suriye’deki iç savaş kışkırtılarak, Irak’ın kuzeyinden Akdeniz’e açılan bir koridor oluşturuldu. PKK bu koridora yerleştirilerek Irak’ın kuzeyi Akdeniz’e bağlanmaya çalışıldı.
1984 yılından beri Türkiye’de PKK’yı destekleyen Amerika ve İsrail, 1991’den sonra bu desteği daha ciddi bir boyuta taşıdı. Amaç, planladıkları “ikinci İsrail” projesi kapsamında Türkiye topraklarının bir kısmını da alacak silahlı harekâtları başlatmaktı. Amerika ve İsrail, bölgemizde Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devletçiğini silahla kurmaya yöneldiler ve bu konuda ciddi mesafeler katettiler. Yani Arz-ı Mev’ud falan yok; Tevrat’taki bir hikâyeyle bugünü açıklayamazsınız. Amerika ve İsrail’in 33 yıldır devam eden bir projesi var.
Bu girişimin en büyük gücü ise insan kaynağıdır. İsrail’in 9 milyonluk sınırlı nüfusu varken, Batı Asya’da 30 milyonu aşkın Kürt nüfusu bulunmaktadır. İsrail, kendi askerî gücü ve arkasındaki Amerika desteğiyle birlikte, insan kaynağı sorununu PKK ve benzeri ayrılıkçı hareketleri kullanarak çözmektedir. Dolayısıyla Arz-ı Mev’ud diye bir gerçeklik yoktur; Tevrat referans olamaz. Çünkü Tevrat 3000 yıl öncesinin dünyasını anlatır. Biz ise bugün 33 yıldır devam eden bir plandan bahsediyoruz.
Kırmızı çerçeveyle çizilen Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları İsrail’in fethetmesi veya yönetmesi mümkün değildir. İsrail nüfusunu üçle çarpsanız bile bu geniş coğrafyanın güvenliğini sağlayamaz, posta teşkilatını ya da bankacılığını yönetemez. Arz-ı Mev’ud bir masaldır ve bu masalın sürekli işlenmesi İslamcıların ideolojik iflasının bir ifadesidir. Dünyayı anlamaya çalışan zihni bir gayret yok; sadece binlerce yıl öncesinin hikâyeleriyle günü açıklama zavallılığı var. Oysa ne Rusya, ne Amerika, ne bugünkü teknolojik koşullar ne de uçaklar o dönemde vardı. İsrail ve Amerika gibi güçler Tevrat’a bakarak strateji belirlemezler; onlar günün gerçeklerine, ekonomik güce, silahlı kapasiteye ve bölgedeki güç dengelerine bakarlar.
Türkiye’nin artık bu zihni zincirlerden kurtulması gerekir. Hz. Peygamber’in son peygamber olması, vahiy döneminin kapandığı ve artık bilginin, aklın ve gerçeklerin esas alınması gereken bir dönemin başladığı anlamına gelir. Tevrat ve İncil referanslarıyla bugünü açıklamaya çalışmak, asıl gerçek tehdidin önünü perdelemekten başka bir işe yaramaz. “İkinci İsrail” planı, gerçek “Arz-ı Mev’ud”dur. Eğer Kürdistan kurulacak olursa, Türkiye parçalanır ve geri kalan kısmı da tıpkı bir İsrail gibi, Amerika kontrolünde, başı dik olmayan bir devlete dönüşür. Dolayısıyla Kürdistan projesi, Türkiye’yi de İsrailleştirme projesidir.
