Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Şimdi halkın yüzde elli elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri var. Türk milletinin baktığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bu ülkedeki yangın… Hayır da birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Değerli izleyenler, Başkent Ankara’daki Hasan Yalçın stüdyomuzdan herkese mutlu akşamlar dilerim. Bu akşam “Çıkış Yolu” programında Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik ve gazeteci Nakip Bakır ile biz soracağız; Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Doğu Perinçek sorularımızı yanıtlayacak.
Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
“Hoş bulduk, merhabalar. Sayın Özçelik, Sayın Bakır, siz de hoş geldiniz efendim.”
Değerli izleyenler, sizler de Sayın Perinçek’e sormak istediğiniz soruları hem sosyal medya aracılığıyla hem de ilgili telefonlarımızdan bizlere ulaştırabilirsiniz. Bizler burada soru soracağız ancak sizlerin sorularına da yer vermeye çalışacağız. Bir giriş yapalım isterseniz efendim. Sayın Perinçek, şu şekilde sorayım: Dolar artıyor, artması tartışılıyor. Hükümet burada bir “dış güç” oyunu olduğunu söylüyor. Siz nasıl görüyorsunuz?
Yapısal bir süreç. Örneğin, Atatürk döneminde, 1930’larda dış güçler istediği kadar oyun oynasın, oraya diş geçiremezdi. Bugün hadi dış güçler Çin’e diş geçirsin! Ama sizin ekonominiz tamamen ithalata bağımlı, borçlanma ekonomisi haline geldiyse; o zaman Türkiye’yi her türlü operasyona, müdahaleye ve oyuna açık hale getirmişsiniz demektir. Onun için burada sorgulanacak şey dış güçlerden evvel kendimizdir. Tabii dış güçler bizim hasmımız, Türkiye’ye kasteden güçler ama ona karşı biz kendimizi güçlendirerek, sağlam ve dış müdahalelere kapalı bir ekonomi yaratarak karşı koyabiliriz. Yoksa dış güçlerden şikâyet ederek hiçbir başarı sağlanamaz.
Aslında şunu söyleyeyim; her türlü şikâyeti bırakmalıyız. Bakın, iktidar da şikâyet içinde, muhalefet de şikâyet içinde ve hep geçmiş sorgulanıyor. Bence şu anda şikâyetleri, yakınmayı ve geçmişin sorgulanmasını bırakmamız lazım. Çünkü biz adalet dağıtmıyoruz, bir yargılama yapmıyoruz; Türkiye’yi kurtarmamız lazım. İstediğiniz kadar geçmişi sorgulayın, istediğiniz kadar mahkûm edin; eğer Türkiye’nin bugünkü çözümüne, insanların karnının doyacağı, sağlık ve eğitim hizmeti alacağı, Türkiye’nin güvenliğini koruyacağı meselelere bu açıdan bakmazsak devamlı şikâyet eder, geçmişi suçlarız. Bir suçlu buluruz, onu asarız, kurşuna dizeriz ama çözüm yok. Onun için buradan bütün kamuoyunu, partileri, basını şuna davet ediyorum: Bırakın suçlamaları, çözüm gösterin bana.
Şimdi izliyorum televizyonları, izliyorum parti başkanlarını. Çözüm adına koca koca iktisatçılar, profesörler çıkıyor; söylenen bir tane cümle var: “Hükümet bir çözüm üretsin, önlemleri alsın.” Kimisi de “tedbirleri alsın” diyor. Başka bir söz yok. Peki, önlemler ne? Vatan Partisi dışında burada somut çözüm getiren ne bir iktisatçı var, ne bir profesör var. Ha şu tartışılıyor: “Faizleri indirelim mi, çıkaralım mı?” Bu kadar basit bir olay mı? Eğer siz Türkiye’nin sorunlarını faizleri yükselterek çözebiliyorsanız, zaten bunun kadar basit bir çözüm yok. Bugüne kadar niye çözülmemiş? Veya faizleri indirerek… Tabii faizlerin yükseltilmesinden yana değiliz, ayrı mesele ama faiz tartışması bir çözüm tartışması değil; bir çırpınma, bir bocalama. İnsan batakta çırpınır ama çırpınarak bataktan çıkabilir misiniz? Çıkamazsınız. Şimdi bataktan kurtuluşun çaresini aramak zorundayız.
Önümüz 24 Mayıs. Önümüze bakacağız. 24 Mayıs deyince aklıma şu geldi; 23 Mayıs, 33 Mehmetçiğimizin şehit edilmesinin yıl dönümüdür, bir vahşettir. Terhis tezkerelerini almış, evlerine dönerken kurşuna dizildiler. Onları saygıyla anıyoruz; bu vatan için canlarını verdiler. Ailelerine tekrar başsağlığı diliyoruz. Şu anda bu Mehmetçiklerimiz için sosyal medyada nöbet tutan HEPAR gençliğini desteklemeye bütün izleyicilerimizi davet ediyoruz.
Sayın Özçelik, Sayın Bakır, buyurun efendim, sohbeti biraz daha derinleştirelim isterseniz.
“Efendim, birkaç gündür, hatta uzunca bir süredir garip gelişmeler yaşıyoruz. Mesela dolar 5 liraya, avro 6 liraya doğru gidiyor. Faizler, gösterge faizleri yüzde 17-18’leri konuşur olduk. Herkeste şöyle bir algı oluşmaya başladı: Geçmişte AKP sürekli bir istikrar unsuru olduğu için halkın desteğini almıştı. Sanki bir iktidara güvensizlik mi oluştu? Bunu nasıl görüyorsunuz?”
Sistem çöküyor. Evet, iktidarıyla muhalefetiyle çöküyor. Bugün bu sistem; 24 Ocak 1980 kararlarının ve 12 Eylül rejiminin getirdiği sistemdir. 24 Ocak kararları, emekçilerin sırtına krizi yükleme kararlarıydı. Turgut Özal ile başlayan o yeni rejim bir rejim değişikliğiydi; “Dünya ekonomisiyle bütünleşeceğiz” dediler. O zamana kadar Türkiye şeker fabrikası, iplik fabrikası, baraj yapmakla övünürken; 1980’den sonra fabrika kapatmakla, satmakla, özelleştirmeyle övünen bir Türkiye’ye geçtik. 1980’e kadar Kemalist devrimin korumacı, yerli üreticiyi destekleyen ekonomisi kör topal ilerledi. Ama 80’den sonra ne oldu? Kömürü Ukrayna’dan, Rusya’dan, Güney Afrika’dan; pamuğu Amerika’dan; eti Güney Amerika’dan getirmeye başladık. Artık kendi meralarımızda hayvan otlatmıyor, Zonguldak’taki kömürümüzü çıkarmıyoruz. Otuz-kırk bin maden işçimizi sokağa atıyoruz, peki neyi finanse ediyoruz? Ukrayna’daki, Rusya’daki işçinin ücretini ödüyoruz!
Dünyaya açılacağız diye takdim edilen bu ekonomi iflas etmiştir, bitmiştir. Şu anda konuşulacak şey bu batağın muhasebesini yapmak ve 1980’den beri dayatılan bu ekonomiyi toprağa gömmektir. Biz gömmezsek hiç kimse kurtaramaz. CHP ve İYİ Parti “Türkiye itibarlı olsun, musluklar açılsın, sıcak para aksın” diyor. Nasıl itibar kazanacakmışız? Kıbrıs’taki Türk ordusunu çekeceksin, Kürdistan adı altında ikinci İsrail’in kurulmasını kabul edeceksin, Ermeni soykırımını tanıyacaksın, HDP’yi hükümete sokacaksın. İşte itibar kazanacağımız proje bu! Bu mümkün değil. İstediğiniz kadar Amerika’nın ayaklarına kapanın, dünya tefecilerinin önünde eğilin; Türkiye’ye artık sıcak para akışı mümkün değil. Ekonominin kendi kanunları var; para yüksek faiz alacağı ve güvenilir ülkeye akar. Buradaki “güvenilirden” kasıt Kıbrıs’ı vermek değil, ödeme kabiliyeti olan ülke olmaktır.
