Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elliye yüzde elliye bölündüğü bir durum tasviri… Türk milletinin ayağa kalktığını… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bu yangın, buradaki bu. Hayır da birleş; birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Efendim, Çıkış Yolu programına hepiniz hoş geldiniz. Bugün çok değerli konuklarım var. Öncelikle Vatan Partisi Genel Başkanı, aynı zamanda Cumhurbaşkanı adayı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Efendim, hoş geldiniz.
– Hoş bulduk.
Karşısında üç ekonomi yazarımız, duayen üç ekonomi yazarımız var. Hemen onları takdim etmek istiyorum efendim: Ahmet Coşkun Aydın, Dünya Gazetesi ekonomi yazarı. Hoş geldiniz sizler de. Perihan Çakıroğlu, ekonomi yazarı ve Uğur Küçük. Sizler de hoş geldiniz efendim.
– Hoş bulduk, iyi yayınlar.
Ege’de yönetim kurulu üyesi kendileri. Efendim, hemen öncelik hakkını ben kullanarak soruyla başlamak istiyorum. Şimdi biliyorsunuz, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri bir ticaret savaşına girdi. Bu ticaret savaşından bütün ülkeler; hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin hepsi etkilendi. Dolayısıyla bu ticaret savaşlarının ardından dolar çok yüksek bir ateşe maruz kaldı. Hemen akabinde, 8 Mayıs’ta hatırladığım kadarıyla, ABD Başkanı Trump ile İran nükleer anlaşmadan çekilme kararı aldı. Bu çekilme kararından sonra Batı Avrupa hemen harekete geçti ve “Biz Trump’ı bu kararından vazgeçirmek için görüşmeler yapalım” dediler. Fakat o dönemde Rusya ile Merkel bir masaya oturmuştu, hatırlarsınız; Baltık Denizi’nin altından geçen boru hattıyla doğalgaz anlaşması görüşmesiydi bu. Trump bunu öğrendikten sonra Merkel’le bir görüşme yaptı; onu vazgeçirmek için. Neden? Çünkü ABD’nin en büyük ihracat kalemlerinden biri olan doğalgazın vanasının kesilmesiyle ilgiliydi bu organizasyon. Peki, uluslararası platformdaki bütün bu gelişmeler bizi çok etkiledi elbette. Siz bunu nasıl görüyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz? Doların bu kadar yükselişe geçmesinde bunların payı çok büyük. Sizin değerlendirmenizi çok merak ediyorum, teşekkür ederim.
– Şimdi aslında siz dünyadaki stratejik yönelişlerin çok güzel bir tablosunu çizdiniz. Amerika Birleşik Devletleri gittikçe yalnızlaşıyor. Kendi eski ortakları olan Almanya, Fransa, İngiltere bile ondan uzaklaşıyor. Bu tablo da yerine oturuyor. Hatırlayacaksınız, Almanya Başbakanı Merkel Amerika’ya gittiği zaman Trump elini sıkmadı; sonra Trump Almanya’ya geldi, fotoğrafta baktık ki merkezde değil, kenarlarda yer verdiler. Tabii bu Almanya-Amerika çelişkileri, en son Trump’ın Alman arabalarına; Mercedes’e, Volkswagen’e gümrük koymasıyla bir ticaret mücadelesi olarak da kendisini yansıtıyor. Yani Almanya, Amerika’dan kopuyor; zaten doğalgazla Rusya’ya bağlanmış. İran’ın yanında tavır alan Almanya, Amerika’nın nükleer anlaşmadan çekilmesini kabul etmedi ve İran’a uygulanacak yaptırımlarda da Almanya’nın olmayacağı gözüküyor.
Dolayısıyla şöyle bir tablo çıktı: Amerika bir tarafta, onun karşısında Çin, Rusya, İran, Almanya, hatta Fransa, İngiltere, Avrupa ve Venezuela Amerika’ya kafa tutuyor. Amerika, Venezuela’ya da seçimden sonra yaptırım uygulamaya kalktı. Bu tabloda şunu görüyoruz: Tepesinde olduğu çağ bitti. “Dünyanın efendisi Amerika olacak” çağı bitti. Amerika’nın kendi ortakları bile ondan ayrılıyorlar ve Atlantik sistemi içinde de çok çarpıcı bir bölünme gözüküyor. Sizin de belirttiğiniz gibi Almanya’nın yanında İngiltere ve Fransa da Batı Avrupa’da Amerika’dan uzaklaşmaya başladı. Bu durum foto içinde de bir yarılmayı getiriyor. Bu tablodan Türkiye için çok elverişli ve geniş siyasi manevra alanları çıkıyor. O bakımdan bu çok önemli.
– Mesela siz neler görüyorsunuz fırsat olarak? Türkiye açısından manevra alanları çok tartışılıyor.
– Evet, fırsat olarak şunu görüyoruz: Bir kere bize Amerika’nın iki dayatması var. Biri ekonomide; Kemal Derviş ekonomisi veyahut Özal’la başlayan dünya ekonomisiyle bütünleşme batağında çırpınıyoruz. Bu, Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı ekonomik sistemdir. Bir kere buna direnme olanağı gözüküyor; birinci fırsat bu. İkincisi, Amerika bizi PKK’ya beş bin tır silah vererek tehdit ediyor. Üçüncüsü, Doğu Akdeniz’de İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’la birlikte Türkiye’yi tehdit eden askeri tatbikatlar… Bunu da göğüsleyecek büyük bir ittifak potansiyeli Türkiye için doğuyor. Yani ta Almanya’ya, İngiltere ve Fransa’ya kadar uzanan bir ittifak potansiyeli Türkiye için doğuyor. O bakımdan Türkiye için daha cesur olabileceğimiz bir dünya tablosu önümüzde duruyor. Yani Amerika’nın kaybettiği ve Türkiye için hem ekonomide hem güvenlikte müttefik potansiyelinin güçlendiği bir tablo.
– Söz alabilir miyim?
– Tabii, lütfen.
– Şimdi konumuz ekonomi normalde ama kamuoyunda Sayın Doğu Perinçek ile ilgili bir dalgalanma var. Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan bir haberde, ikinci tura kalmadığınız takdirde CHP’yi desteklemeyeceğinize dair bir açıklamanız olduğu yazıldı. Bunu net bir şekilde buradan kamuoyuna duyurabilir miyiz?
– İkinci tura kalmak için mücadele ediyoruz. İkinci tura kalmayacağız dediğimiz zaman havlu atmış oluruz; yarışa, daha tabanca patlamadan, koşucular koşuya başlamadan önce “ben koşudan çıkıyorum” demiş gibi bir durum olur. İkinci tura kalmak için mücadele ediyoruz. O haber gerçek değil; hiçbir yerde ben ikinci turla ilgili böyle bir açıklama yapmadım. Ancak “İkinci tura biz kalacağız” dedikten sonra şunu belirttim: Biz genel kongremizde, “Hiçbir şekilde Fethullah Gülen terör örgütüyle ve PKK ile yan yana gelmeyeceğiz ve ABD’nin iktidar projelerinde hiçbir şekilde yer almayacağız” diye bir açıklama yaptım. Görünüşe göre Cumhuriyet Gazetesi bunu Muharrem İnce’yi ve CHP’yi Amerika’nın iktidar projesi içinde, PKK ve FETÖ ile ittifak içinde görüyor ve böyle bir yorum yapmış. Ama ben CHP’nin veya Sayın Muharrem İnce’nin adını anarak böyle bir açıklamada bulunmadım.