Tarihsel olarak bu planın belgeleri mevcuttur. 1988 ve 1991 yıllarında dergilerimizde Amerika’nın bu planlarını kapak yaptık. Zamanında Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ ile yaptığımız görüşmelerde, kendisine Amerika Savunma Bakan Yardımcısı Taft’ın koltuğunun altında bir “Kürdistan dosyası” ile geldiğini ve Türkiye’nin buna nasıl direnmesi gerektiğini konuştuk. Yani gerçek tehdit Tevrat’ta değil, Pentagon’un masasında ve saha gerçekliklerindedir. Bu gerçekleri kamuoyuna anlatmak yerine, milletimizin zihnini masallarla bulandırmak tehlikelidir. Artık bu arz-ı mev’ud saplantısını bırakıp, bölgemizdeki somut güç dengelerini ve gerçek tehditleri analiz etme zamanıdır. İran’a düşmanlık yapanlar, şu veya bu şekilde Amerika ve İsrail’in adamlarıdır; kendileri bu bilinçte olsalar da olmasalar da. Sonuç itibarıyla bölgemizde İran’sız bir çözüm, İsrail ve Amerika karşısında bir çözüm yoktur. İran’ı denklemden çıkartın, bölgede Amerika ve İsrail galip gelir. Türkiye’yi çıkartın, yine Amerika ve İsrail galip gelir. Bu nedenle gerek İran düşmanlığı, gerek İran’daki Türkiye düşmanlığı, gerekse Suriye’deki Türkiye düşmanlığı; bütün bu husumetler Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in istihbari ve propaganda çalışmalarının ürünüdür. İran düşmanlığı, çok açık bir şekilde bölgede Amerika’ya ve İsrail’e teslimiyet anlamı taşır.
İran’a düşmanlığın tek bir sonucu vardır: Amerika’nın ve İsrail’in ayağına kapanmak, onlara teslim olmak. Bunu İslamcılık bayrağı altında, sünnilik taassubuyla yapanlar; ne vatansever Sünnileri ne de Türkiye’deki Şiileri bu mezhep bölünmelerine teslim edebilirler. Amerika ve İsrail’in bölgemizdeki en önemli siyasetlerinden biri Sünni-Şii kutuplaşması yaratmaktır. Söylenen bu tür propagandalar da o kutuplaşmayı körüklemeye yöneliktir. Türkiye’de İran’a karşı, İran’da da Türkiye’ye karşı şüphe uyandırıyorlar; zira İran’da da benzer faaliyetler mevcut. Maalesef hem Türkiye hem de İran devletinin bazı yöneticileri, bu düşmanlıkları kışkırtarak mezhepsel hakimiyet projeleri uyguluyorlar. Bu, kendi milletlerine ve vatanlarına zarar veren, hatta ihanete varan uygulamalardır. Bunu görmemiz lazım; İran düşmanlığı Amerika ve İsrail’e teslimiyettir, onların ayağına kapanmaktır.
Aranın ardından çıkış yolu devam ediyor. Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Özlem Konur Usta ile beraber Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e soruyoruz. Sıcak gelişmeleri konuştuk; özellikle kamuoyunda mezhepçi bir bakış açısıyla, İslamcı kesim üzerinden yürütülen İran düşmanlığını… Sadece İran düşmanlığı da değil; Hasan Nasrallah’ın şehit edilmesi sonrasında Hizbullah karşıtı söylemlere de tanık olduk. Sayın Nasrallah’ın ve Hizbullah’ın ismini anmadan, onları görmezden gelerek İslamcılık taslayanlar var. Bir de kendilerini sol olarak adlandıran, direniş gösteren güçlere burun büken bir kesim var. Nasrallah’a, Hizbullah’a ve İran’a karşı propaganda yapan bu iki taraflı durumu nasıl yorumlarız?
Onlar, PKK çatısı altındaki hempalardır. PKK’nın düşmanı kimse, onlar da düşman olarak onu bellerler. Hem liberaller üzerinden (ki bunlar Amerika ve İsrail güdümündedir) hem de PKK üzerinden Amerika ve İsrail yandaşıdırlar. Onlara biz “sahte solcu” diyoruz. Dünya ölçeğinde, gerçek bilimsel sosyalist yolda olan dünya solu ile tamamen Amerika’nın kontrolünde olan bu kesimleri ayırmak gerekir. Bu sahte solcuların kökenlerine baktığınızda, dün Sovyet revizyonizminin kontrolünde olduklarını görürsünüz. Sovyetler Birliği dağılınca, emperyalist sistemin bir parçası olan bu yapılar, efendilerini Moskova’dan Washington’a taşıdılar.
Türkiye’deki saflaşmada, mezhepçi İslamcılarla liberal sahte solcuların beraber olması dikkat çekicidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in bir mezhebi var mıydı? Tam tersine, mezhepçilik bölücülüktü, tefrikaydı. Ama şimdi Sünnilik ve Şiilik adı altında İslam’ı bölen, İslam ülkelerini Amerika ve İsrail senaryolarına bağlayan akımlar türedi. Bunu Amerika pompalıyor. İran düşmanlığının kökeninde bazen Mossad ve CIA’in kara propagandası, bazen de dinsel referanslar göstererek mezhepçilik yapanların zihin tembelliği yatar.
