İzleyenler, Çıkış Yolu programına hoş geldiniz. Bu haftaki konuğumuz, Çıkış Yolu’nu her hafta Ulusal Kanal’da aydınlatan Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Hoş geldiniz efendim yayınımıza.
“Hoş bulduk, merhabalar.”
Bugün sürpriz bir konuğumuz var; Sayın Emirhan Çuadar. Emirhan arkadaşımız neden stüdyoda, bize ne anlatacak? Birazdan Sayın Doğu Perinçek’ten dinlemiş olacağız. Güzel bir sürprizimiz var çünkü Ulusal Kanal izleyenlerine… Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Sayın Özlem Konur Usta da stüdyomuzda bizimle birlikte; bugün soruları benimle birlikte Sayın Genel Başkan’a iletmiş olacak. Önce sürprizle başlayalım dilerseniz Sayın Genel Başkanım.
“Evet, tabii… Büyük devrimci önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü 1938 yılında kaybettik; yani 86 yıl oldu. Ama o şimdi önümüzde, yine var. Çünkü Atatürk zamanına giriyoruz. Zor bir döneme giriyoruz, Türkiye’nin önünde zor yıllar var. Derin bir kriz var; dünya çapında büyük bir kriz var ama Türkiye’de de derin bir kriz var. Sistem bitti. Hangi sistem? Atlantik emperyalizmi tarafından 1980 sonrasında Türkiye’ye dayatılan, ‘Dünya ekonomisiyle entegrasyon’ denen sistem bitti.
Tabii bu sistemin bitmesiyle yeni bir sistem gündeme girdi. Bu, çok güçlü ve sert çatışmalarla yaşanacak bir süreç. Atlantik’ten Türkiye’nin ayrılması, yükselen Asya uygarlığının ön mevzilerine yerleşmesi öyle basit bir olay değil. Bütün dünya ölçeğinde değişiklikleri çağıran, getiren bir gelişme. O bakımdan zor bir dönem Türkiye için; ekonomi de zor, güvenlik de zor. Ancak Türkiye’nin çağ atlayacağı bir döneme giriyoruz.
Tabii böyle dönemlerde hemen ne oluyor? Türkiye’nin tarih birikimi tarih sahnesine çıkıyor. O tarih birikimimiz, son 200 yılın milli demokratik devrim birikimidir. O milli demokratik devrimimizin doruğu da Mustafa Kemal Atatürk’le hayata geçirdiğimiz Kemalist devrimdir. İstiklal Savaşımız, arkasından Cumhuriyet devrimi; hem sosyal-kültürel alanda hem de ekonomik alanda ortaçağ ilişkilerine karşı yaptığımız büyük devrimci atılımlar, başarılar… Şimdi o başarıları kesin sonuca ulaştıracağımız bir döneme giriyoruz. Milli Demokratik Devrim’in kesin zaferine ilerleyen bir Türkiye söz konusu. Dolayısıyla Atatürk tekrar önümüzde, bizlere ışık tutuyor.”
Bu koşullarda da… Atatürk’ün 13 Eylül 1920’de Meclis’e kendi imzasıyla, Büyük Millet Meclisi Reisi olarak verdiği meşhur Halkçılık Programı var. Bu Halkçılık Programı ile ilgili kaybolan bir özgün metin vardı. Atatürk bizzat Nutuk’ta ve 1923 yılında İzmit’te gazetecilerle yaptığı basın toplantısında şunu söylüyor: “13 Eylül 1920 günü Meclis’e Halkçılık Programı’nı verdik.” O program aslında bir anayasa önerisidir. “Programı aynı zamanda tab ettik (bastık), yayınladık ve zevata (Meclis üyelerine) dağıttık.”
Bunu hem 1927 yılında Nutuk’ta ifade ediyor hem de 1923’teki meşhur İzmit Basın Toplantısı’nda dile getiriyor. Biz bunun peşine düştük. İlk bu konuya eğilen rahmetli İsmail Arar’dır. Devlet bakanlığı yaptı, Türk siyasetinde çok önemli bir insandır. 1963 yılında “Atatürk’ün Halkçılık Programı” adlı bir kitabı yayınlanmıştı. İsmail Arar, bakanlık yaptığı halde, Meclis’te uzun yıllar bulunduğu halde aramış fakat bu halkçılık programının özgün metnini, yani 13 Eylül 1920’de Meclis’e Mustafa Kemal imzasıyla verilen metni bulamadığını söylüyor. O zevata dağıtılan broşürü de bulamamış.
Ondan sonra ben de bu Kemalist devrimle ilgili çalışmalar yaparken bu işin peşine düştüm. Her tarafta arıyorum, Meclis başkanlarıyla konuşuyorum. Latin harfleriyle basılmış zabıt cerideleri var, oralarda metin var ama eski harflerle olan halkçılık programı yok. Hatta Erol Şadi Erdinç (Tarık Zafer Tunaya’nın doçentiydi, benim yakın dostumdur, arşivcidir) ona başvurdum. “Bende var o,” dedi, “sana vereceğim.” Fakat kısa süre sonra ben o metni almadan Sayın Erol Şadi Erdinç’i kaybettik. Yine o halkçılık programının özgün metnine kavuşamadan bir dönem geçirdik.
Geçenlerde Emirhan Çuadar kardeşimiz… Hakikaten bazı belge ve arşiv meraklıları vardır; onlar arşivlerin tozlarıyla yaşarlar, o tozu solumazsa yaşayamazlar. Öyle bir arkadaş. Ben de öyle insanları severim, biraz da ben o tozlara meraklı biriyim. Ondan rica ettim, “Sen bu arşivlerle çok ilgilisin, bunu bulabilir misin?” diye. Emirhan kardeşimiz, benim tahmin ettiğimden çok daha kısa bir zamanda şimdi ekranda gördüğünüz Halkçılık Programı metnini buldu.
Bu, Meclis’e verilen önerge değil. Çünkü üç sütun halinde; başında “Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti’ne” diye bir hitap yok. O önerge hala yok. Ama benim tahminim; Atatürk’ün bahsettiği, meclis üyelerine dağıtılan o broşür metni budur. Biz orijinalini bulduğumuz zaman, Latin harfleriyle yazılmış metinlerden farklı orada bir şeyler olacağını tahmin ediyorduk. Musa Sarıkaya ve Kurtuluş Günen arkadaşımdan rica ettim, metni eski Türkçeden okudular ve Latin harfleriyle basılmış metinlerle karşılaştırdılar. 8-10 tane farklı şey buldular ama öze ilişkin, okuma farklarından gelen küçük şeyler.
