Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, herkesi saygıyla selamlıyoruz. Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Bugün, Aydınlık gazetesinden Nadir Temeloğlu ile beraber Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz.
Türkiye, 28 Mayıs’ta ikinci tur seçimlerini tamamladı ve Sayın Doğu Perinçek, seçimlerden sonra ilk kez ekran karşısında. Biz de seçimleri, seçimlerden çıkan mesajları, Türkiye’nin önündeki sorunları ve çözüm yollarını konuşacağız. Hoş geldiniz Sayın Perinçek.
**Sayın Perinçek:** Merhaba.
Türkiye tarihi bir seçim dönemini yaşadı. Hemen herkesin aklındaki ilk soruyla başlayalım: Tayyip Erdoğan nasıl kazandı, neden kazandı?
Evet, bakın bu sorunun cevabını Uğur Işılak’ın -sanırım video klip diyorduk- klibinde görebiliriz. O klibi seçimden 4-5 gün önce seyrettim. O klipte Sayın Cumhurbaşkanı’nın niçin kazandığı çok açık bir şekilde anlatılıyor. “Safın belli olsun” diyor zaten. AK Parti ve Tayyip Erdoğan bu seçimde bir cephe tuttu. O, “Türkiye cephesi”dir. O klipte küresel efendiler karşıya alınıyor, emperyalizm reddediliyor ve PKK’ya, dağdan medet umanlara karşı açık bir tavır gösteriliyor. Ay yıldıza yaslanıyor. Yani Tayyip Erdoğan bu seçimde Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, vatanın birliğini ve bütünlüğünü, bayrağı arkasına aldı.
Karşı taraf ise, yani Kılıçdaroğlu; bir kolunda FETÖ, bir kolunda PKK ile yürüdü. Toplum, kimlerle beraber olduğunu çok net gördü. Yani FETÖ’nün ve bölücülüğün yanında, sırtını Atlantik emperyalistlerine dayamış bir görüntü vardı. Sonuç itibarıyla 21 yıldır Türkiye’yi yöneten bir iktidar var, bir yıpranmışlık ve ekonomik memnuniyetsizlik söz konusu. Buna rağmen toplum; Türk milletinin, devletin ve vatan bütünlüğünün yanında, emperyalizmin karşısında tavır aldı. Bu toplum, belki de Türkiye tarihinde -Atatürk dönemi ve İstiklal Savaşı dışında- emperyalizmle bu kadar açık ve net karşı karşıya geldiği bir seçim yaşadı. Türk milleti burada ağırlığını koydu. Yıpranmış ve ekonomik sorunları olan bir hükümete rağmen Tayyip Erdoğan küçük bir farkla kazandı. Bu az farkın da altını çizmek lazım; bu muazzam veya ezici bir zafer değil.
AK Parti’nin de kendini gözden geçirmesi gereken veriler var: Millet Meclisi seçiminde oy kaybetti, Cumhurbaşkanlığı seçimini birinci turda bitiremedi. Atlantik Cephesi ise PKK ve FETÖ ile beraber, mevcut memnuniyetsizliği kullanarak %48’e yakın oy aldı.
Seçimden hemen önce AK Parti’nin Atatürk’ün 10. Yıl Nutku ile ilgili bir video yayınlaması çok önemliydi. Biz hep “Bu seçimin sonucunu Atatürk belirleyecek, Atatürk hangi taraftaysa o kazanacak” diyorduk. Diğer taraf Atatürk’ün bayrağını açamadı; açamazdı da, çünkü PKK ve FETÖ ile beraberdiler. Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk’ün kurduğu parti olduğu halde bu seçimlere Atatürk vurgusuyla girmedi. Ama öte yandan; terörle mücadelede, vatan bütünlüğünde ve emperyalizme karşı duruşta, yani Atatürk’ün mevzisinde olan AK Parti, seçim kampanyasında Atatürk temalarını kullandı. Bu çok çarpıcıydı.
Atatürk, Türkiye’nin 200 yıllık Milli Demokratik Devrim sürecinde, emperyalizme karşı büyük bir savaş kazanmış, İstiklal Savaşı’nı zaferle sonuçlandırmış büyük bir devrimcidir. Onun en önemli özelliği emperyalizme karşı mücadelesidir. Atatürkçülük; mini etek giymek, rakı içmek veya “gardırop Atatürkçülüğü” yapmak değildir. Atatürk, emperyalizme karşı dünya çapında savaş vermiş ve bütün mazlum milletlere örnek olmuş bir liderdir. Bugünün Atatürk mevzisi; teröre karşı mücadele, Amerikan emperyalizmine karşı duruş ve FETÖ’yü temizlemektir. AK Parti, FETÖ’yü temizleyerek CHP’den farkını ortaya koydu, çünkü CHP o süreçte FETÖ ile yan yanaydı.
2014’ten sonra bambaşka bir AK Parti var. Daha önce Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eş başkanlığı gibi söylemleri vardı, Ergenekon-Balyoz süreçlerinde hata yaptılar. Ancak 2014’ten sonra AK Parti; Amerika’ya, FETÖ’ye ve PKK’ya karşı silahlı mücadele sürecine girdi. 15-16 Temmuz darbe girişiminde, Vatan Partisi’nin cesur çıkışı ve hükümetin kararlılığıyla bu süreç bastırıldı.
Seçimler sadece Türkiye’de değil, dünyada da yankılandı. Artık seçimler dünya ölçeğinde sonuçlar doğuruyor. Emperyalist Batı basını, seçim sonuçlarından dolayı büyük bir hoşnutsuzluk ve yenilgi psikolojisi içinde. Öte yandan emperyalizme karşı savaşan Rusya, Çin, Suriye ve Türk Cumhuriyetlerinde Tayyip Erdoğan’ın kazanması sevinçle karşılandı. Bu saflaşma çok öğretici.
Kendisine “solcu” diyen partilere bakıyoruz, Atlantik güçleriyle beraberler. Ben onları solcu olarak görmüyorum. Günümüzde saflaşmayı belirleyen şey; emperyalizme karşı olmak veya emperyalizmin yanında olmaktır. Emperyalizmin yanında olmak tutuculuktur, ona karşı mücadele etmek ise devrimciliktir. Solun yeri, emperyalizme karşı mevzilenmektir. Onlar “demokrasi cephesindeyiz” diyorlar ama emperyalizm demokrasinin katilidir. Gerçek demokrasi, emperyalizme karşı yürütülen Milli Kurtuluş Savaşları’nın ürünüdür.
