Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bu halkın yüzde elli-elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bu ülkedeki bu yangın, Irak’taki bu… Hayır da birleş, birleşme… Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
İzleyiciler merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğum her zamanki gibi Vatan Partisi Lideri ve Cumhurbaşkanı Adayı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine “Hoş geldiniz” diyorum.
— Merhabalar, hoş bulduk.
Şimdi malum, seçim dönemindeyiz. Maşallah hem ülkemizin hem de bölgemizin gündemi yoğun. Dolayısıyla “sıcak günler” demeyeceğim ama gerçekten sıcak günlerden geçiyoruz. Konu bolluğu var; yetişemediğimiz, detayına inemediğimiz pek çok konu var. Sayın Perinçek’le bugün neleri konuşacağız? Bir defa, 15 gündür program yapamıyorduk. “Ne yaptınız?” diye onu soracağım. Çünkü medya… Benim okuduğum gazeteler—Ulusal Kanal hariç—seyrettiğim televizyonlarda sizi göremiyorum. Bir, onu soracağım. Ondan sonra Bahçeli’nin ortaya koyduğu “Yenel” meselesi var, onu konuşacağız. FETÖ ile mücadele konusunda birkaç ilginç gelişme var; benim de gözlemlerim var, onları size aktaracağım. Yani bu konuda konuşma ehliyetine sahip Türkiye’deki önde gelen politikacılardan birisiniz. Döviz krizimiz var; başlamış, belki de bitmiş ya da bitmemiş… Sizin döviz kriziyle ilgili önerileriniz var. CHP’nin seçim bildirgesi, İYİ Parti’nin son vaziyeti, AKP’deki açıklamalar… Epey başlığımız var. Birkaç da notum olacak. Şeyden başlayalım efendim; 15 günde ne yaptınız? Bir rapor verir misiniz?
— Benim programımın formatı bu; yani bana değil tabii, milletimize rapor veriyoruz. En önemlisi, bu seçimlere milletimizin önüne bir çözüm programı koyarak katılmak. Sıradan sözlerle ve halkı avlayan laflarla değil; Türkiye’nin önündeki büyük sorunları, terör sorununu, ekonomi sorununu, dış politikaya ilişkin güvenlik sorunlarını çözen, sınanmış, denenmiş bir programla milletin önüne çıkmak. Biz bir seçim bildirgesi hazırladık. Bu, geniş zaman alıyor. Yalnız bazıları gibi birtakım sekreterlere yazdırmıyoruz; kendimiz işin içindeyiz, çalışıyoruz, üretiyoruz, başındayız. Seçim bildirgemizle bağlantılı çeşitli broşürler, emekçi sınıflarla ilgili çözümler hazırladık ve seçim stratejimizi belirledik. Pazar günü, yani evvelsi gün, 208 genç adayımızla Ankara’da bir otelde toplantı yaptık ve o adaylarımızı kamuoyuna, milletimizin değerlendirmesine sunduk. İşte Türkiye’yi tecrübeyle gençliğin birikimini birleştirerek yöneteceğiz.
Burada bir soru sorabilir miyim? Herkes vitrine kendince en önemli kozlarını koyar. Siz sadece gençlerle ilgili bir tanıtım toplantısı yaptınız. Neden?
— Çünkü Türkiye olağanüstü, zorlu bir döneme girdi. Devrimle çözülecek sorunlarla karşı karşıya ve tabii her devrimci süreçte gençler birdenbire tarih sahnesine çıkar. Biz de bu zorlu dönemde, 10 yıldan beri gençliğe önderlik eden arkadaşlarla; Türkiye Gençlik Birliği’nin ve Vatan Partisi Öncü Gençliği’nin liderleriyle bu seçime katılıyoruz. Bu önemli, çünkü Türkiye’nin sorunlarının üstesinden gelecek birikim burada, bu gençlerde. Bunlar vitrin süsü değil. Konuşmalarını izlerseniz (Ulusal Kanal zaman zaman yayınlıyor), hepsinin Meclisteki düzeyin çok üstünde olduğunu görürsünüz. Basmakalıp olmayan, birbirini tekrar etmeyen, kendi tecrübelerinden sonuçlar çıkaran bir gençlik önderliği. Bakın, 18 yaşında bir arkadaşımız var; liseyi yeni bitirmiş ama bakan yapabilirsiniz. Türkiye’nin sorunlarına o derece hâkim. Gençlik deyince “eşittir birikim” diyemiyoruz, “dinamizm ve adanmışlık” diyoruz.
Krizli bir döneme girdiğimizi söylüyorsunuz ama bu dönemde lazım olan tecrübe değil mi aslında?
— Bizim partimiz tecrübe ile gençliğin dinamizmini birleştiriyor ve o gençlikte de çok büyük bir tecrübe var. Hangi tecrübe? Gezi hareketlerinden geliyorlar; üniversitelerde PKK’ya karşı mücadelelerde kazanılan büyük başarılar var. Aynı şekilde Ergenekon sürecindeki mücadeleler var. Dünya tarihinde olmayan bir şey; 80-90 bin insanımız üç kez Silivri duvarının önüne yığıldı. Orada genç lider arkadaşlarımızın olağanüstü çabaları var. Diyelim Amerikan askerinin başına çuval geçirmek de örneğin bir tecrübedir. Yasaklandığı zaman 29 Ekim’lerde, 19 Mayıs’larda o yasağa karşı yapılan büyük mücadeleler, barikatları yararak Anıtkabir’e yürüyüşler… Bütün bu mücadelelere önderlik eden arkadaşlar bunlar. Şu anda üniversitelerde barış sağlamış, huzur getirmiş, üniversite gençliğini birleştirmiş ve yönetimi üstlenmiş olan arkadaşlarımız.
Siz bir anlamda önümüzdeki süreçte partiyi devralacak kadroları öne çıkarmaya çalışıyorsunuz diyebilir miyiz?
— Tabii. Zaten devralmaya başladılar. Genel sekreterimiz Utku Reyhan eski Öncü Gençlik liderlerinden, Tugay Şen genel saymanımız. Partimizin merkezi kadrolarında bu arkadaşlarımız öne çıkıyor. Medyada İlker Yücel, Aydınlık’ın genel yayın yönetmeni; Ulusal Kanal’ın yöneticileri Adnan Türkan, Çağdaş Cengiz, Mustafa Kaya… Yani gerçekten Türkiye’yi yönetecek birikime sahip olan arkadaşlarımız bunlar. Dinamizmlerini zaten bütün Türkiye biliyor. En önemlisi Gezi Hareketi’nde; “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları ve Türk bayrakları altında bütün Anadolu’ya yaydılar.
Peki, programın girişinde ne yaptınız diye sorduğumda bir şey dikkatimi çekti. Diğer partiler vaat peşindeler, siz ise “program” diyorsunuz. “Programımız sınanmıştır” dediniz. Nasıl sınanmış olabilir?
— Bir kere 1930’lardaki programın bugüne uyarlanmış hâli. 1930’larda dünya şampiyonu olmuş, dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden biri Türkiye’ydi. Planlı ekonomi, karma ekonomi, halkçılık ve devletçilikle… Yani “Altı Ok”u kastediyorum. Bu program aynı zamanda bugün Hindistan’da, Çin’de sınanıyor. Dünya ekonomisinin ağırlığını onlar üretiyor. Bizim programımız, 150 yıllık mücadelelerle denenmiş, Atatürk tarafından “cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik” diye formülleştirilmiş olan programdır.
Bugünkü sıcak gündemde bu Altı Ok içinde en öne çıkardığınız hangisi?