– Hatta bu haberi tekzip ettiğiniz açıklaması da oldu. Onu da vurgularsanız kamuoyu daha sağlıklı bilgiye sahip olur.
– Evet, basın büromuz bunu Cumhuriyet Gazetesi’nde tekzip etti, galiba ertesi gün küçük bir şekilde yayınlandı. Burada tekrar söylüyorum: Vatan Partisi şu anda Türkiye’nin önündeki sorunların kaynağı olan Amerika Birleşik Devletleri’nin üzerimize sürdüğü PKK ve onun uzantısı HDP ile veya Fethullahçı Terör Örgütü ile hiçbir zaman yan yana bulunmayacak. Ve aynı projelerin içinde hiçbir şekilde kimse Vatan Partisi’ni görmeyecek. Ama şunu da hep söyledik; biz AKP ile birlikte de bir seçim çalışması veya ittifak içinde olmayacağız. Her iki seçenek de sistemin çözümünü ifade etmiyor; çöküşü ve bunalımı ifade ediyor. Türkiye’nin Atatürk devrimiyle çıkış seçeneğini koruması kadar bugün önemli bir şey yok. Biz o seçeneği toplumun önünden bertaraf edersek Türkiye’ye en büyük kötülüğü yaparız. Vatan Partisi, olağanüstü koşullarda Türkiye’nin önünde büyüyerek gelen çözümü temsil ediyor.
– Peki, hemen lütfen Perihan Hanım. Biraz önce Amerika’yı anlattınız, ilişkileri anlattınız; “Kesinlikle Amerika ile herhangi bir işbirliği yapmayacağız” dediniz. Ama yakında yeni bir Suriye, Irak meselesinde, Münbiç zannediyorum gündeme geliyor. Tabii ki bu gibi durumlarda siz nasıl bir tavır alacaksınız? Ama ondan önce sizce Amerika ve kapitalizm bitiyor mu, Çin zamanı mı başlıyor? Bunu da sormak istiyorum. Çünkü özellikle sizin Avrasya felsefenize daha yakın olduğunuzu söyleyenler çoğunlukta. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Kimi zaman Doğu Perinçek deyince insanlar tanım yapamıyorlar, sizi nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Bir de kendinizi şöyle dört dörtlük bir anlatın; Doğu Perinçek kimdir? Bence kendi televizyonunuzdan bir anlatın.
– Doğu Perinçek; Ermeni soykırımı yalanını bozguna uğratan, Türkiye’ye yönelen baskıları bertaraf eden, Silivri duvarını yıkan, Fethullahçı Terör Örgütü’nün darbe girişimi olduğu o 15-16 Temmuz gecesi ekranlara çıkıp Türk Silahlı Kuvvetleri’ni göreve çağıran ve o darbenin bastırılmasında tayin edici görev yapan biridir. 50 yıldır, 1968’de Dev-Genç’in Genel Başkanı olarak, Türkiye’de emek için, bağımsızlık için ve özgürlük için hayatını mücadeleye adamış biridir. Yani Doğu Perinçek’i tanımlamak kolaydır çünkü yaptığı işler meydandadır. Söylediğiniz bağlamda dünya yeni bir çağa giriyor; artık Atlantik dönemi bitti. Amerika’nın “Dünyayı ben yönetirim” iddiasının bittiği bir döneme girdik. Çok kutuplu bir dünyaya doğru gidiyoruz, uygarlık Avrasya’dan yükseliyor. Dünya ekonomisinin önderliğini Çin, Hindistan gibi Asya ülkeleri ele geçirdi.
Türkiye’nin yeri çok önemli. Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Çin, ikincisi Rusya, üçüncüsü Almanya. Türkiye ekonomisi Avrasya ile bütünleşmeye başlamış. Avrasyacı olmamıza gerek kalmadan Türkiye zaten Atlantik sisteminden kopmaya başlamış. Türkiye toprakları hem Avrupa hem Asya’da olan dünyanın üç ülkesinden biri; Türkiye, Rusya ve Kazakistan. İstanbul da Avrasya’nın başkenti, hatta dünyanın başkenti diyelim. Bu topraklarda Amerika’nın dayattığı bölünmeye direnmek için Türkiye hem Batı Asya ülkeleriyle hem de Asya ülkeleriyle iş birliği yapmak durumunda. Ama Amerika’ya da kendimizi saydıracağız. Amerika ile savaşacağız demiyoruz, ancak Vatan Partisi yönetiminde Amerika Türkiye’yi sayacak. Amerika karşısında eğilen, bükülen, borç dilenen bir Türkiye değil; başını dik tutan bir Türkiye’yi kuracağız.
– Keşke bu söyledikleriniz gerçek olsa. Ancak söylediğiniz ülkeler henüz gelişmekte olan ülkeler… Çin olsun, Hindistan olsun… Ve Türkiye’nin “Tam bağımsız Türkiye” hedefi hala zor.
– Bakın, demin bahsettiğim Amerika’ya kafa tutan bir dünya var; bu Almanya, İngiltere, Fransa’ya kadar uzanıyor. Bu fırsat tablosunda Türkiye, gerçekten bağımsız ve demokratik bir Türkiye olabilir; onun koşulları oluştu. Çin ile ilgili olarak şunu söyleyeyim: Dünya ekonomisinin büyümesine Çin Halk Cumhuriyeti yüzde otuz dokuz katkıda bulunuyor. Dünyada herkesin birinci ticaret ortağı Çin. Demek ki Çin üreten bir ülke. 4000 km hızla giden, havada uçan trenler üzerinde çalışıyorlar. Asya’dan yeni bir uygarlık yükseliyor. Bunu sanatta, kültürde, edebiyatta da görüyoruz. Nasıl Atatürk çağdaş uygarlık hedefini önümüze koyduysa, 15. yüzyıldan beri süren Batı uygarlığı döneminin sonuna geldik. Artık güneş doğudan doğuyor.
– Ben kaçırmamak adına… Bir dakika, Sayın Çakıroğlu’nun sorusuna bir ekle devam etmek istiyorum. Özür dilerim; dün biliyorsunuz Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’li mevkidaşı Mike Pompeo ile bir görüşme yaptı. Münbiç ile ilgili, Çakıroğlu buna değindi ama ben biraz daha açmak istedim. O konuda daha fazla açıklama yapılmasının doğru olacağını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz Münbiç konusundaki bu görüşmeler hakkında? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Bakın şunu söyleyeyim: Bu süreç PKK’nın Kobani’de boğulmasıyla bitecek. PKK Kobani’de boğulacak; oraya doğru kaçıyor ve oraya yerleşiyor. Bir kere Münbiç’ten YPG’nin, YPD’nin, PKK’nın falan başka yerlere gitmesi Türkiye için olumlu bir gelişme.
Yani burada Amerika ile anlaşma konusunda bizim yayın organlarımıza, kendi partimizin bugün yaptığı beyanatlara baktım; onlarda da ciddi yanlışlar var. “Amerika ile anlaşıyoruz” demek çok yanlış. Amerika ile sorunlar çözülmez. Bu anlaşmanın özü Türkiye’nin Amerika’ya teslim olması değil; tam tersine Türkiye aslanlar gibi Afrin’e girdi, Zeytin Dalı Harekâtı’nı yaptı. Ondan önce Fırat Kalkanı ile o Amerikan ve İsrail koridorunu yardı. Türkiye’nin kararlılığı apaçık ortaya kondu. Türk Silahlı Kuvvetleri büyük başarılar kazandı, Amerika da bu bölgede savaşı kaybetti ve Türkiye şimdi bunun ürünlerini toplamaya başladı. Münbiç’ten YPG’nin gitmesi ve silahlarını bırakması Türkiye için bir adımdır. Orada olay bitmiyor ve bu Amerika için de bir kayıptır; bir kere onu görmemiz lazım.