Bu arada Prof. Dr. Serdar Şahinkaya dostumuz da bunu basmış, ben bilmiyordum, ona da buradan selam yollayalım. Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nden bulduğunu söylüyor. Aslında o arşivin ruloları bizde de vardı, demek ki biz atlamışız. Arşiv çok büyük, arkadaşlar gözden kaçırmış. Ama şimdi bu metne kavuştuk. Halkçılık Programı’nda bizim Vatan Partisi programının başında da yer alan bölümler var. Özü şu: Emperyalizme ve kapitalizme karşı. O günkü program, Kemalist devrim programı emperyalizme karşıydı ama kapitalizme karşı değildi; kapitalizme ancak emperyalist olduğu ölçüde karşıydı. Ama Halkçılık Programı’nda kapitalizme karşı ifadeler var.
Bu program bir anayasa önerisidir. 13 Eylül 1920’de Meclis’e veriliyor, 18 Eylül’de gündeme geliyor. 21 Ocak 1921’de ise meşhur anayasa (Teşkilat-ı Esasiye) kabul ediliyor. O anayasa bir meclis hükümeti sistemi getiriyor. Atatürk diyor ki: “Bu şuralara (meclislere) Ruslar ‘Sovyet’ derler ve biz Türkiye’yi ilelebet bu şuralarla yöneteceğiz.” Yani yerel plandan merkezi plana kadar bir meclislerle yönetim sistemi. Bakanlar atanmıyor, Meclis tarafından oylamayla seçiliyor. 1924 Anayasası’na kadar Türkiye 3 yıl bu sistemle yönetildi.
Tabii savaş yıllarında, İstiklal Savaşı’nın zorlukları içerisinde bu sistemi tüm boyutlarıyla uygulamak pek mümkün değildi. Savaşı yürütmek için güçlü bir merkezi hükümet gerekiyordu. 1924 Anayasası’yla Türkiye kendi gerçeğine döndü ve icranın, yürütme organının güçlü olduğu bir sisteme geçildi. Devrimleri yapacak güçlü bir merkez otoritesine ihtiyaç vardı.
Emirhan arkadaşım, bu metni bulmak için benim 20-30 yılımı verdiğim bir işi başardı. Erol Şadi Erdinç’in arşivini arıyordum, tam o sırada Emirhan arkadaşımızdan rica ettim. 8-10 gün sonra bana getirince dünyalar bizim oldu!
Emirhan Bey’i de dinleyelim; nasıl işe giriştiniz?
“Efendim, bu arşiv işine yaklaşık 4 seneden beri meraklı bir kişi olarak çalışıyorum. Arşiv konusundaki şahlanışım Türk Tarih Kurumu’yla beraber oldu. İlk belgelerimi temin ettiğim zaman aşırı bir heyecanla daha da ileri gitmek suretiyle yoluma devam ettim. İlk başta Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi… Sonra Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü ve en son adım olarak Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ne müracaat ettim. Bu 4 senelik serüvenin çok faydasını gördüm. Buradan anneme ve babama da teşekkür ederim, hiçbir zaman desteklerini eksik etmediler.”
Tarihe meraklısınız. Daha çok yakın çağ Türkiye Cumhuriyeti tarihi üzerine okumalar yapıyorsunuz değil mi?
“Evet, çokça belgenin olduğu Cumhuriyet tarihi üzerine.”
Çok memnun olduk. Burada da Halkçılık Programı’nı yeniden Türkiye’nin önüne koymuş oluyoruz. Bir de hatırlatma olmuş oldu. Atatürk’ün bütün eserlerinin ciltleri arka arkaya çıkmaya başladığında, halkçılık programını il il konferanslarla duyurmaya başlamıştık. Rahmetli Alparslan Işıklı da o toplantılarda sizinle birlikte halkçılık programını anlatıyordu. Ben de 2000’li yılların başında İzmir’de o konferanslardan birini dinlemiştim.
Elinizdeki o konferans daveti mi? 1998 yılından, yani 26 yıl öncesinden kalma… “Atatürk’ün halkçılık programı 78 yaşında” başlıklı bir davetiye. O zaman partimizin adı İşçi Partisi’ydi. Arkadaşlar, Genel Başkan’ın elindeki davetiyenin kapağını gösterme imkânımız olur mu? Mustafa Kemal Atatürk’ün halkçılık programını Büyük Millet Meclisi’ne sunmasının ve Meclis’in halkçılık beyannamesini ilan etmesinin 78. yılı nedeniyle düzenlediğimiz bir toplantıydı. Davetiyenin iç kapağında şu ifadeler yer alıyordu: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, hayat ve istiklalini yegâne ve mukaddes emel bildiği Türkiye halkını, emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak, irade ve hâkimiyetinin sahibi kılmakla gayesine vasıl olacağı kanaatindedir.”
Yani 13 Eylül 1920 tarihli bu metin, demokratik devrim programımızı ve emperyalizm ile kapitalizmin zulmüne karşı mücadeleyi esas alıyordu. Bu, devrimimizin temel programıdır; sonradan Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik olarak özetlenen altı okun özü bu halkçılık programında mevcuttur. 1920 yılının koşullarında Sovyetler Birliği ile birlikte çağın en ileri, çok köktenci ve kararlı programıydı.
Katkınız için teşekkürler. Şimdi Sayın Genel Başkan ile gündeme ilişkin sorularımıza geçiyoruz. Tarihin tekerleğinin hızla döndüğü bir süreçteyiz. Siz, 2000’e Doğru dergisinden bu yana, Aydınlık gazetesindeki yazılarınız ve haberlerinizle İsrail’in bölgedeki planlarını Türkiye kamuoyunun gündemine taşıyorsunuz. İsrail Dışişleri Bakanı, çok açık bir şekilde gelecek planlarını anlattı ve Aydınlık bunu manşetine taşıdı. Özlem Konur Usta, hem manşetle ilgili bilgi verin hem de sorunuzu Genel Başkan’a iletin.
