Çıkış Yolu • 16.05.2018

Çıkış Yolu • 16.05.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Şimdi halkın yüzde elli, elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin balta çıktığını… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Gönül isterdi ki bu yangın. Irak’taki bu. Hayır da birleş; birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler, merhabalar. Hepinizi saygıyla selamlıyorum efendim. Ben Rafet Ballı. Konuğum, Vatan Partisi lideri ve artık diğer sıfatı ön plana geçmiş olan resmi cumhurbaşkanı adayımız Sayın Doktor Doğu Perinçek. Merhaba. Çıkış yolunu bu akşam yine birlikte arayacağız. Günler önemli, çok ciddi olaylar oluyor. Nedense son zamanlarda hangi programı açarsak açalım, başlarken dönemin, günün; dün ya da önceki gün yaşananların çok önemli olduğunu söylemeye ihtiyacı duyuyoruz. Gerçekten önemli. Nereye gidiyor dünya? Nereye gidiyor bölge? İsrail ne yapmak istiyor? Trump ne yapmak istiyor?

İsterseniz şöyle üç günlük bir özet yapayım size. Daha sonra üç önemli olayı hatırlatayım. 8 Mayıs 2018’de ABD Başkanı Trump, “İran’la nükleer anlaşmadan çekiliyorum,” dedi. Ambargo uygulayacağını; ambargo uygulayanlara da, katılmayanlara da ambargo uygulayacağını belirtti. Aynı gece İsrail, Suriye’deki askeri hedefleri vurdu. Bu, bir koordinasyon olduğunu gösteriyor. Devam edelim. 14 Mayıs’ta büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı. Bunun kararını daha evvel almıştı fakat Amerikan kaynakları bile bunun iki yıl süreceğini söylüyordu. Fakat apar topar taşıma işlemini gerçekleştirdiler. Buna Filistinlilerin tepki göstereceği biliniyordu. Filistinlilerin gösterileri barışçıydı fakat İsrail askerlerinin müdahalesi son derece zalimce oldu. En son rakam 60 kadar Filistinli kardeşimizin şehit olduğu yönünde. 3000 kadar da yaralıdan söz ediliyor; bunun içinde çocuklar, bebekler, kadınlar, sakatlar var. Yani şöyle bir durum görülüyor: Öngörülen bir şiddet; hesaplanan, beklenen, “gel gel” yapılan bir krize gidiyoruz.

Amerika, İsrail ve diğer ülkelerden buna iştirak eden kuvvetler, krizle, kaosla bir şey mi yapmak istiyorlar? Daha doğrusu bilerek, isteyerek bir kaos planı mı var ortada? Kaostan çok, Amerika ve İsrail bir savaş kışkırtıyor. Yani burada yalnız başına Filistinlilerin kışkırtılması yok. Filistin üzerinden İran ve Hizbullah… Bütün İslam dünyası aslında. Ama burada esas İran. Çünkü İslam dünyası dediğiniz zaman Amerika ve İsrail’in yanında olan bir Suudi Arabistan var. Buradaki birinci hedef Türkiye ve İran. Belki önde İran gözüküyor fakat Türkiye burada esas dengeleri değiştiren ülke ve Amerika’nın en çok rahatsız olduğu ülke Türkiye. O bakımdan İran’a yönelik bir savaş kışkırtması var. Ama bu savaşın hedefi de daha çok Türkiye’yi İran ve Rusya’nın yanından koparıp tekrar Atlantik sistemine çekmek. Yani gerekirse Türkiye’de bir kaos, kargaşalık vesaire yaratarak Türkiye’ye yönelik adımlar da atılıyor. Sonuç itibarıyla Türkiye’de Amerika’nın PKK’sıyla, FETÖ’süyle vesaire, bir iktidar projesi var. Onun koşullarını yaratmaya kadar giden bir proje olarak gözüküyor.

Şimdi ben buraya başka bir önemli ek yapacağım. Bakın siz bazı olayları sıraladınız ama bu Filistin’de yapılan şiddet öncesinde, 26 Mart ile 5 Nisan arasında; Girit’ten başlayıp Hayfa’ya kadar Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye’yi hedef alan Doğu Akdeniz’de bir askeri tatbikat yaptı. Bunu Vatan Partisi’nden başka hiç kimse, hükümet dahil, söylemiyor. Zaten diğer “Atlantik partilerinin” bunu görmek diye bir istekleri de yok.

Bu tatbikat olağanüstü önemli. Çünkü Türkiye, İsrail ve Amerika burada karşı karşıya geldi. Bu tatbikatın tek hedefi, tek düşmanı var: Türkiye Cumhuriyeti. Amerika ve İsrail tarihlerinde ilk defa Türkiye’ye yönelik bir askeri tatbikat yapıyor. 2002’de “Millennium Challenge” vardı, orada isim verilmiyordu ama burada da belki isim verilmiyor ama Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs’ın hedef aldığı ülke Türkiye. İkincisi, tam geçen salı, 8 Mayıs’ta Netanyahu Güney Kıbrıs’a geldi. İsrail Başbakanı; Anastasiyadis (Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı) ve Çipras (Yunanistan Başbakanı) bir araya geldiler. Yani İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs tam Trump’ın kararıyla aynı gün buluştular. O günün önemi kadar, “Mavi Vatan”ımızın kaynaklarını, yani Doğu Akdeniz’in doğal gazını Avrupa’ya taşımak için ortak projelerin içine girdiler. Zaten askeri tatbikatla bu doğal gaza el koyma olayı birbiriyle bağlantılı. Çünkü o doğal gazdan dolayı Türkiye bir vatan mücadelesi verecek. Oradan Amerika sopayı da gösteriyor, İsrail’le birlikte “Biz Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın yanındayız” diye.

Şimdi bu nedenle Filistin’de çıkan bu olay bizim uzağımızda, Filistinlilerle İsrail arasında bir mesele değil. Eskiden bütün Filistin olayları bu kapsamdaydı; biz enternasyonalizm, mazlumlar arası dayanışma diyerek Filistin’i destekliyorduk. Fakat şimdi doğrudan doğruya Amerika ve İsrail tehdidi Türkiye’yi hedef almaktadır. Yani Amerikan destroyerlerinin, 6. Filo’nun namluları Türkiye’ye dönüktür. Orada Türkiye tehdit edilmektedir ve bir cephe oluştu. Ege’den, Doğu Akdeniz’den başlayıp Suriye ve Irak’ın kuzeyinden ta İran-Arap Körfezi’ne kadar uzanan bir cephe… Filistin de bu cephenin bir parçası olarak şimdi bu olayları yaşıyor. Amerika Birleşik Devletleri o cephede hedef olarak gördüğü İran ve Türkiye’yi Filistin üzerinden, özellikle İran’ı tahrik ediyor. O bakımdan son derece ciddi bir sürece girdik.

Ben Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı bir hava saldırısında bulunacağını düşünüyorum. Ve bu arada Trump, İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekildiklerini açıkladı. Ertesi gün de “yaptırım uygulayacağız ve bu yaptırıma katılmayan ülkelere de yine yaptırım uygulayacağız” dedi. Türkiye hükümetinden önce ilk Vatan Partisi çıktı ve “Biz Cumhurbaşkanlığı seçimini kazandığımız zaman bu yaptırımlara kesinlikle katılmayacağız, İran’la dayanışmamızı şimdiden ilan ediyoruz” dedi. Diğer partileri de bu konuda tavır almaya davet ediyoruz. Şu ana kadar ne yazık ki ne Cumhuriyet Halk Partisi’nden, ne İYİ Parti’den, ne Saadet Partisi’nden bu konuda bir tavır görmedik.