İslami çevrelere bir çalıştay örgütlemelerini öneriyorum. Konu başlığı şu olmalı: “Hz. Muhammed’in son peygamber olmasının anlamı nedir?” Bunun anlamı, 633 yılından sonra dinsel referansın artık geçersiz olduğudur. Peygamber vefat ettiğine göre, artık vahiy inmeyeceğine göre, herhangi bir insan çıkıp da “Allah bize İran düşmanı olun diyor” diyemez. Peygamberler bittiğine göre, tek referans kaynağımız dünyada yaşanan gerçekler ve insan aklıdır. Tevrat’a, İncil’e veya yanlış yorumlanmış dinsel kaynaklara dayanarak bugünün dünyasını açıklayamazsınız. Ekonomi, dolar saltanatı, silahlı güçler ve siyasi ilişkiler; doğrudan doğruya maddi süreçlere bakarak dünyayı analiz etmek mümkündür.
İsrail’in “Demir Kubbe” propagandasına ve İran’ın hipersonik füzelerine gelecek olursak; İran’ın savaş sanayisindeki başarıları yadsınamaz. Ancak asıl “hiper” güç, Türkiye ile Suriye’nin kuzeyde askeri işbirliği yapmasıdır. Oradaki ABD ve İsrail güdümlü terör örgütlerini hep beraber bitirmek, en büyük güçtür. Savaşları silahların üstünlüğü değil, insanlar kazanır. Tarihe baktığımızda, biz hep elimizdeki kısıtlı imkanlarla büyük orduları yendik. Bu tür askeri kıyaslamalar da zihnimizi köreltiyor. Sonuç itibarıyla İsrail Siyonizmi ve Amerikan emperyalizmi ile Batı Asya’daki mücadeleyi, savaşı silahı üstün olanlar değil; insanı üstün olanlar kazanacaktır. Bu konuda birçok büyük tecrübe mevcuttur ve Türkiye bu tecrübelerin yatağıdır. Yakın tarihe bakalım: Hizbullah, 2006 yılında İsrail’e karşı büyük bir direniş göstererek ona nasıl duman attırmıştı? Bugün İran’dan da benzer bir duruş bekliyorum; o hipersonik füzeyle tüm dünyayı sarsacak bir hamle… Türkiye ve Suriye, Suriye’nin kuzeyinde kesinlikle silahlı iş birliği yapmalıdır. Rusya da bu iş birliğinde yer almalıdır. Bu, İsrail saldırganlığına vurulacak en ağır darbe ve en güçlü füzedir.
Türkiye yönetimi ise sadece laf üretiyor. Kürsülere çıkıyorlar ama o kürsüler iyi değerlendirilmiyor. Mesela Netanyahu, Birleşmiş Milletler (BM) kürsüsüne çıkıyor; elinde haritalar, Tevrat’tan referanslarla son derece somut bir sunum yapıyor. Bizim Cumhurbaşkanımız neden BM kürsüsüne çıkıp Ege haritasını koymuyor? “Buradan bütün dünyaya ilan ediyorum: ABD, Yunanistan kıyılarına üslerini ve uçaklarını yerleştirerek namlularını benim ülkeme çevirmiştir. Doğu Akdeniz’de İsrail ve Yunanistan ile birlikte Nemesis ve Nabıldina tatbikatlarını yapmaktadır,” demiyor? “Onların ‘ikinci İsrail’ kurma planlarını biz hem milli gücümüzle hem de ittifaklarımızla bozacağız” demiyor? Türkiye, bu fırsatları değerlendirmek yerine Çin’e, Rusya’ya çimdik atıp Amerika’ya selam vererek bir yere varamaz.