Bu olay nereye gidiyor? Türk ordusu; özellikle Vatan Partisi yönettiği zaman, 3 ay içerisinde buradan bütün milletimize söz veriyoruz: İran’la, Irak’la iş birliği yapacağız ve Kandil’e beyaz bayrak çektireceğiz. Oraya doğru gidiyor. İkincisi, Münbiç’ten ayrılan YPG unsurlarının Fırat’ın doğusuna yerleştiği tespit ediliyor vesaire. Orada toplansınlar; Türk ordusu Kobani’de onları boğacak. Bakın burada söylüyorum: PKK bitirilecek, kökü kazınacak. Bu iş ancak silahla çözülür. Hükümeti de buradan uyarıyorum, bu çok ciddi bir hatadır: Suriye ile derhal iş birliği yapılması gerekir. Suriye ile iş birliği yapıldığı zaman bu süreç çok daha kolay ilerleyecek çünkü bizim oradaki doğal müttefikimiz Suriye’dir. Suriye ve Türk ordusunun beraberliği karşısında Amerika’nın yapabileceği hiçbir şey yok. Amerika bölgede kaybeden bir ülkedir.
Münbiç’te iş birliği istemiyor musunuz? Hani şu anda “iş birliği” demeyelim ama Amerika, PYD’nin oraları terk etmesini kabul etti. Bu, Türkiye açısından bir başarı ve bir adımdır. Bir kere bunun başarı olduğunu, burada kazananın Amerika olmadığını görmemiz lazım. Partimizin bazı açıklamaları yanlıştı, onu da düzeltmiş oluyorum.
Bu sürecin nereye vardığını söylüyorum. Yarın Mehmet Kıvanç’ın Aydınlık’taki yazısını dinleyicilerimizin ve seyircilerimizin okumalarını rica ediyorum; çok mükemmel bir yazı. Ben bugün okuyarak buraya geldim. Mehmet Kıvanç, Münbiç olayını ve yaşananları çok güzel tahlil etmiş, iç yüzünü anlatmış.
(Reklam arası sonrası…)
Mehmet Kıvanç’ın bu konuyu aydınlatan çok güzel bir yazısı var. Ama bir daha özetleyelim; belki yeni açan seyircilerimiz olabilir. Münbiç konusu devam ediyor ve sürecin varacağı yer, Fırat’ın doğusunda Kobani’de toplanan PKK/YPG/YPD güçlerinin Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından boğulmasıdır. Münbiç’ten gitmeleri bir adım; Türkiye onları oradan süpürüyor, Amerika da buna razı olmak zorunda kaldı. Bu güzel bir gelişme. Ama varacağı yer, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinden bu terör örgütlerinin bütünüyle temizlenmesidir. Amerika PKK’yı, İsrail ise YPG’yi hiçbir şekilde kurtaramayacak.
Onun için buradan Anadolu’nun bu terör örgütüne aldanmış gençlerine sesleniyorum: Elinizden Amerika’nın ve İsrail’in verdiği silahları atın. Amerikan mermisiyle Mehmetçiği, Anadolu kardeşlerinizi vurmaya derhal son verin. Bu utançtan artık kurtulun. Biz hepimiz size yardımcı olalım, teslim olun. PKK’nın teslim olmak ve beyaz bayrak çekmek dışında bu süreçte hiçbir çözümü yoktur.
Teşekkürler. Sayın Başkan, seçime 3 hafta gibi bir süre kaldı ve siz Cumhurbaşkanı adaylarından birisiniz. Gelinen süreçte ekonomi son 1-2 aydır çok çalkantılı bir sürece girdi. Genel politikanızda ve ekonomide “Avrasyacılık”tan bahsediyorsunuz. Klasik sokaktaki vatandaş şunu bilir: Rusya’dan gaz alırız, domates satarız. Fakat siz bir Avrasyacılık stratejisiyle, bunu uzun yıllardır söyleyen bir politikacı olarak bunun dışında nasıl bir şey öngörüyorsunuz? S-400’ler ve nükleer santraller gibi bir derinleşme sürecine girildi ancak siz neler yapacaksınız? Çin’e gitmeden önce 400 milyar dolar gibi bir paradan bahsettiniz; bunu Türkiye’ye nasıl getireceksiniz? Hangi şartlarda gelecek?
Bizim sihirli sözcüğümüz “Avrasya ve Üretim”. Üretmek, bağımsız ve başı dik yaşamak için Avrasya’da konumlanacağız. Bize tehdit nereden geliyor? Amerika’dan. PKK’ya silah veren o. Kamuoyu önünde pek konuşulmuyor ama bir parantez açayım: Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Türkiye’ye karşı askeri tatbikatlar yapıyor. Namlular Türkiye’ye dönmüş; Mavi Vatanımızın kaynaklarına, petrolüne ve doğal gazına el koymaya yönelik bir ittifak oluşmuş.
Bu tehditleri Türkiye ancak Rusya, Çin, İran, Irak ve Suriye ile kuracağı ittifakla göğüsleyebilir. Irak’ın kuzeyinde başarılı olmuş bu modeli Doğu Akdeniz’de kuracağız. Bu tatbikatın adı “Nabal Dina”. Tevrat’ta Dina, Hz. Yakub’un kızıdır; Kenan kralı onun ırzına geçer ve abileri de intikamını alır. Yani hikayeyi “Kıbrıs’ı alan Türkiye’yi cezalandıracağız” şeklinde kurguladılar. 2002’deki “Millennium Challenge” tatbikatı da benzer bir intikam ve işgal planıydı. Bu tehditler karşısında borcu borçla çeviren ekonomiden kurtulmak istiyoruz.
Çin’in 4 trilyon dolar rezervi var. Türkiye, Çin’le çok iyi bir ilişki kurarak bu rezervin 300-400 milyarını, Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirmek için kullanabilir. Burada “yüksek faizli sıcak para” demiyorum; Türkiye’yi üretim üssü yapmaktan bahsediyorum. Çandarlı Limanı’nı tüm dünyaya ihracat kapısı haline getirelim; Rusya’ya, Kuzey Afrika’ya, Avrupa’ya birlikte ihracat yapalım. Türkiye kendi tohumuyla, kendi gübresiyle tarımını canlandırmalıdır. Çinli yöneticilerle yaptığım görüşmelerde bu rakamları ve projeleri belirttim. Türkiye, Çin’e güven vermeli. Burada Suriye anahtardır; Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri normalleştirmesi, hem bölge güvenliği hem de Çin’in bölgedeki terör endişeleri açısından şarttır. Türkiye’nin güvenliği Çin’den, Çin’in güvenliği Türkiye’den başlıyor. Türkiye, Mavi Vatan’daki haklarını bu stratejiyle koruyacaktır; Kıbrıs elden gitmeyecek, çünkü bu 80 milyonun menfaatidir. Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı olan ülkeyiz. Bu bölgede doğal gaz ve petrol var ama İsrail hakimiyet kuruyor, Kıbrıs’ın yolunu kesiyor. Buna müsaade edilemez, edilmeyecek. Peki, nasıl bir strateji izlemeliyiz?