Herkes bu cepheleşmede yerini belirliyor. Bir tarafta Türkiye, İran, Irak, Suriye, Rusya; öbür tarafta Amerika, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suudi Arabistan, İsrail ve PKK gibi Amerika’nın piyonu olan örgütler var. Vatan Partisi net olarak İran’la aynı cephede olduğunu açıkladı. Türkiye hükümeti, Tayyip Erdoğan yönetimi de İran’a yapılacak olan ambargoya katılmayacaklarını ilan etti ve Amerika’nın nükleer anlaşmadan çekilmesini doğru bulmadıklarını söyledi. Diğer kuvvetlerden henüz bir ses seda yok.

Türkiye’nin kaderi, 21. yüzyıldaki geleceği bu saflaşmada belirleniyor. Burada mazlumlar tarafı kaybederse, bu Amerika Birleşik Devletleri’nin “İkinci İsrail”i (Kürdistan projesini) kurmasına kadar gider. Referandum planı çökmüştü, bozguna uğrattık; ama şimdi bir karşı hamle yapmaktadırlar. Amerika ve İsrail tarafı silahlı yollarla bir başarı kazanacak olursa, Türk ordusunun Kıbrıs’tan çıkartılması, Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarına el konulması ve Türkiye’nin bir kara devleti haline getirilmesi gibi son derece ağır sonuçları olabilecek bir sürece girdik. Onun için “vatan savaşı” şu anda Türkiye’de belirleyici olan olaydır. Türkiye’nin geleceğini belirleyen şey şu anda laiklik değil veya cumhuriyet değil; vatan dediğiniz an karşınızda Amerika’nın 6. Filosu ve İsrail var.

Benim kanaatimce biz Filistin’den çok, Suriye’de ve Lübnan’da askeri kışkırtmalara girecekler. Kıbrıs’ta yapılan toplantı ve askeri tatbikatın amacı, Türkiye’yi baskılayıp İran’dan uzak durmamızı sağlamak. Amerika’nın İran’a yapacağı hareket bir kara harekatı olmayacak. Amerikan Hava Kuvvetleri, İran’ın bazı stratejik yerlerini, rafinerilerini hedef alacaktır. Tabii bu durumda İran’ın vereceği cevap çok önemli. İran buna boyun eğmeyecektir. Ali Ekber Velayeti ile yaptığımız görüşmelerde ve Devrim Muhafızları komutanıyla yaptığımız temaslarda, bu tür Amerika-İsrail saldırılarına çok sert cevap vereceklerini ve ellerinde çok ciddi, tahrip edici silahlar olduğunu söylediler. İran’ın avantajı, büyük ve dağlık bir ülke olması; İsrail ise dar bir alanda, tahrip edilmesi daha kolay bir ülke.

Türkiye’yi yönetenlere tavsiyemiz yok; biz yöneteceğiz, hemen bugün yarın. Ama olaylar devam ediyor, haftalarla, günlerle sınırlı cevaplar gerekiyor. Türkiye’yi yönetenler şu anda Filistin olayına daha insani düzeyde bakıyorlar. Bahsettiğim o büyük resmi; Doğu Akdeniz’deki tatbikatı, Netanyahu’nun Kıbrıs temaslarını hiç değerlendirmeyen bir hükümet var. Dahası, bugün Beşer Esad’a hücum eden açıklamalarda bulunuyorlar. Bunu yapan insan Türkiye’yi savunamaz. Suriye ve İran’ı başımızın üzerinde tutacağız. Erdoğan yönetimi bir yandan İsrail’le beraber Suriye düşmanı bir konumda. Bu ortamda Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini sürdürmesi büyük bir çelişkidir. Neyse, şimdi burada Tayyip Erdoğan yönetiminin olayın ciddiyetini anlamadığı; saflaşmayı doğru görmediği veya bireysel hınçları, öçleri, intikam duyguları, kızgınlıkları ve öfkeleriyle hareket ettiği görülüyor. Öfkenin mevzisi olmaz, mevzilenmeler savaşta nesneldir. Suriye, bu koşullarda Türkiye’nin en yakın müttefikidir; bunu görmeden Türkiye yönetilemez. Onun için Vatan Partisi “Türkiye’yi biz yönetiriz” diyor ve bu Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Türkiye’nin güvenliği ve ekonomik gelişmesi için milletimizden yetki istiyoruz, yönetime talibiz.

Ben soruyu iyi soramamışım anlaşılan, dolayısıyla cevabını bu bölümüyle alamadım; diğer kısımlarını aldım ama. Amerika’nın ve İsrail’in Suriye sahasındaki ve Filistin’deki askeri kışkırtmaları ve tertipleri belli, orada cereyan ediyor; bunu görüyoruz. Bu daha çok İran’a yönelik. Acaba dedim; Ege’de, Doğu Akdeniz’de doğrudan Türkiye’yi hedef alan askeri bir kışkırtma olabilir mi? Şimdi provokasyonlar olabilir, öyle bir döneme giriyoruz. Mesela Yunanistan karasularını 12 mile çıkarabilir mi? Bence öyle bir şey olmaz ama bir hücum bot gelir, Türk gemisine bir füze atar mesela. O zaman ne yapacaksınız? Bu bir hesap kitap meselesidir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’den habersiz Yunanistan bunu yapmaz; yapıyorsa bir hesaba dayanıyordur. Yunanistan bunu hiç yapmaz ama Amerika yaptırırsa yaptırır. Öyle bir ihtimal görüyor musunuz? Şu anda görmüyorum ama gelişme sürecinde, Türkiye’nin alacağı kararlılıkla bağlantılı olarak ve Türkiye hedef olduğu için böyle şeyler ortaya çıkabilir.

Peki, sorumun anlaşılmadığını düşündüğüm ikinci kısmını tekrarlayayım. Daha doğrusu bir öneri olarak, Türkiye’yi yönetenlere ne tavsiye edersiniz? Mesela Türkiye yönetenleri derhal Suriye’ye elini uzatmalı; bu tamam, Allah’ın emri. Ama bu durum dünkü gibi değil, bugün çok daha ciddi bir olay. Filistin’deki katliamda 50’nin üzerinde insanımızın şehit edilmesine karşı tavır da burada olur. Yoksa protestolarla, İslam kongresini veya İslam birliğini toplayarak falan olmaz; yani o da lazım tabii, ona itirazımız yok, toplansın ama ciddi tavır Suriye’ye el uzatmaktır. Bu, İsrail’e karşı en ciddi ve kararlı tavırdır. Hele bir de Tayyip Erdoğan’ın İngiltere’de Beşer Esad’ı hedef alan açıklamalar yapması vahim bir şeydir. Doğu Akdeniz ve Ege’deki gelişmeleri; karşımızda Amerika ve İsrail’in tatbikat yaptığını bilmeyen, görmeyen, anlamayan bir tavırla karşı karşıyayız.

Şöyle bir şey önerir misiniz? Türkiye’nin Amerika’nın dikkati başka bir cepheye ağırlık vermişken, örneğin Menbiç’te zorlama yapması doğru olur mu, hesapsızlık mı olur? Zaten Türkiye önüne o hedefi koymuş ama bir aydır somut adım atmıyor. Amerika ile orada anlaşarak çözme çizgisi izliyoruz ama şimdi o anlaşma ümitleri de berhava oldu. Bunların hepsinin ciddi devlet yönetme birikimi olmamasından kaynaklandığını görüyoruz. Devlet birikimi olan bir hükümet, kalkıp da Menbiç’te Amerika’yla anlaşarak oraya girme gibi hayallere kapılmaz. Bunlar at pazarlığı yapıyor zannediyorlar ama öyle değil. Karşında kim var, seni tehdit eden kim? Bunları net olarak belirlemek gerekir.

