Çıkış Yolu • 25.09.2024

Çıkış Yolu • 25.09.2024

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, her salı olduğu gibi Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Ancak bu özel bir Çıkış Yolu programı olacak. Her zamanki gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek bizlerle beraber. Hoş geldiniz efendim.

Bugün sadece Sayın Genel Başkan Doğu Perinçek değil, Teori Dergisi’nin Eylül sayısı; modernleşme, tarihsel konumu ve içeriği üzerine yoğunlaşacağız. Çıkış yolunu bu derginin başlığı üzerinden işleyeceğiz. O yüzden iki değerli yazarımız bugün bizlerle beraber. Sayın Ekrem Ataer; aynı zamanda Teori’nin yazı kurulu üyesi, müzisyen ve yazar. Hoş geldiniz efendim. Yine Nadir Temeloğlu; Teori Yazı Kurulu üyesi, Eylül sayısında yazısı olan isimlerden biri ve Aydınlık Gazetesi’nden kendisini çok yakından tanıyorsunuz. Hoş geldiniz.

Evet, Teori Dergisi çok önemli, tarihsel bir konuyu gündemine aldı: “Modernleşme, Tarihsel Konumu ve İçeriği”. Başlığa bakınca sadece geçmişe dönük bir tartışma yapılıyormuş gibi algılanabilir; yani son 200, 300, 400 yılı konuşuyor gibi. Aslında bu çok güncel. Bugünkü pek çok çelişmeyi doğru çözümlemek açısından modernleşme kavramını derinlemesine tartışmanın çok yararlı olacağını düşünüyoruz. Teori Dergisi’nin bu sayısını bütün izleyicilerimize ve dinleyicilerimize öneriyoruz.

Bu “İki Karşıt Teori ve İki Karşıt Pratik: Devrim ve Modernleşme” yazısını kaleme alan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e soralım: Modernleşme kötü bir şey mi?

**Doğu Perinçek:** Estağfurullah, bilimde “kötü bir şey” veya “iyi bir şey” diye bir tasnif yoktur. Modernleşmenin bir sözlük anlamı vardır; Türk Dil Kurumu sözlüğüne baktığınızda “çağcıl, çağdaş” karşılıklarını görürsünüz. Ancak modernleşmenin tarih biliminde ve siyaset biliminde kazandığı anlam farklıdır. Günlük dilimizde bu kavram olumludur; yenilik, çağdaşlık gibi anlamlara gelir.

Fakat 17. yüzyıldan, hatta Rönesans’tan, 15. yüzyıldan başlatan tarihsel süreçler söz konusu olduğunda iş değişir. Kapitalizmin yükseliş çağında ortaya çıkan ve emperyalizm döneminde devam eden süreçlerde sözlük anlamı tek başına yeterli değildir. Batılı tarihçilerin ve liberal siyaset bilimcilerin modernleşmeye yüklediği bir anlam vardır. Bir yanda kapitalizmin yükseliş döneminde feodalizmden kurtuluşu temsil eden süreçler; diğer yanda emperyalizmin gelişen dünyaya, mazlumlara dayattığı yenilikler (hukuk, sanat, mülkiyet ilişkileri) vardır.

Biz burada modernleşmenin sözlük anlamını değil, bilimsel tartışmasını yapıyoruz. İki ana hat görüyoruz: Birincisi, kapitalizmin önder ülkelerindeki (1640 İngiliz, 1776 Amerikan, 1789 Fransız devrimleri) demokratik devrim süreçleri. Biz bunlara demokratik devrim diyoruz, Batılılar ise modernleşme diyor. İkincisi, Almanya, İtalya ve Japonya gibi kapitalizme sonradan eklemlenen ülkelerin “yukarıdan aşağıya” modernleşme süreçleri.

19. yüzyılın sonlarında emperyalizmin yükselişiyle birlikte, bu ülkeler kendi çıkarlarına uygun ilişkileri Hindistan’a, Osmanlı’ya, Çin’e dayattılar. Türkiye’deki modernleşme sürecini 3. Selim’den başlatabiliriz ama 1838 Baltalimanı Sözleşmesi ve 1839 Tanzimat Fermanı en kritik eşiklerdir. Tanzimat, Osmanlı’nın Batı ekonomisine kapılarını açtığı, yerli üretimin kırıldığı bir süreçtir. Kendi liberal tarihçilerimiz bunu “ilerlemenin başlangıcı” diye sunarken; İttihat ve Terakki, Namık Kemal ve 1920 Kemalist Devrimcileri Tanzimat’ı yıkılması gereken bir gericilik olarak görmüşlerdir.

İşte bu noktada iki rakip akım var: Biri Tanzimatçılar, diğeri ise devrimciler. Çok ilginçtir, 1939’da Tanzimat’ın 100. yılında, Kemalist devrimin mirasçıları tarafından modernleşme ve garplılaşma kavramları Tanzimat ile birleştirilmiştir. Yani bir yanda bağımsızlıkçı devrimciler, diğer yanda Batı sermayesine bağımlı kılan modernleşmeciler; bu ikisi “modernleşme” şemsiyesi altında birleştirilerek devrimci süreçlerin içi boşaltılmaktadır. Devrim teorisi ise modernleşme teorisine bir itirazdır. Modernleşme, emperyalist ilişkileri kutsayan bir teoridir; devrim teorisi ise buna karşı gerçek bağımsızlığı temsil eder.

**Sunucu:** Sayın Ekrem Ataer, İlker Yücel ile “Ezber Bozan” programında da bu konulara derinlemesine girmiştiniz. Toplumda sahte bir ayrışma yaratılarak gerçek çelişkilerin üstünün örtüldüğünü düşünüyor musunuz? Bugün 2024 yılından baktığımızda, modernleşme kavramı hakkında ne söylemek istersiniz?

**Ekrem Ataer:** Sayın Genel Başkan, kıymetli arkadaşlar, bizi izleyen değerli dostlarımız; hepinizi sevgi ve muhabbetle selamlıyorum. Bu mesele üzerine 1990’ların ortalarından beri yazıyorum ve tartışıyorum. Her zaman bu konuda polemik yaratan bir rolde olmuşumdur. Bu da aslında hoşuma gidiyor. Asıl beni ilgilendiren, tabii Sayın Genel Başkan’ın açıklamalarına katılmamak mümkün değil. Tarihlemelerde belki biraz konuşacağız diye düşünüyorum. Bugün ne oluyor? Sokakta bir sonuç var ve bu sonucun sebeplerinin tohumlandığı süreç, biz kendi alanımızda, yani müzikoloji ya da müzik teorisi alanında bunu 3. Selim’e kadar götürüyoruz. Çünkü en çok acı çeken, en çok destabilizasyona uğrayan, en çok stabil hali bozulan alan sanat ve buna bağlı olarak kültür alanıdır.

