Çıkış Yolu • 05.11.2024

Çıkış Yolu • 05.11.2024

Karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e çok önemli konuları soracağız ve cevaplarını rica edeceğiz. Hoş geldiniz Sayın Genel Başkanım.

Hoş bulduk arkadaşlar. Bugün “Çıkış Yolu”nu kalabalık bir kadroyla yapıyoruz. Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi’nin yöneticileri ve önderleriyle beraberiz: Sayın Beyhan Korkman, Sayın Mustafa İlker Yücel, Sayın Tevfik Kadan ve ben Çağdaş Cengiz. Bugün çok sıcak gündem maddelerini içeren sorularımızla Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in fikirlerine, yorumlarına yer verilmesini rica edeceğiz.

Tabii sıcak bir hafta oldu; özellikle İstanbul Esenyurt Belediyesi ile başlayan, yine Mardin, Batman ve Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesi belediyelerine yapılan görevlendirmeler ve kayyum atanması meselesi ana gündem oldu. Terörle mücadele açısından, Türkiye’de demokrasi ve hukuk açısından pek çok açıdan değerlendiriliyor ve tartışılıyor. Siz nasıl yorumlarsınız Sayın Genel Başkanım?

Türkiye’nin bölünmesine izin yok. Mecliste, belediyede PKK’ya yer yok. Halk ne diyordu? “Mecliste PKK istemiyoruz.” Yine milletimiz, halkımız ne diyor? “Belediyelerde PKK yönetimi istemiyoruz.” Bu DEM Parti’nin yönetimleri doğrudan PKK güdümündedir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bazı yönetimleri de ne yazık ki yine PKK’lılara teslim edilmiş durumdadır. Bu durum, CHP’nin bütün belediyelerinde yer yer mevcuttur. Yani bakıyorsunuz; o belediyelerin şu veya bu bölümlerinde sicilli PKK’lıları görüyorsunuz. Ama en son Esenyurt’ta bütün kamuoyu şahit oldu; doğrudan PKK ile bağlantılı, terör örgütü üyesi olmakla suçlanan bir şahsı orada belediye başkanı yaptılar. Cumhuriyet Halk Partisi-PKK ortaklığıyla! Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bunu seyredecek değil, seyretmemesi lazım. Devlet zaafını yenmek zorundayız, “devlet zaafına son” diyoruz. Türkiye, devlet zaafları yüzünden buralara geldi.

Kayyum atanması olayı durumu düzeltmeye çalışıyor ama temelde bir bozukluk var. O da nedir? Türkiye Anayasası’nda ve Siyasi Partiler Kanunu’nda yasaklı olduğu halde, bölücü terör örgütünün yasal partisine fırsat veriliyor, yasallık tanınıyor. Onun terörist toplamasına, para ve propaganda yapmasına imkan tanınıyor. Ondan sonra Kürt halkımızda birtakım tereddütler yaratılıyor: “Acaba Türkiye Cumhuriyeti Devleti buralardan vaz mı geçiyor? Başımıza bu PKK mı bela olacak?” şeklinde. Tabii bu durum oyları da etkiliyor. Yani “Türkiye oralardan vazgeçecek” kanaati, DEM Parti’ye ve HDP’ye giden oyların esas sebebidir. Dolayısıyla PKK’ya fırsat veren, ona yasal olanak tanıyan, seçimlere girmesine izin veren bu devlet zaafı, faturasını ağır ödetiyor.

“İki tane mi devlet var o zaman Sayın Genel Başkan? Bir kayyum atayan kararlı bir organ, bir de bu zaaf içinde olan bir devlet…” diyebilir miyiz?

Devletin içinde bu zaafları hoş görmeyen, buna razı olmayan geleneksel bir Türkiye Cumhuriyeti damarı da var. O damar yer yer etkin oluyor, o gelenek ve birikim öne çıkıyor. Burada tabii Vatan Partisi’nin mücadelesi çok çok önemli. Türk Silahlı Kuvvetleri de o belediyelerin PKK’ya verilmesinin bedelini şehitler vererek, can vererek ödüyor. Türkiye’de PKK’yı silahlı güçlerimiz, ordumuz, polisimiz temizliyor. Ama Anayasa Mahkemesi’nin DEM Parti’yi kapatmaması nedeniyle, askerimizin ve polisimizin kanla temizlediği PKK’ya tekrar yasallık tanınarak imkan veriliyor.

“Damar” dediğiniz yapı, hükümet dışı bir yapıyı mı kastediyor?

Bakın, bu damar vücudun her yerindeki damarlar gibidir. Türkiye milli devletinin şüphesiz ana damarı, atar damarı silahlı gücüdür, Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK ile silahlı mücadele edip başarı kazanıyor. Milli devlet bildirgemizi yayınladık; bugün milli devlet cephesinde mücadele ettiğimizi Vatan Partisi saptadı. Devlet zaafını yenmek amacıyla bir milli devlet bildirgesi yayınladık. Vatan Partisi, devletin ve hükümetin güçlendirilmesini; kesinlikle hem etnik bölücülüğe hem de İslam bayrağı altında İslam’a düşman olan o terör örgütlerine fırsat verilmemesini kararlı olarak savunuyor. Bugün Türkiye siyasetindeki temel mücadele budur: Bir tarafta devlet zaafını temsil eden güçler, diğer tarafta güçlü devleti temsil eden güçler vardır.

Dem Parti’den bahsetmişken bu hafta dikkat çeken bir başvurunuz oldu. Partinizin liderleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek DEM Parti’nin kapatılması için çok sayıda kanıtın ve görüntünün yer aldığı geniş bir dosya teslim ettiler. Bu başvuruyla ilgili bilgi verebilir misiniz?

Bizim Merkez Karar Kurulumuz, Merkez Yürütme Kurulumuz ve Başkanlık Kurulumuz, başından beri PKK’nın eli, kolu, dili olan HDP ve en son DEM Parti gibi yapıların kapatılması için mücadele verdik. Anayasa Mahkemesi önünde nöbetler tuttuk. Şimdi de Genel Sekreterimiz Sayın Özgür Bursalı, Genel Saymanımız Sayın Yıldırım Gencer ve Hukuk Bürosu Başkanımız Sayın Erdem Cömert’ten oluşan heyetimiz Yargıtay Başsavcımız ile görüştü. Başvurumuzun gerekçesini kamuoyuna açıkladık ve bu durum çok büyük yankı yarattı; milyonlarca insana ulaştı ve kamuoyundan büyük destek gördü.

Peki efendim, “Siyasi partilerin kapatılmasının demokratik yaşamdan feragat olacağı, kapatmanın çözüm olmayacağı ve yeniden açılacağı” yönündeki itirazları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bölücülüğe özgürlük, bölücülüğe demokrasi olmaz. Demokrasi dünyaya kılıçla geldi; bölünmeye karşı, krallıklara karşı kılıçla kuruldu. Fransız Devrimi, feodal bölünmeye ve krallığa son vererek demokrasiyi getirdi. Atatürk’ün dediği gibi, “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz.” Demokrasi, bu yapılar tasfiye edilerek olur. İngiliz demokrasisini kuran Cromwell, parlamentoya girdiğinde “Burası ahır” demiştir; çünkü o parlamento krallığın ve gericiliğin kalkanıydı. Amerika’daki iç savaşta Abraham Lincoln, bölünmeyi savunan Güneylileri, birliği savunan Kuzeyin süngüsüyle bertaraf etmiştir. Dünyadaki demokratik devrimler hep kılıçla, süngüyle, devrimci kararlılıkla başarılmıştır.