“Amerika’nın saldırı vaziyetine geçtiğini görüp zaman kazanmak ve sorunu ertelemek için bir formülasyon olamaz mı?” diye sorabilirsiniz. Menbiç’te anlaşarak çözmenin bir hayal olduğunu kendileri de biliyordur ama biraz ötelemek zorundalar belki de. Oradaki niyetlerini okuyamayız ama sonuç ortada. Bakın, bu sorunlar Türk milletiyle ve Türk ordusuyla çözülür. Siz kendi kuvvetinizi hayallere yönelterek zaaf yaratırsınız. Sonuç itibarıyla milletimize ve askerimize doğru bilgiler verecek, doğru bir strateji kuracaksınız ki o savaşı kazanabilesiniz. Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Savaşı’nda İngiltere ile ittifak yaparak Yunanlıları atarız gibi bir siyaset izleseydi, o Türk milletini savaştırabilir ve o savaşı kazanabilir miydi? Onun için millete gerçekleri vereceksiniz.

Şimdi sorumu anons edeyim: Rusya, son 15 gün içinde Suriye’de ve Filistin’de güvenilir bir müttefik resmi verdi mi sizce? Değerli izleyiciler, çok kısa bir aramız var, ardından Sayın Perinçek’e sormaya devam edeceğim.

Önceki bölümün sonunda sorumuzu anons etmiştik: Son 15-20 günlük süreçte; Trump’ın açıklaması, Suriye’de İsrail’in giriştiği askeri kışkırtmalar… Bir de dikkat edilsin, 8 Mayıs’ta İsrail bombardımanı oldu. O tarihte 2. Dünya Savaşı zaferinin yıl dönümü törenlerine katılmıştı İsrail Başbakanı Netanyahu. İsrail, bombardıman yapacağını Suriye’ye bildiriyor, Amerika’ya da bildiriyordu. Bu bilgilerin ışığında tekrar soruyorum: Rusya, Suriye’deki son gelişmelerde güvenilir bir müttefik olabildi mi?

Bizim Rusya’yı güvenilir bir müttefik yapmamız lazım. Ben tarihsel süreçleri seyreden değil, müdahale eden bir zihniyetin insanıyım. Eğer Rusya güvenilir bir müttefik değilse, Türkiye’nin geleceği çok tehlikelidir. O zaman tek çaremiz, Rusya’yı güvenilir müttefik yapmaktır. Vatan Partisi hükümete gelirse Rusya’yı güvenilir müttefik haline getirir. Rusya şuna bakıyor; Çin de ona bakıyor. Suriye’deki Tayyip Erdoğan’ın tutumuna bakıyor. Tayyip Erdoğan, Beşer Esad aleyhine konuştuğu zaman Rusya “Türkiye yönetimine güvenilmez” diyor. O güvenilmez deyince Rusya da bizim için güvenilmez hale geliyor. Tayyip Erdoğan kendisi izlediği siyasetle Rusya’yı güvenilmez noktaya götürüyor. Ondan sonra Amerika’ya ve İsrail’e teslim olmaktan başka çare kalmıyor.

Türkiye, Tayyip Erdoğan’ı sırtından atacak. Suriye konusunda müttefiklerle ilişkileri dinamitleyen bir tavır Türkiye’nin başında kalamaz. Türkiye kaçınılmaz olarak Vatan Partisi’ni keşfedecek ve iktidara getirecek. Çünkü Vatan Partisi, Türkiye’nin şu anda tek çaresidir. Rusya’nın güvenilmezliği üzerine siyaset üretmek kadar tehlikeli bir şey yok. İsrail’in karşısında kınamalar, İslam birliğini toplantıya çağırmalar, elçileri geri göndermeler yapılır ama bunların hiçbiri güvenilir tavırlar olmaz. Çünkü Tayyip Erdoğan, Amerika ve İsrail’in karşısına onlarla baş edecek kuvveti yığamıyor.

Türkiye Doğu Akdeniz’de Amerika-İsrail tehdidine nasıl karşı koyacak? Rusya bize lazım, İran lazım, Irak lazım, Suriye lazım. Bu ülkeleri yanına çekmeyen bir Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yönetemez. Bu Doğu Akdeniz ve Ege şu anda Türkiye’ye yönelik tehdidin merkezidir. Suriye konusundaki bu düşmanca açıklamalar, Afrin ve Fırat Kalkanı’ndaki bütün kazanımlarımızı harcayacak bir tavırdır.

Tayyip Erdoğan yönetimi İsrail’in kışkırtmalarına karşı ne yaptı? İslam İşbirliği Teşkilatı’nı toplantıya çağırdı, üç günlük yas ilan etti. Ne gerekiyor? Hemen Sayın Beşer Esad’ı Ankara’ya davet edip Suriye ile el sıkışmak. İsrail’in korktuğu tam budur. 24 Haziran’da seçimi kazandığımız gün ilk yapacağımız şey Şam’a heyet yollamak olacak. Savaşı bugün tek Türkiye önleyebilir. Türkiye’nin kararsızlığı Amerika’ya cesaret verir, kararlılığı ise dizginler. Vatan Partisi iktidarı bu savaşı önleyecek hükümettir.

Türkiye, Amerika ve İsrail ile ilk defa bu şekilde dolaysız karşı karşıya gelmiştir. Çin yöneticileri bize “Türkiye’nin bu Suriye politikasını, Tayyip Erdoğan’ı nasıl açıklıyorsunuz?” diye sordular. Biz onlara “Biz Türkiye’nin dinamiklerine, ordusuna ve milli sınıflarına güveniyoruz; Türkiye Suriye dostluğunda kararlı bir tavra girecek” diye cevap verdik. Ben sözde gelen görüşlerle değil, eyleme bakarak siyaset yaparım. Ama şunu söyleyeyim: Türkiye gibi güçlü bir ülke, bazı insanların ruhsal git-gelleri doğrultusunda siyaset izlemez. Türkiye’nin ağırlığının önümüzdeki dönemde ciddi olarak kendisini göstereceği kanısındayım. Tam 40 dakikadır savaşı konuşuyoruz; evet, savaş ihtimalini konuşuyoruz. Siyaseten milleti uyarmak, bazı kuvvetlerin sıkı durmasını sağlamak için savaşı önleme kabiliyeti Türkiye’nin elindedir. Türkiye, bu savaşı önleyebilecek tek ülkedir. İran’ın durumu farklıdır; İran zaten bir meydan okuyor ve onun sıkı duruşu da savaşı önleyen etkenlerden biridir. Ancak teraziye Türkiye’nin ağırlığı konduğu zaman savaş önlenebilir.

Sonuç itibarıyla Amerika Birleşik Devletleri, İran’ı hedef almış ve bu konuda bedel ödemeye hazır görünüyor. Trump’ın ifadeleri ve nükleer anlaşmadan çekilmesiyle, bir saldırı durumunda bedelini ödemeye hazır olduğunu dolaylı yollardan açıklamış oluyor. Ancak Türkiye’yi biraz “ortada” görüyorlar. Türkiye’nin bu güvenilmez, yalpalayan tavırlarından Amerika ve İsrail cesaret alıyor. O bakımdan esas olan şu ki, Orta Doğu’daki en büyük güç Türkiye’dir; en önemli askeri güç Türk ordusudur. Orta Doğu’da Türk ordusuyla karşılaştırılabilecek bir askeri güç bulunmuyor.

Peki, Türkiye tavrını nasıl ortaya koyacaktır? Suriye ile derhal iş birliği yaparak. Suriye ile Türkiye’nin iş birliği, Rusya’yı da yanına katacağı için Doğu Akdeniz’deki dengeleri kökten değiştirir. Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki statüko bir duvara dayanmış durumda; hiçbir şey değişmiyor. Türkiye bu dengeleri değiştirebilir. Vatan Partisi, Türkiye’nin kendi milli menfaatine ve geleceğine uygun bir çizgiye girmesini sağlayacaktır.