Türkiye 1980’den bu yana izlediği yolu bırakmak zorunda. Yol bitti, uçurumun kenarındayız. Buradan tek bir çıkış yolu var: Türkiye’nin tekrar halkçı, devletçi, planlı, korumacı ve üretime yönelik bir ekonomiye yönelmesidir. 1930’lar, bunun başarısını gösterdiğimiz yıllardır. Türkiye bir devrime girmektedir; ekonomik sorunlarını da güvenlik sorununu da bir devrimle çözeceği eşiktedir. Üretim ekonomisine geçmek, toprak bütünlüğünü sağlamak ve emperyalist tehditlere teslim olmamak ancak bir devrimle mümkündür.
“Sayın Perinçek, konuşurken gözümün önüne birdenbire Erzurum’daki ucuz et kuyruğu geldi. Zonguldak’ta kömürü bırakıp somon yetiştirme projeleri konuşuluyordu, kömür dağın altında yatıyordu. Şimdi de dışa bağımlıyız.”
Et deyince, bu ucuz et, ucuz kömür saplantılarından kurtulmalıyız. Latin Amerika’dan gelirse et ucuz olur ama bizim besicimiz batar. Kendi kömürümüzü çıkaralım, biraz pahalı olsun ama Türkiye’de üretelim, borca batmayalım. Çünkü o pahalı dediğimiz üretimden kazanan yine bizim besicimiz, bizim işçimiz, bizim köylümüzdür. Biz bütün üretim kapasitesini tekrar çalıştıralım, başka çaremiz yok. Bu durum, Birinci Dünya Savaşı’na benzeyen bir süreçtir; savaş ekonomisinin eşiğindeyiz. O dönemde kapitülasyonları kaldırdık ve milli iktisadımızı kurduk. Şimdi de zorunluluklar bizi böyle bir milli iktisat devrimine zorlamaktadır.
Gürkan Bey’in ve İsmet Bey’in de dediği gibi, Türkiye ekonomisinde çok sıcak günler, hatta saatler yaşanıyor. İşte en büyük hararet döviz cephesinde. Bu, arızi veya beklenmedik bir sonuç değil. Yani bu iş, sizin de bahsettiğiniz gibi 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan sürecin bizi getirdiği bir nokta. O zaman alınan kararlar, Demirel yönetimiyle hayata geçirildi, Özal döneminde uygulama alanı buldu. AKP dönemi ise bu 24 Ocak ekonomisini en gaddar, en acımasız uygulayan yönetim oldu. Türkiye’nin enternasyonal finans kapitaline eklemlenme süreci tamamlandı ve şu anda küresel kapitalizmin zayıf bir halkasıyız.
Peki, bu bizi nereye getirdi? Şu anda 450 milyar doların üzerinde bir dış borcumuz var. Bu borç, 2002 sonunda 120-130 milyar dolar civarındaydı. Özellikle şirketler kesimi çok borçlu; 222 milyar dolar civarında bir döviz pozisyon açığı var. Hane halkı da borçlu. Çünkü AKP döneminde yoğun bir sıcak para girişi oldu; küresel ekonomide likidite bolluğu yaşanıyordu. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelere yağmur gibi sıcak para yağdı, doğrudan yatırımlar geldi. Ancak bu paralar sıfırdan fabrika kurmak için değil; özelleştirilen kurumları almak veya şirket evlilikleri için geldi.
Dış kaynak akışı üç kanaldan yaşandı ama bu paralar üretken yatırımlara, ileri teknolojiye ya da sanayiye gitmedi; inşaata, betona gömüldü. Geriye ise ağır bir borç yükü kaldı. Bir yıl içinde ödememiz gereken 185 milyar dolar dış borç geri ödemesi ve 55 milyar dolar civarında cari açığımız var. Yani önümüzdeki bir yıl için 240 milyar dolar taze döviz bulmamız gerekiyor; bu da ayda ortalama 20 milyar dolar demektir. Siyasi alandaki gelişmelerle güveni tüketince, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırınca döviz de gelmez oldu.
Devasa bir dış borç var ve döviz gelmiyor. Mevcut sistem içinde bunu çözmenin tek yolu tekrar IMF’ye kul olmaktır. Bazı arkadaşlarımıza göre bankalarda 170 ile 210 milyar dolar arasında döviz mevduatı var. Vatan Partisi olarak bir kararımız var: Bankalardaki bu döviz mevduatlarını, 10 bin doların altındakilere dokunmadan ve ithalat-ihracat için gerekli olanlar hariç, rayiç bedel üzerinden Türk lirasına çevirebiliriz. Paranın adı değişir ama yine aynı para olur; dolar 6 liraysa, 1 doları 6 Türk lirası yaparsınız. O 6 lira ile piyasada istediğiniz işi yapabilirsiniz; böylece Türk lirası tekrar itibar kazanır. Borsa İstanbul dün önemli bir karar alarak varlıklarını dövizden Türk lirasına çevireceğini duyurdu. Bu bir kapı açıyor. Mehmet Şimşek’e göre dışarıda Türk vatandaşlarına ait 150, kimilerine göre ise 300-400 milyar dolar var. Bunları kısmen özendirerek, kısmen disiplin uygulayarak Türkiye’ye getirebiliriz. Millet, bazı beylerin dışarıdaki paralarını garantiye almaları uğruna aç kalmayacaktır.
IMF, merkez bankanızın bağımsız olmasını istemez; sizin para basmanızı kabul etmez. IMF’nin amacı Türk lirasını tasfiye etmektir. Turgut Özal, Tansu Çiller, Tayyip Erdoğan veya günümüzdeki bazı muhalefet liderleri gibi o merkezlere bağlı kalırsanız çıkmazdasınız demektir. O zaman Türk lirasını mezara gömmeniz gerekir.
Türkiye’nin çözümü var, korkacak hiçbir şey yok. Türk lirası bir gemidir, bir kurtarıcıdır. Dünya finans merkezlerinin kontrolünde olmayan; Türk devletinin ve milli ekonominin ihtiyaçları için çalışan, güçlü bir Merkez Bankası şarttır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmemiş olması büyük bir şanstır; girseydik şimdi Türk liramız da olmayacaktı.
IMF’ye kul olmak, hastalığın kaynağını ilaç olarak kullanmaktır; bu bir kısır döngüdür. Dışarıdan sıcak para bulma dönemi bitmiştir. Ekonomi güvenle yürür; güven ise lafla değil, ödeme kabiliyeti ve üretim ekonomisiyle olur. İpotek verecek malımız mülkümüz de kalmadı. Dolayısıyla IMF’ye giderek Türkiye’yi kaosa ve devletini kaybetmeye sürüklemekten başka bir seçenek kalmamıştır.
Siz “Batı kapitalist sisteminden yolları ayırıp milli ekonomiye mi geçelim?” diye soruyorsunuz. Evet, bir devrim yapılacak. İstiklal Savaşı arifesinde Mustafa Kemal’in yarattığı siyasi irade gibi, bugün de bir milli irade şarttır. Türkiye bir tasarruf dönemine girmiştir; millete yalan söylemek yerine doğruları söylemek zorundayız. Çin Halk Cumhuriyeti’nin rezervlerini yatırımda kullanmak gibi seçeneklerimiz var. Türkiye, bir savaş ekonomisi ve milli direnme ekonomisi uygulamak zorundadır. İthal ikamesini gerçekleştireceğiz; dışarıdan alacağımızı içeride üreteceğiz. Bazı şeyler biraz pahalı olabilir ama dışarıdan alma şansımız kalmadı. “Dışarı satacağız” saplantısını bırakıp, kendi kömürümüzü, etimizi, fasulyemizi kullanarak kendi milli piyasamıza dönmeliyiz. Dışarıya ne satıyoruz? Hiç olmazsa ilk önce milli pazarımızı doyuralım ve bu arada üretim ekonomisiyle ekonomimizi dışarı ile rekabet edecek hâle getirelim. Bir emtia borsası mı kuracaksınız? Emtia borsası da olacak tabii. Yani İstanbul Borsasının dış operasyonlara açık olmasına izin vermememiz lazım. İstanbul Borsası, Borsa İstanbul üzerinden Türkiye ekonomisine bir takım müdahale yollarını; paranın giriş çıkışını kontrol ederek kapatmamız lazım.