Modern kelimesinin etimolojisine baktığınız zaman zaten kendini ele veriyor. Fransızca “şimdiki zaman” anlamına geliyor, asri de diyebiliriz. Modern, modernizm, mod ve asri gibi kelimelerin hepsinin hedefledikleri ve anlatmak istedikleri aslında aynı şey. Hepsi, Latince “modus” yani; tarz, usul, ölçü sözcüğünden türetiliyor.

1929’da sözlükleri karıştırınca zaten bu kelime kendini ele veriyor. Adaba uygun, usule uygun; tam karşılığı budur. “Ben sana bir kalıp sunuyorum, bu kalıpla yürüyeceksin” deniliyor. Müzikteki “moderato” terimi de budur; ne çok fazla hızlan ne de yavaşla, sana verilen BPM içerisinde yürü. İşte moda da budur; bir kalıp çizer ve size bunu dayatır.

Modernleşme, pre-modern, ultra-modern, post-modern; hepsi aynı ailenin türevleridir. Fakat toplumda, yani sokakta tam bir karşılık bulamıyor. Sadece edebiyatta ve mizahta kendine yer ediniyor. 19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da yayımlanan “Basiret” dergisinde, Basiretçi Ali Efendi’nin yazılarında “modern” kelimesine rastlıyoruz. Henüz “alaturka-alafranga” ayrımı tam yerleşmemişken, kelime bütün çıplaklığıyla kullanılıyor.

Ali Seyidi Bey, 1929’da modern kelimesini “yeni, asri, yeni şekilde ve usulde olan” olarak tanımlıyor. İbrahim Alaaddin Gövsa’nın 1930 tarihli “Yeni Türk Lügatı”nda ise kelimenin tam karşılığı “asri” olarak geçiyor. “Asri aile”, “asri baba”, “asri mezarlık” gibi kavramlar bir ara moda oldu. Ancak modern kelimesi, bizim fonetiğimize ve artikülasyon yeteneğimize tam oturmuyor.

Osman Cemal Kaygılı, 1931’de “Yeni Gün” gazetesindeki yazılarında “modernler ve gelenekselciler” ayrımından bahseder. Modernlerin Şişli ve Beyoğlu’na taşınmalarını, gelenekselcilerin ise Üsküdar ve Sultanahmet’te kalmalarını anlatır. Kaygılı, modern olmayı zübbelik, geleneksel olmayı ise çağ dışılık olarak gören bu kutuplaşmayı çok erken fark eden isimlerdendir.

1931’de Ressam Ali Sami, “Modernizm mektepsizliktir, başıbozukluktur” demiştir. Modernizmi resim ilminin aleyhinde, herkesin ressam olduğu bir anlayış olarak tanımlamıştır. Bu, aslında bir anlamda postmodernizmin de ilk tariflerinden biriydi. 5. yüzyılda Hristiyanların, paganları aşağılamak için kullandığı “modernus” kavramından beri bu kelime hep bir çatışma ekseninde olmuştur. Niyazi Berkes de modernizmin bizde asrilik, zübbelik ve köksüzlük anlamlarına büründürülerek yıpratıldığını savunur.

Türk Dil Kurumu’nun bu konuda tarihi boyunca kafası çok karışık olmuştur. 1995’te moderni “aşırı hoppaca” olarak tanımlarken, başka bir dönem “çağdaş” demiştir. Oysa sokak kendi yoluna bakıyor. Bu tartışmayı literatürün dışına çekerek, her düşünceden insanı katarak yeni bir yol haritası belirlememiz gerekiyor.

Sanat alanında devletin tercih ettiği prospektüs, yıllardır değişmiyor. Devlet Opera ve Balesi’nin yerli eserlerden ziyade klasiklere sıkışıp kalması, modernleşme tartışmasının sadece bir şekilcilikte kaldığını gösteriyor. Rahmetli Ahmet Say, müzik ansiklopedisinde pek çok kültürün enstrümanına yer verirken, yerel sazlarımızı dışarıda bırakmıştı. Neden bu kadar korkuyoruz? Özgüveni yakaladığımızda ancak üretimde ve sanatta gerçek gelişimi sağlayabiliriz. Nazım Hikmet’in dediği gibi, üzerimizdeki o meşum eli artık bileğinden kesip atmalıyız.

Çağdaşlık ve muasır olmak kavramlarına gelince; çağ, evrensel bir kalıp değil, her an değişebilen bir süreçtir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “muasır medeniyetler seviyesinin üstü” hedefi, sadece çağa ayak uydurmak değil, çağın hatalarını da görerek onun üzerine çıkabilmektir. Bu, devrimci bir bakış açısıdır. Şimdi sözü, bu tartışmayı derinleştirecek olan Nadir Temeloğlu’na bırakıyorum. Kıymet görmediklerini, hatta hapse atıldıklarını görüyoruz. Bu çelişkiyi yazınızda aktarmışsınız. Burada izleyicilerimizle ve dinleyicilerimizle bu konuyu nasıl ele alırsınız? Ben güncelden başlayayım. Biz 150-200 yıl sonra “Tanzimat” adını değiştirelim diyoruz ama bugün aslında edebiyatımızda Tanzimatçı yazarlar var. Yakın bir örnek vereyim; hocamızın da bahsettiği kalıba uyuyor, teoriye uygun. Zülfü Livaneli yakında “Kaplanın Sırtında” diye bir kitap çıkardı, Abdülhamit’i anlatıyor. Abdülhamit’i nasıl anlatıyor? İki tarafa da mesaj gönderiyor; hem muhafazakâr dediğimiz kesime hem de Atatürkçü dediğimiz kesime.

Muhafazakârlara diyor ki: “Siz sanıyorsunuz ki Sultan Hamit Osmanlı İmparatorluğu’nu dağıtmadı, dimdik durdu, onlarla mücadele etti. Ama Abdülhamit sizin sandığınız gibi dinine ve ülkesine bağlı biri değildi; tamamen Batıcıydı. İçki içerdi, röpteşambır giyerdi, modern yaşardı, başları açık eşleri vardı.” Atatürkçülere de diyor ki: “Siz bu adamı yıkmaya çalıştınız ama bakın, Abdülhamit Batıcıydı, modernisti. Atatürk de Batıcıydı.”

İşte Sayın Perinçek’in dediği gibi; zindana atılanlarla zindana atanları birleştirme teorisidir modernizm. Bugün bakınca modernizm teorisini güncel pratikte bir roman üzerinden aktarabiliyoruz. Biz “Tanzimat edebiyatı” demiyoruz ama Zülfü Livaneli gibiler, bugün siyasi anlamda Batı’ya bağlı olan, Baltalimanı Antlaşması ile sömürgeleşen o siyasetin Tanzimatçı kafasını devam ettiriyorlar.

