Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin mahşere çıktığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki ve… Hayır da birleş, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Çıkış Yolu programına hepiniz hoş geldiniz efendim. Bugün farklı konuklarımızla karşınızdayız. Üç değerli konuğumuzun karşısında Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Dr. Doğu Perinçek var. Hoş geldiniz efendim. Milli Gazete ve TV5 Haber Müdürü Sayın Gökçen Göksel, hoş geldiniz. (Hoş bulduk.) Ekonomi gazetecisi Sayın Selçuk Geçer, hoş geldiniz. Sözcü Gazetesi’nden Taylan Büyükşahin, siz de hoş geldiniz efendim.
Bugün çok sıcak bir haber var biliyorsunuz: ABD’nin silah ambargosu. ABD Senatosunun bu kararını ve Türkiye’ye karşı yapılan bu tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz? Çok sıcak bir gelişme olduğu için öncelikle buradan alabilir miyiz?
Sıcak fakat bizim için şaşırtıcı değil. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, 19-29 Mart tarihlerinde —yani daha iki ay oldu— Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı “Noble Dina” askeri tatbikatını yaptı. Yani Amerika’nın namluları Türkiye’ye dönmüş durumda. Amerika ve İsrail’in 6. filosu, muhripleri, zırhlıları Türkiye’ye karşı tatbikat yapıyor. 2002 yılında, Lozan’ın yıl dönümü olan 24 Temmuz’da başlayan bir “Millennium Challenge” tatbikatı vardı. Orada zaten Türkiye’yi işgal ediyorlardı ve tatbikatın senaryosu Doğu Akdeniz’den, Kıbrıs’tan başlıyordu.
Şimdi Amerika Birleşik Devletleri Doğu Akdeniz’de —bakın bu Türkiye gündeminde yok, hiç konuşulmuyor, ısrarla gündeme getiriyoruz— İsrail ile birlikte. Bu ilginç. Amerika ile Türkiye şimdiye kadar dolaylı olarak karşı karşıyaydı; PKK’ya 5 bin tır silah veriyordu, IŞİD’i Türkiye’nin üzerine sürüyordu vesaire. Ama şimdi piyonlarıyla değil; Amerika doğrudan doğruya, kendi zırhlılarıyla, 6. filosuyla Türkiye’yi tehdit eden bir konumda. Doğu Akdeniz’de yeni bir ittifak oluşturulacağı konuşuluyor.
Tatbikat planlanmış olmaz olur mu? Zaten 8 Mayıs tarihinde, daha sonra hatta 29 Mart’ta bu tatbikat yapıldı, bitti. 8 Mayıs’ta da İsrail Lideri Netanyahu Güney Kıbrıs’a geldi. Orada Anastasiyadis (Güney Kıbrıs Rum Kesimi Devlet Başkanı) ve Çipras (Yunanistan Başbakanı) ile buluştu. Doğu Akdeniz’in doğal gazlarına, petrollerine hep birlikte el koyup onları Avrupa’ya taşıma üzerine planlar yaptılar. Bu, silahla uygulanabilir; çünkü balık avlamıyorsunuz Doğu Akdeniz’de. Karasuları ve kıyı zenginliklerine el koyup onları Avrupa’ya taşımaya kalkıyorsunuz. O zaman bu, tabii ki karşılıklı güçlerin hesaplaşmasıyla halledilebilecek bir sorun. O nedenle askeri tatbikatını da yapıyorlar.
O bakımdan bu ambargo Türkiye için bir sürpriz değil; beklenen bir şey. Vatan Partisi için beklenen bir durum. Çünkü Türkiye; Ege, Doğu Akdeniz, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi ve İran Körfezi’ne kadar uzanan bir cephede Amerika ile karşı karşıya. Afrin’de, Kandil’de, Sincar’da, Ege’de, Doğu Akdeniz’de karşı karşıyayız. Herkes kılıcını çekiyor ve karşılıklı önlemlerini alıyor. Amerika’nın bu tavrı tamamen hem PKK’ya destek (Suriye ve Kuzey Irak cephelerinde) hem de Güney Kıbrıs ve Yunanistan’a destek niteliğindedir. İsrail ile birlikte hareket etmeleri de çok ilginç. Eskiden biz İsrail ile Kudüs gibi yerlerde karşı karşıya geliyorduk ama hiçbir zaman Türkiye ile İsrail silahlı olarak cephe cepheye gelmemişti. İlk defa Türkiye, Amerika ve İsrail ile silahlı olarak karşı karşıya gelmiş durumda. Türkiye’nin bir numaralı gündemi budur ve maalesef bunun işlenmediğini, üstünün kapatıldığını, görmezden gelindiğini görüyoruz. Ne iktidar ne de diğer muhalefet partileri bu konu üzerinde durmuyorlar. Çünkü durdukları zaman sistemle olan bağları sorgulanmaya başlayacak.
“Noble Dina” ismi de ilginç; tatbikatın adını Tevrat’tan ve İncil’den alıyorlar. Dina, Hz. Yakub’un kızı. Bu kızı Kenan Kralı’nın oğlu kaçırıp tecavüz ediyor. Bunun üzerine Yakup’un oğulları gidip Kenan Padişah’ın oğlunu öldürüyorlar, bütün Kenan ilindeki erkekleri hadım edip arkasından da öldürüyorlar. Yani bir intikam alıyorlar. Tatbikat şu anlama geliyor: “Türkiye, Kıbrıs’a (Dina’ya) tecavüz etti; Dina’nın abileri olan Amerika, İsrail ve Yunanistan da şimdi Türkiye’yi cezalandırmaya geliyor.”
Kararda niye bu yola başvurduklarını sorduğumuzda ise S-400’ü gösteriyorlar. Türkiye’nin Rusya ile olan S-400 sürecinden dolayı Türkiye’yi cezalandırdıklarını belirtiyorlar. Burada çok önemli bir detay daha var: F-35’ler bir konsorsiyumdur; Türkiye aslında bunun üretiminde yer alıyor. Yani kendi üretiminde bulunduğumuz, alın terimizin olduğu bir uçağı bile alamıyoruz.
Bu meseleyi bitirelim. Mesele burada Amerika’nın ambargosunu konuşmak değil, Türkiye’nin buna hangi tavrı alacağıdır. Hükümetin tavrına bakıyorum; bugün Başbakan Binali Yıldırım “Bu müttefikliğe sığmaz” diyor. Artık Türkiye’nin şunu görmesi lazım: Amerika bizim müttefikimiz değil. Beş bin tır silahı PKK’ya veren, Mehmetçiğimizi şehit eden, topraklarımıza mayın döşeyen, topraklarımızda hendek kazdıran Amerika nasıl müttefikimiz olabilir? Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la birlikte Doğu Akdeniz ve Ege’de Türkiye’ye karşı askeri tatbikat yapıyor. Biz ise hâlâ Sayın Binali Yıldırım’ın ağzından “Amerika müttefikimizdir” sözünü duyuyoruz. Diğer partilerin hepsi de tamamen susmuş durumdalar. Çünkü Amerika’nın planları içerisinde birtakım iktidar kurguları var.
Vatan Partisi’nin tavrını bugün Genel Başkan Yardımcımız, emekli Tümgeneral Sayın Beyazıt Karataş açıkladı. Komutanımızın belirttiği gibi; Türkiye derhal İncirlik’e el koymalı, kontrol altına almalı, Amerikan askerleri ve uçakları orayı terk etmeli ve İncirlik kapatılmalıdır. Türkiye’nin vereceği tek ciddi cevap budur.
Geçelim efendim seçimlere. Benim konumla ilgili bir soru var. Arkadaşlara sordum, “Genel Başkan’a sorunuz var mı?” diye. AK Parti’nin reklamlarına bakıyorum; sürekli bir tema işleniyor: Başörtüsü meselesi. Hükümet bunu tam anlamıyla garanti altına almış değil. Hep şöyle deniyor: “Eğer AK Parti iktidara gelmezse, eğer bize oy vermezseniz, yarın bir gün birileri gelir sizi yine üniversite kapılarında ağlatır.” Siz Vatan Partisi olarak, Cumhurbaşkanı seçildiğinizde başörtüsü ile ilgili geriye dönük bir düzenleme yapacak mısınız, yoksa bunu daha mı ileri taşıyacaksınız?
Amerika namlularını Türkiye’ye çevirmiş, Akdeniz’de tatbikat yapıyor, ambargo koyuyor. Bu ortamda biz içeride “gelin başörtülüler, başörtüsüzler” diye birbirimizin yakasına mı yapışalım? İktidarın bunu kullanması onun hatasıdır. Ben geldiğim zaman böyle bir sorun yoktur. Bugün Türkiye’deki her türlü iç kamplaşma, Amerika ve İsrail tehditleri karşısında iç cepheyi sarsmaktır. Bütün savaşlarda belirleyici olan iç cephenin sağlam olmasıdır. O bakımdan bu, sadece başörtüsü meselesi değil; genel olarak iç cepheleşmeleri önlemek ve milletimizi kucaklamaktır. Türkiye’nin hem ekonomide hem de dış tehditlere karşı birliğe ihtiyacı var.