— Milliyetçilik en önde. Ama Cumhuriyetçilikle başlıyor çünkü Cumhuriyet bir devrim; sultanın yıkılması ve iktidarın ele geçirilmesi. Bugün Cumhuriyetçilik dendiğinde sadece laiklik veya modern yaşam anlaşılıyor; hayır, Cumhuriyetçilik saltanatın yıkılması, emperyalizmin kovulmasıdır. Atatürk, 23 Nisan 1920’de fiilen Cumhuriyet’i kurduklarını söyler. 1923’teki sadece ilanıdır. Eğer o dönem Cumhuriyet’i kurmasaydık İstiklal Savaşı’nı veremezdik.
Diğer partiler asgari ücret için rakamlar veriyor, vaatlerde bulunuyorlar. Siz ise bunlara “milleti kandırmadır” diyorsunuz. Neden?
— Çünkü dürüst olmamız lazım. Bugün Türkiye’nin önündeki ekonomik tablo ancak tasarrufla ve üretimle düzelir. “Sana şu kadar vereceğim” diyenler yalan söylüyor. 450 milyar dolar dış borcumuz var, bütçe açığı söz konusu. Biz bu tablodan üretimi artırarak çıkacağız. Örneğin mazotu 2 liradan çiftçiye vereceğiz diyoruz ama bunun kaynağını da belirtiyoruz: İran’dan alacağız. Faiz borçlarını sileceğiz. Bunlar, çiftçinin ekmesi biçmesi için önemli olanaklar yaratacak. Tarım, sanayi için de bir temeldir. Sanayide, küçük ve orta ölçekli sanayimizi canlandırıyoruz. Bursa’sını, Denizli’sini, Kayseri’sini, Gaziantep’ini, Konya’sını; bütün Anadolu’daki sanayi kentlerimizdeki atıl kapasitede olan sanayiyi canlandırıyoruz. Gümrüklerin indirilmesi ve neredeyse kaldırılması nedeniyle Türkiye’de büyük sanayideki ara malları dışarıdan getiriliyor. Bu yüzden makineler; tornalar, frezeler ardiyelere atıldı, bir kısmı paslandı. Şimdi o atıl kapasiteyi seferber ediyor, harekete geçiriyoruz. Büyük sanayicimizi destekliyoruz. Sanayi odalarımızla görüşüyoruz; Antalya Sanayi Odası, Adana Sanayi Odası, en son Aydın Sanayi Odası ve yine büyük bir kentimizin sanayi odası başkanıyla görüştük. Onlardan görüşler alıyor ve sanayicimizi desteklemeye hazırlanıyoruz. Neden? Faize, ranta ve toprağa giden kaynakları sanayiye yönlendireceğiz.
İnşaat sektörüne giden, israf edilen; duvar yapmada kullanılan, içi boş, içinde insan yaşamayan konutlar yapıldı. Türkiye’nin şu anda 2 milyon 200 bin konut stoku var. Fayansları döşenmiş, lavaboları takılmış, elektrik tesisatları yapılmış ama içinde insan yaşamıyor. Bu israfı düşünebiliyor musunuz? Planlı bir şekilde inşaat sektörüne değil, üreten sektöre, yani sanayileşmeye pay ayıracağız. Bizim üretimden kastımız en başta sanayileşmedir. Tarım ikinci planda değil, çok önem kazandı ama motor artık sanayileşmedir. Çünkü 1987’de dünyada kendi kendine yetebilen, sırtını giydiren ve karnını doyuran altı ülkeden biriydik. Şimdi büyük ölçüde tarım ürünü ithal ediyoruz. Pamuk, fasulye, nohut, mercimek, buğday gibi ürünleri ithal ediyoruz. Bunları Türkiye’de üretmenin koşulları var ve çiftçimizi destekliyoruz.
Seçim bildirgemizde “köylüye mazotu 2 liradan vereceğiz” gibi çok somut vaatler var. Sanayiyi de destekleyeceğimizi söylüyoruz. Kaynağımız ise tasarruf. Sadece sosyal fonlar adı altındaki sadaka ekonomisine ayrılan kaynak 50 milyar Türk lirasının üzerindedir. Biz vatandaşımıza sadaka vermiyoruz; yaşlılara, engellilere, zor durumda olanlara tabii ki bakacağız ancak sadaka yerine insanımıza iş ve onurlu bir şekilde yaşayabileceği bir ücret veriyoruz. Akşam evine giderken çocuğunun karşısında başı dik olan, işsiz babanın çocuğu değil, üreten bir ailenin çocuğu olarak onlara umutla yaşama olanağı tanıyoruz.
Esas tasarruf ise israfta. Kamu yatırımlarının ve giderlerinin planlı olması, ihtiyaca cevap vermesi şart. Kamu kaynaklarıyla birilerinin zengin edilmesine, kaynakların yağmalanmasına, rüşvete ve yolsuzluğa son vereceğiz. Türkiye bir tasarruf dönemine girmek zorunda, çünkü tasarruf olmadan yatırım olmaz. Dışarıdan gelen sıcak para, bir balon gibi şişip dışarı dönüyor. Türkiye dış borçlarını ödemede sadık bir ülkedir, mali kültürümüzde bu vardır; ancak dış borçlarla ilgili yeniden yapılandırmalara gidilebilir.
***
Medya bize neden uzak? Korkuyorlar. Medya, Vatan Partisi’nden ve Doğu Perinçek’ten korkuyor çünkü Atlantik sisteminin tek alternatifi ve Türkiye’yi o sistemden kurtaracak tek çözüm biziz. Ahmet Hakan Hürriyet Gazetesi’nde beş adayın burcunu yazıyor, Doğu Perinçek’in burcu yok diyor. Sözcü gazetesi adayların fotoğraflarını koyuyor, Doğu Perinçek’i almıyor. Gençlik tanıtımlarında vitrin süsü olan gençler değil, Türkiye’nin gençlik hareketinin liderleri, Mustafa Kemal’in gençleri görev başında. Gazetelerimiz %90 oranında hükümet medyası ve %90 oranında CHP etkisindeki medya olarak iki kampa bölünmüş durumda. Ancak birikimli kadrolarımız burada; 30’lu yaşlarında bakanlık yapmış Reşit Galip gibi, Türkiye’nin geleceğini inşa edecek, tarımı, sanayiyi, tarihi bilen gençlerimizle geliyoruz.
Medya bize kapalı olsa da kendi imkanlarımızla halkımıza ulaşacağız. Mitingler yapacağız ama medyadan çok radyo ve televizyon gibi araçları kullanacağız. Vatan Partisi dünya çapında bir parti; bugün Suriye’de, İran’da, Rusya’da ve Çin’de manşetlerdeyiz. Amerikan ve Alman basını beni veriyor ama bizimkiler göstermemekte ısrarcı. Olsun, bugünler geçecek. Biz hükümet olacağız ve basını da özgürleştireceğiz. Olağanüstü ve çetin koşullardan Vatan Partisi hükümeti dışında bir çıkış yok.