150 yıl geriye gidersek, bizim “Tanzimatçı” dediğimiz Şinasi, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi gibi isimler kendilerine Tanzimatçı demiyordu. Biz onları, Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği dönemde eser verdikleri için kolaycı bir yolla “Tanzimat yazarları” olarak adlandırıyoruz. Oysa Namık Kemal’in tüm yazılarına bakın, Baltalimanı Antlaşması’na itiraz eder. “Bizim küçük zanaat araçlarımız, atölyelerimiz vardı, kendimize yetiyorduk. Sanatta da böyleydik. Ama Baltalimanı ile sırtımıza bindiler ve biz artık kendimize yetemeyen, sömürgeleşmiş bir ülke olduk” der.

Şinasi’nin de Mustafa Reşit Paşa’ya övgüleri vardır, başlangıçta ona kasideler yazar. Ancak sonrasında durumu fark eder ve sürgüne yollanır. Fuat Paşalar, Ali Paşalar; Şinasi’yi, Namık Kemal’i Mağusa’ya sürerler. Namık Kemal’in ilk Türk ütopyalarından biri olan “Rüyalar”ına bakarsak, orada Tanzimat’ın o paşalarına karşı bir mücadele vardır. Padişahın huzuruna çıkıp cumhuriyetin faziletlerini anlatırlar. Orada tam tersi bir devrimci tutum söz konusudur. O dönem için ütopya olarak kalsa da 1923’te bu ütopyalar gerçek olmuştur.

Padişah jurnalini yazanlar, “Padişahım bunlara aldanma, bunlar cumhuriyetçi” diyerek onları ihbar ediyordu. Evet, tam olarak öyle. Tabii ki Batı’nın bazı tekniklerini, roman ve şiir biçimlerini kullanıyorlar ama esas olarak vatan, hürriyet ve bağımsızlık gibi kavramları işliyorlar. Bunu yaparken de eskinin biçimlerini kullanmaya devam ediyorlar. Örneğin Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi” ve “Vatan Mersiyesi” vardır. Kaside biçimiyle vatan ve hürriyet kavramlarını anlatır.

Edebiyatımızda bu isimler mücadele ederken, modernleşmenin getirdiği o yozlaşmayı da eleştirmişlerdir. İlk Türk romanı olan “İntibah”ta veya “Araba Sevdası”nda miras yedi, alaturka-alafranga kavgası içindeki tipler yerilir. Bugün de plazalarda, araya yabancı diller sokuşturarak konuşan, kendi kültürünü küçük gören Bihruz Bey tiplerini görmeye devam ediyoruz.

Sayın Perinçek’in makalesinde Rus Çarı Birinci Petro’nun modernleşmesini anlattığını okudum. Türkiye ve Rusya benzer süreçlerden geçiyor. “Araba Sevdası” gibi, Rusya’da da benzer konuların işlendiği romanlar var. Dostoyevski, 1867’de yazdığı bir mektupta, Rusya’nın Batı ile ilişkilerini ve Batılılaşmış toplumun etkilerini inceleyecek bir makale yazmak istediğini belirtir. Ancak bunu “Delikanlı” romanında işler. Batı kültürünün Rus toplumunun birliğini nasıl parçaladığını anlatmaya çalışır. “Neden toprağımızdan kopup köksüz hale geldik?” diye sorar. Büyük Rus edebiyatı da bu yanlış Batılılaşmanın getirdiği köksüzlüğü incelemiştir. Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı?” romanı da Rus tipi sosyalizmi, atölyeler üzerinden ve kadınları özgürleştirerek anlatır; Lenin’i de bu eser derinden etkilemiştir.

Sonuç olarak; Tanzimatçılığa, modernleşmeye bakışımızda bir çatlak var. Attilâ İlhan, İnönü dönemini “Yeni Tanzimatçılık” olarak adlandırır. Aydınlarımızın komprador burjuvazinin tarzını ilerleme olarak benimsediğini ve bizi lunaparktaki kahkaha aynaları gibi garip, kimliksiz bir hale getirdiğini söyler. Modernleşme, aslında bir “Cumalaştırma” projesidir. Robinson Crusoe’nun cuma’yı esir edip kendisine benzetmesi gibi, Batı da modernleşme adı altında bizi kendine benzetmeye çalışmıştır. Biz bu yüzden bu adlandırmanın değişmesini öneriyoruz. Bahsettiğimiz isimler Jön Türklerin ve Kemalistlerin öncüleridir; milli uyanışı, devrimcileşmeyi, vatan ve hürriyet kavramlarını temsil ederler. Endülüs coğrafyasında ortaya çıkması bir tesadüf değildir. Çünkü İbn Hazm’ın “Güvercin Gerdanlığı” gibi bir birikim o coğrafyada zaten mevcuttur. Ancak burada romanın teknik bir özelliği devreye giriyor; yani biçim anlamında bir tip yaratması… Doğu romanından biraz daha farklı olarak o kültürden beslendiğini düşünüyorum ama orada bir tip yaratmasıyla güncel ve bugünkü teknik anlamına kavuştuğunu düşünüyorum. Şimdi modernleşmeyi, tarihsel konumunu ve içeriğini konuşmaya devam edeceğiz; ama önce bir nefeslenelim, reklam aramızda olacağız. Reklamların ardından Çıkış Yolu devam edecek.

(Reklamlar)

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Ulusal Radyo dinleyicileri; reklam arasının ardından Çıkış Yolu’na devam ediyoruz. Bugün Teori Dergisi’nin Eylül sayısını; modernleşmeyi, tarihsel konumunu ve içeriğini tartışıyoruz. Kimlerle? Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ve Teori Yazı Kurulu üyeleri Ekrem Atalay ve Nadir Temeloğlu ile birlikte. Sayın Genel Başkan, sizinle devam etmek istiyorum. Şunu sormak isterim: Teori’nin bu sayısı, tarihsel konumu ve içeriği tartışıyor; ama elbette bugün için de anlamlı bir tartışma bu. Çünkü Türkiye’de toplumda şöyle bir ayrışma tanımlanıyor: Bir taraf gelenekçi, muhafazakâr, mevcut kültürünü korumaya çalışan kesim; bir tarafsa çağdaş, yeniyi ve ileriyi temsil eden kesim. Türkiye’de toplumsal süreçler sanki bu ikisinin çatışması üzerinden okunuyor. Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” teorisine de buradan bir atıf yapalım; bu durum sanki bir saflaşmaya indirgenmeye çalışılıyor. Bu gerçek bir saflaşma mı, yoksa gerçek saflaşmanın önünde bir perde mi?