Bu meselenin gündeme getirilmesi, AKP iktidarının seçimi kaybetme korkusundan ve tabanından kayan oyları tutma çabasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin sorunu olmayan şeyleri kaşıyorlar.
Sayın Başkan, Türkiye’nin en önemli problemlerinden biri ekonomideki sıkıntılar; işsizlik çift hanelerde, enflasyon keza öyle. Bir faiz artırımına gidildi ancak döviz tekrardan tırmanmaya başladı. Türkiye yüksek döviz ve yüksek faiz sarmalına giriyor. İktidar bunu “dış güçlerin oyunu” olarak nitelendiriyor. “Üreteceğiz” diyorsunuz, diğer adaylar da bunu söylüyor ancak bu vaat bana biraz havada kalıyor. Türkiye uzun süredir hizmet ve inşaat sektörüne mahkûm edilmiş durumda. Bu insanları üretim sektörüne nasıl yönlendireceksiniz?
Türkiye’nin önünde iki seçenek var gibi görünse de aslında tek bir seçenek var: Borcu borçla çevirmek, yani bugünkü “çırpınıp boğulma” süreci. Yüksek faiz vererek sıcak para çekmek… İYİ Parti ve CHP de dışarıya güven verip sıcak para çekmeyi vadediyor. Yani AKP, CHP ve İYİ Parti’nin çözümü aynı: Borç batağında boğulmak. Türkiye’nin tek bir çıkış yolu var: Üretim ekonomisi. Bu bir devrimdir. Mevcut sistemde sıcak para komisyoncuları, rantçılar, borsa ve dolar vurguncuları hâkim. Sanayici ve tüccar 1980’den beri kenara itilmiştir. Biz sanayiciyi, tüccarı ve işçiyi yeniden üretime dahil edecek sistemi kuracağız. Demin söylediğimiz gibi; faizcilerin, tefecilerin ve sıcak para komisyoncularının bir diktası var. Bu başkanlık rejimini de bir mafya sistemi olarak getirdiler. Şimdi Türkiye buradan çıkacak ve bunları devirecek. Bize, “Bunu nasıl yapacaksınız, parayı nereden bulacaksınız?” diye soruyorsunuz. Para dediğiniz şey emektir. Şu fincanı kim üretti? Emekçiler üretti. İçindeki çayı kim üretti? Emekçiler üretti. Şu kâğıdı kim üretti? Yine emekçiler üretti. Sonuç itibarıyla ülkedeki bütün değerleri üreten iş gücüdür. Siz onu iyi seferber eder ve kaynaklarınızı doğru bir şekilde yönlendirirseniz, mesele çözülür. Kaynaklar tefeciye, rantçıya, arazi rantlarına, dünyanın büyük bankalarına veya sıcak para komisyoncularına gitmeyecek. O kaynakları üretime yönlendireceksiniz.
Mesela bir örnek üzerinden anlatalım. Şu anda Türkiye’de stokta 2 milyon 200 bin konut var; duvarlar bomboş duruyor. Lüzumsuz yere inşa edilmiş bu konutlara 200 milyar liralık kaynak harcanmış. İçindeki demiri, çimentosu, fayansı, elektrik kablosu, laminant parkesi derken, 200 milyarlık kaynak çöpe atılmış. Bir kullanım değeri yok; içinde insan yaşamıyor. Zaten büyüme de o yönde değil mi? Bu, Türkiye’nin ihtiyacına cevap vermeyen bir büyüme. O 200 milyar liralık yatırımla saç demir üretebilirdiniz, böylece dışarıdan saç demir ithalatını kaldırırdınız ve ödemeler açığınız azalırdı. Zonguldak kömür madenlerine 200 milyar değil de 50 milyar liralık bir yatırım yapsanız, kömür üretimini modernleştirir, maliyeti düşürürsünüz. O zaman Türkiye dışarıdan kömür almaz, Zonguldak’ın altındaki kömürü çıkartmaya başlar, 40 bin işçiye istihdam yaratırsınız.
Soru şuydu: Peki ne üreteceksiniz? Birincisi; dışarıdan aldığımız malları almamak, yani iç piyasanın ihtiyaçlarını karşılamak. İkincisi; dışarıya ihraç edeceğimiz malları üretmek. Türkiye ekonomisinin en temel meselesi ödemeler açığıdır. Bunu nasıl kapatacaksınız? Kendi iç piyasanızın ihtiyaçlarını kendiniz üretip satarak ve ihracatınızı artırarak. Üretim ekonomisinde önceliğimiz bu olmalı. Kaynakları boş duvarlara değil; gübre fabrikasına, tarım ilacı fabrikasına, ilaç sanayisine yönlendirmeliyiz. Türkiye’nin ilaç ithalini kısmış olsaydık, ödemeler açığını da kapatmış olurduk.
Özetle, iki kıstasımız var: Birincisi, iç piyasanın taleplerini karşılayacak üretim; ikincisi, ihracatı artıracak üretim. İkisi de Türkiye’nin dış ticaret ve ödemeler açığını kapatacak noktaya varıyor. Antalya’daki beş yıldızlı otel sayısı, İspanya’nın tamamındaki beş yıldızlı otel sayısından fazla ve çoğu boş. Ama Antalya’nın turizm geliri, İspanya’nınkinin 5-6 misli fazla. Plansız, kaynakların verimli kullanılmadığı bir batak ekonomiyle karşı karşıyayız. Çözüm; karma ekonomi, devlet sektörünün önem kazanması ve özel sektörün dinamizminin üretime yönlendirilmesidir.
Eskiden Denizli’de, Bursa’da, Kayseri’de, Konya’da, Gaziantep’te büyük sanayinin kullandığı ara mallar üretilirdi. Gümrükleri kaldırıp ucuz malların önünü açarak kendi küçük ve orta ölçekli üreticimizi yıktık, mahvettik. Şimdi tekrar o üreticilerimizi; Kayseri’yi, Konya’yı, Denizli’yi, Bursa’yı, Gaziantep’i, Samsun’u, Malatya’yı, Çorum’u canlandıracağız.
Tarımımızı destekleyeceğiz. “Köylü memleketin efendisidir” diyen Atatürk, aşarı kaldırarak muazzam bir üretim şevki yaratmıştı. 1980’de ise “Köylü bu milletin sırtında kamburdur” dediler. Efendi kambur oldu, aslında bütün üreticiler kambur ilan edildi. Şimdi hayır; onlar Türkiye’yi sırtında taşıyan üreticilerdir. Dilenenlerin değil, üreticilerin yönettiği bir Türkiye istiyoruz. Mevcut iktidarların vadettiği tek şey dışarıdan borç para bulmaktır. Biz ise işçinin, çiftçinin, esnafın, zanaatkârın, tüccarın ve sanayicinin hükümetini kuracağız.
Neoliberal ekonomi içerisinde işsizliğe çare bulmak mümkün değildir. İşsizliği ancak devlet ekonomiye müdahale ederse, plan yoluyla kaynaklar verimli ve istihdam yaratacak alanlara çevrilirse önleyebilirsiniz. Konya Ovası’nın kuraklaşmasını önlemek, teraslamalar yapmak, erozyonu engellemek, dağları zeytinliklerle şenlendirmek gibi yatırımlar kâr odaklı değildir; bunları ancak kamu yatırımıyla yapabilirsiniz. Hiç kimse kâr yok diye Hakkâri’ye, Şırnak’a yatırım yapmaz. Devlet, sadakaya giden kaynağı yatırıma çevirmelidir. Bütçedeki sosyal yardımların çoğu “tembellik primi” niteliğindedir. Sadaka vereceğimize, üretime ücret verelim. İş sonsuz, yeter ki biz kaynakları doğru kullanalım.
Türkiye, doğu ekonomileriyle zaten bütünleşmiş durumda. En büyük ticaret ortaklarımız Çin ve Rusya. Enerji güvenliğimizi Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya’dan sağlıyoruz. İran ile görüştük; mazotun İran’da 26 kuruş olduğunu biliyoruz. Üretimi desteklemek için tarımda mazotu köylüye 2 liradan verebiliriz. Bunu ancak Vatan Partisi yapar. Türkiye, Avrasya beraberliğinin bir parçasıdır. Çin’in 4 trilyon dolar rezervi var. Bu kaynağı sıcak para olarak değil, yatırım olarak getirmeliyiz. Bor, toryum gibi değerlerimizi işleyip katma değerini yükseltmeliyiz. Kendi arabamızı, kendi gübremizi, kendi ilacımızı üretmeliyiz. İhracat odaklı değil, üretim odaklı bir ekonomi inşa etmeliyiz. “İhracat yapalım ama ara mallarını dışarıdan alalım” düşüncesi çok tehlikeli bir tuzaktır. Kendi sanayimizi kurmadığımız sürece bu bataktan çıkamayız. Sonuç itibarıyla ihracattaki katma değer düştüğü için Türkiye’deki emekçinin ve sermayenin kazancı azalıyor; her ihracatımız aslında bir ithalat demek. İhracat, dışa aşırı bağımlı bir ekonomi haline geldi. Burada kritik bir nokta var, aslında notlarımın arasına almıştım; değindiğiniz için özellikle müdahale etmek istedim, müsaade ederseniz.