Halk kolay çözümler arar; doktorun “ameliyat olman lazım” demesine karşın ilaçla ağrısını dindirmek ister. Ama sonunda çare ameliyattır. İstiklal Savaşı’nda da mandayı savunan kolay çözümler vardı, ancak başarı Mustafa Kemal’in zor çözümünde geldi. Bugün Vatan Partisi’ni zor çözüm gibi görenler, aslında vaat edilen bol keseden rakamların enflasyon karşısında eriyeceğini ve gerçek olmadığını anlayacaklar. Biz yarın mahcup olacağımız şeyler vadetmiyoruz; tam bağımsız, zorlukları paylaşan, aç ve açıkta kalmayan insanların yaşadığı bir Türkiye vadediyoruz. Bu süreçte hem bütün millete hem de milleti örgütleyecek olan öncü kesimlere ulaşıyoruz. Seçimi çok önemsiyoruz ve milletimizin kararlı duruşuyla bu süreci atlatacağımıza inanıyoruz. Yani seçimleri önemsediğimizi ispatlamak için yalan mı söylememiz gerekiyor? Dürüstlükten vazgeçmemiz mi gerekiyor? Millete pembe vaatlerde bulunmak mı gerekiyor? Bunların hiçbiri gerçekçi tavırlar değil ve bunu yapanların başarılı olacağını hiç sanmıyorum. Bu milleti akılsız yerine koyarak seçim kazanma stratejileri başarılı olmayacaktır. Önümüzde yine bunları göreceğiz. Biz milletimize gerçekleri söylüyoruz; öncü kesimleri uyandırmak, büyük kitleleri ayağa kaldırmanın bir aracı ve aşamasıdır. O bakımdan “milletten vazgeçtik” gibi bir değerlendirme iki kılıfa da uygun olmaz.
Ekonomik krize gelince; krizin içindeyiz. Dolar fırladı, bir-iki yıldır krizin derinleştiğini görüyoruz. Krizin daha derin noktaları önümüzde. Döviz 2002’lerde, 95’lerde bir çıktı. Hükümet bekledi, sonra 3 puan faiz artırdı. Politika şu: “Dışarıya güven verelim.” Bugün hükümet de, Cumhuriyet Halk Partisi de, Meral Akşener de hepsi “dışarıya güven verelim” diyor. Onlar da koşarak Londra’ya gittiler.
Hükümetin Avrasya’ya, Rusya’yla, İran’la, Çin’le ilişkilere ağırlık verdiğini görüyoruz. Muhalefet ise tamamen Amerika’nın ayağına kapanmış durumda ve “Amerika’yla ortaklık kurarak bu krizden çıkacağız” diyorlar. Sonuç itibarıyla hepsi, Amerika Birleşik Devletleri’nin sıcak para musluklarını açmasıyla krizin çözüleceğini düşünüyor. Kemal Derviş çizgisi sadece AKP’de değil, CHP ve Meral Akşener’de de aşırı derecede mevcut. Türkiye’yi borca batıran sistem bu. Borcu borçla çeviren bu sistem iflas etti. Ölmüş eşeğin etinden sucuk yapmaya çalışıyorlar.
AKP bu sistemin öldüğünü en çok kendisi görüyor, çünkü yönetiyor. Diğerleri ise iktidar umutları olmadığı için “Hükümeti nasıl çelmeleriz? Mecliste nasıl çoğunluk sağlarız? PKK’yı meclise sokup hükümetin elini ayağına nasıl dolaştırırız?” stratejilerini kuruyorlar. “Türkiye’yi yöneteceğiz, bu bataktan çıkaracağız” yerine, meclis üzerinden hükümeti baltalamaya odaklanıyorlar. Bu stratejiyi kuranların gerçekçi bir iktidar programına ihtiyacı yok çünkü iktidara gelmeyeceklerini biliyorlar. Kaosa oynuyorlar. Amerika, Türkiye’yi tekrar dizginlerine almak, İran’dan, Rusya’dan, Çin’den kopartmak için onları itiyor.
Türkiye’nin önünde Tayyip Erdoğan bir çözüm değil, bir çıkmazdır. Muhalefet ise tam bir çözümsüzlük ve kaos içindedir. Vatan Partisi dışında Türkiye’nin bir çözümü yoktur. Mustafa Kemal’i keşfettiği gibi, Türk milleti bu programın arkasında toplanacaktır. Vatan Partisi’nin programı; dış politikada, ekonomide ve terörle mücadelede büyük ölçüde HEPAR ile aynıdır. Türkiye’nin önünde bir çözüm yolu var: İthalata dayanan, borçla çarkı çeviren sistemden vazgeçmek. Gümrükleri korumak, yerli üretimi desteklemek, tasarrufu artırmak ve Türk lirasını güçlendirmek.
Bahçeli’nin gündeme getirdiği af meselesine gelince; “af” değil, genel af söz konusu. Çocuk istismarcılarına, kadın katillerine, FETÖ’cülere, PKK’lılara af yok deniliyor. Ama zimmet, rüşvet, yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırmak, kamu mallarını yağmalamak affın içinde. Hiç kimse bunun üzerinde durmuyor. Bu durum, geçmiş dönemde yolsuzluğa batmış olanların kurtarılması projesidir. İktidar, dizginleri elinden kaçırdığı an hesap sorulacağından korkuyor. Vatan Partisi olarak biz kararlı bir tavır alıyoruz; hırsıza ve yolsuza af yok. Bu, Türkiye’nin arınarak çıkması gereken bir süreçtir. İstiklal Mahkemeleri ve Devlet Güvenlik Mahkemelerine başka bir açıdan baktığınız zaman, sonuç itibarıyla onlar siyasidir. Ancak İstiklal Savaşı’nın kendisi, bir yolsuzluğu temizleyen büyük bir olaydır. Nihayetinde hanedanın mallarına el konuldu. 3 Mart 1924’te çıkan kanunla bütün hanedanın mülklerine el konuldu. Arkasından 1924 yılı Aralık ayında çıkan kanunla tarikatların, tekkelerin, zaviyelerin kayıtlı ve kayıt dışı mallarına el konuldu. Yine 1935 yılında çıkarılan İskan Kanunu’nun 10. maddesinin (A) bendiyle; Güneydoğu ve Doğu bölgesinde birtakım toprak sahiplerinin, aşiret reislerinin üzerlerine kayıtlı veya kayıtsız tüm mallarına el konularak yoksul ve orta köylüye dağıtıldı. Bunlar da sonuç itibarıyla geçmişten kalan yolsuzluğa karşı çok köklü ve kararlı mücadele örnekleridir.
Bu yolsuzluğu, sadece “kamu malı padişahın olmalı” anlayışıyla yapılan hırsızlıklar olarak değerlendirmiyorum; sonuç itibarıyla Cumhuriyet açısından yasa dışı olan mülkler söz konusudur. Cemaatlerin, tekkelerin, zaviyelerin mülkleri Cumhuriyet ideolojisi açısından yasa dışıdır. O kaynaklardan, o yoldan ağa veya aşiret reisi olarak mülk sahibi olmak Cumhuriyet ideolojisi açısından gayrimeşrudur. Siz yolsuzluk mahkemelerini kamuya gelir sağlamak için mi, yoksa ahlaki bir temizlik yapmak için mi kuruyorsunuz? Bir üretim ekonomisi kurmak için kesinlikle geçmişteki yolsuzluğun temizlenmesi gerekir; çünkü üretim ekonomisini bir ahlak ve dürüstlük temelinde, iyi bir yönetimle ve geçmişteki israfa son vererek kurabiliriz. Tabii burada ayrıca bir kamu kaynağı da elde edilmiş oluyor.
Bir köyde sürüden on davar çalınsa köylü gidiyor, onu dağda buluyor, sürüye getiriyor ve iade ediyor, değil mi? Peki, Türkiye’nin kamu kaynaklarından 10 bin, 100 bin, 1 milyon koyun çalınıyor. Onu bulup getirip tekrar Türkiye’nin hazinesine koymayacak mıyız? Köylü ve kasabalı hırsızın malını yakaladığında el koyup sahibine iade ediyorsa, koskoca bir milletin malları yağmalandığında biz bunu görmezden mi geleceğiz? Görmezden gelerek bir üretim ekonomisi kurabilir miyiz? Kapitalizmin temel kuralı kaynakların rekabet ve verimlilik sonucu dağılmasıdır. Hırsızlığa ve yağmaya göre kaynaklar dağıldığı zaman kapitalizm başarılı olmaz, sanayi kurulamaz ve ilerleyemez. Dolayısıyla kapitalizmin de bir ahlakı vardır; ancak kamu makamlarını kullanarak, ihaleye fesat karıştırarak, zimmet ve rüşvet yoluyla kaynaklara el koymak kapitalizm açısından da baltalayıcı bir eylemdir.