Şu anki Amerikan yönetimi, Trump kimin politikasını uyguluyor? Trump’ın esas siyaseti Amerika’nın içine geri çekilmekti; Obama’nın yapmadığını yapıyordu. Fakat şimdi o savaşçı klikler ağır basıyor. Trump iktidara gelmek için savunduğu “18 trilyonu çöllere gömdük, bizim ne işimiz var orada, çekileceğiz” söylemlerini bir kenara itti. Kudüs atağıyla bambaşka bir çizgiye girdi; Dışişleri ve güvenlik bürokrasisine yaptığı atamalarla savaş yanlılarını kritik yerlere getirdi.

Batı Avrupa’da durum farklı. Almanya, Fransa ve İngiltere önemli. Dün akşam Avrupa Birliği eski Bakanı Sayın Bruno Maçayes ile yemek yedik. Bir yıl önce yazdığı “Avrasya’nın Yükselişi” kitabında benim fikirlerime geniş yer ayırmıştı. O yemekte, “Sizin bir yıl önce öngördüğünüz her şey çıktı,” dedi. Avrupa’nın Amerika’dan ayrılacağını, Çin ile Rusya arasında derin çelişkiler çıkmayacağını, Erdoğan’ın Amerika’ya direnmeye devam edeceğini söylemiştim. Hepsi gerçekleşti.

Eskiden Erol Manisalı ve Atilla İlhan ile bu konularda tartışmıştık. Onlar, ekonomi ve uluslararası şirket bağlantıları nedeniyle Amerika ile Almanya’nın birbirinden kopmayacağını savunuyorlardı. Oysa ben 1990’ların sonunda Almanya’nın Amerika ile karşı karşıya gelmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmiştim. Bakın, şimdi Almanya çok net bir şekilde Amerika’ya kafa tutuyor. İran nükleer anlaşmasından çekilme konusunda da Almanya, Fransa ve İngiltere, Amerika’ya karşı tavır aldılar.

Ancak burada kritik bir nokta var: Amerika nükleer anlaşmadan çekildiğini ve ambargo uygulayacağını söylüyor. Avrupa ülkeleri ise “anlaşma devam etsin” diyor. Hem Amerika ambargo uygulayacak hem de İran anlaşmaya uymaya devam edecek; bu mümkün mü? Amerika’nın nükleer anlaşmadan çekilmesiyle başlayan süreç, aslında Amerika’yı kendine ambargo uygulayan bir konuma doğru sürüklüyor. Rusya’ya, İran’a ve ambargoya katılmayanlara uygulanan yaptırımlar, dünyadaki büyük bir kesimi birbirine yakınlaştırıyor.

Filistin konusunda da Almanya, İngiltere ve Fransa, Amerika’nın savaş kışkırtıcısı tavrını ve katliamlarını desteklemiyor, hatta lanetliyorlar. Atlantik sistemi içinde bağlar var, kopuş “güm” diye olmaz ama tablo değişiyor.

Kore konusuna gelirsek; Kore’nin nükleer stokunda uzlaşmaya açık bir tutum alması, Amerika’nın dünyadaki saldırgan hamlelerini sezip ön alma ve zaman kazanma stratejisidir. Amerika, “diktatör” ilan ettiği ve savaşla tehdit ettiği ülkeyle masaya oturarak aslında geri adım atmıştır. Bu görüşme Kore’nin bir atağıdır. Çin Halk Cumhuriyeti de barışçı yoldan Amerika’yı geçme çizgisini izliyor. Zaman Çin’den yana olduğu için onlar da bir savaşın çıkmasını hiç istemiyorlar. Xi Jinping, “Büyük savaşlara ve ölmeye hazır olun,” diyerek ordusunu güçlendirirken, söylemle gerçek farklı olabiliyor.

Arap dünyasında ise İsrail’e karşı Suriye, Irak, İran ve Lübnan’daki Hizbullah gibi daha kararlı bir blok oluşuyor. Amerika ve İsrail, katliamlarına girişirken esas İran ve Hizbullah’tan gelecek tepkiyi hesap ediyor. 2006’da İsrail, Hizbullah’a karşı sonuç alamayıp geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bugün de Hizbullah, Lübnan’da meşru bir güç olarak siyasetin merkezinde yer alıyor. Arap dünyasında İslamcılık mı, milliyetçilik mi önümüzdeki sürecin başat gücü olacak? Dünyanın her yerinde milliyetçilik yükseliyor; Arap dünyasında da İslamcılıktan çok milliyetçiliğin yükselişte olduğunu görüyoruz. İslamcılık Arapları birleştiremiyor çünkü Sünni İslam var, Şii İslam var; tek bir İslam yok. Ancak Arap milliyetçiliği, ülkelerin ötesinde bütün Arapları birleştirme potansiyeline sahip.

CHP’nin Filistin meselesindeki tavrını size özetleyeyim. Sayın Kılıçdaroğlu bugünkü grup konuşmasına Filistin atkısıyla çıktı. Üç günlük yası desteklediklerini, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın toplanmasını doğru bulduklarını ve mitingi desteklediklerini belirttiler. Tel Aviv’deki ve Washington’daki büyükelçilerimizin çağrılmasını doğru bir adım olarak görseler de bunu yeterli bulmuyorlar; “İsrail’deki elçimizi tümden geri çekmeliyiz” diyorlar. Peki, biz buna ne diyoruz? Biz farkımızı ortaya koyalım. Biz hemen Suriye meselesini gündeme getiriyoruz. Tayyip Erdoğan’ın attığı adımları destekliyoruz veya desteklemiyoruz üzerinden değil, bu adımların hiçbirinin bizi tatmin etmediğini ve Türkiye’yi savunmak için yeterli siyasetler olmadığını söylüyoruz. Tayyip Erdoğan üç gün yas ilan etse İsrail caymaz, Amerika geri çekilmez. Ancak Suriye’ye el uzatıldığı an İsrail’e en kuvvetli cevap verilmiş olur. Biz Vatan Partisi olarak bu ciddi cevabı temsil ediyoruz; hükümet olduğumuzda bu cevabı veririz.

İsrail’in Kudüs’teki katliamını görüyoruz ancak aklımıza hemen şu geliyor: Daha bir ay önce Doğu Akdeniz’de İsrail; Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Amerika ile Türkiye’ye karşı askeri tatbikat yaptı. Demek ki bizim için İsrail tehdidi, Kudüs’teki tehdidin ötesinde, doğrudan doğruya Mavi Vatan’ımıza yönelik bir tehdittir. Vatan Partisi olarak farkımız budur; İsrail, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de doğrudan karşısında olan, namlularını bize çevirmiş bir kuvvettir. Bunu görmek çok önemli.

Şimdi ekonomiyi konuşacağız ama hazır güneyimizdeki duruma değinmişken HDP’nin kapatılması konusunu görüşelim; çünkü bu, ekonomiden daha doğrudan bir bağlantıya sahip. Aydınlık gazetesinin birinci sayfasını gündeme getirmemizin tek bir sebebi var: İç cepheyi sağlam tutmak zorundayız. Savaş tehlikelerinden, Akdeniz’de Türkiye’ye çevrilen namlulardan, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde Amerika ile karşı karşıya gelen bir Türkiye’den bahsediyoruz. Türkiye, iç cephesini sağlam tutarak ve terör unsurlarını etkisiz hale getirerek bu süreçten başarıyla çıkar.

HDP’nin kapatılmasının iç cephenin sağlamlığıyla ilgisi şudur: HDP, tamamen PKK’nın yasal örgütüdür. PKK hendeklerine gömüldükten sonra HDP Güneydoğu’da oylarını kaybediyor ve zayıflıyordu. Hatta partimize de HDP’den çok katılanlar var. Fakat birdenbire Türkiye’deki Amerikancı kuvvetler HDP’yi parlamentoya ve hükümete taşıma girişiminde bulundular. Düşünün, bir terör örgütü olan PKK hükümette yer alacak. Özgür Özel Bey, “Selahattin Demirtaş’a Cumhurbaşkanı yardımcılığını vereceğiz” dedi. Yani hükümetin başkan yardımcısı PKK’lı olacak. Türkiye PKK ile savaşırken, Mehmetçik’e mermi sıkan bir örgütün adamlarını hükümetin içine koyarsanız Türkiye PKK ile savaşabilir mi? Amerika’ya karşı dik durabilir mi? Bu, Amerika’nın projesidir. Biz buna karşı bir atakla cevap verdik: HDP kapatılması gereken bir partidir.