Son olarak; RAND Corporation raporları veya ABD’nin “Erdoğan’ı devirme” planları neden başarılamadı? Çünkü 200 yıllık bir Türk milleti birikimi var. Türk devriminin kazandığı bu birikim, Türkiye’nin tekrar Atlantik’in yönetimine girmesine müsaade etmedi. Türkiye artık bu noktadadır. Türkiye, Amerika’ya boyun eğenlerin veya Amerika’dan onay alanların iktidarda olduğu dönemi aştı. Geçmiş dönemde iktidar formülü şuydu: Amerika ile beraber olursunuz, Amerika size “olur” der, sizi destekler ve siz de iktidarda olursunuz. Turgut Özal, Tansu Çiller ve hatta AK Parti’nin 2002’den 2013-14’e kadar olan döneminde olduğu gibi; AK Parti de sonuç itibarıyla Amerika’nın tertipleriyle 2002 yılında iktidara geldi. Ancak 2013-2014 yıllarında, Vatan Partisi önderliğinde Silivri duvarlarının yıkılmasıyla birlikte Türkiye yeni bir döneme girdi.
Yeni dönemin iktidar formülü artık Amerika tarafından belirlenmiyor; Amerika’ya kim direnirse onun iktidar olacağı bir dönemdeyiz. 2014 öncesinin formülü “Amerika’nın olur dediği iktidar” iken, 2014 sonrasının formülü “Amerika’ya direnerek iktidar olmak”tır. Bu değişim, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki konumunu kaybetmesi ve ekonomik olarak gerilemesiyle yakından ilgilidir. 1950’de dünya ekonomisinin yarısını üreten Amerika, bugün %14-15’ini üretmektedir. Dolar saltanatı yıkılmış, Rusya ve Çin gibi güçlerin yükselişiyle dünyadaki dengeler değişmiştir. Bu değişen dengeler, Türkiye’de 1980 Turgut Özal programının duvarlarını 2013-2014’ten sonra yıkmıştır.
Sayın Cumhurbaşkanı’nı kutlayanlardan biri de Biden’dı; telefon görüşmesinde F-16 ve İsveç’in NATO’ya katılımı gündeme geldi. Peki, AK Parti’yi Amerika ve Batı ile ilişkilerde neler bekliyor? AK Parti’nin içinde her zaman iki farklı güç olmuştur: Bir tarafta Amerika yanlısı kanat, diğer tarafta ise milli kanat. Abdullah Gül, Babacan ve Davutoğlu gibi isimlerin AK Parti’den çıkması ve FETÖ ile geçmişteki iş birliği, bu iç çatışmanın ispatıdır. Bugün de AK Parti içerisinde hem milli güçler hem de Amerika dostları bulunmaktadır. Tayyip Erdoğan esas olarak Amerika’ya karşı mesafeli siyasetin temsilcisi gibi görünse de, birlikte hareket ettiği güçler içinde Amerika’nın önemli bir ağırlığı vardır.
Amerika, bu seçimden sonra AK Parti yönetimine karşı iki ayaklı bir strateji izlemektedir. Birincisi baskı, tehdit ve gerekirse güç kullanımıdır; bu amaçla Ege kıyılarına, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine üsler kurmuştur. Karadeniz’de de Ukrayna ve Gürcistan üzerinden baskı araçlarına sahiptir. İkincisi ise “gel dost olalım, iş birliği yapalım” diyerek Erdoğan’ı Atlantik sisteminde tutma çabasıdır. Önümüzdeki süreçte Amerika, hem baskılarını sürdürecek hem de Erdoğan’a “NATO’nun uslu ülkesi olmaya devam et” çağrısında bulunacaktır.
Örneğin, Kosova’daki duruma bakmak gerekir. Sırbistan emperyalizme karşı direnirken, karşısında NATO kuvvetleri bulunmaktadır ve bu kuvvetlerin içinde Türk askerleri de yer almaktadır. Vatan Partisi olarak, Sırbistan’a karşı Türk askerinin NATO kuvveti olarak kullanılmasını şiddetle protesto ediyoruz. Tayyip Erdoğan yönetimine çağrımız şudur: Kosova’daki Türk askerini NATO’nun içinden derhal çekin. Kore Savaşı’ndaki gibi Amerika’nın askeri olmayalım. Mehmetçik, Washington’un askeri olamaz. Bize Sırbistan, Rusya ve Macaristan gibi ülkeler lazım; Amerika’ya teslim olan, Amerikan bayrağıyla devletçilik oynayan yapılarla Türkiye’nin beraberliğinin anlamı yoktur.
NATO ile beraberlik Türkiye’nin geleceğine ihanettir. Türkiye’yi 500 milyar dolar borca batıran, geçim sıkıntısına yol açan ekonomik program, Amerika’nın programıdır ve NATO’nun gücüyle korunmaktadır. Türk askeri, kendisine ve insanlığa karşı silah kullanan bu mekanizmanın bir parçası olamaz.
Seçim sonuçlarına baktığımızda, Erdoğan’ın ilk turda seçilememesini bir zafer olarak görmemek gerekir. AK Parti’nin Millet Meclisi seçiminde aldığı oylarda ciddi bir düşüş (yüzde yedi) var. 21 yılın sonunda borca batmış, ekonomisi büyük zorluklar içindeki Türkiye’de, halkın geçim derdine rağmen PKK ve FETÖ’ye karşı tavrı nedeniyle Erdoğan %52 oy alabilmiştir. Bu, zoru zoruna kazanılmış bir seçimdir. AK Parti’nin bu sonuçlardan bir zafer sarhoşluğu çıkarması tehlikelidir; milletin bu iktidardan bıktığını anlaması gerekir. Karşısında PKK ve FETÖ ile iş birliği yapan bir Kılıçdaroğlu olması, Erdoğan için büyük bir üstünlüktü.
Şimdi ise kabine tartışmaları var; ekonominin başına Mehmet Şimşek gibi isimlerin getirilmesi konuşuluyor. Mehmet Şimşek, uluslararası ekonomi çevrelerince bilinen bir isim. Erdoğan ona nasıl bir rol verecek? Batı ile finansal ilişkilerde bir diplomat mı, yoksa yeni bir Kemal Derviş olarak ekonomik programın lideri mi? Erdoğan’ın Beştepe’deki konuşmasında “küresel piyasalarda itibar” vurgusu yapması kaygı vericidir. Eğer Türkiye Londra ve New York bankalarından tekrar sıcak para dilenecekse, bu program kısa sürede çöker. Amerikan ekonomisinin sonbaharda çöküşüne dair beklentiler varken ve Avrupa’da resesyon başlamışken, iflas etmiş bir modele dönmek Türkiye’yi çok zor durumlara düşürür.