Birincisi Suriye. Doğu Akdeniz’de atılacak adımlarda Suriye ile birlikte hareket etmek zorundayız; anahtar ülke yine Suriye. İkincisi Rusya. Eğer Ege ve Doğu Akdeniz, Amerika ve İsrail’in istediği hukuki statüye getirilirse, Rusya’nın denizlere çıkış yolları kapanmış olur. Üçüncüsü Çin Halk Cumhuriyeti. Eğer Doğu Akdeniz’de Amerika egemen olursa, bu durum İran ve Arap Körfezi’nin de Amerika tarafından kontrol edilmesi, bir Kürdistan’ın kurulması ve Çin’in “Kuşak ve Yol” projesinin enerji güvenliği açısından olumsuz etkilenmesi demektir. Bu, Çin’in stratejik çıkarlarını tehdit eden bir olaydır.
Çin’deki Dünya Siyasi Partiler Konferansı’nda bu konuyu anlattım. Onlara, “Amerika’nın Kürdistan adı altında kurmak istediği ikinci İsrail, sizin ‘Kuşak ve Yol’ projenizi kesen bir harami gibi. Güvenliği olmayan yol olur mu?” diye sordum. Bu sözlerim büyük yankı uyandırdı ve Asyalı katılımcılar tarafından alkışlandı. Çin’e meseleleri, kendi menfaatleri üzerinden anlattığımızda onları yanımıza çekebiliriz. İran zaten olayın farkında; 5-6 gün önceki bir iftar yemeğinde İran Büyükelçisi ile de bunları konuştuk. Dolayısıyla Suriye, Irak, İran, Rusya ve Çin ittifakını Doğu Akdeniz’de kurduğumuzda, Amerika ve İsrail tehdidini bertaraf ederiz.
Kendi planımızı yapacağız ve sanayideki önceliklerimizi buna göre saptayacağız. Çin ile ilişkilerimiz rastgele değil, bir plan çerçevesinde olacak. Örneğin Türkiye’nin büyük bir sac demir ihtiyacı var; “Gel, bunu Türkiye’de birlikte üretelim, hem ihtiyacımızı karşılayalım hem de dışarıya satalım” diyerek ortak yatırımlar geliştireceğiz. Bu coğrafyada “Kürdistan” projesine karşı Çin ile menfaatlerimizi birleştirmek, dış politikada en önemli stratejimiz olmalıdır.
Ticari ortaklarımız Rusya ve Çin ile aramızdaki dış ticaret açığını nasıl kapatacağız? Birincisi, enerji ihtiyacımızın yerli kaynaklarla üretilmesi şart; nükleer santrallar bu noktada çok önemli. İkincisi, ağır sanayi üretimine yönelik yatırımları artırdığımızda, ürünlerimizdeki negatif değerleri pozitife çevirebiliriz. Ayrıca pamuk gibi ürünleri ithal etmek yerine, Çukurova, Söke Ovası ve Bakırçay’da kendi üretimimizi canlandırarak ithalatı azaltacağız.
Müslüman ülkelerle olan ticari iş birliği konusuna gelince; Türkiye kendisini sadece Müslüman ülkeler, Batı veya Doğu gibi kavramlara hapsetmemelidir. Müslüman ülkeler bizim komşumuzdur ve onlarla ticareti geliştirecek olan en önemli ülke Türkiye’dir. Ancak Mısır örneğinde olduğu gibi, devlet adabına uymayan suçlamalarla ilişkileri bozmamalıyız. Mısır, Orta Doğu’nun en önemli üç-dört ülkesinden biridir; potansiyel müttefikimizdir ve Doğu Akdeniz’de onları yanımıza almalıyız.
Vatan Partisi’nin zamanı, Türkiye’nin çözüm aradığı şu günlerde başlamıştır. Biz sistemin içindeki bir parti değil, sistemin dışındaki çözümü temsil eden bir partiyiz. AKP ve FETÖ geçmişte Türkiye’yi birlikte yönetirken, biz onların “terör örgütü” ve “Amerika’nın cihazı” olduğunu söylüyorduk ve bu yüzden hapse atıldık. Bugün ise Türkiye’nin önüne koyduğumuz program bir bir gerçekleşmektedir. Bakın biz hapisten çıktık, FETÖ hapse girdi. Demek ki Tayyip Erdoğanlar bizim yanımıza geldi. Biz onların yanına gitmedik. Yani FETÖ ile beraber olan Tayyip Erdoğanlar, bizim duruşumuza geldiler ve FETÖ’nün üzerine yürümek zorunda kaldılar. Tayyip Erdoğanlar PKK ile açılım yapıyordu; efendim beraber koplaşıyorlardı, sevişiyorlardı, oturuyorlardı. Türkiye’yi anayasasız bile yapmaya kalktılar, yol haritaları çiziyorlardı. Biz ise “Böyle olmaz” dedik. PKK ancak silahla halledilir, bu bir terör sorunudur ve arkasında Amerika vardır.
Ve ne oldu? Bakın 24 Temmuz 2015’ten itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’nın üzerine yürüdü, onları hendeklere gömdü. Arkasından Fırat Kalkanı Harekatı’nı, ardından Zeytin Dalı Harekatı’nı yaptı; süreç devam ediyor. Bunlar Vatan Partisi’nin siyasetleridir, Tayyip Erdoğan’ın siyaseti değil. Tayyip Erdoğan, Rus uçağını düşürdüğümüzde neredeyse övünüyordu; hatta Davutoğlu ile “Ben indirdim, sen indirdin” diye karşılıklı yarışa girdiler. “Bir daha gelse bir daha indiririz” dediler, sınır ihlalinden kaynaklandığını iddia ettiler. Oysa biz “Elinizi uzatacaksınız” dedik. Vatan Partisi, Türkiye’nin çözümlerinin partisidir. Türkiye’nin gidişatını doğru saptayan, FETÖ’yü ve PKK’yı temizlemesi, Rusya ile dost olması, Kürdistan planını bozmak için İran ile birlikte hareket etmesi gerektiğini savunan partidir. Eylül ayında Sayın Ekber Velayeti ile Tahran’da buluştuk ve dünyaya ilan ettik: “Vatan Partisi ve İran İslam Cumhuriyeti olarak, Amerika’nın ikinci bir İsrail devleti kurmasına izin vermeyeceğiz.” O sırada Tayyip Erdoğanlar bize “Fars milliyetçisi” diye dil uzatıyorlardı. Şimdi nereye geldiler? Astana süreci, Rusya ve İran ile beraberlik… Bütün bunlara baktığımızda, dış ve güvenlik politikasında AKP yönetiminin bizim çözümlerimize geldiğini görüyoruz.
Bütün Batı basını bunu yazıyor; “Erdoğan, Perinçek’in vizyonuna yaklaştı” diyorlar. New York Times, Herald Tribune, Almanya’dan Frankfurter Allgemeine Zeitung gibi dünyanın önemli gazeteleri bunu söylüyor. İtalyan siyaset bilimci Veneziani, AKP’nin üst düzey yönetiminde Doğu Perinçek’in fikirlerinin benimsendiğini belirterek, “Perinçek ve çevresi fikirlerini asla değiştirmediler, fikrini hızla kaydıran Erdoğan ve AKP oldu” diyor. Bu, Avrupa ve Amerika’da yaygın bir kanaat. Şimdi bizden ne yapmamızı istiyorlar? Tayyip Erdoğan FETÖ’nün üzerine yürüdü diye FETÖ’nün yanına mı geçelim? Veya PKK ile mücadeleye ömrünü vermişken, Tayyip Erdoğan PKK’nın üzerine yürüyünce gidip PKK’nın elinden tutup onları hapisten kurtarmak için Ankara’dan İstanbul’a mı yürüyelim? Demek ki biz Türkiye’nin çözümlerini önden görmüşüz; Türkiye’nin dinamikleri ve mecburiyetleri hükümetleri oraya doğru getiriyor.