Türkiye’de bence iki önemli handikap var; bunları birer “söylem handikapı” olarak görüyorum. İlki, ihracatın kutsanması. Bunu sık sık yorum programlarımda dile getiriyorum. “Ne olursa olsun ihracat yapalım” mantığı bana göre çok yanlış. Çünkü üretilen malı dışarıya sattığınızda iç piyasada ürün kalmıyor, bu sefer patatesi veya soğanı vatandaşa 5 liraya satmak zorunda kalıyorsunuz. Patates, soğan üretme potansiyeli yüksek bir ülkeyiz; kaynaklarınızı dışarıya satıp içeride ürün fiyatlarını pahalı hale getiriyorsanız bu anlamsızdır.
İkincisi ise “üreteceğiz ama kime satacağız?” mantalitesidir. Ürettiğiniz her şeyi birine satmak zorunda değilsiniz. İç piyasanızı canlandırın, ürünleri uygun fiyatlarla vatandaşınıza sunun ki refah seviyesi ve alım gücü artsın. Ancak bu iki “yalan”, 1950’lerden beri sürdürülüyor ve 2000-2016 yılları arasında zirve yaptı.
Bir de serbest piyasayı sormak isterim. Serbest piyasa ekonomisi demek, “ne olursa olsun, kim olursa olsun, istediğini yap” ekonomisi midir, yoksa bunun sınırları var mıdır?
Dünyada gerçek anlamda bir serbest piyasa ekonomisi kalmadı, bu büyük bir yalan. Serbest piyasa aslında kapitalizmin devrimci olduğu dönemlerde vardı. Esası şudur: Kaynaklar verimliliğe doğru gider, piyasa serbesttir; emeği daha ucuzlatan veya teknolojiyi geliştirerek bardağı daha az maliyetle üreten, pahalı üretenin önüne geçer. Devlet ise kartellere karşı regülasyon yapar. Sonuç itibarıyla serbest rekabet, kapitalizmin yükselişinde hem demokrasinin temeli hem de ekonomik gelişmenin motoruydu. Ancak emperyalizm döneminde serbest rekabet bir masala dönüştü; tekeller oluştu ve askeri üstünlüklerle serbest rekabet ortadan kaldırıldı.
1980’den sonra Türkiye’ye yabancı mallar girdi. Bu bir serbest rekabet miydi? Kayseri’deki, Antep’teki, Bursa’daki üreticiye soralım; serbest rekabet var mı? Amerikan pamukçusu devletinden kilo başına 50 cent destek alırken, senin yerli üreticin onunla nasıl rekabet edebilir? Yerli üretici aslında burada öldürülüyor. Bugün Almanya, Amerika ve İngiltere arasındaki ilişkilerde dahi serbest rekabet kalmadı; Trump gümrükleri dikti, Alman arabası Amerika’ya giremez dedi. Yani bu, 20. yüzyıldan itibaren bir efsane haline geldi.
İhracat konusundaki söylediklerinize katılıyorum; “ihracat humması”ndan, yani sadece dışarıya satma odaklı düşünceden kurtulmamız lazım. İhracat da sonuçta üretime bağlıdır, üretmiyorsanız neyi ihraç edeceksiniz? İhracat odaklı ekonomi felsefesi bizi şuraya getiriyor: İhracat yapabilmek için düşük maliyet lazım, bu yüzden ara malını dışarıdan alıyoruz. Halbuki kendi pamuğunuzu işleyerek katma değerli ürün haline getirseniz dışarıya bağımlı olmazsınız. Teşvikleri Çinli üreticiye değil, kendi iplik üreticimize vermeliyiz.
Ekonomide maliyet enflasyonu gibi tehditlerden de kurtulmamız lazım. Sibirya’daki veya Güney Afrika’daki kömür işçisinin ücretini değil, Zonguldak’taki işçinin ücretini korumalıyız. 1990’da 44 bin işçi çalışıyordu, şimdi 13-14 bin; 30 bin insanı işten atıyorsunuz, sonra onların ücreti kadar parayı yurt dışındaki işçiye ödeyip kömür ithal ediyorsunuz.
(Reklam arası)
İhracat odaklı düşünmeye son verip üretim odaklı düşünmeliyiz. Planlı karma ekonomi; halkın refahını esas alan, özel sektör ile kamu sektörünü milletin ekonomik gelişmesi temelinde uyumlu hale getiren bir yapıdır. 1930’larda, Atatürk döneminde bu vardı. 1980’e kadar Türkiye az çok bu ekonomi modelini sürdürdü; şeker fabrikaları, iplik fabrikaları yapıldı. Ancak sonra “dünyaya açılacağız” diyerek bu fabrikalar satılmaya başlandı.
İktidara geldiğimizde şeker fabrikalarının ihalelerini hemen durduracağız ve tekrar kamulaştıracağız. Şehir hastaneleri ise kamu hastanesi değil, özel hastanelerdir; devlet onları birilerine verip parasını cebinden ödüyor. Biz kamunun ağırlığını artıracağız ve parasız sağlık hizmeti vereceğiz. Sağlıkta ticaret olmaz.
Köprülerden ücret alma konusuna gelince; “Deli Dumrul” misali, geçenden 3 akça geçmeyenden 5 akça mantığı bizim anlayışımıza terstir. Kamu hizmeti parasızdır. Adım adım tüm iç taşımayı, elektriği, suyu parasız hale getirme hedefine yöneleceğiz. Belediye hizmetlerinde en temel mesele, musluktan akan suyun içilebilir olmasıdır. Eskiden çeşmeden kana kana su içerdik, şimdi her şey metaya, alınıp satılan bir mala dönüştü.
Ekonomik güvenin ana unsuru hukuktur. Yatırımcı yargıya güvenmek ister ancak son dönemde yargıya olan güvensizlik nedeniyle vatandaş yurt dışına yerleşmeye, sermaye kaçmaya başladı. Yargıdaki hataların giderildiğini düşünüyor musunuz? Siyasi davalarla normal davaları ayırmak lazım. Siyasi alanda yargı hakikaten “altın çağını” yaşıyor. Deniz Gezmişleri asan bir yargı mı, yoksa bugün FETÖ’yü ve PKK’yı hapse atan bir yargı mı? Benim tercihim açık. Bugün yargı Doğu Perinçekler, Mümtaz Soysallar ile uğraşmıyor; FETÖ ve PKK ile uğraşıyor. 4 bin yargıç FETÖ mensubu olduğu için temizlendi; bu Türkiye tarihinde görülmemiş bir temizliktir.
Ancak alacak-verecek davalarında, mülkiyet hukukunda ciddi problemler var. İnsan adalete ulaşamıyor, ekonominin işleyişi bu bakımdan bozuluyor. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nu yeniden düzenlememiz, oradaki siyasi müdahalelere son vermemiz gerekiyor. Bunlar son derece gerekli ve adalete hızlı ulaşmamızı sağlayacak önlemler; bu adımları hızla atmamız gerekiyor. Siyasi davalarda da hakimlerimize ve savcılarımıza cesaret vermemiz lazım. Yani PKK’nın üzerine gidin, FETÖ’nün üzerine gidin, hukuku uygulayın, suçun üzerine gidin. Ama efendim, şu da bir merak konusu: Bir simitçi Bank Asya’ya 10 lira yatırdığı için şu anda yargılanıyor ama nedense hiçbir siyasetçinin yargılandığını göremedik. Yoksa FETÖ’cü siz misiniz? Bunu merak ediyorum. Acaba siz mi destek oldunuz? Bunlar bence aşırı abartılı. Ya da hiçbir siyasetçi FETÖ’ye destek olmadı mı? Bunlar kendi kendilerine mi mevcut? Bir misaliyle biz siyasetin üzerine gidilmesini önleriz.
Bakın, Türkiye’de Ankara’dan İstanbul’a kadar “adalet” diye yürüyen bir ana muhalefet partisi, İYİ Parti, CHP falan var. Bunlar ne yapıyorlar? FETÖ’nün ve PKK’nın üzerine yürünmesine karşı bir barikat oluşturdular. Kılıçdaroğlu diyor ki: “105 bin insan adalet yürüyüşünde devletten çıkartıldı, kamudaki görevlerine son verildi; bunları tekrar alacağız.” Yani FETÖ’cüleri tekrar devletin içine koyacağız diyorlar. Efendim, hapishanelerin kapılarına koşturuyorlar, PKK’lıları ziyaret ediyorlar, onları içeriden çıkartacağız diyorlar. Yani böyle bir direnç var. Oysa siyasetteki ayağın üzerine gidilse, o kadar geniş bir müttefik kitlesi karşımıza çıkıyor ki… Eğer siyasetin üzerine gitmemizi istiyorsak, Doğu Perinçek gibi konuşacağız; diyeceğiz ki savcılar, hakimler, altın devri yaşıyoruz şimdi, devam edin. Tersine, buna karşı çok kuvvetli bir muhalefet var. Ne FETÖ’yle ne de iktidarla bağı olmayan kesimler bile, sadece eleştirel yaklaştığı için FETÖ’cü iftirasına uğruyor.
Bir tweet yüzünden insanlar tutuklanıyor. O dönemki devrimciler gibi deniz gezmişler asılmıyor, içeri atılmıyor belki ama bu dönemin çalışma arkadaşlarım bu iftirayla içeri atıldı. Ben şunu söylüyorum; ilericiliğin üzerine yüklenen bir yargı dönemi yaşadık. Deniz Gezmiş’leri astık, Doğu Perinçekleri, Mümtaz Soysalları, Doğan Avcıoğlu’ları hapse attık. O dönemden şimdi hangi döneme geldik? FETÖ’nün, PKK’nın üzerine yürüyen bir yargıya geldik. Buna niçin muhalefet ediyoruz? Yargı muhaliflerin üzerine gitmiyor. Öyle bir şey yok. Bir Ergenekon yaşadık daha yeni. Kim içeri atıldı? Komutanlar, vatanı savunacak Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları. Şimdi bu son buldu. Bizi içeri atan hakimler, savcılar şimdi bizim yattığımız hücrelerde yatıyor. Yargıda devrim oldu.
Bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek isterim. 16 senelik AK Parti iktidarının güçsüz bir iktidar olduğunu söylememiz mümkün değil. Yılların siyasetçisi ve aydını olarak bunu siz de söyleyemezsiniz. Çok güçlü bir iktidar ve bu iktidar, Türkiye tarihindeki en güçlü kurumun, askeriyenin bile üzerine gidebilecek gücü kendisinde buldu. Ama o dönemde Amerika ve FETÖ ile iş birliği yaptı. Doğru, orada Amerika, FETÖ ve Tayyip Erdoğan bir koalisyon kurdular ve bizi hapse attılar. Ama bakın, onu biz bozduk. Bugün bu üçlü yapıdan ikisi gitti ama birisi hâlâ duruyor; KHK’lar çıkartabiliyor, OHAL ilan etmiş durumda.
Birçok insan, büyük bir kısmı suçlu olsa da, bir kısmı suçsuz olmasına rağmen yargılanıp içeri atılırken; siyasetin içinden, muhalefette ya da iktidarda fark etmiyor, bir kişi dahi yargılanmaz mı? Gücü yetse Tayyip Erdoğan’ın üzerine acımasız bir şekilde gidecek muhalefet; ama gücü yetmiyor, çünkü karşıda çok büyük bir direnç oluştu. Abdullah Gül’e ve Davutoğlu’na kadar uzanan planlar ve hedefler var. Tayyip Erdoğan’ın ise o siyasilerle hasım olduğu çok açık. Bir taraftan Bülent Arınç’ın oğlunu vekil adayı olarak gösteriyor; o dengeler vesaire…
Bir yanda siyasi ayağın üzerine yürü diyoruz, bir yanda Abdullah Gül’le, Bülent Arınç’la ortaklıklar kuruyoruz. Ankara’dan İstanbul’a kadar adalet diye yürüyoruz. 105 bin insan FETÖ bağlantılı kamudan temizlenince mi adalet bitiyor? 70 bin terörist hapse atılınca mı adalet bitiyor? Benim “yargı altın çağını yaşıyor” çıkışım tarihi ve son derece önemli bir çıkıştır. Bu kapışmada iki cephe var: FETÖ’nün ve PKK’nın üzerine yürünsün diyenler ile “durun, yapmayın, dokunmayın, bunlar benim aslanlarım, Selahattin Demirtaş’ı hapisten çıkarıp Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacağım” diyenler. PKK’nın elemanlarını getirip Cumhurbaşkanı yardımcısı yapmak isteyen bir Cumhuriyet Halk Partisi var. Herkes safını belirleyecek.
Sözcü Gazetesi’ndeki Emin Çölaşan, Uğur Dündar ve diğer arkadaşlarımıza karşı bir takım soruşturmalar açıldığında onları göğüsledim; o ayrı, istisnai bir olaydır. Ama esas olarak yargı PKK ve FETÖ’nün üzerine gidiyor. 70 bin insanın hapiste olduğu bir dönemde binde bir yanlış yapılsa bu 700 eder, her yargıda binde bir yanlış olur. Ordudan atılmalara bakıyorum, hepsi FETÖ bağlantılı veya Amerikancı unsurlar. Genelkurmay’ın raporuna göre 30 bin silahlı kuvvetler mensubu tasfiye edildi ve bunların hepsini onaylıyorum. Eğer bu mücadelenin tamamlanmasını istiyorsak, simitçiden bahsetmeyeceğiz. Aslan savcılar, aslan yargıçlar şu anda siyasetin üzerine neden yürümüyor derseniz; yürüdüğü zaman karşısında FETÖ, PKK, CHP, İYİ Parti, Abdullah Gül, Davutoğlu ve maalesef Saadet Partisi’nden oluşan büyük bir güç var. İktidar yok belki ama kucaklarına aldılar Saadet Partisi’ni.
Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasında bir görüntü yok. AK Parti’yi gerçekçi olarak ikiye ayırmak lazım; Tayyip Erdoğan AKP’si FETÖ’nün üzerine yürümeye çalışıyor, Abdullah Gül-Davutoğlu AKP’si ise FETÖ’yü koruyor. CHP de Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı yapmaya kalktı. Bunu görmemiz lazım. Son olarak, “anadilde eğitim” meselesi bile millet ittifakı denen o mecranın kimliği bozduğunu gösteriyor. Bizim bu cepheyi genişletmemiz lazım ama PKK ve HDP ile ittifak kanalına giren bir yapıyla nasıl bir araya gelebiliriz? Benim itirazım buna. Eğer Cumhurbaşkanlığı seçimini kazandığımızda Selahattin Demirtaş’a, Temel Karamollaoğlu’na, Meral Akşener’e Cumhurbaşkanlığı yardımcılığını vereceğiz derseniz; içine girdiğiniz Millet İttifakı’nda PKK ile Cumhurbaşkanı yardımcılığı paylaşılıyor demektir. Böyle bir kanala girildi. Zaten bütün ikinci tur, şu tur, bu tur hesapları da HDP’nin oy vermesine dayandırılıyor. Bunlar da açık açık söyleniyor. Yani şöyle oluyor: Sizin dedikleriniz doğru, Saadet Partisi’nin geçmişiyle ilgili saydıklarınızın her şeyi doğru. Ama sonuç itibarıyla CHP üzerinden… Ve İYİ Parti için de bu geçerli. İYİ Parti ve Saadet Partisi, CHP üzerinden PKK’nın, HDP’nin müsaade eder misiniz? Müttefiki haline getirildi. Ben bu uyarıyı size yapıyorum. Siz isterseniz bu yolda devam edin ama burada kaybedersiniz. Sizin dikkat ettiğiniz şey şu; yani bu ittifakı…
Böyle konuşmaya gelmedik. Eğer burada tartışma yapıp… Bir saniye lütfen, ben burada müdahale etmek zorundayım, kusura bakmayın. Biz kimsenin savunuculuğunu yapmaya gelmedik. Burada hiçbir partinin ya da… Bunu ayrıca tartışabilirsiniz. Sayın Cumhurbaşkanı adayı var karşımızda şu anda, altı önemli adaydan bir tanesi. Biz buraya geldik; sorularımızı soracağız, tatmin olacağız ya da olmayacağız. Yok, ben teşekkür ederim. İzleyenler de buna karar verecek. Ben kendi adıma özür diliyorum. Biz buraya gazetecilik yapmak adına geldik. Ben sorularımı sormak istiyorum, lütfen siz de arkadaşlar. Herhalde yaş olarak da en büyüğünüz benim şu anda, herkes sorularını sorsun. Kısa, öz sorularımızı soralım. Esas konuşması gereken Sayın Başkan. Dediğim gibi, biz tatmin oluruz, olmayız; bu bizim meselemiz değil, izleyicilerimiz kararlarını kendisi veriyor. Ben Gökçen Bey’e de teşekkür ediyorum; fikirlerini güzel, dürüst bir şekilde ve açık yüreklilikle söyledi.
Efendim, müsaade ederseniz bir soru sormak istiyorum: Planlı karma ekonomi nedir? Geldiğinizde uygulayacak mısınız?
Bizim ekonomimiz planlı karma ekonomidir. Yani burada “karma”dan kasıt, hem kamu sektörünün hem özel sektörün olmasıdır. Ama ikisi de karma ekonomide, milletin ekonomisinin gelişmesi temelinde uyumlu olarak yönlendirilecek. Tabii kamunun ağır bastığı ve aynı zamanda kamunun elinde ekonomik imkanların bulunması gerekir. Yani nedir? Kuvvetli bir Merkez Bankası; Merkez Bankası’nın “özel, bağımsız” falan değil, aynı zamanda hükümetin emrinde olduğu bir yapı. Çünkü para politikalarını onun üzerinden uygulayacaksınız. İkincisi; kamu iktisadi teşekkülleri aracılığıyla hem bölgeler arası dengeleri sağlamak, hem verimli yatırımlar yapabilmek ve bir üretim ekonomisi kurmak. Ama sonuç itibarıyla Atatürk döneminde de çok iyi tarif edilmiştir; ekonomik faaliyetin amacı özel kâr mı olacak yoksa milletin ekonomik çıkarı mı? Tabii özel kâr olacak ama o özel kârla milletin ekonomik çıkarı arasında uyumu sağlayan bir karma ekonomi bu. Çok çok önemli; çünkü özel kâr eğer sonuç itibarıyla yatırıma, üretime yönelecekse ülkenin zenginleşmesine hizmet eder. Ama diyelim ki kaynakların özel yönlere çevrilmesi, tefecilere gidecekse, borsa vurguncularına, dolar vurguncularına, rantçılara gidecekse öyle bir özel kazanç olmaz. Ama yatırım yoluyla, üretim yoluyla özel kazancın yanındayız, rantın karşısındayız. Biz arazi rantlarını kaldıracağız, arazi rantlarından vergi alacağız.
Ne demektir arazi rantını kaldırmak? Mesela Mozambik’te arazi satışı bile yasak, devlete ait biliyorsunuz. Bizim İslam hukukunda da neydi? Miri mülkiyet vardı. Tabii tarımda özel mülkiyet olacak vesaire ama siz şehirlerde rantlardan havadan muazzam paralar kazanıyorsunuz. Diyelim Ümraniye’de üç kuruşken arsalar almışsınız, birden şehir yayılıyor, orada bazıları o arsaları topluyor. O arazi rantıyla muazzam kaynaklara el koyuyor. Ne yatırım var, ne fabrika var, ne iş var, ne istihdam var ama rant yoluyla muazzam kaynaklara el konuyor. Onun için bu arazi rantlarını en azından vergilendireceğiz. Veya diyelim dışarıdan yabancı döviz geliyor borsalara ama siz sınır koymuyorsunuz; üç ay sonra alıyor, şişip fil gibi sizin kanınızı emip gidiyor. Ne yapacağız? Diyeceğiz ki “İki-üç sene içinde tekrar çıkamazsın.” Ve aynı zamanda dışarıdan gelen yabancı dövizi vergilendireceğiz. Bakın, her çiftçiden vergi alıyoruz, mazottan vergi alıyoruz, benzinden vergi alıyoruz. Çıkıp şurada iki tane salatalık alsak vergi alıyoruz ama dışarıdan gelen yabancı döviz borsaya giriyor ve hiçbir vergi ödemeden büyük vurgunlar yapıp gidiyor. İstediği zaman çıkabiliyor mu yabancı yatırımcı? Bence çıkmaması lazım.
Kısa vadeli sermaye hareketleriyle vurgunu önlememiz lazım. Yatırıma yönlendirmek için ne yapacağız? Diyeceğiz ki “İki sene çıkamazsın arkadaş.” Çünkü iki sene koyduğunuz zaman o kaynağın yatırıma yönlenmesinin koşullarını yaratıyorsunuz. Ama öyle bir sınır koymazsanız; on gün sonra, üç ay sonra çeşitli dalgalanmalardan (altın çıktı, dolar indi, bilmem ne çıktı falan) yararlanarak muazzam kaynaklara el konuyor. Bunu kabul edemeyiz, bu şekilde bir üretim ekonomisi kuramayız. Onun için paranın giriş çıkışını kontrol edeceğiz. İkincisi; Türkiye’ye giren yabancı sermaye ile ilgili sınırlar koyacağız. Tamam, gelsin yatırım yapsın, beraber kazanalım. Evet ama borsaya gelsin; iki ay sonra birtakım para oyunlarıyla, bir ay sonra hatta 15 gün sonra… Hazinenin de bu konuda almış olduğu bir önlem var; bildiğim kadarıyla artık belli bir rakamın üzerindeki çıkışlarda sınırlandırma yapılıyor.
Esas, giren çıkan paradan vergi almamız lazım. İkincisi, zamanla sınırlamamız lazım; gelip üç gün, beş gün, üç ay sonra çıkmak vurgun için gelir. Yani kısa vadeli oyuncuları… Vurgun için değil, kazanç için gelsin. Bakın, vurgun ile kazancı ayırmamız lazım. Kar nedir? Üretim yapsın, Türkiye’de üretime yönelik sermayeye bir katkısı olsun. Oradan yapılan kârdan da payını alsın ve gitsin. Ama vurgun için geliyorsa, dalgalanmalardan yararlanarak Türkiye’nin kaynaklarına el koymak için geliyorsa bana bir faydası yok.
Peki, bu projeye uygun benzer yapan ülkeler var mı? Mesela Çin. Çin’de yabancı sermaye gelip istediği zaman çıkamaz. Üç sene mi, iki sene mi, dört sene mi onu bilmiyorum ama giren para, o süreden önce çıkamıyor. Bunu da rahatlıkla uygulayabiliriz. Tabii, isterse Çin yapmasın, o beni ilgilendirmez; bizim yapmamız lazım. Çünkü biz niçin yabancı sermaye istiyoruz? Üretim için. Ama kaynaklarımıza el koymak için geliyorsa o yabancı sermaye bana lazım değil, zarar mı? Sıcak para değil, doğrudan yabancı sermaye.
Şimdi Türkiye’nin sıcak paraya ihtiyacı var, doğru. Dış politikayla birlikte bunu bağlarsak; biliyorsunuz Trump, İran’la nükleer anlaşmayı tek taraflı olarak feshetti. Türkiye de sıcak para arıyor. Olası bir durumda Amerika şu blöfü yapabilir mi: “Kardeşim ben İran’a müdahale edeceğim, sen de sıcak para istiyorsun. Bu konuda bana yardımcı olursan, al sana sıcak para” gibi bir teklifle gelebilir mi? Gelirse şartlar nasıl olur? Zaten karşı karşıyayız. Bakın, Millet İttifakı şunu söylüyor: “Muharrem İnce olsun, Meral Akşener olsun, yabancılara güven vereceğiz ve Türkiye’nin itibarını yükselteceğiz.” Bunu açıyorum; sıcak para yollayanlara nasıl güven verirsiniz? Size dört tane madde dayatırlar: 1. Kıbrıs’tan Türk ordusunu çekeceksiniz. 2. Ermeni soykırımını kabul edeceksiniz. (Hem de Doğu Perinçek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde üç tane dava kazandıktan sonra o davaların hepsi yırtılacak, Türkiye soykırımı kabul edecek.) 3. Özerkliği kabul edeceksiniz; Avrupa Özerklik Şartı’na koyduğunuz çekinceleri kaldıracaksınız. 4. Ekonomik dayatmaları kabul edeceksiniz.
Yabancılara güven verme; Ermeni soykırımı, Kürt özerkliği ve Türk ordusunun Kıbrıs’tan çekilmesi demektir. İran politikası da bunun içine girmiş bulunuyor. Nasıl güven vereceksiniz Amerika’ya? İran politikasında Amerika’nın güdümüne girerek, onun piyonu olarak. Trump yaptırım uygulayacağım diyor, sen de “Evet, uyuyorum, teslim oluyorum” dersen size ne olacak? İyice batmanız için sıcak para muslukları açılacak. Şu anda Türkiye’de “sıcak para duasına” çıkmış, gözleri Atlantik’te olan birtakım unsurlar var; CHP ve İYİ Parti bunun başını çekiyor ve teslim olmaya hazır.
Aynı şantaj ve tehditlerle AKP hükümeti de karşı karşıya. Onun için Türkiye’nin, güvenlikle ekonomi arasındaki beraberliği görüp bir karar vermesi lazım. Kıbrıs’ta Türk ordusu kalacak mı? Türkiye, özerklik adı altında bölünecek mi, yoksa toprak bütünlüğü korunacak mı? PKK temizlenecek mi? Muharrem İnce televizyonda diyor ki: “Karar vereceğiz, halka soracağız; beraber mi yaşayacağız, yan yana mı yaşayacağız?” Yani federasyon olacak, bir Türk devleti olacak, bir Kürt devleti olacak; yan yana mı yaşayacağız, ayrı ayrı mı yaşayacağız? Bunu gündeme getiriyor. Veya “Kırmızı çizgileri kaldıracağız” diyor. Financial Times’a verdiği beyanatta -ki bu 31 Mayıs tarihli- “Türkiye’nin kırmızı çizgilerini, Kürt sorununu da kaldırıyoruz” diyor. Bu ne demek? Anayasanın ilk dört maddesini kaldırmaya kalkıyor. Böyle bir ekonomiyle güvenliğin birleştiği bir sürece girdik.
Sivil iktidar, Türk Silahlı Kuvvetleri; Ergenekon, Balyoz kumpasları ile çok yıpratıldı, vatansever subaylarımız hapislere konuldu. Şu andaki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine baktığınız zaman, emperyalizme ve Siyonizme karşı cephe alacak bir komuta kademesi görüyor musunuz? Evet, görüyorum. Tek tek komutanlar üzerinde bir değerlendirme yapmıyorum ama şunu görüyorum: 30 bin FETÖ mensubu Türk Silahlı Kuvvetleri’nden temizlendikten sonra geriye ne kalır? Cumhuriyet ordusu kalır. Cumhuriyet ordusunu görüyorum ben. Güveneceğimiz bir ordu görüyorum. Türk ordusu önümüzdeki süreçte hem Amerika’nın hem İsrail’in tehditlerine karşı koyacaktır. Zaten Efes tatbikatıyla da bu tavrını gösteriyor.
Anketlere inanmıyorum, onları son derece tehlikeli görüyorum. Anketlerin seçmeni yönlendirdiğini, Amerika’nın ve sistemin Türkiye demokrasisine bir müdahalesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü sonuç itibarıyla anketler satın alınıyor. Biz yaptırmadık ama satın alındığını biliyoruz. Biz çarşıyı, pazarı dolaştığımız zaman görüyoruz.
İş birinci turda bitecek mi, ikinci tura mı kalacak? Biz “Meclisi gençleştireceğiz, hükümeti gençleştireceğiz” diyoruz. Listelerimizin başına hep 25-30 yaşında gençlik liderlerini koyduk. 19 Mayıs’larda, 29 Ekim’lerde, Gezi hareketinde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye mücadele eden gençlik liderlerinin hepsi şimdi milletvekili adayı. Nabız ne? Amerika’nın bu ambargosu bir başlangıçtır ve çok doğru bir tanıdır. Bu artık bir silah alışverişine karşı uygulanan yaptırım değil, Türkiye’yi kamp değiştirmeye, NATO’dan çıkmaya zorlayan bir sürece girdik. Burada Vatan Partisi’nin iktidar olması ve bir milli hükümetin kurulması dışında Türkiye’nin hiçbir seçeneği yok. Milli hükümet; Amerika’nın dayattığı ekonomiye ve bölünmeye direnen herkesten oluşacak. Bunun merkezinde de Vatan Partisi olacak. Şu anda burada en tutarlı, en kararlı ve en açık tavrı biz alıyoruz. Önümüzdeki süreçte bütün partilere şunu önereceğiz: Hiç kimseyi dışlamıyoruz. Diyeceğiz ki, “Gelin arkadaşlar, Amerika’nın tehdidini görüyorsunuz, ekonominin girdiği çıkmazı görüyorsunuz. Buradan üretim ekonomisiyle, milli ekonomiyle çıkılır. İkincisi; var mısınız Amerika’nın tehditlerine karşı durmaya?”
Bir tarafta Saadet Partisi’ne “FETÖ’cü”, CHP’ye “FETÖ’cü” deniyor… Öyle bir şey dedim mi? Yok. Şu anki yönetimleri anlamında örnek olarak söylüyorum. Ne Saadet Partisi yöneticileri ne CHP’nin ne de İYİ Parti’nin yöneticileri için öyle bir şey demedim, demem de. Bunlar çok yanlış.
Ancak şu yanlış: Millet İttifakı, PKK’nın desteklediği bir ismi Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacağını söylüyor. CHP yöneticileri ve Muharrem İnce, “Bir Kürt Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacağız” diyorlar. “Kürt” değil o, yani Kürt biziz; Türk de biziz, Kürt de biziz. Orada kastedilenin PKK olduğu belli; zaten adı da anıldı, HDP. HDP, Selahattin Demirtaş’ı Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacağını söyledi. Ben bunu bir uyarı olarak söylüyorum. Sayın Temel Karamollaoğlu ve Sayın Meral Akşener şunu açıklamadı: “Biz hiçbir zaman HDP’li bir Cumhurbaşkanı yardımcısıyla aynı hükümette, aynı koalisyonda ve aynı ittifakın içinde olmayacağız.” Hiç kimseyi suçlamıyorum, sadece bu kadar açık olmalarını istiyorum.
Sayın Meral Akşener’den şunu beklerim; çıksın, “Hayır efendim, biz kesinlikle HDP’nin içinde bulunduğu bir ittifakta yer almayacağız, HDP ile hükümeti paylaşmayacağız” desin. Eğer birileri HDP’ye Cumhurbaşkanı yardımcılığı veriyorsa, biz orada yokuz. Aynı çağrıyı Sayın Temel Karamollaoğlu’na da yapıyorum. Bunu söyledikleri zaman bütün problem çözülür. Muharrem İnce’ye ve Kemal Kılıçdaroğlu’na da çağrıda bulunuyorum. Maalesef tercihlerini HDP’den yana yaptılar. Biz “Gelin beraber seçime girelim ve hükümet olalım” dedik. İttifak kurulurken “Vatan Partisi mi, HDP mi?” sorusu önlerine geldiğinde, tercihlerini HDP yönünde yaptılar.
Çünkü ben Sayın Kılıçdaroğlu ile de konuştum. Sayın Meral Akşener ile konuşamadım ama partisinin üst düzey 3-4 yöneticisiyle görüştüm. Onlara açıkça şunu söyledim: “Önünüzde iki seçenek var; ya HDP ile birlikte bir ittifak yapacaksınız ya da Vatan Partisi ile. Vatan Partisi ile yaparsak hükümet oluruz, MHP ve AKP tabanından büyük oy alırız. HDP ile yaparsanız hiçbir şey olamazsınız ve Türkiye’ye çok büyük zarar verirsiniz.”
Vatan Partisi iktidara gelene veya milli bir hükümet kurulana kadar Türkiye çeşitli seçimler yapacak. Artık seçimi ne belirliyor? Amerikan namluları Türkiye’ye uzanıyor, Amerika Türkiye’ye ambargo koyuyor. Bunlar şaka değil; F-35’lere, F-16’lara, Patriot’lara ve diğer silahlara ambargo koyuyor. “Sen artık S-400 alarak Rusya ile iş birliği yapıp NATO içinde olamazsın, ben seni düşman kabul ediyorum” diyor ve PKK’yı üzerimize sürüyor.
Türkiye bir karar verecek: Ya Türkiye’yi borç batağına sürükleyen, bölen sisteme devam edecek ya da bir silkiniş yapacak. Bölünme ile sıcak para akışı arasında bir bağ var. Siz bölünmeyi reddediyorsanız ve borç batağında batmayı istemiyorsanız, o zaman milli hükümet seçeneği devreye girer. O da geliyor.
Türkiye bambaşka bir tablonun içine giriyor. 24 Haziran sonrasını belirleyecek olan şey, Amerika’nın ambargo kararları, İran’a yönelik tehditleri ve Türkiye’nin artık NATO standartlarında kalamayacağı gerçeğidir. Trump, nükleer anlaşmadan çekildikten sonra açıkça söyledi; “İran’a yaptırım uygulayacağız ve bunu kabul etmeyen ülkelere de yaptırım uygulayacağız.”
Ancak Almanya, Fransa, İngiltere ve Çin gibi ülkeler Amerika’ya karşı tavır alınca, Amerika kendi kendine yaptırım uygulamış oluyor. Son G7 toplantısında bunu gördük. İngiliz, Kanada ve Avustralya büyükelçileriyle görüştüm. O Batılı devletler de Asya’ya dönmeye başladı. Türkiye’de de Avrasya stratejisinin temsilcisi olan Vatan Partisi’ne yönelik eğilimler büyüyor. Amerika’nın ticaret ve gümrük savaşları Türkiye için çok iyi bir fırsat. Eğer biz bu ittifak potansiyelini, Çin’den Almanya, İngiltere ve Fransa’ya kadar uzanan çizgide iyi değerlendirirsek güvenliğimizi koruyabiliriz.
Bugün Türkiye’nin en önemli meselesi; tehdidin nereden geldiğini tespit etmektir. Amerika Türkiye’yi tehdit ediyor, silah ambargosu koyuyor, Doğu Akdeniz’de tatbikat yapıyor. Sen bu gerçeği görerek Türkiye’yi yönetebilirsin. Görmüyorsan yönetemezsin.
Milli hükümet, bir programdır. Bütün partiler bu program etrafında birleşebilir çünkü her partinin tabanında Türkiye’nin milli unsurları var. Cumhurbaşkanı olduğumda Cumhurbaşkanı yardımcılıklarını bu partilerin genel başkanlarına önereceğim: “Gelin Türkiye’yi birlikte yönetelim ama bir programla.” Hangi program? Bir; vatanın bütünlüğünü sağlamak ve Amerika’dan gelen tehditlere karşı net durmak. İki; üretim ekonomisine geçmek.
Tayyip Erdoğan bunu yapamıyor çünkü Suriye düşmanlığı bir çıkmazdır. Beşar Esad’a her sabah söven bir insanın Suriye ile iş birliği yapma şansı yok. Bu siyaset Türkiye’yi dünyadan koparıyor. Biz, “Suriye ile iş birliği yapacağız, toprak bütünlüğünü sağlayacağız ve misafir ettiğimiz Suriyelilerin vatanlarına dönmelerini sağlayacağız” diyoruz. Milli hükümet kurulduğunda, dış tehditleri de hep birlikte göğüsleyeceğiz. Göreceksiniz, Amerika’nın aldığı bu kararlar milli hükümet sürecini çok hızlandırdı. Peki Selçuk Bey, bir de göçmen politikasından bahsetmiştik. Suriyeliler meselesi; Suriye’nin toprak bütünlüğünü 2-3 ay içinde sağlarız. Türkiye, Suriye ile beraber olduğu zaman hızla toprak bütünlüğü sağlanır. Rusya, İran ve Irak da zaten bunu destekliyor. Ondan sonra Türkiye’ye göç etmiş olan Suriyeliler vatanlarına dönerler; evlerine, yurtlarına kavuşurlar. Tekrar çiftlerine, çubuklarına, fabrikalarına, iş yerlerine, dükkânlarına kavuşurlar ve böylece misafirlik dönemi de bitmiş olur.
Sayın Perinçek, lütfen buyurun. Milli mutabakat veya milli hükümet diyorsunuz, çeşitli partiler saydınız. Kamuoyu sizin HDP’ye yaklaşımınızı da biliyor. Sormayacağım çünkü Milli Mutabakat Hükümeti’nin önündeki sorun PKK’dır. Milli hükümet, PKK’yı bitirmek amacıyla kurulur. HDP’ye oy veren 6 milyon insan var, bu insanların Meclis’te ve devlette temsiliyeti konusunda bir sıkıntı yaşanır mı? Hayır, yaşanmaz. 6 milyon insanı terör örgütüne doğrudan destek veriyor şeklinde tanımlıyor musunuz? Hayır efendim, kesinlikle değil. Ancak bu insanlar Meclis’te bir terör örgütü tarafından temsil edilmeyecek; Vatan Partisi, CHP, AKP, İYİ Parti, Saadet Partisi tarafından temsil edilecekler. Bir terör örgütü aracılığıyla Kürt vatandaşlarımızın Meclis’te temsil edilmesini düşünmek, onlara karşı en ağır tavırdır. Zaten onlar da bundan kurtulmak istiyor.
Bakın, Türkiye PKK’yı temizlediği zaman HDP oyları biter. Afrin’e Türk ordusu girdiğinde HDP oyları yüzde üçün altına düşmüştü. 2002-2003’te PKK’yı temizlediğimizde de bu tarz partiler sıfıra yaklaşmıştı. Türkiye terörü temizlediği zaman o 6 milyon insan, etnik temelde kurulmayan ve bütün Türkiye’yi kapsayan partilere oy verir. 6 milyon insan üzerinden PKK’yı meşrulaştırmak büyük bir yanlıştır. “Gelin PKK’yı hükümete veya Meclis’e alalım” derseniz Türkiye terör sorununu çözemez. O insanlar topraklarını ekemez, hayvanlarını otlatamaz, çarşıda kepenklerini özgürce açıp kapatamaz. PKK gelir haraç toplar, kepenk indirtir. O 6 milyon insanımız da ekinini ekmek, fabrikasında çalışmak ve özgürce yaşamak için HDP’den kurtulmak durumundadır.
HDP ile Türkiye yaşayamaz ve terör sorununu çözemez. Çünkü HDP, PKK’nın temsilcisi olduğunu inkâr etmiyor. PKK’ya eleman ve malzeme gönderiyor, haraç topluyor, siyasi planda onu yasallaştırmaya çalışıyor. Türk Devleti de Ocak ayından bu yana HDP üzerinden PKK’ya 99 milyon Türk lirası yardım yaptı. Öyle bir akıl tutulması var ki, devlet hazinesinden PKK’ya para aktarılıyor.
Siz Türk solunun önemli bir ismisiniz, neden bugün solun HDP tarafından domine edildiğini düşünüyorsunuz? PKK’nın kuyruğuna takılan o yapılar, Amerika ve İsrail güdümüne girmiştir. Bir kısmı eskiden Sovyetler Birliği taraftarıydı, Sovyetler dağılınca Amerika’nın güdümüne girdiler. Bir kısmı bireysel terör hareketlerinde çıkmaza girip PKK’nın şemsiyesi altında toplandı. Onlarda sol adına hiçbir değer kalmamıştır; emperyalizmin piyonu haline gelmişlerdir. Onlardan “sol” diye bahsetmek, sola karşı büyük bir haksızlık olur.
Kürt politikamız 80 milyonun politikasıyla aynıdır. Kürt sorunu demokratik haklar açısından çözülmüştür. Kürt vatandaşımıza iş sağlayacağız; fabrikada çalışacak, hayvancılığını yapacak. Çankırı’da, Trakya’da, Ağrı’da ne vaat ediyorsak, Diyarbakır’daki Kürt vatandaşımız dahil herkese aynı şeyi vaat ediyoruz: Eşit, özgür vatandaşlık ve terörün son bulduğu bir ortamda refah.
Ana dil konusunda, ne Çerkezce ne Lazca ne de Kürtçe eğitim olur. Kürtçe öğrenmek zaten serbest, dershaneler açıldı ancak talep olmadığı için kapandı. Kürtçe hukuk, tıp veya iktisat eğitimi yapamazsınız; arkasında bir akademik gelenek yok. İşlenmemiş bir dille eğitim veremezsiniz. Abdullah Öcalan bile yaptığımız söyleşide, Kürdistan’ı kursalar dahi resmi dilin 50 yıl Türkçe olacağını söylemişti. Mazgirtli bir Kürt ile Vanlı bir Kürt Türkçe anlaşabiliyor, Kürtçe anlaşamıyorlar. Diyarbakır’da Eğitim-Sen’in yaptığı ankette bile ana dilin Türkçe olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde altmış beş yetmiş civarında. Türkçe artık o insanların hayatında birinci dil haline gelmiş durumda.
Faizler ve vergiler neden düşmüyor? Sistemin içindeki hükümetlerin, sıcak parayı çekmek için faizleri yükseltmekten başka çaresi yoktur. Bu, bataklıkta çırpınmaya benzer. Türkiye’yi batıran bir AKP iktidarıyla yönetim sevdamız olamaz. Ancak “Gelin, eğitim, ekonomi ve vatan bütünlüğü için milli bir hükümet kuralım” dendiğinde, programa uyulması kaydıyla kapımız herkese açıktır. Dolara talep olan bir ülkede, sıcak paraya ihtiyaç duyduğunuz sürece döviz fiyatlarının yükselmesi kaçınılmazdır. Üretim ekonomisine, yani bir milli direnme ekonomisine geçmeden Türkiye düze çıkamaz.
İçişleri Bakanı’nın “Kandil, PKK’nın ABD ve Avrupa ile iş tuttuğu yerdir” demesi doğru bir tespittir. Ancak hükümet, bir yandan Amerika’ya meydan okuyup PKK’ya silah verdiğini söylüyor, diğer yandan Amerika’yı “büyük müttefik” olarak görüyor. Bu, AKP iktidarının çıkmazıdır. Amerika’ya bağlı kalarak Türkiye’nin ne güvenliğini ne de ekonomisini çözme şansı vardır. PKK’yı Amerika ile el ele vererek halledemezsiniz. Yapılacak şey; Suriye, Irak, İran ve Rusya ile el ele vermektir. Zaten bu yönde adımlar atılmıştır. Nasıl Barzani’nin referandumunu bu ülkelerle birleşerek önledik? Bir başarı var, bir model oluştu. Denendi, sınandı, başardı. O zaman o modeli devam ettireceğiz. O model bize Doğu Akdeniz ve Ege’de de lazım. Çünkü biz Amerika ve İsrail ile Doğu Akdeniz ve Ege’de tek başımıza kalırsak çok ciddi tehlikelerle karşı karşıya geliriz. Suriye’nin kocaman bir sınırı var. Doğu Akdeniz’de Mısır’ın sınırı var. Suriye’nin derinliğinde İran var, Rusya var, Irak var, Çin var. Çin de Akdeniz’e Amerika’nın hâkim olmasını hiçbir şekilde istemez; çünkü İran ve Arap Körfezi’ni Amerika denetlediği zaman, Çin’in enerji kaynakları tehdit altına girer. Onun için Türkiye, bu dünya tablosundan yararlanarak bir ittifak birikimi oluşturmak durumunda. Bu oluşuyor zaten, bunu değerlendirmesi lazım.
Efendim, bir de “İstanbul’dan bayram yapar, başörtüsüyle alakalı neden yanıt vermedi?” diye bir soru geldi. Çok açık yanıt verdim: Türkiye’de birbirimizin yakasına, saçına başına yapışacak değiliz. Başörtülülerle başörtüsüzler savaşı, Türkiye için en ahmakça ve içine girdiğimiz süreçte ancak düşmanın kışkırtacağı bir çatışmadır. Bunu çok net olarak ifade ettik. Mevcut koşullarda devam edeceğiz; Türkiye’de oluşmuş bir şey var, bu sorun artık ortadan kalkmıştır. Bu bir kültürel tercihtir. İnsanlarımız mensup oldukları kültüre göre yaşarlar, bu kültür planında meseleler konuşulur, görüşülür ama çözülmüş, bitmiş olan sorunları tekrar Türkiye’nin önüne getirmek çok büyük hatadır.
Bedelli askerlik çok gündemde, ne söylemek istersiniz? Bedelli askerlik demek Mehmetçik’i kaldırmak demektir. Bakın, Mehmetçik Türkiye’nin ve demokrasinin temelidir. Mehmetçik bizim demokratik devrimimizdir; Mehmetçik geniş kitleler değil, Mehmetçik sipahi değil; Mehmetçik, Anadolu’daki sıradan vatandaşımızdır ve herkes Mehmetçik’le eşitlenmektedir. Türk ordusunun ve demokrasinin temeli Mehmetçiktir. Yalnız fukaralar bu ülke için savaşır, zenginler parayı ödeyip fukaraları sınıra yollar; böyle bir sistem Türk vatanını savunamaz.
Peki, askerlikle ilgili bir düzenleme düşünüyor musunuz? Var tabii. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta birliğini sağlamamız lazım. Erle ilgili kısımlarda, yani askerlik süresini kısaltmak gibi, tabii ki kısaltmamız lazım. Çünkü bedelli askerlik, kısaltmanın mümkün olduğunu gösteriyor. Daha kısa bir süreye bedelli askerlik yaptıracağımıza, herkesi daha kısa bir sürede eğitiriz, sonra evine yollarız. Vatanı savunmak gerektiği zamanda çağırırız, eline silah verir, seferber ederiz. Bu anlamda CHP ve Saadet ile aynı fikirdesiniz gördüğüm kadarıyla. Askerlik süresi kısaltılabilir ancak bunu Türk Silahlı Kuvvetleri ile konuşarak yapmak lazım. Ama bedelli askerlik gündeme getirilebildiğine göre, askerliği kısaltmak mümkün demektir. O zaman ne yapacağız? Bedelli askerlik gibi, bir kısmını tamamen askerlik hizmetinin dışında tutmak gibi büyük bir yanlışa yönelmeyeceğiz. Herkesten, diyelim iki ay, bir ay daha az ama asker ocağına gelecek ve eğitilecek. Vatan savunması için gerekli eğitimi, tecrübeyi alacak; ondan sonra evine gidecek ve vatan savunması gerektirirse o insanlar göreve çağrılacak.
Sayın Büyükşehir, sizde kalmıştık; bu profesyonel ordu kavramını hemen sorayım. Uzun süredir dolaşan bir kavram bu. Askeri kaynaklar ve uzmanlar ne diyor? Biz profesyonel orduya karşıyız. Bakın, uzmanlaşmış ordu başka şey, profesyonel ordu başka şeydir. Paralı orduyu kabul etmiyoruz. Ordunun içinde artık eskisi gibi kılıçla savaşılmıyor; gerçi kılıçla savaş bile esaslı eğitim gerektiriyordu ama şimdi teknik bilgi savaşlarda olağanüstü önemli. O bakımdan devamlılık da istiyor. Mesela teröre karşı mücadelede bir eğitim alıyor, tecrübe kazanıyor asker. Ondan sonra siz terhis edip yolluyorsunuz. O eğitim almış, tecrübe kazanmış askerle 5, 10, 15 sene devam edebilirsiniz. Bu anlamda profesyonelleşme faydalıdır, yararlıdır ve teröre karşı mücadele için gereklidir. Ama bu “profesyonel ordu” anlamına gelmez. Profesyonel ordu dediğiniz zaman paralı asker, yani lejyoner olur. Bu, Latin şövalyelerini Selçukluların alıp, Anadolu’daki Baba İlyas isyanlarını bastırmaları gibi bir şeydir. Mehmetçik’ten vazgeçmeyeceğiz. Para için ölünmez; kimse arsa için ölmez, vatan için ölünür. Onun için paralı askerlik vatan savunması için uygun bir çözüm değil.
Sayın Başkan, İsmail Kaplan’ın İstanbul’dan şöyle bir sorusu var: “Seçimler ikinci tura kalırsa Vatan Partisi kimi destekleyecek? Muharrem İnce’yi destekleyemeyeceği bilgileri doğru mu?” Hayır efendim. Vatan Partisi ikinci tura kalacak. Vatan Partisi hiçbir şekilde Türkiye’nin çıkmazlarını ve çözümsüzlüklerini desteklemeyecek. Ne Tayyip Erdoğan’ı destekler; borç batağında çırpınan bir seçenek Türkiye için söz konusu değildir. Ne de HDP ile birlikte hükümet olup HDP’yi Cumhurbaşkanı yardımcısı yapacak bir seçeneğin içinde olur. İkisi de çıkmazdır ve Türkiye bu seçeneklerden kurtulacaktır. Bu seçeneklerin içinde olan partilerde de önümüzdeki dönem çok önemli uyanmalar ve değişiklikler olacağını biz şimdiden görüyoruz.
Konunun dışında, Sayın Perinçek, şöyle bir soru var: Dünya Kupası’nda kimi destekliyorsunuz? Rusya’yı mı, Çin’i mi? Asyalıları destekliyorum. İlk gün Rusya kazandı, sevindim. Latin Amerikalıları da destekliyorum; mesela ilk gün Meksika, Almanya’yı yendiğinde sevindim. Almanya yine Moskova önlerinde hüsrana uğradı.
Peki paralı askerliğe karşısınız, paralı eğitime karşı mısınız? Eğitim parasız olacak. Eğitim ve sağlık en önemli kamu hizmetidir; parasız olmalıdır. Özel okulları kamulaştıracağız; bütün vakıf okullarını, tarikat, cemaat okullarını kamulaştıracağız. Özel okullar olmayacak, tek bir kamu eğitimi olacak. Cumhuriyet eğitimi veren, hem lise sonuna kadar temel kültürü almış hem de mesleki okullarda torna, freze gibi alanlarda Türkiye ekonomisinin nitelikli insan gücü ihtiyacına cevap veren bir eğitim sistemi olacak. Zorunlu din dersi konusunda tavrınız ne olacak? Din dersi zorunlu olmamalı, talep edenlere verilmeli, seçmeli olmalı. Dinler mutlaka; din tarihi, din felsefesi şeklinde tarih ve felsefe derslerinde anlatılmalı. Yani Hristiyanlık, Müslümanlık, Yahudilik ve Asya’daki çeşitli inançlar; dünya tarihinin ve bizim değerlerimizin bir parçası olarak öğretilmeli.
Son soruları alacağım, vaktimiz daraldı. Diğer Cumhurbaşkanı adaylarının ikramiye ve burs vaatlerine eleştirel yaklaşıyorsunuz. Sizin bir vaadiniz var mı? Emeklilikte yaşa takılanlar, 3600 ek gösterge ve 60-65 yaş emeklilik gibi sorunlara ne yapacaksınız? Biz üretim ekonomisinin kurulmasına yönelik planlar açıklıyoruz. Köylünün mazotunu 2 liraya indireceğiz, faiz borçlarını sileceğiz. Kredi borçlarını takside bağlayacağız. 80 küsur banka çok büyük bir israf, bunları 20 civarında, üretime yönelik sektör bankaları haline getireceğiz. Cumhuriyet böyleydi. Küçük, orta ve büyük sanayicimizi destekleyeceğiz. Ama öğrenciye “500 lira vereceğim, 800 lira vereceğim” diyenlerin vaatlerini doğru bulmuyoruz. Bu vaatleri verenler, o bütçeyi yönetme konumunda olmayacakları için bol keseden atıyorlar. Türkiye’nin ekonomisinin temel sorunlarını çözmeden bunların verilmesi mümkün değildir. Vatandaşımıza dürüst olmamız lazım; Türkiye’nin önünde tasarruf etmemiz ve zorlukları paylaşmamız gereken çetin bir dönem var. Vatandaşa “Sana şunu vereceğim” diye yalan söylemek yerine, “Ey Türk milleti, hiçbirimiz aç kalmayacağız, eğitim ve sağlık hizmetleri sürecek ama zorlukları hep beraber paylaşarak çıkacağız” demek lazım. Emeklilik yaşına gelince; çalışan insanların sırtında, üretmeden pay alan büyük bir yük yaratmak yanlıştır. Demirel döneminde 35 yaşında emekliliğin Türkiye’yi ne hale düşürdüğünü gördük. Çalışabilecek çağda olan insan onurlu bir şekilde çalışmalıdır.
Sayın Büyükşehir, sizden de son sorunuzu alalım. İddialısınız ve uzun yıllardır siyaset arenasındasınız. Velev ki Vatan Partisi birinci turu geçemedi, o zaman ne olacak? İkisi de çıkmazdır. Birisi borç batağındaki bir ekonominin temsilcisi, öbürü de yanına HDP’yi, PKK’yı, FETÖ’yü almış. Bu projelerle Türkiye’nin sorununu çözmek mümkün değil. Ama her ikisinin seçmen kitlesinde de çok büyük bir milli çoğunluk var. Ben o tabanlardan vazgeçmiyorum. Türkiye şu an bir uyanış sürecine girmiştir. Amerikan ambargosu bir süreçtir, tarih omuzlarımıza yapıştı ve bizi sallıyor. Herkes kendini gözden geçirmek zorunda. Amerika ile uzlaşarak, dans ederek çözüm üretme dönemi bitmiştir.
Son olarak, hiç kot pantolon giymemişsiniz, doğru mu? 1950’lerde büyüdüm ve Amerika’nın Türkiye’ye girmesine hep tepki duydum. Amerikan kültürünün, “kovboyculuk” oyunlarının girmesine karşı çıktım. “Türk tarihinden oyun oynayalım” dedim. Ailemden aldığım milliyetçi kültürle, o Amerikan dayatmalarına çocukluğumdan beri tepkiliyim. Kot pantolon konusu da bu tepkinin bir yansımasıdır.
Programımızın sonuna geldik. Katıldığınız için teşekkürler. Biz de birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