Türkiye’nin sistemini değiştiren referandum 16 Nisan 2017’de yapıldı. Bu referandum öncesinde sizin “devri sabık yaratmayacağız” şeklinde belli çağrılarınız oldu. Sayın Tayyip Erdoğan’a ve diğer muhalefet liderlerine siyaseten güvenceler verildi. Bugün ise “yolsuzluk mahkemeleri kuracağız” demenin mantığını anlamakta güçlük çekiyorum. O dönemde de programımızda “Nereden Buldun?” kanunu vardı ama böyle derin bir kriz yoktu. Bu derin kriz Türkiye’yi devrimci, köklü çözümlere getirdi. O gün belki böyle çözümler için bir ortam yoktu ve bunun arkasında toplanabilecek bir halk da yoktu; ama şimdi biz “yolsuzluk mahkemeleri kuracağız” diyoruz ve göreceksiniz bu halkın talebi haline gelecek. “Devri sabık yaratmayacağız” diye vaatlerde bulunanları halk hiçbir şekilde takip etmeyecek. Sayın Muharrem İnce’nin bu çağrıları bugün artık geçerli değil. Yolsuzluğun üzerine gitmesek bile halk en sonunda feryat ederek bunun yapılmasını isteyecek. Öyle bir sürece geldik.
Yolsuzluk mahkemeleri kuracağız; 3 ay içerisinde soruşturmalar, 6 ay içerisinde de kovuşturmalar tamamlanacak. Bir suçun bilgisine ulaşıldığı an 3 ay içinde soruşturma bitecek, 6 ay içinde de yargılama sonuçlanıp hüküm verilecek. Çünkü bu Türkiye’nin çok önemli bir sorunu. İstiklal Mahkemeleri de böyleydi. Burada yargının hızlı işlemesi lazım; 5 yıl, 10 yıl süren davaların hiçbir anlamı yok. Bu mahkemeleri olağanüstü mahkeme olarak değil, ticaret veya iş mahkemeleri gibi uzmanlaşmış “görev mahkemeleri” olarak örgütleyeceğiz.
“Nereden Buldun?” yasası konusunda bazı tereddütleriniz var, anlıyorum. Ancak hukuk tekniği açısından şunu belirtmeliyim: Hükümet sayısız mali af çıkardı, “Yurt dışından getir, yüzde iki ver ya da hiç verme, nereden buldun diye sormayacağım” dedi. Bir sürü sermaye açığa çıktı. Eğer kara para, kirli para veya suçla elde edilen bir kaynak varsa, elbette bunların üzerine gideceğiz. Mali aflar Türkiye’deki mali sistemi yerle bir etmiştir, paranın giriş çıkış kontrolü tamamen kalkmıştır. Kara para, kirli para Türkiye’deki birçok kuruma hâkim olmuştur. Bu mali disiplinsizlikle hiçbir sorunu çözemezsiniz. Toplum artık öyle bir noktaya geldi ki, ekonomiyle ilgili bu feryatlar yükselecek. Biz o sesleri yer altından gelen uğultular gibi duymaya başladık ve tedbirlerimizi alıyoruz.
Sayın Bahçeli’nin, bildiğim kadarıyla en az 20 yıldır cezaevinde olan Alaattin Çakıcı’yı ziyaret etmesini, ülkücü tabana yönelik bir mesaj olarak, yani “geçmişinize, mirasınıza bağlıyım” şeklinde değerlendirebiliriz. Ancak bizim hırsızlık, yolsuzluk veya yağma dediğimiz konu bu değil. Esas olarak iktidar mevzilerinden işlenen büyük suçlar; yap-işlet-devret projelerindeki fahiş fiyatlar ve taahhütler gibi… Burada muazzam kamu kaynaklarının özel mülkiyete geçirildiği görülüyor. Köprü geçiş fiyatları arasındaki farklar acaba özel çıkara mı dönüştürüldü, komisyonlar mı alındı, zimmet veya rüşvet mi söz konusu? Bunların delilleriyle incelenmesi gerekiyor. İdari hatalar da olabilir; kusur bir ceza sebebidir, o da incelenecektir. Ancak esas olan, Türk Ceza Kanunu’nun 276. ve devamındaki maddelerde düzenlenen zimmet, rüşvet, irtikap ve ihaleye fesat karıştırma gibi suçlardır.
15 Temmuz sonrası askeri okullarla ilgili alınan tedbirler, FETÖ’cülerin sızmasını önlemek içindi. Ancak Milli Savunma Üniversitesi Teşkilat Şube Müdürü bir kıdemli albay FETÖ’cülükten tutuklandı. Kurumlarla oynamamak lazım; kurumlar çok önemlidir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emir komuta zincirini bozmak, TSK’yi Milli Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay gibi üç ayrı otorite altında örgütlemek vahim bir yanlıştır. Savaşlarda tek bir komuta merkezi vardır. Vatan Partisi olarak tekrar emir komuta birliğini sağlayacağız. TSK’nin başında Genelkurmay Başkanı vardır ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanı da Cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanı bu görevi TBMM adına yapar; anayasamız ve geleneğimiz bunu gerektirir.
FETÖ ile mücadele konusunda televizyonlarda emekli askerlerin veya istihbaratçıların “Bu FETÖ’cüler çok yetenekli, gizli örgütleniyorlar, çok sızmışlar, ne yapacağız?” dediklerini izliyorum. Bu mücadele geleneğine ve tecrübesine sahip biri olarak şunu söyleyeyim: 30 bin FETÖ bağlantılı kişi tasfiye edildi, 200’den fazla general görevden alındı. Türk tarihinde böyle köklü bir temizlik yok. Bu çok büyük bir başarıdır. 1990’larda partimizin “bunlar Gladio’dur, örgütlüdür” tespitleri bugün herkes tarafından kabul edildi. Ancak iş tamamlanmadı. Sadece zabıtayla, hapishaneyle, savcıyla veya duvarla bu iş çözülmez; çünkü Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, tarikatlar ülkesi olamaz. Köklü bir ideolojik ve sosyal problemle karşı karşıyayız. Suç işleyenleri hukuk çerçevesinde hapishaneye atmak gerekir; ancak bu onları dönüştürmez. Türkiye kendine güvenmeli; bu insanlar bizim insanlarımız, onları Cumhuriyet ideolojisine ve Atatürk’e kazanmak zorundayız. Vatan Partisi’nin farkı burada; Tayyip Erdoğan ve AKP, FETÖ’nün ideolojik temelini, tarikatçılığını sorgulayamıyor. Erdoğan “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” diyemiyor; çünkü dediği an kendini inkâr etmiş olacak. FETÖ ile mücadelenin artık ideolojik dönüştürme aşamasına gelmesi lazım. Başı dik yurttaşlar haline getiririz. Cumhuriyetimize, vatanımıza bağlı kardeşler, yurttaşlar haline getiririz. Bu çok önemli. Onun için Atatürk; tekkeleri ve zaviyeleri kaldıran kanunu yapmış. Onun için “Paşa”, “Bey”, “Ağa” gibi unvanları kaldıran kanun, devrim kanunudur. Yani devrim kanunlarını uygulamamız lazım; hem de eğitimde uygulamamız lazım. Ta ilkokuldan, anaokulundan başlayarak üniversite sonuna kadar bilimsel, laik, cumhuriyetçi bir eğitimi hayata geçirmemiz lazım. O zaman FETÖ’cülük falan Türkiye’de asgariye iner.