Türkiye’de de bölünmeye özgürlük verilirse demokrasi kalmaz. FETÖ’ye bırakırsan 2016 darbesiyle karşılaşırsın. Bölücülüğe bırakırsan Türkiye’yi istikrarsızlığa ve büyük karışıklıklara sürükler. Kayyum atanması, demokrasinin korunmasıdır. Kayyum ilan edenler, Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü savunan devlet iradesini temsil ediyor. Kaosta demokrasi olmaz. Otorite şarttır. PKK’nın başı ezilmeden, FETÖ’nün başı ezilmeden Türkiye’de özgürlük de demokrasi de olmaz.

“Bu bölgedeki insanlar her defasında sandığa gidiyor ve seçtikleri kişi kayyum yoluyla görevden alınıyor. İki oldu, üç oldu. Bundan sonra bu insanlar teröre ve PKK’ya sarılır” tezi işleniyor. Buna ne söylersiniz?

Bu çok yanlış. Devlet zaafı yüzünden DEM Parti, HDP gibi bölücü yapılar Güneydoğu’da oy topluyor. Orada Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü ayakta tutmanın tek bir yolu vardır: Türkiye Cumhuriyeti Devleti buralardan vazgeçmeyeceğini göstermelidir. Burası Türkiye toprağıdır, devlet bölünmeye izin vermeyecektir. Oralardan devletin vazgeçme ihtimali yoktur. Oradaki halk bu kararlılığı görmek istiyor. Bu kararlılığı gördüğü zaman PKK’dan vazgeçer. Bu kararlılık gösterilmediği zaman, yani devlet otoritesi bölücülüğe karşı kararlı bir şekilde uygulanmadığı zaman halkta; yani Kürt halkımızda ve Güneydoğu’da yaşayan bütün insanlarımızda tereddütler oluşuyor. “Acaba Türk devleti buralardan vaz mı geçiyor? Vazgeçer mi? Bak, PKK’ya fırsat veriyor, özgürlük tanıyor” diye düşünüyorlar. Oralarda ne oluyor? Halk, PKK’nın da oralarda otorite olma ihtimalini gördüğü için “onları da kollayayım, onlarla da aramı bozmayayım” şeklinde eğilimler geliştiriyor ve bu durum, DEM Parti gibi partilerin aslında oy kaynağını oluşturuyor.

Bu yeni hareketli sürecin başlangıcına gitmek isteriz. Bugün Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar yine çok dikkat çekti. Biraz da “ikinci açılım mı?” sorusunu sorduran Devlet Bahçeli’nin çıkışlarıyla başlayan bir süreçten bahsediyoruz. Sayın Bahçeli, bugün yine aynı şeyleri tekrarladı. Sayın Devlet Bahçeli, konuşmasında yine Öcalan’ın DEM Parti grubunda konuşmasını savunarak konuyu gündeme getirdi. Yani bir değişiklik gözükmüyor. Devlet Bahçeli, genel başkanı olduğu Milliyetçi Hareket Partisi’ni batırmak ve bitirmekte ısrar ediyor.

Bakın, burada herkes şuna dikkat ediyor: “Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan’ı parlamento kürsüsüne çıkartmak, DEM Parti grubuna getirmek istiyor.” Esas amaç bu değil. Esas amaç, Devlet Bahçeli’nin MHP’yi bitirmesidir. Bakın ben bunu “niyeti okuyarak” saptamıyorum. Nereden saptıyorum? Nesnel sonuçlarına bakarak. Devlet Bahçeli MHP’yi batırdığını, bitirdiğini bilmiyor mu? Bütün Türkiye biliyor, bütün Türkiye görüyor. MHP’nin gençleri biliyor, milletvekilleri biliyor, örgütü görüyor. “Bizim partimiz gidiyor, eriyor, bitiyor” diyor bütün MHP mensupları. Bunu Devlet Bahçeli’nin görmemesi, bilmemesi mümkün değil. Bile bile Milliyetçi Hareket Partisi’ni batırıyor.

Aynı zamanda Milliyetçi Hareket Partisi boğulurken, Cumhur ortağı olan AK Parti’ye de sarılarak onu da dibe çekiyor. Bunu neden yapıyor? Bu hükümeti yıkmak için yapıyor. Burada çok açık söyleyeyim; Devlet Bahçeli, tıpkı Ecevit hükümetini yıktığı ve o zaman Amerika’nın Türkiye’de tezgâhladığı AK Parti hükümetinin yolunu açtığı gibi davranıyor. 2002 yılı Temmuz ayında çıktı, 3 Kasım’da erken seçim dedi. Kendisi Ecevit hükümetinin üyesiydi; kendi üyesi olduğu hükümeti batıran, deviren süreci başlattı. Amerika’nın istediği AK Parti hükümetini iktidara getiren süreci başlattı ve bunda başarılı oldu. O zamanki Ecevit hükümetini yıktı, kendi partisini de batırdı; barajın altında kaldı, meclis dışı kaldı.

Bugün de çok açık bir şekilde, herkesin gördüğü nesnel sonuçlara bakarak söylüyorum; Devlet Bahçeli, başında Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu hükümeti yıkma faaliyeti içindedir. Neden? Çünkü bu hükümet yüzde 20 gibi bir oyla Türkiye’yi yönetemez. Hele girdiğimiz ekonomik hoşnutsuzluk ve derin kriz koşullarında… Hükümetin oylarını görüyoruz; kendi yaptığı anketlerde AK Parti oyları yüzde 20’ye düşmüştü. Hakan Bayrakçı, bir süre önce oyların yüzde 17’ye düştüğünü söylemişti. Bunlar nesnel araştırmalar. Türkiye’yi halkın 5’te 1’ine, hatta 6’da 1’ine dayanarak yönetemezsiniz. İşçi hareketleri, çiftçi hareketleri, çarşılarda huzursuzluk ve halkın geçim dertleri varken bunun faturası hükümete çıkar. Dolayısıyla bu koşullardan da yararlanarak Devlet Bahçeli, Cumhur İttifakı ortaklığının hükümetini yıkma faaliyeti içindedir. Kendi partisini bitirerek ve AK Parti’nin oylarını azaltarak. Bunu böyle net bir şekilde saptamak gerekir.

Bugün hala Cumhurbaşkanı’nın adaylığının devam etmesi gerektiğini söylüyor. Yani Erdoğan’dan başka Cumhurbaşkanı adayı mı var? Peki o zaman şöyle söyleyelim; MHP oylarını sıfıra yaklaştırarak, AK Parti oylarını da aşağı çekerek mi Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını destekleyecek? Bence burada da bir ikiyüzlülük var. Sayın Bahçeli bu konuyu şöyle ifade ediyor: “Diyorlar ki Sayın Cumhurbaşkanımızı bir kez daha seçtirmek için yol arıyormuşuz. Bizim evvela hedefimiz yeni yüzyılda terör kamburundan kurtulmaktır. Huzurlu ve mutlu bir millet varlığını temin etmektir.” Devamında da “Eğer terör hayatımızdan sökülüp atılırsa, eğer enflasyon canavarına kesif bir darbe indirilirse, Türkiye siyasi ve ekonomik istikrarının zirvesine çıkarsa, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesi doğal ve doğru bir tercih değil midir?” diyor. Yani bu “eğer”ler ne anlama geliyor?

