İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim, Türkiye’nin rotasını çizen program Çıkış Yolu’ndan hepinize mutlu akşamlar. Başkent Ankara’da, Vatan Partisi Genel Merkezi’nden bu yayını gerçekleştiriyoruz.
Çıkış Yolu’nda Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik ve ben, Ulusal Kanal Ankara Temsilcisi Yakup Aslan, Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Çok kısa bir araya gidiyoruz, aranın ardından Çıkış Yolu başlayacak.
***
Efendim, reklamların ardından Çıkış Yolu başlasın diyelim. Hoş geldiniz Sayın Perinçek.
“Hoş bulduk, eyvallah. Sizler de iyisiniz? Çok teşekkürler, sağ olun.”
Yarın önemli bir NATO zirvesi var. Hafta sonu bir basın açıklaması yapmıştınız, bugün de bir sosyal medya paylaşımınızla uyarıda bulundunuz. NATO meselesine buradan girelim. Nereden başlayalım İsmet Abi?
“Efendim, isterseniz şöyle soralım; daha aydınlatıcı olması açısından. Şimdi İsveç hizaya geliyor, ‘İşte bazılarını bize, Türkiye’ye iade ediyor, bak direndik, ne biçim yola geldiler’ tarzında açıklamalarla İsveç’in NATO’ya girişine sanki onay verilecekmiş gibi bir kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyor. İzlenimim bu. İsveç NATO’ya girerse ne olur?”
Bakın, iyi oldu böyle sorduğunuz. Çünkü burada problem İsveç değil, Amerika. Sistemin adamları, Amerikan yanlıları bu konuyu İsveç üzerinden tartışıyorlar. “İsveç Türkiye’ye karşı teröristleri koruyor” falan filan… Bırakalım İsveç’i, Amerika’yı konuşalım. İsveç sonuç itibarıyla NATO’ya girdiği zaman Amerika’nın NATO’daki aletlerinden biri olacak. İsveçliler bizim hatta Vikinglerden akrabamız bile olabilir; kendi destanlarında, sagalarında İsveçlilerin, Norveçlilerin atası Odin’in Türk ülkesinden geldiği, Türk olduğu yazar. Neyse, bu işin şaka tarafı.
Ama Türkiye’nin sorunu İsveç’te değil ki! İsveç orada iki teröristin Kur’an-ı Kerim yakmasına izin vermiş. Kur’an-ı Kerim kimse tarafından yakılamaz; o bir kâğıt parçası değil ki yakılsın! O başka bir sorun. Teröristleri koruyorlar, doğru; çünkü Amerika teröristlerin arkasındaki büyük güçtür. Saymaya kalksak sayıları yetişmiyor; 125 bin tır silah verdiler. En gelişmiş silahları gönderdiler, bütün kamuoyu biliyor.
Biz NATO meselesinde Amerika’yı değil, İsveç’i tartıyoruz. Türkiye’nin düşmanı olan Amerika; İsveç’in Ege kıyılarında üssü mü var? Türkiye’ye dönük namluları, tankları mı var? Suriye’nin, Irak’ın kuzeyinde veya Kıbrıs’ın güneyinde İsveç üsleri mi var? Hayır. Sorun Amerika Birleşik Devletleri. Dolayısıyla NATO’nun patronu Amerika ve Türkiye’yi tehdit eden ülke Amerika. İsveç’in NATO’ya girmesi, Türkiye üzerindeki NATO tehdidinin ağırlaşması demektir.
NATO, ABD’nin elinde bir alettir. Bunu 1963 yılında Fransız General de Gaulle çok güzel söylemişti. NATO’nun askeri kanadından çekilirken Fransız halkına, “Siz NATO’yu bir milli savunma örgütü mü zannediyorsunuz? Fransa’yı mı savunuyor? NATO, Amerika’nın Fransa’yı ve üyelerini kontrol etme örgütüdür” demişti.
Sonra İtalyan Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga var. Nur Batur’un, Sabah gazetesinde yayınlanan o çok öğretici dizisini hiç unutmam. Cossiga, Gladio’yu anlatırken diyor ki: “Beni, Giscard d’Estaing’i (Fransa), Margaret Thatcher’ı (İngiltere), Helmut Schmidt ve Helmut Kohl’ü (Almanya) aldılar. Bizler sıradan politikacılardık. Götürüp iki sene Amerika’da eğittiler, sonra getirip ülkelerimizin başına ağaç diker gibi diktiler. Gladio budur.”
Türk ordusuyla ilgili de Cossiga’nın çok önemli bir açıklaması vardır: “NATO ülkeleri içinde Amerika’ya en az bağımlı olan ordu Türk ordusudur.”
Zaten NATO’nun Türkiye’ye neler yaptığını en çok biz yaşadık. 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi ve 15-16 Temmuz 2016 FETÖ darbesi birer NATO darbesidir. Biz Ankara’nın, İstanbul’un meydanlarında NATO ile kana kan, cana can savaştık. Şehitlerimiz var; 276 şehit, 1400 yaralı… Ukrayna’da bugün NATO ile Rusya savaşıyor ama biz ondan önce 15-16 Temmuz gecesi bizzat Türkiye olarak NATO ile savaştık. Karşıdaki adamlar güya Türk nüfus kağıdı taşıyor ama NATO’nun askeri.
Bugün Türkiye’nin hapishanelerinde NATO generalleri yatıyor. Hiçbir NATO ülkesinin hapishanesinde NATO generali yatmıyor. Türkiye, içine girdiği büyük çelişmeyi yaşıyor. Bir yandan NATO’ya bağlıyız, bir yandan NATO’nun piyonlarıyla (PKK, FETÖ, DEAŞ) savaşıyoruz.