Emtia borsası da nedir? Türkiye’de pamuk borsası, fındık borsası, malların üretim borsası ama para borsası da olacak tabii. Çünkü o da sonuç itibarıyla tasarrufların toplandığı ve verimliliğe göre dağıldığı bir kurumdur. Zaten belli bir sistemde varlar, onları daha da geliştirmek mümkün.
Osmanlı’nın son döneminde, sizin de daha iyi bileceğiniz gibi, Düyûn-ı Umûmiye teşkilatı kurulmuştu. Niye? Çünkü Osmanlı aşırı borçluydu. Bunlar nasıl geri ödenecekti? İşte birtakım tavizler verdi falan filan. Ama sonuçta Osmanlı ekonomisi iflas etti, borçlarını çeviremedi. Peşinden de işgal geldi; dünya savaşı sonrası. Şimdi de benzer bir noktada değil miyiz? Dolardaki bir kuruşluk artış, dış borçlarımızın yükünü dört buçuk milyar TL büyütüyor. Son bir buçuk aya baktığımız zaman seksen kuruş civarında bir artış var; yani ekstradan üç yüz altmış milyar liralık bir yük gelmiş. Böyle giderse bir borç krizi yaşayacağız, borçlarımızı çeviremeyeceğiz ve temelli düşeceğiz. Umarım böyle olmaz ama gidişat onu gösteriyor.
Dört yüz elli küsur milyar dolar dış borcumuz var. Siz radikal çözüm önerilerinizle bilinen birisiniz, bu konuda ne öneriyorsunuz? Moratoryum mu? “Ödemiyorum” mu diyeceksiniz? “Moratoryum” demeyelim de dış borçları yapılandırmak için alıcılarla masaya oturup “Gel arkadaş” diyeceğiz. O zaman IMF’ye gitmek gerekiyor maalesef. IMF ile de görüşülmez diye bir şey yok. Ama IMF ile kim görüşecek? Vatan Partisi görüşürse başka olur, Tayyip Erdoğan veya falanca görüşürse o ayrı mesele. Ama burada dış borçların görüşmeler yoluyla yapılandırılmasından önce alacağımız tedbirler var.
Türkiye’de bankalarda, çeşitli verilere göre 160-210 milyar dolar arasında döviz mevduatı var. Onu Türk lirasına çevirirseniz ne olur? Bundan niye korkuyoruz? Bunu mecburen yapacağız zaten, göreceksiniz. İkincisi, dışarıdaki birtakım dövizleri Türkiye’ye getirmek için zecri, kararlı tedbirler alacağız; bu millet onlar yüzünden aç mı kalacak? Üçüncüsü, sadakaya ayrılan kaynakları üretime yönlendireceğiz. Muş’ta şaşıracağınız bir rakam vereyim; bir yılda sadaka olarak verilen fon dört yüz milyon Türk lirası. Bunu seksen ile çarptığınızda otuz iki milyar Türk lirası ediyor. Yani kırk, elli milyar liradır.
Örtülü ödenekten bahsetmiştiniz; son dört ayda yedi yüz elli milyon lira harcanmış. Bu bir şey değil ama sadaka konusu çok önemli. Vatandaşımı sadaka vererek onursuzlaştıracağıma, sadaka yerine iş ve ücret vereceğim. Elimde kırk milyar dolar civarında sadakaya ayrılan bir fon var. Bu fonla yüz bin işçiye iş bulabilirim. İnsan bir şey üretecek, katma değer yaratacak, Türkiye’nin zenginliği büyüyecek ve dolayısıyla paylaşacağımız değerler de artacak.
Borsadaki dövizleri Türk lirasına çevireceğiz. Yastık altındaki dövizler de çok büyük miktarda. Niye dolar dolaşsın Türkiye’de? Amerika’nın dış ticaret açığını niye kapatayım? Yastık altındaki ve piyasadaki işlemlerde kullanılan dövizleri Türk lirasına çevireceğiz. Devlet bile Amerikan dolarıyla, avroyla işlem yapıyor; bunlara son vereceğiz. Rusya, Çin, İran, Irak ve Suriye başta olmak üzere dışımızdaki birtakım ülkelerle milli paralar üzerinden alışveriş yapacağız. Mazotu köylünün traktörüne iki Türk lirasından dolduracağız. İran’da mazotun fiyatı yirmi altı kuruş; vergisini koysanız iki Türk lirası eder. Ama bunu yapabilmek için İran’la iş birliği yapacaksınız. Sen Beşar Esad’a ikide bir söversen ne İran’la ne Rusya’yla aran iyi olur.
Bu sorunla ilgili tek bir yöntem yok. Birincisi, milli direnme ekonomisinden geçeceğiz. Bu bir savaş ekonomisidir; geçiş dönemini bununla yapacağız. Bugün ilkelerini açıkladık: Birinci ilkesi, milletimizin gıda güvenliğini sağlamak. Türkiye’de kimse aç kalmayacak. İkincisi, güvenliğimizin finansmanını sağlamak. Yani ordudan, polisten, vatan savunmasından, deniz ve kara kuvvetlerinden kısmayacağız. Üçüncüsü sağlık, dördüncüsü eğitim. Bütün bunları yaptıktan sonra diğer alanlarda kemer sıkabiliriz. Lüzumsuz harcamalara, israfa son vereceğiz.
İthal ikamesi yapacağız. Bursa’daki, Denizli’deki, Kayseri’deki, Gaziantep’teki, Konya’daki sanayicimiz o ara malını üretiyorsa onu niye dışarıdan alayım? Biraz pahalı üretsin; maliyetler yükselsin, bunlardan korkmayacağız. Bu korkuları bize geçmişte IMF dayattı. Gümrükleri tekrar kuracağız; gümrükler vatanı korur. Turgut Özal’ların Türkiye’ye dayattığı masallara son vereceğiz. Bu ideolojik ve felsefi bir devrimdir. Türkiye’nin önünde devrimden başka çare yok; Atatürk devrimi. Planlı ekonomiyle Türkiye dünyada şampiyon oldu. 1930 ile 1940 arasında iki tane beş yıllık plan yaptık; Türkiye ekonomisi Sovyetler Birliği ile birlikte şampiyon oldu.
(Özelleştirme ve Gümrük Birliği sorusuna ilişkin:) Kritik sektörleri; enerjiyi, telekomünikasyonu, ulaştırmayı, gıda güvenliğimizi tekrar kamulaştıracağız. Enerji gibi, ulaşım gibi sektörlerde kamulaştırmaya gideceğiz. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesini durduracağız. Sümerbank, Etibank, Süt Endüstrisi Kurumu (SEK) gibi cumhuriyet kurumlarını canlandırmadan tarımımızı yaşatamayız.
Gümrük Birliği Anlaşması’nı gözden geçirmek zorundayız. Türkiye bu anlaşma yüzünden olağanüstü kayıplara uğradı. Çin malı bile Avrupa üzerinden Türkiye’ye gümrüksüz giriyor. Avrupalılara “Gel gümrük birliği anlaşmasını gözden geçirelim” diyeceğiz. Karşılıklı menfaat temelinde düzeltmezsek çıkmak da bir seçenektir. Ama birinci seçeneğimiz, anlaşmanın karşılıklı çıkar temelinde yeniden düzenlenmesidir. Belki serbest ticaret anlaşması yapılabilir. Gümrüklerimizi biz belirlemeliyiz, Brüksel değil. Dost ülkelerle; İran, Irak, Suriye ile kapıları açacağız. Batı Asya Ekonomik Birliği’ne doğru gelişebiliriz. Bu ülkeler hem enerji güvenliğimiz için hem de sanayimiz ve tarımımız için çok önemli pazarlar oluşturuyor. Rusya’yı, İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi ve altında Lübnan’ı düşünelim. Burada üç yüz, dört yüz milyon insanın yaşadığı bir pazar var. O pazar Türkiye için çok önemli; meyvemiz, patatesimiz ve diğer ürünlerimiz için. Mesela Nevşehir’de, Derinkuyu’da patatesler ne oluyor? Çürüyor, hayvan yemi oluyor. İki adım ötesi Suriye, değil mi? Doldur tırlara, götür Suriye’ye; alıcısı var. O zaman ne olur? Derinkuyu, Nevşehir ve Niğde patatesi için büyük üretim atakları yapabiliriz.
