Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin mantığı açıktır. Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki bir… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. İzleşen değil, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Mutlu akşamlar efendim. “Çıkış Yolu”nda karşınızdayız. Günlerdir beklediğiniz program. Bugünü iple çektiğinizi biliyoruz. Çünkü yayın öncesinde hem sorularınızla hem de telefonlarınızla Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in bugün vereceği mesajları bekliyorsunuz. Sayın gazeteci büyüğümüz Rafet Ballı normalde programımızı sunuyor, dönem dönem biz kendisine vekalet etmeye çalışıyoruz. O da küçük bir mazereti dolayısıyla bugün programımıza katılamadı. Efendim hoş geldiniz.
— Merhaba, hoş bulduk. Bugün Sayın Tevfik Kadhan, Aydınlık Gazetesi Genel Müdürü ile birlikteyiz. Sorularımıza başlayalım isterseniz.
— Ben de hoş geldiniz diyorum. Merhabalar, hoş bulduk.
Efendim, Türkiye İttifakı şu an gündemde. İlk gündeme düştüğü andan beri neredeyse kamuoyunu birinci sırada meşgul eden konu bu. Çok da vakit kaybetmeden Türkiye İttifakı ile ilgili ilkeler daha çok tartışılıyor. Nasıl bir altyapısı olmalı? Nasıl bir yöntemle inşa edilmeli? Siz bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Evet, Türkiye İttifakı bir kere şunu saptayalım; bir mecburiyet. Yani Türkiye İttifakı olacak. Neden olacak? Çünkü artık Türkiye’yi tek başına AK Parti hükümetinin, Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yönetmesi bundan sonra mümkün değil. O devir arkada kaldı. Türkiye’nin önünde çok büyük zorluklar var. Bu zorlukları ancak geniş tabana oturan, milletin geniş güçlerini kucaklayan, seferber edecek ve bütün üreticilere dayanacak bir hükümet aşabilir.
Zorlukları paylaştıracak bir kere. Önümüzde zorluklar var, bunları paylaştırabilmek için toplumun geniş kesimlerinde bir otoritesi olacak. Tabii AK Parti inişte olan bir parti. Ekonomi onları hızla eritiyor, dolayısıyla toplum içindeki otoritesi de zayıfladı. O bakımdan, Türkiye’nin geniş güçlerini bu zorluklara karşı seferber edebilecek kudret ve imkânlar, tek başına AK Parti ile olmaz.
Ama AK Parti’siz bir hükümet de Türkiye’nin önünde gözükmüyor. Özellikle bunu söylediğim zaman itiraz eden izleyicilerimden rica ediyorum; gerçekçi olun. Bugünkü güçler dengesinde Amerika’ya dayanarak Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, PKK, HDP ve FETÖ ile bir hükümet mi kuracaksınız? Bu hükümete Türkiye katlanmaz, Türkiye böyle bir hükümeti kurdurmaz. Türk milleti böyle bir hükümetin yönetimi altında önümüzdeki dönemi aşamaz. Onun için AK Parti’nin olmadığı bir hükümet de mümkün değil.
Peki, tek başına Türkiye’yi bundan sonra AK Parti yönetemeyeceğine göre bir “Türkiye İttifakı” olacak. Biz buna “Milli Hükümet” diyoruz, yahut da “Üreticilerin Milli Hükümeti”. Çünkü üretim devrimi Türkiye’nin önünde bir mecburiyettir. Vatan bütünlüğü de ikinci önemli program maddesidir. Onun için “Üreticilerin Milli Hükümeti” adını veriyoruz.
Sayın Tayyip Erdoğan da “Türkiye İttifakı” diye söz etti fakat bu, şu anda çok somut olarak belirginleştirilmiş değil. İki önemli tespiti var; “güvenlik ve ekonomi” dedi. Yani programında iki ana madde oluyor. Biz de hep güvenlik ve ekonomiyi vurguluyoruz; vatan bütünlüğü artı üretim ekonomisi. Ama bir hükümet olması için, öyle çok uzun ayrıntılı olmasa da ana maddelerin belirgin olması lazım. Onu da keyfi olarak saptayamayız. Türkiye’nin önündeki sorunları neyse onu çözeceğiz, milli hükümetin programı o olacak.
Peki, bu milli hükümet nasıl oluşturulacak? AK Parti’nin içinde bir grup var; “Biz Kürt açılımından vazgeçerek hata yaptık, tekrar Kürt açılımına dönelim” diyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi zaten şu anda HDP ve PKK ile ittifak halinde. “AK Parti ile CHP arasında, Amerika’dan da döviz musluklarını açmasını sağlayacak bir ittifak oluşturalım” diyen bir grup var. Bunlar Tayyip Erdoğan’ı “Davutoğlu’laştırmaya” çalışıyorlar. Başarı şanslarını sıfıra yakın görüyorum ama arkasında Amerika var.