Önümüzde de bunu yaşayacağız. “Üretim ekonomisi” diyoruz ve bunun ayrıntılarını planlıyoruz; Türkiye yavaş yavaş oraya geliyor. Örneğin en son İstanbul Borsası “Varlıklarımızı artık dolarla değil, Türk lirasıyla çeviriyoruz” dedi. Ta 2002 yılında ilan ettiğimizde herkesin güldüğü çözümler; Türk lirasıyla işlem yapılması, komşularla milli paralarla ticaret, Merkez Bankası’nın Türk parasını kuvvetlendirmesi, gümrüklerin yükseltilmesi, ithal ikameciliği ve özelleştirmelerin durdurulması gibi bütün çözümler şimdi Türkiye’nin önüne geliyor. İki yıl içinde Türkiye’de çok köklü kararlar alınacak ve Vatan Partisi’ni hükümet mevzilerinde göreceğiz. Türkiye, Amerika’nın kendisine karşı tatbikatlar yaptığı ve İsrail’in doğrudan tehdit ettiği çok köklü çözümlerin eşiğine gelmiştir.
(Soru: Bir buçuk yıl içinde yeni bir süreç yaşanacağını söylüyorsunuz. Bu ekonomik anlamda mı, siyasi anlamda mı, yoksa bölgesel bir çatışma mı?)
Ekonomik, siyasi ve güvenlik alanında bir süreçtir. Borcu borçla çeviren, dışarıdan borç para dilenen o sistemin sonuna geldik. Ekonomi iflas noktasına geldiğinde kimse size borç vermez. Artık Türkiye üretim ekonomisine yönelmek zorunda; emek potansiyelini, yatırım imkanlarını harekete geçirecek, tasarruf yapacak ve üretecek. Başka çıkış yolu yok.
(Soru: Parlamenter rejime dönüş konusunda ne düşünüyorsunuz?)
Üretim ekonomisinin siyasetteki karşılığı parlamenter demokrasidir. Mafyatik bir rejimde ekonomi dar çevrelerin, faizcilerin elinde toplandığı için güçlü bir başkanlık ve etkisiz bir meclis istenir. Oysa sanayici, tüccar ve farklı sınıflar meclis üzerinden siyasete katılır. Bu nedenle üretim ekonomisinin siyasi karşılığı, 1876’da başlayan anayasa geleneğimizi modern koşullarda yeniden inşa etmektir.
Güney Kore modeli Türkiye’ye yanlış anlatıldı. Güney Kore’nin başarısı karma ekonomi, korumacılık ve devlet müdahalesi ile olmuştur; Batı’ya kapılarını açarak değil. Atatürk’ün kalkınma modeline benzer şekilde, tasarrufu sanayiye yönelterek, iç piyasayı koruyarak büyümüşlerdir. Ayrıca Güney Kore’de her şey tek bir diktatörün elinde değildir, aksine parlamentosu oldukça hareketli ve demokratik yelpazesi geniş bir ülkedir.
(Soru: İki Kore’nin birleşmesi konusunda umudunuz var mı?)
Hapse girmeden önce, merkezi Paris’te bulunan “Kore’yi Birleştirme” kurumunun üç eş başkanından biriydim. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin önerisiyle bu görevi kabul ettim. İki Kore arasında Berlin duvarından çok daha büyük bir duvar var ve ilginç olan, bunu çeken tarafın Güney Kore olmasıdır. Buna rağmen her iki tarafta da bir birleşme eğilimi var. Bence bu olacak; konfederasyonla başlanacak, iki ülke kendi rejimini koruyacak ama sınır kalkacak, ticaret ve emek geçişi başlayacak. Bu, Kore’ye barış ve devasa kaynakların silaha değil üretime aktarılmasını sağlayacak.
(Soru: Devlet Bahçeli’nin genel af ve Muharrem İnce’nin “aporetler” konusundaki açıklamaları hakkında ne düşünüyorsunuz?) Genel af konusuna gelince; Sayın Devlet Bahçeli, PKK ve FETÖ suçları ile kadın cinayeti, cinsel saldırı ve çocuğa yönelik istismar gibi suçlar dışındakilere af getirilmesini önerdi. Hatta bunu bir bayram hediyesi şeklinde, “garibanları affedelim” diyerek sundu. Ancak bu durumun bir “gariban affı” olmadığı kanaatindeyim. Zira kapsamı; zimmet, rüşvet, yolsuzluk ve ihaleye fesat karıştırmak gibi suçları da içeriyor. Bu af, geçmiş dönemde kamu makamlarını işgal ederek kamu kaynaklarını şahsi servetine dönüştüren bir kesime kapı aralıyor.
Alaaddin Çakıcı meselesi ise bence bu işin detayında kalan, konunun özüyle doğrudan alakalı olmayan bir başlık. Esas mesele, kamu görevlerini kullanarak yolsuzluk yapanlardır. Biz, Devlet Bahçeli’nin bu önerisine karşı milletimize “yolsuzluk mahkemeleri” kurmayı vaat ediyoruz. 10-15 yıl süren davalarla değil; özel kanunla kurulacak bu mahkemelerde soruşturmalar 3, yargılama ise 6 ay içinde tamamlanacak. Böylece kamu kaynaklarının tekrar hazineye iadesini sağlayacağız.
Türkiye’nin buna ihtiyacı var; çünkü yeni kuracağımız üretim ekonomisinde kamu kaynaklarının enişteye, akrabaya veya yandaşa ikram edilmesi değil, ülkenin ihtiyaçlarına göre verimli kullanılması esastır. Yolsuzlukla mücadele, bir temizlik gerektirir. Sayın Muharrem İnce’nin “devri sabık yaratmayacağız” tutumunu, iktidarın af söylemiyle benzer bir “üzerine sünger çekme” eğilimi olarak görüyorum. “Devri sabık yaratmamak” hukuki anlamda “hesap sormayacağız” demekse, bu kabul edilemez.
Bizim öngördüğümüz yolsuzluk mahkemeleri, tıpkı geçmişteki Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi “kamu malının güvenliği” ilkesine dayanacaktır. Üretim ekonomisini dürüstlük temelinde kurmadan ve geçmişin hesabını görmeden sağlıklı bir ekonomik işleyiş mümkün değildir.
İktidarın kendi tabanından ve iktidara yakın sermaye çevrelerinden bile Türkiye’den ciddi bir para çıkışı olduğu duyumlarını alıyoruz. Bu noktada paranın giriş ve çıkışını mutlaka kontrol altına almalıyız. 1989 yılında 32 sayılı kararnameyle getirilen serbestlik, bugün ülkemizi felakete sürükledi. Spekülasyon ve vurgun amacıyla giren kısa vadeli sıcak parayı kabul etmiyoruz. Yabancı sermayenin yatırım için gelmesi durumunda en az 3 yıl kalma şartı getireceğiz. 130 milyar dolardan 400-500 milyar dolara kadar hesaplanan, yurt dışına kaçırılmış sermayeyi kontrol etmek ve Türkiye’ye dönmesini sağlamak zorundayız.