Bir başka zaafımız da BM’yi bir çözüm gücü olarak görmemizdir. Dışişleri Bakanımız ve Cumhurbaşkanımız, hep dünyaya ya da ABD ve Avrupa’ya “Vicdanlı olun, İsrail’i durdurun” diye çağrılarda bulunuyor. Amerika mı durduracak İsrail’i? Gazze’de çocuklar ölürken, vicdan beklemek gerçekçi değildir. Biz dünyadaki güç dengelerini yerli yerinde saptamak zorundayız. Bir yanda ABD-İsrail ekseni, diğer yanda onlara karşı ön cephede mücadele eden devletler vardır. Türkiye’nin yol haritası, ancak bu gerçekçi cepheleşme üzerinden belirlenebilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meclis açılışındaki konuşmasına gelirsek; “Vadedilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail’in gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır” ifadesinde iki tahlil birbirine karışıyor. Birincisi; İsrail ordusunun Lübnan’dan sonra yürüyüp Türkiye’ye geleceği senaryosu. Bu, coğrafi gerçeklerle uyuşmuyor; arada Suriye var. İkincisi ve gerçekçi olanı ise PKK’yı maşa olarak kullanarak hedeflerine ilerlemeleri. İşte bu noktada Cumhurbaşkanı gerçeklere basıyor. PKK maşa olarak kullanılıyorsa, çözüm; Suriye, Irak, İran ve Rusya ile iş birliği yaparak bölgedeki bölücü örgütü temizlemektir. Ancak bir strateji hatası olarak, bu bölgede sadece PKK değil, aynı zamanda DAEŞ gibi İslam maskeli örgütler de vardır. Bunları da hedef almadan, bölge ülkeleriyle gerçek bir iş birliği kurulamaz.
Son olarak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in nükleer caydırıcılık konusundaki açıklamalarına bakalım. Putin, nükleer olmayan bir devletin, bir nükleer devletin desteğiyle Rusya’ya saldırmasını “ortak saldırı” olarak değerlendireceklerini ve buna karşı nükleer silah kullanma hakkını saklı tuttuklarını belirtti. Bu, egemenliğini ve vatan bütünlüğünü korumaya kararlı bir devletin net mesajıdır. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı atom bombasını kullanması, dünyayı korkutmak ve kendi hegemonyasını kurmak içindi. Ancak bugün Putin, nükleer gücü emperyalist bir yayılma aracı olarak değil, vatanının savunulması için son çare olarak tanımlıyor. Türkiye de kendi bölgesel güvenliği için benzer bir kararlılığı, doğru ittifaklar ve stratejik hamlelerle ortaya koymalıdır. Ben o seçimi, sanki başkan seçimiymiş gibi yanlış hatırlamıştım. Teyit etmek için kontrol ettim; doğru, siz haklısınız. Çünkü o olay Demokrat Parti kongresinde yaşanıyor, yani bir kongre seçimi. Amerika’da yapılan herhangi bir seçim değil. Hatta delegeler ilk gün aslında Wallace’ın yanındaydı, Truman kazanıyordu. İsterseniz… Wallace, Rusya dostu olarak görülüyordu ve kesin kazanacak gözüyle bakılıyordu. Ondan sonra o, işçiden yana olan, geçmişte Çalışma Bakanlığı yapmış, tecrübeleri de olan ve Amerikan halkının çok sevdiği bir adaydı. Fakat adamı bir gecede elediler. Sonuçlara da baktım; ilk oylamada Wallace %36,5 alıyor, Truman %27 alıyor. Son oylamada ise Truman 90, Wallace 9,24 oluyor. Bir gece müthiş bir baskı yapıyorlar ve oyların dengesini değiştiriyorlar.
Şimdi tabii güvenliği konuşuyoruz, savaş koşullarını konuşuyoruz, sonrasında gelecekleri konuşuyoruz ama bir de bunun ekonomi cephesi var. Yani o silahlı gücün, emperyalistlerin silahlı gücünün bir dayanağı var; o da ekonomik güç. Ancak Amerika ve Avrupa ekonomisine baktığımızda, büyük kriz alametlerini konuşuyorduk; şimdi onun gerçekleşmesine tanık oluyoruz. Özellikle Rusya’ya yaptırım yapanlar, Rusya’nın ekonomisini çökerteceklerini söylemişlerdi ama Rusya ekonomisi tam tersine daha iyi bir noktaya geldi. ABD ve Avrupa’da ise büyük firmaların iflas noktasına geldiği, fabrikalarını kapatmak zorunda kaldığı bir tablo var. Bunu nasıl yorumlarsınız ve Türkiye’ye yansımaları ne olur?