Böyle bir programla; yani Kürt açılımı, Ermeni açılımı, Amerika’nın dayattığı programı kabul etmek; Güneydoğu’da belediyelere geniş yetkiler tanımak, Doğu Akdeniz’de boyun eğmek gibi bir rota ile CHP ve AK Parti’yi bir araya getirmeye çalışıyorlar. Burada da Milliyetçi Hareket Partisi’ni dışlamak istiyorlar.
Bir başka proje; partilerle ittifak yapmayalım, fakat Bakanlar Kurulu’nda değişiklikler yapalım, farklı görüşlerden, Türkiye’de sevilen insanları alalım diyorlar. Bir de Vatan Partisi’nin savunduğu; AK Parti, CHP, MHP ve Vatan Partisi’nin; vatan bütünlüğü, terörü temizlemek ve üretim devrimini inşa etmek temelinde bir hükümet kurması projesi var.
Efendim, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Biz bu ittifak çağrısının ne olduğunu bilmiyoruz, Cumhur İttifakı’nı biliriz” şeklinde bir açıklama yaptı. Siz bu çıkışı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tahmin ediyorum, o da AK Parti içerisindeki bu Kürt açılımına dönme eğilimini saptadı ve Türkiye İttifakı’nı böyle yorumladı. MHP’nin dışlandığı bir Türkiye İttifakı projesinin yürürlükte olduğunu düşünüyor olsa gerek ki bu şekilde bir karşı çıkışı oldu. Ama ben AK Parti’nin MHP’den vazgeçeceğini sanmıyorum. Çünkü MHP, PKK’ya karşı kararlı tavrı temsil ediyor. Türkiye’nin PKK ile mücadeleden vazgeçmesi mümkün değil. MHP’yi dışlayıp HDP’nin içine katıldığı bir hükümet Türkiye’nin önünde yok. Onun için Devlet Bahçeli’nin bu endişeleri çok gerçekçi gözükmüyor.
Peki, son günlerde sosyal medyada sekiz maddelik bir Türkiye İttifakı program taslağı dolaşıyor. Bunun Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlandığına ilişkin yorumlar var. Siz bu sekiz maddeyi okudunuz mu?
Okudum. Kesinlikle Sayın Tayyip Erdoğan’ın onayıyla veya onun önderliği altında hazırlanmış bir sekiz madde değil. AK Parti içerisinde küçük bir grubun hazırladığını öğrendim. Cumhurbaşkanı’nın o maddelerle ilgili olumlu veya olumsuz bir görüşü yok, onun inisiyatifi dışında hazırlanmış. Ama o sekiz madde aslında Türkiye’nin ihtiyacı olan, özellikle emperyalizmle mücadele, bağımsızlık ve teröre karşı duruş gibi çok önemli maddeler.
Yani herkes şunu görüyor: Tek başına AK Parti yönetemeyecek. O zaman yeni bir hükümet oluşacak ve bütün güçler o yeni hükümete ağırlıklarını koyuyorlar. Şu anda yürürlükte olan anayasaya göre Cumhurbaşkanı isterse partileri çağırıp; “Gelin beraber önümüzdeki zorlukları aşalım, üretim ekonomisini inşa edelim, terörün kökünü kazıyalım, Avrasya’ya yönelişimizi sürdürelim” diyebilir. Uygun ilkeler olduğunda siz parti olarak buna nasıl bakarsınız?
Zaten biz o projenin sahibiyiz. Milli hükümetsiz Türkiye’nin buradan çıkamayacağını biz yıllardır söylüyoruz. Türkiye ekonomisi batağa saplanmış durumda. Buradan çıkış ancak işçisiyle, çiftçisiyle, küçük-orta sanayicisiyle, esnafıyla, büyük sanayicisiyle üreticilerin seferber edilmesiyle olur. Vatan Partisi’ne görev düştüğü zaman, Vatan Partisi bu projenin sahibi olarak o görevini yerine getirir.
Efendim, size kabinede bir görev teklif edilirse çalışmayı düşünür müsünüz?