**Özlem Konur Usta:** İsrail’in yeni Dışişleri Bakanı, konuşmasında yıllardır dikkat çektiğiniz “ikinci İsrail” planını açık ediyor. Kürtlerin dört ülkeye (Türkiye, Irak, Suriye, İran) bölündüğünü belirterek, “Kürtlere ulaşmamız ve bağlarımızı güçlendirmemiz gerekiyor; bunun siyasi ve güvenlik boyutları var” diyor. Ayrıca bölgedeki azınlıklarla doğal ittifaklar kurulması gerektiğini vurguluyor. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?
**Doğu Perinç:** Bu, 1980’lerden beri ısrarla işlediğimiz bir konu. İsrail’in Batı Asya’daki temel programı, Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmaktır. Bu nedenle Türkiye, İsrail’in bölgedeki bir numaralı hedefidir. Türkiye’nin Atlantik sistemi içerisinde İsrail’le yakınlık kurma gayretleri boşunadır. İsmail Beşikçi gibi isimlerin teorize ettiği Kürdistan planı, kaçınılmaz olarak ABD ve İsrail ile sımsıkı bir ittifakı gerektirir. PKK da artık bu gerçeği gizlemiyor; açık bir şekilde İsrail ve Amerika ile dost olduğunu ifade ediyor. 2020 yılında dönemin Mossad Başkanı, “İran’ın gücü kırılgan, Türkiye daha büyük tehdit” diyerek hedeflerinin Türkiye olduğunu açıkça belirtmişti. Çünkü Kürdistan planının önündeki en büyük engel, direnme ve bastırma kapasitesi en yüksek olan ülke Türkiye’dir.
Hükümet yetkilileri yıllarca bu durumu görmezden gelip İsrail’le dostluk yürütmeye çalışsa da, Hamas’ın Aksa Tufanı Harekâtı sonrası milletimiz Filistin dayanışmasında birleşti. Artık İsrail’i kollamak Türkiye hükümeti için imkânsız hale geldi. Bir de “Arz-ı Mev’ud” masalı var; bunu dinsel bir motife indirgemek yanlıştır. İsrail’in stratejik yaşam sorunu olarak gördüğü, Kürdistan adını verdiği o plandır. Kürdistan olursa Filistin olmaz, Filistin olursa Kürdistan olmaz. İkisi arasında kuvvetler bakımından bir karşıtlık vardır. 1991’den beri Irak’ın kuzeyinde ve ardından Suriye’nin kuzeyinde Amerikan silahlarıyla bu koridor oluşturuldu. PKK da Türkiye içinde bu planın bir parçası olarak silahlandırıldı.
**Özlem Konur Usta:** Sayın Başkan, İsrail Dışişleri Bakanı’nın sözlerinin yanı sıra, 14 Kasım’da düzenlenecek bir panelin başlığı da oldukça dikkat çekici: “Yeni Bir Orta Doğu İçin İsrail-Kürt İttifakı”. Daha önce üstü kapalı yürütülen bu ilişkilerin artık bu kadar aleni hâle gelmesini neye bağlıyorsunuz?
**Doğu Perinç:** Bu mesele sadece söylem değil, pratik bir süreçtir. PKK, mücadelesinde hep İsrail ve Amerika’yı arkasına almıştır; silah desteğinden lojistik yardıma kadar bu ilişki tescillidir. İsrail’in bölgedeki tecrübeleri ve yardımları, PKK’nın tahkimatlarında da görülmüştür. Yıllardır süren bu stratejik ortaklık artık gizlenemez noktadadır. Birincisi, Güneydoğu sınırlarımızla ilgili “müjde” kelimesini kullandı; “Müjdelerimiz olacak” dedi. İkincisi, “Sınırlarımız boyunca oluşturduğumuz güvenli bölgenin eksik kalan halkalarını tamamlayacağız” dedi. Siz, son gelişmelerle birlikte Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bu açıklamasını nasıl yorumluyorsunuz?
Bakın, bu çok tehlikeli. Türkiye ve Sayın Erdoğan, hükümetimiz de Cumhurbaşkanımız da şu anda tarihi bir fırsat yakalamıştır. O fırsat nedir? Türkiye ile Suriye’nin askeri iş birliği yaparak, Türkiye’nin güneyindeki terör örgütlerini; yani hem PKK, YPG, PYD gibi etnik terör örgütlerini hem de geçmişte Türkiye’yi hedef almış, şu anda da İslam bayrağı açıp İslam’a düşmanlık eden terör örgütlerini temizleme şansını yakalamasıdır. Vatan Partisi bu planın mimarıdır. Rusya ile 2-3 yıldır bu konuyu görüşüyoruz, Suriye ve İran devletleriyle de bu planı sürekli konuşuyoruz. İş artık olgun bir noktaya geldi. Bölgemizdeki herkes; İran, Rusya, Arap ülkeleri ve tabii Filistin, Türkiye’nin Suriye ile silahlı bir iş birliğine gideceğini görüyor ve bunu bekliyor. Fakat birdenbire bir müdahale oldu.
Sayın Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi “Güvenlik koridorunu tamamlayacağız” deniliyor. Eskiden de 30-40 kilometre derinliğinde, 900 kilometre boyunda bir hattan söz ediyorlardı. Sonuç itibarıyla bu, PKK’yı 40 kilometre güneye sürmektir. Ama 40 kilometre güneyde yine PKK ile komşusunuz. Üstelik bu sefer kendi hakimiyet alanınız genişliyor; yönetmediğiniz topraklarda güvenliği sağlamak gibi daha zor görevler üstleniyorsunuz. Amerika’nın ve İsrail’in PKK’dan vazgeçme ihtimali sıfırdır. Hükümete yakın bazı dış politika yazarları, “NATO ülkesini yanımızda tutalım, PKK yüzünden onları kızdırmayalım” fikrini işliyorlar. Amerika’nın “Gelin burada bizimle anlaşın” mesajını öne çıkarıyorlar.