Önümüzdeki günlerde *Teori* dergisinin yeni sayısı çıkıyor, herkesin okumasını öneriyorum. Arkadaşlarımızdan rica edelim, az önce *Teori* sayfasında paylaştılar, kapak resmini de gösterelim. *Teori* dergisinin kapağı: “Amerikan ve Avrupa ekonomilerinde alarm.” Hakikaten alarm veriyorlar. Bunu biz söylemiyoruz; Amerika ve Avrupa ekonomisinin tepesindeki güçlerin işareti bu. Doğrudan doğruya Amerika’nın en büyük bankasının başındaki adam, “Amerikan ekonomisi çöküşe gidiyor” diyor. Bütün kaynaklar bunu söylüyor çünkü kendi ülkelerinin gerçeklerine bakıyorlar. Amerikan gerçekçiliği önemlidir; Amerika enfes bir devlet olabilir ama bir gerçekçi geleneği vardır. Bizzat Amerikan doktrinerleri, teorisyenleri, felsefecileri, siyaset adamları, ekonomistleri ve bankacıları hep birlikte Amerikan ekonomisinin çöküşe gittiğini söylüyor. Biz bunu, “Dolar saltanatı çöküyor” diye yıllar önce yine *Teori*’de işlemiştik. O zaman bize gülmüşlerdi, “Hayal görüyorlar” demişlerdi. Şimdi bütün dünya, Amerika dahil, dolar saltanatının çöktüğünü konuşuyor.
Bu sayımızda Hakan Topkurulu ve Korkut Boratav ile yapılan görüşmeler var; Şule Perinçek, Michael Roberts, Kaiser Nawab ve Gökalp Erbaş gibi isimlerin çok esaslı yazıları yer alıyor. Özellikle Gökalp’in yazısı çok önemli; doğrudan Amerikan ve Avrupa kaynaklarına dayanarak onların ekonomisindeki inişi ve batışı inceliyor. Benim şimdi uzun uzun anlatamayacağım bilgiler bu sayıda var.
Türkiye’ye nasıl yansır? Sadece Türkiye’ye değil, bütün dünyaya yansır çünkü Amerika ve Avrupa, dünya üretiminde başa güreşen ve çok büyük payları olan ülkeler. Amerika, satın alma gücü paritesine göre Çin’den sonra dünyanın en çok üreten ikinci ülkesi. Almanya ihracat şampiyonuydu, Fransa ve İngiltere hafife alınacak güçler değil. Sonuç itibarıyla dünya ekonomisinde çok büyük ağırlığı olan Batı’da, Avrupa ve Amerika’da büyük bir kriz ve sallantı başladı. “Geliyor” demiyoruz, başladı. O gümbürtüleri Türkiye’de şimdiden hissetme sürecine girdik. Türkiye’de Polonez Gıda fabrikasında olduğu gibi işten atmalar yaşanıyor, belediyelerde çok sayıda işçi çıkarılıyor, sanayimizde istihdamın daraldığını görüyoruz. İflaslar ve konkordatolar, açık rakamlarla ifade ediliyor. Konkordato talebi ne demek? “Mahkemeden iflas kararı çıkartın” demek. Bu da fabrikanın kapanması, çalışanların sokağa atılması ve evlerine ekmek götürememesi demek. Türkiye’de bugünden başlayarak evine ekmek götüremeyen büyük bir kitle oluşmaya başladı. Önümüzdeki dönemde bu durumun artacağı gözüküyor. Yarın; sendika özgürlüğü nedeniyle değil, çarkını çevirme yeteneğini kaybetmiş işletmelerin kapanmasıyla, çok daha büyük bir tehditle karşı karşıya kalacağız.
Türkiye bu tehdide nasıl cevap verebilir? Tek bir cevap var: Üretmek. Türkiye’nin kaynaklarını ve tasarruf kabiliyetini seferber ederek yatırıma geniş kaynaklar ayırmak; üretmek ve istihdamı artırmak zorundasınız. Refah sorunlarını, asgari ücreti, emekli ve memur maaşlarını, çiftçi kredilerini çözmenin yolu üretim odaklı bir ekonomi kurmaktır. Üretim odaklı ekonominin tek çaresi ise tasarruftur. Vatan Partisi bunun programını yaptı ve bir kanun tasarısı haline getirdik. Özetle; 500 milyar dolar civarındaki Türk mevduatının yabancı bankalardan getirilip yatırıma yönlendirilmesi şart. Bugün bu uygulamayı yapmazsak, yarın Batı, “Siz bizim bankalarımızdaki paralarınızı bile çekemezsiniz” diyecektir. Bunu ezbere söylemiyoruz; Rusya’ya bunu yaptılar. Türk devletinin elini çabuk tutması lazım; yarın Londra, İsviçre veya New York bankaları “Doların dolaşımına ben hükmediyorum, müsaade etmiyorum” dediği zaman ne yapacaklar? Parayı Türkiye’ye getirip devletin koruması altına almak zorundalar.
İkincisi, bankalardaki 300 milyar dolar değerindeki altın varlığı. Çiftçi, buğdayının bir kısmını tohumluk olarak ayırır ve ona dokunmaz; gelecek seneyi garanti altına alır. Biz ise Türkiye’nin tasarrufunu, “tohumluklarını” götürüp banka kasalarına yığıyoruz. Toprağa düşmeyen tohum, tohum olmaktan çıkar. Vatan Partisi’nin çözümü; yurt dışındaki o 500 milyar doların ve banka kasalarındaki altınların yatırım sermayesine dönüştürülmesidir. Büyük banka karları, kurumlar vergisi yoluyla yatırım sermayesine dönüştürülmelidir. Keynes’in formülü şudur: Tasarruf eşittir yatırım. Ancak siz parayı New York bankasına yatırırsanız, tasarruf Batı’da yatırıma dönüşür. Türkiye’nin kendi tasarrufunu yatırıma dönüştürmesi dışında önümüzdeki dönemin sorunlarını çözecek başka bir çare yoktur.
Polonez Gıda işçilerine gelince; 146 işçi, yabancı sermaye sahibi patron tarafından işten atıldı ve 75 gündür direniyorlar. Bugün onların basın toplantısını Vatan Partisi’nde yaptık. Polonez Gıda ürünlerine boykot kampanyası başlattık. Bu bir vicdan sorunudur ama aynı zamanda yarın işten atılma tehdidiyle karşı karşıya olan herkesin mücadelesidir. Bir fabrikanın ayakta kalması, üretmesi hem işçinin evine ekmek götürmesi için şarttır hem de patronun kazanması için şarttır. Bu, Türkiye ekonomisinin direnme mevzisidir. Polonez Gıda’yı desteklemek, bütün üreten sınıfları ve üretimi örgütleyenleri birleştiren bir “üretim devrimi” hattında buluşmaktır. Türkiye, bu ekonomik tehdidi ancak işçi sınıfı, çiftçiler ve üretenlerin güçlerini birleştirmesiyle göğüsleyebilir. Çarşılar, esnaf, sanatkârlar, küçük sermaye sahipleri, sanayiciler, tüccarlar ve büyük sermaye sahipleri; milli olan tüm bu kesimlerin ortak bir menfaati var ve bu ortak menfaatin adı hepimizin “ekmek teknesi”. Türkiye ekonomisini bir ekmek teknesi olarak düşünelim. Herkes o tekneden kendi emeğine, sermaye gücüne veya kârına göre bir pay alıyor. Burada, yabancı sermaye ajanları dışında, ortak bir menfaat söz konusu.
Bir reklam arasına gitmemiz lazım. Reklamın ardından devam edeceğiz. Tabii bir yandan Kudüs’teki canlı görüntüleri de gösteriyoruz. Başka konularımız da var; haftanın kitabı ve müziğini de konuşacağız.
(Reklamlar)
Aranın ardından Çıkış Yolu’nun son bölümüyle karşınızdayız. Aydınlık Haber Müdürü Özlem Konur Ustay ile beraber Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı sorduk.
En son Polonez boykotu çağrısı üzerine yaptığımız açıklamada kalmıştık. Tek Gıda-İş Sendikamızın liderleriyle ve Polonez işçileriyle birlikte, bütün Türk milletine, süpermarketlere ve gıda tüketicilerine yönelik bir boykot çağrısı yaptık. Bu, Türkiye’nin gelecekteki üretim ekonomisini kurma yönünde bir beraberlik çağrısıdır. Bu sadece Polonez işçilerinin işe dönme mücadelesi değil; üzerimize gelen işten atma dalgasını, Polonez işçilerinin önderliğinde ön mevzide göğüsleme mücadelesidir. Burada bütün işçi sınıfımızı, emekçilerimizi, çarşılarımızı, hatta ekmek teknesi temelinde tüccarlarımızı ve sanayicilerimizi bir araya getirmeye çalışıyoruz.
Polonez ürünlerini tüketmeyelim. Ne zamana kadar? Ürdün kraliyetine bağlı yabancı bir işveren olan Polonez yönetimi, işten attığı 146 işçiyi tekrar işe alana ve sendika özgürlüğünü kabul edene kadar. İşçiler işlerine döndükleri zaman bu boykot sona erecek. Vatan Partisi olarak bu boykotu 81 il ve ilçede örgütleyeceğiz. Medya kuruluşlarına giderek, bu olayın sadece Polonez işçilerinin değil, Türkiye’deki bütün çalışanların ve işten atılma tehlikesiyle yüz yüze olanların meselesi olduğunu, hatta Türkiye’nin üretim ekonomisine geçiş meselesi olduğunu anlatacağız. İstihdamı korursak ve işten atılmalara son verirsek, istihdamı büyüterek bir üretim ekonomisi oluşturabiliriz. Hatta şu andan itibaren Türkiye’de işçilerin işten atılmasını yasaklayan kanunların hazırlığı içindeyiz. Çiftçilerimizi, işçilerimizi, sanayicilerimizi ve tüccarlarımızı, yani bu ekmek teknesinden ekmek yiyen herkesi birleştiren bir ittifakı inşa ediyoruz.
Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı, Mavi Vatan’ın öncüsü Amiral Soner Polat’ı da saygıyla anıyoruz. Amiral Soner Polat sadece Türk ordusunun parlak bir amirali, büyük bir zekâ, irade gücü ve ahlak simgesi değil, aynı zamanda Türkiye devletini yönetecek birikime sahip bir komutandı. Mısır’daki, Moskova’daki, Çin’deki ve İran’daki görüşmelerimizde onun yeteneklerine bizzat şahit oldum. Devrim Muhafızları ile yaptığımız özel görüşmelerde bile büyük bir ağırlığı vardı. O, Türkiye’nin sınır ötesi harekâtlarının tarihsel bir başlangıç olduğunu savunurdu. Vatan Partisi kongresindeki konuşması, dinlediğim en etkili konuşmalardan biriydi. O, Türk ordusunun bir yıldızıydı. Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde dimdik ayakta kaldı ve Vatan Partisi’nde lider kadroda yer aldı. Onun hatıraları, cesur tavırları ve fikirleri bugün hâlâ bize ışık tutuyor.
Haftanın kitabına geçelim: “Asya’da Devlet Birikimi”. Bu eser, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle, USMER ve Erzincan Üniversitesi’nin ortak yayınıdır. İstanbul’da düzenlenen, hayatımda katıldığım en verimli bilimsel toplantılardan biri olan çalıştayda sunulan bildirilerden oluşuyor. Rusya’dan Alexander Dugin’den, Çin’den ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinden bilim insanlarına kadar 11 Asya ülkesinden uzmanlar katılmıştı. Asya’da devlet teorisi konusunda herkese bu kitabı okumalarını öneriyorum.
Müzik olarak da Lübnanlı sanatçı Julia Boutros’u seçtik. Lübnan’a saldırılar sırasında seslendirdiği “Mukavemet” (Direniş) adlı şarkısı beni çok etkilemişti. Julia Boutros bir Lübnanlı Hristiyan olmasına rağmen, Lübnan milletinin; Sünni’si, Şii’si ve Hristiyan’ı ile birlikteliğini seslendiriyor. Bize örnek oluyorlar. Şimdi Julia Boutros’un “Mukavemet” parçasıyla Çıkış Yolu’nu sonlandırıyoruz. Hepinize iyi geceler değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri.