Programına bakacağız. Vatan Partisi görevden kaçmaz, zorluklardan kaçmaz. Biz Silivri duvarını yıkan, 15-16 Temmuz gecesi FETÖ darbesinin ezilmesinde en kararlı tavrı alan partiyiz. Ancak bunlar bugün konuşulacak konular değil. Eğilimler ortaya çıksın, bir takım tecrübelerden sonra buraya gelinebilir. Şu anda ben, Tayyip Erdoğan ve AK Parti yönetiminin sürecin yeterince farkında olmadığını, orta vadeli bakmadıklarını görüyorum. Böyle yapmak sadece günü kurtarmaktır. Günü kurtaran bir projeden de söz edemeyiz; çünkü günü kurtarmaya kalktığınızda ortada ne bir proje ne de bir tasarım vardır. Vatan Partisi, günü kurtarmaya yönelik siyasetlerin içinde yer almaz. Çünkü kurtarılacak bir “gün” değil, bir Türkiye vardır. Günü kurtararak Türkiye’yi kurtaramazsınız. Türkiye bu yüzden bir çıkmaza girdi; bunu saptamamız lazım. Peki, bu çıkmazdan nasıl çıkılır? Çıkmaz bir sokağa girerek, duvarın üzerine yürüyerek çıkamazsınız; geri dönüp çıkmanız gerekir. Nedir bu çıkmaz? Borçlanma ekonomisinin çıkmazıdır; yani borcu borçla çevirmek. Türkiye, “Borcu borçla çevirme ekonomisinde ısrar ediyorum, muslukları Amerika açacak, oradan krediler akacak; işte böylece Türkiye’nin 2-3 ayını daha kurtarırız, sonrasında Allah kerim” diyerek duvara doğru yürümekte ve kafasını duvara çarpmaktadır. Hâlbuki yapılması gereken, mevcut sistemi reddetmektir. Yani borçlanma ekonomisi, “neoliberal” dediğimiz dönem bitmiştir. Türkiye’nin böyle devam etmesi mümkün değildir. Bugünkü bunalım, musluklar geçici olarak açılsa bile iki ay sonra çok daha ağır bir şekilde gelecektir. Türkiye’yi Amerika Birleşik Devletleri’nin kurtarması mümkün değildir; istese de kurtaramaz. Çünkü Türkiye’yi batıran zaten Amerika’dır ve dayattığı ekonomiyle Türkiye batmıştır. Şimdi o ekonomi devam ettirilirse Türkiye nasıl kurtulacak? Amerika’nın dayattığı programla Türkiye’nin kurtulması mümkün değil, aksine borç batağına biraz daha saplanma olasılığı var. Başka da bir olasılık görünmüyor.
Amerika’nın dayattığı çözüme boyun eğerek Türkiye’nin ilerlemesi mümkün değildir. Daha somut konuşalım; bunu zaten Amerikan senatosuna iki senatörün verdiği önergede de görüyoruz. Amerika, Türkiye ekonomisini birkaç aylık kurtaracak krediyi bazı şartlara bağlıyor: “Kürdistan’da özerklik şartını kabul edeceksin, Kıbrıs’tan Türk askerini çekeceksin, Doğu Akdeniz’de Amerika-İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs dörtlüsüne teslim olacaksın, Mavi Vatan’dan ve oradaki doğal gaz, petrol, enerji kaynaklarından vazgeçeceksin, S-400’leri almayacaksın.” Şimdi bunları kabul ettiğinizde, sadece Rus uçağını değil, Rus uçak filosunu düşürmüş olursunuz. Rus uçağı düştükten sonra yaşadığımız ekonomiyi hatırlayın; turizm darmadağın oldu, tarım üreticileri perişan oldu, ticaret ağır darbe yedi ve Sayın Tayyip Erdoğan Putin’den özür dilemek zorunda kaldı. Şimdi çok daha ağırını yapıyorsunuz. Bir uçağın düşmesinin ötesinde, S-400’den vazgeçmek gibi… Zaten Temmuz ayında S-400’ler geliyor, nasıl vazgeçeceksiniz? İkincisi, Doğu Akdeniz’i Amerika’ya teslim ettiğiniz zaman sizi ne Çin ne Rusya ne Suriye alkışlar; İran artık dostunuz olmaz. Bu şartları kabul etmenin güvenlik açısından olduğu kadar, ağır ekonomik maliyetleri de vardır. Bu nedenlerle, o Amerika dayatması Türkiye için geçerli bir yol değildir ve Türkiye bunun geçerli olmadığını önümüzdeki günlerde görecek.