Aslında söylediklerinizin ikisi de doğru. Son 200 yıllık Türkiye tarihine baktığımız zaman; yani Tanzimat’a isyan eden Yeni Osmanlılar ile Mustafa Fazıl Paşa, Namık Kemal ve Ali Suavi gibi devrimcilerle başlayan bir süreçten söz edebiliriz. Onların arkasından gelen kim var? Jön Türkler; yani Ahmet Rıza’lar, Talat Paşalar, Enver Paşalar ve onun devamı olan Mustafa Kemal Paşa… Kemalist devrimciler. Biz hâlâ o süreçteyiz. 1800’lerin ilk yarısında başlayan milli demokratik devrim sürecinde çeşitli aşamalar var; birinci meşrutiyeti yapmışız, ilk anayasa ve meclisi kurmuşuz. Arkasından 1908’de ikinci meşrutiyet yani hürriyet devrimini gerçekleştirmişiz. Mustafa Kemal Paşa ile bağımsızlık devrimini yapmışız ve onun devamı olarak halkçı bir cumhuriyet kurma girişiminde bulunmuşuz. Bugünlere kadar da o süreç devam ediyor.

Türkiye, Milli Demokratik Devrimi’ni henüz tamamlayamadı. Tamamlayamamasının sebebi, 1939’da (Tanzimat’ın 100. yılında) başlayan ve Atlantik sistemiyle birleşen, Kemalist Devrim’in kireçlenme dönemidir. O kireçlenme, devrimimizde büyük bir tahribat yarattı. Onun üzerine 1980’de Turgut Özal geldi; tam bir Batı ile bütünleşme süreci… Zaten adı da “Dünya ekonomisi ile bütünleşme” idi; yani tipik bir Tanzimat tarifi. 2014’ten sonra ise Türkiye bir cevap üretti; Silivri duvarını yıktı. Silivri duvarının yıkılması, Tanzimat duvarının ve Turgut Özal’ın Türkiye’yi hapsetmek istediği duvarın yıkılmasıdır. Evet, FETÖ vardır ama o aslında Turgut Özal’ın yarattığı bir olaydır; Tansu Çiller’in, Özal’ın gladyosudur. Dolayısıyla 1850’lerde başlayan, Türkiye’nin bağımsızlığını ve vatan bütünlüğünü sağlamaya çalışan milli devlet kurma ceryanı hâlâ devam ediyor ve kesin zaferine henüz ulaşamadı. O zaferin eşiğine şimdi geldik.

Bu süreçte iki rakip güç karşı karşıya: Biri modernleşme maskeli Tanzimatçılıktır; yani feodal düzeni Batı ile iş birliği yaparak, Batı’nın dayattığı cilalarla yaşatma çabası. Diğeri ise devrimciliktir. Modernleşmeciler, feodalizmi tasfiye etmek yerine onu Batı’dan gelen sözde cilalarla ayakta tutmaya çalışıyorlar. Turgut Özal da bu çizginin bir devamıydı. Bizim “çağdaş” kavramını yeniden ele almamız gerekiyor. Sıcak para komisyoncusu da çağdaştır, faiz altında ezilen, tarlasına haciz gelen köylü de çağdaştır. Demek ki “çağdaş” kavramı toplumsal süreçleri açıklamaya yetmiyor. Biz meseleyi sınıfsal kavramlarla, emperyalizmle iş birliği yapanlar ile vatansever emekçi sınıflar arasındaki çatışma ekseninde tanımlamalıyız.

Atatürk, “Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz” diyor. Buradaki temel eksen; özgür birey ile orta çağ ilişkilerine bağımlı olanlar arasındaki çarpışmadır. Kurtuluş Savaşı’nda da İstanbul’daki kompradorlar ile İngiliz emperyalizmi tarafından kontrol edilen o orta çağ mensupları aynı saftaydı. Bugün de İslamcıların bir kısmı vatansever kampta yer alırken, bir kısmı doğrudan Amerikan emperyalizmi ile iş birliği içindedir. Yani dış görünüşleri farklı olsa da toplumsal süreçlerde o “modern” denen kesimle aslında beraber hareket ediyorlar. Bizim kavgamız, bu emperyalist sistemle ve onun dayattığı orta çağ kalıntılarıyla olan kavgadır. Biri öbürünü kullanıyor. Peki, öbür tarafta kim var? Türkiye’nin işçisi, çiftçisi, emekçi halkı ve vatanseverlikle, hürriyetçilikle birleşen halk kesimleri var. Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’ndaki “tek dişi kalmış canavar” tarifi, çok esaslı ve modern bir eleştiri değil mi? Şairane bir eleştiri. Emperyalizmi ne Lenin ne de başkası bu kadar güzel tanımlayamadı. “Tek dişi kalmış canavar” ifadesi; hem emperyalizmin eskiliğini hem de kapitalizmin gebermekte olduğunu anlatan olağanüstü bir tanımdır.

Tam buradan Sayın Ekrem Ataer’e dönmek isterim. Aslında belki İstiklal Marşı’ndan da başlayabiliriz. Türkiye’de müziğin serüveni açısından bakarsak, modernleşme kavramını müziğin içerisinde nasıl tartışmak gerekir? Türkiye’nin kendi pratiğine bakarsak; bu süreç çok daha eskiye dayanmakla birlikte, en çok yoğunlaştığı dönem Mehteran-ı Hümayun’un kaldırılıp yerine Mızıka-yı Hümayun’un getirildiği süreçtir. Bu dönem çok ciddi eleştiriler aldı; ülkeyi terk edenler oldu, Hamizade İsmail Dede Efendi bunlardan biriydi. Aslında modernleşmeden en büyük zararı görenlerden biri de Mehmet Akif Ersoy’dur; o da süreçten mutlu ayrılmadı.

O dönemde İstanbul’un yaşamında çok şey değişiyordu; evlerde piyanolar, danslı toplantılar başladı. Recaizade’nin anlattığı süreç, bir modernleşme, bir alafrangalaşmaydı. “Alaturka” kelimesi batıda, özellikle klasik müzikte bir form veya üslup anlatırken; bizim literatürümüzde bir aşağılama, bir ikincilleştirme ve ilkellik ifadesi olarak girmeye başladı. “Asri” modasının başladığı süreç içerisinde, hem müzikte hem de orta oyununda Kavuklu ile Pişekâr’ın oturduğu temel nokta aslında modernizmin eleştirisidir. Karagöz ile Hacıvat’ta da olduğu gibi; sokaktaki insanın yaşadığı hayat ile ona dayatılan hayat arasındaki çatışmayı anlatır.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim şu: Biz bugün bunu niye tartışıyoruz? Bugün bize bunu dayatan ne? Bu, eskiden de tartışılıyordu ama bu kadar ateşli değildi. Artık bir şey kapımıza dayandı. Yeni dünya düzeni; yerlerde sürünen, ipi pazara çıkmış bu vahşi kapitalizmi ve batıcı dayatmayı bitirmek üzere. Batmakta olan sadece bir tek kayık değil, bir şileptir. Şilep battığında büyük bir anafor yaratacak ve sağında solunda ne varsa içine çekecektir.