Öte yandan, üretim ekonomisi vaadimiz için kaynak konusuna gelelim. Şu an Türkiye’de 2 milyon 200 bin adet atıl konut stoku var. Bu, yaklaşık 200 milyar liralık bir “ölü yatırım” demek. Eğer bu kaynak sanayiye aktarılsaydı, yüz binlerce insana istihdam sağlanır ve üretimle dış ticaret açığımızın bir kısmı kapatılırdı. Türkiye plansız yönetiliyor; evsiz insanlar varken bu kadar konutun boş durması büyük bir yönetim zafiyetidir.
Türkiye, önümüzdeki dönemde bir tür “milli direnme ekonomisine” geçmek zorundadır. Bu süreçte beş temel prensibimiz şunlardır:
1. Gıda güvenliğini sağlamak.
2. Savunma güvenliğini (asker ve polisin ihtiyaçlarını) korumak.
3. Sağlık hizmetlerini ücretsiz tutmak.
4. Eğitimi parasız ve ulaşılabilir kılmak.
5. Planlı karma ekonomi modeline geçmek.
Son olarak jeopolitik risklerden bahsediliyor. Batı’dan gelen “Kıbrıs’tan askeri çekin”, “Kürdistan’a özerklik verin”, “Ermeni soykırımı iddialarını kabul edin” gibi dayatmalar, Türkiye’yi bitirmeye yöneliktir. Batı bize karşı bir tutum içerisindeyken, sadece onlara güven vermek adına bu tavizleri vermek mümkün değildir. Biz kendi vatanımızı savunurken silah kullanmaktan çekinmeyeceğiz; çünkü güvenliğimizi korumadan hiçbir ekonomik çözüme ulaşamayız. Batı diye meseleyi koymayalım, Amerika diye koyalım. Neden? Çünkü Amerika, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler bu koşullarda akıllı bir siyasetle, Almanya’ya falan sövüp saymadan, faşist Hitler demeden yanımıza çekilebilirler. Almanya, İran’ın veya Rusya’nın yanındaysa özel anlaşmalar mı yapılmalı, güvenlik anlaşmaları mı? HKK’dan (Hava Kuvvetleri Komutanlığı) soyutlamak için güvenlik anlaşmaları deneyelim. Biz eğer dik durursak ve PKK’nın kökünü kazıyacak şekilde yürüme kararlılığını gösterirsek, Amerika bizi sayacaktır. Anlaşmalar yer yer yapılabilir, buna karşı değiliz; ancak Türkiye bu anlaşmalarda “Biz PKK terör örgütünün kökünü kazıyacağız” kararlılığını göstermelidir. PKK, IŞİD veya herhangi bir adla olsun, bu kararlılığımızı neden görmüyorlar?
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 24 Temmuz 2015’ten itibaren PKK üzerine yürümesinden sonra Amerika’nın politikalarının değişmeye başladığını, müthiş bir telaşa kapıldıklarını görüyoruz. Bunu görmezden gelemezler, görmeye başladılar. Ancak bu kararlılığı sürdürmemiz ve aynı zamanda onların kötü emellerinden vazgeçmesi için ittifak birikimimizi karşılarına dikmemiz lazım. Astana sürecinde kararlı durursak, bölge ülkeleriyle, özellikle Suriye ile iş birliği yaparsak kararlılığımızı anlarlar.
Size bir anahtar çözüm söylüyorum: Biz iktidara geldiğimiz gün, Cumhurbaşkanı olduğumda Sayın Beşar Esad’ı davet edeceğim. O zaman Türkiye’nin Suriye ile iş birliği yaptığını herkes görecek. Beşar Esad ile anlaşmamız sadece ikili bir mesele değildir; bu anlaşma aynı zamanda Rusya ve İran ile beraberliğin pekişmesidir, güven ortamının sağlamlaşmasıdır, Çin’in bize daha çok güvenmesidir. Bu adım, önümüzdeki dönemde güvenlik ve ekonomi ortaklarımızı ikna etmemiz açısından çok önemlidir. Türkiye, Suriye’de sağlam duruyor mu? Amerika’nın karşısında kendi güvenliğini korumaya kararlı mı? Suriye’de bir sınav veriyoruz, bu nedenle anlaşmamız çok önemlidir.
Jeopolitiğe dönelim: “Kıbrıs’tan Türk ordusunu çekeceğiz, Kürdistan’a özerklik vereceğiz, Ermeni soykırımını kabul edeceğiz” dediğimiz an Türkiye diye bir şey kalmaz. Amerika nezdinde itibar kazanmak gibi, Cumhuriyet Halk Partisi bildirgesinde yer alan veya Muharrem İnce ile İYİ Parti’nin her sabah tekrarladıkları çözümler, sonuç itibarıyla Türkiye’yi dağıtan çözümlerdir. “Amerika’ya güven verelim” diyenlere Amerika’nın cevabı şudur: “Güven vermen için Kıbrıs’taki ordunu çekecek, Kürdistan’a özerklik verecek, Ermeni soykırımını kabul edeceksin.”
Biz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) “1915 olayları soykırımdır” dayatmalarını üç mahkeme kararıyla yerle bir ettik, bu işi hukuken bitirdik. CHP ise şimdi mecliste Dersim ve Ermeni komisyonları kuracağını söylüyor. Bizim bitirdiğimiz işi tekrar Batı’nın istediği gibi gündeme getirmenin, “Katliam yapıldı mı, kim kimi vurdu?” diye tartışmanın anlamı nedir? Dersim olaylarını inceleyerek neyi bulacaklar? Atatürk’ün başkanlığında toplanan İcra Vekilleri Heyeti’nin 1937’de aldığı kararı mı sorgulayacaklar? Yani Atatürk’ün katil olduğunu mu keşfedecekler?
Yeni yer isimlerini, eski köy adlarını geri getireceğiz diyorlar. İstanbul Konstantinopolis mi olacak, Elazığ Mamuretülaziz mi olacak? Bunlar çok tehlikeli, Türkiye’nin birliğine yönelik dayatmalardır. “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceleri kaldıracağız” diyorlar. Bugüne kadar hiçbir hükümet bu çekinceleri kaldırmadı, şimdi CHP’ye mi düşüyor? Sayın Kılıçdaroğlu’na ve CHP yöneticilerine soruyorum: Bu çekinceleri kaldırarak ne yapmak istiyorsunuz? Yerel yönetimlerin kendi ekonomik gelecekleri hakkında karar vermesi, iktisadi kaynaklarını kendilerinin kullanması, PKK’yı tekrar diriltmek ve ayrı bir Kürt devletine giden yolu açmaktır.
Kürt sorunu demokratik haklar açısından Türkiye’de çözülmüştür. Kürtçe gazete çıkarmak, dershane kurmak serbest; dil üzerindeki kısıtlamalar kalktı. Bugün “Kürt sorunu” denen şey, Amerika’nın ve İsrail’in Türkiye’yi, İran’ı, Irak’ı ve Suriye’yi bölme planıdır. PKK’ya 5000 tır silah verilmesi, Amerikan kuvvetleri tarafından eğitilmesi ve meclise sokulmak istenmesi artık bir güvenlik sorunudur.