Elimde 1968’de yazdığım ve bugün güncellediğim “Anayasa ve Partiler Rejimi” adlı doktora tezim var. Bu konuda Türkiye’deki en yetkin uzmanlardan biriyim. Anayasa Mahkemesi kararlarında ve Yargıtay Başsavcılığı talepnamelerinde partilerin kapatılmasıyla ilgili benim çalışmalarıma sıkça göndermeler yapılır. Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesi, Bakanlar Kurulu’na parti kapatma davası açılması için karar alma yetkisi verir. Adalet Bakanı’nın talepnamesiyle Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurulur; Başsavcılık da hukuka uygun bulursa Anayasa Mahkemesi’ne dava açar. 24 Haziran’dan sonra Bakanlar Kurulu’nu toplayıp HDP’nin kapatılması için karar alacağız. Kürdistan’a özerklik kongreleri yapan, dağdaki terörist unsurları açıkça destekleyen ve lojistik sağlayan HDP’nin kapatılmaması Türkiye’nin büyük bir zaafıdır. Ayrıca, devletin PKK’ya verdiği 90 milyon lira civarındaki hazine yardımını da kesmiş olacağız. Terör örgütüne yasal faaliyet hakkı ve para verilmez.

Efendim, “HDP kapatılırsa AKP iktidarda kalır” gibi bir hesap yapılıyor. Tayyip Erdoğan düşmanlığına kilitlenmiş; onun yerine PKK ile birlikte iktidara gelmeyi hedefleyen Amerikan projeleri var. İYİ Parti de bu sürece dahil oldu. İkinci turda hepsi birbirlerine oy vereceklerini söylüyorlar. Eğer HDP’yi Meclis’e sokmazsak Tayyip Erdoğan’ın iktidarda kalacağını düşünüyorlar. Halbuki Tayyip Erdoğan, Vatan Partisi’nin bulunduğu milli mevzilerden devrilir. PKK ile ittifak yaparak kimse bu ülkeyi savunamaz. Tayyip Erdoğan’ın alternatifi Amerika’nın güdümünde değil, milli mevzilerdedir; o da Vatan Partisi’dir.

Baraj altında kalırsa milletvekillerinin AKP’ye gideceği iddiası, “Teröristle ittifak halindeyiz” demektir. Biz Amerika, FETÖ ve PKK ile hiçbir zaman yan yana gelmeyeceğiz. Ankara ve İstanbul’da 15 Temmuz gecesi 2016’da Amerika ile savaştık. FETÖ ve PKK’ya karşı verilen mücadele, doğrudan Amerikan emperyalizmine karşı bir mücadeledir.

Selahattin Demirtaş’ın Amerika’nın Sesi’ne verdiği demeçte, “PKK ile ilişkilerimiz diğer partiler kadardır” demesine kim inanır? PKK olmasa HDP diye bir parti olmaz; bu parti doğrudan Kandil’den yönetiliyor. Herkes bunu biliyor. CHP ve İYİ Parti’nin bu flörtü aslında bir tuzaktır. AKP de onları bu tuzağa çekiyor; vatandaşın tepkisini bildikleri için yan yana gözükmekten çekinseler de, ikinci tur planıyla HDP ile PKK ile yan yana olan bir hükümet projesine girdiler. Ancak AKP’nin de HDP ile bir temas kurması sıfır ihtimaldir; o köprüler atıldı. En büyük yanlış, HDP’nin tabanının PKK’dan yana olduğunu düşünmektir. Güneydoğu’da PKK’ya karşı gittikçe gelişen bir tepki, hatta nefret var. Huzur isteyen bir halk var. “Kim PKK’ya daha yakınsa halk ona oy verecek” fikri büyük bir yanlış. Bunu Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerine de sürekli belirttim. Güneydoğu’da halk huzur istiyor; PKK’yı istemiyor. Peki, anketlerdeki %9,5-10’luk oranlar ne anlama geliyor? Anketlere inanmıyorum, yalan söylüyorlar. Anketler kurgulanmış ve insanlar bunlara doğru cevaplar vermiyor. Göreceğiz, önümüzde seçimler var.

Sistem, HDP’yi tekrar canlandırmak üzere bir çaba içinde. Bu durum, HDP’den kopmaya başlayan Güneydoğu halkına yanlış bir cesaret verebilir. Kürt vatandaşlarımız tam PKK’dan ve HDP’den kopmuşken; CHP ve İYİ Parti, izledikleri politikalarla HDP’yi tekrar güçlendiriyor. “Barajı geçsin diye oy vereceğiz” diyerek, HDP’nin meclise girmesini sağlayan bir proje yürütüyorlar.

Cumhuriyet Halk Partisi, 7 Haziran 2015 seçimlerinden beri HDP’yi meclise sokma üzerine bir iktidar projesi kurguluyor. Tayyip Erdoğan’a karşı Vatan Partisi gibi milli bir mevziden mücadele etmek yerine; HDP’yi yanına alarak önce meclise, şimdi ise hükümete sokma gayretindeler. “Demirtaş’ı Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacağız” demek, devletin içine terör unsurlarını yerleştirmek demektir. Bu, Mehmetçik’in canına kastetmekle eş değer, çok ağır bir vebaldir.

CHP yönetimi, daha önce Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı göstermek istedi ancak gelen tepkiler üzerine vazgeçti. Şimdi ise Demirtaş’ı aday göstermeye cesaret edebiliyorlar. Bütün bu cesaretleri Amerika’nın güdümünden geliyor. Amerikan projelerine batmış durumdalar. Toplumu, sadece “Tayyip Erdoğan gitsin de nasıl olursa olsun” noktasına getiren bu budalalaştırıcı politika, aslında iktidarı daha sağlam tutan bir projedir. Vatandaş, karşısında FETÖ ve PKK ile ittifak yapmış bir seçenek gördüğünde ondan kaçıyor. Bu nedenle gerçek çözüm Vatan Partisi’dir.

***

(Program arasından sonra)

Ekonomi konusuna dönersek; doların 4,45 seviyelerine gelmesi, orta büyüklükte ciddi bir devalüasyondur. Dış ticaret ve ödemeler dengesindeki açıklar, Türkiye’nin ekonomik olarak iflasın eşiğinde olduğunu gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “deprem” olarak nitelediği süreç; fabrikaların kapanması, işsizlik ve ciddi bir ekonomik çöküş demektir. Türkiye’nin mevcut sistemle bir çıkış yolu yok; üretim ekonomisine geçilmesi şart.

İnşaat sektörü de alarm veriyor. Bir yıl önce 1 milyon olan konut stoğu şu an 2,4 milyona ulaştı. Talep yok, konutlar boş duruyor ve bu durum bankacılık sisteminde büyük bir deprem yaratacak. Müteahhitlerin borçlarını ödeme şansı kalmadı.

Muhalefet ise bol keseden vaatlerle durumu kurtarmaya çalışıyor ancak kese boş. Türkiye’nin bu krizden çıkışı, ancak halkçı, devrimci ve otoritesi sağlam bir yönetimle mümkündür. Enerji faturamızın ağırlaştığı bu dönemde, Batı Asya Birliği’ni kurmak ve Çin ile üretim ortaklığı geliştirmek, Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirecektir.