TÜSİAD’a ilişkin bazı sorular var; hem Sayın Özçelik’in hem de izleyicilerin soruları bunlar. Sayın Perinçek’in biraz önce çizdiği tabloda görüyoruz ki, Türkiye’de TÜSİAD geçmişte çok farklı konumlarda yer alıyordu; çok daha farklı bir çizgi izliyordu. Son dönemde anladığım kadarıyla uygulanan ekonomi politikaları onları da ciddi şekilde rahatsız etmeye başladı. Mesela geçtiğimiz aylarda TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan’ın 18 Ocak’ta yaptığı, “Bu sistem bitmiştir” açıklaması hakikaten çok ilginçti. Zaman zaman dönüp, iş dünyamızın nereye geldiğini anlamak adına o açıklamayı okurum. Bugün yine bir açıklama yaptı. İsterseniz o açıklamadan bir bölüm okuyayım: “Türkiye küresel eğilimleri ne zaman doğru okuyup, dünyayla eş zamanlı olarak değişime uyum sağlamışsa, küresel yarışta öne çıkmıştır. Böyle dönemlerin her birinin bir hikâyesi, toplumu heyecanlandıran, halka umut aşılayan bir gelecek vizyonu vardır. Bugün de yeni bir hikâyeye ihtiyacımız var. Bu yeni hikâye herkesi kucaklamalı, kimseyi dışarıda bırakmamalı.”
Önce şunu söyleyeyim; küresel eğilimleri ve gidişatı tahlil etmemiz çok önemli. Zaten Sayın Tuncay Özilhan, 18 Ocak’taki toplantıda bunu çok güzel tanımladı. Dedi ki: “Dünya ekonomisinin ve dünya siyasetinin ağırlığı Batı’dan Doğu’ya kayıyor.” Bugün dünyanın en önemli gerçeği ve eğilimi bu. Aydınlık muhabiri Recep Erçin, Güler Sabancı’ya “Doğu mu, Batı mı?” diye sorduğunda verdiği cevap muhteşemdi: “Üretim Doğu’da.” Bugün dünya ekonomisi Çin ve Hindistan sayesinde büyüyor. Çin büyümese dünya durur. Dünya ekonomisinin büyümesine Çin Halk Cumhuriyeti’nin katkısı yüzde 39, Hindistan’ın katkısı ise yüzde 19.
1940’ların sonlarında dünyanın en yoksul, insanların sokaklarda öldüğü ülkeleri olan Çin ve Hindistan, bugün dünya ekonomisinin lokomotifi haline geldi. Amerika’nın katkısı ise yüzde 16. O koskoca, anlı şanlı, dolar saltanatlı dünya ekonomisinin patronu Amerika’nın katkısı, Hindistan’dan bile geride. Avrupa’nın katkısı ise sadece yüzde 5. Dünyada teknolojinin, inovasyonun, yapay zekânın ağırlığı artık Çin’den yükseliyor. Çin bugün saatte 4.000 kilometre hızla giden trenler üzerine çalışıyor. Aralık ayında Çin’de “Beş Yılın Başarıları” sergisini gezdim; alan o kadar büyüktü ki 4-5 saatte zor gezdik. Yapay zekâlı bir maden parçası getirdiler; İngilizce, Çince istediğinizi konuşun, size normal bir insan gibi cevap veriyor. Çin’de ayrıca mıknatısla raylara sürtünmeden havada giden, saatte 600-800 kilometre hız yapan trenler var. İnternet ve bilişim alanında ise Hindistan dünya şampiyonu.
O 500 yıllık Batı efsanesi, kapitalizmin patronu olan Atlantik sistemi bugün bitmiştir. Bunu Alman filozoflar, Fransızlar, Amerikalılar herkes yazıyor. Tuncay Özilhan ve diğer yöneticilerimiz bu küresel eğilimleri kuşkusuz izliyorlardır. Tuncay Bey’in seçimler sonrası için dikkat çektiği maddeler var: Devletin kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi, kuvvetler ayrılığının sağlanması, bürokrasinin liyakat esasına göre yapılandırılması, hukuk devletinin ve adaletin tesisi, laikliğin korunması ve ifade özgürlüğü. Bu gösteriyor ki, Vatan Partisi’nin programı bugün Türkiye’nin önünde duruyor. Eskiden farklı bakış açılarına sahip olan TÜSİAD, bugün Vatan Partisi’nin programını savunur noktaya geldi. Türkiye birleşiyor galiba; çünkü işçiyle sermaye sahibini kavga ettirerek bu ekonomik depremi aşamayız. Yükleri paylaşarak, emekçinin üretim şevkini canlı tutarak ama aynı zamanda milli sanayiciyi de dışlamayarak çözüm bulabiliriz.
Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi konusuna gelince; bunu Aralık ayındaki Dünya Partiler Diyaloğu’nda 170 ülkeden 300’ün üzerinde partiyle tartıştık. Çinlilere şunu sordum: “Trilyonlarca dolar kaynak ayırıyorsunuz ama bu yolun güvenliğini düşündünüz mü? Amerika ‘Kürdistan’ adı altında ikinci bir İsrail kurduğunda sizin yolunuzu haramiler kesmiş olacak.” Bu Çin için bir şok etkisi yarattı. Çünkü ekonomi ile güvenlik artık birleşti. İstikrarı sağlamak, barışı korumak, ticaret yollarının güvenliğini sağlamak şart. Türkiye olarak bizim de Suriye ve İran ile dostluk ve karşılıklı güven tesis etmemiz lazım. İran’a yönelik yaptırımları kabul etmediğimizi ilan etmeliyiz. Suriye ile ilişkileri düzeltmeden Çin ve Rusya ile ilişkileri düzeltemezsiniz. Tayyip Erdoğan yönetimi Çin’den sıcak para bekliyor ama Çinliler, Ruslar ve İranlılar bu yönetime güvenmiyor.
Türkiye aslında NATO’nun dışındadır; hedefindedir. NATO, Doğu Akdeniz’de ve Ege’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile birlikte Türkiye’ye karşı tatbikat yapıyor. NATO’dan çıkacağız diye yemin eden diğer partiler, Türkiye’nin zaten fiilen NATO’nun hedefinde olduğunu görmüyor. Güvenlik ve ekonomi politikamız uyum içinde olmalıdır. Eğer siz Batı Asya’da birtakım terör örgütlerini desteklerseniz, ne Rusya ne de Çin ile iş birliği yapabilirsiniz. Hepsi Türkiye’de Atatürkçü, laik ve terör örgütlerini desteklemeyen bir yönetime güvenmek istiyor. Suriye ile Şam yönetimiyle temasa geçme meselesi de kendini dayatan bir zorunluluktur; hiçbir maliyeti yok, aksine kazancı var. Ama Tayyip Erdoğan’ın saplantıları buna engel oluyor. Türkiye’de İsrail’in ve Amerika’nın Suriye’ye saldırısını alkışlayıp, sonra Kudüs hakkında gösterişli nutuklar atamazsınız. Batı Asya’da Amerika ile beraber kalan tek güç İsrail’dir, PKK ve YPG’dir. Biraz Barzani, o bile her an bu tarafa kaçabilir. Suudi Arabistan, iki-üç tane Körfez emirliği… Yalnız kaldılar. Batı Asya’da kaybettiler. Karşısında kim var? Türkiye, İran, Irak, Suriye. Hatta Mısır bile tam Amerika’nın kontrolünde değil. Lübnan… Bütün o İhvan-ı Müslimin denemeleri, örgütleri her yerde yıkıldı gitti. Yani Amerika’nın Batı Asya’daki durumu hiç parlak değil ve gittikçe de olumsuz yöne gidiyor.
Efendim, basından söz etmişken yabancı basına yaptığınız röportajlara ilişkin bir VTR’miz var. Buyurun, hazır ondan bahsetmişken o VTR’yi izleyelim, kaldığımız yerden devam edelim. Yönetmen arkadaşlarımız VTR hazırsa verebilir miyiz acaba? Dünya basını Vatan Partisi’ni nasıl görmüş, onu izleyeceğiz.