Oysa Obama, “PKK bizim kara kuvvetimiz” demişti. PKK; Amerika ve İsrail’in kara kuvvetidir, stratejik piyonudur. Bunu ABD, 2020 yılındaki RAND Corporation raporundan beri açıkça ilan ediyor. O raporda PKK müttefik, Türkiye ise hedef ülke olarak tanımlanıyor. 15-16 Temmuz darbe girişimiyle, ardından seçimlerde CHP ve DEM Parti’ye verilen destekle Amerika’nın Türkiye üzerindeki stratejisinden vazgeçmediği görüldü. İster parlamenter yoldan ister darbe yoluyla olsun, hedefleri Tayyip Erdoğan hükümetini devirmek, yerine Atlantik yanlısı bir yönetim getirmek ve PKK’yı bu hükümete ortak etmektir.
Amerika’nın analizine göre Türkiye nesnel nedenlerle Asya’ya yöneliyor; Türkiye’yi artık Atlantik sistemi içinde tutmak mümkün değil. Bu durum 1990’lı yıllardan beri biliniyor. O zaman Amerika’nın stratejisi şu oluyor: “Türkiye madem kontrolümüzden çıkıyor, o halde parçalanmış, zayıflamış ve yaralı bir şekilde Asya’ya gitsin.” Amerika’nın bugünkü tüm çabası, Türkiye’nin başında direnme yeteneği düşük bir yönetim olması veya en azından kendi güdümündeki yapıların (CHP-PKK ittifakı gibi) etkili olmasıdır.
15-16 Temmuz sonrası süreçte Silivri duvarını yıkarak Türk ordusunu esaretten kurtardık. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatları, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Amerikan emperyalizmine karşı yürüttüğü harekatlardı. Şimdi ise “güvenlik koridoru” adı altında Suriye topraklarının bir kısmını kontrol etme planı, Türkiye’yi Suriye, İran ve Rusya ile karşı karşıya getirir. Türkiye bu denklemde sadece İsrail ve Amerika’yı yanında bulur, Filistin’i ise karşısına alır.
Türkiye ya Filistin’in yanındadır ya da Kürdistan’ın. PKK’yı sadece güneye itme planı, Türkiye ile Suriye arasına nifak sokar. Oysa yapılması gereken, Suriye ile iş birliği yaparak terör örgütünü tamamen bitirmektir. Tek bir terörist bırakmayacak olan harekat, Türkiye ile Suriye’nin ortak harekatıdır. Bunun dışındaki adımlar Türkiye’yi enerji güvenliğinden koparır ve büyük güvenlik risklerine sürükler.
Sayın Devlet Bahçeli’nin son açıklamalarına gelirsek; Bahçeli, terör konusunu Türk Ceza Kanunu (TCK) açısından ele alıyor. Yani “Suç işleyen cezalandırılsın” diyor. Fakat hiç Siyasi Partiler Kanunu’ndan ve DEM Parti’nin kapatılmasından söz etmiyor. Bu, “DEM Parti dursun ama içindeki suçluları alalım” demektir ki zaten yapılan budur. Abdullah Öcalan’ın Meclis kürsüsüne çağrılması, Anayasa’nın ve hukuk devletinin çiğnenmesidir. Bataklığı kurutmak yerine sinekleri öldürmeye çalışıyorlar. Türkiye devleti, PKK’nın siyasi uzantısı olan bu partiye her yıl milyarlarca lira hazine yardımı yapıyor. Bu, bir devlet zafiyetidir. Devlet Bahçeli’nin bu tutumu milleti aldatmaya yöneliktir; DEM Parti’yi kapatmadan terörle mücadele edilemez. Burada sorun yasal planda PKK’nın eli, kolu, bacağı, dili olan partilere izin verecek misiniz, vermeyecek misiniz? Sayın Bahçeli, “İzin verelim, bu partilere dokunmayalım ama tek tek suç işleyenleri Türk Ceza Kanunu’na göre cezalandıralım” diyor. Yani bugünkü statüyü de savunmuyor; o partileri devletin muhatabı haline getiriyor. Hem de en sivri adamı, Abdullah Öcalan’ı devletin muhatabı haline getiriyor.
Vatan Partisi’nin tam da bu konuda bir kampanyası var. Türk milletinin tavrı çok kararlı. Şu anda Türkiye’nin bütün illerinde, ilçelerinde Vatan Partisi bir kampanya yürütüyor. “DEM Parti kapatılsın, İkinci İsrail’e geçit yok” başlığı altında vatandaşlarımız imza atmak için kuyruklar oluşturuyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nden, Milliyetçi Hareket Partisi’nden, Zafer Partisi’nden, İYİ Parti’den; her partiden vatandaşımız geliyor, imza atıyor. Hatta yönetici düzeyinde insanlar da katılıyor.
Vatan Partisi’nin Doğu ve Güneydoğu’da çok sayıda il teşkilatı var. Oralarda Kürt kökenli yurttaşlarımız “İkinci İsrail’e geçit yok” sloganını nasıl karşılıyor? Artık yerleşiyor. İkinci İsrail şu bakımdan önemli: Bu bir Kürdistan değil. Evet, Kürdistan değil; İkinci İsrail. Kürtler kendilerine ait bir devlet sanıp da aldanmasınlar. Kürdistan diye kurulmak istenen devletçik, Amerika ve İsrail’in güdümünde. DEM Parti’nin oy oranını düşündüğümüzde, etki alanını düşündüğümüzde aldanıyorlar ya da aldanmanın eşiğindeler diyemez miyiz?
DEM Parti’nin oy oranını artıran olay, Türk devletinin kararsızlığıdır. Türk devleti DEM Parti’yi kapatsa, kararlı bir tavır alsa burada “Kürdistan”, “İkinci İsrail” falan olmayacak. Türk devleti kararlıdır; bu tavrı alsa Doğu ve Güneydoğu’daki vatandaşlarımız DEM Parti’ye oy vermeyecek. Ancak Devlet Bahçeli’nin tutumu, bu kararsızlıklar, DEM Parti’nin veya HDP’nin kapatılmaması, hatta ona para verilmesi karşısında oradaki vatandaşlarımızın zihninde bir karışıklık oluşuyor. Vatandaşlarımız Türk devletinden kararlı bir tavır görmeyince, partiler kapatılmayınca “Ben her iki tarafı da kollayan bir tavır izleyeyim” şeklinde bir opportunizme yöneliyor. Vatandaşı sorumsuzluğa iten bu tavırlar maalesef devlet zaafından kaynaklanıyor.