Bakın, şimdi bu “eğer”lerin hepsine olumsuz cevap verilir. Kendisinin PKK’yı güçlendirdiği, PKK’ya yasallık sağladığı bir ortamda terör örgütü bitirilmez. Öyle bir ihtimal yok. Çünkü Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan üzerinden ve PKK’ya silahsızlanma çağrıları yaptırarak örgüte doğrudan yasallık kazandırıyor, onları muhatap hale getiriyor. Muhatap hale getirdiğiniz zaman terörle mücadeleden vazgeçiyorsunuz. Dolayısıyla “eğer terör bitirilirse” diye bir seçenek yok çünkü onun senaryosunda terörün canlandırılması, alevlenmesi var. İkincisi; “ekonomik dertler çözülürse” diyor, nerede? Manzara hiç öyle değil. Kendisi de bu manzaranın yaratılmasında ortak. Uygulanan ekonomi politikası, Türkiye’nin üretim yapısını yıkıma uğratan ekonomi siyasetidir. Dolayısıyla burada bir takım söz oyunlarından başka bir şey yok.

Daha önemlisi şudur; Devlet Bahçeli çok açık bir şekilde bu Cumhur İttifakı hükümetinin dayanağı olan MHP’yi bitiriyor, AK Parti oylarını aşağı çekiyor. Bunun sonucu nedir? Bu süreçte, tabii ki Türkiye’nin cevabı Vatan Partisi’nin anahtar görevi yaptığı bir “milli üretici hükümet” oluşturmaktır. Ama şu anda sahnede kimler gözüküyor? Cumhuriyet Halk Partisi’nin başında bulunduğu, yanında DEM ve PKK’nın yer aldığı, Atlantikçilerin etrafında toplandığı bir yapı görüyoruz. Devlet Bahçeli, Atlantikçi bir hükümetin kurulması için müthiş bir gayret içerisinde. Bunu bütün millet görüyor. Bu gayretin nesnel tek bir sonucu olur; o da Tayyip Erdoğan’ın hükümetinin yıkılmasıdır. Başka bir şey yaptığı yok Devlet Bahçeli. Konunun tam merkezine de geldik. Şimdi DEM Parti Eş Başkanı Tuncer Bakırhan’ın konuşmalarına da değineceğiz, ancak öncelikle kısa bir reklam aramız olacak. Bir sonraki anket gelirse sonuçlar ne olacak? Örneğin MHP’ye bakalım; Ekim ayı anketlerine göre %10,5 seviyesinden %6’ya düşmüş. Bu, %4’lük bir kayıp demek. AK Parti ise %25’ten %17’ye düşmüş; yani 8 puan kaybetmiş. Devlet Bahçeli, bu çıkışıyla AK Parti’ye %8, kendi partisi MHP’ye ise %4 oy kaybettirmiş görünüyor. Aslında MHP, kendi seçmen tabanının neredeyse yarısını kaybetmiş durumda. AK Parti tarafında ise 25’ten 17’ye düşüş, seçmen kitlesinin yaklaşık üçte birinin kaybedildiği anlamına geliyor. Bu durum bir ay içinde yaşandı. Devlet Bahçeli’nin bu hükümeti yıpratmak adına büyük bir gayret içinde olduğunu ve bu gayretin sonuçlarının oylara yansıdığını söyleyebiliriz.

Bahçeli, kayyumlar konusunda net bir vurgu yapmadı. Bu durumu, Bahçeli’nin açmaya çalıştığı sürece bir yanıt olarak mı okumalıyız? Elbette bir yorum yapmak gerekirse; PKK’ya el uzatan, Abdullah Öcalan’ı meclis kürsüsüne çıkartmak isteyen Devlet Bahçeli, kayyumlar konusunda net bir tavır takınırsa hem Abdullah Öcalan’la hem de el uzattığı DEM Parti ile arası bozulur. Bu yüzden o konuya girmekten kaçınıyor.

Bahçeli’nin yaptığı çıkış verilerle apaçık ortada. Zaten Abdullah Öcalan’ı meclis kürsüsüne çıkartmak, meseleyi silahsızlanma çağrısının ötesine taşıyıp onu meşrulaştırmak ve bir muhatap haline getirmek demektir. Türk milletinin mahkûm ettiği bir bölücü terör örgütü liderini hapishaneden çıkarıp meclis kürsüsüne getirmek, zihinlerde büyük bir sarsıntı yaratır. Üstelik sadece konuşsun da demiyor, “umut hakkından” istifade etmesini de istiyor.

Öte yandan, araştırma şirketleri sadece Cumhur İttifakı’nın değil, CHP ve Millet İttifakı’nın da oylarının düştüğünü söylüyor. Özellikle 31 Mart sürecinde ekonomik zorluklarla birlikte milliyetçi-muhafazakâr oyları almayı başaran CHP; Esenyurt ve kayyumlar meselesindeki tutumuyla bu oyları kaybetti. Sonuç olarak hem Cumhur İttifakı aşağı gidiyor hem de Millet İttifakı yukarı çıkamıyor. Peki, hangi oylar büyüyor? Milli devleti, üretim devrimini savunan; Türkiye’nin bağımsız, başı dik, güçlü bir hükümetle ve üreten bir ekonomiyle krizden çıkmasını isteyenlerin oyları %50’nin üzerine çıkıyor. AK Parti, MHP ve CHP’den kopuşların aynı sebebi var: Seçmen, bölücü teröre karşı mücadelede çok esaslı bir kararlılık bekliyor. Bu kararlılık hem CHP’yi hem de Cumhur İttifakı’nı cezalandırıyor.

Bu partilerin hepsini birleştiren ortak payda Atlantik sistemidir. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015-2016 yıllarından itibaren FETÖ ve PKK’ya karşı kararlı adımlar atsa da, süreç içerisinde bir denge politikası güderek Asya ile Atlantik sistemi arasında net bir tercih yapamadı. Ukrayna, Suriye ve ekonomi politikalarında sistemin dışına çıkamadı. Toplum artık bu sistemden kopuyor. Bugün sistemin merkezinde DEM Parti ve CHP yönetimi bulunuyor. Devlet Bahçeli ise son hareketleriyle balıklama bu sistemin merkezine yöneldi. Tayyip Erdoğan da sisteme veda edemediği için o çerçevenin içinde kalıyor. Ancak şimdi, her iki kutba da isyan eden, onlardan kopan ve ikisine de tavır alan büyük bir toplum oluşmaya başladı. Bu, Vatan Partisi’nin anahtar görev yapacağı bir tarihsel sürecin habercisidir.

Şamil Tayyar’ın belirttiği gibi; Devlet Bahçeli’nin Öcalan çıkışından da kayyum atamalarından da Cumhurbaşkanı’nın önceden haberi yoktu. Cumhurbaşkanı bir haftalık sessizlikten sonra Bahçeli’ye övgüler dizerek önerisini zarifçe rafa kaldırmış, ardından kayyum atamaları gerçekleşmişti. Bugün ise Bahçeli, Cumhurbaşkanı’nın adaylığına destek verip Öcalan önerisini tekrarlayarak süreci devam ettiriyor. Aralarındaki bu durum, “fikri ayrılık güllerini” birbirlerine atma sürecine dönüştü. Eğer bu sorun çözülemezse erken seçimi tetikleyebilir.

Sonuç olarak Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan’ın kontrolünde olmayan bir inisiyatif almıştır. Erdoğan’ın açıklamaları da bu girişimin kendisine ait olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Süreç, bu hükümetin sonunu getirecek bir senaryoya evriliyor. Türkiye, krizin derinleştiği bu ortamda, milli devleti güçlendirecek ve üretim devrimini başaracak bir seçeneğe doğru ilerliyor. Bu gemi ufukta göründü. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bu süreçte yanlış tercihler yaparak, sistemin içindeki diğer partilerle iş birliği arayarak veya yeni oy “cambazlıklarına” girişerek bir yere varamaz. Türkiye’nin tek çıkışı; üretim odaklı bir ekonomi, komşularla (Suriye, Rusya, İran) iş birliği ve teröre karşı kararlı bir uygulamadır. Tuncel Bakırhan’ın “Bahçeli’nin uzattığı eli biz tuttuk ama ortağın baltaladı” şeklindeki açıklaması da gelinen noktayı ve süreçteki ayrışmayı doğrular niteliktedir. Kimi suçluyor? Ortağını, yani Tayyip Erdoğan’ı suçluyor. Peki, bu süreç nereye gidiyor? Devlet Bahçeli’yi Tayyip Erdoğan’dan koparıp Erdoğan’ı devirmeye. Aslında Atlantik sisteminin içine girdiğimiz bu süreçteki stratejisini Tuncay Bakırhan çok güzel açıklamış: Devlet Bahçeli’yi yanlarına çekip Tayyip Erdoğan’ı devirmek.