“Ana dilde eğitim” talebi gerçekçi değildir. PKK bile kendi arasında Türkçe konuşuyor, telsiz konuşmaları Türkçe. Diyarbakır’daki araştırmalarda “Ana dilim Türkçe” diyenlerin oranı %70 çıkıyor; çünkü Türkçe ortak iletişim ve hukuk dilidir. Tıp veya hukuk eğitimi alabilecek bir Kürtçe terminoloji henüz oluşmamıştır. Öcalan bile geçmişte yaptığı röportajlarda elli yıl resmi dilin Türkçe kalacağını söylemiştir.
Ekonomi ve emeklilik konusuna gelirsek; Türkiye’ye dışarıdan ve içeriden operasyon yapılıyor. HDP’yi ve PKK’yı hükümetin içine yerleştirmek, bir HDP’liyi Cumhurbaşkanı yardımcısı yapmak bu operasyonun parçasıdır. Vatan Partisi, PKK’nın meclise girmesine ve Türkiye’nin bölünmesine karşı çıktığı için basında sansürleniyor. Emeklilik yaşı meselesinde ise; çalışabilir durumda olanları emekli edip sadaka vermek yerine, üretimi teşvik etmek ve ölüm yaşını esas alarak gerçekçi bir düzenleme yapmak gerekir. Türkiye’nin asıl çözümü üretmekte ve bağımsızlığımızı korumaktadır. Sorularımdan bir tanesi şu: Beton yığınlarından öte, AVM’ler konusu hakkında ne düşünüyorsunuz?
İkinci sorum; Avrupa’da yakın dost ve müttefik dediğimiz Almanya, Fransa, İngiltere ve Danimarka gibi ülkelerin; Yunanistan’ın (hadi o düşmanımız gibi görünebilir) ve İtalya’nın PKK’ya niye destek olduklarıdır. Bu durum acaba Amerikan kışkırtmasıyla mı oluyor?
Üçüncü kısa sorum ise Fevzi Çakmak ve Gaziosmanpaşa gibi iki mareşal yetiştiren, benim de okulum olan askeri liselerin —ki ben Kuleli Askeri Lisesi mezunuyum— kapatılma gerekçesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Cumhurbaşkanı seçildiğinizde bu okullarımıza tekrar kavuşacak mıyız?
Şimdi bakın, AVM’ler, hipermarketler ve süpermarketler Türkiye ekonomisine ne katıyor? Sizin diyelim amcanız, dayınız Kemaliye’de dut/ceviz üretiyordu. Eskiden bunları İstanbul’da bakkaldan alamıyor muydunuz? Mısır Çarşısı’na gidip alıyordunuz. Şimdi onu Fransız hipermarketinden aldığınız zaman ne oldu? Türkiye’nin kaynaklarını, yani amcanızın Kemaliye’de ürettiği ürünü, Fransız hipermarketinden veya Alman ya da Amerikan merkezli bir yerden aldığınız zaman onlara bir kâr ödüyorsunuz. Bundan daha saçma bir şey olabilir mi? Kendi Muğla’mızda ürettiğimiz sabunu gidip Fransız AVM’sinden alıyoruz. Yani bu, bakkalı ve bizim kendi çarşılarımızı tasfiye eden bir dayatmadır.
Halbuki bu, Türkiye ekonomisine önemli katkısı olan bir şey değil; tıpkı inşaat sektörü gibi. Kendi yapabildiğimiz şeyleri değil, yapamadığımız ekonomik faaliyetlere kaynak ayırmamız lazım. Yoksa bakkalları, kasapları ve kendi çarşılarımızı tasfiye ederek bu “AVM hummasıyla” ne oluyor? Sonuç itibarıyla biz hâlâ ithalat yapan; yabancı ülkelerden gelen ürünlere ve kendi aramızdaki ticareti bile yabancılara teslim eden bir ekonomi inşa ediyoruz. Armudu, Fransız armudu; peyniri, İtalyan peyniri; fasulyeyi, nohudu, mercimeği dışarıdan alıyoruz. Onun için AVM politikası, Türkiye’de kendi ticari faaliyetlerimize darbe indiren bir siyasettir. Kendi iç kaynaklarımızla AVM’ler elbette ekonominin ihtiyaçlarına göre yapılabilir; ama bu tercihler bize dışarıdan dayatılan, Derviş ekonomisi dediğimiz politikaların sonuçlarıdır. Her şey şuraya geliyor: Kaynakları üretim ekonomisine ayırmak ve verimli kullanmak. Sorun hep buralara dayanıyor.
PKK’ya Avrupa’nın destek vermesi meselesi ise değişmeye başladı. Almanya, Amerika’dan kopmaya başlayınca PKK ve terör politikasında da değişimler oldu. Biz Berlin Meclisi’nde (Bundestag) basın toplantıları yaptık ve Almanlara, “Sizin aklınız Alman aklına uyuyor mu? Türkiye’yi kaybediyorsunuz. PKK’yı destekleyerek Almanya ne kazanıyor?” diye seslendik. Almanya, Amerika’ya karşı direnmeye başlayınca PKK politikasını ve bölücülere karşı tavrını değiştirdi. Bunlar Almanya’da yasaklanmaya başlandı. Ankara’da dünyadaki gelişmeleri doğru değerlendiren, kişisel sürtüşmeleri bir kenara bırakıp devlet adamlığına göre hareket eden bir yönetim olduğunda Almanya’yı, Fransa’yı, İngiltere’yi yanımıza çekeriz. Bu koşullar oluşmuştur.
Askeri okulların kapatılması bir cinayettir; Türk ordusuna ve güvenliğimize karşı bir cinayettir. Çünkü oralar subay ve astsubay ocağıdır. Bizim bütün savaş kabiliyetimiz buralarda oluşmaktadır. Subay yetiştirmek; tornacı, elektrikçi, mühendis veya hukukçu yetiştirmekten çok farklı bir olaydır. Bu yüzden askeri okulları ve harp okullarını kesinlikle yeniden açacağız. Kuvvetlerimizin emir-komuta birliğini sağlayacağız. Bugün bir kısım İçişleri Bakanlığı’na, bir kısım Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı; öte yandan bir Genelkurmay var. Savaşan bir ordunun tek bir komuta merkezi olur; o da Genelkurmay Başkanlığı’dır. Hükümetin siyasetleriyle yönlendirilir ancak ordunun içine elinizi kolunuzu sokmaya kalkarsanız, bu son derece olumsuz sonuçlar doğurur ve ordunun savaş kabiliyetine ağır zararlar verir.
Mersin’den Ayşe Debbaşoğlu çiftçi olduğunu belirterek küresel ısınmaya karşı ne yapmamız gerektiğini soruyor. Türkiye, dünya haritalarında birinci derece kuraklık tehlikesi bölgesinde. Konya’nın altındaki sular çekiliyor. Kuraklığa karşı teraslama yapacaksınız, ormanlaşma sağlayacaksınız, emek yoğun yatırımlar yapacaksınız. Bunlar uzun vadeli işler olduğu için hemen oy getirmez ama Türkiye’nin geleceğini, çocuklarımızı ve torunlarımızı kurtaracak olan siyaset budur. Vatan Partisi bildirgesi buna değinmektedir. Ayrıca bu durum, kapitalist sistemin dünyayı bitirdiğini de gösteriyor. Emperyalist, kâr odaklı siyasetlerle dünyanın devam etmesi mümkün değildir. Doğa ile insan arasındaki uyumu sağlayan siyasetlere önem veriyoruz.