Bölgesel gelişmelere baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz. Lübnan ve Irak’taki son seçimlerde anti-Amerikan güçler kazandı. Amerika, bölgede mevzi kaybediyor. Irak’taki mevcut başbakan Haydar İbadi, Amerika ve İngiltere’nin “ehvenişer” görerek birinci tercihiydi; kazanması bekleniyordu. Fakat şu anda neredeyse son sıralarda geliyor. Şii kökenli olsa da bir Arap ve Irak milliyetçisi olan Mukteda es-Sadr’ın içinde bulunduğu ittifak şu an ağır basmış gözüküyor. Bu gelişmeleri izleyicilerimizle paylaşalım; bunlar önemli haberler. Türkiye’de kimlerin yükseleceği ve kimlerin kazanacağı konusunda da bir işaret olarak görülebilirler. Bölgemizdeki durum bu.

HDP’nin kapatılması konusuna gelirsek; Seyfettin Gezer Bey, “Parti kapatmak çözüm olsaydı şu anda ne HDP ne de AKP olurdu” demiş. Yaşanan gerçekler bunlar, kendisine katılıyorum. Parti kapatmak, tek başına bir çözüm değildir. Ancak savaş durumlarında meseleye şöyle bakmak gerekir: Mustafa Kemal Atatürk; Şeyh Said’e veya Seyit Rıza’ya yasal parti kurma hakkı tanısaydı, o terör örgütlerine ve isyancılara müsaade etseydi, acaba Cumhuriyet diye bir şey olur muydu? Kemalist devrim gerçekleşebilir miydi? Türkiye, bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruyabilir miydi?

Bu sistemde köklü çözümler üretemediğiniz için parti kapatmak tek başına yeterli bir çözüm olmayabilir. Ancak teröre karşı yumruğunuzu göstermelisiniz. Teröre özgürlük olmaz, teröre demokrasi olmaz. Bölücü teröre karşı demokrasi ve özgürlük savunursanız Türkiye’nin bütünlüğünü koruyamazsınız. Karşımızda bizi bölmek isteyen bir Amerika ve ona alet olan PKK, HDP gibi güçler var. Bu güçleri yasal alandan uzaklaştırmanız gerekir. Mehmetçiğin kan vererek savaştığı unsurlara devletin hazinesinden 90 milyon Türk Lirası veriyor, onları parlamentoya sokuyor ve belediyeleri onlara bırakıyorsunuz. Bu şekilde terör problemi çözülmez. Siyasi Partiler Kanunu’nda tanımlandığı üzere; Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve Cumhuriyet’e karşı faaliyetin odağı haline gelmiş partilerin kapatılması zorunludur.

Alper Koç Bey, “Amerika Türkiye’ye savaş açar mı? İran’dan sonra sıra Türkiye’de mi?” diye sormuş. Sıra şu anda Türkiye’de. Biz kendimizi hep İran’ın arkasına koyuyoruz ancak durum farklı. İran’da hendekler kazıldı mı? PKK terörü Türkiye’deki boyutlara ulaştı mı? İran Afrin’de ya da sınır boylarında harekat yapmak zorunda kalıyor mu? Türkiye, İran’dan çok daha önce hedef oldu. Türkiye’de ABD güdümlü PKK’nın kurbanları var, İran’da ise böyle bir kurban kitlesi yok. İran’da teröre can vermiş insan sayısı Türkiye’nin onda biri kadar bile değil. Biz Amerika’nın birinci hedefi olduk. Ülkemizde bombalar, mayınlar patladı. Türkiye’de Ergenekon ve Balyoz gibi tertiplerle Türk ordusunun komutanlarını ve Vatan Partisi yöneticilerini hapse attılar. İran’da da benzer denemeler oldu ama etkisiz kaldı.

Vatan Partisi’nin Beşar Esad hakkındaki eleştirilerine gelince; bu eleştiriyi Suriye halkına bırakalım. Aksine Vatan Partisi’nin Beşar Esad’a teşekkürü vardır. Çünkü 2011’den bu yana, ABD’nin bölgeye müdahalesine karşı aslanlar gibi savaşıyor. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin toprak bütünlüğü için savaştır. Suriye bölünebilseydi, Türkiye’nin bölünme tehlikesi çok daha ciddi boyutlara ulaşacaktı.

Avrupa ülkeleriyle ilişkilerimize gelince; Vatan Partisi yönetiminde Almanya, İngiltere ve Fransa ile ilişkilerimiz bugünkünden çok daha iyi olacak. Türkiye’nin üçüncü ticaret ortağı Almanya’dır; orada 4 milyon vatandaşımız yaşıyor. İlişkilerin iyi olması kaçınılmazdır. Almanya’nın Amerika’dan kopup yönünü Çin ve Rusya’ya çevirmesi, Türkiye için de önemli bir olanaktır.

Seçim hilesi iddiaları konusunda; hileye izin vermeyeceğiz. 200 bin sandığın başına 200 bin gözlemci koyuyoruz. Sonuçları ilçelerde, illerde ve genel merkezimizde toplayacağız. Hile yapmak isteyenleri etkisiz hale getirecek bir siyasetimiz var.

Seçimin ikinci turunda ne yapacağımıza dair sorulara gelince; biz birinci turda seçimi almayı hedefliyoruz. İkinci turda kesinlikle Tayyip Erdoğan’ı desteklemeyeceğiz. “İkinci turda Erdoğan’ı destekleyeceğiz” şeklindeki Cumhuriyet Gazetesi kaynaklı haberler tamamen yalandır. Öte yandan, PKK ve FETÖ ile iktidar projesine girenlerin de bizden beklentisi olamaz. Biz, Mehmetçiğe kurşun sıkanları veya Türkiye’ye mayın döşeyenleri Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacak bir seçeneğe destek vermeyiz. Bazıları sadece Tayyip Erdoğan düşmanlığına odaklanmış; ne terörü görüyorlar, ne FETÖ’yü, ne de Amerika’yı.

Hasan Atilla Uğur ve Soner Polat neden Vatan Partisi adına açıklama yapmıyor sorusuna gelince; aslında yapıyorlar. Soner Polat komutanımızın sağlık sorunları vardı, ancak hızla düzeliyor. Merkez Karar Kurulu ve Merkez Yürütme Kurulu toplantılarımızda kendileriyle sürekli görüşüyoruz. Her ikisi de partimiz adına aktif şekilde açıklamalar yapmaktadır. Mert Yener Bey’in bir izleyicimizin dikkatini çektiği konuyla başlayalım. Muharrem İnce’nin sizi ziyaret etmemesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir randevu istediler mi? Benimle görüşeceğine dair bir açıklama yapmıştı, daha sonra görüşmeyeceğini açıkladı. Ben bunun üzerinde durmuyorum. Zaten o ziyarette ne görüşeceğiz? Sayın Muharrem İnce’ye, “Siz nasıl Selahattin Demirtaş’a Cumhurbaşkanı yardımcılığını teklif edersiniz ve niçin onu cezaevinden çıkartmak şeklinde bir tavır aldınız?” diye soracaktım. O bana ne diyecekti? O görüşmenin ne faydası olacaktı? Onun için beni ziyaret etmemesi son derece isabetli bir tercih. Faydasız görüşmeler yapmamak lazım.

Yani İnce’nin sizinle görüşmekten vazgeçmesini dert etmiyorsunuz? Niye dert edeyim? Ayrıca bence isabetli de; görüşüp oradan üzüntüyle çıkacağımıza hiç görüşmemek çok daha iyi. Çünkü onlar bir yol çizmişler. Ben Sayın Kılıçdaroğlu’na daha bir ay önce, “HDP’yi bırakın, onları dışlayalım, siz bizim Cumhurbaşkanı adayımız olun” diye öneride bulundum. Üç kere telefonda konuştum; “Vatan Partisi, İYİ Parti, CHP; üçümüz birlikte seçime girelim. En çok milletvekili olan parti olduğunuz için Cumhurbaşkanı adayımız siz olun” dedim. Kendisi bu teklifi kabul ettiğini söyledi, “Hatta bunu herkese de söyleyebilirsiniz, kabul ediyorum ama diğerlerini ikna edelim” dedi. Kabul ettim ama İYİ Parti’yi ikna edemedik. HDP’yi tercih ettiler.