2015’ten sonra Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerika’nın kontrolünden büyük ölçüde çıktı. Vatan Savaşı’mız, PKK’yı hendeklere gömme harekâtı başladığından beri Türk ordusu Amerika’nın kontrolü dışında işler yapıyor. 15-16 Temmuz gecesi Türk ordusu içindeki Amerika kuvvetleri ezildi; bir kısmı öldürüldü, bir kısmı hapislerde.
Büyük Millet Meclisi’nin Finlandiya’nın NATO’ya katılmasına 276’da 276 oyla evet demesi Türkiye tarihinde bir ilktir. Çekimser bile yok. Hükümet görmüyor mu? Hükümet görüyor ama o da NATO’ya bağlı.
2014 yılında Silivri duvarını yıkmamız, Amerika’nın ve NATO’nun duvarını yıkmaktır. O Ergenekon-Balyoz süreçleri, NATO tarihinin en büyük askeri harekâtıdır; koskoca bir Türk ordusunu kurşun atmadan felç etme operasyonudur. Bizim o duvarı yıkmamız, o 100 binlerce insanın Silivri Hapishanesi’ni kuşatması dünya tarihinde tektir. O günleri hatırlıyorum; gardiyanlar gelip “Sizinkiler barikatları yardı geliyor!” diyordu.
Şimdi şunu söylemek istiyorum ve rica ediyorum, bunu başlık yapın: NATO’ya oy veren bir milletvekilinin, NATO’ya oy veren bir partinin Mehmetçik’ten ve şehitlerden bahsetmesi sahtekarlıktır. Çünkü sen NATO’ya oy veriyorsun, o NATO Mehmetçik’i öldürüyor! Sen cenazeye gidip kara gözlüklerinle sahtekarca Fatiha okuyorsun. Gelse Biden o cenazeye katılsa, Fatiha okusa Biden başka bir adam mı olacak? O kara gözlükler sizin maskenizdir!
NATO’ya oy veren adam, “Ben vatanseverim, milliyetçiyim” diye karşıma çıkmasın. Milliyetçilik; Türkiye’nin tam bağımsızlığıdır. Milliyetçiliğin sınav verdiği yer NATO oylamasıdır. Namluları Türkiye’ye yöneltmiş, Ege kıyılarına dizilmiş bir NATO’ya “evet” demek, milliyetçilik olamaz. Girit’in kuzeyi, Kıbrıs’ın güneyi, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi… Bütün Amerika ve NATO üsleri Türkiye’yi kuşatmış; namlularını Türkiye’ye çevirmiş durumda. Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan Türkiye’yi hedef alan ortak tatbikatlar yapıyor. 15 gün kadar önce Amerikan donanmaları Güney Kıbrıs’a geldi. Kıbrıs’ta şimdi özel tertibatlar alınmaya başlandı. Türkiye’yi tehdit eden NATO’dan ve Amerika’dan başka kim var?
Ey kendini milliyetçi diyenler! Ey Milliyetçi Hareket Partisi yöneticileri! Ey Büyük Birlik Partisi yöneticileri! Ey AK Parti yöneticileri! Başka var mı “milliyetçiyim” diyen parti? Bir de İYİ Parti var. İYİ Parti yöneticileri… Onlar da Amerika’nın biraz milliyetçisi ama tabanı iyi hiç olmazsa. Bir de Yeniden Refah Partisi var. Bakalım yarın oylamada ne yapacaklar? Yeniden Refah Partisi’nde milletvekilleri var, değil mi? Şimdi hepsi NATO’ya oy veriyorlar, ondan sonra milliyetçilikle ortalıkta fiyaka yapıyorlar. Sizin milliyetçiliğiniz falan yok. Milliyetçiliğin sınandığı yer NATO’ya karşı tavırdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye yönelttiği tehditlere karşı tavırdır. Milliyetçiliğin sınandığı yer bugün Merkez Bankası, Hazine, maliye ve ekonomi politikalarıdır. Oralarda milliyetçilik sınanır; geri kalanı palavradır.
Bir gün önce Sayın Cumhurbaşkanı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeydi. Bir NATO gündemi de var, KKTC’yi tanıtma gündemi de var. NATO tanır mı? Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, buradan size sesleniyoruz: Sizin oy verdiğiniz ve sadakat halinde olduğunuz NATO ülkelerine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıtsanıza. Amerika tanısın Kuzey Kıbrıs’ı, İngiltere tanısın, Almanya tanısın, İtalya tanısın, Fransa tanısın, İsveç tanısın. Bakın siz İsveç’i NATO’ya alıyorsunuz; o halde İsveç Kuzey Kıbrıs’ı tanısın. Norveç tanısın, Finlandiya tanısın; daha yeni el kaldırdınız. Ben bunları Sayın Tatar’a, Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanımıza, beni davet ettiğinde söylemiştim. Bir Zoom üzerinden Kuzey Kıbrıs Bakanlar Kurulu’yla toplantı yaptım. Orada bu tanınma meselesiyle ilgili görüşlerimi ifade ederken sordum onlara: “Sayın Cumhurbaşkanım, Amerika Kuzey Kıbrıs’ı tanır mı?” Güldüler. “İngiltere tanır mı? Fransa tanır mı? Yunanistan tanır mı?” dedikçe kahkahalar yükseldi.