Burada, Devlet Bahçeli’yi yanlarına çekmekten kasıt, seçime beraber girmek ya da sadece oyları değildir. Zaten şu anda Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan’ı yıkan senaryonun başrolündeki kişi olarak onların yanındadır. Yani CHP yönetiminin, Tuncay Bakırhanların ve bugün Amerikan emperyalizmi ile İsrail siyonizminin Türkiye’de istediği şey, kendilerine bağlı bir hükümet kurmaktır. Bunu başarmak için de Tayyip Erdoğan’ı devirmeleri gerekiyor ve bu senaryonun başrolünde Devlet Bahçeli’nin olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Tuncay Bakırhan da bunu çok açık ifadelerle dile getiriyor.

MHP Genel Merkezi’nden bazı kaynaklarla görüştük. “Bu kararı Bahçeli nasıl aldı?” diye sorduğumuzda dört ayrı kişiyle konuştuk ve hepsinden aldığımız bilgi şu: Karar, parti organlarında konuşulmadı. Bu, bilinen bir gerçek. Peki, bu karar nasıl alındı? Size söyleyeyim; MHP organlarında değil, Amerika’nın derin devletinin organlarında alındı. Devlet Bahçeli’yi sahneye iten kararın kökünde Tayyip Erdoğan’ı yıkma hedefi var. Bu hedef, Amerika Birleşik Devletleri’nin ta 2020 yılının Ocak ayındaki 260 sayfalık “Yükselen Türkiye’deki Milliyetçi Dalga” başlıklı raporunda da açıkça yer alıyordu. Hatta o raporda, “Artık darbeyle değil, parlamenter yoldan yıkacağız” ifadesi geçiyordu. Yani bir organ kararı var ama bu karar MHP’nin değil, başka bir yerin kararıdır.

Buradan Sayın Tayyip Erdoğan nasıl çıkacak? Biz Sayın Cumhurbaşkanımıza öneride bulunacak konumda değiliz, Vatan Partisi’nin genel başkanıyım. Türkiye’nin, AK Parti’nin doğru yola gelmesine muhtaç olmadığını da söyleyeyim. AK Parti doğru yola gelirse çok iyi olur, ayrı mesele; ancak AK Parti doğru yola gelmedi diye Türkiye bu çırpınmalar içerisinde batıp gitmez. En büyük çıkışı yine yapar. İstiklal Savaşı döneminde de böyle durumlar oldu. Atatürk’ün o dönem İstanbul hükümetiyle, Ali Rıza Paşa ile ilişkileri vardı; hatta Salih Paşa’yı Amasya’ya getirdi, protokol yaptılar. Ankara Hükümeti’nin devamlı ilişkileri vardı ama süreç o ilişkiler sayesinde ilerlemedi. Bu nedenle biz Tayyip Erdoğan’dan medet umacak değiliz. Onun üretim odaklı, milli devleti ayağa kaldıran bir cephede olması çok iyi olur ama olmazsa da Türkiye’nin onsuz da çözümleri vardır.

Tuncay Bakırhan’ın yaptığı bir açıklama daha oldu; bugünkü süreci Şeyh Said’lere, Seyit Rıza’lara bağlayan çok çarpıcı ve ses getiren bir açıklama. Rejimizden rica edelim, Tuncay Bakırhan’ın o açıklamalarını bir izleyelim. Çünkü bugünü anlamak açısından tarihsel bir bakış açısıyla olayı kavramak yararlı olacaktır.

*(Tuncay Bakırhan’ın açıklamaları izlenir)*

“Zannediyorlar ki yürürler, bu kayyumculara, bu talancılara başlayacaklar. Çok iyi bilsinler ki, Seyit Rıza ne yaptıysa, Şeyh Said ne yaptıysa; Mazlumlar, Denizler, Sakineler ne yaptıysa… Üç halk da onlar ne yaptıysa aynısını yapacaktır. Ne onların kayyumları, ne zulüm politikaları, ne yalanları ne de hileleri bizlere diz çöktürebilecektir. Seyit Rıza’nın dediği gibi; sizler yalan duvarınızla bizleri diz çöktüremezsiniz diyorduk, diyoruz. Ne yalan, ne talan, ne zulüm… Asla. Amed’de, Kürdistan coğrafyasının hiçbir toprağında bizleri yıldıramayacaklar. Utanmaz herifler, bu üçüncü dönemdir kayyum atıyorsunuz. Kayyum politikanız Kürtlerde karşılığını bulmadı, seçimde inkâr politikanız kaybetti.”

Bakın kardeşim, Şeyh Said ve Seyit Rıza’nın Atatürk’e ne yaptığı bellidir ama onların sonu ne oldu? O soru daha önemli. Şeyh Said ve Seyit Rıza’yı kendisine idol kabul edenler, onların sonunu paylaşırlar. Türkiye’deki en demokratik eylem, İstiklal Savaşı’ndan sonra Seyit Rıza ve Şeyh Said isyanlarının bastırılmasıdır. Çünkü o sayede Türkiye’de demokrasi ilerledi. Onlar neyi temsil ediyorlardı? İngiliz emperyalizmini, toprak ağalığını, şeyhliği; kadınların saçlarından sürüklenerek götürülmesini temsil ediyorlardı. Rahmetli Tunceli milletvekilimiz Kamer Genç, “Köye gittiğimizde Seyit Rıza’nın adamları geleceği zaman biz kadınları ahırlara saklardık” derdi. Onların bastırılması; Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve Cumhuriyetin demokrasi yolunda ilerlemesi için, toplumsal ilişkiler açısından yağmayı ve baskıyı durduran en önemli eylemlerdir.

Aynı zamanda bu süreç, o bölgede aşiret reisliğinin tasfiyesini ve toprak reformlarını getirmiştir. Bugün eğer meydan okurlarsa ve Şeyh Said’in, Seyit Rıza’nın arkasından giderlerse, gittikleri yolun sonunu iyi incelemeleri lazım. Türkiye bugün buna karşı çok daha fazla kabiliyete sahiptir; FETÖ’nün 15-16 Temmuz’da başına gelenleri görüyoruz. Amerika ve İsrail ile birlikte Türkiye’nin birliğine silah çekenlerin peşinden Kürt halkı gitmeyecektir. Ben de buradan sesleniyorum: Kürt kardeşlerimiz bu maceracılığın peşinden gitmeyecek, girdikleri yolda yalnız kalacaklardır. Cumhuriyet’e kılıç çeken, Cumhuriyet’in kılıcıyla karşı karşıya kalır. PKK’nın gölgesine girip isyan çağrıları yapanlar bilsin ki, Türkiye’nin o kılıcı kullanacak gücü fazlasıyla vardır. Amerika onları kurtaramaz; Tuncay Bakırhanları, Amerika ve İsrail kurtaramaz.