Dünya basınında yer alan bir cumhurbaşkanı adayı ile ilgili haberimiz var. Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in, Rusya’nın önde gelen yayın organlarından Ria Novosti’ye verdiği röportaj, Rus basınında geniş yankı uyandırdı. Rusya’nın resmi haber ajansı Ria Novosti, Perinçek’in açıklamalarını manşete taşıdı. Ria Novosti’nin ilk manşetiyle başlayalım: “İktidara geldiğimde Ankara, NATO’dan çıkacak” sözlerine yer vermiş. İkinci haberde ise Batı’nın PKK ve FETÖ’yü nasıl kurtarmak istediği ön plana çıkarılmış. Üçüncü haberde de Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in Şam’la ilişkilerin normalleşmesi çağrısında bulunduğu belirtiliyor.
Ria Novosti, bu röportajda Türkiye Cumhurbaşkanlığına aday olan Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in, seçimi kazandıkları takdirde Suriye lideri Beşar Esad’ı ülkeye davet edeceğini ve böylece Rusya ile ilişkileri güçlendireceğini söylediğini aktarıyor. Yazılarda şu ifadeler yer alıyor: “Rus-Türk dostluğu Suriye’deki krizin çözümünde kilit rol oynamaktadır. Cumhurbaşkanı olduktan sonra, ertesi gün Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı Türkiye’ye davet edeceğim, onun için bir uçak göndereceğim ve Ankara Havaalanı’nda şahsen karşılayacağım. Böylece Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkileri yeniden kuracağız ve aynı zamanda Rusya ile Ankara-Şam-Moskova ekseninde ilişkileri güçlendireceğiz.”
Evet, Geopolitika.ru ile devam edelim. Cumhurbaşkanı adayı Doğu Perinçek’in Esad’ı Türkiye’ye davet edeceği vaadine yine burada yer veriliyor. Bir sonraki Geopolitika.ru haberinde de “İktidara geldiğimde Ankara NATO’dan çıkacak” sözlerine yer verilmiş. Bir sonraki haberde ise Rus Rodina Partisi’ne yer veriliyor; Rodina Partisi, Perinçek’in NATO’dan çıkacağı yönündeki açıklamalarını geniş bir şekilde işliyor. İstiklal Caddesi’ndeki Vatan Partisi İl Başkanlığı’nda gerçekleştirilen ziyarete dair paylaşılan bir fotoğrafla da habere yer verilmiş.
Diğer Rus yayın organlarına baktığımızda; Tsargrad, “Batı’yı NATO’dan çıkmakla tehdit etti” diyor. Lenta.ru’da da yine Ankara’nın NATO’dan çıkacağı vaadi yer alıyor. Sputnik’te ise “Hiçbir güç Türkiye’nin İran veya Venezuela ile ilişkilerini zayıflatamaz” manşetini görüyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Maduro’yu görüyoruz; bu ifade Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’e ait. Aynı zamanda İran’ın özel haber ajansı Tasnim News’te de yine Ankara’nın NATO’dan çıkacağı vaadiyle haberler veriliyor. Rus ve İran basınından sonra Nijerya gazetelerine bakacağız. Today Nigeria gazetesinde Doğu Perinçek’in NATO’dan çıkacağı vaadi yer almış. Nijerya Haber Ajansı da yine cumhurbaşkanı adayının NATO’dan çıkacağına yönelik sözlerini paylaşmış.
Evet değerli izleyenler, dünya basınında Vatan Partisi’nin nasıl görüldüğüne dair kısa bir VTR izledik. Cumhurbaşkanı adayı Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz.
Güvenlik ve ekonomi birbirinden ayrılmaz dediniz. Eğer bu noktadan ilerlersek; mevcut Batı bloğu, Batı ekonomik sistemi bizim için bir tehdit oluşturuyor. Bir savaş ihtimalinden, devletin bekası açısından bir tehditten, devletin bölünmesinden bahsediyorsunuz. Batı sistemiyle yollarımızı ayırmak istiyoruz. Alternatif olarak sizin hep dile getirdiğiniz “Avrasya Birliği” var. Avrasya Birliği’nin tam kapsamını belki siz daha iyi anlatırsınız. Bu yönde gerçekten bir irade var mı Türkiye’de? Bu potansiyel, ilgili ülkelerde böyle bir azim ve istek var mı? Hayata geçme şansı nedir? Bu bizi Batı’ya karşı korur mu? Bekamızı sağlar mı, ekonomimizi düzlüğe çıkarır mı? Bu konulara biraz değinir misiniz?
Tabii. Bir kere Türkiye artık Batı sisteminin içinde değil. Bakın rakamlara; birinci ticaret ortağımız Çin, ikinci ticaret ortağımız Rusya, üçüncü ticaret ortağımız Almanya. Almanya da artık Avrasya’nın bir parçası. Yani Avrupa artı Asya; Almanya da Amerika’ya kafa tutuyor. Amerika ile Almanya arasında çok büyük bir ticaret savaşı, kültür savaşı, siyaset savaşı başladı. O bakımdan Almanya da artık Avrasya’nın parçası. Türkiye ekonomisi Rusya ve Çin ile bütünleşmiş durumda. Enerji güvenliğimize bakıyoruz; enerjimizi Irak’tan, İran’dan, Azerbaycan ve Rusya’dan sağlıyoruz. Enerji güvenliğimiz de Asya’da.
Güvenlik durumuna bakıyoruz; Mart ayının sonunda, Nisan ayının başında Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye’ye karşı askeri tatbikat yaptı. Nasıl biz Batı’nın içindeyiz? Batı bizi düşman olarak görüyor, bize karşı askeri manevra yapıyor. Kağıt üzerinde hala öyle görünebilir ama bir gerçeklik var. Şimdi bunu bir tek Vatan Partisi Türkiye’nin gündemine getirdi. Maalesef bir de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Efes Tatbikatı var. Türk Silahlı Kuvvetleri niçin Ege’de ve Doğu Akdeniz’de üst üste tatbikat yaptı? Amerika ve İsrail Türkiye’ye karşı askeri tatbikat yapıyor, Türkiye de onlara karşı yapıyor. Artık biz Batı sisteminin içinde değiliz. Batı sistemi bizi tehdit ediyor. Ekonomimizi borca batırmanın yanı sıra güvenliğimizi de tehdit ediyor; Ege’den, Doğu Akdeniz’den tehdit ediyor. Bizim Mavi Vatan’daki kaynaklarımız tamamen Amerika ve İsrail tarafından tehdit ediliyor.
Norveç’te birkaç ay evvel bir NATO tatbikatı yapıldı; hedef kimdi? Atatürk ve Tayyip Erdoğan. Türkiye, NATO tatbikatında resmen düşmandı. Zaten Türkiye, Amerika ile dolaylı olarak savaşıyor. PKK’nın üzerine yürüdüğünüz zaman karşısında Amerika var; beş bin tır silah veren, PKK’yı eğiten Amerika. O savaşta Amerikalı subaylar da var. Fırat Kalkanı ile Amerikan-İsrail koridorunu yarıyoruz. Bunun için biz Batı sisteminin çoktan dışına çıktık ve Batı da bizi hedef alıyor.
Bizim ekonomimiz de artık Asya ile birleşiyor. Bu ne zaman oldu? Başımızda bir “Amerikan BOP Eşbaşkanı” varken. Düşünün, tepemize Amerika bir Tayyip Erdoğan yönetimi koymuş, kendi savaş takvimine göre ekonomisini dayatmış ama buna rağmen Türkiye Avrasya’yla bütünleşmeye başlamış ve Amerika’yla cephe cepheye gelmiş. Demek ki bizim Avrasya’yla bütünleşmemiz nesnel bir süreç; bir tercih değil. Türkiye’nin dinamikleri, mecburiyetleri var. TÜSİAD’daki insanlar bile “Üretim doğuda, Avrasya’da; Çin’le ekonomimizi geliştirmek zorundayız” diyorlar çünkü gerçeklere dayanıyorlar.