Türkiye’nin önünde sistem dışı, devrimci çözümlerden başka yol kalmamıştır. Vatan Partisi olarak önerimiz; yurt dışına kaçırılmış 500 milyar dolarlık servetin Türkiye’ye getirilmesi, bankaların yüksek karlarından %80 kurumlar vergisi alınarak kamu yatırımlarına yönlendirilmesi ve Çin ile Rusya gibi ülkelerle stratejik iş birlikleriyle Türkiye’nin bir üretim üssü haline getirilmesidir. Mehmet Şimşek’in varlığı ise Erdoğan yönetimi açısından bir güvensizlik sebebidir; çünkü Şimşek demek, Batı sermayesi ve küresel güçlerin denetimi demektir. Seçim sonrası “IMF’ye dönmeyeceğiz” diyen Erdoğan’ın, aynı zamanda “Londra tefecilerine emanet edemezler” diyerek çelişkili bir denge siyaseti yürüttüğünü görüyoruz. AK Parti içerisinde ulusal güçler, Atlantik sistemi ve çeşitli eğilimler bir arada bulunuyor. Aslında biz 2010’lu yıllarda Silivri’deyken de bu ayrımlara dikkat çekmiştik. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün iki farklı eğilimi temsil ettiğini ifade etmiştik. AK Parti içindeki bu saflaşma ve çatışma hâlâ devam ediyor; parti bu ikiliği çözmeden ilerleyemez. Bir yandan Sayın Cumhurbaşkanı, IMF dönemine dönmeyeceğimizi ve Londra tefecilerinden sıcak para dilenmeyeceğimizi söylüyor ki bu, AK Parti’nin olumlu yönünü temsil ediyor. Diğer yandan uluslararası piyasalarda itibar arayışı, partinin içinde küresel Atlantik sermayesinden medet uman bir eğilimin varlığını gösteriyor. Vatan Partisi olarak biz, ister AK Parti’de ister CHP’de olsun, her yerdeki milli eğilimlerin yanındayız; onlara önderlik edip ışık tutacağız. Ancak Türkiye’yi 500 milyar dolar borca batıran ve Turgut Özal’dan bugüne gelen “dünya ekonomisiyle bütünleşme” çizgisinin karşısında kararlı bir şekilde mücadele edeceğiz.
Dünya, 1929 buhranını da aşan derin bir kriz döneminden geçiyor. AK Parti; bu bocalayan, yalpalayan ve “denge” olarak adlandırdığı siyasetlerle yoluna devam edemez. Bu seçimlerde en önemli noktalardan biri, küresel efendilere karşı tavır alınması ve milliyetçiliğin yükselmesi oldu. AK Parti, milliyetçi bir duruşla, özellikle CHP ve İYİ Parti gibi Atlantikçi yapılara karşı milli cepheyi tuttuğu için başarıya ulaştı. Kılıçdaroğlu ise ikinci turda farklı bir çizgi izlese de FETÖ ve PKK gibi yapılarla olan ilişkisi nedeniyle seçmeni ikna edemedi. Türkiye’de milliyetçi dalganın yükselişi, 2020 tarihli Rand Corporation raporunda da açıkça ifade edilmiştir.
Bu noktada İYİ Parti veya Zafer Partisi gibi “milliyetçiyim” diyen yapıları sorgulamak gerekir. Gladio ile ilişkili olanların, Mossad ile bağı bilinenlerin ya da arkasına ABD’yi alıp Afgan ve Suriyeli misafirlerimize karşı düşmanlık kışkırtanların Türk milliyetçiliği ile ilgisi yoktur. Bu, Amerikan ve İsrail kaynaklı bir kışkırtmadır. Türk milliyetçiliği devrimcidir, mazlum milletlere düşmanlık etmez; emperyalizme karşı durur. Meral Akşener’in geçmişteki FETÖ kumpaslarındaki rolü ve TSK’nın dinlenmesi gibi olaylar, kimin gerçekten milli olduğunu göstermektedir. Bugün dünyada yükselen milliyetçilik, Rusya’dan Çin’e ve Suriye’ye kadar emperyalizme karşı bir direniş eksenindedir.
Vatan Partisi olarak biz, Türkiye’nin içinde bulunduğu çözümsüzlüğü aşmayı hedefliyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimi kazanması, Amerikan planlarını bozan önemli bir gelişmedir ancak köklü bir çözüm üretilmemiştir. Hükümet hâlâ bir üretim devrimi sürecine girmemiş; ekonomi, dış politika ve güvenlik konularında yalpalamaktadır. Özellikle Mehmet Şimşek’in göreve getirilmesi, Batı’dan gelen baskılar karşısında direnme kabiliyetinin zayıflığını göstermektedir. Türkiye; Turgut Özal’ın mirası olan IMF bağımlı, sıcak para odaklı ve üreticiyi yıkıma uğratan 1980 karşı devrim programını terk etmelidir. Yatırım, üretim ve ihracat hedefi, tasarruf bilinciyle birleşmediği sürece havada kalacaktır.
Altılı masaya gelince; bu yapı zaten dağılmaya mahkûmdur. DEVA ve Gelecek gibi partiler, kendi güçleri olmadığı halde CHP üzerinden meclise girerek bir tür vurgun yapmışlardır. Bu durum, CHP içinde de bunalımlara ve itirazlara neden olmaktadır. İYİ Parti ise zaten ABD’nin müdahalesiyle tekrar o masaya oturtulmuştu. Sonuç itibariyle bu ilişkiler, Türkiye’nin kaynaklarını paylaşmak üzerine kuruludur ve ülkenin gerçek sorunlarına çözüm üretmekten uzaktır. Bir de kaybedilen bir seçim var. Bunların hepsini topladığımız zaman Altılı Masa’nın ufkunda bunalımdan başka bir şey gözükmüyor. Büyük bir ihtimalle o yapı devam etmeyecek. Bir de ortak amaçlar vardı: “Ben koltuk sahibi olayım”, “Kılıçdaroğlu açısından ben Cumhurbaşkanı olayım” yahut “Cumhuriyet Halk Partisi açısından bu seçimde başarı kazanayım” gibi… İYİ Parti de bu ittifaklarla birtakım başarı projeleri hedeflemişti. Seçim bittiği için, Altılı Masa’daki tek tek partilerin amaçları açısından masanın fazla bir anlamı kalmadı.
Bu amaçlardan bir tanesini parlamenter sisteme geçiş olarak sunuyorlardı; o da olmadı. Seçim kaybedildiği için Altılı Masa’nın Türkiye’ye vaat ettiği güçlendirilmiş parlamenter rejim gerçekleşemedi. Bu, en azından referanduma götürmek için gereken anayasa değişikliğiyle, yani Meclis çoğunluğu sayesinde olacaktı. Ancak bakıyoruz; Mecliste de Altılı Masa ağır bir yenilgiye uğradı ve çoğunluğu sağlayamadı. AK Parti %7 oy kaybetti ama kaybettiği oylar büyük ölçüde Milliyetçi Hareket Partisi’ne gittiği için sonuç itibarıyla Cumhur İttifakı Mecliste çoğunluğu korudu. Altılı Masa ise Meclis açısından beklenenin ötesinde bir yenilgi aldı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) açısından da kendi elindeki sandalyelerin önemli bir kısmını, manasız bir şekilde Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı adayı olsun diye feda ettiler. Çünkü o sandalyeleri vererek onu masada Cumhurbaşkanı adayı yaptılar. Kılıçdaroğlu’nun çıkarı ile CHP’nin çıkarı orada birbirinden ayrılmıştı. Şimdi o tabloya baktığımızda, bu partilerin liderlerinin hiçbiri Mecliste yok. Bu durum, partilerin işleyişinde sorun yaratacak bir hâle gelir mi? Tabii ki gelir; çünkü onlara güya Cumhurbaşkanı yardımcılığı vadedilmişti. Bu da bir bunalım yaratıyor. O partilerin Türkiye’de önemli bir varlığı yok ama parlamentoda sandalyeleri var; ancak o sandalyelerin başında da parti liderleri yok. Bu durum bir kriz sebebidir.