Ama ben şunu söylüyorum: Abhazya, tanıyacağını bizimle imzaladı. Arkasında Rusya var. Buradan Vatan Partisi olarak yaptığımız görüşmelerden sonuçlar aldık ve söyleyebilirim ki Abhazya tanımaya hazır, hatta İstanbul’a geldi Kıbrıs’a gitmek için. Bizim Dışişleri Bakanlığımız onların Kıbrıs’a gitmesine izin vermedi. Yani tanıyanlara izin vermiyor, Kıbrıs’a namlularını çevirmiş olan NATO’yu ise güllerle karşılıyorlar. Bugünkü Türkiye hükümetinin, ki kendilerine hükümet demiyorlar zaten, biz de hükümet demeyelim; çünkü ağırlıkları yok. Zaten anayasa dışındalar. Gazetelerde “Cumhurbaşkanlığı kabinesi” ifadesini okuyoruz; anayasada öyle bir şey yok. Bana anayasada “Cumhurbaşkanlığı kabinesi” diye bir kavram gösterin. Türk devletinin bir töresi, imparatorluk geleneği var. Töre ve hukuk dışında istediğiniz kavramları kullanabilir misiniz? Bu anayasa dışı, meşruiyet dışı bir şeydir. Kabine diyenler, kaynağı anayasada olmayan gayrimeşru bir kurumdan söz ediyorlar.
Neyse, tekrar NATO’ya dönelim. Böyle milliyetçilik olmaz. Açıkça söyleyeyim; Milliyetçi Hareket Partisi yarın NATO’ya oy veriyorsa, milliyetçiliği yoktur. Yarın bana cevap versinler. İstediği kadar nutuk atsınlar, NATO’ya oy verdikleri an Milliyetçi Hareket Partisi’nin milliyetçiliği biter. AK Parti’nin de milliyetçiliği yoktur NATO’ya oy verdiği zaman. Bir de Merkez Bankası’nın başına Amerikan derin devletinin adamını, hanımefendisini; Goldman Sachs’tan, Merrill Lynch’ten, dünyanın finans merkezlerinden ithal ettiğin adamlarla maliyeyi yönetmeye kalk! Nerede sizin milliyetçiliğiniz? Hangi milliyetçilik bu? Türk milliyetçiliği değil bir kere. Onun dışındaki milliyetçilikler de bizi ilgilendirmiyor.
“Efendim, Finlandiya ve İsveç bizden çok uzaklar, onlara sorun yapmayalım” gibi bir anlayış var. Neden bu önemli? Bizim bu tavırlarımız Türkiye’nin gerçek dostlarında nasıl bir etki yapar? Esas sıkıntımız oralarda daha da artacak. Madem “sorun yapmayalım” diyorsunuz, o zaman Ege kıyılarındaki Amerikan üslerini de sorun yapmayalım mı? Hatta Türkiye’nin NATO üyesi olmasını sorun yapalım. Vatan Partisi olarak biz NATO’nun Ankara’daki gizli karargâhlarını sorun yapıyoruz. Adreslerini çıkartmak üzereyiz, birkaç tanesini çıkarttık bile. Türkiye politikasına doğrudan müdahale ediyorlar. Altılı masalar kuruyorlar, iskemleden kalkan Meral Akşener hanımı tekrar tutup o iskemleye oturtuyorlar. İşte NATO budur. İsveç’in ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesi de bir sorundur; çünkü mesele bir Finlandiya meselesi değildir. Türkiye üzerindeki tehdit ağırlaşıyor, NATO güçleniyor. Dolayısıyla Türkiye’ye olan tehdit de güçleniyor.
Biz bir kere Vatan Partisi olarak ne diyoruz? NATO’dan çıkalım. Programımızda var, uzun ve esaslı gerekçeleriyle bir NATO’dan çıkma kararı aldık ve bunu kamuoyuna açıkladık. Bir de ne var? Bu NATO ile hesaplaşma sürecinde; evvelsi gün şehitlerimiz geldiğine göre cepheden, NATO bizi vurdu. O şehitlerin mübarek vücutlarında NATO’nun kurşunu var. PKK’ya zaten “kara gücüm” diyorlar. Gladio Amerika’nın Gladio’su, FETÖ Amerika’nın FETÖ’sü. 15-16 Temmuz’da yurtta sulh konseyi, cihanda sulh konseyi yapmışlardı; bunlar NATO’nun kuvvetleri. Bir yandan onlarla güya savaşıyoruz, meydanlara ve köprülere 15-16 Temmuz isimlerini veriyoruz; öte yandan NATO’ya oy veriyoruz. Yani NATO’ya “bir daha beni vur” diyoruz.
O evlatlarını NATO’ya karşı mücadelede şehit vermiş o mübarek insanlara, bu NATO’ya oy veren partiler hangi yüzle bakıyorlar? İki yüzle bakıyorlar; bir tane yüzleri var, onlara bakarken üzüntülü, ama Biden’a bakarken yılışık. Müttefiklerimizde güven sarsılmaz mı bu hareketlerimizle? Tabii sarsılıyor. Daha yeni Rus devletinin önemli yöneticilerinden biri olan Sayın Filigin gelmişti. Ethem Sancak ve Tugay Şen ile iki görüşme yaptık. Türkiye’ye olan güvenleri çok sarsılmış durumda. Çin’in de, İran’ın da güveni sarsılıyor. Bugün bağımsızlığımızı korumada, güvenliğimizi sağlamada ve enerjimizi temin etmede ihtiyacımız olan ülkeler bunlar. Putin bize ucuz enerji veriyor ama biz onun dostluğuna ihanet ediyoruz. Çünkü Putin savaşıyor NATO ile. Doğu Akdeniz ve Ege dünyadaki en önemli çelişme odaklarından biri. Ukrayna’daki savaştan büyüyen bir çatışma, Doğu Akdeniz’de Türkiye-Amerika çelişmesinden çıkacak ve büyüyecek. Bir de Çin’in Tayvan Boğazı’ndaki Amerika ile olan gerginliği var. Savaş odakları şu anda buralar. Bir yandan ön cephedeyiz, bir yandan da bu ön cephede düşmanlarımıza oy veriyoruz.