Diyarbakır annelerinin mücadelesiyle ilgili yaptığımız haber son dönemde çok tartışıldı. Vatan Partisi, öncü kadınlarımızla birlikte bu mücadeleyi sahiplenmişti ve sesini duyurmak istiyordu. Ancak maalesef Diyarbakır anneleri dahi devlet tarafından yalnız bırakıldı. Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdeki o kararlı, destekleyen tavırlar artık yok. Aydınlık’ta yakın zamanda bu konuda bir haber yayınladığımızda hükümete yakın bir-iki kişi tepki gösterdi ama biz Diyarbakır’daki durumu biliyoruz. Bu mücadelenin Sayın Soylu’dan sonra geriletilmesi, devletteki zaaf manzarasıyla birleşiyor. Devlet, Amerika ve İsrail’in güdümündeki “Kürdistan” projesine karşı kararlılığını vatandaşa sunamıyor. Mevcut hükümetin tereddütleri yüzünden vatandaş tavrını netleştiremiyor. Eğer parti kapatılsa, vatandaş “Burada ikinci İsrail, Kürdistan adında bir devlet olmayacak, biz de tavrımızı ona göre alalım” diyecek.
(Reklam Arası)
“Etki Ajanlığı” yasa tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde gündemde. Siyasi partiler buna yönelik tepkilerini ve fikirlerini açıklıyor. Vatan Partisi, yıllardır savunduğu görüşleri bir yasa tasarısı haline getirerek kamuoyuna duyurmaya başladı. Genel Başkan Yardımcımız Sayın Serdar Üsküplü bu konuda önemli açıklamalar yaptı. Bugün de CHP Genel Başkanı Sayın Özgür Özel, grup toplantısında bu konuya girerek “kırmızı alarm” ifadesini kullandı ve yasanın otoriterlik getireceğini iddia etti.
Dünyada Amerikan hedefi olan ülkeler; Rusya, Çin, İran ve diğerleri, kendi bağımsızlıklarını ve bütünlüklerini korumak adına Amerikan emperyalizminin tertip ve kışkırtmalarına karşı gerekli yasal düzenlemeleri yapmak zorundalar. Türkiye de bu ülkelerden biridir. 15 Temmuz darbesini yaşadık; Türkiye şimdi renkli kalkışmaların ön cephedeki hedeflerinden biri. Dolayısıyla etki ajanı faaliyetlerinin Türkiye’de bastırılması ve cezalandırılması bir güvenlik sorunudur.
Serdar Üsküplü, *Teori* dergisinin son sayısında “Project Democracy” ve NED (National Endowment for Democracy) gibi örgütlerin faaliyetlerini detaylıca anlattı. Bunlar gizli bilgiler değil; Amerika’nın örtülü/gizli “CIA” organizasyonları olarak bilinen bu yapılar, Türkiye’deki seçimleri etkilemek için para dağıtıyor, LGBT hareketlerini yemliyor ve çeşitli kışkırtmaları organize ediyorlar. Özgür Özel’in “kırmızı alarm” vermesi, aslında Amerika’nın Atlantik sisteminin güdümünde olduğunun bir itirafıdır. Türkiye’ye karşı yürütülen yıkıcı faaliyetleri koruma konusunda en hızlı açıklamayı yapmış oldu.
Türkiye, önümüzdeki süreçte bu tür renkli devrim ve kalkışma faaliyetlerinin hedefi olmaya devam edecek. Eğer bugünden tedbir almazsak, bunun bedelini çok ağır öderiz. Etki ajanlığı konusundaki yasa tasarısında en önemlisi, “etki ajanı” tanımının çok berrak ve net olmasıdır. Yorumlara açık, her tarafa çekiştirilebilecek tanımlardan kaçınmak; doğrudan Türkiye’nin bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik kışkırtıcı faaliyetleri hedef alan, köşeli ve net bir hukuki çerçeve çizmek gerekir. Vatan Partisi olarak kendi yasa hazırlığımızı da kamuoyuna sunacağız. Önemli bir sorunları var. Sanıyorum 3 ya da 4 gün önce ulusal kanalda Kemeraltı esnafının liderlerini konuk aldık. İsterseniz yönetmenimizden rica edelim; Muhammed Çopur Bey ve diğer esnaf liderlerimiz geldiler, burada problemlerini ve sorunlarını anlattılar. Oradan 2-3 dakikalık, konuyu izleyenlerimizin de bilgisine sunacak bir görüntü hazırlatmıştık, eğer hazırsa onu verelim. Arkasından da Muhammed Bey’i canlı yayında telefon bağlantısıyla ağırlayacağız ve onunla ilgili Sayın Genel Başkan’ın fikirlerini alacağız. Bilmiyorum, görüntüyü girebilir miyiz? Tamam.
Salepçioğlu İşhanı denilince benim burada ilk söylemek istediğim mesaj şu: Salepçioğlu İşhanı esnafına Excel tablosunda bir sayı ve rakam olarak bakılmamalı. Yani karşınıza Salepçioğlu İşhanı’nın gelirini yazarsınız, dersiniz ki “Vakıflar Bölge Müdürlüğü buradan şu kadar gelir elde ediyor.” Bunun bir rakamsal değeri vardır. Ancak bunun karşısında 150 işletme gibi bir rakamsal değer olmamalı; çünkü bu 150 tane aile demektir. Her biri 3-4 kişi çalıştırsa 500-600 kişi eder; ailelerini de hesaba katarsak 2000-3000 tane birebir muhatap olacağımız bir mağduriyet söz konusu. Binlerce insanın mağdur olacağı, iki ay sonra “Arkadaş, dükkanınızı kapatıyoruz” denilecek bir durumun ticari büyüklüğü ne kadar önemli olabilir ki?