*(Reklam arasına geçilir)*

Değerli izleyiciler, reklamların ardından çıkış yolu konuşmaya devam ediyoruz. Bir çarpıcı nokta da şu: O otobüsten konuşan bir diğer kişi, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel. Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğunda oturan kişi… O koltuk değil, alakası yok. O devrimin koltuğu. Mustafa Kemal’in koltuğu onlara kalmış değil. Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizmi ile birlikte hareket eden, Şeyh Said’in, Seyit Rıza’nın otobüsüne binenler Atatürk’ün koltuğunda oturamazlar.

Özgür Özel hangi otobüste? Şeyh Said ve Seyit Rıza’nın otobüsünde. Bugünkü bindikleri otobüsle onların otobüsü arasında ne fark var? Şeyh Said ve Seyit Rıza İngiliz emperyalizminin otobüsüne binmişlerdi. Bugün DEM Parti’nin ve PKK’nın elebaşıları da Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin otobüsüne binmiş durumdalar. İngiliz otobüsünden Amerikan otobüsüne geçtiler ama her iki otobüs de aynı yere, yani çöküşe gidiyor. Her iki otobüsün sonu da aynıdır. Seyit Rıza’nın ve Şeyh Said’in sonlarını herkes biliyor; onlar da herkesten daha iyi biliyor. Ben buradan Mardin, Diyarbakır, Urfa, Şırnak halkımıza; bütün Kürt vatandaşlarımıza sesleniyorum. İhanet yoluna girmiş olan; Amerika’nın, İsrail’in güdümündeki PKK yandaşı Tuncay Bakırhanlar ve diğer DEM Parti yöneticilerinin arkasından sakın gitmeyin. Bu yol Amerikan yoludur, İsrail yoludur; bu yol bütün Müslümanlığa ve insanlığa düşmanlık yoludur. Kendi milletimize, kendi halkımıza silah çekme yoludur. Burada “kendi halkımız, kendi milletimiz” derken; Türk’üyle, Kürt’üyle, Sünnisiyle, Alevisiyle bütün milletimizi ifade ediyorum.

Bakın, Mardin’de bütün milleti çağırdılar ama bir avuç adam toplayamadılar. Bütün Mardin milletvekillerini getirseler bile, yanlarına 2-3 hısımlarını alsalar yine de gelmezler. Adam toplayamıyorlar; ihanetin arkasından gidecek Kürt bulamıyorlar, bulamayacaklar. Bunları yalnız bırakmak en akıllıca çözümdür. Bunları girdikleri kanlı, Amerikan ve İsrail güdümlü yolda yalnız bırakmak, Kürt halkına bugün yapılabilecek en büyük hizmettir. Türk milletine; Kars’ından Van’ına, Muğla’sından Kırklareli’ne ve Edirne’sine kadar bütün vatanımıza yapılacak en büyük hizmet, bunları yalnız bırakmaktır. Yalnız kalıyorlar ve yalnızlıkları içinde boğulacaklar. Bu DEM Parti yöneticileri ve PKK yöneticileri, Türkiye’ye ve kendi kardeşlerine silah çektikleri, ellerine Amerikan ve İsrail silahı aldıkları için kendi ihanetleri içinde boğulacaklar. Onları bir an evvel bu kardeş kavgası yolundan vazgeçmeye davet ediyorum. Ellerindeki Amerikan ve İsrail silahlarını atsınlar. PKK terörünün kurbanı olan gençlere sesleniyorum: Elinizdeki o silahları atın, kendi milletinizin yanına geçin; devletin ve Türkiye’nin silahlı güçlerinin yanında yer alın. Teslim olun demiyorum, gelin onların yanında saf tutun. Türk yargısının kararları aynı zamanda sizin kurtuluşunuz anlamına gelmektedir. Aksi takdirde Şeyh Said’lerin, Seyit Rıza’ların sonunu paylaşmak kurtuluş değildir; ihanettir ve ölümdür. Türk milletiyle beraber; Türk-Kürt, Alevi-Sünni kardeşliğinde cephe tutmak yüce bir tavırdır ve biricik kurtuluş, özgürlük, demokrasi ve refah yoludur.

Sayın Hakan Fidan’ın bu hafta Hürriyet gazetesine verdiği mülakat dikkat çekti. Suriye ile iş birliğini yokuşa süren ifadeleri oldu. Sayın Fidan, Türkiye’nin bu çatışmasızlık ortamında rejimin ve muhaliflerin üzerinde anlaşabilecekleri bir siyasal çerçeve oluşturulması gerektiğini söylüyor. Bu konuda değerlendirmelerimi açmam gerekirse; uluslararası hukuk, Türk devletinin gelenekleri, imparatorluk ve devrim kültürü bakımından bir komşumuza gidip “muhaliflerinle anlaş” dayatmasında bulunmak ve bunu şart koşmak o geleneklere aykırıdır. Dışişleri Bakanımızın bu söylemi karşısında Sayın Cumhurbaşkanımızı sorumlu tutuyorum; çünkü Cumhurbaşkanının haberi olmadan bu tür konuşmalar yapılabilir mi? Tayyip Erdoğan hükümetinin Suriye politikasındaki bu yaklaşım çelişkilidir. “Suriye’nin muhalifleri” dedikleri kim? Bunlar zaten Amerika ve İsrail güdümünde Esad yönetimini devirmeye çalışan gruplar değil mi? Siz bu muhaliflerle anlaşarak nasıl PKK’yı ortadan kaldıracaksınız?

Ayrıca “rejim” ifadesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışmıyor. Birleşmiş Milletler’in tanıdığı Suriye devletine hükümet veya devlet demek gerekir. Amerika’ya, İsrail’e “rejim” diyemeyenler, neden Suriye’ye diyor? Suriye’nin tek suçu, Amerika’ya kafa tutmak ve 2010’dan beri Amerikan emperyalizminin yıkamadığı bir hükümet olmasıdır. Sayın Hakan Fidan ve Sayın Tayyip Erdoğan, bu “rejim ve ortakları” ifadesiyle sadece Suriye’yi değil; İran’ı ve Rusya’yı da karşısına alıyor. Bu politika, Türkiye’yi Amerika’nın ve İsrail’in güdümüne yuvarlar. Amerika’ya ve İsrail’e bu şekilde yaranamazsınız; onlar zaten sizin yerinize iktidara getirecekleri kendi has adamlarını hazırlamış durumdalar.

Bu siyasetle Suriye ile iş birliği yapma fırsatı kaçırılıyor. Oysa Türkiye’nin Suriye ile askeri iş birliği yapması, hem Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerini (PKK/YPG/PYD) temizlemek hem de bölgedeki İslam düşmanı terör yapılarını yok etmek için biricik çaredir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın iktidarını sürdürmesi için de başka bir yol yoktur. Suriye ile askeri iş birliği; ucuz enerji, Batı Asya ile gelişen ekonomik ilişkiler ve ihracat artışı demektir. İran, Rusya, Suriye, Çin ve bölge devletleriyle bu bütünsel cepheden vazgeçmek, Türkiye’yi Amerika’nın çıkmaz sokağına hapseder. İktidarın, Suriye devleti ve onun müttefikleri olan İran ve Rusya ile gerçek bir iş birliği yapması; bölgesel barışın, istikrarın ve Türkiye’nin güvenliğinin tek garantisidir. Hakan Fidan, Sayın Dışişleri Bakanımızın açıklamaları Filistin’e ihaneti de içeriyor. Kendi açıklamasında Bakanımız; İsrail’in Suriye’yi de hedef aldığını söylüyor. İsrail, Suriye’yi hedef alıyorsa oradaki muhalifleri mi hedef alıyor? Hayır, onların “rejim” dediği Beşar Esad yönetimini hedef alıyor. Peki, siz Beşar Esad yönetimini hedef alan bir İsrail’le yan yana gelerek Filistin’e ihanetten başka ne yapabilirsiniz? Ondan sonra istediğiniz kadar Filistin şehitleri için Allah’tan rahmet, yaralılar için acil şifalar dileyin; bunların hiçbiri İslami olmaz. Herkes tutulan cepheye bakar, hangi cephede yer alındığına bakar. Yoksa bir takım dualara ve insanları kandıran ifadelere kimse bakmaz.