Merkez Bankası’nın başına Amerikan derin devleti ile bağlantılı birini koydunuz. Yarınki Aydınlık’ın manşetinde okudum. Hafize Gaye Erkan, biliyorsunuz Goldman Sachs’tan, dünya finans tekellerinden birinin bürokratı. Ama aynı zamanda CFR (Dış İlişkiler Konseyi) ile bağlantılı. CFR, Amerikan derin devletinin adıdır. Siz Amerikan derin devletinden eleman getirip Türkiye Merkez Bankası’nı ona bağlıyorsunuz. Merkez Bankası “bağımsız olmaz” deniyordu ya; biz de “Türk devletinin yönetiminde olacak” diyorduk. Şimdi ne oldu? Bizim dediğimizi ispatladılar; Merkez Bankası’nın başına Amerika’nın memurunu getirdiler. Hem de CFR derin devletinden! Bu kadar da bağlanır mı yani? Biraz kamufle eder, üzerini örter insan.
Buna hiç önem vermiyorum; isterse dünyanın en muhteşem maliyecisi olsun. Bir Türk devlet geleneği var, imparatorluk geleneği var. Osmanlı Devleti’nin hazinesinin başına Venedikli’yi, Cenevizli’yi veya Avusturya İmparatorluğu’ndan birini getirmeyi düşünebilir miyiz? Bu ancak Düyun-u Umumiye’den sonra oldu. Şimdi Merkez Bankası’nın başına yine Amerika’dan bu şekilde bir derin devlet bürokratı getiriyorsunuz. Ne hedefleniyor? Bu seçimler bir insan seçimi değil, bir program seçimi. Bugünkü hükümetin iki tane “Kemal Derviş’i” var: Biri Mehmet Şimşek, ikincisi de Hafize Hanım. Mehmet Şimşek de Merrill Lynch’in bürokratı. Sen dünyanın büyük finans merkezlerinin bürokratını getirip ekonominin başına oturtuyorsun. Eğer Reis, yani Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan vatansever ve milliyse, Merkez Bankası’nın başına da milli bir adamı koymalıydı. Koskoca AK Parti’de ekonomiyi yönetecek, millisini de geçtim, Türkiye ekonomisinin içinden yetişmiş bir adam kalmadı da ta okyanusların ötesinden böyle adamlar mı ithal ediliyor?
Bunun bir de psikolojik etkisi var; bu Türk milletine karşı bir hakaret ve Türk devlet geleneğine karşı bir sadakatsizliktir. Bu milletin maneviyatını mahvediyorsunuz. Maneviyat bu işte! Hazine’nin başına Amerika’dan, CFR’den bir hanımefendiyi getiriyorsunuz; ekonominin başına Anglosakson dünyasından bir bürokrat koyuyorsunuz. Bu ülkede Hasan, Ayşe, Fatma, Hüseyin kalmadı mı? Bu milletin maneviyatına karşı bu kadar tecavüz olur mu? Doların dizginleri de koptu. Seçime kadar dizginleniyordu, şimdi zincirler koptu. Hadi bakalım, Merrill Lynch’ten, Goldman Sachs’tan getirdiğiniz o derin devlet bürokratları tekrar doları dizginlesin. Yüksek faiz politikaları gelecek; ondan sonra “enflasyonu durduracağız” adı altında getirilen bütün politikalar, sonuç itibarıyla Türkiye ekonomisini mahvedecek, 500 milyar dolarlık borcu 600-700-800 milyar dolara yükseltecek. Enflasyonu ateşlemek için çok güzel bir mali ve ekonomik yönetim kuruyorlar. Peki, seçimler öncesinde bütün Batı medyası ve Amerikan medyası Sayın Erdoğan’a karşı bir kampanya yürüterek “diktatör” gibi hakaret içeren kapaklar yaptılar. Fakat şimdi aynı yayın organları, bu atamaları sevinçle karşıladılar. Bu nasıl bir durumdur? Burada şaşılacak bir şey yok; demek ki Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a karşı geçmişte yürütülen kampanyalar biraz sonuç aldı, biraz da Amerika B planına geçmek zorunda kaldı. Amerika Birleşik Devletleri’nin A planı Tayyip Erdoğan’ı devirmekti; bunu başaramadılar. Türkiye o planı bozdu ve o planın bozulmasında Vatan Partisi’nin çok büyük bir rolü vardır.
Şu anda Tayyip Erdoğan’ı deviremediler ama Tayyip Erdoğan’ın politikasını ve programını devirme çizgisine girdiler. Tayyip Erdoğan orada kalacak ama programı devrilecek. Bu nasıl olur? Babacan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun ve Abdullah Gül’ün programını çektiğiniz zaman Tayyip Erdoğan orada fotoğraf çektirir, fotoğraf olarak durur ama Türkiye’yi yöneten Babacan, Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül olur. Şu anda bu tayinleri Tayyip Erdoğan yaptı diyemem; imzalıyor, evet ama getirilen adamlar Babacan’ın ve Davutoğlu’nun adamları. Zaten Karar Gazetesi gibi mecralarda “Artık Türkiye’yi biz yönetiyoruz” diyorlar. Demek ki şu anda Türkiye’yi artık Cumhurbaşkanımız yönetmiyor; Babacan, Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül yönetiyor. Atamalar da onların atamaları.