Bu süreçte kapitalizmin çöküşü ve Asya’da başka bir yükselişin başlamasıyla, yalnızca bizde değil; Güney Amerika’da, Afrika’da ve Asya ülkelerinde de bir kimlik arayışı başladı. İnsanlığın birbirinin gırtlağını sıktığının ayan beyan ortaya çıktığı bir süreçte, bu batıcı reçeteyle hiçbir yere varılamayacağı anlaşıldı. Feodalizmin modifiye edilip allanıp pullanıp önümüze konduğu bir süreci yaşadık. Küreselleşme olarak ifade edilen, hatta 80 sonrasında siyasal İslam’ın modernleşmesi olarak tartışılan her şey bugün tık nefes oldu.

Bugün artık bizim bir program koymamız gerekiyor. Bu program, bugüne kadarki emperyalist reçetelerin dışında; kendi özgüveniyle ayağa kalkan, tarihinden neşve bulan ve üretim gücüyle (bilimde, teknikte, sanayide, sanatta) sosyal ve iktisadi yaşamı ayağa kaldıracak bir program olmalıdır. Bu devrimci damarı tıkamaya yeltenen “zararlı kolesterol” saldırısı karşısında en büyük teslimiyeti Türkiye aydını yaşadı. Aydınlarımızın rol model olması gerekirken (Attilâ İlhan gibi istisnalar hariç) büyük bir kesimi bu damar tıkanıklığına öncü oldular. Bundan sonra Türkiye, üreten güçleriyle bu handikapı aşacaktır.

Müzikal anlamda ne oldu? Tanzimat sürecinin değişmeden devam ettiği alan Türkiye’de maalesef müzik alanıdır. Özellikle 1940’lardan sonra devletin sanata ve müziğe yaklaşımında “öz evlat-üvey evlat” ayrımı yaşandı. 1976’ya kadar, yani 50 yıl boyunca bu ülkede kendi müziğini bilimsel olarak öğreten bir okul yoktu. Sadece Emin Ongan gibi isimlerin Üsküdar Musiki Cemiyeti ile yürüttüğü çabalar vardı. Bugün hangi holding kendi geleneksel sanatlarıyla ilgili bir orkestra kuruyor? Hepsinin orkestrası klasik müzik (kilise müziği) üzerine kurulu. “Evrensel müzik” adı altında bize dayatılan şey, Papa Gregori’nin 6. yüzyılda getirdiği sistemdir. Bu anlayış; Japon, Çin, Arap, Fars, Azerbaycan müziğini kapsamaz, aksine bir alerji duyar.

Artık o anlayış tükendi; heybe boşaldı. Şimdi Doğu’dan enstrümanlar toplayan ama kendi içine dönük, tekrara düşen bir arayış var. Batı’nın kültürünü almayıp tekniğini almak da bir klişedir. İlacı alıyorsan yan etkisine de razı olacaksın; sana o reçeteyi yazan, o ilacı tam “haremi-iffetinin” ortasına bırakır. Modernleşme dediğimiz şey teknoloji ise tamam, insanın insan gibi yaşaması ise tamam. Ancak insan hakları kavramı, milli devletlerin tasfiyesi için kullanılıyor.

Yeni bir reçeteye ve yeni bir dile ihtiyacımız var. Literatürümüze sıkışıp kaldık. Biz buna “Türk devrimi”, “milli demokratik devrim yürüyüşü” veya “aydınlığa doğru yürüyüş” deriz. Kendi literatürümüzü yaratacak istidada sahip bir milletiz. Kılığımızdan, yaptıklarımızdan geleceğe bakışımıza kadar bu özgüveni sağlamalıyız.

Batı kavramına gelince; bir tane Batı yok. Fransız Devrimi de Batı, Amerikan emperyalizmi de Batı. Devrimci Batı da var, gerici Batı da. Bize dayatılan hiçbir zaman Batı’nın devrimciliği ya da özgürlüğü olmadı; bize “alıcı ve köle” olmamız dayatıldı. Bugün dünyanın ezici çoğunluğuyla iyi ilişkiler geliştirmek, tecrübeleri paylaşmak Türkiye için çok yararlıdır. Daracık, sadece Batı’ya giden bir nefes borusu anlayışı artık son perdededir. Ne yapalım kardeşim? Şimdi kara zamanla mı sürelim? Bu noktaya sıkıştığımız zaman işin önü kapanıyor; tartışmanın önü kapanıyor. Bunu yeni bir dille anlatmamız gerekiyor. Çünkü oturmuş bir modern algı var; toplumun beynine ve hafızasına işlemiş bir tanımlama bulunuyor. Bir alafranga tanımlaması, bir alaturka tanımlaması… Bizim bunu modifiye etmemiz değil, bununla uğraşmamız gerekiyor. Ya da “Bunlar bir kenarda dursun, bizim yeni tanımlarımız, yeni terimlerimiz bunlar” demeliyiz.

Ekrem Atayar, sen buna ne diyorsun? Bu, Türklerin devrimci yol haritasıdır, devrimci adımlamalarıdır, tarih içerisindeki devrimci yürüyüşüdür. Bu yürüyüş bazen ağırlaşmış, bazen hızlanmıştır ama süreklidir. Önce buna olan güveni tesis etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi Nadir Temeroğlu’na dönmek istiyorum. Kendisi hem *Teori* dergisindeki makalesinin ilk bölümünde bunları konuştuk, hem de *Aydınlık Gazetesi*’nin yazı işleri müdürü olarak güncel gelişmelerin tam içinde, oralara müdahale eden bir yayın organında üst düzey bir görev yürütüyor. Bu tartışmalar güncel gelişmelerle nasıl birleşiyor? Buradan bazı örnekler çıkarabilir miyiz?

Mesela benim aklıma şu geldi: Az önce Ekrem Bey’in tarif ettiği akademi, kültür-sanat hayatı ve bilim alanlarında bir şekillendirme hali var. Ama bu sadece ideolojik etkiyle olmuyor. *Aydınlık Gazetesi*’nde Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Serdar Üsküplü’nün ardı ardına yaptığı basın açıklamalarıyla, burada çok ciddi bir fonlama olduğunu, yani Batı etkisinin sadece siyasi değil, maddi bir temeli olduğunu da manşetlerden paylaştınız. Bu bağlamda modernistler ve devrimcileri nasıl değerlendiririz?