CHP’nin içinde bulunduğu krizle ilgili olarak şunu sormak lazım: CHP’nin krizde olmadığı bir dönem var mı? Atlantik sistemine bağlandığı ve Kemalist devrimci değerleri terk ettiği için CHP, kendi kurucu değerleriyle sürekli bir kavgaya girmiş oldu. Bu durum, CHP’de süregelen akut bir kriz nedeni. En önemlisi de bu krizin bir çaresinin olmaması. Yani CHP’yi kurtarmak artık mümkün değil. “CHP’yi kurtaracağız, altı ok çizgisine döndüreceğiz” gibi iddiaların mümkün olmadığı görülüyor. Çünkü CHP’de uzun zamandan beri Atatürk’ün çizgisinde, altı okçu, devrimci bir muhalefet veya grup yok. Hepsi “demokrasicilik” oynuyor. En son Aslı Baykal bile “diktatör” diye suçluyor ama o da altı ok bayrağını açmıyor; çünkü babası Deniz Baykal, “Altı ok babaannemin resmi gibi” demişti.
CHP’deki Kılıçdaroğlu karşıtı muhalefet de sonuç itibarıyla partinin meşhur programını, yani altı oku kabul etmiyor. Yılmaz Ateş ve benzeri isimlerin Ekrem İmamoğlu ile hareket ettiği söyleniyor. Kılıçdaroğlu’ndan da daha fazla Atlantik’e bağlı olanların yanına savruluyorlar. Orada “Kılıçdaroğlu düşmanlığı” hastalığı var. Tıpkı Tayyip Erdoğan karşıtlığı gibi, akılla ve programla bağı olmayan bir düşmanlık bu. Sen İmamoğlu ile beraber nasıl Atatürkçülük yapacaksın? Kimi ikna edeceksin?
Büyükşehirler açısından asıl düşünmesi gereken parti AK Parti. Ekonomide derinleşen krizler olduğuna ve son seçim sonuçlarına baktığımızda; İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Mersin, Adana gibi Türkiye’nin lokomotif kentlerini, ticaret ve sanayi merkezlerini kaybettiğiniz zaman, Türkiye’de belediyeleri kaybettiniz demektir. Trakya ile birlikte sanayi Türkiye’si ve kıyıların Türkiye’si AK Parti’nin kontrolünden çıkmış gözüküyor. Önümüzdeki süreçte ekonomik sıkıntıların da artacağını eklediğimizde, AK Parti’nin önünde yerel seçimler açısından ciddi sorunlar var.
CHP’de İmamoğlu ile birlikte her şeyin değişebileceği gibi bir rüzgâr estirilmeye çalışılıyor. Ancak CHP’de bunalım bitmez çünkü sebebi kimliğini yitirmesidir. CHP, Atatürk’ün partisi olduğunu iddia etse de şu anda Türkiye’de Atatürk’e HDP’den sonra en uzak partiler CHP ve İYİ Parti’dir. Çıkan muhalefet de eski devrimci Atatürk kimliğinin yeniden kazanılması yönünde değil, kimliğin daha da bozulması ve Atlantik markasına daha fazla bağlanılması şeklinde ortaya çıkıyor. Kılıçdaroğlu’nun alternatifi Atatürk değil, “daha fazla Biden’cılık” yani Amerika’ya daha fazla bağlanalım, Fener Patrikhanesi ile ilişkileri güçlendirelim, PKK ve FETÖ ile bağları kuvvetlendirelim diyen İmamoğlu çizgisidir.
Ecevit döneminde başlayan sosyal demokrasi ve “demokratik sol” kavramlarıyla Kemalizm ve Altı Ok adım adım terk edildi. CHP, bir zamanlar savaştığı emperyalistlerin denetimine sokuldu ve bir Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne dönüştürüldü. İçinde bu gidişata karşı bir muhalefet de gözükmüyor. Kemalist devrimin bayraktarlığı artık Vatan Partisi’ndedir. Vatan Partisi programında Altı Ok benimsenmektedir.
CHP tabanının %90-95’i vatanseverdir ve Atatürk devrimi cephesindedir. Ancak bu kesim, partisinin önderliği tarafından kontrol ediliyor. Türkiye ile emperyalizm arasındaki çelişme derinleştikçe, o kesim de zincirlerini kıracaktır.
Yeni oluşan Meclis, Osmanlı’nın son dönemindeki meclise benziyor. Türkiye’ye ihanetin çeşitli şubelerinin (bölücüler, Atatürk düşmanları, şeriatçılar, FETÖ’cüler) cüretkâr bir şekilde bulunduğu bir “çözümsüzlük meclisi” ortaya çıktı. Cengiz Çandar gibi isimlerin olduğu bu yapı, Türkiye’nin kriz döneminde her türlü şer akımının baş göstereceği bir meclis tablosudur. Vatan Partisi ise sistem dışı, devrimci çözümü temsil ettiği için hem Atlantikçiler hem de mevcut iktidar tarafından medyada engellenmektedir. Çünkü Vatan Partisi bu oyunu bozan taraftır. Onun için o sistemin partileri; ister Cumhur İttifakı tarafı olsun, ister Millet İttifakı ya da Biden tayfası olsun, Vatan Partisi’ne kendi elindeki medyaları kapatıyor. Kapatıyor ama bunun bir çaresi yok. Dünyada hiçbir zaman buna çare bulunamamış. Mustafa Kemal’i de kapatmışlardı; Mustafa Kemal onların iktidarını yıktı. Lenin’e de kapatmışlardı; Lenin de onların iktidarını yıktı. Mao’ya da kapatmışlardı; Mao da onların iktidarını yıktı. Cezayir’de de emperyalistler, Cezayir Kurtuluş Savaşı’na karşı ellerindeki bütün basını kapatmışlardı; Cezayir Kurtuluş Savaşı da onları yıktı. Diğer bütün tecrübelerde; diyelim Küba’sında, Kore’sinde, Vietnam’ında aynı olaylar yaşandı. Onun için Vatan Partisi’ne birtakım yasaklar uygulayarak, elindeki medya araçlarını kapatarak bu sistemi kurtarma şansları yok. Göreceğiz onu. İstedikleri kadar kapatsınlar; Vatan Partisi Türk milletiyle bağlarını güçlendirecek araçları zaten yaratıyor, daha da fazla yaratacaktır ve Türkiye’deki medyanın zincirlerini de kıracaktır.