Ekonomi gündemde olduğu için ekonomik bazı iltimaslar ve talepler olacağı söyleniyor ama CFR işin içine girdiği zaman acaba dış politikada ve güvenlikte bir talep olacak mı? Ekonomi ile güvenlik, siyaset ve diplomasiyi birbirinden ayırmanız mümkün değildir. Burada bir Atlantik sistemi ve onun Türkiye’ye dayattığı bir program var. Bu program 1980’de Turgut Özal’la geldi; 24 Ocak kararları ilan edildi, 12 Eylül’de de onun sopası olan darbe geldi. Ekonomide 24 Ocak kararlarını getirdiğiniz zaman —ki bugünkü ekonominin başlangıç noktasıdır— dünya ekonomisiyle entegrasyon adı altında üretici kambur ilan edildi. “Üretici kambur, çiftçi kambur, kamu iktisadi teşebbüsleri kambur” dediler. 1980 yılında Denizli’nin, Bursa’nın, Gaziantep’in, Kayseri’nin, Trabzon’un, Konya’nın, Diyarbakır’ın üreticileri suçlanarak o süreç başlatıldı. Arkasından NATO’nun darbesi geldi; 1985’e geldiğimizde emekçi gelirleri endeksi 100’den 50’ye düştü. Türkiye devamlı borçlanmaya ve borç büyütmeye başladı; bugün 500 milyar dolar borca battık.
Dış politika ve güvenlik politikası ile ekonomi politikası birbirinden ayrılmaz. Bir ülkedeki bütün siyaset ve iktidar kavgalarının özü, ekonominin ürettiklerinin nasıl paylaşılacağıdır. Bunlar, ekonominin ürettiklerini büyük ölçüde dışarıya; yabancı bankaların karlarına, dışarıya yatırılan mevduatlara ve Amerikan tahvillerine aktarmak istiyorlar. Türkiye borca batarken, aldığı borcu Amerikan tahvili alarak Amerika’ya borç veriyor; adeta Amerikan ekonomisini kurtarıyor.
2015-2016 yıllarında Türkiye’de askeri planda bir bağımsızlık eğilimi başladı; Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’nın üzerine yürüdü. Hemen arkasından ekonomide de bağımsızlık yönünde adımlar atılmaya başlandı. Fakat şimdi Mehmet Şimşek’in “Tekrar ekonominin rasyonellerine dönüyoruz” açıklaması, Berat Albayrak dönemindeki millileşme yönündeki eğilimlerin üzerinin çizildiği anlamına geliyor. Mehmet Şimşek’in ilan ettiği politikaları Cumhurbaşkanımıza yükleyip “reis başımızın üstündedir” anlayışıyla savunmak yanlıştır; çünkü bu politikalara Cumhurbaşkanımızın izni olmadan kimse dönemez.
Türkiye bir çıkmazda ve bu çıkmazdan çıkış yolu olarak biri gerçekçi, diğeri hayali iki program var. Hayali olan, tekrar Batı’nın finans merkezlerine teslim olup sıcak para dilenmektir. İkinci program olan Vatan Partisi’nin üretim devrimi programı ise şudur: Türklerin Amerika ve İngiltere bankalarında 500 milyar dolar mevduatı var. Devletin otoritesini kullanıp bu paranın bir kısmını Türkiye’ye getirerek yatırım sermayesi yapın. Plana göre tarıma, sanayiye veya hizmetlere yatırım yapın ve Türkiye büyük bir üretim devrimi hamlesiyle buradan çıksın.
Sonuç olarak; Tayyip Erdoğan üretim devrimini göze alamadı. Muhafazakar devrimciyim diyor ama henüz devrimci değil. Süleyman Soylu’nun ve Mustafa Şentop’un tasfiye edilmesi, Amerika’ya kafa tutan isimlerin istenmemesi ve yerlerine Mehmet Şimşek, Hafize Gaye Erkan gibi isimlerin getirilmesi bir program seçimidir. 2015’ten sonra Türkiye, Cumhurbaşkanını yönetmeye başlamıştı; o dönem Türkiye’nin sanayicisi, işçisi, çiftçisi, ordusu ve polisi ağırlıktaydı. Ancak şimdi yeniden 2015 öncesindeki Atlantik Sistemi’ne bağımlı ekonomi politikalarına dönülüyor. Türkiye’nin Tayyip Erdoğan’ı yönettiği dönem iftihar edilecek bir olaydı ama bugün maalesef bunu söyleyemiyorum. Türkiye, Tayyip Erdoğan’ı yönetse herhalde Hafize Gaye Erkan’ı çeke çeke ta Amerikan ceferesinin kuyularından çıkartıp Merkez Bankası’nın başına getirmezler. Veyahut da Mehmet Şimşek’i tekrar… Bakın o da bir geri dönüş. Yani umut beklemek, ekonomideki krizi çözmek… Çok kısa bir reklama gidelim.