***

Evet, Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki gibi, parayı veren düdüğü çalar. Bugün modernizmi savunanlar aslında her alanda bunu yapıyor. Bahsettiğiniz gibi; LGBT dernekleri Batı’dan milyarlarca lira fon alıyor ve bunu insanların önüne koyuyorlar. Bu durum siyasette de böyle. Sayın Serdar Üsküplü, CHP’nin nasıl fon alarak hareket ettiğini dile getirmişti. Kültür-sanat da böyle; nasıl fonlanan LGBT dernekleri varsa, bugün Batı’da ödül sistemi de bir cezalandırma aracı olarak kullanılıyor.

Örneğin Reşit Enis diye biri vardır; maden romanlarını ilk yazan, en sınıfsal eserleri kaleme alan isim. Kaç kişi onu biliyor? Çok az kişi. Ben yeni Selahattin Enis’in *Zaniyeler* romanını okudum; Mütareke yıllarının ve Birinci Dünya Savaşı koşullarının İstanbul’undaki komprador burjuvazinin ortaya çıkışını o kadar güzel anlatıyor ki! Ama bize dayatılan çağdaş edebiyatta ne var? Sınıfsız emekçiler yok, köylüler yok. Karşılığında şehirlerde yaşayan küçük burjuvazinin buhranları var.

Terry Eagleton, son Marksist eleştirmen olarak geçer. Edebiyat için çok güzel bir tespiti vardır: “Madende akıtılan terin yerini yatakta akıtılan ter aldı.” Bugün Soma faciaları oluyor, Erzincan İliç’te yaşananlar ortada, Vatan Partisi Genel Başkanı 200’e yakın Üretim Devrimi Kurultayı yaptı, köylünün binlerce derdi var. Bunları anlatan bir edebiyat görebiliyor muyuz? Göremiyoruz. Ödüller kime gidiyor? “Ermeni soykırımı vardır” diyen Orhan Pamuk’a gidiyor. Netflix’te filmi çekiliyor, ödüllendirme sistemleri böyle işliyor.

Bob Dylan’lardan, Woodstock’lardan bahsediyoruz. CIA, Sovyetlerin ve komünizmin çöküşü için bu isimleri, hippileri, Beatles’ı bile örgütlüyor ve parasal olarak destekliyor. George Orwell’ın *1984*’ü İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de basılmıyor, müttefik oldukları için Sovyetleri eleştirmesi istenmiyor; kitap Amerika’ya gidip orada basılıyor. Sanatta da bir “Gladyo” var. Modernistlerin “Bunu yaparsan çağdaşsın” dedikleri bir sistem kurmuşlar. Atayar’ın dediği gibi, Türkiye’nin özgünlüğüne bakarak yeni bir program ve yeni bir dil bulmamız lazım.

***

Aydınlarımız Rusya’ya karşı Ukrayna’nın yanında imza veriyorlar ama Filistin’e çoğu suskun. İsrail’i karşısına almak istemiyorlar. Ukrayna’da veya Amerikancı bir girişimin arkasında olanları görüyoruz ama Filistin’de, Çin’in, Rusya’nın, Türkiye’nin yanında yoklar. 15 Temmuz’da da görmedik onları. Attilâ İlhan diyor ya: “Bugün halk ve millet, aydının çok daha ilerisinde; aydın geride kaldı.” Türkiye’de devrimci aydın bitmez, öyle bir geleneğimiz var ama karşısında bu yapı da var.

***

Sayın Perinçek, *Teori* dergisindeki makalenize atıfla bir soru sormak isterim: Aydınlanma ve modernleşme kavramları arasındaki bağ nedir? Çinliler süreçlerini “Çin’in modernizasyonu” olarak ifade ediyor, bu kavramlar nasıl değerlendirilmeli?

Aydınlanma süreci; Rönesans’tan, Fransız Devrimi öncesinden ve sonrasından gelen, hayatı ilahi kavramlarla değil, doğrudan hayatın kendisiyle açıklama çabasıdır. Orta Çağ zihniyetinden uzaklaşma, maddi süreçleri maddi gerçeklerle açıklama; Kant’ın dediği gibi “Kendi aklını kullanmaya cesaret etme”dir.

Modernleşme teorileri, aydınlanmaya sahip çıkıyormuş gibi görünür ancak bu aydınlanmanın emperyalizm tarafından toprağa gömülmesine göz yumar. Modernleşmeciler, kapitalizmin ilerici olduğu çağa sahip çıkarken, onu emperyalizmle birleştiren teoriler üretirler. Çin meselesine gelince; devrim kavramı varken sosyalist bir ülkede modernleşme kavramının kullanılmasını yanlış buluyorum. “Sosyalist modernleşme” diyerek modernleşmenin başına bekçi dikemezsiniz. Modernleşme dünya tarihinde belli bir anlam kazanmıştır. Sosyalizm dedikten sonra modernleşmeye ne ihtiyacın var? Devrim teorileri varken emperyalizmin dayattığı kavramlarla süreci açıklamak yanlıştır.

Bununla ilgili Çin Komünist Partisi için bir yazı yazdım. Yazıda, Çin’in “sosyalist modernleşme” kavramını eleştirdim. Çok ilgi çekici buldular ve yazım Çin’de yayınlandı. Çin’de teorik planda ciddi bir özgürlük var. Çin Komünist Partisi’nin içinde iki çizgi hep olmuştur ama bu hiçbir zaman Sovyetlerdeki gibi hapishaneyle veya kurşunla çözülmemiştir. Bu, Mao’nun getirdiği bir gelenektir.

***

Ekrem Atayar, son bir toparlama yapmak ister misin?

Aydınlanma kelimesi 80 sonrasında çok kullanılmaya başlandı. İlhan Selçuk ağabeyimiz bu kelimeyi Türkiye’nin siyasi hayatına yerleştirdi; kendisini saygıyla anıyorum. Ancak dikkat ederseniz, İlhan Selçuk bunu “devrim” kavramını geri plana itecek bir şekilde kullandı. Türk devrimi yerine aydınlanma, aydınlanma…

Modern kelimesinin girdiği toplumlarda hedef aldığı üç şey vardır: Tarih, dil ve inançlar. Size bir tarih dayatıyor, bir dil tarif ediyor, toplumu inançları üzerinden ayrıştırıyor. “Sorunsalımızı in-house olarak puş etmek zorundayız” gibi modernist bir dil dayatılıyor. Tüm bu değerler çökerken, biz yepyeni bir dille, modern de değil, çağdaş da değil, özgün bir dille devrimci yürüyüşümüzü ifade etmek zorundayız. Böyle bir şey getirdiler. Çok enteresan, ne yaptılar? Baş aşağı çevirdiler. “Önce kurtuluş, sonra devrim” dediler. Hâlbuki kurtulmak için devrim yaptı Atatürk. Kalktı, padişahlığı yıktı, 23 Nisan 1920’de Ankara’da meclisi kurdu. O devrim sayesinde İzmir kurtarıldı. Yani Ankara’da meclis kurmasan, hükümet kurmasan, saltanat hükümetini bertaraf etmesen o kurtuluşu getiremezdin. Yani önce kurtuluş sonra devrim olmadı, önce devrim sonra kurtuluş oldu.