Sayın Genel Başkan, tarihi fırsat meselesine vurgu yaptınız. Kaçan bir fırsat daha var; o da Hakan Fidan’ın “Suriye rejimi” dediği Beşar Esad hükümeti ile anlaşıp, onlarla beraber Suriye’nin anayasasını yapıp siyasi bir çerçeve oluşturma fırsatıdır. Bu fırsatın çapı sadece Suriye ile iş birliği değil; aynı zamanda Rusya, İran, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile de beraberlik fırsatının kaçırılmasıdır.

İslam İşbirliği Teşkilatı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi toplantısında Sayın Cumhurbaşkanımızın konuşmasını dinledim. Çok güzel bir şekilde, “Filistin Devleti’nin tanınması için hepimiz dünyaya çağrıda bulunuyoruz” diyor. Peki, Sayın Cumhurbaşkanımız bu kürsüden dünyaya hitap etme şansını değerlendirirken, niçin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyın diye dünyaya çağrıda bulunmuyor? Kuzey Kıbrıs unutulmuş durumda. Kuzey Kıbrıs Müslüman değil mi? Filistin Devleti nasıl tanınmıyorsa, Kuzey Kıbrıs da öyle; sadece birkaç devlet tanıyor. Ey İslam Dayanışma Komitesi üyeleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması için çalışalım, hatta siz de ilk başta tanıyın. Gazze’nin tepesine yağdırılan bombalar nereden gidiyor? Güney Kıbrıs’taki Ağrotur ve Dikelya üslerinden gidiyor. Ey Müslüman olduğunu söyleyen devletlerin yöneticileri; İsrail’in karşısında olan Kuzey Kıbrıs’ı tanısanıza! Akdeniz’de Kıbrıs’ı Amerika’ya, İngiltere’ye ve İsrail’e vererek hangi sorunu çözeceksiniz?

Emekli Hava Kurmay Albay İhsan Sefa’nın bir sorusu var. “Suriye ile anlaşmakta gecikirsek, ABD, İsrail ile Suriye’yi barıştırıp Golan Tepeleri’ni onlara bıraktırarak, bunun karşılığında Suriye’nin kuzeyinde ikinci bir İsrail devleti kurmaya Suriye’yi razı edebilir mi?” diye soruyor. Ben bu senaryoyu gerçekçi bulmuyorum; Golan Tepeleri ancak silahla kurtarılabilir. Fakat esas risk şudur: Suriye’nin kuzeyinde Suriye Devleti ile silahlı iş birliği adımını atamayan Tayyip Erdoğan hükümeti, Atlantikçiler tarafından yıkılır. Suriye ile anlaşmak yerine “muhaliflerle anlaştım” demek, o teröristleri temizlemekten vazgeçmektir. 2015’teki seçim sürecinde PKK’nın üzerine yürüme kararı alındığında oylar nasıl arttıysa, bugün de vatandaşımız PKK’nın temizlenmesi konusunda çok daha hassastır. Seçmen; hem AK Parti ve MHP’yi hem de CHP’yi, PKK ile uzlaştıkları ve üzerine yürümedikleri için cezalandırıyor. PKK’yı bitiremezseniz iktidarda kalamazsınız. Suriye’nin kuzeyinde Suriye devleti, Rusya ve İran ile birlikte hareket edip bu terör örgütlerini temizlemek dışında Türkiye ve AK Parti için başka bir çözüm yoktur.

Amerika Birleşik Devletleri seçimleri dünyada pek çok dengeler açısından önemseniyor. Seçimi Donald Trump kazanıyor gibi görünüyor. Amerika’daki seçim sistemi bizdeki gibi değil; eyaletlerin temsilcilik oranları farklı olduğu için toplamda daha çok oy alan değil, eyalet sayısında önde olan kazanabiliyor. Bir önceki seçimde olduğu gibi, bu seçimde de kaybeden taraf yenilgiyi kabul etmeyecektir. Bu durum, Amerika’nın kendi içinde hesaplaşmalara ve bir iç çatışma ortamına doğru gittiğini gösteriyor. Seçimin sonucu ne olursa olsun, Amerika’nın iç bunalımları dünya genelindeki çözüm süreçlerini hızlandıracaktır.

Avrupa gözlemlerime gelince; Vatan Partisi’ne Avrupa’daki yurttaşlarımız arasında büyüyen bir ilgi var. Ancak Avrupa ekonomisi çok ciddi bir durgunluk içinde. Volkswagen ve benzeri dev firmalar fabrikalarını kapatıyor; bu durum Türkiye’ye de tehditler oluşturacak. Türkiye’de birçok konkordato talebi var, bu “iflas ettik” demektir. Vatan Partisi olarak çözümlerimiz hazır: Yabancı bankalarda yatan 500 milyar doları ve Türkiye’deki 300 milyar dolar değerindeki altını üretim süreçlerine, yani yatırım sermayesine yönlendirmek gerekiyor. Bunun için hazırladığımız “Kaynak Kanunu”nu önümüzdeki günlerde açıklayacağız.

Son olarak; Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcımız Serdar Üsküklü, 9. Yargı Paketi’ndeki “etki ajanlığı” düzenlemesinin yetersiz olduğunu belirtti. Emperyalist merkezlerin Türkiye’nin iç işlerini karıştırmasını önlemek için daha kapsamlı bir madde önerisinde bulunduk. Renkli devrimleri önlemek için en başta DEM Partisi’ni kapatacaksınız. Tuncay Bakırhan gibiler “Şeyh Sait’in yolundan gideceğiz” diyerek silahlı isyan çağrılarını çağrıştıran açıklamalarda bulunuyorlar. Ülkede istikrarı bozan bu kalkışma planları apaçık ortadadır. Türkiye’deki renkli hareketleri dıştan desteklemek için, silahlı destek sağlamak amacıyla vaziyet almış durumdalar. Doğu Akdeniz’de Teknikadan arkadaşımızın da sık sık haberlerini yaptığı o Nemesis ve Nabulme tatbikatları, İsrail ve Yunanistan ile birlikte yapılıyor. Türkiye, 15-16 Temmuz’da FETÖ’nün silahlı gücünü ve Gladio’yu ezdi; NATO generallerini hapislere tıktı. 24 bin subayı, 30 bin polisi, 140 bin kamu görevlisini FETÖ bağlantısı, yani Amerika bağlantısı nedeniyle tasfiye etti. Bunlar çok önemli ancak yetmiyor. Toplumdaki huzursuzluk, ekonomik gidişat ve istikrarın bozulması durumunda halkın kamp değiştirmesi gibi tehlikelere karşı milli devletin zaaflarını yenmesi en temel meseledir. Bugün Türkiye’nin önündeki en temel sorun, ekonomik süreçler içinde milli devletin zaaflarını yenerek güçlü devleti inşa etmektir. Güçlü hükümet, güçlü ordu zaten var ama şu anda güçlü bir devlet yapısı henüz tam tesis edilmemiştir.