Güvenlik açısından baktığımız zaman da Çin’in güvenliği Türkiye’den başlıyor, Türkiye’nin güvenliği Çin’den başlıyor. Çin’in enerji kaynakları İran ve Arap Körfezi’nde. Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” dediği projenin yolu Türkiye’nin üzerinden geçiyor. Eğer Türkiye istikrarsız olursa, orada Amerika bir Kürdistan, ikinci bir İsrail kurarsa, bu Çin’in güvenliğini de tehdit ediyor. İkincisi, Çin’de teröristler var; Amerika’nın Orta Doğu’da beslediği birtakım İslamcı fanatik terör örgütleri, aynı zamanda Çin’in Sincan bölgesinde terör faaliyeti yürütüyor. PKK da Türkiye’de, yine Amerika tarafından güdülüyor. Dolayısıyla Türkiye’nin ve Çin’in karşı karşıya olduğu terör tehditlerinde bir ortaklık var. Akdeniz ve Ege’de Türkiye’yi, Güney Çin Denizi’nde Çin’i Amerika tehdit ediyor.
Rusya için bu daha da kuvvetli geçerli. Ukrayna ve Kırım üzerinden Amerika’nın Rusya’ya karşı yönelttiği tehditler var. Türkiye ile Rusya da silah arkadaşı oldu. Kürdistan projesini bozarken Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya silah arkadaşı oldu. NATO’dayız güya ama Rusya ile silah arkadaşıyız. Vatan Partisi bunu 30 sene evvel gördü. Benim 1985 yılında Saçak Dergisi’nde “Çok Kutuplu Dünya” diye bir yazım vardı. Bugün yaşadığımız, yani Amerika’nın inişte, Rusya’nın yükselişte olduğu, Çin’in dünyayı dönüştürdüğü süreci o günden tahlil etmiştik.
Efendim bu açıklamalar son derece aydınlatıcı. Bir cümle ekleyeyim izninizle: Bizim partimizin programında “Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gireceğiz” maddesi var. Başka hiçbir partinin programında bu yok. Ama Türkiye artık Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kapısını çalmaya başladı. Demek ki Türkiye, Vatan Partisi’nin programına geldi.
O halde şöyle sorabilir miyim? Biz şu anda Avrupa Konseyi üyesiyiz, AB ile bir sürecimiz var. Avrupa’nın birçok kurumuna üyeyiz; spordan insan haklarına kadar hukuki çerçevede ilişkilerimiz var. “Gelecek doğuda” diyorsunuz; dünya ekonomisinin merkezi artık orada. Biz bunu hukuki bir çerçeveye kavuşturma şansına sahip miyiz? Yakın zamanda böyle bir irade görüyor musunuz? Bir de şunu soracağım: Sayın Cumhurbaşkanı için “bizim çizgimize geldi” demiştiniz. Hala bunu söylüyor musunuz?
Tayyip Erdoğanlar FETÖ’ye karşı mücadelede bizim çizgimize geldi. Sonuç itibarıyla onların “Avrasya, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girelim” gibi bir programları yok ki, Amerika’ya bağlılık programları vardı. 2004 yılında 15 Şubat akşamı Sayın Tayyip Erdoğan “Teke Tek” programında ne dedi? “Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında Diyarbakır’ı merkez yapacağız” dedi. Kendi ağzıyla Amerikan projesinin görevlisi olduğunu ilan etti. Şimdi neredeyiz? 2018. Oradan buraya, bizim yanımıza geldi.
FETÖ ile bizi hapse attı, şimdi bizle beraber FETÖ’yü hapse atıyor. Rusya uçağını ben düşürdüm diye efeleniyorlardı, sonunda Vatan Partisi’nin çizgisine geldi ve özür dileyerek elini Sayın Putin’e uzattı. Hatta biz “özür dile” bile dememiştik, o bizim çizgimizi de aştı. Astana süreci; Türkiye, İran, Rusya… Bu bizim programımız. O, İran’a “Fars milliyetçisi” diyordu. Ben Temmuz ayında İran’a gittim, en yüksek yöneticileriyle görüştüm. Arkasından biz, ikinci İsrail’e karşı İran’la basın toplantıları yaptık. Ama ne oldu? Orada da bizim çizgimize geldi. Türkiye’yi yönettiği için mecburiyetleri var; Türkiye’yi PKK ile açılım yaparak, FETÖ ile hükümet kurarak yönetemez. Türkiye’yi borçlanma ekonomisiyle de artık kimse yönetemez. Bugün yayınlanan seçim bildirgesinde “Güçlü Meclis, Güçlü Hükümet” deniliyor; Türkiye’nin tüm dinamikleri bu yöne doğru ilerliyor. Bizim üç sene evvelki seçim bildirgemiz “Güçlü Meclis, Güçlü Hükümet” idi. Kelimesi kelimesine, Vatan Partisi’nin 2015 yılındaki seçim bildirgesinin başlığını aynen kopya etmişler. Yani bir yaratıcılık da yok. Hiç olmazsa biraz bir şey değiştir. Zaten “Tamam, biz alıyoruz ama yaparsa yine biz yaparız” şeklinde bir yaklaşım da belirtmişler. Sonuç itibarıyla buradan şu çıkıyor: AKP, Vatan Partisi’ni yarım yamalak izlemeye çalışıyor. Ama tabii tam izleseler zaten Vatan Partisi’ne katılmaları lazım; öyle bir durum yok.
Avrupa konusunda şunu söyleyelim: Avrupa, Amerika’ya kafa tutmaya başladı. Bunu iyi saptamamız lazım. Biz Avrupa ile Amerika’yı aynı kefeye koymuyoruz. Şu anda Avrupa da Amerika’dan kopuyor, Almanya liderliğinde. Bu, bizim Türkiye’miz için çok iyi. Mesela Almanya Türkiye’yi tehdit etmiyor ama Amerika tehdit ediyor. Almanya Doğu Akdeniz’de Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen Yunanistan ile beraber askeri tatbikat yapmıyor; ama Amerika ile İsrail yapıyor. Neden? Çünkü Almanya İran’ın, Çin’in yanına konumlanıyor. Merkel şu ana kadar 11 kez Çin’e gitti. Bu çok enteresan; ben 12 kez gittim, o 11 kez gitmiş. Yarışıyoruz ama ben 1975’ten beri gidiyorum. Orada da garip bir durum var; mesela Schröder’in Çin ile çok yoğun ilişkisi vardı, Merkel biraz Schröder’e alternatif olarak gelmişti, fakat o da rotayı Çin’e çevirdi. Şimdi Almanya; doğal gaz hatlarıyla, enerji hatlarıyla Rusya’ya ve Çin’e bağlandı. Bizim için geçerli olanlar aslında Avrupa ülkeleri için de geçerli. Çünkü dünya ekonomisinin ağırlığı Avrupa ve Asya’ya kayıyor. Onun için Türkiye, Avrasya’da hem ekonomik gelişmesini sağlar, hem Atatürk devrimini tekrar hayata geçirebilir hem de güvenliğini temin edebilir.
Bakın, Türkiye’nin 1945’ten bu yana, yani 70-75 yıldır Atlantik sistemi içindeki macerasının bir bilançosunu yapmamız lazım. Atlantik sistemi içinde biz Atatürk devrimini kaybettik. Bugün en büyük şikâyetimiz Atatürk devriminin kurumlarının yıkıma uğramasıdır. Niye kaybettik? Çünkü 1945’ten sonra Amerika geldi ve Atatürk devriminin kurumlarını, ilişkilerini tahrip etti. Bu bizim en büyük gerçeğimiz. Peki, Avrasya bizden ne istiyor? “Atatürk devrimlerinin kurumlarını tekrar hayata geçirin, canlandırın” diyorlar. Biz Atatürkçü bir Türkiye istiyoruz; Çin’in, Rusya’nın ve İran’ın talebi de bu. Çünkü İran; yobaz bir Sünnilik adı altında Şii düşmanlığı yapan, yobaz İslamcı bir yönetim istemiyor. “Laik olsunlar hiç olmazsa” diyorlar; onlarla daha iyi ilişkiler kurabilirler çünkü bir dinsel, mezhepsel bağnazlıkları yok. Bütün bunları hesaba kattığımız zaman Türkiye, Avrasya’da hem ekonomik gelişmesini yürütür (ki zaten yürütüyor), hem güvenliğini sağlar, hem de Atatürk devrimini tekrar canlandırır ve tamamlar. Bunun için Avrasya bizim artık yaşam alanımızdır ve kimse bunun karşısına çıkamaz. Bakın, Amerikancılar bile Türkiye’de Avrasya’ya doğru yön almaya başladı.