Bakın, devrim yapamazsınız. Türkiye’nin şu anki sorunları devrimle çözülecek sorunlardır. Üretim devrimi bir devrimdir; üretim ekonomisi değildir, üretim devrimidir. Üretim devrimi yapabilmek için Türkiye’de bugün bölüşüm ilişkilerine, mülkiyet ilişkilerine belli müdahaleler yapmak zorundasınız. Mesela en çarpıcı bir tanesini söyleyeyim: Dışarıda, yurt dışına yatırılmış olan 500 milyar doları alıp Türkiye’ye getirmek ve yatırım sermayesi yapmak. Başka bir örnek verelim: Bankalar 2022 yılında kârlarını dört kat artırıp 33 milyar Türk lirasından 350 milyar liraya çıkardılar. Ondan sonra bunun 350 milyarını “yüzde şu kadar” kurumlar vergisi olarak alırsan bu bir devrimdir. Bankalara yine de ne oluyor? 83 milyar lira kâr bırakıyorsun ama 350 milyar lirayı yatırım sermayesi yapıyorsun. Bu bir devrimci uygulamadır. Türkiye ancak bunlarla buradan çıkabilir. Bunu göze almak; dayandığın güçler, dayandığın sınıflar ve dünya çapında seçeceğin müttefikler konusunda devrimci kararlar vermek zorundasın. Mesela Ukrayna’da Zelenski’yi destekleyerek bu programı uygulayamazsın. Veya Suriye’de; Rusya’yla, İran’la, Suriye’yle birlikte terörü temizleyip hem mülteci sorununu çözmek hem de Türkiye’nin güvenliğini sağlam temele bağlamak istiyorsak bu devrimci programı uygulamamız gerekir. Ancak bunları yapamıyorsak, ekonomide de bugünkü gibi Mehmet Şimşek, Hafize Hanım…
Çok kısa bir reklamımız olacak. Ardından Samsun’a, Samsun’daki dostlarımızla Ladik’e gideceğiz.
(Reklam arası)
Samsun ekranlarının ardından kaldığımız yerden devam ediyoruz. Samsun’a gideceğiz dedik. Samsun’a neden gideceğiz? Öncelikle onu özetle aktarayım: Samsun’un Ladik ilçesinin Tatlıcak Köyü’nün bir sorunu var. Kendi paralarıyla aldıkları mera arazileri köy tüzel kişiliğine bağlanmış. Büyükşehir Yasası ile ilgili aslında bir problem yaşıyorlar. Eğer hazırsa bağlantımızı hemen ekrana alalım. Sayın Ömer Erkul ve Halis Erkul… Üretici baba-oğul diyelim. Ve TADER Tatlıcak Köyü Dernek Başkanı Mustafa Adnan Coşkun. Efendim, hoş geldiniz yayınımıza.
**Mustafa Adnan Coşkun:** Teşekkür ederim, çok teşekkürler.
**Sunucu:** Ben öncelikle arzu ederseniz Sayın Adnan Coşkun’la başlamak isterim. Tatlıcak Köyü’nün sorunu ve çözümüne ilişkin önerileri nedir? Neler yaşanıyor? Rica etsem özetler misiniz?
**Mustafa Adnan Coşkun:** TADER’in 16 senedir dernek başkanlığını yapmaktayım, İstanbul’dan katılıyorum. Şimdi bizim yaylamız, 55-60 yıllarında köylülerimizin büyük emeklerle ve büyük maddiyatlarla aldıkları 1250 dönümlük bir arazi. Bunun 500 dönümü orman arazisi olarak değerlendirilmiş, 850 dönümü ise köyümüzden 4 kişi adına tapulanmış. Bu alan Amasya sınırları içindeyken, köyümüzü aldığı için sonradan Samsun sınırlarına dahil oldu. 80’li yıllar sonrası, o 4 büyük değerli insanımız “Atalarımızın vebali kalmasın” diyerek Tatlıcak Köyü Yaylası’nı köy tüzel kişiliğine bağladılar. 2014 yasasıyla biliyorsunuz; 10 dönüm altı ilçe belediyesine, üstü Büyükşehir Belediyesi’ne geçti. Yaylayı biz kullandığımız için o zamana kadar bir sıkıntı yoktu. Ne zaman ki 2021 yılında Samsun Büyükşehir Belediyesi SASKİ projelendirip güneş enerjisi panelleri koymaya kalktı, o zaman sıkıntılarımız başladı. Mahkemeye verdik ama kaybettik. Şu anda köyümüzün hayvancılıkla uğraşan kesimi bu araziyi kullanıyor. Mahkeme süreci (Yargıtay veya Danıştay’da zannedersem) devam ederken işlemler sürdürüldü. Bir ay öncesi de köyümüzde bir arbede yaşandı, jandarmayla karşı karşıya geldik. Bize bazı vaatler verildi ama şu anda bekliyoruz. Ayrıca köyümüzün yaylası 25-30 kilometre uzakta olsa da köy sınırlarımız içindeki diğer meralarımız ve cami tarlalarımız da tehlikede; buralar kişilere 49 yıllığına kiralandırılmaya çalışılıyor. Konunun özeti bu.
**Sunucu:** Peki, muhtara dönüştürelim o zaman. Ömer Bey duyuyor musunuz bizi? Ömer Bey, yüreği köyünde olan bir hemşehrimiz. Şu an köyde mera ile ilgili son durum nedir?