Güçlü bir devlet ve hükümetin kurulması; millet ile devlet arasındaki bağların güçlendirilmesi; ülkedeki bölücülük ve terör girişimlerine karşı son derece kararlı ve yaptırım gücü olan bir hükümetin oluşturulması şarttır. Bu hükümet, çok hızlı bir şekilde üretim odaklı bir ekonomi inşa etmeli; üretim seferberliğiyle istihdamı artırıp Türkiye’nin zenginliğini büyütmeli ve bu zenginliği vatandaş arasında hakça paylaştırmalıdır. Ekmek teknesinin korunması, yatırım hamlesiyle iflasların önlenmesi ve daha çok insana iş sahası açılmasıyla ailelerimizin kazancı artırılmalıdır. Türkiye, içinde bulunduğu çıkmazda dar gelirliler başta olmak üzere, bütün halkın taleplerine cevap veren bir üretim ekonomisi programıyla yüz yüzedir; bunu gerçekleştirmemiz lazım.

Toplumda ekonomik huzursuzluklar arttı; bununla paralel olarak işçi eylemleri ve emekçi hareketleri de artmaya başladı. Polonez’de bir işçi direnişi var ve siz bir boykot çağrısı yapmıştınız. Buna bu hafta Kartal, Maltepe, Kadıköy ve Ataşehir belediyelerindeki işçiler de katıldı. Sendika genel merkezi, yani DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası bir sözleşme imzalamasına rağmen belediye işçileri, “Biz seni tanımıyoruz çünkü haklarımızı ve kazanımlarımızı alamıyoruz” diyerek rest çekip greve çıktılar. Bu yükselen işçi ve emekçi hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu durum, Türkiye’nin bir milli hükümet, yani üreticilerin milli hükümeti sürecine girdiğini gösteren ve umudumuzu güçlendiren bir olaydır. Üreticilerin milli hükümeti; işçi sınıfına, çiftçilere, esnaf ve zanaatkarlara, küçükten büyüğüne kadar sanayicilere, yani üretimden yana olan sınıflara ve kuvvetlere dayanarak kurulacaktır. Sahneye çıkan işçiler, çiftçiler ve kamu emekçileri, aynı zamanda Türkiye’de üreticilerin milli hükümetinin toplumsal gücünü ilan etmiş oluyorlar.

1989-90 yıllarında, yani 34 yıl önce Türkiye’de özelleştirmelere karşı bir “işçi baharı” yaşanmıştı. Sümerbank, TEKEL, enerji sektörü ve madenlerde; Vatan Partisi’nin önderliğinde işçi sınıfının ve tersanelerin katılımıyla büyük hareketler oldu ve özelleştirmeye bir set çekildi. Evet, kısmen özelleştirme yapıldı ama bunu sonuna kadar götüremediler. O dalga, sendikalarımızda da çok önemli yeniliklere yol açtı; alttan gelen yeni bir sendikacı tipi çıktı. Bugünkü hareket, 1989-90 işçi hareketinin ötesinde sonuçlar getirecek gibi görünüyor. Çünkü o dönemde bugünkü kadar derin bir kriz yoktu. Şimdi ise Türkiye’nin sorunları ancak hükümet mevzisinden çözülebilir. Çayırhan’da enerji sektöründeki direniş ve Polonez boykotları buna işarettir. Biz görevimizi daha yoğun bir şekilde yerine getireceğiz. Polonez Gıda’nın ürettiği sucuk ve et ürünlerine yönelik boykot çağrısı son derece haklı ve yerindedir. Bunu bütün Türkiye’ye yayacağız; firmalara ve vatandaşlarımıza sesleniyoruz: Vicdanlı olun, bu ürünleri almayın ve satmayın.

Vatan Partisi bu konuda daha mücadeleci bir örgütlenme hazırlığı içindedir. Polonez işçisi son derece kararlıdır. Tek Gıda-İş yöneticileriyle temaslarda bulundum. Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay şu anki işçi hareketi için bir şanstır; başında namuslu, emek ve vatan mücadelesini birleştiren bir lider var. Dolayısıyla bugünkü işçi hareketi, bir süre sonra ekonomi mevzisinden siyaset mevzisine çıkacaktır; bunun sinyallerini veriyor. Çünkü sadece vergi adaleti gibi ekonomik taleplerle çözülemeyecek sorunlarla karşı karşıyayız. İşçi hareketinin önünde artık 500 milyar dolarlık, Türkiye’deki büyük zenginlerin yabancı bankalara yatırdığı mevduat meselesi var. Bu paralar Türkiye’ye getirilecek. El koymayacağız, mülkiyet hakları saklı kalacak ama bu kaynakların yatırım sermayesine dönüştürülmesi için kanuni bir mecburiyet getireceğiz. Aynı şekilde banka kasalarında kilitli duran altınlar; tohumun tarlaya atılması gibi, ekonomiye kazandırılacak. Tüm bunları topladığımızda Türkiye’de büyük bir yatırım hamlesi ve üretim seferberliği başlayacak. İstihdam artacak, üretilen değerler adil bir şekilde paylaşılacaktır.

(Reklam sonrası)

Gelelim müjdeye. Bu sadece haftanın değil, önümüzdeki sürecin müjdesidir. Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi, ön cephede mücadele eden yayın organlarıdır. Yeni dönemin mücadele hattına uygun bir iş bölümü yaptık. Yeni bir atağa, bir dijital atılım dönemine geçiyoruz. Aydınlık Gazetesi Genel Müdürlüğü görevine Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Beyhan Korkman arkadaşımız, dijital atılımın başına geçmek üzere getirildi. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği görevine Mustafa İlker Yücel, Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmenliği görevine ise Tevfik Kadan getirilmiştir.

Bu görevlendirmelerin anlamı büyük bir dijital atılımdır. Türkiye ekonomik krizle, işçi eylemleriyle, renkli devrim girişimleri ve silahlı tehditlerle karşı karşıyadır. Milli devletin sesi olan yayın organları, bu yeni sürece hazır olmalıdır. Bu sürecin özelliği hızlı olması ve daha geniş kitlelere ulaşma ihtiyacıdır. Bunu da “elektronikleşme” veya matbaadan dijitale geçişle sağlayacağız. Düşmanı durdurmak ve milli hükümeti kurmak için hızlanmak ve kitleselleşmek durumundayız. 15 Temmuz’da eski araçlarla sürece müdahale etmeye çalışsaydık geç kalırdık; sosyal medya üzerinden müdahale ettik. Şimdi bu tecrübeyle, kadroların yeteneklerine uygun olarak, Vakfımızın oy birliğiyle aldığı bu kararla büyük bir atılıma başlıyoruz. Bu kapsamda biz aydınlığı, yani her gün evlerimize gelen aydınlığımızı; kâğıt baskıya yatırım yapmaktan ziyade, daha çok kişiye ulaşacağımız ve kitleselleşeceğimiz dijital tarafa yatırım yapma kararı aldık. Bu süreç devam ediyor ancak bundan sonra gözümüzü, anlık olarak insanlara müdahale edebileceğimiz bir yapıya çevirdik. Bugün akşamki gelişme, bir gün sonra veya birkaç gün sonra değil, anında herkesin cebine gidecek. Sürecin hızına ve kitleselleşme çağına uygun bir karar aldığımız konusunda hepimiz hemfikiriz. Aynı zamanda bu dijitalleşmenin bize ciddi bir mali getirisi de olacak.

Bütün bu atılımları yapmak ve bu girişimleri hayata geçirmek için Ulusal Kanal izleyicisinin, Aydınlık okurlarının, internet sitesi takipçilerinin ve Ulusal YouTube izleyicilerinin desteklerine, katkılarına ihtiyacımız var. Bu zorlu süreçler sadece bize görevler biçmiyor; izleyicinin de görevleri var. İzleyici artık süreci biliyor, zorluklara hâkim. Ulusal Kanal izleyicisi müdahale etmek durumunda. Biz de izleyicilerimize bu görevlerini hatırlatmış olalım. Bu büyük zorlukları birlikte göğüslemek için herkesi Ulusal Kanal’a, Aydınlık’a ve Büyük Atılım’a destek olmaya davet ediyoruz.