Seçim ve seçim sonuçlarıyla ilgili Vatan Partisi’nin kendisiyle ilgili bir değerlendirmesi oldu mu? Şimdi bizim burada, gelecek hafta konuşalım bunu. Sebebi, önümüzde Merkez Karar Kurulumuz’un iki günlük kampta diyebileceğimiz yoğun bir çalışması olacak. Bir günde Başkanlık Kurulu’nun ön çalışması var. Üç gün diyelim. Vatan Partisi niçin bu kadar düşük oy aldı? Bunları değerlendireceğiz. Vatan Partisi’nin karşılaştığı sorunları ve tabii burada çözüm üreterek değerlendireceğiz. Ama ben genel başkan olarak burada bazı görüşler açıklarsam, önümüzdeki Merkez Karar Kurulu toplantısında birtakım görüşlerin serbest ve bütün yalınlığıyla açıklanmasına set çekmiş olabilirim. O bakımdan gelin bunu bugün konuşmayalım. Merkez Karar Kurulu toplantımızdan sonra gelecek hafta daha verimli bir şekilde konuşabiliriz.
Sayın Perinçek, sizin aslında program boyunca anlattıklarınızı alt alta yazarsak bunalımın ve çözümsüzlüğün arttığını gözler önüne seriyoruz. Şöyle arttı: Bir seçim yapıldı ve sorunu çözemiyor. Yani bir şeyi çözdü; Amerika Birleşik Devletleri’nin bir atağı vardı, o mevzide durdu Türkiye. Ama onu püskürtmüş ve sorunu çözmüş değil; yani düşmanı denize dökmedi. Peki köklü çözüm nedir? Düşmanı denize dökmektir. Ama ne oldu? Amerika Birleşik Devletleri’nin bir planı bozuldu. Bu önemli, çok faydalı. Ama mevcut hükümet —Sayın Cumhurbaşkanımızın başında bulunduğu hükümet diyorum ama onlar “kabine” diyor— zaten kabine dedikleri an çözümsüzlük başlıyor. Bakın, ben hükümet diyorum, çözüm arzu ettiğim için. Bunlar kabine diyor. Kabine hiçbir şey çözemez; kabine, anayasa dışı bir kavram. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçtik falan filan deniliyor, Cumhurbaşkanımız bile kabine diyor. Anayasada kabine yok. Kendi getirdikleri anayasanın dışındalar; anayasada olmayan bir kavramı kullanıyorlar. İkincisi, kullandıkları kavram Amerika’dan ithal. Türkiye tarihinde olmayan bir kavram. Türkiye’de “hükümet” vardır; saygı uyandıran, otoritesi olan bir kavramdır. Kabinenin hangi otoritesi var? Kabine kavramı Türk milletine hangi disiplini ve hangi çözümü vaat ediyor? Yok. Disiplin yok, çözüm yok, Amerikan taklidinden başka bir şey yok.
Hükümet varken kabine ne? Ve siz niye anayasadaki kavramları terk ediyorsunuz? Niye Amerika’ya bu kadar özeniyorsunuz? Sayın Cumhurbaşkanı’nı anayasaya davet ediyorum; şu kabine kavramını bir daha kullanmasınlar. Anayasada yok bu. Sonuç itibarıyla yürütme organı değil mi? Bakanlar kurulu dese hadi neyse. Yürütme organının adı anayasada yok. Anayasada olmayan bir kabineyle Türkiye’yi kurtaracaklar. Anayasanın dışına çıkarak. Hani anayasanın dışına devrimci bir şekilde çıksalar, “Bravo, bunlar devrimci bir şekilde anayasa dışına çıkıyorlar” diyeceğim. Ama anayasanın dışına Amerika’ya bağlanan kavramlarla çıkıyorlar. Kabine ne demek? Avrupa’da da kabine mabine diye bir şey yok. Sonuç itibarıyla başkanlık sistemine tam geçemediler, Amerika’yı taklit ederek kabine aşağı, kabine yukarı diyorlar. Kabine kavramında meclise dayanmayan, meclis tarafından yönetilmeyen, başkanın etrafında bürokratlardan oluşan bir heyet var. Amerika’da bu, kabine dedikleri. Ama bizim eski hükümet kavramımız ne? Mecliste kurulur, meclis tarafından denetlenir, gerekirse meclis tarafından düşürülür. Dolayısıyla milletle bağı olan bir icra organı: Hükümet. Kabine o değil. Kabine, aşırı kuvvetler ayrılığıdır; yani meclisle yürütme organının arasına kocaman bir duvar çekiyorsun, birbirlerinden iyice koparıyorsun. Meclisin yetkilerini daraltıyorsun, denetleme yetkilerini, gensoruyu ortadan kaldırıyorsun. Sonra Cumhurbaşkanı atanmışlardan bir yönetim kuruyor. Bu, mafyalaşan bir ekonominin getirdiği mafyalaşan siyasettir. Kabine sistemi bir mafyalaşmadır. Kabine bir mafya yönetiminin kavramıdır. Çünkü halktan koparıyorsun, dar bir seçkinler grubunun eline veriyorsun iktidar yetkilerini.
Bir seçmen gözüyle bakarsak, seçmen kendi doğruları ve yanlışlarıyla bir tercih yapıyor; “Bu sorunu şu çözebilir” diyor ve sandığa atıyor. Siz de diyorsunuz ki sandıktan çözüm çıkmadı. Peki çözüm sandıktan çıkmıyorsa Türkiye’nin önündeki çözümler nereden çıkar? Bu seçimden çözüm çıkmadı ve bunu yaşayarak milletçe göreceğiz. Önümüzdeki tecrübeler bizi nereye doğru davet edecek? Türkiye’nin önünde ancak devrimci bir çözüm, bir üretim devrimi var. Devrimci çözümlerin eşiğine geldi Türkiye. Başka bir çözüm yok. İstikrarı sürdürmek çözümdür diyenler var; “Zaten yola devam, 21 yıldır yönetiyoruz, 22, 23, 24, 25 yıl yöneteceğiz” diyorlar. Yönetemeyecekler. AK Parti 21 yıldır yönetiyor ama 23, 24, 25’i yönetemeyecek. Çünkü o 21 yıl bitti. Bunu bile AK Parti göremedi. “Yola devam” sloganları, hiçbir yenilik vaat etmeyen bir şey. 500 milyar dolara batırdın Türkiye’yi, bunu mu devam ettireceksin? Ya da soğan fiyatı şu kadar oldu, ona her yıl biraz daha mı ekleyeceksin? “Yola devam”, “Doğru adam” sloganları dahi AK Parti’nin çözümsüz olduğunu gösteriyor. Çünkü millet öyle görmüyor durumu; AK Parti tabanı dahi, Milliyetçi Hareket Partisi tabanı dahi yenilikler istiyor, bu sistemin bittiğini görüyor. Devlet Bahçeli bile 1980’de başladı bu ekonomi modeli dedi. Buna devam ederek çözüm yok. AK Parti’nin ekonomik mali siyasetlerinde de sıcak paranın peşinde koşarak artık Türkiye’de çözüm yok diye bizzat Berat Albayrak da söylemeye başlamıştı. Atlantik sistemi için de çözüm yok. Asya’ya açılıyoruz deniyor ama Atlantik’ten kopulamıyor. Bu kararsızlıklar AK Parti’nin çözümsüz olduğunu gösteriyor. Çünkü devrimci çözüm kararsızlıkla olmaz. Devrimin kendisi aşırı bir irade ve aşırı bir karardır. Sistemin değişmesi gerekir. AK Parti’de böyle bir istidat, böyle bir yetenek gözükmüyor.