**Ömer Erkul:** Merhabalar, hayırlı akşamlar. Şöyle bir sıkıntımız var: 1953 yılında rahmetli dedem Kazım Ayav ve üç kişi, köyün parasıyla Amasya Milli Emlak’tan satın aldılar bu araziyi. Dedem rahmetli olduktan sonra köylülerimiz bu araziyi köy tüzel kişiliğine hibe etti. O zamanın zorluklarıyla, hayvanlarını satarak aldıkları bir toprak burası. Köyümüz mahalle olunca bu araziyi tamamen elimizden aldılar. Yaklaşık 20 gün önce yaylaya güneş enerjisi kurmak için kepçeler geldi. 849 dönümlük, dümdüz ova arazisi burası. Biz yıllardır kullanıyorduk. Samsun Büyükşehir eski Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz, “Bu köylünün malı, dokunmayacağım” demişti. Ancak Mustafa Demir geldiğinde buranın acil kamulaştırılması için proje başlattı. Sonra proje iptal edildi, ardından alelacele tekrar proje çıkarıldı. Bilirkişi geldi ve burası için “Tarım ve hayvancılığa elverişli değildir” diye rapor tuttu. Oysa şu anda üzerinde 5000 tane küçükbaş hayvan, 11 tane de hayvancılık yapan köylümüz var. 20 gün önce kepçeler girdi, 150-200 jandarmayla karşı karşıya geldik. TOMA’lar getirildi. Hayvanların üzerine kepçe sürüldü, çobanlarımızın evlerini yıkmaya çalıştılar. Mustafa Demir dört aydır “Yer vereceğiz” diyor ama sonuç hep sıfır. Şu an 300 dönümü ayçiçeği ekili bu arazinin. Gençlerimiz borçla, krediyle ahır yaptı, şimdi icralık olma peşindeler.
**Sunucu:** (Halis Bey’e dönerek) Hayırlı akşamlar. Siz ne istiyorsunuz?
**Halis Erkul:** Biz yaylamızı istiyoruz. Burası emekle alınan bir yer. Başka bir şey istediğimiz yok. Hayvancılık tamamen bitiyor. Milletvekillerine gittik, yüzümüze bakmadılar. 120 hanelik köyümüzde 5000 küçükbaş, 300 büyükbaş hayvan var. Burası giderse hayvancılık biter. Burası atıl değil, taşsız, dümdüz bir ova.
**Sunucu:** Sayın Perinçek, siz ne dersiniz efendim?
**Doğu Perinçek:** Çok teşekkür ediyoruz köylülerimize. Yaşamak istiyorlar; bakın, üretmenin ötesinde yaşamak istiyorlar. 849 dönüm tapulu malları… “Tapu deldirilmez” denir ama fakir fukara alın teriyle eken, biçen köylü olunca o tapunun hiçbir kıymeti kalmıyor. Maalesef sistem bu. Eğer o 5000 küçükbaş hayvan orada otlamazsa, o insanlar neyle yaşayacak? Bu bir geçim davasıdır. Üretim, o çiftçi için yaşamak demektir. Büyükşehir Yasası’nın nasıl felaketler getirdiğini burada bir kez daha görüyoruz. Samsun Büyükşehir Belediyesi’nin köylünün hayvanından, geçiminden haberi yok; bu kadar gaddar ve acımasız bir tavır olabilir mi?
Türkiye bir üretim ekonomisi inşa etmek zorundadır. Samsun Ladik köylüsü kendi arazisinde hayvanını otlatacak, ayçiçeğini üretecek ki hem kendi karnı doysun hem Türkiye’nin karnı doysun. Bilirkişinin “Hayvancılığa elverişli değil” raporu vermesi ayrı bir felaket. Fotoğrafları gördük, dümdüz, taşsız, yemyeşil bir arazi. Bir yandan “Türkiye’de hayvancılık ölüyor” diyoruz, öte yandan üretimi boğuyoruz. Belediye son derece haksız. Biz bu konuyu sonuna kadar ele alacağız; hem yargıda hem de Samsun Belediyesi nezdinde takipçisi olacağız. Tatlıcak köylülerimiz sonuna kadar haklıdır. Bu sadece Tatlıcak’ın değil, Türkiye’nin sorunudur. Türkiye’de nerede bir olay görsek, üretimi boğmaya çalışıyorlar. Bursa’nın Hürriyet Köyü’nde de, arıcılar olayında da, benzinciler olayında da durum aynı. Türkiye’de üretmek isteyenlerle üretimi boğmak isteyenler arasında bir mücadele var. Burada da durum böyle; Tatlıcak köylüleri üretmek istiyor, Samsun Belediyesi ise üretimi boğmak istiyor. Başka bir anlamı yok. Bu, Türkiye’nin geleceğini belirleyecek büyük bir mücadeledir. İki program arasındaki bir savaştır bu: Üretmek isteyenlerin, Türkiye’yi ayağa kaldırmak isteyenlerin programı ile “Üretimi boğalım, dışarıdan borç alalım, ithalatı teşvik edelim” diyenlerin programı.
Ömer Bey, Halis Bey ve dernek başkanımıza teşekkür ediyoruz. Vatan Partisi olarak il başkanımız orada görevli ama genel merkezden de bir heyet göndereceğiz. Hem belediye başkanıyla görüşeceğiz hem de köylülerimizi yüz yüze dinleyeceğiz. Yargıda da bu konunun takipçisi olacağız. Üretenler kazanacak, üretimi boğmak isteyenler kaybedecek. Çiftçimizle ve üreticimizle beraberiz. Aydınlık gazetesi ve Ulusal Kanal olarak da bu konunun takipçisi olacağız, üreten Türkiye’nin yanında olacağız.
***
NATO meselesine dönersek; maneviyatı olan NATO’ya oy vermez. Hangi bakımdan ele alırsanız alın, maneviyatımızın temeli İslamiyet değil midir? İslamiyet’te en büyük günah zulümdür. Dünyadaki en büyük zalim kim? NATO. AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve diğerleri; “Zulme karşıyız” nutukları atıyorlar. Maneviyatı olan zalime ve NATO’ya oy vermez. Bütün milletvekillerini vatansever olmaya ve zulme karşı sağlam bir manevi duruşa davet ediyoruz.