(Reklam arası sonrası)
Sayın Özçelik, reklamdan önce güvenlik ve ekonomi arasındaki bağla ilgili sormuştunuz. Ben de bununla ilgili bugün gelişen, eski CIA Başkanı ve Amerikan Dışişleri Bakanı Pompeo’nun bir açıklaması üzerinden cevap vermek istiyorum. Amerika’daki düşünce kuruluşları son günlerde “Türkiye’yi ekonomik krizle yola getirme” başlığıyla raporlar hazırladılar. CIA’ya yakın olan bu kuruluşların raporlarının ana özeti bu. Aynı şey İran için de yapılıyor; Amerikan Başkanı da bunu açıkça söylüyor: “Öyle bir ceza vereceğiz ki ayağa kalkamayacak.” Artık bu sadece ekonomik kriz değil, adeta bir silah kullanımıdır. Ekonomik olarak sıkıntıya sokunca ister istemez bir sonuç alıyorlar. İran’a yaptılar, Rusya’ya yaptılar. Mesela 3-4 ay önce oradaydım; 1 dolar 4 bin riyaldi, şu anda 7 bin riyale gidiyor. Petrolünü sattırmıyorlar, aslında bir sıkıntısı olmamasına rağmen zorluyorlar.
Tam Türkiye’de döviz tartışması yapılırken, herkes yeşil ve kırmızı oklara bakarken Pompeo; “Türkiye’nin S-400 almaması için çalışmalar sürdürüyoruz, henüz yapmadılar ve hiçbir zaman da alamayacaklarını umuyorum” dedi. Diplomaside “alamayacaklarını umuyorum” ifadesi, “imkânları yok, yaptırtmayız” anlamında bir tehdittir. Bence bu laflara hiç lüzum yok. Amerikan 6. Filosu ve destroyerleri; Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile beraber Türkiye’yi hedef alan askeri manevra yapıyorsa ve Netanyahu gelip Güney Kıbrıs liderleri ile ellerini üst üste koyup Türkiye’ye karşı doğalgaz nakil yollarını kararlaştırıyorsa, Türkiye zaten hedeftir. O zaman Türkiye ne yapacak? Kendisini S-400’lerle koruyacak. S-400 basit bir silah alımı değil; Türkiye’nin askeri stratejisinin ve tehdit kavramının değişmesiyle ilgili bir olaydır. Yani artık Türkiye, tehdidin nereden geldiği konusunda yeni bir karar vermiştir. Aslında bu karar 1990’larda verildi. Amerika gelip Irak’ı işgal edip böldüğünde ve kuzeyinde sözde bir Kürt devleti kurduğunda, Türk ordusu “Tehdit artık bana Amerika’dan geliyor” dedi. Biz bugün oralarda savaşıyoruz; Kafkasya’da Rusya ile veya İran ile savaşmıyoruz, güneyimizde Amerika ile savaşıyoruz.
Bakın, İran’a yaptırım, Rusya’ya yaptırım, Türkiye’ye yaptırım, Çin ile ticarette müeyyideler, Avrupa’ya yaptırım, Venezuela’ya yaptırım… Türkiye, İran, Çin, Rusya, Almanya, Venezuela bunlar zaten birbirleriyle ilişki halindeki ekonomiler. Burada yaptırım Amerika’ya oluyor, Amerika kendisine ambargo koyuyor. Amerika’nın bu yaptırımları fos ve içi boştur. En fazla İran’a bir hava saldırısı yapabilirler ama kara harekâtı yapmaları mümkün değil. Türkiye’ye karşı ise Yunanlıları üzerimize sürerek provokasyon yapabilirler. 15 gün önce Pekin’de Yunanistan’ın en meşhur gazetecilerinden Konstantina Bakulos ile konuştum. “Ey komşu, ne yapıyorsun? Birinci Dünya Savaşı’ndan ders çıkarmıyor musunuz? İngilizlerin kışkırtmasına geldiniz ve sonucunu hep beraber yaşadık. Şimdi de hiçbir kârınız yok. Ege’yi Yunan denizi olarak dünyaya kabul ettiremezsiniz, Türkiye’yi hiç kabul ettiremezsiniz” dedim. O da bana hak verdi.
Sistem, Vatan Partisi’nden korkuyor. Sözcü de korkuyor, Hürriyet de korkuyor, Karar gazetesi de korkuyor. Hürriyet, TGB’li genç adaylarımızı görmüyor. Biz milletvekili adaylarımızın yarısının kadın olacağını saptadık, görmüyorlar. Çünkü sistem Vatan Partisi’nden korkuyor; biz tek alternatifiz. Geri kalan hepsi çözümün içinde. Amerika’dan korkmuyoruz. Amerika kendi çöküşünü yaşıyor; bu krizle yola getirme tehditlerine karşı bütün milleti birleştireceğiz.
Sistem, bütün amaçlarının merkezine HDP ve PKK’yı oturttu. CHP sayesinde PKK’yı meclise soktular; Mehmetçiğe kurşun sıkanlar, mayın döşeyenler meclise girdi. Şimdi Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacaklarını söylüyorlar. Türkiye’de hiçbir parti PKK’yı getirip hükümete sokamaz. Muharrem İnce de sokamaz, Temel Karamollaoğlu da sokamaz, Meral Akşener de sokamaz. Derslerini alacaklar.
Türkiye’nin adil, hakkaniyetli, hukuka uygun bir seçim süreci yaşadığını düşünüyor musunuz diye sorarsanız; devletin hazinesinden AKP’ye 430 milyon, CHP’ye 200 küsur milyon, MHP’ye 100 milyon, PKK’ya ise 99 milyon lira veriliyor. Bir yandan MİT ve özel kuvvetler “terörün finans kaynaklarını kurutmak lazım” diyor, diğer yandan hazine 99 milyon lirayı PKK’ya veriyor. 99 milyon lira ile 100 tane okul yapılır. Türk devleti PKK’yı besleyerek terörle mücadeleyi baltalamış oluyor. Medyanın tavrı da ortada; şaşkınlıkla ve üzüntüyle karşıladığım, hiç ummadığım insanlar programlar yapıyor; partileri ve adayları çağırıyorlar ama Vatan Partisi yok. Temel Karamollaoğlu’nu eller üstünde tutuyorlar. Siz tarikatlara, cemaatlere nasıl karşı çıkacaksınız? Tayyip Erdoğan tarikatçı olunca laikliğe karşı oluyor da, siz ondan çok daha koyu ve fanatik unsurlarla beraber olunca ne oluyor? Saadet Partisi’nin vatansever bir konumu vardı, şimdi onu da “ana dilde eğitim” noktasına getirdiler. Bütün Saadet Partisi tabanına sesleniyorum: Sizin nerede vatanseverliğiniz kaldı? Terk edin bu partiyi. Sistem HDP’ye karşı tavrı merkeze oturduğu için biz ittifakın içinde olmadık. Biz bir hükümet projesi öneriyoruz ama bu projenin içinde PKK olamaz. Saadet Partisi ise oraya girerek PKK ile ittifakı kabul ettiğini ispatlamış oldu. En sonunda onlara da biz çok uzun uzun anlatıyoruz; yalan söylüyorlar, aldatıyorlar falan filan. Son anda onları o ittifakın dışında tutuyorlar. Neden? FETÖ; kendi söyledikleri ve benim onlara güvendiğim… “FETÖ duvarına çarptık” diyorlar, Cumhuriyet Halk Partisi’nin içi için. Hangi duvara çarpıyoruz? Ben buradan Emin Çolaşan’a, Bekir Coşkun’a, Uğur Dündar’a, Rahmi Turan abimize soruyorum: Sözcü’de hangi duvar var? FETÖ dışında hangi güç, Sözcü’de Doğu Perinçek’in resminin o beş şeyin yanında yayınlanmasını önler? FETÖ ve PKK dışında hangi güç? Zaten Sözcü Gazetesi artık bütün sayfalarında HDP ve PKK reklamı yapmaya başladı. Cumhuriyet Gazetesi ise PKK’nın organı haline geldi. Bunlar çok ciddi olaylar ve biz bunları görmezden gelemeyiz, üstünden atlayamayız. Efendim, “vatanseverlik” palavra bir olay değil. Bugün vatanseverliğin Türkiye’de bir tek ölçüsü var: Amerika, FETÖ ve PKK’ya karşı tutarlı tavır. Başka hiçbir ölçü yok. Maalesef CHP ve Meral Akşener eksenli güçler ve etraflarına topladıkları unsurlar da tamamen Amerika’ya teslim.