Niye ben FETÖ’cü olmuyorum? Niye siz FETÖ’cü olmuyorsunuz? Niçin televizyonlarda FETÖ’yü temizlemeye çalışan insanlarımız FETÖ’cü olmuyor? Çünkü belli bir kültür, birikim ve ideolojiye sahipler. O çok önemli. İdeolojik mücadele ve dönüştürme; ta ilkokuldan, ana mektebinden başlayan bir olaydır. Onun için Türkiye’de köklü bir eğitim seferberliğiyle, milli bir eğitimle çözülecek bir problemdir bu.
Cezaevindeki insanlar da dönüştürülür. Onları “kaybedilmiş, bitmiş” olarak kabul etmiyorum. Cezaevlerini bir okul haline getirmek gerekir ve o okuldan mezun olanların cezasına son vermek gerekir. Yani ıslah dediğimiz şey; suç işlemekten vazgeçmek, iyi bir cumhuriyet yurttaşı olmak, Türkiye’de üretime katılarak hayatını namusuyla, dürüst bir şekilde kazanan bir yurttaş haline gelmektir. Bu, bir devlet görevi ve kamu görevidir. FETÖ mensupları ve bağlantıları için de bu geçerli. Onları “kaybedilmiş, çürütülecek, mezara konacak” insanlar olarak görmek çok büyük hatadır. Dönüştürmemiz lazım; o da üstün, modern, çağdaş, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, laik, devletçi, devrimci bir ideolojiyle olur.
Bir örnek vermek istiyorum. Köşe yazarlarımızdan birisi bunu söz konusu etti; Ali Kemal’i biliyoruz, izleyicilerimiz de duymuştur. Son dönemin İçişleri Bakanı ama gazeteci. Kurtuluş Savaşı’na ve Mustafa Kemal’e çok şiddetli, çok galiz ifadelerle karşı çıkan ve düşmanlık yapan birisi. Kurtuluş Savaşı zaferle bitince İstanbul’dan alıp İzmit’e getiriyorlar, Ankara’ya götürmek için. İzmit’te linç ediliyor. Bunun eşi, ismini şu anda hatırlayamadım, oğluyla birlikte İsviçre’ye gidiyor. Çocuğunu orada yetiştiriyor. Bu anne çocuğuna cumhuriyet düşmanı, Türkiye düşmanı bir ruh aşılayabilirdi ama yapmıyor. Kişisel olarak, tırnak içinde haklı sebepleri olabilirdi; kocası, çocuğunun babası linç edilerek öldürülmüş. O çocuk hariciyeye giriyor, büyükelçi oluyor; dışişleri bakanlığı müsteşarı, genel sekreter oluyor.
Cavit Bey’i düşünün, Maliye Nazırı, idam edilen. Evlatlığı Şiar Yalçın, benim çok iyi dostumdu. Çok parlak bir Atatürkçüydü. Nasıl oluyor bu? Cumhuriyetin dönüştürme yeteneği budur. Cumhuriyet, farklı kültürlerden, cumhuriyet karşıtı kültürlerden, tarikat ve cemaat mensuplarından, padişah çevresinden gelen insanları aldı, değiştirdi ve cumhuriyetin yurttaşları haline getirdi.
Tabii bizim partimizde de var. Eskiden Fethullah Gülen okullarında okumuş, o cemaat içerisinde yer almış birçok arkadaşımız var. Bunlar değiştiklerini, oradaki yanlışlıkları gördüklerini ve doğru ideolojik tutuma geldikleri için bizlerden bir farkları yok. Biz de anamızdan şimdiki ideolojimizle doğmadık ki; hayatımızdaki tecrübeler, birikimler ve dışarıdan aldığımız eğitimle bugünkü kimliğimizi kazandık. Onun için herkes için bu fırsat vardır ve verilmelidir. Ama devletin burada, kamunun çok önemli bir görevi var. Eğer insanlar değişmezse, toplumlar değişmez; ne devrim olur ne ilerleme olur. İnsanların değişeceğine inanacağız. Bunu Hz. Muhammed’in kendi tecrübelerinde de görüyoruz; üzerine kılıçla gelen insanlar, amcasını öldüren vahşiler en sonunda Müslüman oldular. Demek ki toplumun önündeki sorunları çözen üstün bir ideoloji, eskiyen ideolojiyi temizliyor ve insanları değiştiriyor.
Bakın, bugüne kadar hiçbir televizyonda bu “dönüştürme” konusu esaslı bir şekilde tartışılmadı. Çünkü kafa; istihbaratçı kafasıyla, polis kafasıyla, savcı kafasıyla çözülmek isteniyor. Devletin yaptırım gücünü uygulamak şarttır, onu uygulamazsanız dönüştüremezsiniz ama olay orada bitmiyor. FETÖ’cüleri hapiste çürüterek bu sorunu çözemezsiniz; onları ve toplumun diğer kesimlerini dönüştürerek köklü olarak çözebiliriz.
Fethullah Gülen’le mücadelede kırk yıldır bu mücadeleyi vermişiz. Onun röntgenini, ruhunu, cibilliyetini öğrenmişiz; hapishanelerinden, işkencehanelerinden geçmişiz. Hiç kimse bizim kadar Fethullah Gülen cemaatini bilemez. Ama hiçbir televizyonda bu cemaatle kırk yıldır mücadele eden Vatan Partililer çağrılmaz. Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde de bu bayrağı açan biziz. O deneyim içinde, orduda, jandarmada, havada kimlerin olduğunu o insanlarımız ortaya çıkardı ama sonuçta burada Vatan Partisi’nin önderliği belirleyici olmuştur. FETÖ’cülüğü temizlemek istiyorsak, toplumun bundan kurtulmasını istiyorsak, Vatan Partisi’nin hükümet olması dışında bir çözüm yoktur.
AKP iktidarının artık patinaj yaptığını, kendi kendisini tekrarladığını ve yavaş yavaş çamura batmaya başladığını görüyoruz. Çok fazla insanı cezalandırma potasına alıyorlar. Biz Vatan Partisi olarak, Fethullah Gülen terör örgütüne karşı bir mücadele stratejisi yazdık. Stratejimiz şudur: Merkezlere yönelelim, çok yaymayalım. Oradan buradan bulaşmış insanları bu torbanın içine atmayalım ve onları ideolojik olarak dönüştürmeye çalışalım. Hapishaneyi ne kadar doldurursanız, çözüm o kadar başarılı olmaz.
Özetle Fethullah Gülen’le yargı yoluyla mücadele devam edecek ama biz bu örgütün mensuplarını ve Türkiye’deki bütün tarikat ve cemaat mensuplarını dönüştürmek durumundayız. Bunlar cumhuriyet yurttaşı tipine uygun olmayan çevrelerdir. Şeyhe bağlı bir mürit, cumhuriyetin özgür yurttaşı olabilir mi? Onu dönüştürmek devletin görevidir.
Şimdi sakıncalı bir konuya gelelim; hala denir ki, Amerika Türkiye’de darbe arayışında ve yine Fethullahçı kalıntıları kullanacak. Büyük ölçüde tasfiye edildiler, doğrudur. Ancak ben, yeni bir Amerikancı darbenin esas olarak o merkezden geleceği konusuna tam kanaat getirmiş değilim. Ama ekonomik kriz ve güvenlik krizi üst üste binerse; Amerika’nın Türkiye’ye Doğu Akdeniz ve Ege’den yönelttiği tehditler, tertipler ve kışkırtmalarla bir kaos durumu yaratılırsa, o zaman Türkiye sıkıntılı durumlarla karşı karşıya kalabilir. Hükümetler bunun üstesinden gelemezse, bu kaosun çaresi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kucağına bırakılabilir. Ben bunun olacağını söylemiyorum ama tehditleri dikkate almalıyız.