Siz ekonomiye değindiniz, peki Asya’yla bütünleşme süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Son olarak, Kuşak ve Yol Zirvesi’ne 40 lider davet edildi ancak Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan davet edilmedi, bakan seviyesinde katıldık. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Doğu Türkistan meselesi; Türklükle, Uygurlukla hiçbir ilgisi olmayan, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir aracı olan ve Birleşmiş Milletler’in de terör listesinde bulunan örgütler, Türkiye’de elverişli koşullar bulabiliyor. O terör örgütünü temsil eden kişileri valiler kabul edip fotoğraflar çektiriyor. Anadolu Ajansı bu konuda yalan ve uydurma haberler yapıyor, Dışişleri Bakanlığı olumsuz açıklamalar yapıyorsa, Çin Halk Cumhuriyeti’nin tepki göstermesi beklenen bir olaydır. Biz “Çin çok iyi yapıyor” demiyoruz ama devleti yönetmek, bu ihtimalleri görerek olur. Siz, Çin’in en hassas olduğu terörle mücadele konusunda, “Çin’in PKK’sı” diyebileceğimiz terör örgütüne karşı Türkiye’nin resmi temsilcileriyle olumlu bir tavır sergilerseniz, Çin bu konularda bizim PKK konusunda yaptığımız gibi kayıtsız, gevşek değildir; son derece duyarlıdır. Çin’in hassasiyetlerini biliyoruz. Bu hassasiyet Türkiye tarafından dikkate alınmadığı zaman maalesef Türkiye geri düşüyor. İki sene evvel, Kuşak ve Yol Projesi’nin ilk büyük toplantısında merkezde Şi Cinping, hemen yanında Sayın Tayyip Erdoğan vardı. Türkiye merkezdeydi; ama terörle mücadele konusundaki yanlışlar sonucu, Türkiye için çok önemli olan bu projede kenara düştü. Türkiye ekonomisi; İran’sız, Rusya’sız, Çin’siz, Irak’sız, Azerbaycan’sız yani enerji güvenliğimizi sağladığımız ülkeler ve en büyük ticaret ortaklarımız olmadan üretim devrimini başaramaz. Türkiye ancak bir Avrasya iklimi içinde üretim ekonomisi inşa edebilir.
(Ara not: Programın devamında Türkiye İttifakı, Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu gibi isimler ve erken seçim tartışmaları ele alınacaktır.)
Abdullah Gül’ü unutacak kadar zaman geçmedi; daha dün Cumhuriyet Halk Partisi’nin, HDP’nin ve Saadet Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayıydı. Abdullah Gül artık AK Parti’nin bir parçası değil; CHP, HDP (yani PKK), FETÖ koalisyonunun adayıydı. Türkiye’nin önünde bir hükümet sorunu var; Cumhurbaşkanlığı sisteminde Tayyip Erdoğan hükümetin başı olsa da toplumda otorite ve itibar kaybettiğinizde, ekonomi çıkmaza girdiğinde hükümetler sorgulanır. Öyle bir döneme girdik ki Tayyip Erdoğan’ın artık tek başına Türkiye’yi yönetemeyeceği bir gerçek. Bu eski hükümet projesi; CHP, Abdullah Gül, Davutoğlu, HDP, PKK, FETÖ ve İYİ Parti, yeniden Türkiye’nin gündemine geldi. Abdullah Gül burada çok açık bir şekilde AK Parti ve MHP ittifakının tarafında değil, öbür tarafta, Amerika’nın güdümünde olan ittifakın içinde, hatta belki de o bloğun liderlerinden biri olarak duruyor. Bu yorumu onun siciline dayanarak değil, doğrudan bugünkü pratiğine ve durduğu yere bakarak yapıyoruz. Bütün söylemleri, dış politikası ve iç politikası, o blokta durduğunu gösteriyor.
Peki, bu bir erken seçim getirir mi? Cumhurbaşkanı dirayetli davranmaz ve bir an evvel partileri bir araya getirip ekonomi ve güvenlik sorunlarını çözecek, milleti seferber edecek bir “Milli Hükümet” kurmazsa, Türkiye büyük bir huzursuzluk yaşar ve bu da erken seçimi getirir. Türkiye, bocalamalardan sonra üretim devrimini yaparak ve vatan bütünlüğünü sağlayarak en sonunda bu çıkmazdan kurtulur, batmaz. Ancak Cumhurbaşkanı cesur, kararlı adımlar atmazsa Türkiye erken seçime gider.
Yerel seçimlere baktığımızda, AK Parti’nin oylarında büyük bir düşüş olmasa da İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya gibi Türkiye’nin geleceğini belirleyen, sanayinin, işçi sınıfının, sendikaların ve kültürün merkezi olan kentlerde kaybetti. Türkiye’yi Bayburt veya Nevşehir’den yönetemezsiniz; bu büyük sanayi kentleri Türkiye’nin yönelişlerini belirliyor.