Kadınlar ve gençler konusunda; bizim listelerimizde gençler ve kadınlar ön sıralarda. En çok genç ve kadın aday Vatan Partisi’nde. Vatan Partisi yüzde 10 barajını geçtiği zaman, Meclise giren milletvekillerinin yarısı kadın olacak. Gençlerimiz ise İstanbul, Ankara, İzmir gibi illerde birinci sıralarda; onlar Gezi eylemlerine, 19 Mayıs ve 23 Nisan yürüyüşlerine önderlik eden liderlerdir. Biz Gezi’nin lideriyiz; çünkü Gezi, Türk bayrağıyla ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla milyonları kapsamıştır.
AKP’nin yaptığı yatırımları yıkacak mıyız? Bu çok saçma. Türkiye’nin üzerine bir taş koyana teşekkür ederiz. Yatırımlar yıkılmaz, AVM’ler kalacak. Seçim bildirgemizde, boş duran 2 milyon 200 bin konut stoku için çözümümüz var; bu konutları yeni evlenen çiftlere 10-20 yıl vadeli kredilerle açacağız. Oraya harcanan milli servettir, bunu kullanacağız. Konut stokumuz eriyene kadar yeni inşaatları durduracağız.
İşsizlik konusunda; “sıfır işsizlik” hedefiyle herkese iş ve üreten bir millet vadediyoruz. Tamamen serbest piyasa ekonomisinde herkese iş bulamazsınız; verimliliğe ve kâra göre yatırım yapılır. Dağları şenlendirmek, zeytinlik dikmek veya Siverek ile Diyarbakır arasındaki bazalt taşlarını temizleyip tarım yapmak ancak kamu yatırımlarıyla olur. Sadaka dağıtmak yerine insanlarımıza iş vereceğiz. Bütçedeki sosyal fonların bir kısmını bu emek yoğun yatırımlara aktaracağız.
TÜSİAD ile ilgili olarak; onlar da dünya ekonomisinin batıdan doğuya kaydığını, Türkiye’nin Avrasya ile ilişkilerini geliştirmesi gerektiğini ve kamu sektörünün faal olduğu bir karma ekonomiye ihtiyaç duyulduğunu çok iyi anlıyorlar. Tuncay Özilhan’ın 18 Ocak’taki konuşmasında da bu vurgular mevcuttur. TÜSİAD’ın entelektüel kapasitesi yüksektir; Türkiye gerçeklerine baktıkları için milli ekonominin çıkarları temelinde kamu ve özel sektörün uyumunu onlar da görüyorlar. Vatan Partisi, Türkiye ekonomisini üretim ekonomisine geçirecek olan tek partidir. Yine her zamanki gibi hukuk konusunu hiç konuşamadık. O konuda neler söylemek istersiniz? Bir de şu husus var: Satılan, yani özelleştirilen yabancı ve kamu kuruluşlarını geri alma veya durdurma gibi bir düşünce olabilir mi? Çok kısa rica ediyorum.
Kritik olan sektörleri; yani enerji, ulaşım, iletişim, gıda güvenliği gibi sektörleri tekrar kamulaştıracağız. Bunu net olarak söylüyoruz. Hayvancılıkla ilgili olarak ise bakın; “Tarımda ve hayvancılıkta dönüm başına şu kadar destek veriyorum” dediğiniz zaman bu, kahvede oturan köylüye destektir. Yani üretime destek değil, boş yatan tembelliğe destektir. Bugünkü tarım politikaları üretime değil, tembelliğe teşvik politikalarıdır.
Mesela hayvancılığı ele alalım. Siz hiç koyun yetiştirmemiş bir insana 200 tane koyun verirseniz o koyunlar hastalıktan ölür. Çünkü onu sağmasını bilmiyor, hastalığını bilmiyor. Ama halihazırda 200 tane koyunu veya sığırı olana 150 tane daha verirseniz; o kişi, o yeni hayvanlara iyi bir şekilde bakar, hastalıklarını önler, ihtiyaçlarını karşılar ve Türkiye’de hayvancılık üretimine katkıda bulunur. Yani buradaki bakış açısı üretimi desteklemek olmalıdır; yoksa efendim sadaka vermek, elinden toprağı alınan ve üretim kabiliyeti yok edilen köylünün boş yatması için ona sadaka vermek değil. Üretime yönelik tarım destekleri çok önemlidir. O “dönüm başına yardım” bize Avrupa’dan dayatıldı. Türk köylüsü dünyanın en çalışkan köylülerinden biridir; bu politika, Türk köylüsünü bir bakıma tembelliğe alıştıran bir siyasetin ürünüydü, bunları yapmayacağız.
Hukuk ve yargı konusu çok yüklü, onu söyleyeyim. Hukuk fakültesinde hocalık da yapmış bir insanım; yargının çok ağır bir yükü var ve adalete ulaşılamıyor. Mahkemeler 5, 10, 15, 20 sene devam ediyor. Alacaklı alacağını alamıyor, ticari davalar sonuçlandırılamıyor, mülkiyet anlaşmazlıkları sonuca bağlanamıyor. Bu bakımdan adaleti hızlandırmamız lazım. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nu da bütünüyle adalet mekanizmasına dayandırmalıyız; hakimler ve savcılar kendi merkez kurullarını kendileri seçmeli, oraya hükümet müdahalesi olmamalı.
Diğer yandan PKK ve FETÖ ile mücadele konusunda da yargımızı cesaretlendirmemiz lazım. Çok kararlı gidilmesi gerekiyor, ancak süreç bazen uzuyor veya sonuçlanmıyor. İnsanlardan o kadar çok mesaj geliyor ki; herhangi bir suçu olmadığı halde iftira atılmış, savcılık “takipsizlik” kararı vermesi gerektiğini biliyor ama dosya OHAL komisyonunda bekliyor. Sorulduğu zaman “bakıyoruz” deniliyor, çok ağır çalışılıyor ve bu gerçekten acı. OHAL komisyonu yargı değil, idari bir birimdir. Terörle ilgili 70 bin kişi içeride; bunun yüzde birinde hata yapılmış olsa bile bu çok büyük bir rakam, hatta yüzde 40-50 oranında bir hatalı süreçten bahsediliyor. Bu çok uzun bir konu ama vaktimiz kalmadı. Türk yargısı PKK ve FETÖ’nün üzerine cesur bir şekilde gitti, ona çelme takmamak ve “mağdurları içeriden çıkartıyoruz” bahanesiyle PKK ve FETÖ’yü hapishaneden çıkartma kampanyalarına alet olmamak lazım.
— Efendim, çok teşekkür ederim. Size doyulmuyor gerçekten.
— Biz teşekkür ederiz, katıldığınız için çok sağ olun. Seçimde başarılar diliyoruz.
— Bir gün sizi Cumhurbaşkanı olarak görmek isteriz.
— Sizlerin katkısıyla, milletimizin kararıyla biz hükümet olacağız, göreceksiniz. Önümüzdeki birkaç yıl içinde hükümet olacağız ve 24 Haziran’da da çok başarılı sonuçlar alacağız.
— Efendim, programı kapatıyorum artık. Görüşmek üzere, hoşça kalın. Çok teşekkür ederim.
Bu yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Halkın yüzde 50-52’ye bölündüğü bir durum tasviri, Türk milletinin ayağa kalktığı dönemdir. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki durum… Birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