Aydınlanma olayı da bununla ilişkili. Devrimi kovan, devrimin yerine modernleşmeyi, aydınlanmayı koyan bir anlayış var. Aydınlanmayı inkâr etmiyorum; Batı’daki o büyük devrimin, reformlarla başlayan o sürecin içinde bir olaydır. Yoksa devrimi reddeden, devrim kavramının üzerine örtülen bir şal değildir. Bu çok önemli; İlhan Selçuk bu ciddi hataları maalesef yapmıştır. Bunu yaparken de düşmanı İran olarak kodlamışlardır. Amerika yerine İran düşman… İsrail ve Amerika o kadar önemsenmiyor. Ermeni soykırımı iddiaları gündeme geliyor, Amerika Büyükelçisi geliyor, yürüyüşlerde onlar oluyor.

Aydınlanmanın Türkiye’nin yakın tarihinde modernleşmeye benzeyen bir rolü oldu; devrimi reddeden ve devrimi kovan bir rol. Devrimin içinde anlamlı olan bir kavramı, devrimi dışlayan bir hâle getiriyoruz. Mesela aydınlanma ve modernleşme tartışmalarında toplumun bir adım ileriye atılmasından hiç bahsetmiyoruz. Endülüs’ü, Timurlu Rönesansı’nı konuşmuyoruz. Hâlâ o Batı literatürüyle konuşuyoruz. Aydınlanma dediğimizde aklımıza hep aynı adresler geliyor; İslam aydınlanması, İbn-i Rüşd üzerine konuşmuyoruz. Neden İbn-i Rüşd, neden Gazali? Bunu konuşamıyoruz. Farabi deyince bakakalıyorlar. Hâlbuki temel odur; kuralı o koymuştur, Batı da bunu alıp uygulamıştır. Ama bizim ekranlarda Farabi deyince “başında sarık olan İslam görünümlü biri” imgesiyle duruyoruz. Bunu yıkmamız lazım. Friedrich Starr, “Kayıp Aydınlanma” kitabında Farabileri, İbn-i Rüşdleri, İbn-i Sinaları, El-Harezmileri yazdı. Algoritma diyoruz; bunun mucidi 9. yüzyılda yaşayan Türk bilgini El-Harezmi’dir. Sosyal medyada herkes algoritma konuşuyor ama kökeni El-Harezmi’dir.

Rönesans Batı’dan değil; Araplardan, Farslardan ve Türklerden geldi. Floransa’da 14. yüzyılda sarıkla dolaşan Rönesansçıları görürsünüz. Bir popüler dizide, Da Vinci’nin bir sahnesinde, bir kan nakli sırasında elini yıkayan Da Vinci’ye üstadı “Bu ne batıl düşünceler” diye çıkışıyordu; çünkü o hijyen bilgisini Arap kaynaklarından öğrenmişti. Dünyanın küresel olduğunu Kopernik’ten öğreniyoruz sanıyoruz ama 11. yüzyılda Biruni, Orta Asya’da, Ekvator’a gitmeden güneşin hareketlerine bakarak dünyanın çevresini hesaplamıştı. Celali Takvimi’ni yapan Ömer Hayyam’ın matematiksel dehası muazzamdır; onu sadece bir şair veya sarhoş olarak yansıtan “mavi akımcılar” büyük bir haksızlık yapmıştır.

Dijital mecralarda dayatılan LGBT temalı içerikler konusunda da benzer bir tekdüzelik var. Yapımcılar, reyting kaygısıyla veya merkezlerinin dayatmasıyla bu figürleri zorunlu kılıyor. Müzik dünyasında da benzer bir yozlaşma görüyoruz; eskiden daha özgün olan rap müziği, şimdilerde sadece şiddeti ve “Gangsta” kültürünü taklit eden, elinde Kalaşnikof olan bir yapıya evrildi.

Bugün Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda gelip dayandığı nokta, değerler meselesidir. Vatan Partisi’nin “Milli Hükümet” programı, esas itibarıyla üretim odaklıdır. Aydınlara, öncülere, halka çağrım şudur: Gelin bu programı zenginleştirelim. Bizim devlet geleneğimiz, atlı çoban kültüründen gelen o büyük ordu ve devlet tecrübesine dayanır. Divânu Lugâti’t-Türk’teki “Kuşun kanadı, Türk’ün atı” sözü, devlet kurmanın kökenine işaret eder.

Lavoisier Kanunu, “Hiçbir şey yoktan var olmaz” der. Ömer Hayyam’ın şiirindeki o toprak döngüsü, İbn-i Haldun’un evrimsel süreçleri, 14. yüzyılda tarihsel bir derinlik sunar. Hiçbir devrim gökten zembille inmez; Türk Devrimi’nin de İttihat ve Terakki’den, atlı çoban kültürüne kadar uzanan tarihsel kökleri vardır. Varlığını sürdüren hiçbir şey de yok olmaz; geleceğe malzeme oluşturur. Sahte devrimcilik, tarihi gökten inen bir süreç gibi görmektir; oysa tarih bugünkü maddi malzemeyle inşa edilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler’deki konuşmasında, Çin ile ilişkiler, BRICS vurgusu ve bölgesel kuruluşlarla angajman derinleştirilmesi dikkat çekiciydi. Ancak Suriye ile askeri iş birliği konusu, tüm dünya dengelerini değiştirecek en önemli düğümdür. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya iş birliği, Batı Asya’da ABD ve İsrail güdümündeki terör örgütlerini bitirecek tek yoldur. AK Parti’nin kendini toparlaması ve Türkiye’nin geleceğinde rol sahibi olabilmesi için de Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerine karşı Şam yönetimiyle derhâl askeri iş birliğine gitmesi, tek çıkış yoludur. Kendi menfaatleri ve iktidar planları açısından Sayın Cumhurbaşkanı’ndan Birleşmiş Milletler kürsüsünde Suriye ile iş birliği odaklı bir konuşma yapmasını beklerdim. Amerika, PKK’ya bir çağrı yapmaz; sen Amerika’ya çağrı yaparak PKK’dan vazgeçiremezsin. Ne diyor? “O benim kara gücüm” diyor. Obama ne dedi? “PKK bizim kara gücümüzdür, kara kuvvetimizdir” dedi. Bu, Amerika’nın stratejik bir saptamasıdır; Amerika PKK’dan vazgeçmez. PKK da Amerika’ya düğümlenmiştir, o da Amerika’dan vazgeçmez. Bu, stratejik bir ilişkidir. Washington’u ancak Suriye ile iş birliği yaparak yola getirebilirsin. Amerika, Batı Asya’da askeri güç kullanamayacağına göre –ki kullanırsa bu onun felaketi olur– Suriye ile iş birliği yaparsın. İran seninle beraber, Rusya seninle beraber, Yemen ve hatta bütün Arap dünyası seninle beraber; Batı Asya’da Amerika’nın ayak basacak zemini kalmıyor. Ben şahsen oraya odaklanmasını beklerdim. Çin’e gönderilmeler falan bunlar iyi, doğru şeyler; Türk dünyası vurgusu da doğru.