FETÖ ile beraber, PKK ile beraber o meşhur Ankara’dan İstanbul’a yürüyüş sırasında söylemiştik; dedik ki “CHP tabanına bonzai içiriyorlar.” Oralarda, “Aa bak PKK’yla yürüyoruz, HDP’yle. Abdullah Türk, falanca, Gülten Kışanak, o bu falan. Görüyor musun? Ayağımıza basmıyorlar, hiçbir şey olmadı.” Ve nereye getirdiler? Cumhuriyet Halk Partisi’ni PKK’nın müttefiki olan bir parti noktasına getirdiler. Açıkça ne diyor? “Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacağım Selahattin Demirtaş’ı.” Yani PKK, Muharrem İnce’nin hükümetinde hükümet başkan yardımcısı olacak. Onun için onların kazanma şansı yok. Sıfır ihtimaldir. PKK ile birlikte hükümet kurma projesinin başarı kazanması Türkiye’de sıfır ihtimaldir. Amerika gelir, Türk ordusuyla savaşır, Ankara’yı ele geçirir, Muharrem İnce ile Selahattin Demirtaş’ı da Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı yardımcısı yapar. Böyle bir ihtimal yok. İstedikleri kadar Amerika’ya güven verdiklerini söylesinler. “Efendim, Türkiye’nin itibarı gitti, o yüzden bize sıcak para gelmiyor” falan diye Amerika’ya, IMF’ye yalvarsınlar; o dönem bitti. Amerika’nın Türkiye’de hükümetleri belirlediği dönem bitmiştir. Artık Amerika, Türkiye’de hükümet tayin edemez. Onun için kimse Amerika’ya güvenmesin.
Saadet Partisi’ni parçalayan Abdullah Gül’dü. Şimdi Saadet Partisi’nde bir Abdullah Gül aşkı yüksek. Saadet Partisi’ni sistemin içine çektiler. Saadet Partisi vatanseverdi; rahmetli Erbakan’ın çizgisindeydi. Şimdi ne oldu? Abdullah Gül taraftarı oldu; yani Erbakan’a en karşı olan güç. Efendim; ana dille eğitim, “Kürdistan” projesi, ikinci İsrail taraftarı oldu. Ana dille eğitim diyen, ikinci İsrail taraftarıdır. Onun için “İsrail’e karşıyız” falan filan deyip durmasınlar. “FETÖ’yle mücadele eden bizden başka parti yok” demiş Sayın Karamollaoğlu. E baksınlar, eskiden hepsi FETÖ’yü övüyorlardı. Saadet Partisi’nin bundan evvelki genel başkanları “FETÖ terör örgütü değildir” diyordu. Fethullah Hoca’nın yanına gidiyorlar, elini öpüyorlardı. Niye onları hiç kimse hapishaneye atmadı? FETÖ; Silivri duvarlarının içine komutanları attı, Vatan Partisi’ne attı. Niye Saadet Partisi’nden bir tane adam oraya konmadı? Binlerce insan hapse atıldı. Yani maalesef o FETÖ ilişkileri, en sonunda onları PKK’ya karşı da “hayır-hah” noktaya getirdi ve Amerikan projesi içinde, Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı yapmak için Saadet Partisi kendini yerden yere vurdu. Ben uzun yıllardır siyaset izlerim, bunu bir türlü çözemedim diyemem; çözemeyecek bir şey yok. Sistem onları kazandı, ele geçirdi, sisteme teslim oldular. Tayyip Erdoğan’lar Amerika’ya karşı bir şeye doğru giderken, onlar Amerika’nın kucağına düştüler.
BTP (Bağımsız Türkiye Partisi) ile bir temas oldu mu? Çünkü seçime katılmıyorlar. O arkadaşlar hakkında fikirlerini burada açıklamayayım ama yaşadıklarından çok büyük ders çıkartmışlar. Yani sonuç itibarıyla Cumhuriyet Halk Partisi onları oyalamış, oyalamış, vaatlerde bulunmuş ve son anda olumsuz bir tavır alarak; listelerine alacağını söylediği halde almayarak verilen sözlere sadakat göstermemiş. Tabii sanıyorum onlar da bu konuda açıklamalarda bulunacaklar.
Mevcut Cumhurbaşkanı’nın vaatleri arasında enflasyonu düşürmek, cari açığı küçültmek, kurları aşağı çekmek var. On altı yıldır bu ülkeyi yönetiyorlar. Bunları gerçekçi olmayan ve milleti aldatmaktan başka hiçbir özelliği olmayan beyanatlar olarak değerlendiriyorum. Çünkü bunları söyleyenin altını doldurması lazım. Türkiye’nin önünde “enflasyonu düşüreceğim” diye kimse vaat edemez. Enflasyonu da öcü gibi görmemek lazım; bunlar bize Batı’dan dayatılan öcülerdir. Bir kalkınma yapacaksanız, hele Türkiye’nin bu koşullarında biraz enflasyon olacak. Dürüst olalım; bunlar dürüst açıklamalar değil veya ekonomiyi hiç bilmeyenlerin açıklamaları. Enflasyonu düşüremez. Dış ticaret açığını kapatacağım diyor; peki kapatacaksan niye evvelden kapatmadın? Madem Hazreti Musa’nın değneği gibi bir sihirli değneğin var; on altı yıldır Türkiye’yi bu hale getirdiniz. Bunların ciddiye alınacak hiçbir tarafı yok. Bir devrimle ancak bu vaatler yerine getirilebilir, onda da AKP iktidarının başarma şansı yok. Çünkü dayandığı güçler; sıcak para komisyoncuları, ihale rantçıları, borsa vurguncularıdır.
Türkiye’nin şu anda iki milyon iki yüz bin konut stoku var. Duvar yapmışız, fayans döşemişiz, boyamışız, elektrik tesisatını çekmişiz; ama iki milyon iki yüz bin ev boş duruyor. Türkiye’nin milli servetini çöpe atıyoruz. Bu konutlara ihtiyaç olsa boş durmaz, insanlar satın alırdı. Müteahhitler bankalara borçlu, bankalar da dışarıya borçlu. Bankalar çökecek. Vatan Partisi olarak, konuta ve inşaat sektörüne yönelik her türlü teşviki derhal keseceğiz. Bunun yerine her köye, her mahalleye spor salonları, tiyatrolar, kültür evleri yapacağız. Bunlar hem ekonomiyi canlandıracak hem de büyük istihdam yaratacaktır.
Çiftçinin borçlarını yeniden yapılandıracağız. Üretim bizim için önemli. Atatürk, İstiklal Savaşı’ndan sonra Aşar’ı kaldırdı; bu, Türk tarımının atak yapması için tarihi bir karardı. Bizim “2 lira mazot” vaadimiz de öyle bir şey. Köylüyü canlandırmak zorundayız; pamuk yetiştirsin, fasulye, nohut, buğday yetiştirsin. Dışarıdan almayalım. Konya Ovası çölleşmesin, meralarımızda hayvanlar otlasın. Mazot fiyatının 2 liraya düşürülmesi, Türkiye’nin dış ticaret açıklarının kapatılması için çok önemli bir ataktır. Türkiye’yi, 1987 yılında olduğu gibi kendi ürettiğiyle karnını doyuran, dünyanın kendine yeten ülkelerinden biri haline tekrar getireceğiz.