***
HDP meselesi ise çok ilginç. Seçime girmediği halde 540 milyon lira seçim yardımı aldı. Yargıtay Başsavcılığı, hukukçu olarak takdir ettiğim esaslı bir mücadele yürüttü ve bloke kararı aldırdı. Ancak Anayasa Mahkemesi, Mehmetçik’e kurşun atanlara bu paranın verilmesini sağladı ve 8’e 7 oyla blokeyi kaldırdı. Maliye Bakanlığı’nın da anayasaya aykırı olan bu ödemeyi yapmaması gerekirdi. Seçime girmeyen bir partiye bu yardımın yapılması hazineyi zarara sokmaktır; bu karara imza atanlar ve ödemeyi yapanlar sorumludur. Yargıtay Başsavcılığı’nın ödemenin geri alınması için yaptığı hukuki girişim çok isabetlidir. Hukukun uygulanmasını talep ediyoruz ve bu konudaki mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz. Minareyi çalan HDP, kılıfı hazırlayan ise Anayasa Mahkemesi’nin ilgili üyeleri ve Maliye Bakanlığı’dır.
***
LGBT konusuna gelince; bu durum artık bir propaganda ve örgütlenmeye dönüştü. Çocukları hedef alan, toplumun temelini sarsan bu ideolojik dayatmanın kökeninde, emperyalist-kapitalist sistemin çürüme dönemi yatmaktadır. Eşcinsellik bir hastalık değil, sınıfsal çelişkilerin keskinleştiği, kadının toplumdan dışlanıp kafese tıkıldığı çürümüş toplumlarda ortaya çıkan ideolojik ve kültürel bir olaydır.
Alman Sağlık Bakanlığı’nın raporları; eşcinseller arasında intihar, uyuşturucu, şiddet ve çocuk istismarının daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Bu, insanlığın karşılaştığı en büyük tehditlerden biridir. “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” adlı kitabımda da belirttiğim üzere; kapitalist sistem insanları sadece emeğine değil, kendi biyolojik cinsiyetine ve vücuduna da yabancılaştırıyor. Vatan Partisi olarak, aileyi korumak amacıyla kurulan platformları ve Cumhuriyet Kadınları Derneği’ni destekliyoruz. Bu hızla büyüyor. Vatan Partisi olarak bir yasa önerisi hazırladık. Yasa önerisi, eşcinselliğin örgütlenmesinin ve propagandasının yasaklanmasını içeriyor. İnsanların bireysel hayatlarına müdahale etmek iyi bir şey değil ama bunun yayılması, propagandası ve örgütlenmesi kesinlikle yasaklanmalıdır. Bunu Büyük Millet Meclisi’ne ve aile platformlarına önereceğiz. Bu çok önemli bir konu ve toplumu aydınlatmamız lazım. Bu olay ideolojik bir zemine oturuyor, dolayısıyla bizim de ideolojik mücadele yürütmemiz gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyet kavramıyla bunu ideolojik ve kültürel olarak toplumun içerisine sokuyordu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki milletvekillerinin tamamına yakını bir dönem İstanbul Sözleşmesi’ne oy verdi; sadece bir çekimser oy vardı, o da sonradan yanlışlıkla verdiğini belirtti. Türkiye’yi bu noktaya getiren İstanbul Sözleşmesi’ne AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi üyeleri de dahil olmak üzere meclisimiz onay verdi. Diğer taraflar zaten bu konuda farklı bir tutum içerisinde. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi, Yeşil Sol Parti ve Türkiye İşçi Partisi gibi partilerde bu konunun propagandası yapılıyor.
Marx ve Engels’in bu konudaki mektuplaşmaları çok dikkat çekicidir. Benim kitabımda da yer alan o mektuplarda, bu büyük düşünürlerin eşcinselliği henüz 19. yüzyılda nasıl bir tehdit olarak gördüklerini anlıyoruz. Hatta Marx, kapitalizmin çürümüşlüğü içerisinde bir gün Alman milletini eşcinsel yaparlarsa buna şaşırmayacağını ifade etmiştir. Kitabımda bu değerlendirmeleri, ayrıca Engels ve Lenin’in konuyla ilgili esaslı görüşlerini de ele aldım. Bu durum, tarihteki Sodom ve Gomorra gibi çürüyen medeniyetlerde ve kutsal metinlerde de lanetlenen bir olaydır. Vatan Partisi olarak bunu bir mücadele konusu haline getiriyoruz. 1998 yılında Haymana Cezaevi’nde yazdığım ve güncelleyerek geliştirdiğim “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” adlı kitabımın okunmasını öneriyorum. Bu haftanın kitabı olarak bu eseri tavsiye ediyoruz.
Diğer yandan, bu hafta büyük bir değerimizi kaybettik. Keman virtüözü Suna Kan, Cumhuriyetimizin yetiştirdiği büyük bir ustaydı. Cumhuriyetimiz, İdil Biret ve Suna Kan gibi genç yetenekleri çocuk yaşta keşfedip onlara büyük imkanlar sağlamıştı. Suna Kan, sadece bir keman virtüözü değil, aynı zamanda kişiliği ve karakteriyle Cumhuriyet’in seçkin aydınlarından biriydi. Kendisini saygıyla anıyoruz. Bu hafta müzik köşemizde, Suna Kan’ın solistliğinde Adnan Saygun’un keman konçertosunu dinleyelim.
Suna Kan’la sizleri baş başa bırakıyoruz. Bu haftalık “Çıkış Yolu” programından bu kadar. Çok teşekkür ediyoruz Sayın Genel Başkan. Çok teşekkür ederim, iyi akşamlar. Ulusal Kanal’da kalın, esen kalın efendim.