Öncelikle ben Salepçioğlu İşhanı esnafının Excel tablolarında değil, birebir sohbetlerde dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu insanların hikayeleri var. İnsanları hikayeleriyle beraber yok ederseniz, tarih niye önemsenir? Tarih hafızadır. Bugün siz Salepçioğlu’nun 25-30 yıllık hafızasını yok ederseniz, aslında sadece bir kâr getirmiş olmazsınız. Vakıf mantığında normalde kamu yararı vardır. Peki kamunun yararı sadece işletmesinden para kazanmak mıdır? Az önce bahsettiğim 150 işletme, 600-700 çalışan ve vatandaşın istihdam edilmesi bir kamu yararı değil midir? Bugün en çok işsizlik meselesinin konuşulduğu, bu rakamların yavaş yavaş inmesi için ciddi tedbirlerin alınmaya çalışıldığı, ekonominin düzeltilmeye çalışıldığı ve sürekli yeni formüllerle uyandığımız bir dönemdeyiz. Ekonominin bu kadar kritik bir dönemden geçtiği, ikinci yüzyıla girdiğimiz bir süreçte; işsizliği ve mağduriyeti artıracak, çekleri ve senetleri olan insanların ödemelerini yapmaları gereken bir durumda, “Arkadaşlar sizi iki ay sonra kapı dışarı ediyoruz” demek kanaatimce bir daha gözden geçirilmelidir.
Esnafımızın liderlerinin programını biz YouTube’a da yükledik. Ben de İzmir’de büyüdüğüm için biliyorum; Salepçioğlu İşhanı öyle küçük bir yer değil, koca bir merkezdir, Kemeraltı’nın kalbidir. Şu anda Sayın Muhammed Çopur, Salepçioğlu İşhanı’nın yaşadığı sorunlar konusunda İzmir kamuoyunu aydınlattı, sonrasında ulusal kanalda Türkiye kamuoyuna taşıdı bu konuyu. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile de telefonlaştılar ve İzmir’de buluşup görüştüler.
Muhammed Bey şu anda canlı yayınımıza katılacak. Muhammed Bey sesimiz geliyor mu?
Muhammed Çopur: Evet, geliyor. Merhabalar.
Sunucu: Hoş geldiniz, iyi akşamlar Muhammed Bey.
Muhammed Çopur: İyi akşamlar diliyorum. Öncelikle stüdyodaki Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e, sizlere ve stüdyoda arka planda çalışan bütün ekip arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum. İzleyenlerimize hem esnaf arkadaşlarımızın hem de bütün mazlumların selamını gönderiyorum. Kısaca şöyle özetleyeyim, zaten programda uzun uzun konuşmuştuk: 9 Ağustos 2023 tarihinde internetten asbelkader bir ihale ilanı gördük ve bir anda fark ettik ki Salepçioğlu İşhanı ihaleye çıkarılıyor. Bunun bilgisi işhanındaki 150 tane esnafa verilmiyor, biz internetten görüyoruz. Oldubittiye getirilen bir ihale süreci başlatılıyor ve gerekçe olarak da “ticari güçlendirme” bahane ediliyor. 9 Ağustos’ta görüyoruz, 20 Ağustos’ta ihalesi var. Yani bunu öğrenmememiz, hazırlık yapmamamız ya da herhangi bir tepki göstermememiz için çok hızlı bir süreç yürütülmüş.
İşhanı, İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne ait. Normalde ihaleler oradan çıkar ama Salepçioğlu İşhanı için özel bir süreç işletilmiş. Tabii öyle olunca da hem bürokratik hem siyasi olarak yukarıya bir anda ulaşmanız mümkün olmuyor, en başta İzmir’dekilerle yürütmeniz gerekiyor. 150 esnaf aktif olarak çalışıyor, yanlarında 3-4 kişi olsa 600 kişi eder; aileleriyle beraber 2000-3000 insandan bahsediyorum. Geçen hafta sözleşmelerin yenilenmeyeceğine dair kağıdı da gönderdiler maalesef.
Burada bir noktaya daha değinmek istiyorum: Bugün haberlerden görmüşsünüzdür, Selçuk’ta beş yavrumuz elektrikli sobanın devrilmesi sonucu çıkan yangında vefat ettiler. İzmir olarak yüreğimiz parçalanıyor, inanıyorum Türkiye’nin de yüreği parçalanıyor. Bu yavrularımızı toprağa gömerken zaten gözümüz yaşlı. Ama şu da bir gerçek; bu ülkede sefalet, insanları çocuklarını evde bırakıp dışarıda bir şey aramaya mecbur ediyor. Bizim yüreğimizin yandığı bir dönemde 2000-3000 insan da mağdur edilip sefaletle baş başa bırakılacak. Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne gittiğimizde “Yapacak bir şey yok arkadaşlar, burası otel olacak” denildi. Alelacele bir otel olma telaşı var. Ve biz öğreniyoruz ki bu işin arkasında “TARKEM” (Tarihi Kemeraltı Anonim Şirketi) denilen, ileride daha çok konuşacağımız muammaların olduğu, bir ucunun bizde olup öbür ucunun kimde olduğunu bilmediğimiz, kendisiyle alakalı haberleri demir bir kubbe altında gizleyen bir yapı var.
Biz diyoruz ki, burayı birileri “İzmir Açık Hava Müzesi” yapmak istiyor. Talepçioğlu İşhanı göz göre göre birilerinin emellerine sunuluyor. Vakıflar Bölge Müdürlüğü yerleri TARKEM denilen yapıya veriyor. Bakınız, bu yapıya valiliğimizce restore ettiriliyor, Büyükşehir Belediyemizden yerleri kiraya alıyor. Ben şu soruyu soruyorum: İzmir Valiliğimizin, Büyükşehir Belediyemizin, Konak Belediyemizin yapamadığı neyi yapıyor da bütün işler bu yapı üzerinden yürütülüyor? İkinci olarak; İzmir Vakıflar Bölge Müdürü Sayın Tahir Emre Can, ziyarete gittiğimizde bir ifade kullandı. Dedi ki: “Biz TARKEM’in İsrailli bir ekibe hizmet eden bir yapı olduğunu biliyoruz, onlara Salepçioğlu İşhanı’nı vermeyiz.”
Peki, Tahir Emre Can göreve geleli bir yıl oldu. Salepçioğlu İşhanı’nın bir de vakfedilen camisi var. Bu caminin imam lojmanının TARKEM’e verildiğini öğrendik. Bir vakıf yöneticisi neden tarihi bir yapının imam lojmanını alıp bu şirkete verir? Vakıflar Bölge Müdürümüzün TARKEM ile ilişkisi nedir? Bir temsil problemi olduğunu, bir güvenlik problemi olduğunu düşünüyoruz. İki bin esnafımız ne olacak? Bu insanlar yoksullukla, sefaletle baş başa bırakılacak. TARKEM denilen yapının şeffaf olmaması sebebiyle, bu karanlığın ortaya çıkması gerektiğini düşünüyorum. Söz verdiğiniz için teşekkür ediyorum.