Ben sözü daha fazla uzatmadan değerli arkadaşlarımıza bırakıyorum. Yayının dümenini hem Ulusal Kanal’da hem Aydınlık Gazetesi’nde devraldınız. Şimdi Mustafa İlker Yücel’e sormak istiyorum: Bu yeni görevlendirmeler Ulusal Kanal izleyicisine ve Türkiye’ye hangi mesajı veriyor?

Herkes bir adım ileri. Yerimizde durmuyor, saymıyor ve mevcutla yetinmiyoruz. Herkes bir adım ilerliyor. Ulusal Kanal izleyenleri, Türkiye’nin öncü unsurları ve süvari kuvvetidir. Süvariler, savaşlarda en kritik zamanda sahneye çıkarlar ve düşmanın savaş azmini kırarlar. Biz de Ulusal Kanal ve Aydınlık çalışanları olarak her gün o süvari kuvveti gibi, az bir kuvvetle emperyalist merkezlerin can alıcı noktalarına hücum eden, onların dengesini bozan ve halkın bütün kuvvetini arkasına toplamak için mücadele eden bir ruh haliyle çalışıyoruz.

Bu görevlendirmelerin mesajı şudur: Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü savunmak bakımından herkes bir adım ileri. Nereden nereye geldiğimizi görmek çok önemli. 2000 yılında Ulusal Kanal’ı kurduğumuzda bana kameramanlık görevi verilmişti. İletişim fakültesi mezunu olmadan kurulan dünyadaki belki de ilk televizyondur. Ancak öyle bir televizyon kurduk ki bugün Türkiye’de bir kutup, ayrı bir merkez haline geldi. O zaman rahmetli Hayati Özcan bizi yetiştirirken, o da televizyoncu değildi, adliyede katipti. Kolektif bir çaba içindeydik. Acil haberleri beyaz eşya köpüklerinin içine koyup otogara verirdik, montajı yapılırdı ve haber üç gün sonra ekrana girerdi. Bugün ise Beyhan arkadaşımızın dediği gibi, devrimci siyaseti anlık olarak ulaştıracağız.

2011 yılında çapraz ateşteydik; liderliğimiz cezaevindeydi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin subayları hedef alınıyordu. Haftalık dergiyle düşmanın saldırısını göğüsleyemediğimizi görünce günlük gazete kararı aldık. Düşmana “Al sana günlük gazete” dedik. Şimdi de Sayın Genel Başkanımızın sunduğu çözümsüzlükler ekseninde anlık müdahale aşamasına geçiyoruz. Gazetemiz devam edecek ancak dikkatimizi dijital atılıma odakladık. “Müdahale” kelimesinin altını çiziyorum; biz sadece izleyici değiliz, olguları aktarmakla yetinmiyoruz. Türkiye’nin millî, devrimci ve bağımsızlıkçı bir hatta girmesi için Ulusal Kanal’ı güçlendireceğiz. Burası üreticilerin, Mehmetçik’in ve bilimin kalesi.

Bütün gönüllülerimize çağrımız şudur: Yarından itibaren sizlerden yeni sorumluluklar, yeni işler isteyeceğiz. Tarih bizi çağırıyor. Tekâlif-i Millîye kanunları misali, zorlukları aşmak için sizleri de bu atılıma ortak olmaya davet ediyoruz.

Sözü Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği görevini alan Tevfik Kadan’a bırakıyorum.

Her yeni görev bizim için bir gurur ve vatan hizmeti bilinciyle yaklaşılması gereken bir vesiledir. Türkiye büyük bir karara ve büyük bir çözüme gidiyor. İşçinin, emekçinin, üretici sınıfların, küçük ve orta sanayicinin, esnafın sesini Türkiye’ye nasıl daha fazla duyurabiliriz? Çağın gerektirdiği gelişim ve değişim usulleri var; dijitalleşmeyi önümüze alıyoruz. Sosyal medyada, YouTube’da, Instagram’da ve podcast’lerde çok daha fazla yer alacağız. Türkiye’nin meselelerini en doğru ağızdan anlık olarak öğrenme şansı sunacağız. Bu bizim için büyük bir fırsat. Hep birlikte bu atılımı başarıya ulaştırmamız gerekiyor.

Dijitalleşme aslında sadece bir teknik değil, bir zorunluluktur. Politik tiyatronun kuramcısı Piscator’un dediği gibi, “tarihin barometresi yükseldi.” On yıllara dayanan gelişmeler artık günlere ve saatlere sığar oldu. O saniyelerde müdahale etmek için bu atak başlıyor.

Sayın Genel Başkan, bu atılımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıklamalardan şunu anlıyorum: Artık Ulusal Kanal ve Aydınlık, gelişmelerin arkasından koşmayacak; önünde olacak, ışık tutacak ve olayları bir öncü tavrıyla yönlendirecek. 15-16 Temmuz gecesi gazete çıkarıyorduk, manşetlerimiz ertesi gün bile eskimişti. Şimdi ise dijital atılımla uydu kapatılsa bile gerçekler halkın telefonlarına akacak. Darbe girişimlerinde, emekçi hareketlerinde, gençlik eylemlerinde anlık bilgi akışı ve doğru eylem çizgisi belirlemek stratejik önemdedir.

Sistemin krizinin derinleştiği, halkımızın bir arayıştan çözüm dönemine girdiği koşullarda; dijital yolu kullanarak milletimizin aydınlanmasını ve yönlendirilmesini sağlayacağız. Tarihte liderlik ve örgütlenme olmadan başarı yoktur. Mustafa Kemal Paşa da Sivas’ta “İrade-i Milliye”, Ankara’da “Hâkimiyet-i Milliye” ile büyük işler yaptı. Şimdi elimizde çok büyük araçlar var; yürüyen, grev yapan bir işçinin cebine kadar ulaşacağız. Iğdır’daki insan Çatalca’daki eylemden haberdar olacak. Bu dijital atılım, sürece müdahale etmek ve hedefe doğru büyük bir kuvvetle ilerlemek demektir.

Her türlü fedakârlığa hazırız. Milletimizle birlikte Türkiye’yi yöneteceğiz ve öncü kuvveti olacağız. Görevimiz büyük, sorumluluğumuz ağır ama başarımız da onlardan daha büyük olacak.

Ayrıca Teori Dergisi’nde “Project Democracy” başlığıyla ABD’nin örtülü faaliyetlerini konu alan Serdar Üsküplü arkadaşımızın çalışması toplumda büyük yankı uyandırdı. Bu dijital mecralar üzerinden bu tür önemli içerikleri daha geniş kitlelere ulaştırmaya devam edeceğiz. Bu, Amerika’nın örtülü faaliyetlerinin röntgenini çeken ve onun para ile otorite yoluyla çeşitli güçleri ve seçimleri nasıl yönlendirdiğini çok iyi anlatan bir sayı; bu teoriyi şu anda bayilerde haftanın kitabı olarak öneriyoruz.

Müzik olarak da işçi hareketinin kabardığı bir dönemdeyiz. Ozan Emekçi’nin “Maden Ocağı” diye çok güzel bir türküsü vardır. Ozan Emekçi’den “Maden Ocağı”nı da haftanın türküsü olarak sunuyoruz.

Bu hafta Emekçi’nin “Maden Ocağı” türküsü ile sizlere veda ediyoruz. Haftanın müziği ile birlikte iyi akşamlar dileriz. Tekrar buluşmak üzere; iyi akşamlar değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri.

Paylaş