Bunun için üç önlem şart:
1. Ekonomik sıkıntılara karşı bir milli direnme ekonomisi planlamak; bu darbeyi önler.
2. Amerikan ve İsrail tehditlerine karşı milleti devletle birleştirmek; bu da darbeyi önler.
3. Türkiye’nin bütün birliği güçlerini bir hükümette birleştirmek; bunlar darbeyi önlemenin en önemli yöntemleridir. İstanbul, yani aşağı yukarı 25-30 milyona yakın Trakya nüfusunun izleyeceği radyo arkasından bütün Anadolu’ya, hatta bütün dünyaya yayılacak… Karasal mı? İnternet üzerinden mi? Hayır, internet değil. İnternetten de tabii izlenecek ama bu karasal yayın… Mesela arabada giderken ben açtığım zaman izleyeceğim; Bursa’ya giderken, o köprüyü geçerken… 108 diye biliyorum ben. Power FM ile yan yanaymış. 108, evet. Ve bunu izlemeye başlayacağız. FM bandında 108. Bakın, burada Power Türk, Rön Radyo, Kral var; neyse bunlara girmeyeyim. Oradan izleyeceğiz hepimiz. Arabamızda giderken, vapurda giderken, her yerde; kahvede, mutfakta izleyeceğiz. Sadece bu seçim döneminde değil, devamlı olacak. Bu artık Ulusal Kanal’a kardeş geldi. Ulusal Kanal’a, Aydınlık Gazetesi’ne, Aydınlık’a, Ulusal Radyo’ya kardeş geldi. Bunların hepsi kardeş.
Ancak son bir gayretle ödemeleri tamamlamamız için bu birkaç gün içinde bütün izleyicilerimizi bu imeceye, bu el birliğine, omuz vermeye çağırıyorum. Hep onlar sayesinde, daha doğrusu bizim sayemizde oldu. Türkiye’nin muazzam bir fedakarlık yeteneği var, o sayede oldu. Seçim döneminde de 23 gün bu radyo faaliyette bulunacak ama önümüzdeki süreçte artık bu radyo milletin radyosu, halkın radyosu olacak. Adı Ulusal Radyo. Tebrik ediyorum; bu işe önderlik eden Mustafa Kaya, Çağdaş, Cengiz ve Adnan Türkan kardeşlerimizi kutluyorum. Görev Vakfı’nı da kutluyorum. Görev Vakfı bünyesinde yer alacak bu ulusal radyo; otomobilimizde, mutfağımızda, çayımızı içerken, yemeğimizi yerken dinleyeceğimiz bir kanal olacak. Onun için herkesi son bir omuz vermeye davet ediyorum.
İzleyicilerimizden gelen sorulardan birkaçını size nakledeyim. Zafer İşçi Bey sormuş: “Özelleştirilen kamu mallarını, mesela şeker fabrikalarını nasıl geri alacaksınız? Alacak mısınız?”
Bakın şimdi; özellikle kritik sektörlerde, yani enerji, ulaşım, iletişim ve gıda güvenliği gibi alanlarda özelleştirilmiş olan bütün kamu iktisadi teşekküllerini yeniden kamulaştıracağız. Kamunun hizmetine sokacağız, üretim ekonomisinin kaleleri haline getireceğiz. Şeker fabrikaları burada çok önemli. Şu anda oradaki özelleştirmeyi durduracağız, onu tamamen özelleştiremediler zaten. Geçmişte özelleştirilmiş olan kritik sektörleri, örneğin telekomu ve enerji alanını yeniden devletin, kamunun işletmeleri haline dönüştüreceğiz ve verimli işleteceğiz. Bu çok önemli.
Nihan Böke Hanım’ın bir sorusu var: “Türkiye’nin yönetiminde Nakşibendi tarikatının olduğuna dair tezler var. Sayın Perinçek’in bu konudaki düşüncesi nedir?”
Türkiye’yi Nakşibendi tarikatı yönetiyor diyemiyoruz ama birçok Nakşibendi mensubu Türkiye’de çok önemli, kilit mevkilerde bulunuyor. Zaten kendileri bunu inkar etmiyorlar; İsmailağa grubu veya başka grupları anarak mensubiyetlerini ifade ediyorlar.
Alper Koç’un sorusuna gelelim. Alper Bey diyor ki: “Türkiye’de ekonomik ve toplumsal kutuplaşmayla birlikte bakıldığında, önümüzdeki birkaç yıl içinde Amerika’nın bir iç savaş tezgahlaması, tertiplemesi ve buna bağlı olarak da bir askeri darbe senaryosu olabilir mi?”
İç savaş yapamazlar. İç savaş olması için iki tane ordu lazım. İç kavgalarla iç savaşı karıştırmamak lazım. Bir ülkede iç savaşın olması için etnik veya mezhepsel farklar yetmez; iki ordu gerekir. Türkiye’de bugün Türk ordusunun karşısında ikinci bir ordu yok. Onun için buna iç savaş demeyelim ama biraz evvel de konuştuk; sokağı sokağın karşısına çıkarmak, bunu mezhepsel ve etnik boyutlara taşıyıp kaos ortamlarında bir otorite arayışını topluma enjekte etmek ve “gelsin birisi de bu huzuru sağlasın” şeklinde bir talep yaratmak… Bunlar önümüzdeki dönem ciddiye almamız gereken tehlikelerdir.
Bir de bunu dış tehditlerle birlikte düşünmek lazım. Doğu Akdeniz’de Amerikan, İsrail, Yunan ve Güney Kıbrıs donanmalarının namlularını Türkiye’ye çevirmeleri ve Türkiye’ye karşı tatbikat yapmaları… Amerika ve İsrail, Türkiye’ye karşı açıkça askeri tatbikatlar yaptı. İngiltere’deki bazı kaynaklar, Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de dört ülkenin (Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs) bir askeri ittifak kurduğunu yayınladı. Çipras’ın eski başdanışmanı Konstantakopoulos ile Pekin’de bir röportaj yaptım. Kendisi, “Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı bu askeri dolduruşa gelmesi çok tehlikeli, Birinci Dünya Savaşı’nda da İngiltere’nin dolduruşuna gelip çok pahalı ödemiştik” dedi ve bana çok hak verdi.
Soner Polat Amiral’imiz bu risklere ilk işaret eden, hepimizi uyaran kişidir. Biz Vatan Partisi yöneticileri olarak kendisinin tespitlerini ciddiye alıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri de Ege’de ve Doğu Akdeniz’de peş peşe tatbikatlar yaptı. O tatbikatlarda hedef alınan kimdi? Yunanistan, Güney Kıbrıs ve tabii ki Amerika ile İsrail. Genelkurmay Başkanımız da hem Suriye ve Irak’ın kuzeyinde hem de Ege ve Doğu Akdeniz’de görevlerimizi yapmaya hazır olduğumuzu, iki cephede birden savaş yürütecek yeteneğe sahip olduğumuzu belirtti.