Dikkat ederseniz bu süreçte Vatan Partisi, sistemin dışladığı partidir. Çünkü buradan çıkış yolunu Vatan Partisi temsil ediyor. Sistem bütün dikenlerini ve koruma kalkanlarını Vatan Partisi’ne doğru yöneltmiş durumdadır. Bu, Vatan Partisi’nin üstünlüğüdür. Türkiye buradan Vatan Partisi ile çıkacak.

Mert Yener Bey’in bir başka sorusu: “Bildiğim kadarıyla Vatan Partisi bir seçim yardımı almadı, Hazine size para vermedi. Basının durumu da ortada; size yer vermiyorlar. Bu şartlar altında kendinizi halka nasıl anlatıyorsunuz?”

Valla Mustafa Kemal Atatürk’e İstanbul basını hiç yer vermiyordu. Hatta ona “eşkıya” diyorlardı; ne Erzurum Kongresi’ni ne Sivas Kongresi’ni verdiler. Hakaret ediyorlardı. Büyük Taarruz’dan sonra Mustafa Kemal’in Yunanlar tarafından esir edildiğini bile yazdılar. Ama basın bir ülkenin kaderini belirlemez. Biz de bunları gördüğümüz için, diğer partilerden farklı olarak kendi basın araçlarımızı yarattık; halkın basın araçlarını kurduk. Vatan Partisi devrimci bir partidir, sistemin güçlerinden medet ummaz; kendi araçlarını kendi yaratır.

Peki, yeri gelmişken sorayım: Bildirgenizi ne zaman açıklayacaksınız? Gerçekten neye ağırlık vereceksiniz? Mitinglere mi, başka alanlara mı? Basını nasıl kullanacaksınız?

Bildirgemiz son şeklini almak üzere; Merkez Karar Kurulu ve Merkez Yürütme Kurulu toplantılarımızı yaptık, ana hatları konusunda görüş birliğine vardık. Siklet merkezimiz şudur: Herkese iş, üreten millet, teröre son, güçlü devlet. Çözüm Perinçek. Herkesin iş sahibi olduğu bir huzur vaat ediyoruz. Üretim ekonomisiyle buradan çıkacağız. Önümüzdeki dönemde “güçlü devlet” çok önemli. Bu tehditler karşısında hem içte hem dışta güçlü bir devletle Türkiye buradan çıkar. Vatan Partisi, güçlü devleti örgütleyecek olan iktidar seçeneğidir.

Merakımı lütfen giderin: Bütün partiler, özellikle parası olanlar, bu işin profesyoneli olan reklam şirketleriyle çalışıyorlar. Sizin böyle bir girişiminiz var mı?

Valla bu çok yanlış. Reklam şirketleri Türkiye’nin meselelerini bizim kadar bilemez ki. Seçim kampanyası profesyonel şirketlere emanet edilmemeli. Eğer biz kendi programımızı, sloganlarımızı, stratejimizi belirleyemeyecek kadar zavallıysak, niye parti kurduk? İster Türk ister yabancı olsun, reklam şirketlerine bu işi emanet edemeyiz. Bir parti ideolojidir, programdır, siyasettir. Reklam şirketleri bunu belirleyebilir mi? Gelecekte de hiçbir zaman böyle bir profesyonel şirketle çalışmayacağız. İsterse dağlar kadar paramız olsun, asla çalışmayız. Çünkü bu, sistemin içinde olduğumuzu ve kendi programımızı üretemediğimizi gösterir. Biz limonata veya şampuan satmıyoruz; bir partinin propagandasını reklam şirketine veremezsiniz.

Bildirgenizi ne zaman açıklayacaksınız?

Bildirgemizi 3-4 gün içerisinde matbaaya veriyoruz. Basıldıktan sonra bir açıklama yapacağız ve basına da vereceğiz.

Temel aracınız ne olacak? Miting mi, toplantı mı, televizyon mu?

En önemlisi mitingler; tabii mitingler parayla yapılıyor. Bizim de belli maddi imkanlarımız var ama esas olarak insanların fedakarlığına dayanıyoruz. İnsanlar bize evlerini, arsalarını, apartmanlarını bağışlıyor. Ankara’da 7 katlı genel merkez binasını böyle aldık. Televizyonlar, çeşitli toplantılar ve özellikle her yörenin önderleriyle, sanayi odalarıyla, kitle örgütü yöneticileriyle yapılan derinlikli toplantılar esas olacak. Antalya’da Sanayi ve İş Adamları Derneği ile buluşacağız; TÜSİAD’a da gideceğiz.

TÜSİAD’a gidecek misiniz? İddialı bir laf.

TÜSİAD şu anda Vatan Partisi’ne en yakın kuruluş. Dünya ekonomisinin merkezinin doğuya kaydığını, üretimin Asya’da olduğunu, Türkiye’nin geleceğinin Asya ile ilişkilerde olduğunu belirtiyor. Atlantik sisteminden kopuyor, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yöneliyor. Milli sanayici eğilimleriyle örtüşüyoruz. Biz bütün emekçileri, çiftçiyi, esnafı, sanayiciyi; yani Türk milletinin bütün üretici kesimlerinin menfaatlerini birleştiren hükümeti kuracağız.

Cuma günü Yenikapı’daki Kudüs mitingine ne diyorsunuz?

İnsanlarımız katılıyor, iyi bir şey; Filistin halkıyla dayanışma yapılan bir miting. Bu konuda şu an özel bir değerlendirme yapmış değiliz ama insanlar katılıyorsa kötü bir şey yapıyor değiller. Tayyip Erdoğan bizim rakibimiz; bu seçimde ona oy devşirmek için yapılan bir miting olmasını da göz ardı edemeyiz.

Üçüncü Dünya Savaşı öngörünüz nedir?

Ben şahsen Dünya Savaşı tehlikesini pek görmüyorum ama bölgemizdeki savaş tehlikesini ciddi olarak dikkate almalıyız. Alman Başbakanı, iki müttefik olan Amerika ve Türkiye’nin Batı Asya’da savaşabileceğini söyledi. Fransa Dışişleri Bakanı da bölgemizin savaşa doğru gittiğini ifade etti. Önemli siyaset adamları bu tehdidi ciddi değerlendiriyor.

Halk Doğu Bey’in birikiminden neden yeteri kadar faydalanmıyor?

60 tane kitabım var, faydalanıyorlar herhalde ki o kitaplar ilgi görüyor.

Emeklilerle ilgili ne vaat ediyorsunuz?

Bol keseden atmakla olmaz. Türkiye’nin önünde bir enflasyon dönemi var; bugün “100 bin lira maaş vereceğiz” diyenlere kanmasın milletimiz. Biz sadaka vermeyeceğiz, iş vereceğiz. Herkesin iş sahibi olduğu, kimsenin fukaralık çekmediği bir Türkiye kuracağız. Engelliler konusunda da aynısı geçerli; sadaka değil, yeteneklerine uygun iş imkanları sağlayacağız.

Son olarak Enes Faruk Öztürk Bey, “Ben AKP’liyim ama sizi ilgiyle izliyorum. AK Parti ile seçim ittifakı düşünür müydünüz?” diye sormuş.

Yok, öyle bir şey düşünmeyiz. Biz AKP’nin alternatifiyiz; onların devri bitti. Güvenlik alanında Vatan Partisi’nin çizgisine önemli ölçüde yaklaştılar ama yalpalıyorlar, tutarlı bir siyaset izleyemiyorlar. Vatan Partisi’nin derdi birileriyle ittifak yapıp milletvekilliği kapmak değil, Türkiye’nin sorunlarını çözmektir. Devrimci, köklü çözüm programımızla Türkiye’nin önünde duruyoruz. Vatan Partisi’nin programını Türkiye adım adım keşfediyor. Bırakalım Vatan Partisi, milletin önündeki seçenek olarak seçime girsin ve Türkiye’yi feraha çıkarsın.