Bir izleyicimiz şunu soruyor: “Vatan Partisi ve Doğu Perinçek; çiftçiler, köylüler, arıcılar gibi mücadele alanlarının en önünde. Fakat seçime baktığımızda buralarda tam bir oy yansıması görmüyoruz. Bunun nedenleri ne olabilir?” Halkımız, seçmenimiz de eleştirilmeli. Seçmen, üretim devrimi kurultaylarında “Bu sistem bitti” diyor. Köylü; “İflas ediyorum, tarlayı süreceğim mazotum yok, tohumum yok, gübrem yok” diyor. Bu, sistemin bittiğini kendi tarlasında görüyor. Ama oy vermeye geldiği zaman tekrar sistemin içindeki yönelişlere doğru çekiliyor. Demek ki seçmende hem sistem bitti sezgisi var hem de elini kolunu o sistemin içinden kurtaramıyor. Daha fazla tecrübe gerekiyor. Vatan Partisi bu sistemin yerine halkçı, devrimci bir üretim devrimi sistemini getirecek parti. İnsanlarımız bu sistemden kararlı olarak vazgeçtiği durumda Vatan Partisi en büyük atağını yapacak. Vatan Partisi; 68’den bu yana, 55 yıllık hayatında hep o köklü değişiklik için bir program üretti, kadrolar yarattı, yedi ateşten geçti. Ama nesnel olarak koşulların o köklü çözüme gelmesi gerekiyor. Halk da kendi tecrübeleriyle o köklü çözüme gelecek. Halkta şöyle bir algı var: “Bu Vatan Partisi, Ermeni sorununu bitirir, işime yarar. Silivri duvarını yıkar, Türkiye’yi özgürleştirir. 15-16 Temmuz gibi felaketlerle karşılaştığımda çıkar, görevini yapar.” Şimdilik Vatan Partisi bu görevleri yapmaya devam etsin; sandıkta bir çeyiz, bir imkan gibi dursun. “Çok sıkıştığım zaman babaannem nasıl sandığındaki çıkınını açar, içindeki altınları çıkarır; işte o şekilde Vatan Partisi’ne o rolleri veririz” gibi, kara günlerde bir sigorta olarak görülüyor. Ama artık sistemin bittiği ve seçmenin kararlı adımlarla bu sistemden elini eteğini çekeceği bir sürece hızla giriyoruz.
Almanya Nürnberg’den Mehmet Coşkun yazmış. “Özellikle yurtdışındaki Türk vatandaşlarının oy vermesine eleştiriler geldi. Bu konuyu Sayın Başkan nasıl değerlendiriyor?” Yurtdışındaki vatandaşlarımızın gönlü, yüreği, beyni hep Türkiye’de. Hep döneceği günün şartlarını üretmeye çalışıyor. Türkiye’nin geleceği konusunda hepimiz kadar yüreği aynı ölçülerde çarpıyor. Yurtdışındaki Türk vatandaşlarından vazgeçmek çok büyük yanlış. Zaten yurtdışında verilen oylarda vatanseverliğin çok daha güçlü olduğunu görüyoruz. Çünkü Türkiye’nin kıymeti gurbette anlaşılıyor. Türkiye toprağını kaybedenler, onun kıymetini daha iyi anlıyor. Yurtdışındaki vatandaşlarımızın ruh halini ve Türkiye’ye bağlılıklarını çok iyi biliyorum. Vatan özlemi, Türkiye’nin geleceği demek. Kendisini koruyan güç Türkiye. Ezilmekten korumak için, ikinci sınıf insan durumuna düşmemek için, Türkçesini, geleneklerini, göreneklerini, milliyetini korumak için Türkiye devleti lazım. Sırtını yasladığı dağ Türkiye’dir. O emperyalist sistemdeki çürümeyi görüyor, yaşıyor. O tehdit onun ailesini, varlığını tehdit ediyor. Dolayısıyla Türkiye onun sığınağı, namusu, her şeyidir.
Yurtdışı oyların tartışmasının yanı sıra ikinci bir tartışma da sığınmacı meselesiydi. Özellikle Kılıçdaroğlu’nun yaptığı, ikinci tur seçiminde ortaya dökülen “çok fazla sığınmacı oy kullandı” gibi yalanlar var. Bir de sığınmacı karşıtlığı var. AK Parti de son dönemde, seçimden sonra geri döndürülmesi için çalışmalar yapacağını açıkladı. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konunun tek bir çözümü var. Başka da bir çözüm yolu yok. Suriye, Rusya, İran ve Türkiye anlaşacaklar. Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerini, hem bölücü PKK’yı hem de DAEŞ gibi İslam’ı hedef alan örgütleri beraber temizleyeceğiz. Suriye’den ülkemize gelmiş olan misafirlerimiz, göçmenler ve sığınmacılar vatanlarına güvenli bir şekilde dönecekler. Bunun dışında “yollarız, postalarız, trenleri doldurur göndeririz” gibi bir çözüm yok. Ayrıca Türkiye’ye gelmiş olan Suriyelilerin ve Afganların bir kısmı tamamen Türkiye ekonomisiyle; çarşıda, sanayide, tarımda, hayvancılıkta bütünleşti. Onlardan Türkiye vazgeçemez. Ayrıca gelen bu kişilerin bir kısmı milliyet olarak da Türk; Suriye’nin kuzeyindeki Türkler, Afganistan’daki Türkler… Araplar da kuşkusuz bizim kardeşimiz, Afganlar da bizim kardeşimiz ve çok derin tarihsel bağlarımız var. Ama bir de milliyet olarak Türkiye’de önemli bir Türk göçmen kitlesi var. İşin bir tarafı var. Onlar da tabii kendi ana dilleriyle, konuştukları dille zaten Osmanlı Devleti’nde de bu toprakların insanlarıydı. Aradan da çok bir zaman geçmiş değil. Yüzyıl, ülkelerin tarihinde hiçbir şey. O bakımdan bizim çok kolay kaynaşacağımız bir kitle. Gerek Suriyeli göçmenler gerekse Afgan göçmenler olsun, çarşılardaki insanlarımızla, köylülerimizle konuşuyorum; hepsi durumdan memnun. Mesela ben evimi veriyorum, bir yanlışlarını görmedim; son derece saygılılar. Çobanlık veya tarım işlerinde çalışıyorlar, içli dışlı yaşıyoruz. Kimse “Bir biçimsiz tavrını görmedim” diyor. Bunlar çok önemli; Türk toplumuna uyum sağlayan bir kitle. Onlara karşı yürütülen düşmanlık, doğrudan Amerika ve İsrail planıdır.
Şimdi kısa bir reklam arası verelim. Reklamdan sonra hem Suriye’yi hem de dış politika gelişmelerini değerlendirelim.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı sormaya devam ediyoruz.
Sayın Perinçek, sıcak gündemin başlıklarından biri de Suriye meselesi. Burada dörtlü masa toplantıları yapılıyor. Göçmenler meselesine değinmiştik ama Suriye konusunda nasıl bir süreç öngörüyorsunuz?
Bakın, Suriye’de Türk askeri var, Suriye ordusu var, Rus askeri var, İran askeri var. Bu dört ülke, askeri güçleriyle Suriye’nin kuzeyindeki bütün terör örgütlerini temizleyebilir. “Temizlemeye karar verdik” dedikleri an temizlik başlar. Ona direnecek bir güç yok orada. Biz bunu Rus devletine de, Türk devletine de, İran devletine de, Suriye devletine de anlatıyoruz. Türkiye ve Suriye, bu süreçten en çok yararlanacak iki ülkedir. Suriye topraklarındaki teröristler temizlenecek; Türkiye de terör hareketlerinden en fazla zarar gören ülke. Dolayısıyla bu iki ülkenin sürece önderlik etmesi gerekir.
Türkiye’nin, AK Parti hükümetinin yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? AK Parti’nin içinde iki farklı eğilim var demiştik. Bir grup “Amerikalılar gelsin de Suriye’nin kuzeyinde iş birliği yapalım” derken, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan ise “Türkiye, Suriye, İran ve Rusya olarak birlikte çözelim” diyor. Ancak Sayın Erdoğan, bunları söylemekle beraber duruma tam anlamıyla hakim değil; bu belli oluyor. Adımlar erteleniyor, süründürülüyor. AK Parti içerisindeki iktidar ve program kavgasının çözülmesi, Türkiye’nin somut adımlar atması bakımından çok önemli. Vatan Partisi ise Türkiye’nin önündeki mecburiyetleri değerlendirerek ağırlığını koyuyor ve mücadelesini hem uluslararası alanda hem de Türkiye içinde sürdürüyor.
Suriye tarafından gelen açıklamalarda sürekli “Türk askeri çekilsin” şartı öne sürülüyor. Onlar da atın önüne arabayı koşuyorlar. “Madem Türk, Rus ve İran askeri var, hadi hep beraber şu terörü temizleyelim” demeleri lazım. “Önce Türk askeri gitsin” dersen, kendi gücünle o terörü temizleyemiyorsun; bu bir çelişki. Suriye hükümetinin vatan bütünlüğü açısından daha gerçekçi olması lazım. Suriye’nin içinde de “reformcu” adı altında Amerikancılar var.
Tabii hiçbir ülke kendi topraklarında yabancı asker istemez, bunu saygıyla karşılıyoruz. Ben size taahhüt ediyorum ki; Türk askeri Suriye topraklarında kalmayacaktır ve kalmamalıdır. Suriye hükümetinin şunu görmesi lazım: Terör temizlendiği an bütün yabancı askerler kendi ülkelerine dönecek. Türkiye açısından da “Terörü temizleyelim, askerimi kendi sınırlarıma çekeceğim” taahhüdü yeterlidir. Suriye, teröristleri tek başına temizleyemediğine göre, “Bırak ben temizleyeceğim” demek yerine “Hep beraber temizleyelim” demesi gerekir. Çünkü Amerika orada olduğu sürece terör örgütleri beslenmeye devam edecektir. Karşılarına Türkiye, Rusya ve İran ile birleşmiş bir güç yığmak lazım.
Sayın Perinçek, Amerika’nın büyük bir ekonomik kriz ve çöküşe doğru gittiğinden bahsetmiştiniz. Amerika’nın Doğu Akdeniz’deki tehditlerini sürdürebilmesi mümkün mü?
Doğal olmadığı, kendi içlerinden çıkan seslerden anlaşılıyor. Eskiden Trump ve çevresi bu talepleri dillendiriyordu, şimdi farklı liderler de “Orta Doğu’dan güçlerimizi çekelim” demeye başladı. Türkiye’nin Amerika’nın çekilmesini beklemesi gerçekçi değil. Beklerseniz tabutlar gelmeye devam eder. Amerika’ya bel bağlamamamız lazım; kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz. Terörden kurtulmak istiyorsak İran, Rusya ve Suriye ile iş birliği yaparak teröristleri temizleyeceğiz.
İran’ın Türk Devletleri Teşkilatı’na girmesi konusundaki girişimlerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, hem İran Devleti’nin bir kararıydı hem de bizim önerimizdi. İran Büyükelçisi’nin Türk Devletleri Teşkilatı Genel Sekreterliği’ni ziyareti, Vatan Partisi’nin başlattığı sürecin gerçekçi olduğunu ortaya koydu. Bu, hem İran ile Azerbaycan arasındaki sorunları çözmek için bir fırsat hem de Türkiye’nin Asya ile buluşma coğrafyasıdır. Anadolu Türklüğü, Asya ile bağlantısını hep İran üzerinden kurmuştur. Gürcistan gibi her an eşkıyalar tarafından kesilebilecek koridorlar yerine, İran gibi güvenilir ve stratejik bir coğrafya varken başka arayışlara girmemek gerekir. İran’ın bütünlüğünden yana olmalıyız; çünkü İran Amerika’ya direniyor. Divan-ı Lügat-ı Türk’te Kaşgarlı Mahmut ne diyor? “Tatsız Türk, başsız börk olmaz.” Yani Fars olmadan Türk olmaz; Türk ile Fars, binlerce yıldır birbirini tamamlayan bir bütündür.
Son olarak, Batı’nın enerji krizi ve Türkiye’nin enerji üssü olma konusu düşünüldüğünde, Batı’nın Erdoğan ile ilişkileri geliştirme eğilimi olur mu?
Almanya gibi ülkelerin Rusya’dan vazgeçmesi mümkün değil, resesyon yaşıyorlar. Ukrayna Savaşı’nı Amerika yalnız Rusya’ya karşı değil, Almanya’ya karşı da yürütüyor. Almanya ve Fransa’da bunun sorgulanması kaçınılmaz. Avrupa’da Amerika’ya karşı tavır alan partiler büyüyor. Türkiye, Vatan Partisi’nin savunduğu gibi Avrupa’yı Amerika’dan koparma siyaseti izlemeli. AK Parti, Amerika tehdidini birinci tehlike olarak görmediği için Avrupa’yı Amerika’dan ayıran stratejiler üretemiyor.
Sırbistan ile ilişkilerimiz ise Yugoslavya döneminden beri çok iyi. Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic’in, isminin anlamı olan “kurt yavrusu” gibi boyunduruk altına girmeyen duruşunu selamlıyoruz. Türkiye’nin NATO’dan kopup Asya’ya yönelme şansı var mı sorusuna gelince; zaten NATO, Türkiye’ye karşı bir konumda. Tatbikatlarda Atatürk ve Erdoğan’ı hedef alan, darbe girişimlerinde bulunan bir NATO var. 15-16 Temmuz’da Türk ordusu, NATO içindeki kuvvetlerle savaştı. Bugün NATO generalleri Türk hapishanelerinde yatıyorsa, Türkiye’nin NATO’dan çıkması bir zorunluluktur. Amerika’nın büyük korkusu, Türkiye’nin zincirlerini kırıp kendi kontrolünden çıkmasıdır; İsveç süreci bunun sadece bir alt başlığıdır. Şöyle, sonuna geldik herhalde. Çok büyük bir kayıp verdik. Abdurrahman Taşçı arkadaşımızı saygıyla anıyorum. Onunla beraber fotoğraflarımız falan da olmalı. Abdurrahman Taşçı… 55 yıllık aydınlıkçı. 1968’lerden beri tanıdığımız bir arkadaş. Benim yanımdaki kravatlı olan Turan Özlü herhalde, değil mi? Halil Halkan da vardı, onu da kaybettik. İsmet Öğütücü sanırım başkanımın yanındaki. Veli Sivaslı sanırım… Abdurrahman Taşçı, 1968 Gençlik Hareketi liderlerinden. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesindeki gençlik hareketinin önderlerinden biriydi. Haziran 1968’de Üniversite Demokrasi Hareketi’ni başlattığımızda, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin 13 kişilik yönetimindeydi. İşte burada da beraber yürüyoruz. Öbür tarafta Ahmet Kayan mı o? Bizimle beraber yürüyen öbür arkadaş. Benim sağımdaki Abdurrahman Taşçı. Bu nerede acaba? İstanbul’da mı?
Abdurrahman Taşçı, 1968’den sonra Söke köylerinde çalıştı. 12 Mart döneminde, o NATO darbesi döneminde Söke köylerinde köylüleri örgütledi. Partisi ona “Okulunu bırakacaksın, gideceksin Söke köylerinde köylüleri örgütleyeceksin” emrini verdiğinde, orada 1,5-2 yıl köylü örgütlenmesinde görev yaptı. Hep partiye sonuna kadar bağlı, disiplinli bir insandı. Partimizde Merkez Karar Kurulu üyeliği yaptığı dönemler oldu. Meşhur İskenderun-Adana yürüyüşü, o muhteşem bir yürüyüştür; 1975-1977 civarı. O yürüyüşün liderlerinden biriydi Abdurrahman Taşçı. Disiplinli, yedi ateşten geçmiş, hiç şaşmamış bir devrimciydi. Oltulu, Erzurumlu… Aynı zamanda biz onunla Mamak Cezaevi’nde de arka hücreler bölümünde beraber olduk. Hatta ona Erzurumlu olduğu için Sümani ağzıyla, “Erzurum’un taşı mısın Abdurrahman, yiğitlerin başı mısın Abdurrahman?” diye deyişler söylerdim.
Dört-beş gün önce bir pıhtı atması oldu, onu aradım. Telefonda da bunu söyledim, “Bak Abdurrahman, bana söz ver, ölmek mülmek yok” dedim. “Daha yapacağımız işler var” dedi. Ama ikinci bir pıhtı gelmiş ve kurtulduğunu düşündüğümüz sırada kaybettik. Büyük bir değerdi Abdurrahman Taşçı. Bütün ömrünü emekçi halka, Türk milletine, Türkiye’nin bağımsızlığına ve devrimci çözümlere adamıştı. Erzurum’un Oltu’sundan bu halkın değerleriyle büyümüş, çok değerli bir arkadaşımızdı. Her zaman iyimser, güleç ve umutluydu. Bize bıraktığı miras da bu; bilincini yasladığı bir dağ vardı onun. Her zaman bir çözümün olduğunu, zorlukların aşılabileceğini bilirdi. O bilinçteki bir arkadaşımızın özellikleri, önümüzdeki dönemde de bizim için her zaman bir esin kaynağı olacaktır. Zor durumlarda Abdurrahman Taşçı’yı hatırlayacağız. Onun zorluklar karşısında eğilip büküldüğünü hiç görmedim. Çocukları Ceren, Mehmet Çetin ve Kibele de devrimci değerlerle büyüdü. Eşi Fatma’ya, bütün yeğenlerime ve partimize başsağlığı diliyorum. Abdurrahman Taşçı her zaman bizim bilincimizde yaşayacak; bizlere direnme kuvveti, kararlılık ve cesaret verecek.
Burada da Abdurrahman’ı görüyoruz. Arkadaki Asaf Güven sanırım. Bu fotoğraf İstanbul’da çekilmiş herhalde. Bir tören veya cenaze yürüyüşüne benziyor. Göğsümüzde bir fotoğraf var ama kimin olduğu tam seçilmiyor. Diğer bir fotoğraf daha vardı Halil Halkanlı’nın; onu da yansıtalım. Parti toplantısı sanırım. 2000’lerin başında kendisiyle İstanbul yönetimindeydik. Hep anlattığınız gibi dimdik duran, iyimser, hep güler yüzlü ve şakacı biriydi. Cezaevi dönemimizde iki sene arka hücrelerde beraber kaldık. Söke köylerindeki mücadelesi, Adana’daki toprak işçileriyle yürütülen çalışmalar… Türkiye’nin her yerinde hangi görev verilirse gitmiştir. En son Aydın il yönetimindeydi. Merkez Karar Kurulu üyeliği yaptı, en üst organlarımızda bulundu. İstanbul il yönetiminde de çok emeği geçmiş, devrimci önder kadromuzun çok önemli üyelerinden biridir.
Sağımdaki Halil Halkan da bir pırlantaydı. İnşaat ustasıydı, binamızın sıvalarında, boyalarında büyük emeği vardır. O demin bahsettiğim Sümani ağzıyla Abdurrahman’a söylediğim deyişi şimdi çalalım, bu haftanın türküsü o olsun.
Kitap olarak da Yusuf Akçura’nın “Türkçülüğün Tarihi” kitabını konuşmuştuk. Bende dördüncüsü var ama beşincisi çıkmış olmalı. Yusuf Akçura’nın bu eseri, Türkçülüğün tarihi konusundaki en esaslı kitaptır. Türk devriminin ideolojisi ve önderliği üzerine yazılmış mükemmel bir eserdir. Yusuf Akçura, Türk milliyetçiliğinin bence en büyük doktrin adamı ve entelektüelidir. Entelektüel birikim olarak bana göre Ziya Gökalp’ten daha öndedir. Ama tabii en büyüğü, hem bir pratik devrim önderi hem de Kemalist devrimin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yusuf Akçura’nın doktrin oluşturmadaki payı ise çok büyüktür. Kurtuluş Güran arkadaşımıza çok teşekkür ediyoruz, büyük emek veriyor. Kaynak Yayınları’ndan çıkan bu kitabı tüm okuyucularımıza mutlaka öneriyorum. Yakın tarihimizin en önemli eserlerinden biridir. Şimdi Erdal Erzincan’dan Sümani Ağzı’nı dinleyebiliriz. Abdurrahman Taşçı’yı bu ezgiyle yad edelim, ona veda edelim. Yarın törenlerde de olacağız zaten. Seçtiğimiz bu müzikle yol arkadaşımıza veda ediyoruz.