Amerika krizi yayıyor mu, yoksa bir tarafta Türkiye’yi sıkıştırıp sonuç mu almaya çalışıyor? Amerika Birleşik Devletleri artık Türkiye’yi düşman kavramı içinde tutuyor. 2002 yılında yapılan o meşhur “Millenium Challenge” tatbikatını yeniden incelememiz lazım. O tatbikatın senaryosu Doğu Akdeniz’den, Kıbrıs’tan başlıyor. Demek ki Amerika 16 yıl öncesinden Doğu Akdeniz’in bir cephe haline geleceğini saptamış. Artık Türkiye NATO’nun hedefi olan bir ülke haline gelmiştir. 8 Mayıs’ta Anastasiyadis, Çipras ve Netanyahu Kıbrıs’ta buluşup Doğu Akdeniz’in doğal gazını taşıma konusunda anlaştılar; yani mavi vatanımıza yönelik tehditlerini açıkça ortaya koydular. Seçim bildirgesinde bu konuya yer veren ve çare öneren tek parti Vatan Partisi’dir. Biz, Irak’ın kuzeyinde Amerika’nın ikinci İsrail devleti kurma girişimini bozan Türkiye, İran, Rusya, Irak, Suriye ittifakını Doğu Akdeniz’e ve Ege’ye taşıyacağız.
9 Eylül’de Türk ordusu İzmir’e girdikten sonra Kasım ayında Yunanistan’da bir savaş mahkemesi kuruldu ve Türkiye ile savaşa soktukları için Yunanistan’ın başbakanları, bakanları ve generalleri kurşuna dizildi. Bu tarihi bir derstir. Bugünlerde Doğu Akdeniz’de İsrail’le doğrudan cephe cepheye geldik. Hani Kudüs’te çok kahramandık? Doğu Akdeniz’de pek kahramanlık göremiyoruz.
Son olarak, Sayın Bülent Ecevit’le ilgili Mehmet Çetin Güleç’in derlediği “Ecevit’in Anıları” adlı kitaptan bahsetmek istiyorum. Ecevit, Türkiye’nin dünyanın en duyarlı coğrafyasında olduğunu, ancak asla paniğe kapılmamamız gerektiğini, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya bağımlı kalmadan bütün dünyaya açılması gerektiğini savunuyordu. Kendisini saygıyla anıyorum. Ayrıca yazarımız Sabahattin Önkibar’ın Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Sarayın Bozkurtları” kitabını da tavsiye ederim; kendisi ülkücü camiayı çok iyi bilir. Hem geçmişi, hem hâli, hem de bugünü biliyor. Dolayısıyla hulûsa; arkaya, perde arkasına sahip. Bugünkü ve geçmişteki bazı olayları anlamak için de Sabahattin arkadaşımın aktardığı olayları bilmeye ihtiyacımız var. Bunu izleyicilerimize de tavsiye ediyorum. İşte bu, “Sarayın Bozkurtları”. Güzel bir kapak yapmışlar. Bozkurt işareti öbür tarafta Rabia olarak bölgesi; kim düşündüyse iyi düşünmüşler, çok güzel.
Şimdi Ecevit’i verdik. Efendim, Cumhuriyet Halk Partisi’nin iki tane bildirgesi açıklandı; Muharrem İnce’nin bildirgesi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı bildirge. Biri Cumhurbaşkanlığı, biri de Meclis için. Ya da neyse, bilemiyorum artık hangi niyetlerle nasıl bir taksimat yaptılar. Siz izleme fırsatı buldunuz mu? Ben okudum, arkadaşlarımız da okudular ve rapor verdiler. Dehşet; çok pervasız, dizginsiz bir şekilde FETÖ ve PKK’nın yanında konumlanan bildiriler bunlar. Cümle cümle PKK’nın çeşitli bildirilerinden neredeyse alınmış, aynen kopyalanmış fikirler. Yani bir Avrupa Özerklik Şartı’nın kabul edilmesi… Zaten kabul ettik de çekinceler vardı, onları kaldıracağız diyorlar.
Dersim ve Ermeni konularında millet meclisinin araştırmalar açması, bakın çok ilginç. Türk milletine Ermeni soykırımını kabul ettirmek için, Dersim katliamı gibi saçma sapan, Amerika’nın tezgâhladığı tezleri kabul ettirmek için bir girişim; vahim bir şey. Üçüncüsü, eşit yurttaşlık adı altında milliyetlere eşitlik. Yurttaşlara eşitlik zaten bizim anayasal prensibimizdir. Ama burada kastedilen milliyetlerin eşitliği; yani Türkiye’de Türk milleti dışında başka milletler var ve bu milletler birbirleriyle eşit olacak şekilde bir anayasa. Ve yine laiklik adı altında cemaatlere özgürlük ve cemaatlerin kurumlaşması. Bu da çok vahim.
Zaten bunlar son Cumhuriyet Halk Partisi kurultayının 12 maddelik bildirisinde yer alıyor: Kürdistan’a Avrupa Özerklik Şartı, milliyetlere eşitlik, vatandaşlık adı altında milliyetlere eşitlik, Dersim isimlerinin iadesi. Öyle bir şey ki düşünün; Doğu Anadolu’da birçok yerin adı mı değişecek? Hüsnü Mansur mu olacak Adıyaman? Mamuretülaziz mi olacak? Gazi Paşa’nın adı mı değişecek? Kemaliye’nin adı mı değişecek? Bu işi götürürseniz İstanbul Konstantinopolis mi olacak? Yani eski adların tekrar getirilmesi CHP programında yer alıyor. Bunlar çok vahim şeyler. Hepsini topladığınız zaman ABD’nin ve Avrupa’nın Türkiye’ye dayattığı çözülme, dağılma, milli devletin tasfiyesi ve bölünme açıkça burada düzenlenmiş.
Ekonomide bakıyorsunuz, Kemal Derviş ekonomisinin azgın bir şekilde uygulanması. “Amerika Birleşik Devletleri ile ortaklığımızı çok boyutlu hale getireceğiz ve Amerika’ya güven vereceğiz.” Amerika’ya nasıl güven verecekler? Amerika’ya neyle güven verirsiniz? Ermeni soykırımını kabul edersiniz, Avrupa Özerklik Şartı’nı kabul edersiniz, Kıbrıs’tan Türk ordusunu geri çekersiniz, Amerika’nın dayattığı Kemal Derviş ekonomisini kabul edersiniz. Amerika’ya güven bu. “Yargıyla, hukukla güven vereceğim” diyorlar; hayır, Amerika senden hukuk devleti, demokrasi falan istemiyor. Amerika Türkiye’den ne istediğini sıralıyor her zaman.
Bunların hepsi CHP programında ve Cumhurbaşkanı adayının beyanlarında yer alıyor. Birisi Kürdistan’a Avrupa Özerklik Şartı’nın kabulüdür. Anadille eğitim, yani Kürtçe bir eğitim dili haline gelecek. İlkokuldan üniversite sonuna kadar bunun zaten yapılması mümkün değil. “Ermeni soykırımı kabul edilecek” maddesi yok ama “Ermeni ve Dersim olaylarının araştırılması için Meclis’te komisyon kuracağız” diyorlar.