Fatih Köse Bey der ki: “Sayın Perinçek bir hukuk doktoru, evet. Selahattin Demirtaş da hüküm giymedi, evet. Tutuksuz yargılanmasını savunması daha tutarlı olmaz mıydı?”

Selahattin Demirtaş konusunda Türkiye’ye bu derece kasıt halinde olan, terör yapan bir yapının temsilcisiyle ilgili tutuklu yargılamadan yana olan bir hukukçu değilim. Zaten benim savunduğum, onun tutuklu ya da tutuksuz olması mahkemenin bileceği bir iştir. Hüküm giymeden insanların tutuklu olmasını istemem; ben o konuda bugüne kadar bir beyanda bulunmadım. Selahattin Demirtaş ve çevresi, PKK’nın yasal uzantılarıdır; bunu siyaseten söylüyorum. Onun yakalanması, içeri atılması, hüküm giymesi ya da tutuklu olması yargıya ait konulardır. Ancak ben bir siyaset adamı ve Türkiye’nin vatan bütünlüğünden, üretim ekonomisinden yana olan bir siyasi partinin başkanı olarak, HDP’nin Türkiye’de kapatılmasının şart olduğunu görüyorum. Genel Başkan da o bakımdan benim açımdan bir konumda bulunuyor. Tutukluluk süreçleri konusunda herhangi bir fikir beyan etmedim, etmem.

Şevket Sarıtosun Bey soruyor: “Sayın Perinçek, Saadet Partisi’nin CHP ile seçime girmesini veya CHP’nin Saadet Partisi ile ittifak yapmasını nasıl yorumluyor?”

Artık yapılmış değerlendirmeler var ancak Saadet Partisi ile ittifak yaparak Türkiye’de laiklik iddiasında bulunamazsınız. Saadet Partisi, bu konuda AKP’den de daha sağda, daha muhafazakâr ve laikliğe daha uzak bir yerde duran bir partidir. Önümüzdeki dönemi laiklik açısından değil, vatan açısından değerlendirmek gerekiyor. Ancak CHP’nin iddiaları açısından söylüyorum; bir yandan laiklik ve aydınlanmayı savunup AKP’ye o açıdan karşı çıkarken, diğer yandan AKP’den de laikliğe uzak bir partiyle el ele verildiği zaman, o iddialar tartışılır hale geliyor.

AKP’lilerden sorular var: “Recep Tayyip Erdoğan açıkça Amerika ile mücadele ederken neden onu desteklemiyorsunuz?”

Biz Amerika’ya karşı mücadelenin en ön cephesindeyiz. Bu milletin en önünde olan parti Vatan Partisi’dir. Biz Tayyip Erdoğan’ın Amerika’ya direnmesini istiyoruz ve bundan sevinç duyuyoruz. Ancak biz destekçi bir parti değiliz. Amerika’ya karşı çok daha iyi mücadele ederiz çünkü bizim geleneğimizde bu var. Tayyip Erdoğan BOP Eşbaşkanı olduğu zaman biz o BOP eşbaşkanlığıyla mücadele ediyorduk. Amerika’ya karşı mücadelenin tutarlı ve kararlı partisiyiz. AK Parti bu konuda bir mesafe aldıysa, bunda bizim büyük etkimiz vardır. İlla Amerika’nın kontrolünde olsunlar istemiyoruz; aksine, Tayyip Erdoğan Amerika’ya ne kadar direnirse Türkiye’nin lehinedir diyoruz. Dünyanın önemli yayın organlarında da AKP’nin Amerika’ya karşı tavır konusunda Doğu Perinçek ve Vatan Partisi’nin çizgisine geldiği sık sık yazılıyor.

Aytekin Türk Bey soruyor: “Sayın Perinçek, eğer kazanırsa bugünkü sistemi tekrar eski haline döndürür mü?”

Eski haline döndürme yetkisi Cumhurbaşkanı’nın değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Benim duruşum bellidir; “Türkiye’nin Anayasa Birikimi” adlı kitabımın sonunda parlamenter rejimi savunan bir anayasa taslağı önerim var. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3’te 2 çoğunluğunu sağlayarak, gerekirse AKP’nin içinden de taraftar bularak parlamenter rejime dönmek için çaba göstereceğiz. “Bölücü Anayasa Eleştirisi ve Cumhuriyet’in Yeniden Örgütlenmesi” kitabımda da parlamenter rejimi şimdiden tasarlamış ve anayasasını yapmış bulunuyorum.

Anayasa değişiklikleri 2003-2004’te başladı. Silivri Cezaevindeyken, 2011’de AKP’den yeni bir anayasa değişikliği atağı gelince bir anayasa hukuku kitabı yazdım ve sonuna bir taslak ekledim. Cumhurbaşkanı olunca “parlamenter rejime geri getireceğim” demek bir yanılgıdır; ancak “geri getirilmesi için çalışacağım” denebilir.

İzleyicilerimizden biri, Figen Yüksekdağ’ın “Biz sırtımızı şuraya, şuraya dayıyoruz” şeklindeki açıklamalarını hatırlatıp, bunları neden kullanmadığımı soruyor. Biraz evvel söyledim; yöneticileri “sırtımızı PKK’nın dağlarına dayıyoruz” diyor. Yalnızca Figen Yüksekdağ değil, bütün HDP yöneticileri PKK ile bağlantılarını açıkça savunuyorlar.

“Harbiyeliler, öğrencilik hakkı elinden alınanlar için ne yapacaksınız?” sorusuna gelince: Seçim bildirgemizde var; harp okullarını ve Kuleli gibi askeri liseleri tekrar açacağız. GATA’yı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emrine vereceğiz. Sağlıksız ve hastanesiz ordu olmaz. FETÖ suçundan hüküm giymemiş olan öğrencilerimize, istiyorlarsa tekrar okullarına dönmeleri için bir imkân tanıyacağız. Harbokulsuz, Kulelisiz ve Gatasız Türk ordusu olmaz.

Fatih Türk Han Bey, öğretim görevlisi olduğunu belirterek Atatürk’ün Türkçü ve Türk milliyetçisi olduğunu, “Türklük” kavramının kapsayıcı değil, etnisiteye dayalı olduğunu savunuyor.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Bu, Atatürk’ün el yazısıdır ve “Medeni Bilgiler” kitabında yer alır. Burada ırkçılıkla en ufak bir ilgi yoktur. Türkiye’de yaşayan bütün halklar bir devrimle “Türk milleti” olmuştur. Bu tarif, ırkçı değil, ırkçılığa karşı bir millet tarifidir. Atatürk 1905 yılında not defterine “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” diye yazmıştır. Genelkurmay arşivlerinde bulunan bu yazı çok önemlidir. O dönemdeki Türk milliyetçileri (Yusuf Akçura, Ziya Gökalp gibi) aynı zamanda sosyalistti. Taksim Anıtı’nda Atatürk’ün arkasındaki iki Sovyet temsilcisi, Atatürk’ün Sovyet dostluğunu gelecek kuşaklara bir vasiyet olarak bırakma isteğinin simgesidir. 1937 yılında en yakın arkadaşlarına, “Dünya bir savaşa gidiyor, Sovyetlerle dostluğu sakın terk etmeyin” demiştir. Bu, dahiyane bir stratejidir.

Atatürk’ün altı oku; Fransız Devrimi (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik) ve Sovyet Devrimi (halkçılık, devletçilik, devrimcilik) programlarının bir birleşimidir. Bu program, Namık Kemallerden bugüne gelen bir birikimdir.

Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş