Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti! Bu halkın yüzde elli elli ikiye bölündüğü bir durum tasvir edildi. Türk milletinin balta çıktığını… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada!
Kanalın çıkış yolundan herkese merhaba. Evet, usta gazeteci Rafet Ballı’dan bayrağı bu hafta ben devraldım. Aytun Çerkin. Ben de yuvama gelmiş oldum bu programla birlikte. Gazeteciliğe Aydınlık’ta, Aydınlık dergisinde başlamıştım ve benim için bir onurdur. Ulusal Kanal’da da devam ettik. Şimdi Sözcü gazetesindeyim. Bugün Çıkış Yolu’nda konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Doğu Perinçek. Hoş geldiniz.
Hoş bulduk.
Evet, gazeteci arkadaşlarımızla Sayın Perinçek’e Cumhurbaşkanlığı adaylığını ve programlarını soracağız. Çınar Coşkun Selçe, Pınar Işık Ardor ve Çetin Ünsalan’la birlikte Sayın Perinçek’i 3 saat boyunca terletmeye çalışacağız. İlk önce isterseniz sloganınızla başlayalım: “Herkese iş, üreten millet, teröre son, güçlü devlet.” Dört madde üzerine kurmuşsunuz. Bunu biraz açabilir miyiz? Aslında diğer partilerden ve diğer adaylardan daha farklı bir program karşımızda.
Şimdi Türkiye ekonomisi çıkmazda. İkincisi, Türkiye’nin Amerika bağlantılı bütün konumu da; NATO’ya bağları, Amerikan üsleri, Amerika ile ilişkileri, bağlantıları vesaire… Bu da çıkmazda. İki tane çıkmaz var ve Vatan Partisi olarak bu iki çıkmaza çözüm ürettik. Birincisi nedir? Bu borç batağından Türkiye ancak bir üretim ekonomisiyle çıkabilir. Üretim nedir? İştir. Yani çok basit. Türkiye’nin 80 milyon nüfusu var, çalışan nüfus 50 milyonun üzerinde. Bu çalışan nüfusu seferber edersek; emek yoğun, sermaye yoğun demeden herkes bir şey üretirse, sonuç itibarıyla bu Türkiye’nin daha çok üretmesidir ve aynı zamanda dış ticaret açığını kapatmasıdır. Onun için “herkese iş, üreten millet”. Yani milletçe üreteceğiz, bir üretim seferberliğinden geçeceğiz. Yoksa efendim faizi yükselttin, faizi indirdin, borsada birtakım oyunlar yaptın, yapmadın… Buralarda hiçbir çözüm yok. Bu debelenmektir. Vatan Partisi burada, Türkiye’yi çırpınmaktan kurtaran bir formül üretiyor. “Herkese iş” basit, “üreten millet” de öyle. Tabii bu bir devrim. Yani “herkese iş, üreten millet” kolay bir söz ama bu; ekonomide, toplumda ve siyasette bir devrimdir.
İkinci sloganımız: “Teröre son, güçlü devlet.” Şimdi tabii terör meselesiyle Türkiye’nin dış tehditler meselesi iç içe geçti. Amerika, PKK’ya 5 bin tır silah veriyor. Hâlâ tırlar görüyoruz televizyonlarda, tırlar gelmeye devam ediyor. Ama daha somut tehditler var; Doğu Akdeniz’de… Ben de Antalya’daydım, otelde pencereden baktım; şuradan size daha iki ay önce Amerika ve İsrail destroyerleri, muhripleri, Amerikan 6. filosu namlularını dayadı. Bir tatbikat yaptı; Noble Dina tatbikatı. Onun hikayesini de biraz sonra konuşalım, çok ilginç bir hikayesi var; Tevrat’tan ve İncil’den alınma. Yani artık terör sorunu; bombalar patladı, mayınlar patladı, polislerimiz ve Mehmetçiklerimiz teröristi kovaladı, yakaladı, etkisiz hale getirdi… Bunun ötesinde Türkiye, o teröristin arkasındaki Amerika Birleşik Devletleri ile ve İsrail ile doğrudan cephe cepheye geliyor. Buna cevabımız da nedir? “Teröre son” bir kere öncelikle nedir? Amerika’nın bizim içimizdeki kuvvetlerini, yani iç cepheyi sağlamlaştırmak için onları tasfiye etmek, İsrail’in içimizdeki kuvvetlerini tasfiye etmek. Artı; aynı zamanda Amerika ve İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile birleşerek Ege ve Doğu Akdeniz’den bizi tehdit ediyor.
İzmir İktisat Kongresi kararlarının yeniden uygulanmasını ve karma ekonomi modeliyle ülkeyi yönetmeyi vaat ediyorsunuz. Peki, bu modeli uygulamaya koymak için küresel güçlerin müsaadesi olur mu? Bunu nasıl aşacaksınız?
Aşmaya başladık. Bakın, Amerika’nın hükmettiği dünya arkada kaldı. Fotoğrafları görüyorsunuz; Merkel neredeyse Trump’ın üzerine binecek. Bütün o Trump’ı masaya oturtmuşlar, hepsi onu bir anlamda sigaya çekiyorlar. Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı, diğer Batı Avrupa kuvvetleri… Kuzey Kore’nin üzerine Yedinci Filo’sunu yolluyordu Amerika Birleşik Devletleri. Kuzey Kore “Gel, gel, seni vuracağım” dedi. Şimdi anlaşıyorlar. Amerika Cumhurbaşkanı filoya hemen emir verdi, Avustralya’ya doğru rotayı çevirdiler. Yani Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya hükmettiği dönem arkada kaldı, bitti o dönem. Hatta 2014 yılında Türkiye o dönemi açtı; biz Silivri duvarını yıktık, Amerikan duvarını yıktık. Siz bize bu soruyu soruyorsunuz, biz zaten o Amerikan duvarını yıkarak sizin karşınıza gelip oturuyoruz.
Efendim, ABD zayıfladığı için mi NATO’dan çıkalım diyorsunuz?
Zayıfladığı için değil, onun koşulları doğdu. NATO, eskiden beri Türkiye’de darbeler yapan, devlet mekanizmasını bağlayan, yönlendiren; Gladyosunu örgütleyen bir yapı. Böyle bir NATO ile karşı karşıyayız. Ama şu anda Türk milleti de anladı. Neyi anladı? Amerika, PKK’ya 5 bin tır silah veriyor. Eskiden neydi? “Amerika müttefikimiz, hiç müttefikimiz bizi böler mi?” diyorduk. Bu saçma değil mi? Mantıksız. Şimdi bunu diyen tek kişi kalmadı. Herkes ne diyor? “Amerika, PKK’yı destekliyor.” Zaten Amerika kendisi bunu ilan ediyor. Onun için bu Amerika’nın Türkiye’yi yönlendirdiği dönem 2014’te bizim Silivri duvarını yıkmamızla başladı.
15-16 Temmuz gecesini hatırlayalım. Amerika hangarlarından; Türk ordusunun cephaneliklerinden tanklarını çıkarttı, uçaklarını uçurttu, üzerimize geldi. Çıktık televizyonlara, Vatan Partisi olarak dedik ki: “Bu Amerika’nın, Gladyo’nun darbesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri bunu ezecektir, görevi budur.” Ve bütün milletimizi, Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte bu Amerikan-FETÖ darbesini bastırmaya davet ettik ve bastırdık. Bakın, Ankara’da ve İstanbul’da bir Türk-Amerikan savaşı oldu. 2400 insanımız yaralandı, gazi oldu; 240 insanımızı şehit verdik. Bu bir savaş. Amerika ile biz Türkiye’de savaştık ve 2014’ten bu yana hepsini biz kazanıyoruz. Demek ki Amerika kazanamıyor. Böyle bir sürece girdik.
Efendim, önümüzdeki dönem içinde Türkiye’nin sıcak paraya ihtiyacı olduğu düşünülüyor. Sıcak parayı kim bulur?
Sıcak parayla Türkiye’nin çözümü yok. Sıcak parayı arayarak, dilenerek Türkiye iflas etti. O bir debelenmedir. “Çözme” dönemi bitti. Şimdi artık şuraya geldik; o ekonomi iflas etti. Bataklıktan çıkacağız ve üreteceğiz. Kolları sıvayacağız. Evet zor bu, ama Türkiye’nin önünde kolay çözüm yok. Atatürk gibi zor çözümlerin üstesinden gelecek bir ruha, karaktere, anlayışa, ideolojiye, kültüre ve eyleme sahip olmamız gereken bir döneme girdik.
Sayın Perinçek, siz “Amerika’yla duvarları yıktık” diyorsunuz ve adres olarak Vatan Partisi’ni gösteriyorsunuz. 16 yıllık bir AK Parti iktidarından bahsediyoruz. Bu sürece geldiğimiz noktada iktidarın payını nasıl bölüştürürsünüz? Sayın Cumhurbaşkanı’nın sert çıkışları da etkili olmuş mudur?
Bakın, Türkiye’nin dinamikleri ve mecburiyetleri var. Bir: Türkiye’yi kimse bölemez. En sonunda bölünme planları, Kürt açılımları, İmralı’da çizilen yol haritaları yerle bir oldu. Tayyip Erdoğan da o Kürt açılımından vazgeçti ve 24 Temmuz’da Vatan Partisi’nin çizgisine geldi. Yine FETÖ ile beraber Türkiye’yi yönetmek, Amerika’nın bir dayatmasıydı. 2014’e kadar sürdü ama 2014’ten sonra Tayyip Erdoğan ve AK Parti de FETÖ’nün üzerine yürümek durumunda kaldı; orada da Vatan Partisi’nin bulunduğu yere geldi.
Aslında söylememek belki de daha doğru olabilecek ama Sayın Erdoğan, 15 Temmuz 2004 gecesi Fatih Altaylı’nın programında “Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanıyım, Diyarbakır’ı merkez yapacağız” demişti. Şimdi nedir? Türkiye, Irak’la, İran’la, Suriye’yle beraber Irak’ın kuzeyinde kurulmak istenen sözde Kürdistan’ı, yani “İkinci İsrail”i bozan rotaya geldi. Bu, Vatan Partisi’nin siyasetleridir. Bunu Amerikan basını da yazıyor, Alman basını da. “Tayyip Erdoğan, Doğu Perinçek’in çizgisine geldi; Yeşil Kemalist oldu” diyorlar. Ama ben başka bir şey söylüyorum: Türkiye’nin ortak çıkarları herkesi hizaya getirir. Tayyip Erdoğan bugün güvenlikte, dış politikada büyük ölçüde Vatan Partisi’nin rotasına gelmiş durumda. Tabii bunu becerikli bir şekilde uygulayamıyor; Suriye politikasında yanlışlar var, İran’la beraberlikte tereddütler var, bocalayarak uyguluyor. Ama ekonomi politikası hâlâ eski, çöken sistemde ısrar ediyor. Biz de diyoruz ki, Türkiye mecburen üretim ekonomisine geçecek.
Bugün Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli, Kandil operasyonuyla ilgili bilgi verdi. Irak ses çıkartmıyor, İran sözel olarak destekliyor ama askeri olarak yanımızda değil. Komşular niye yanımızda değil?
Burada Vatan Partisi ile Tayyip Erdoğan yönetimi arasındaki fark ortaya çıkıyor. Vatan Partisi yönetiminde İran’la beraber hareket edeceğiz. Bir hafta evvel İran Büyükelçisi’nin iftarındaydım, bunları konuştuk. Yani mazotu traktörün deposuna iki Türk lirasına koymaktan tutun da, Doğu Akdeniz’den Türkiye’ye yönelik tehditleri bertaraf etmede İran’ın da mecburiyeti olduğunu konuştuk. Tayyip Erdoğan yönetimi, dünyanın gidişatıyla ilgili bir stratejiye, bilimsel bir görüşe sahip değil. El yordamıyla, günübirlik politikalarla, itilerek kakılarak ilerliyor.
Türkiye ne yapmalı? Benim yaptığımı yapacak. Ben nasıl Tahran’a gittim, Ali Ekber Velayeti ile görüştüm; Şam’a gittim, Sayın Beşar Esad’la görüştüm… Şu anda Tayyip Erdoğan’ın yapacağı şey, hemen uçağı yollayıp Sayın Beşar Esad’ı Ankara’ya davet etmek, onu Esenboğa’da karşılayıp kucaklamaktır. Eğer bunu yapamıyorsak Türkiye’yi yönetemeyiz. Beşar Esad’ı kucaklayamayan bir hükümet, Türkiye’nin yarınki sorunlarını yönetemez. Çünkü mesele Suriye değil, mesele Türkiye’nin menfaatidir. Bu ayın başında Çin’deydim; Çin devlet yöneticileri soruyor: “Türkiye niye böyle yapıyor? Niçin Suriye hükümetiyle iş birliği yapmıyor?” Çünkü mantık bunu gerektiriyor. Amerika’nın bu bölgeden bir an evvel PKK’sını, PYD’sini, YPG’sini ve diğer terör örgütlerini temizlemesi, Türkiye-Suriye iş birliğine bağlıdır. Rusya da, Irak da, İran da bunu istiyor.
Türkiye kötü yönetiliyor; bir stratejiye ve bilgiye dayanması gerekiyor. Önce siyaset üstü stratejiyi kuracak, oradan siyasetler üreteceksiniz. Peki, strateji nedir? Bugün Türkiye’nin stratejisi, Batı’dan gelen tehditleri Batı Asya’ya dayanarak, Asya’nın derinliğinden gelen ağırlığı cepheye koyarak savuşturmak ve üretim ekonomisine geçmektir. Yani güvenlik ile ekonominin buluştuğu bir strateji kurmak durumundayız.
Amerika ile Münbiç konusunda bir flört var, bunu biliyoruz. Ancak geçmişteki üçlü koalisyonun sonuçlarını da hatırlıyoruz. Şimdi buradaki bu flört, Türkiye’nin Rusya, İran, Irak ve hadi Suriye’yi önemsemiyorlar diyelim, bu hattını kırar mı? Bakın, strateji olmadığı zaman el yordamıyla geçici çözümler bulmaya çalışırsınız. Amerika’yla bazı anlaşmalar yapılabilir; mesela “Münbiç’e girersiniz, YPG buradan temizlenecek” dersiniz ve anlaşmaya göre giderler. Bu Türkiye için bir kazançtır. Ama bu kazancı ve bu atağı genel stratejinin içine oturtmanız gerekir. O genel stratejide kim var? İran var, Rusya var, Suriye var. Onları küstürmeden, karşıya almadan, yanınızda tutarak Amerika’nın karşısına onların ağırlığıyla çıkmak gerekir. Yani Türkiye, Amerika ile masaya oturduğu zaman Amerika o masada sadece Doğu Perinçek’i görmeyecek; yanında Hamaney’i, Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping’i, Beşar Esad’ı, Lübnan ve Irak hükümetlerini de görecek. Hatta Vatan Partisi yönetiminde Doğu Perinçek masaya oturduğunda, orada bizzat iskemlede oturmasalar bile, Almanya ve Fransa da o masada olacak.
(Reklam arası)
Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Doğu Perinçek konuğumuz. Çınar Coşkun, Selçe, Pınar Işık Ardor ve Çetin Ünlü Saranlı ile birlikte Vatan Partisi’nin projelerini konuşuyoruz. Evet, Sayın Perinçek, “Seçilirse ilk yapacağım şey Esad’ı merdivende karşılamak olacak” dedi.
Sayın Perinçek, Esad’ın 500 bin kişiyi öldürdüğünü kabul etmiyor musunuz? Suriye’den Türkiye’ye gelen 3,5 milyon mülteci sadece IŞİD zulmünden mi kaçtı? Esad zulmü dünyada kabul görmedi mi? Türkiye’de bu konuda bir kutuplaşma var; “Esad’la masaya oturalım” diyen bir kesim var ama “merdivende karşılamak” biraz radikal değil mi? Türkiye’nin ilk sorunu bu mu?
Vallahi, eğer Amerika ve İsrail Doğu Akdeniz’den ve Ege’den muhriplerini getirip namluları Türkiye’ye çeviriyorsa radikal olmaktan başka çareniz yok. “Esad 500 bin kişiyi katletti” derseniz, Türkiye’de 500 bin kişinin katledilmesinin yoluna halı sermiş olursunuz. Biz burada yargıç değiliz, Türkiye’yi yönetiyoruz. Türkiye’nin sorunlarına çözüm buluyoruz. 2. Dünya Savaşı’nda Stalin, Amerika ve İngiltere ile beraberken Churchill veya Roosevelt birbirine “katil” demedi. Bizim görevimiz ahlak kürsüsünde filozofluk yapmak mı, yoksa Türkiye’nin önündeki tehditleri defetmek mi?
Amerika Türkiye’yi tehdit ediyor, Suriye veya İran etmiyor. Amerika hala Suriye’deki PKK’ya silah veriyor. O zaman bu tehdidin karşısına bir kuvvet yığmak zorundayım. Suriye, Doğu Akdeniz’de Türkiye’den sonra en uzun sınırı olan ülkedir. Doğu Akdeniz kaynaklarını Amerika ve İsrail, Yunanistan ile birlikte alıp götürürken bunun karşısında Türkiye ve Suriye birlikte duracaktır. Mehmetçik orada savaşıyor; Beşar Esad ile iş birliği yaparsak bu savaş daha hızlı sonuçlanır, daha az kan dökülür. Devlet yönetimi, yargıç kürsüsünden bakmakla olmaz. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü nasıl koruruz? Mülteci sorunu da ancak Suriye’de barış ve istikrarın sağlanmasıyla, Beşar Esad yönetimindeki Suriye ile dostlukla çözülür.
Suriye ile bürokratik görüşmeler sürdürülüyor. Biz Vatan Partisi olarak Türkiye ile Suriye ilişkilerinin gelişmesi konusunda elimizden gelen çabayı gösterdik; Soner Polat Amiralimiz, Beyazıt Karataş tüm generalimiz defalarca Suriye’ye gittiler. Suriye’nin Afrin’e girdiğimizdeki açıklamalarını da bir ülkenin toprak bütünlüğünü savunan prensipli bir tutum olarak anlamak lazım.
Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine yönelik iddialara gelince; Uygur Türkleri bizim kardeşimizdir, hiçbir zaman terörist demedim. Ancak orada IŞİD gibi çarpışan bazı terör örgütleri var. Çin yöneticileriyle görüşmelerimizde Uygur Türklerimizin haklarını ve hukuklarını daima savunuyoruz. 1977’den beri bölgeye beş kez gittim, en son geçen sene oradaydım. Gördüğüm şey, dünyanın en hızlı gelişen bölgelerinden biri olduğudur. Camilere gittim, insanlar namazlarını kılıyorlar. Ancak bir iş disiplini de var; fabrikada üretim sürerken namaz vakitlerinde namaz kılınabilir ama üretimi tamamen durdurmak sanayide mümkün değildir. Oradaki şikayetlerin bazıları haksızdır demiyorum ama birçoğu Amerika’nın kara propagandasıdır. Çin’e cephe alırsak burada Kürdistan kurulur; denklemleri çok iyi tespit etmeliyiz. Türkiye-Çin dostluğu, hem ekonomide hem güvenlikte 21. yüzyılın önümüzdeki döneminde çok önemli stratejik unsurlardan biridir. Türkiye, Çin ile dost olmaya mecburdur. Rusya ile de dost olmaya mecburdur.
Sıçıhan eyaletindeki bir istasyonda 6-7 terörist, Uygur kimliği altında palaları çekerek hiç tanımadıkları 23 kişiyi öldürdüler. Bunlar Uygur değil, teröristtir. Çin, bu teröristlerle mücadele edecektir; tıpkı bizim PKK ile mücadele ettiğimiz gibi. Bakın, IŞİD içinde 15 bin Uygur kökenli terörist var. Bu teröristler Uygur bölgesinden geldiler. Kırgız var, Uygur var, Türk var; IŞİD içinde on binin üzerinde Türk vatandaşı var. Biz Türkiye’den gidip IŞİD’e katılan teröristleri savunmuyoruz. IŞİD’in eğittiği, silah verdiği ve Amerika’nın emrinde kullandığı bu teröristler, bugün Afganistan üzerinden tekrar içeri sokuluyor. Eğer biz burada Amerika ile birlikte Çin’de terör yaratma ve istikrarsızlık çıkarma planlarına dahil olursak; ne Diyarbakır’ı kurtarabiliriz, ne Ege’yi ne de Doğu Akdeniz’deki zenginliklerimizi. Çırpınmaktan kurtulamayız.
Türkiye-Çin iş birliğine ihtiyacımız var. Çin ile ilişkilerde “saldırganlık yapılıyor, zulüm var” söylemleri yerine; eşitsizliklerin giderildiği, haksızlıkların düzeltildiği dostane bir yaklaşım sergilemeliyiz. Uygurların Çin ile Türkiye arasındaki seyahatlerinin kolaylaştırılması gibi gerçeğe dayanan öneriler geçerlidir. Ancak “Çin zulüm yapıyor, kurşuna diziyor” söylemleriyle bir yere varılamaz. Örneğin kamplarda milyonlarca Uygur olduğu iddia ediliyor; oysa milyonlarca Çinli de benzer eğitim kamplarından geçiyor. Çin Komünist Partisi, Mao döneminde de şimdi de belirli eğitim çalışmaları yapıyor. İnsanları tarlaya, ahıra götürüyor; orada altı ay, bir sene çalıştırıyorlar. Obeziteye karşı mecburi spor yaptırılıyor. Çin’in en önemli yöneticileri bile, örneğin Deng Xiaoping ve bugünkü yönetici Xi Jinping, bu tür süreçlerden geçmiştir. Xi Jinping, bir alt düzey yöneticiyken mağarada yaşayan köylülerle birlikte çalıştığını ve hayatını bu tecrübelere borçlu olduğunu bizzat kendisi söylüyor. Uygur bölgesindeki eğitim kampları da bu tür bir mantıkla işliyor.
Çin hükümet yetkilileriyle görüşmelerimizde bu konuları konuşuyoruz. Çin’in ekonomisi ve güvenliği ile Türkiye’nin ekonomisi ve güvenliğinin bu yüzyılda bir arada buluştuğunu tespit ediyoruz. Teröre karşı ortak mücadele konusunda hemfikiriz. Onlar Batı Asya’da PKK/YPG’ye karşı mücadelede Türkiye’nin yanında olmalıdırlar; biz de Çin’de Amerika’nın kışkırttığı terör örgütlerine karşı beraber olmalıyız. Rahmetli Kaşif Kozinoğlu, Silivri Cezaevi’nde bana yazdığı 60-70 mektupta; MİT olarak CIA ile birlikte Orta Asya’da ve Uygur bölgesinde karışıklık yaratma politikalarına alet olduklarını açıkça belirtmiştir. Bu politikaları artık devam ettirmemek lazım. Çin’den sadece yatırım veya para bekleyerek değil, karşılıklı güvenlik ve dostluk temelinde hareket edersek Uygur Türklerinin taleplerini de daha rahat savunur ve haksızlıkları ortadan kaldırırız. Çin düşmanlığı ile Uygur Türklerinin sorunları çözülmez; bu sorunları ancak Çin dostluğu içinde çözebiliriz.
İstiklal Savaşı’nda Atatürk ve Sovyet Rusya anlaştı. İngilizlerin Kafkaslar’da kurduğu Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan cumhuriyetlerine karşı Rusya ve Türkiye birlikte hareket etti. Atatürk burada bir “Türkçülük” tartışmasına girmek yerine Anadolu’daki Türk varlığını kurtarmaya odaklandı. O dönemde Azerbaycan’ı korumak için İngiliz’e ve Fransız’a karşı Sovyetler Birliği ile birleşmek zorundaydı. Büyük stratejiler kurmak çok önemlidir; bazen tırnak içinde yapılan “Türkçülük” ile Türklüğe ihanet edilebilir. Atatürk gibi bir dehanın yaptığını bizler de yapabiliriz çünkü bu milletin kültürü ve birikimiyle o deha ortaya çıkmıştır.
Karabağ meselesine gelince; bunu Amerika ile birlikte çözemezsiniz. Vatan Partisi olarak Rusya ile beraber, stratejik bir yaklaşımla bu sorunu Azerbaycan lehine çözebiliriz. Amerika’nın dayatmaları ve güven arayışıyla, eli kolu bağlı yalpalayan hükümetlerle hiçbir sonuç alınamaz. Muhalefet partileri Amerika’ya güven vermekten bahsediyor; Amerika’ya güven vermek için Kıbrıs’tan veya toprak bütünlüğünüzden vazgeçmeniz gerekir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye’yi bütünleştirmemiz gerekiyor. Kıbrıs’ta bir “Kıbrıs milleti” veya “Kıbrıs devleti” gerçeği yoktur. Rauf Denktaş’ın dediği gibi, Kıbrıs kimliği diye bir şey yoktur. Amerika’nın Doğu Akdeniz’de batmayan bir uçak gemisi kurma hayali uğruna Kıbrıs Türkünü Rumlarla birleştirmek mümkün değildir. 1950’lerde Averof’un dediği gibi, gerçekçi çözüm Kıbrıs’ı taksim etmektir. O dönemde İngiliz politikalarını izleyen Türk hükümetleri buna hayır demişti; bugün ise gerçekçi olan, Kıbrıs’ın taksimidir. Bu da oradaki Türklerin kararıyla olacaktır.
Yunanistan ile de Ege ve Doğu Akdeniz’de sağduyulu bir anlaşmaya gitmemiz lazım. Yunanistan’ın Amerika ve İsrail’in Türkiye düşmanlığına alet olması hiçbir tarafa fayda sağlamaz. Ege’yi tamamen bir Yunan denizi ilan etmek veya Türkiye’yi bir kara devleti haline getirmek gerçekçi değildir. Gelin, bölgedeki doğal gazı ve petrolü birlikte çıkaralım; bu kaynakları her iki ülkenin refahı için değerlendirelim.
NATO konusuna gelince; NATO’nun Türkiye’ye bir desteği olmadığını yaşayarak gördük. İki ay önce Amerika, İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan namlularını Türkiye’ye çevirerek askeri tatbikat yaptılar. NATO neredeydi? NATO bizim düşmanımızdır. Kendimizi kandırmayalım; NATO, 5000 tır silahı PKK’ya veriyor. NATO, Norveç’teki tatbikatta Türkiye’yi hedef alıyor. Bizim adresimiz artık NATO değil, Şanghay İşbirliği Örgütü’dür. Biri Atatürk, biri Recep Tayyip Erdoğan. NATO nerede? NATO bizim yanımızda değil ki. Efendim, “Yunanistan’la olan ihtilaflarımızda NATO bizi koruyacak” diye bir faraziye var mı? NATO Yunanistan’la, Güney Kıbrıs’la, İsrail’le ve Amerika’yla beraber.
O zaman bizim çaremiz ne? NATO’dan bize gelen bu tehditleri; hem PKK hem de Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütleri aracılığıyla gelen tehditleri, arkalarında Amerika olduğunu bilerek bertaraf etmeliyiz. Hem o tehdidi hem de Doğu Akdeniz ve Ege’deki tehdidi, NATO’ya karşı birtakım müttefikler bularak savuşturacağız. Başka çaremiz yok. Türkiye’nin, NATO’yla bir savunma ve güvenlik anlayışı üzerinden kendisini koruma şansı kalmamıştır.
Türkiye ne yapacak? Önce tehdidi saptayalım. Amerika, Türkiye’nin tehdididir. Adamlar bize namlularını doğrultmuş, tatbikatlar yapıyorlar. O tatbikatlarda Türkiye “tecavüzcü” olarak niteleniyor; “Kıbrıs’a tecavüz etti” deniyor. Sözde “Dina’ya tecavüz eden Kenan’ı, yani Türkiye’yi cezalandıracaklar.” Bu senaryolar Türkiye’ye karşı yapılıyor. NATO nerede? Biz NATO’nun içinde kalarak kendimizi savunamayız, boğuluruz. 15-16 Temmuz gecesi NATO neredeydi? Tanklarını çıkarttı, uçaklarını uçurdu. NATO ile FETÖ aynıdır. NATO’nun Türkiye’deki aletleri FETÖ ve PKK’dır. NATO’nun yeri ve cephesi bellidir.
Amerika’nın elinde bir araç olan NATO’ya karşı kendimizi nasıl savunuruz? O zaman Amerika’nın tehdit ettiği diğer aktörlere bakacağız: Suriye, Irak, İran, Rusya, Çin gibi ülkelerle NATO’ya karşı kendimizi savunabiliriz.
S-400’ler meselesine gelince; bu, stratejik bir çözümün parçasıdır. Rusya ile dostluk rüşveti değil, bir savunma stratejisi mecburiyetidir. Orada basit bir silah alımı yok. S-400 füzelerini kime karşı kullanacağız? Rusya’ya, İran’a veya Suriye’ye karşı mı? Hayır. Ege’den, Doğu Akdeniz’den ve güneyimizden gelen Amerika ve İsrail tehditlerine karşı kullanacağız. NATO’daki huzursuzluğun sebebi budur; Türkiye’nin kendisini savunmak zorunda kalmasıdır. Geçmişte Çin füzeleri anlaşmasının iptali vahim bir hataydı. 2013’te başlayıp 2015’te iptal edilen bu süreç, Türkiye’nin güvenilirliğini zedeledi.
Gümrük Birliği konusuna gelince; Almanya artık bizim tarafımıza, İran, Rusya ve Çin’in yanına geliyor. Akıllı bir Türkiye hükümeti, Avrupa ile ilişkilerini karşılıklı menfaate dayandırmalıdır. Almanya’ya “Amerika senin sanayine gümrük koyuyor, sen de ticari savaşın içindesin. Türkiye ekonomisini boğarak ne kazanacaksın? Gelin bu Gümrük Birliği’ni yeniden ele alalım ve Türkiye’nin aleyhine olan maddeleri değiştirelim” demeliyiz. Avrupa Birliği üzerinden Çin veya Hindistan mallarının Türkiye’ye gümrüksüz girmesi kabul edilemez.
Batı Asya Birliği’nde Almanya yok ama Avrasya Birliği’nde var. Avrasya; Avrupa ve Asya’nın birleşimidir, eski kıtadır. Bugün Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Çin, Rusya ve İran ile yakınlaşması, Batı Asya ile birleştiğini gösteriyor. Türkiye bu denklemde çok stratejik ve merkezi bir konumda. Bunu değerlendirecek bir hükümete, Vatan Partisi hükümetine ihtiyacımız var.
PKK ile birlikte iktidar projesi olanlar ve onlarla hareket edenler Erdoğan’ı yıkamaz. Ben Tayyip Erdoğan için bunu söyleyemem, onların PKK ile bir iktidar projeleri yok. Ancak Muharrem İnce’nin çok açık bir şekilde PKK ile iktidar projesi var. Meral Akşener de bu ittifakın içinde PKK’yı kurtarmaya çalışıyor. AKP, PKK’ya karşı savaşıyor; CHP ise “Afrin’e girme” diyerek PKK’yı kurtarmaya çalışıyor. Türkiye’nin menfaatine bakarım; Türkiye PKK’yı temizleyecek, hiç kimse onları kurtaramaz.
PYD, YPG ve PKK hepsi aynıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri buna asla müsaade etmez. Davutoğlu döneminde olduğu gibi “YPG ile iş birliği yapalım” düşüncesini hiç kimse Türk milletine kabul ettiremez. Mevlüt Çavuşoğlu’nun dediği gibi, Türkiye artık bu mecrada PKK veya PYD ile anlaşmaz.
Beka Vadisi ziyaretime dair; ben terör örgütünü desteklemedim. O ziyaret, 2000’e Doğru dergisinin genel yayın yönetmeni olarak gerçekleştirdiğim bir gazetecilik faaliyetiydi. Abdullah Öcalan’a “Amerika’nın ve İsrail’in yanında yer alma, silahları bırak” şeklinde uyarılarda bulundum. PKK’nın kaynaklarına bakarsanız, Türkiye’deki baş düşmanlarının Doğu Perinçek ve partisi olduğunu görürsünüz. PKK, Kürdistan’ı kurmamızın karşısındaki en büyük engel olarak bizi gördüğü için Diyarbakır, Tunceli, Şırnak ve daha birçok ildeki parti yöneticimizi katletmiştir. Biz, teröre destek veren siyasi partilerin kapatılması için hukuki süreci başlatacağız. Çizgimiz aynıdır; silahları bıraktığınız an bu sorun çözülür. İkinci Ordu Komutanı Metin Temel’in, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir toplantıda onu alkışlamasını Muharrem İnce sert bir dille eleştirdi ve “Apoletlerini sökeceğim” dedi. Siz de Muharrem İnce’nin bu tavrını eleştiriyorsunuz. Neden tüm enerjinizi bu konuya harcıyorsunuz? Ayrıca Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Abdullah Gül’ü ziyareti ve ordu-siyaset ilişkisi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Öncelikle enerjimi bu konuya harcadığım yok. Sorular gelince cevap veriyoruz tabii, ancak şu çok önemli: Burada Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bilinçli ve kindar bir kampanya yürütülüyor. Eğer “apolet sökerim” gibi hukuka aykırı, cumhurbaşkanının yetkisiyle bağdaşmayan kin dolu ifadeler olmasaydı; “Ordu siyasete karışmamalı” gibi bir eleştiri yapılsaydı, olay bu kadar büyümezdi. “Apolet sökerim” ifadesi ancak orduya kin besleyenlerin kullanacağı bir dildir. Ben bu kinin, seçim bildirgelerine kadar yansıdığını görüyorum.
Sayın İnce, Ergenekon ve Balyoz dönemlerinde Meclis’te mücadele eden bir isim olarak karşımıza çıkmıştı. Ancak Aksa olaylarını hatırlıyor musunuz? Yalova’da kimyasal silah üreten İsrail’e karşı biz 7-8 hafta yayınlar yaptık. O dönem Muharrem İnce ve ekibi o işin içindeydi. Şimdi seçim bildirgesine bakalım; orada bir kinden söz ediyorum. Cumhuriyet Halk Partisi, “Ermeni Komisyonu kuracağım”, “Dersim Komisyonu kuracağım” diyor. Dersim komisyonunda neyi keşfedeceksiniz? Türk ordusunun katliam yaptığını araştırıp, Amerika ve İsrail ile birlikte Türk ordusuna karşı Meclis çatısı altında psikolojik savaş mı yürüteceksiniz?
Ermeni soykırımı konusunda mecliste komisyon kuramazsınız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Doğu Perinçek olarak 3 tane kapı gibi karar aldırdım. Mahkeme, 1915 olaylarının soykırım nitelemesine giremeyeceğine hükmetti. Türkiye’nin veya Türk ordusunun düşmanları dışında hiç kimse, Meclis’te Ermeni ve Dersim olaylarını araştırmak için komisyon kurmayı akıl etmez. Bu komisyonu kurmayı teklif etmek, Türkiye’yi Amerika ve İsrail’in işaret ettiği noktalardan vurmaya çalışmaktır.
Çetin Bey, “doğruyu belgelendirmek” gibi safiyane bir niyetiniz olmasın. Doğruyu belgelendirmek için komisyona lüzum yok. Ben 90 kilo belgeyi AİHM’ye gönderdim. Onlar gerçekleri değil, Türkiye’yi düşman pozisyonuna oturtmayı hedefliyorlar. Kılıçdaroğlu zaten “Dersim’de katliam yapıldı” demedi mi? Ermeni meselesinde “soykırım yapılmıştır” diyen adayları listelerine koymadılar mı? Bunların üzerinde durmadan vatan savunulmaz.
Hukuk bilmiyorlar; cumhurbaşkanının apolet sökme veya rütbe alma yetkisi yoktur. Türk komutanının apoletini sökmekten ancak bir düşman ordusunun komutanı söz eder. 15-16 Temmuz gecesi darbede rol alan generallere bile söylenmeyen sözleri, bugün Türk ordusuna karşı kullanıyorlar. Hulusi Akar’ın Abdullah Gül’ü ziyaret etmesi konusuna gelince; bu çok büyük ve vahim bir hatadır. İstifa etmesi gerektiğini söylemiyorum ama cumhurbaşkanı olursam gerekli hukuki süreçleri başlatırım. Hulusi Akar, o helikopter olayından sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta mevkisinde bulunmamalıdır.
Bir komutanın milletiyle, esnafıyla bağ kurmasını, onların desteğini sağlamasını doğru bulurum. Ancak bunu siyasi bir desteğe dönüştürmek yanlıştır. Türk ordusuna düşmanlık için pusuda bekleyen unsurlar var. “Apolet sökerim” diyen bir zihniyet, Türkiye’nin esnafında, işçisinde, memurunda karşılık bulamaz. Bu, ancak içinde kin biriktirmiş olanların söyleyeceği bir laftır. Kılıçdaroğlu ve İnce, “Kırmızı çizgim yoktur” diyerek PKK ve FETÖ konusundaki tavırlarını belli etmiştir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceleri kaldıracaklarını söylemek, Türk vatanını bölmek demektir. Kırmızı çizgiler tartışılmaz; vatan ve millet kırmızı çizgimizdir. Bunlar tartışmayla değil, ancak silahla çözülür; Atatürk de öyle yapmıştır.
HDP’ye gelince; PKK ile arasına çizgi koymamış bir partidir. Bir kitlesi olması, onların yaptıklarını meşru kılmaz. Benim partime Selahattin Demirtaş da gelebilir, ancak geldiği an PKK ile arasına mesafe koyması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukuna teslim olması gerekir. Herkes vatandaşımdır, ama suç işleyen hukuk önünde hesabını verir. Sayın Demirtaş sizi de çağırdı, sanıyorum zaten. Artık o Selahattin Demirtaş, eski Selahattin Demirtaş olmaz. Bizim partimize girdiği an Vatan Partisi’nin programını benimsemişti. Zaten bizim amacımız da HDP’nin arkasından giden, FETÖ’nün peşinden sürüklenen vatandaşlarımızı tekrar Cumhuriyet vatandaşlığına kazanmak. Yoksa biz onları hapse tıkayalım, kapatarak bu çözüm olur mantığında değiliz. Bir partiyi kapatmak çözüm müdür? AK Parti kapatıldı ama 16 yıldır iktidarda.
Bu, çözümün bir parçasıdır. Neden parçasıdır? Çünkü Türkiye, arkasında Amerika ve İsrail’in bulunduğu bu terör örgütleriyle savaşıyor. Ve bu savaş; yalnız Mehmetçiğin kurşunuyla, polisimizin kahramanlığı ve fedakarlığıyla çözülmez. Aynı zamanda ekonomik boyutları var ve bunları siyasal nefes alma imkanlarından mahrum bırakmak var. Şimdi siz terörle savaşıyorsunuz ama teröriste eleman bulan, lojistik destek sağlayan, propagandasını yapan ve bütün fikirlerini Meclise, şimdi de hükümete sokmaya çalışan bir partiye izin vererek terör meselesini çözebilir misiniz? Burada “arasını çizme” diye bir sorun yok; HDP doğrudan PKK terör örgütünün yönettiği bir organdır. Buna izin vererek Türkiye bu sorunu sonuna kadar çözemez. Terörü besleyen kaynaklar kurutulmadıktan sonra terör bitmez. 91 milyon lira, 3 ay içinde HDP’ye hazineden para veriliyor. Türk Devleti olarak 91 milyon lirayı PKK’ya veriyorsunuz, sonra da “MİT raporları”, “finans kaynakları” diye büyük büyük laflar ediyorsunuz.
Bir partiyi kapatmak çözüm müdür sorusuna dönersek; evet, çözümün parçasıdır. İsmi değişir, daha önce farklı bir isimdeydi, şimdi farklı bir isimde.
Peki, Sayın Perinçek, Kürt sorununa çözümünüz nedir? Mesele aslında üç maddede toplanıyor: Bir, silahla; silahsız olmaz. İki, Kürt halkını kazanarak; üç, komşularla iş birliği. Bu üç madde çok basittir. HDP’ye oy vermiş bir kitle var, bu kitleyi dönüştüreceğiz. Eğer siz silahla üzerine yürürseniz o kitle sizin tarafa geçer. Eğer onları okşarsanız, Meclise getirirseniz oyları %11’den %14’e, %15’e çıkar. Türk ordusu Afrin’e girdiği gün HDP bitmişti, oyları %3’ün çok altına inmişti. Türk ordusu sağlam basıp kararlı bir tavır alıp terörle mücadele edince, Kürt vatandaşlarımız bizim tarafa geçiyor.
Size şöyle bir eleştiri var Sayın Perinçek: Muhalefete karşı daha sertsiniz ama iktidara bu konuda daha yumuşaksınız. Şunu bitireyim; herkes şunu soruyor: “Demirtaş’la Kobani olaylarında görüşen, masaya oturan bu iktidar değil mi? Sonrasında bunları içeri atan da bu iktidar değil mi?” Yani bir çelişki var. Özellikle CHP’ye çok sert eleştiriler yaptınız ama aynı eleştiriyi AK Parti’ye yapmadınız. Bu soruyu kime soruyorsunuz? AK Parti’nin zindanında 6 sene yatmış bir Doğu Perinçek’e soruyorsunuz. Ben AK Parti’ye sert değildim; onun için beni AK Parti ve FETÖ 6 yıl hapse attı. AK Parti’ye en sert adam ben oldum. AK Parti ile FETÖ beni beraber hapse attı. 2004 yılında Erdoğan “Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanıyım” dediğinde, 2002’de herkes “Türkiye’nin çözümü bu” derken, bizim partimiz kararlı bir tavırla “Bu bir Amerikan projesidir, Amerika’nın savaş takvimine göre geliyor” diyen tek yerdi. AKP, bazı noktalarda bizim çizgimize yaklaştığı zaman biz de karşı tarafa mı geçecektik? Bugün dış politikada karşımızda Amerika ve İsrail var; onların aletleri de PKK ve FETÖ değil mi? Kim burada Amerika ve İsrail’in yanındaysa biz ona daha sertiz.
Neden Millet İttifakı’nda olmak istediniz? Cumhur İttifakı’nı hiç düşündünüz mü? O dönemde Millet İttifakı’nın adı bile yoktu. Biz Cumhuriyet Halk Partisi gibi önemli geleneği olan bir partiyi karşı tarafa bırakmayalım, beraber olalım istedik. Sayın Kılıçdaroğlu ile her görüşmemizde tek bir mesele vardı: Hedeflerden elimizi çekelim, vatan mevzisinde teröre karşı kararlı olalım, üretim ekonomisinde beraber hükümet olalım. Vatan Partisi’ni tercih etselerdi HDP yerine… HDP ile ittifak yok ya, daha ne olacak? Sadece HDP’nin kimi destekleyeceği tartışılıyor. Şu anda mevcut, Amerika’nın merkezinde olduğu sistemin en has partisi HDP’dir. HDP, üzerine silahla yürüyenleri desteklemez. HDP bugün tercihini çok net yapmış durumdadır. Bakın, Muharrem İnce’nin Diyarbakır mitinginde bütün HDP bayrakları açıldı. Benim partimin mitinginde HDP bayrağı açılabilir mi? Birbirimizi kandırmayalım, bugün çok açık HDP ile CHP arasında bir ittifak var. “Onu Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacağız” diyorlar. Bu, ittifakın çok ötesinde bir şey.
Neden herkes Doğu Perinçek’i değil de Selahattin Demirtaş’ı tercih ediyor? Çünkü Amerika diyor ki: “Doğu Perinçek’le olmaz.”
İkinci tura kalırsanız kime destek verirsiniz? Biz birinci turda mağlup olma üzerine bir siyaset kurmayız. İkinci turda ne yapacağımızı o günün koşullarında belirleriz. Ama biz hiçbir zaman Amerika, İsrail, FETÖ ve PKK’nın yanında olmayacağız. Türkiye’nin sorunları bu 6-10 ay içinde çözülmeyecek; Vatan Partisi önümüzdeki 1-2 yıl içinde hükümete gelecek ve çözüm orada. Anketler hiçbir gerçeği değiştiremez. Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru’ndaki oyu neydi? Hz. Muhammed’in Mekke’deki anketleri kaç gösteriyordu? Ben de devenin üzerinde Ankara’ya geleceğim ve Ankara Kalesi’ne Türk bayrağını çekeceğiz.
Vatan Partisi’nin 21 Haziran’da Beşiktaş İskele Meydanı’nda, 22 Haziran’da İzmir Bornova Meydanı’nda, 23 Haziran’da ise Eskişehir Çifteler’de mitingleri var.
Son olarak; Cumhur İttifakı ile birleşme söz konusu olabilir mi? Her ikisi de çıkmazı temsil ediyor. Tayyip Erdoğan yönetimi, bataklıkta çırpınarak boğulmaktadır; Türkiye’nin önünde bir çözüm teşkil etmemektedir. Bizim onlarla hükümet kurma ihtimalimiz olamaz. Diğer tarafa bakıyoruz; onlar da HDP üzerinden bir Amerikan projesinde rol alıyorlar. Bizim onların da yanında olmamız mümkün değil. 8 Temmuz sabahı eğer biri bizi çağırırsa, “Programı konuşalım” deriz. Üreten Türkiye, birleşen Türkiye programında birleşiyorsak herkesle beraber oluruz. Bizim problemimiz program problemidir. Rahmetli Mehmet Gül ile olan çalışmalarımız da bu vatanseverlik ortak paydasına dayanıyordu. Mehmet Gül, Vatan Partisi’nin kurucusudur. Anlatayım; şurada, tam karşımızdaki Garibaldi lokantası vardı, hani o eski İtalyan devrimcilerinin uğrak yeri olan. Orada Sayın Alev Coşkun, ben ve Mehmet Gül üçümüz buluşur ve bir parti projesi üzerine çalışırdık. 2005’ten sonra düzenli görüşmelerimiz oluyordu. Amacımız; Türkiye’nin milliyetçilerini, halkçılarını ve devrimcilerini tek bir partide birleştirmekti. Programı da Türkiye’nin bağımsızlığı, başı dik yaşaması ve tekrar Atatürk’ün karma ekonomisine geçmesi şeklinde belirledik. Yani bugünkü Vatan Partisi’nin programının oluşturulmasında üç kişinin emeği vardır: Mehmet Gül, Alev Coşkun ve Doğu Perinçek. Dolayısıyla Mehmet Gül, Vatan Partisi’nin bugün hayat mücadelesini sürdüren üç kurucusundan biridir.
Sizin yollarınız MHP’lilerle ve ülkücülerle sık sık kesişti. Mesela bir keresinde ben TGT’de çalışırken bir programa gelmiştiniz. O zaman İbrahim Çiftçi, dönemin idamla yargılanan ülkücü militanı, şimdi MHP’de yönetici. Onunla bir hatıranızı konuşmuştunuz. Şöyle hatırlıyorum; Mamak Cezaevi’nde bir asker İbrahim Çiftçi’ye fiziki saldırıda bulunmuş, siz de müdahale etmiştiniz.
Mamak Cezaevi’nde “arka hücreler” denilen, en ağır şartların olduğu bir bölüm vardı. Sabahtan akşama kadar şiddet, dayak, zorbalık ve hakaret eksik olmazdı. Benim yan hücremde dev-yol liderlerinden Tevfik ve İbrahim Çiftçi; diğer tarafımda Erdal Eren ve Mahmut adlı bir ülkücü kalıyordu. Havalandırmaya çıkıyoruz ama hücrelerde sürekli rap rap sesleri… Bir gün havalandırmada, Sökeli bir çavuş İbrahim Çiftçi’yi diz çöktürdü; postallarıyla çenesine vurup eziyet ediyordu. Sonradan öğrendim ki o Sökeli çavuş da bizim partimizin üyesiymiş. Tabii o zaman askerlerle veya diğer hücrelerle konuşmak yasak. Arama sırasında o askeri kenara çektim; “Bir daha herhangi birine işkence yaptığını veya hakaret ettiğini görürsem…” dedim. O dönem “solcu askerlere sağcılara, sağcı askerlere solculara eziyet ettirme” gibi acayip bir uygulama vardı. İhtarda bulundum ve hakikaten bir daha öyle şeyler yapmadı. Bakın, orada MHP’li değil, Amerikan veya İsrail askeri olsa ve babamı öldürse bile, ben o uygulamayı kimseye yapmam. İntikamın bile bir asaleti vardır; işkence ve hakaret bizim kitabımızda yazmaz.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kader mahkumları için af talebi var. Erdoğan, Akşener ve İnce buna karşı çıkıyor. Siz bu çağrıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz bu tür bir affı kesinlikle kabul etmeyiz. Buradaki “kader mahkumu” söylemi bir kamuflajdır; asıl rüşvet alanlara, yolsuzluk yapanlara, devlet ihalelerini iç edenlere af getirilmek isteniyor. Vatan Partisi, iktidara geldiğinde “Yolsuzluk Mahkemeleri” kuracaktır. Bu sadece suçluları cezalandırmak için değil, Türk ekonomisini prangalarından kurtarmak içindir. Yolsuzluk olduğunda kaynaklar verimliliğe göre değil; eniştelere, akrabalara göre dağıtılıyor. Planlı ve karma ekonomide kaynaklar, teknolojiyi geliştiren ve üretene gitmelidir. Yolsuzluk mahkemelerinde soruşturmalar 3 ayda, yargılamalar 6 ayda bitecek şekilde usul kanunlarını düzenleyeceğiz.