Fakat böyle bir Birleşmiş Milletler açıklamasında –kim Cumhurbaşkanımızın önüne bu konuşma metnini koyduysa– Asya’nın yükselişi, BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü, Çin ve Rusya vurguları çok güzel. Ancak Çin ile Türkiye arasındaki Uygur meselesinin diyalogla çözülmesi gerektiğini söylemek başka bir konu; bu siyaseti doğru buluyorum ve Vatan Partisi olarak uyguluyoruz. Fakat bunu Birleşmiş Milletler kürsüsüne getirmenin fazla bir manası yok, bu bir ayrıntı. Türkiye’nin Çin, Rusya ve Türk dünyasıyla birleşmesine yararlı bir şey değil. Çin ile uyum ve diyalog hâlinde bu işi çözeceğimizi söylerken, bunu BM kürsüsünde dile getirmek mide bulandırıcı bir açıklama oluyor. Ukrayna konusunda ise bir cümle görmedim.

Sayın Cumhurbaşkanı, sosyal medya hesabından olimpiyatlarla ilgili eleştirisini etraflıca yapmış. Cinsiyetsizleştirme meselesinin bir tercihten ziyade küresel bir dayatmaya, fıtrata karşı bir savaşa dönüştüğünü; bu sahnelerin sadece Hristiyan dünyasını değil, Müslümanları ve kutsala saygısı olan herkesi yaraladığını belirtmiş. Bence bunu Hristiyan-Müslüman ayrımıyla değil, insanlık açısından koymak gerekiyor. İkincisi, Sayın Cumhurbaşkanımızı tebrik ediyoruz; bir tarihlerde İstanbul Sözleşmesi’ne bütün AK Parti oy vermişti, ondan vazgeçmeleri olumlu bir şey. “Türkiye ne pahasına olursa olsun bu kuşatmayı yarmakta, bu korku iklimine direnmekte kararlıdır” cümlesi de LGBT propagandasına ve cinsiyetsizleştirme dayatmasına karşı söylenmiş önemli bir sözdür.

BM kürsüsüne çıkmışsınız, bu Türkiye için tarihi bir fırsat. Ancak Ukrayna ile ilgili yine toprak bütünlüğü vurgusu yapılması işi bozdu. Bugün Karadeniz’den başlayıp Akdeniz üzerinden Hürmüz Boğazı’na, Çin’e kadar giden bir ittifak var. Rusya bu cephede Amerika ve NATO’ya karşı savaşıyor. Sen burada Rusya’nın karşısında Ukrayna’yı desteklediğin zaman bütün bir çuval inciri berbat etmiş oluyorsun. Rusya bizim için çok önemli bir ortak. Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan birleşmiş, namluları Türkiye’ye çevirmiş. Amerika, Türkiye’ye karşı Yunanistan kıyılarına üsler kurmuş. Burada bizim en ciddi müttefikimiz Rusya. Bu kadar büyük bir ağırlığa karşı Türkiye’nin tek başına karşı koyması akıllıca değil. Rusya’yı, Suriye’yi, İran’ı yanına almalısın. BM kürsüsünden Rusya’ya neden iğne batırıyorsun? Ve bu yanlış bir iğne. Kırım’daki mücadele Rusya ile Türkiye arasında değil; 1851 Kırım Savaşı döneminde değiliz. Orada Amerika ile Rusya çarpışıyor. Türkiye ya Rusya’nın ya da Amerika’nın tarafında olacak. Bu açıklamayla Sayın Cumhurbaşkanımız “Ben Karadeniz’in kuzeyinde Amerika’nın yanındayım” demiş oluyor ve ittifak kopuyor. Burada bocalamaların ve tutarsızlıkların kısmen devam ettiğini görüyoruz.

Bugün artık çıkış yolunda yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Kitap olarak bu hafta Teori Dergisi’ni önerelim. Hem Ekrem Atayar’ın hem Nadir Temeloğlu’nun hem de Atakan Hatipoğlu’nun modernleşme üzerine çok esaslı yazıları var. Profesör Doktor Cüneyt Akalın’ın beni eleştiren yazısı da çok dolu dolu. Kuntay Gücüm’ün Aydınlık’ta modernleşme üzerine 11 Eylül günü çıkan yazısı da çok kıymetli. Müzik olarak da Nazım Hikmet’in yazdığı, Cemal Reşit Rey’in bestelediği “Lüküs Hayat”ı önerelim.

(Lüküs Hayat şarkısının sözleri:)
Şişli’de bir apartman, yoksa eğer halin yaman. Nikel, kubik mobilyalar, duvarda yağlı boyalar. İki tane otomobil, biri açık biri değil. Aşçı, uşak, hizmetçiler, dolu mutfak, dolu kiler. Hey, lüküs hayat, lüküs hayat, bak keyfine yan gel de yat. Ne ömür şey, oh ne rahat, yoktur eşi, lüküs hayat.

Yaz gelince adadasın, mayo giymiş kumlardasın. Etrafında güzel kızlar, canın çeker, burnun sızlar. Hanım motorla dolaşır, hanım serbest kim karışır. Takarsın şık şeyleri bazı, dünya böyle sen ol razı. Sen de kendi hesabına, topla akşam etrafına, sarıları, esmerleri, kır şampanya kadehleri. Hey, lüküs hayat, lüküs hayat, bak keyfine yan gel de yat. Ne ömür şey, oh ne rahat, yoktur eşi, lüküs hayat.

Bu eser, gerçek bir Türk devrimcisinin Batı’dan dayatılan hayata olan isyanıdır. Cumhuriyet’in tarif ettiği müzik budur. Nazım Hikmet, Türk halkının “lüks”e “lüküs” demesindeki o ironiyi de bu eserde tarif eder. Haftaya yeniden Çıkış Yolu’nda buluşmak üzere, hepinize iyi akşamlar.

Paylaş