Biz Ermeni soykırımını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) bitirmişiz. Koskoca AİHM, Perinçek-İsviçre davasında hem ikinci daire hem büyük daire karar vermiş. Arkasından Ali Mercan arkadaşımız gitmiş, biz de Doğu Perinçek gibi Hasan Kemal, Ali Mercan, Ethem Kayalı arkadaşlarımızla “Ermeni soykırımı yalandır” demişiz. İsviçre ile tekrar mahkemelik olmuşuz. Bir de onlar karar çıkartmış; AİHM’in üç kararında da şu yazıyor: “Yahudi soykırımıyla aynı sınıflama içinde değildir, yani soykırım değildir.” Maalesef bu gerçek, Türkiye basını tarafından gizleniyor. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri, bizim yerle bir ettiğimiz, AİHM’e kabul ettirdiğimiz bu konuyu getirip Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine taşıyor. Avrupa’da artık herkes bu konudan mahcup, utanıyor. Bu konu Türkiye’ye dayatılamıyor ama Sayın CHP yöneticileri “Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu konuyu araştıracak” diyor. Yani “Acaba biz soykırım yaptık mı?” evrakları arşivlerden çıkartılacak. Türkiye, “Ermeni soykırımı yaptık mı?” konusunu tartışacak. Meclis bunun komisyonunu kuracak. Bunlar rezalettir, bunlar ihanettir. Çok açık bir şey var burada. Avrupa Özerklik Şartı demek; ikiz yasalar, ikiz ihanet yasaları ve Kürdistan’a özerklik demek. Yani ikinci İsrail devletini kurmak demek.
Irak, Türkiye ve İran iş birliğiyle ikinci İsrail devleti yerle bir edildi. Barzani’nin referandumu silahla yerle bir edildi. Şimdi o ölmüş olan Kürdistan özerkliğini, Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getiriyor. Bunlar Amerika’nın bile cesaret edemediği kadar pervasız adımlar.
AKP “açılım” dedi, 7 Haziran seçimlerinde 9 puan oy kaybetti. Sonra açılımı kaldırdı, oyları arttı. Seçmen duyarlılığının bu konuyu ne kadar etkilediği açık. Türkiye’de insanların %90-95’i Amerikan karşıtı. Şimdi CHP ne diyor? “ABD ile stratejik ve askeri ilişkilerle sınırlı olmayan kalıcı bir işbirliği.” Bu neye dayanıyor? Cumhuriyet Halk Partisi iktidar planını üç ayak üzerine oturtmuş: Birincisi Amerika, ikincisi PKK-HDP, üçüncüsü FETÖ. “Selahattin Demirtaş’ı Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacağım” diyor Sayın Muharrem İnce. Bu ne demek? Hükümet başkan yardımcılığını PKK’ya vereceğim demek. Bunu kapının arkasından duymuyoruz; televizyonlarda açıkça söylüyor. Selahattin Demirtaş kim? “Apo’nun heykelini dikeceğiz” diyen, PKK’nın yönetimi altında olan, Amerika ve İsrail’in gözdesi olan bir kimse. HDP içindeki insanlar bile “Amerika ve İsrail’in gözdesi” diyecektir. Türk ordusu Afrin’e girdiği zaman PKK bitmişti, oylar %5’in altına düşmüştü. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Meral Akşener’in ve Temel Karamollaoğlu’nun gayretiyle o ölmüş olan PKK diriltilmeye çalışılıyor. Meral Akşener de “İkinci turda Muharrem İnce’yi destekleyeceğim” diyor. Yani Meral Akşener de PKK’lı ve FETÖ’lü ittifakın içinde.
Millet İttifakı’nın içinde millet olmayan her şey var; milleti bölen bir ittifak. Cumhur İttifakı ise Cumhur’u yıkan bir ittifak. Çok ilginç; herkes neyi hedef aldıysa ismini ona göre oturtuyor. CHP’nin bu seçim bildirgesi ve Türkiye’ye vaatleri bir hesap değil, teslimiyettir. 2014’e kadar Türkiye’de iktidarları Amerika belirliyordu ama o devir geçti. Artık önümüzde Amerika’nın tayin ettiği iktidarlar yok. Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri’ne direniyor. Direndiği için bizi hapse attı, direndiği için PKK’ya 5 bin tır silah veriyor.
Cumhuriyet Halk Partili değerli üyeler, örgüt mensupları ve vatanseverler öfkelenmesinler. Öfkeleneceklerse kendi partilerinin liderlerine öfkelensinler. Biz gerçekleri ortaya koyuyoruz. Türk milleti bunları görüyor, biliyor. Bu gerçekleri ortaya koymamak millete karşı sorumsuzluktur. Kimse Türkiye’nin iç cephesini dağıtmasın. Eğer Meclis’te Ermeni soykırımı araştırma komisyonu kurarsanız, bu Türkiye’nin dağılması, çözülmesi ve Mehmetçiğin arkadan hançerlenmesi demektir. Başka hiçbir anlamı yoktur. Bunların demokrasiyle, hukuk devletiyle filan ilgisi yoktur. Hiç kimse de bu konularda gerçekleri ortaya koymamıza telaş etmesin, öfkelenmesin. Çok büyük yanlışlar bunlar. Eğer öfkelenecek bir şey varsa, bu bildirgeyi yazanlar ve bu bildirgeyi utanmadan Türk milletine açıklayanlardır. Öfkelerinizi lütfen onlara yönlendirin.
Hem Cumhuriyet Halk Partisi’nin hem de Türkiye’nin selameti ve geleceği için bir iş yapmış olan… İki dakikamız kalmış efendim. Evet. Ben şunu sormak istiyorum: CHP, bunu içeride kabul ederse; yani PKK ile içeride bu şekilde HDP üzerinden bir iş birliğini kabul ederse, Suriye’deki kantonları da kabul edeceğiz demektir. Bu, Suriye’de PKK, Türkiye ve Amerika’nın birlikte Esad’a, İran’a ve Suriye’ye karşı mevzileneceği anlamına gelir. Oradan zaten Türk askerini çekmeyi öngörüyorlar. Türk ordusu Afrin’e gireceği sırada Sayın Kılıçdaroğlu, “Türk ordusu Afrin’e girmesin” dedi. Niye girmesin? PKK bitmesin diye mi? PKK’yı bu kadar açıktan savunmak olur mu? Yine YPG için CNN Türk’te ve Habertürk televizyonunda ne söyledi? “Onlar vatanları için savaşıyorlar” dedi. Yani Suriye’yi bölmek için orada savaşan PKK’yı “vatan için savaşıyor” diye nitelendirdi. Suriye’yi bölmeyi ve Türkiye’yi tehdit etmeyi, Amerika’nın piyonu olarak meşru gören açıklamalar yaptı.
Kemal Bey şöyle bir öneride de bulundu: Eleştirdiğimiz bütün bu hususların yanı sıra Orta Doğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı (OBİT) kuralım dedi. Türkiye, İran, Suriye ve Irak’tan oluşan dört ülkeyi kapsayan bir yapı. Bakın şimdi, bütün bunları bir paket olarak değerlendirmek lazım. Bu, kötü bir niyet değil belki ama Türkiye’yi bölme söylemleri, “Ermeni soykırımı”, “Dersim katliamı”, “Kürdistan’a özerklik”, “ana dilde eğitim” gibi bütün bu paketi söyledikten sonra OBİT kurmanın bir anlamı kalmıyor. Yani bunlarla biz kendimizi avutup kandıramayız. Paketin tamamı; Amerika Birleşik Devletleri’nin ve PKK’nın Türkiye’ye dayattığı bir programdır.
Bunun arasında mesela PKK da ne diyor? “Vallahi billahi vatanın birliğine, Türkiye’nin birliğine sadığız”, “Türkiye partisi olduk” diyor mesela. Yani bu tür melanet içeren programların içine bir tane doğru bir şey yazdığınız zaman, o programı kurtarmaz.
Süremiz bitti. Peki, teşekkürler. Ben teşekkür ediyorum. Sevgili izleyicilerimize teşekkür ediyorum. Haftaya programımız nerede olacak henüz bilmiyoruz ama nerede olsa yine sizlerle beraber oluruz. Değerli izleyiciler, bizi izlediğiniz için teşekkür ediyor, saygılar sunuyoruz. Gelecek programda buluşmak dileğiyle, hoşça kalın efendim. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