Sunucu: Çok teşekkürler Sayın Muhammed Çopur. Sayın Genel Başkan’ın da bu konuyla ilgili değerlendirmelerini alalım.
Doğu Perinçek: Salepçioğlu İşhanı sorunu, esnafımız için bir ekmek sorunudur ancak Türkiye’nin 85 milyonluk milleti için de bir güvenlik sorunudur. Çok açık söylüyorum; orada TARKEM denen, içinde İsrail bağlantılı unsurlar olan o karanlık örgüt aracılığıyla bir süreç yürütülüyor. Bir zamanlar Urfa’da bu tür girişimler olmuştu; “Tevrat İttifakı” gibi, semavi dinlerin ortak uygarlığı gibi perdeli kavramlar altında doğrudan doğruya Mossad’ın ve İsrail’in bir girişimi söz konusudur. Bu tespitim yalnız bana ait değildir; Türkiye’nin güvenliğinden sorumlu olan kurumlar da bu tespiti yapmıştır. Hem askeri güvenlik hem emniyet teşkilatımız konuyu tespit etmiş, tavır almaya başlamışlardır ve almaya da devam edeceklerdir.
TARKEM’in içinde doğrudan Mossad bağlantılı olduğunu saptadığımız isimler vardır. O bakımdan göreceksiniz, önümüzdeki dönem bütün çıplaklığıyla bu söylediklerim ortaya çıkacaktır. Buradan Kars’tan Edirne’ye, Van’dan Muğla’ya kadar bütün vatandaşlarımızı bu konuda tavra davet ediyoruz. Bu sadece İzmir’in sorunu değildir. İsrail, “İkinci İsrail” planları ve etki ajanlığı faaliyetleri çerçevesinde İzmir’in en kritik yerlerine kadar sızma çabası içindedir. TARKEM buna alet olan bir örgüttür. O TARKEM’de bulunan insanları da ciddiyete ve sorumluluğa davet ediyorum; etraflarına baksınlar, kimlerle birlikte hareket ediyorlar? Türk devleti ve milletimiz olarak bu tertibi bozacağız. Muhammed Çopur ve arkadaşlarına, esnafımıza teşekkür ediyoruz; bizi aydınlattılar. Hükümet de konuyla ilgilenmeye başlamıştır. AK Parti’nin de konuyu anlamaya çalıştığını öğrenmiş bulunuyorum. Mossad’ın yeraltı karargahını oluşturma çabası kesinlikle bozguna uğratılacaktır. Şahısları çok iyi biliyoruz. O TARKEM’de bulunan, aldatılan insanları da uyarıyoruz: O yapıdan ayrılın, bu menfaat uğruna İsrail ve Mossad oyunlarında rol almayın.
Sunucu: Teşekkür ediyoruz Sayın Muhammed Çopur. Aydınlık ve Ulusal Kanal, hem Kemeraltı esnafımızın hem de İzmir’de bu planlara karşı mücadele eden herkesin sesi olmaya devam edecek. İzmir’e, Kemeraltı esnafına selamlar.
Şimdi yeni bir konuya geçelim. Bugün önemli bir katılım oldu. Biraz değinmiştik ama son bir 5-10 dakika; son konuşmalarınızda milliyetçi kesimde Sayın Bahçeli’nin çıkışından sonra bir “bunalım” kelimesini kullandınız. Milliyetçilerde neden böyle bir ruh hali hasıl oldu?
Doğu Perinçek: Bunalımdan çok, Türkiye’de çok güçlü bir milliyetçi dalga kabarıyor. Vatana sahip çıkan, Türk devriminin önderi olan milliyetçilik, yeni bir atılım içine girmektedir. Son 200 yıllık tarihimize bakalım: Namık Kemaller’den bu yana; İttihat Terakki, Talat Paşalar, Enver Paşalar, 1908 Hürriyet Devrimi, 1876 Birinci Meşrutiyet, Mustafa Kemal Paşalarla yükselen Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Devrimi ve Kemalist devrimin başarıları… Bu 200 yıla baktığımızda devrimci milliyetçiliğin bu devrime önderlik ettiğini görüyoruz. Türkiye; Rusya, Çin, İran gibi imparatorluk coğrafyalarında olduğu gibi, devrimci milliyetçi akımlar açısından çok özgün ve müstesna bir coğrafyadır.
Atatürk 1937 yılında, anayasamızın başına “Türkiye Cumhuriyeti; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik, devrimci bir devlettir” formülünü yazdırmıştır. Atatürk’ü kaybetmemizden yaklaşık bir buçuk yıl evvel, bu ilkeler anayasamızın başına yazıldı. Bu çok önemlidir. Ama maalesef 1960’taki anayasa değişikliğiyle Türkiye’ye “Laik Sosyal Hukuk Devleti” diye Batı’dan alınan bir tekerleme getirildi. Yani Türk devriminin “milliyetçi devrimcilik” ile damgasını vurduğu anayasal temel formül değiştirildi. Şimdi o devrimci milliyetçiliğin; yani milli demokratik devrimimiz olan Türk devrimini kesin zafere ulaştıracak son atılımını yaşıyoruz. Bu, tarihin bize dayattığı bir olaydır. Türkiye’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve ekonomik refahını hedef alan komplolar, tertipler ve baskılar Batı’dan geldiği zaman —ki bunu biraz evvel konuştuk; İkinci İsrail planları, ABD’nin PKK’yı desteklemesi vs.— bunun karşısında Türk milliyetçiliği tekrar büyük bir yükselişe geçmiştir. Dolayısıyla bundan bir bunalım değil, Türk milliyetçiliğinin kesin zafere yönelik atılımı diye söz edebiliriz.