“Olağanüstü çözüm” sloganınızdan yola çıkarak; %70’i yabancılara geçmiş bir bankacılık sistemi varken kamulaştırma ve planlı ekonomi stratejiniz nedir? Ayrıca, “herkese iş” derken sadaka ekonomisi mi yoksa üretim mi hedefliyorsunuz?
Herkese sadaka değil, insanca ücret ve çalışma hakkı veriyoruz. 38 milyar liralık sosyal yardımın 10 milyarı yaşlı ve engellilere; bu devletin görevidir. Ancak geri kalan 28 milyarı kahvede oyun oynayan sağlıklı insanlara sadaka olarak dağıtmak yerine, onları yatırıma yönlendireceğiz. Türkiye’de işsizlik yok, yapılacak iş çok. Kuraklık ve erozyonla mücadele, teraslama, ağaçlandırma gibi sonsuz alan var. 2 milyon boş konut stoku var; bu 200 milyar liralık yatırımın çöpe gitmesi demektir. Bunları kamulaştırıp veya kredilendirip değerlendireceğiz.
Bankacılık konusuna gelince; Merkez Bankası’nı döviz büfesi olmaktan çıkarıp milli hükümetin emrinde, para politikalarını belirleyen bir kurum haline getireceğiz. Paranın giriş çıkışını kontrol edeceğiz. Üretime yönelik olmayan, spekülatif “vurgun” amaçlı paranın girişine izin vermeyeceğiz. Devlet işlemlerinde, tüm hukuki sözleşmelerde ve alışverişlerde Türk Lirası’nı zorunlu kılacağız. Bankalardaki döviz mevduatlarını sınırlayacağız. Yabancı yatırımcı gelsin; Çin’den veya başka yerden sermaye getirsin, ama 3 sene çıkaramasın ve üretime yönlendirsin. Doğu Akdeniz’deki petrol aramalarından toryum ve bor madenlerinin işlenmesine kadar milli ekonomiyi ayağa kaldıracağız. Borçlarımızı ise karşılıklı anlaşmalarla yeniden yapılandıracağız. Buraya gelirken soruları hazırlamıştım, aynen okuyorum. Buyurun. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, FETÖ’nün yeni bir darbe hazırlığında olduğunu ancak buna güçlerinin yetmediğini söyledi. Siz ülkemizde halen FETÖ’den gelebilecek askeri, ekonomik veya toplumsal ayaklanma tipi bir tehdit olabileceğini düşünüyor musunuz?
Özür dilerim efendim, tamamlayayım. Buradan hareketle mevcut iktidarın FETÖ ile yeterince mücadele ettiğini düşünüyor musunuz? FETÖ’nün siyasi ayağının çıkarılmamış olması hakkında neler söyleyeceksiniz?
FETÖ ile yeterince mücadele edilmiyor. Artık FETÖ ile mücadeleyi yalnız hapse atarak, yalnız yakasına yapışarak, duvarların içine yollayarak; hapishaneyle, savcıyla, yargıçla değil; aynı zamanda ideolojik ve kültürel düzlemde çok esaslı bir şekilde yapmak zorundayız. Yani Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. Bizim AKP’den farkımız bu. AKP, FETÖ ile yalnız savcı ve polisle mücadele eder. Biz ise Cumhuriyet ideolojisiyle mücadele ederiz; vatandaşlarımızı yeniden eğiterek, FETÖ’nün pençesine düşmüş insanlarımızı Atatürkçü yaparak, Atatürk devrimcisi yaparak, Cumhuriyet’in ideolojisiyle donatarak ve onlara şerefli Türk vatandaşı konumunu kazandırarak.
Yani arkadaş, sen nasıl şeyhin müridi olursun? Nasıl şeyhin ayaklarına kapanırsın? Ben sana Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı gibi onurlu bir konumu sunuyorum. Özgürlükçü olalım; sendikanın üyesi ol, meslek örgütünün, baronun, mühendis odasının, tabip odasının üyesi ol. Atatürk’ün o meşhur formülünü hatırlayın: “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz.” Tarikat mensubu olma; tarikatlarda şeyhlik babadan oğula geçer. Ama mühendis odasında, tabip odasında, sendikada seçim yapıyorsun, orada özgürsün. Mesleki menfaatine göre insanlarla birleşiyorsun. İşte modern, çağdaş örgütlenmeler bunlardır. Bu ideolojiyi anaokullarından başlayarak verdiğimiz zaman, FETÖ’ye karşı en kesin sonuçlu mücadeleyi yapmış oluruz.
Bakın, geçmişte Vatan Partisi’ne katılmış çok çeşitli cemaat ve tarikat mensupları oldu. Vatan Partisi’nde hiç FETÖ’cü çıktı mı? Biz şüphelendik mi? FETÖ’den bize katılmış çok insan var ama Vatan Partisi ideolojik bakımdan yeknesak, tutarlı ve tarihin içinden gelen bir parti olduğu için bize sızmak o kadar kolay değil. Siyasi ayak henüz ortaya çıkarılmadı. Baklavacıların imamı var ama siyasette bir imam bulunamadı. Bir yandan “hapishanedekileri çıkaracağım” diyorlar, bir yandan “siyasi ayağın üzerine yürü” diyorlar. Bu çelişkili bir durumdur. FETÖ’ye karşı kararlı ve ortak bir mücadele yürütmeliyiz.
Sizce siyasi ayak kim? AKP’nin içinde tabii. İsim vermek doğru değil ama Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Ahmet Davutoğlu gibi isimlerin Fethullah Gülen’le geçmişte çok yakın oldukları açık. Şimdi bu siyasi beraberlik hangi ölçüde suç tanımına girer, bu ayrı bir konu. Adliyenin görevi suç tanımının üzerine yürümektir.
Siz hiç Fethullah Gülen’le karşılaştınız mı? Benim karşılaşmam için bana 5 milyon dolar teklif edildi ve reddettim. 1996 yılında, 28 Şubat’ın arifesinde 13 kişi geldi. Başlarında meşhur Latif Erdoğan vardı. Bana şunu söylediler: “Bir otelin lobisinde Fethullah Gülen’le buluşun, bir fotoğraf çektirin, karşılıklı bir kahve için, Türkiye’ye bir barış fotoğrafı verin.” Dedim ki “Böyle bir barış fotoğrafı olmaz.” Ve bunun için 5 milyon dolar teklif ettiler. Sonra emekli bir subay aradı, “Bunu birçok parti kabul etti ve abat oldu” dedi. 500 milyon dolara bile benim satın alınmam mümkün değildir. Bunları daha sonra Anayasa Mahkemesi’nde de, konuşmalarımda da anlattım ve zabıtlara geçirdim.
Bizim FETÖ ile mücadelede miladımız 1970’lerdir. Ben 1970’lerden beri Fethullah Gülen’in bir Gladyo örgütü olduğunu, Amerika’nın Türk devletinin içine yerleştirdiği bir yapı olduğunu anlatıyorum. Aydınlık’ın kapakları ve yazdığımız çok sayıda kitap bunun kanıtıdır. Bütün savcıların iddianameleri geçmişte bizim yazdıklarımızdan esinlenmiştir. Türkiye’deki en önemli FETÖ kütüphanesi, Genel Başkan Yardımcımız Nusret Senem’in yazdığı o 7 ciddi kitaptır.
Amerika ile beraber olmayan tarikatın Türkiye’ye bir tehdit oluşturması söz konusu değildir, cirmi kadar yer yakar. Ancak Amerika ile beraber olan her yapı tehdidi ciddi hale getirmiştir. Parlamenter sistem konusuna gelince; ben cumhurbaşkanı olduğumda parlamenter demokratik sistemi Türkiye’nin bünyesine en uygun sistem olarak görüyorum. Bunun için de halihazırda hazır bir anayasa taslağımız var.
Son olarak; sol neden Atatürkçü çizgiden uzak duruyor veya neden bize karşı cephe alıyor? Onların solculukla, Atatürk’le hiç ilgisi yok. İflas etmişler, PKK’nın kuyruğuna takılmış, FETÖ’nün kollarının altına girmişler. PKK ile beraber olan Türkiye’nin en gericisidir, en bölücüsüdür, emperyalist uşağıdır. Emperyalist uşağından solcu çıkar mı? Türkiye’de insanların gözüne “Tayyip Erdoğan düşmanlığı” diye bir kül serpiliyor. Tayyip Erdoğan PKK’nın üzerine yürüdüğünde de, FETÖ’ye kafa tuttuğunda da ona düşmanlar. Bu kör bir düşmanlıktır. Bizim programımız “Üreten ve Birleşen Türkiye”dir. Bunun karşısında da Amerika, İsrail, FETÖ ve PKK vardır. Bizim sloganımız da bellidir: Tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet. Bu sloganı birine mal edeceksek, onun babası ve ustası Mustafa Kemal Atatürk’tür. Onun için Atatürk devrimini ancak sadakatle, bağlılıkla ve onu tamamlayarak; o tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak sloganını canlı tutabilir ve hayata geçirebiliriz.
“Atatürk gibi yapmak” ifadesi benim programda çok dikkatimi çeken noktalardan biri. Aslında aşağı yukarı ekonomik modelde de benzer şeyler görüyorum fakat bir noktayı size sormak isterim. Zaman zaman biz de dışarıda, farklı ortamlarda bulunduğumuzda bu sohbet açılıyor. Birebir sorup birebir cevap almak istiyorum: Atatürk gibi yaparken, evet ekonomik model ve siyasi model tamam; fakat Atatürk’ün bir özelliği daha vardı; çok kapsayıcıydı. Siz biraz herkesi fazla suçluyorsunuz. Bu kapsayıcılığı nasıl sağlayacaksınız?
En kapsayıcı biziz. Bakın; biz teröre karşı mücadelede, vatan birliği için mücadelede ve üretim ekonomisine geçişte herkesi kucaklamaya çalışıyoruz ve milli hükümeti sürekli savunuyoruz. Milli seferberlik hükümeti kurduğumuz ve Cumhurbaşkanı olduğumuz zaman Sayın Tayyip Erdoğan’a, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na ve Sayın Devlet Bahçeli’ye Cumhurbaşkanı yardımcılığını önereceğiz. Bundan daha kapsayıcı kim olabilir? Bakın ne diyorum; Sayın Tayyip Erdoğan’a, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na ve Sayın Devlet Bahçeli’ye, şu anda Türkiye’nin üç büyük partisinin genel başkanları oldukları için diyeceğiz ki: “Gelin beraber Türkiye’nin tehditlerine karşı koyalım, gelin beraber Türkiye’deki bu büyük ekonomik atağı örgütleyelim ve başaralım. Buyurun, hükümeti beraber yürütelim.”
Sayın Akşener’i dışarıda tuttunuz? O da olabilir tabii, şu anda mecliste olmadığı için. Meclisteki partiler esas, anladım. Yani burada Türkiye’de tabanı olan, bir gücü olan… Sayın Akşener de olabilir burada, niye olmasın? Ama burada olamayacak birisi var; o da Selahattin Demirtaş veya Fethullah Gülen.
Efendim, bunları anlatırken benim aklıma yıllar önce… Oradan yalnız bir şey; lütfen unutmayın, siz “olağanüstü çözüm” diye sordunuz, aynı yere geldik. “Atatürk gibi yapmak” adını koyalım; devrim yapmak, devrimci olmak. Yani “Atatürk gibi yapmak” deyince, bu ifade biraz bizim korkaklığımızdan kaynaklanıyor olabilir. Şunun için söylüyorum; Türkiye’nin önündeki sorunlar ancak devrimcilikle çözülecek sorunlardır. Yine bir devrimden mi? Atatürk’ün yarım kalmış devriminden bahsediyorum. Atatürk devrimini tamamlayarak onun içeriğini koyuyoruz. Bugün üretim ekonomisine geçmek bir devrimdir. Devrimci yöntemlerle, uygulamalarla Türkiye üretim ekonomisine geçebilir. İkincisi, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak ve dış tehditlere karşı koyacak bir beraberliği sağlamak da ancak devrimci yöntemlerle olur. Yani bugünkü iktidar yapısı, Türkiye’nin Amerika’nın dayattığı sistem içinde kaldığı koşullarda Türkiye’nin çıkışı yoktur. Bu bataktan çıkmak bir devrimdir. Bunu şimdi Vatan Partisi söylüyor. Bizim kendi aramızdaki… Ya bize oy vermezlerse? Ama bir müddet sonra Türkiye’deki herkes devrim isteyecek, göreceksiniz.
Türkiye’de bir süre sonra herkes “Bir devrim olsun da beni kurtar” diyecek. Burada devrim derken, eline taş baltayı, kılıcı, keseri alacak manasında söylemiyorum; zihni devrimden bahsediyorum. Yani bu nedir? Türkiye’nin sistemi değişecek. Tabii ki bu demokratik mekanizmalarla olacak. Yani bu sistem içinde Türkiye’nin bir çözümü yok. Hangi sistem? Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı sistem. “Sen benden, dünyadan borç alacaksın, yüksek faizle; senin ekonomin bu olacak.” Buradan bir çıkış yok. Bunu Türkiye reddedecek; bu bir devrimdir.
Bir şeyi sorabilir miyim? Çok önemli çünkü tam bununla bağlı olarak… “Sen bölüneceksin.” Hayır, bölünmeyeceğim. “Amerika’ya, ben bölünmeyeceğim. Sen burada ikinci bir İsrail, Kürdistan adını da kuramazsın” deyip bunu uygularsak bu bir devrimdir. Sistemin dışına çıkıyoruz; Amerika’nın bize dayattığı sistemin dışına çıkacağız. Buna mecburuz, oraya geldi Türkiye.
O zaman şunu da sormam gerekiyor; olağanüstü çözüm dediğimiz bu. İki cümle daha söyleyeyim Çetin Bey. Bakın bu zor. Nasıl? Atatürk’ün 1919 İstanbul koşulları falan… Manda; mandayı kabul edelim, bu kolay. İngiliz mandası olalım, Amerikan mandası olalım. Gelin Sivas Kongresi’ne bunu tartışalım; Amerikan mandası mı iyi, İngiliz mandası mı iyi? Bu kolay. Tam da soracağım soruya atıfta bulunuyorum. Ama şu zor: Peki Rus mandası, Çin mandası? Buna da karşısınız değil mi? Amerikan mandasını reddedip Rus mandasına… Vatan Partisi’nin kitabında tek bir şey var: Türkiye Ankara’dan yönetilecek.
Ve tekrar geliyorum; “Atatürk gibi yapmak”, zorun üstüne üstüne gitmek, zordan korkmamaktır. Yani Atatürk ne dedi? “Hayır arkadaş, Türk milleti esir olmayacak ve silahımızla biz bu düşmanı denize dökeceğiz.” O gün en zor buydu ama aslında en kolay buydu. Bakın, en zor olan mandayı kabul etmekti. Çünkü o 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl, 40 yıl can çekişmek ve büyük zorluklar içinde çalkalanmaktı. En kolay olan neydi? Anadolu’da milleti örgütlemek, Ankara’da meclisi açmak, hükümeti kurmak ve ondan sonra 3 yıl içerisinde düşmanı denize dökmek. Bakın bu kolaymış. Atatürk’ün zor diye önerdiği veya “Senin yaptığın zor, bu olmaz” dedikleri olurmuş meğerse.
Onun için bugün Vatan Partisi “Bu zorlukları yenelim, zorlukların üstüne gidelim” diyor. “Ya bu olmaz, Vatan Partisi hayal görüyor.” Hayır, hayal görmüyor. “Bir Silivri duvarlarını yıkalım” dediğimiz zaman da “hayal görüyor” diyordunuz; işte yıktık. Ermeni soykırımının üzerine yürüdük, “hayal içindesiniz” dediler. Dışişleri Bakanlığı, Cumhuriyet Halk Partisi, AKP hükümeti… Hepsi bize “hayal içindesiniz” dediler. “Yapma” dediler, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitme” dediler. Hem hükümet söyledi hem Cumhuriyet Halk Partisi; “Gitme, oradan kötü karar çıkartacaksınız” dediler. Koca koca büyükelçiler, koca koca Dışişleri Bakanlığı bize baskı yaptılar gitmememiz için. Bakın biz, onların “olmaz” dediğini gittik ve yaptık.
O gece, 15-16 Temmuz gecesi, arkadaşlarım bana şunu öneriyorlardı: “Genel Başkan, gel seni emniyetli bir yere götürelim, muhafaza altına alalım.” “Hayır” dedim, “Görev bu gece. Çıkacağız. Televizyonlardan bu millete diyeceğiz ki: Bu bir FETÖ’cü darbedir, bu bir Amerikan darbesidir. Sakın aldanmayın. Türk ordusu bu darbede yoktur. Ve Türk ordusuna görevini hatırlatacağız; bu darbeyi bastıracaksın.” Bu o gün belki riskli, zor, hayatı tehlikeye atan bir şeydi ama o zorlukların içinden Türkiye çözümleri üretebiliyor. Onun için “bu zor dönemde olağanüstü çözüm” diyoruz. Dönem olağanüstü, çözüm olağanüstü olacak. Olağanüstü dönemde “Efendim böyle mandacılık yapalım, şunu yapalım, bunu yapalım, Amerika’ya güven verelim” öyle bir çözüm yok. Tam bağımsızlık esas. Çin’e bağlanmak, Rusya’ya bağlanmak; bunlar hıyanettir. Hiçbir şekilde bizim gibi adamlar böyle bir şeyi kabul etmez. Yani başı dik olmak bir karakter meselesidir. Yoksa “Amerika’ya karşı başım dik ama Çin’e karşı başım eğik”, böyle bir kişilik olabilir mi?
Efendim, biraz evvel konuşurken aklıma geldi; siz yıllar önce rahmetli Sakıp Sabancı ile bir programa çıkmıştınız. 91’di galiba. Rahmetli Sabancı sizi kastederek, biraz da ayağa kalkarak —sahne gözümün önünde— “İşte bu zihniyet, bu zihniyet” diyerek sermayenin önündeki engel, sermaye düşmanı demişti. Sert bir tepki vermiştiniz, hatırlıyorum. Ben cebine elimi soktum. Bir şey söylemiştiniz, ben burada tekrarlamıyorum, aklımdaydı. Oradan hareketle, siz sermayenin önündeki engel misiniz?
Türkiye’de sermayeyi geliştirecek tek parti Vatan Partisi’dir. Sermayenin önündeki engel kim biliyor musunuz? Faizciler ve rantçılar. Sermayenin önündeki engel; Turgut Özal ekonomisi, Tayyip Erdoğan ekonomisidir. Çünkü faizciyi destekliyor, dışa kapıları pencereleri açıyor, korumuyor. İthal ikamesi yapmıyor. O zaman Turgut Özal o programı ilan ettiği zaman Türkiye’deki sanayiciler ne dedi? “Ne yapıyorsun ya? Beni korumaktan vazgeçiyorsun” dedi. Sanayiciyi koruyan parti Vatan Partisi’dir.
Peki efendim, rahmetli Sabancı size niye öyle bir ithamda bulunmuştu? Bu “sermaye düşmanı” demedi, şöyle oldu: 20 milyar dolar nerede diye sorunca… Ben de onun cebini gösterdim. Sayın Perinçek de ayağa kalkarak Sabancı’nın ceplerine elini sokuyor, “Paralar burada, burada” diyor. Toplantıda Perinçek’in kendisine “Bu ülkede ne faydan var?” diye sorması üzerine Sabancı eleştirmeye başlıyor: “Ben bu ülkeye yüzlerce fabrika kazandırdım, otuz bin işçi çalıştırıyorum. Sen ne yaptın? Partiyle gitti, her yeri karıştırdın” diyor. Bunun üzerine ayağa kalkıp Perinçek vesaire tartışmaya devam ediyor. Güzel bir anektod, tarihe geçmiş bir şey ama… Şöyle; o sırada bir 20 milyar lira meselesi vardı. O 20 milyar lira aslında büyük Sabancı’ya falan akıtılmıştı. Yani 20 milyar liranın hesabını soruyorsun ama o 20 milyar lira senin cebinde. Kaynakların yanlış kullanılmasına…
Peki efendim, bu hükümetler döneminde yapılan özelleştirmelerin nereye harcandığını soruyor musunuz? Bakın, Türkiye’de sanayici ve tüccar 1980’den bu yana kenara itilmiştir. Gidin sanayicilerle konuşun. Faizci olduğunuz zaman sanayicinin karşısındasınız. Rantçı olduğunuz zaman; arazi rantları, diğer rantlar vs. sanayiye akacak kaynakları nereye gönderiyorsunuz? Rantlara, faizlere akıtıyorsunuz; dışarı akıtıyorsunuz. O zaman Türkiye’de sermaye büyümez. Onun için Vatan Partisi bugün dört sınıfın hükümetini savunuyor. Yani o milli sanayiciler, çiftçiler, işçiler ve küçük esnaf-zanaatkâr. O bakımdan biz sanayicinin yanındayız. Bir tek bizim ekonomimiz; korumayı savunan, teşvik eden biziz. Ama siz sınırları kaldırdığınız zaman danalar girer bostana. Biz bostanı koruyoruz. Bunlar bostana danaları soktular. O zaman ne oldu? Bostan kalmadı.
Bedelli askerlik için ne diyorsunuz? Bedelli askerlik olduğu zaman Mehmetçik olmaz. Bu Mehmetçik kavramını ortadan kaldıran ve Türkiye’nin… Mehmet Bey olur o zaman efendim. Mehmet Bey olmaz, Johnny olur. Bak arkadaşım, siz para için hayatınızı feda eder misiniz? Etmem. O zaman nasıl Türkiye’nin güvenliğini sağlayacaksınız? Bugün hava meydanında, Ankara’da uçakla giden iki değerli vatandaşımızla karşılaştık. Ankara’daki gaziler, onların bulunduğu hastanede tedavi görüyorlarmış. Bacağını bu topraklara veren o gaziler, “Hâlâ bir gözüm var onu da veririm, bir bacağım var onu da veririm, iki bacağım gitmiş, iki kolumu da veririm” diyor. Siz bedelli askere bu ruhu verebilir misiniz? Mehmetçik de olur mu? Mehmetçik Türkiye demokrasisinin temeli. Mehmetçik varsa demokrasi olur. Mehmetçiğin olmadığı yerde… Fransız Devrimi genel askerliği getirdi ve Mehmetçik kavramını da Türkiye’de getiren nedir? Namık Kemallerden sonraki o vatan savunusu. Yeniçeri Mehmetçik miydi? Sipahi Mehmetçik miydi? Kapıkulları Mehmetçik miydi? Mehmetçik kim? Anadolu’dan 20 yaşındaki insanları toplayıp “Hepinizi eşitsiniz, gelin burası yatakhanedir, peygamber ocağıdır” deyip zengini fakiri yan yana getirmek… Onun için bedelli askerlik; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türk ordusunun geleneklerini ortadan kaldıran, vatan kavramını yok eden ve Türkiye’nin güvenliğini sabote edip dinamitleyen bir anlayıştır. Kabul edemeyiz.
OHAL’i sormak istiyorum. Siz OHAL’den yana tavır takınan bir siyasetçisiniz. Ancak Sayın Erdoğan “Seçimden sonra OHAL kalkabilir” ifadesinde bulundu. Siz kalkması gerektiğini düşünüyor musunuz? Terörün büyük ölçüde beli kırılana kadar OHAL kalkmaz. Tayyip Erdoğan da kaldırabiliyorsa kaldırsın. Şunu söyleyeyim: OHAL’siz teröre karşı mücadele olmaz. Ama biz Kandil’e beyaz bayrak çektireceğiz. Nasıl? Suriye’yle, Irak’la, İran’la işbirliği yapacağız. FETÖ terör örgütünün üzerine yürüyeceğiz. O zaman ne olur? En erken biz kaldırırız. Çünkü teröre karşı en etkili, en kısa sonucu alacak parti Vatan Partisi’dir. Demek ki OHAL’i en erken kaldıracak parti Vatan Partisi’dir. Ama OHAL, terörle mücadele görevi önümüzde durduğu sürece kullanılması gereken bir araçtır ve o amaçla sınırlı olmalıdır.
Mesela tarımla ilgili şeyleri torba yasaya atıyor, Tapu Kadastro Kanunu’nun tadilatını torba yasaya atıyor, diğer banka, sanayi düzenlemelerini kanun hükmünde kararnamelerle çıkartıyor. Çıkartamazsın. Çünkü OHAL’in amacı terörle mücadeleyle sınırlıdır. Eğer siz terörle mücadele dışındaki kanunları, düzenlemeleri torba yasaların içine atıp meclisi yetkisiz hale getirerek hükümeti meclisin yerine koyup Türkiye’yi yönetirseniz Anayasa’yı çiğnersiniz. Bunun adı Cumhurbaşkanlığı Sistemi falan olmaz; bunun adı tamamen meclisi bertaraf eden ve meclisin yetkilerini gasp eden bir sistem olur. Biz bunu kabul edemeyiz. Yalnız terörle mücadele ile ilgili amaçlarla kullanılabilir. Olağanüstü kararnameler de bu şekilde çıkartılabilir. Ama Türkiye’de terör tamamen —büyük ölçüde diyelim— cılız bir hale getirilmeden OHAL’i kaldırmak terörle mücadeleyi tasfiyedir.
Efendim son bir soru, ben başka da sormayayım. Bu kamuoyu araştırmalarını takip ediyor musunuz? Size kamuoyu araştırması geliyor mu? Valla ben her gün çarşılardayım, pazarlardayım, vatandaşın içindeyim. Şöyle söyleyeyim; kamuoyu araştırması yapan şirketlerden satın alınıyorlar o şirketler. Ve o şirketler bize geçmişte para da teklif etmişlerdi. “Bize şu kadar para verin, sizi şu kadar göstereyim.” Bakın bu Türkiye gerçeğidir. Bunu benden başkası söyleyemez. Bütün partiler bunu yapıyorlar. Ben bütün şirketleri burada suçlamak istemiyorum ama bu anket kuruluşlarının satın alındığını adım gibi biliyorum. Sipariş anketler… Siz mesela diyelim falanca parti sizin şirketinize bir araştırma yaptırdı ve kamuoyu önünde kullanacak. Ondan sonra siz o şirket olarak onun hoşuna gidecek bir anket çıkartmak zorundasınız. Benim başıma gelen bir olayı söyleyeyim: Bu anket kuruluşlarından birinin başındaki arkadaş —yayın organının adını söylemeyeceğim— “Ben anketi yaptım, sizin partinin oyu yüzde beş buçuk gözüküyor, falanca gazeteye verdim, yarın yayınlanacak” dedi. Ertesi gün o gazeteyi bir açtım; yüzde bir buçuk. Beş buçuktan bir buçuğa indirilmiş o gazete. Yeni bu mu? Bundan önceki seçimler; 1915 seçimi, en son 2015 Kasım’daki seçim… Zaten efendim, özür dilerim; şunu söyleyeyim, bunu silkelememiz lazım. Hatta anketleri yasaklamamız lazım. Çünkü anketler, vatandaşın oyunu ifsad eden, yönlendiren… Şimdi vatandaşın vicdanında bir oy var. Kime sorsam diyor ki: “Benim gönlüm, vicdanım Vatan Partisi’ne vermemi emrediyor.” Tamam ver, çok güzel, vicdanını dinle. Anketi siz bilmem ne gösteriyorsunuz. Acaba sorun anketlerde mi, barajda mı? İkisi de birbiriyle bağlantılı. Ama sonuç itibarıyla biz barajı aşacak bir potansiyele de sahibiz. Fakat gazeteler, anketler “bunlar barajı aşamaz” deyince insanlar o zaman… Efendim, zaten kamuoyu araştırmaları… Onun için kamuoyu araştırmalarını yasaklamak lazım. Bu şekilde seçmen oyunun yönlendirilmesine izin vermemek lazım. Zaten kesin sonuç elde edilemiyor. Biliyorsunuz sosyal bilimlerde, fen bilimlerinde olduğu gibi deney yapılamadığı için hiçbir kesin sonuç alınamıyor; ancak yaklaşık sonuç… Yönlendirsin, yönlendirsin; en sonunda senin anketin altı çıkar. Zaten bilimsel olarak hiçbir kamuoyu araştırmasının doğru çıkması mümkün değil. Çünkü sosyal bilimlerde deney yapılamıyor. Fen bilimlerinde suyun kaynama derecesini, 100 derecede suyun kaynadığını ispatlarsın, deney yaparak bunu gösterebilirsin. Ama İYİ Parti’nin 24 Haziran seçimlerinde %51 sonuç alacağını ispatlayamazsın, ancak gerçek ortamında görebilirsin. Onun için bütün kamuoyu araştırmaları algıya yönelik. Bu tartışılan bir konu değil. Ama yaklaşık sonuçları bilebiliyorlar. Ne faydası var anketin Cenar Bey? Siz ne faydasını görüyorsunuz vatandaş olarak? Algı operasyonu yapıyor. Bu anket kuruluşları partileri de yönetmeye başladı.
Yeni, bir buçuk ay kadar önce önemli bir anket şirketimizin yöneticisiyle konuşuyorum, telefonla konuşuyorum. Ondan sonra bu şey söz konusu oldu; 15 milletvekilinin Cumhuriyet Halk Partisi’nden İYİ Parti’ye geçişi falan filan. Ben de orada fikrimi söyledim, dedim ki: “Yani böyle bir şey olur mu ya? Sizin bir partiye mensubiyetiniz var. Ben Doğu Perinçek olarak veya siz Ahmet, Hasan veya Ayşe, Fatma olarak, genel başkanınız ‘Hadi aslanım, geç şu partiye’ dedi. Yani böyle bir demokrasi olur mu? Böyle bir şey olur mu?” “Ben” dedi, “o aklı verdim” dedi, “o benim projemdi” dedi. Bakın, yani anket şirketleri partilere bu tür projeler sunuyor. Diyor ki senin seçimi kazanman için; mesela Cumhuriyet Halk Partisi’ne, “Sen 15 milletvekilini şeye ver, İYİ Parti’ye ver. Onlar böylece 20 kişilik grubu kursunlar. Ondan sonra bu şekilde seçime girme hakkı kazansınlar. Onlar seçime girme hakkı kazanınca Tayyip Erdoğan’ın oyları sınırlansın” bilmem ne falan. Böyle projeler olur mu? Şimdi burada ne oluyor? Sonuç itibarıyla Cumhuriyet Halk Partisi’ni o anket kuruluşu yönlendirmiş oluyor. Yani Cumhuriyet Halk Partisi kendi programıyla, faaliyetiyle seçim çalışması yapmıyor; bu şekilde birtakım atraksiyonlarla, ayak oyunlarıyla… 15 milletvekili buradan buraya geçecek, ondan sonra tekrar bu tarafa geri dönecek. Diğer tarafı da eleştiriyorsunuz ama herhâlde; bahis şirketleri de var efendim. Eleştirmez olur muyuz tabii? Seçimleri kim kazanır diye bahis oynatan uluslararası bahis şirketleri de var. Valla bunların hepsini yasaklamak lazım. Vatandaşın oyunu ifsad eden, yönlendiren, özgürce karar vermelerini engelleyen anketleri, bu tavrı, bu şekilde bahis oyunlarını falan, bunları kesinlikle yasaklamak lazım.
Vakit var mı? Bir soru daha sorma şansım var mı? Tabii var. Şimdi yine programınızdan bir şey soracağım. Belki çok alakasız ama bence en can damarı konulardan biri: Mesleki eğitim. Bakın bu Türkiye’nin bence en önemli konularından biri. Hep de “out” atılan (göz ardı edilen) konulardan biri. Bu konuda politikalarınız olduğundan bahsediyorsunuz. Birincisi, bunları bizle biraz paylaşabilir misiniz? Artı, Türkiye’de şöyle bir handikap var: İmam Hatip meselesini ayrıca tartışabiliriz ama ne zaman mesleki eğitimi tartışmaya kalksak, İmam Hatip meseleleri öne geliyor ve mesleki eğitim “out” oluyor. Bunu nasıl engelleyeceksiniz?
Engelleyecek diye bir şey yok. Efendim bakın, bizim bildirgemizde var. İmam ihtiyacını karşılayacak kadar İmam Hatip okulunu muhafaza edeceğiz. O ihtiyacın ötesinde öğrenim hizmeti yapan İmam Hatip okullarını düz, normal liselere çevireceğiz ve orada okuyan öğrencilerin tercihlerini de dikkate alacağız. Yani imam olmak istiyorsa İmam Hatip okulunda okusun. Bakın biz hesap yaptık; 40 tane İmam Hatip okulu bugün her biri yılda 200 mezun verse, ne oluyor? 8 bin. 8 bin İmam Hatip mezunu oluyor. Türkiye’nin imam ihtiyacını karşılıyor. Yani diyelim emekli olanlar, kaybettiğimiz imamlar, istifa edenler falan; imam ve din adamı ihtiyacını 40 tane İmam Hatip okulu karşılıyor. O zaman 40 tane İmam Hatip okulu olacak. Tornacı, tesviyeci, frezeci, elektrikçi değil mi? Bunun için bir plan yapacağız. Türkiye’nin önce bir envanterini çıkaracağız. O plana göre Türkiye’de ne kadar elektrikçi, ne kadar frezeci, ne kadar tornacı, ne kadar inşaat teknisyeni, inşaat ustası lazım; bunun planlarını yapacağız. İnsan kaynaklarımıza bakacağız ve meslek örgütlerimizi de buna göre planlayacağız. Yoksa böyle başıbozuk, hiç kimse mezun olduğu işin sahibi değil. Bakın ben Silivri Cezaevi’ndeyken bütün gardiyanlar üniversite mezunuydu; ekonomi okumuş, işletme okumuş, hukuk okumuş. Adalet Meslek Yüksekokulu’nda okuyor veya başka yerde okuyor; hepsi üniversite mezunu ama kimse kimya okumuş, gelmiş orada gardiyanlık yapıyor. Böyle bir israf olabilir mi? Siz kimya, fizik okutuyorsunuz, mühendislik tahsili yaptırıyorsunuz, sonra getiriyorsunuz gardiyan yapıyorsunuz. Ama gardiyan olması için kendi mektepleri olur, adalet mektebi olur falan filan. Onun için esaslı bir plan yapacağız.
İmam Hatip okulları da o planın içindedir. İmam Hatip okulları AKP iktidarı tarafından hangi amaçla kullanılmıştır? Eğitim ve öğretimin birliğini yok etmek, tahrip etmek için. Yani Türkiye’nin çağdaş, uygar, bilimsel, laik bir eğitim sistemi yerine tamamen bambaşka bir eğitim sistemi amacıyla kullanılmıştır ve bunu kabul edemeyiz. Ne yapacağız? Türkiye’nin şu kadar camisi var, şu kadar din adamı ihtiyacı var. Planlara göre 40 tanesinden toplam 8 bin imam mezun oluyor. Yılda 8 bin imamın mezun olması, Türkiye’nin din adamı ve din görevlisi ihtiyacını karşılar. Yani mesleki eğitimi bu tartışmaya kurban etmeyeceksiniz. Mesleki eğitim bu tartışmanın içinde; imam da bir meslek. Yani bence tornacıdan, frezeciden bir farkı yok. Biz tornacılardan oluşan, sırf tornacı mektepleri kuruyoruz, bütün liseleri tornacı mektebi yapıyoruz ve üniversitelere de yalnız tornacılar giriyor; nasıl bu olmazsa imamlar için de olmaz. Yani imam eğitimiyle hukuk fakültesine girecek, imam eğitimiyle tıp fakültesine girecek, askeri okula girecek… Bunu kabul edemeyiz. Bunu düzelteceğiz. Hiçbir partinin programında öyle bir şey yok. Kamu İktisadi Teşebbüslerine (KİT) meslek okulları açma görevi de vereceğiz. Yani bakın, bu eski Sümerbank’ların, Etibank’ların falan aynı zamanda meslek mektepleri vardı. Bu çok iyi bir gelenekti. Tekrar Türkiye ekonomisinin temeli olan birtakım kamu iktisadi teşekküllerine de meslek okulu açma görevlerini vereceğiz. Diyelim Etibank’ta madenci vesaire yetişecek; kendi yetiştirdiği madenci orada yetişecek. Bunun gibi meslek okulları, planlı bir şekilde Türkiye ekonomisinin hizmetinde olacak.
Şimdi iş adamlarıyla görüşüyorum, benden iki şey istiyorlar. Biri “hukuk düzeni” diyorlar, yani yolsuzluğu önleyin, kaynaklar yolsuzluğa akmasın. İkincisi “eğitim”, bize eğitilmiş, nitelikli insan gücü lazım, nitelikli emek lazım. Onun için eğitim şart. Türkiye’nin eğitim sistemi çok bozuldu, onu düzeltmemiz lazım.
Peki, yargı altın çağını yaşıyor mu hâlâ? Yaşıyor. Şimdi o biraz tavsadı. Nedir? Biz onu niçin söyledik? “Kaptan Köprüsü”nden söyledik. Bütün Türkiye’nin yargıçlarına, savcılarına dedik ki: “Siz aslanlarsınız, altın çağın görevlilerisiniz. FETÖ’nün üzerine, PKK’nın üzerine yürümekten korkmayın. Sizi korkutmak istiyorlar. Siz bunların üzerine yürüyerek, hukuku uygulayarak bir hukuk adamı, yargıç ve savcı görevi yapıyorsunuz. Sakın ha, tehditlerden korkmayın.” Onun için o “altın çağı yaşıyor” sözü tarihe geçecek bir sözdür. Eleştiri olması doğal çünkü PKK’lılar ve FETÖ mensupları o “yargı altın çağını yaşıyor” tespitinden hiç hoşlanmadılar. Onların dostları da elbette hoşlanmadı. Ama sırf PKK veya FETÖ değil; siyasi olayları bir kenara atarsak, ekonomik anlamda da çok ciddi sıkıntılar olduğunu biliyoruz. Bakın şimdi orada ben siyasi yargıyı kastettim. Yani biz bu ayrımı yapıyoruz. Türkiye’de yargıda ağır bir iş yükü var. İnsanlar alacaklarını alamıyor, iflas bile edemiyorlar, adalete ulaşamıyorsunuz. Bakın, sağlıklı bir ekonomi nasıl işler? Alacaklı alacağını alacak, borçlu vereceğini verecek. Senetlere, sepetlere herkes uyacak, hukuk olacak. Bunu sağlayabilmek için hukukun, adaletin hızlı çalışması lazım. Adalet eğer hızlı değilse, o adalet değildir. Ben alacağımı 20 sene sonra aldım, adalet mi bu? Davalara bakıyorsunuz, Yargıtay’a gidiyor, geliyor, oraya gidiyor, istinaf mahkemeleri şudur, budur falan. Yıllarca adalete kavuşamıyorsunuz. Alacağınızı alamıyorsunuz. Mesela Ulusal Kanal’ın da öyle mahkemeleri vardı; Kablo davası mesela, 15 yılda sonuçlandı. 15 yılın sonunda kazandı ama ondan sonra da kablonun kıymeti kalmadı.
Evet, bir soru sorabilirim. Sormak istemediğim, arzu etmediğim ama ülkenin maalesef bir sorunu, büyük bir sorunu; aslında belki de dünyanın… Kadın konusunda ne yapmayı düşünüyorsunuz? Yani kadına şiddet, cinayet, tecavüz, taciz; yani sadece kadın değil, çocuk, hayvan… Hayvan hakları konusunda ben ekledim. Evet, hayvan hakları da aynı şekilde keza. Ama kadın konusu, istihdamı… Siz Vatan Partisi içerisinde, kadınların konumu ne kadar? Yani “sözde biz kadınların yanındayız” noktasında mısınız, yoksa gerçekten somut birtakım adımlarınız olacak mı? Böyle bir çalışmanız var mı?
Şimdi bakın, önce size bir rakam vereyim. Vatan Partisi %10 barajını geçip Meclise girdiği zaman, Vatan Partisi milletvekillerinin %50’den fazlası kadın olacak.
Bu sözünüzü bir kenarda tutalım.
Hayır, sözüm değil; şu andaki aday listelerimizde biz bu hesabı yaptık. Bu aday listeleriyle %10 barajını geçtiğimiz zaman baktık, diyelim 70-80 milletvekili çıkardık; bunun 36’sı, 37’si kadın olacak. Kaç tane genç oluyor o zaman? Genç de çok oluyor. Hem kadın hem genç olanlar da var. Şimdi İzmir, İstanbul, Ankara bütün listelerimizin başında gençler var. Meclisi gençleştireceğiz, hükümeti gençleştireceğiz. Hepsi yakın on yıllık tarih içinde gençlik mücadelelerine önderlik etmiş, yüz binleri ayağa kaldırmış gençler. Onu belirteyim. Kadın meselesi sırf cezaları ağırlaştırarak çözülecek bir sorun değil. O da esas olarak kültürel bir sorun. Türk devriminin başarısı, kadın konusunda dünyada eşi görülmemiş bir başarıdır; Atatürk devrimi. İttihat ve Terakki zamanından başladı, 1908 devriminden… Kadın birdenbire ekonomide, öğretimde, hayatın her alanında bir kahraman olarak ortaya çıktı Türk devriminde. Ve erkekle eşit… Başardık; siz de Pınar Hanım, onlardan birini temsil ediyorsunuz. Tarihi bir olaydır. Bakıyorum ben annemin fotoğraflarına, eski fotoğraflar, babamın Yargıtay’da bulunduğu sıradaki fotoğraflar… Sayıyorum, merdivenlerde fotoğraf çektirmişler; 1, 2, 3, 4, 5… 16 tane kadın, 15 tane erkek. Yani Yargıtay’da yarıdan fazla kadın var. Bu tarih ne? 1950’ler. Yani 1950’lerde Yargıtay’da kadın sayısı erkek sayısından fazla. Yani bu muazzam bir olay. Onun için bu bir kültürel devrimle ilgili, demokratik devrimle ilgili bir şey. Demokratik devrimin bence en önemli özelliği, kadını erkekle eşit hâle getirmesi. Bir devrimi yargılarken; Çin devrimi, Rus devrimi, Fransız devrimi, Türk devrimi… İlk bakacağımız şey kadının yeri. Bir devrimin sınandığı en önemli konu kadın konusu. Çünkü en büyük baskı ve haksızlık kadınlara. Yani işçiye baskı var, köylüye baskı var, işte beyler sömürüyor, polis bunu yapıyor şu yapıyor… Ama kadın üzerindeki baskı belki de insanlık tarihinin en ağır, en acımasız ve en karanlıkta olan baskısı. Çünkü diğer baskıları toplum hayatında görüyorsunuz ama kadına baskı evlerin, duvarların arasında, yatak odalarında…
Son bir soru ama yönetmenimiz işaret ediyor. Vatan Partisi de kadının konumuna bakmak lazım, diğer partiler de. Kadını erkekle eşit gören ve ona fırsat veren, onun önünü açan bir kültürü temsil ediyordu Atatürk.
Bir arkadaşım çok ısrarla sormamı istedi, kapatıyorum sanıyorum: Mahir Çayan’la küs mü gittiniz?
Hayır efendim. Mahir Çayan, son kaldığı evde, Hakan’ın evinde kalıyordu. Mahir Çayan şeye gitmeden evvel, Kızıldere’de katledilmesinden önce, Doğu Perinçek’i bul, diyor. Beni arıyor. Sebebi de şu; çünkü onun yakasına yapışıp “İngiliz teknisyenlerini kaçırarak hiçbir sorunu çözemezsin, bu yanlıştır” diyecek tek adam benim. Mahir Çayan’la küs gitmedim. Mahir Çayan beni o zaman Ankara’da fellik fellik aratıyor. Hakan’ın hatıralarında da yazıyor, onun evinde kalıyor o sırada. Ben de o sırada Söke Dağları’nda, Beşparmak Dağları’nda olduğum için o buluşma olmadı. Ama o buluşma olsaydı, o elemi yaptırmazdınız. Evet, yani onun bir intihar eylemi olduğunu kendisi de biliyordu çünkü. Arkadaşlarına söylüyor; “Bilimsel sosyalizmde bu yaptığımız işin yeri yoktur” diyor. Ama etrafındaki insanların hepsi korkak; şu manada korkak: “Ya bunu yapmayalım,” dersek bana korkak derler. İşte en büyük korkaklık budur. Ama Doğu Perinçek ona derdi ki: “Arkadaş, sen ne yapıyorsun ya? Sen orada İngiliz teknisyenini kaçırarak Deniz Gezmiş’i kurtaramazsın. Üstelik sen de ölürsün.” Onu söyleyecek bir adam olduğunu düşünüyorum.
Mahir Çayan’ın aradığı adamım ben. Deniz Gezmiş’in de yakalandığı zaman ilk telgrafla davet ettiği, ziyaretine çağırdığı ve ilk defa onun adına yakalandığı zaman basın toplantısı yapan adamım. “Bizim sözcümüz ol,” dediler. O ve Hüseyin İnan, “Bizim sözcümüz ol,” dediler. Yusuf hastanedeydi. Onun adına basın toplantısı yaptım. Bugün bütün basın Deniz Gezmiş’i konuşuyor ama o zaman hiçbiri vermedi, bir tek Aydınlık verdi. Bakın, ben Deniz Gezmiş adına basın toplantısı yaptım. Deniz Gezmiş yakalandıktan, Ankara’ya getirildikten 4-5 gün sonra hiçbir basın organı bir kelime dahi vermedi. Ama şimdi herkes Deniz Gezmiş’e aşık. O zaman Aydınlık vardı; bir tek benim basın toplantımı Aydınlık verdi.
— Evet, Çınar Coşkun Selçe, Pınar Işık Ardo, Çetin Ünsalan çok teşekkürler.
— Teşekkür ederiz. Çok güzel sohbet oldu efendim. Çok tatlı oldu, evet. Çok sevindik. Biz de… Ben sizin söylediklerinizden şunu çıkarıyorum: Türkiye’nin önünde iki program olduğunu söylüyorsunuz aslında. Bir tarafta Cumhuriyet ve aydınlanmanın karşısında neoliberal bir politika; karşısında da Cumhuriyet değerlerinin ve o değerlerin kalıcı olacağı, Atatürk’ün üretim ekonomisini savunacak bir program. Atatürk’ün programıyla Kemal Derviş’in programı önümüzdeki seçimde çarpışacak.
Evet, kamusal ekonomiden, toplumsal kalkınmadan yana halkçı bir programı halkın önüne koyuyorsunuz: Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik, devrimci. Bakın mesela; siz sorular soruyorsunuz, sorun bakalım: CHP’nin kaç tane lideri altı oku sırasıyla ve doğru olarak, altısını birden sayabilecek? Çoğunun sayamayacağını, hatta hepsinin sayamayacağını biliyorum.
Çıkış yolunun sonuna geldik. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Doğu Perinçek’ti. Sorularımızı sorduk, herhalde siz de üç buçuk saat boyunca yeteri kadar bilgilenmişsinizdir diye düşünüyorum. Teşekkür ederiz.
— Biz teşekkür ederiz. İyi akşamlar, sağ olun. Çok teşekkür ederim. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