Bunun büyük tarihsel kaynakları vardır. Türk milliyetçiliği, Yusuf Akçura, Mustafa Kemal ve Ziya Gökalp gibi dünya çapında önemli teorisyenler çıkarmıştır. Bugün de Vatan Partisi; hem teorik ve ideolojik planda hem de siyasi ve kültürel planda o devrimci milliyetçiliğin öncüsü ve temsilcisi olarak görevini yapmaktadır. Milliyetçi dalganın kabardığı bu koşullarda Türk milliyetçiliği, tarihsel çözümlere kılıcını vuracaktır. Öyle bir tarihsel dönemdeyiz.
Bugün de mücadeleye kılıcıyla, sesiyle, sazıyla ve sözüyle katılan iki kişi oldu: Ekrem Ataer ve Ece Ataer. Çok güzel bir konuşma yaptılar; hem ipektir hem kılıçtır. Ortak bir konuşma metni hazırlamışlar.
(Ekrem Ataer ve Ece Ataer’in konuşması)
“Kıymetli misafirler, bizi izleyen dostlarımız; çok önemli bir gün, bir vuslat diyebiliriz buna. Benim konuşmalarım hep sanatın diliyle olmak durumundadır; çünkü kimyam, yaratılışım böyle. Öyle süreçler var ki insan ‘Mutlaka bir şey yapmalısın, görevlisin’ diyor. Bir yere doğru gidiyoruz ve bu yolda sadece seyredemezsiniz. Bunu aslında salondaki arkadaşlarıma değil, meslektaşlarıma anlatmak istiyorum. O kadar üzerimize geldiler ki suskunlaştık, bir şey söyleyemez hale getirildik. Artık sesimizi yükseltmeliyiz. İkinci Dünya Savaşı geçti, geriye Bertolt Brecht ve Berlin Ensemble kaldı. İspanya İç Savaşı geçti, Guernica ve Picasso kaldı. Barbarossa Harekâtı’nın arkasından Şostakoviç’in o muazzam Leningrad kuşatmasına karşı yazdığı 7. Senfoni kaldı. Bizler tarihi notalarımızla, paletlerimizle, sesimizle, fırçalarımızla, keskilerimizle, heykellerimizle taşıyan bir alanın insanlarıyız. Bize hepsinden daha fazla öncü olma görevi düşüyor.
Bu öncü olma görevini ilk defa yaşamıyoruz. 2013 yılında Aydınlık Gazetesi ile buluştuğumuzda o heyecanı yaşadık. Silivri barikatı yıkılırken otobüsün üstünde İlker Yücel ve diğer arkadaşlarımızla beraberdik. Sabahın ilk ışıklarını nöbetçi çadırında Şule Perinçek ile karşıladık. Gezi Parkı’nda, şu an aramızda olmayan ustamız Levent Kırca ile türküler söyledik, halaylar çektik. Yine yapabiliriz; bu güç bizim damarlarımızdaki kanda var. Üç yıl önce sevgili İlker Yücel’e ‘Bize bir görev verin, kendimizi görevlendirmek istiyoruz’ demiştik. O süreç bizi bugün buraya getirdi.”
Vatan Partisi hareketini, bir Türkmen obasına benzetiyorum. Kıl çadırların kurulduğu, koyun tüyünün sabunla harmanlanmasıyla oluşan, sağlıklı, beton gibi soğuğu geçirmeyen o keçe çadırların obasına… Altlarında kadınların emeği olan rengarenk kıl kilimlerin olduğu, plastik halılar gibi elektrik yüklemeyen, aksine enerjiyi dengeleyen bir yapı. Gazetesiyle, televizyonuyla, dergileriyle, kaynak yayınlarıyla; civan delikanlılar, ceylan gözlü kızlar, kadınlar ve gençlerle dolup taşan; sürekli üreten ama daha fazlasına niyetli bir obadan bahsediyorum. Kızılca günde de kutlu günde de yan yana toylarını kurup, ellerinde aydınlık çerağları ile yola çıkan insanların buluştuğu bir oba… Biz meseleye böyle bakıyoruz.
Bugün 12 Kasım, o obanın bilgesinin otağının kapısındayız. Dedik ki: “Bir çerağ da bize verin.”
*İşte meydan, gir dediler,*
*Bu dervişlik nedir dedik, ateşten gömlek dediler.*
*Yerlerinden yer verdiler, meydana sofra serdiler,*
*Bu kazanda var gel kaynağı, daha çiğsin yan dediler.*
*Ondan sonra bizim ile ol, sen de mihman dediler.*
Eyvallah dedik. Biz de çerağlarımızı alacağız; mihman olma yolunda sizlerle yoldaş olmaya geldik.”
Vatan Partisi; sanat, kültür, bilim ve felsefe dünyasından üreticilerin ve emekçi önderlerinin katılımlarıyla, Türk Devrimi’nin son büyük atılımında öncü parti karakterini pekiştirmiştir. Ekrem Ataer ve Ece Ataer arkadaşlarımızın katılımı bize büyük bir şevk ve kuvvet kazandırdı. Onlar hem teorisyen hem icracı; ahlak ve karakter bakımından örnek, tam anlamıyla öncü tarifini temsil eden kişiliklerdir.
Vatan Partisi’nin şöyle bir özelliği var: Her il ve ilçe binamızda bir yazar, bir şair, bir aydın çıkıyor. Güvenlik sorumlumuz İzzettin Özgübar mesela, bir emniyet müdürü ama aynı zamanda şair. Gaziantep’te Cuma Dal, şehrin işgale karşı direniş kitabını yazmış. Süzülmüş aydın namusu, mıknatıs gibi Vatan Partisi’nin etrafında toplanıyor. Levent Kırca, Demirtaş Ceyhun ve daha niceleri… Bunun sırrı, partinin hedeflerine olan kararlılığı ve o hedefe emeğini veren insanların bir araya gelmesidir.
Haftanın kitabını önerelim: Kemalist Devrim’e 60 yılımı verdim. Şu anda 8 kitap olan “Kemalist Devrim” dizisini değerli izleyicilerimize öneriyoruz. Müzik olarak da Ekrem Ataer arkadaşımızın sazından ve sözünden “Hekimoğlu”nu sunuyoruz.
(İzmir Kemeraltı esnafından gelen teşekkür mesajları okundu.)
Bu televizyon üreticiler için var; her zaman sizin sesiniz olacaktır. Haftaya Salı günü yeniden “Çıkış Yolu”nda buluşmak üzere, iyi akşamlar.