İYİ Parti konusuna gelince; o zaten Amerika tarafından MHP’yi bölmek için icat edilmiş geçici bir partiydi. NATO’ya ve Amerika’nın dış siyasetine sadık olan bu yapı, MHP’yi bölerek bir kesimi CHP ve HDP ittifakının içine taşıdı. İYİ Parti’ye burada bir rol verildi, o da rolünü oynadı. Ancak bu tür partiler kalıcı olamaz. CHP varken neden İYİ Parti olsun? MHP bir köşeyi, AK Parti bir köşeyi, Vatan Partisi ise en net köşeyi tutuyor; ancak İYİ Parti’nin kalıcı bir yeri yok. Cumhuriyet Halk Partisi, HDP ile ittifak köşesini tutuyor ve ondan kesinlikle vazgeçmiyor. Bu durum Amerika için en önemli özelliği. İyi Parti de bu köşelerin arasında, CHP’ye yakın olmakla birlikte orada da tam “köşeli” bir duruş sergileyemiyor; kararlı ve berrak bir politika izleyemiyor. MHP kökenli olduğu için bu konuda cesur olması zor. Bir taban uyumsuzluğu var; tabanı onu kolay kolay kabul etmiyor. Bunu Abdullah Gül projesinde de gördük. Tabanı Abdullah Gül’ü istemedi. Şimdi de partinin bölündüğünü görüyoruz; zaten devamlı eriyor ve çözülüyor.
Türkiye İttifakı tartışmasında da bir farklılık yaşadılar. Özellikle Müsavat Dervişoğlu olumlu bir açıklama yaparken, diğer genel başkan yardımcıları tam tersi yönde karşı açıklamalar yaptılar. Bu neye işaret ediyor? Partinin bölündüğüne. Yani köşe tutmayan, köşeli olmayan, açık ve berrak siyasetleri olmayan partiler bu tür süreçlerde yaşayamaz. Çünkü süreç, ortalıkta dolaşmayı kabul eden veya taşıyabilecek bir süreç değil. Ara güçler bu tür süreçlerde hızla erir ve kaybolur. Köşelerdeki güçler ya da mevzilenmede net, safını ve programını açık belirleyen güçler yaşayabilir.
Burada temel mesele nedir? Türkiye’de milli güçler var. Milli oldukları nereden belli? PKK’ya ve FETÖ’ye olan tavırlarından. FETÖ, Amerika’nın “Gladyo”sudur; PKK ise Amerika’nın üzerimize sürdüğü piyon bir terör örgütüdür. Tabii arkalarında Amerika Birleşik Devletleri var ve onun bir ekonomi programı da mevcut. Şimdi, orada konumlanabilirsiniz ama yenilirsiniz. Yeniliyorlar, yenilecekler, yerle bir olacaklar. Amerika’nın yanında konumlanmak, büyük bir süper devletin güdümünde olduğunuz için bir “köşedir” ancak bir de milli güçler var. Bu karşılıkta Vatan Partisi, en kararlı, en tutarlı ve merkezde odaklı olan partidir.
Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül konusuna gelince; Davutoğlu’nun Gül’den ayrı hareket ettiği söyleniyor, yayınladığı deklarasyon da bunu gösteriyor. Özellikle AK Parti içerisinden, Ahmet Davutoğlu’nun pek şansı olmadığına dair yorumlar yapılıyor. Program itibarıyla ya da matematiksel durum açısından bir şans görüyor musunuz? Ahmet Davutoğlu ile Abdullah Gül en sonunda birleşirler çünkü programları aşağı yukarı aynı. Belki Abdullah Gül karakter olarak çok ihtiyatlı, aşırı garantici ve risk almayan bir kişiliğe sahip. O bakımdan kafa ve program olarak Davutoğlu ile aynı olduğu halde, kendisi daha sivri olduğu ve AK Parti içerisinde daha dışlanmış olduğu için onunla yan yana görünmek istemiyor olabilir. Ama sonuç itibarıyla hayat onları birleştirecek. İki ayrı grup gibi görünüyorlar ama aslında tek bir grup bunlar. Abdurrahman Dilipak, “Aynı mezara bile girmezler” diye yazdı ama aslında kadrolarına baktığınızda, Ali Babacan ve diğerleri dahil, ikisi de Amerika Birleşik Devletleri’nin öngördüğü programı savunuyorlar. Bu bakımdan Cumhuriyet Halk Partisi’ne benziyorlar bile demeyeceğim, doğrudan aynılar.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin programı ile Abdullah Gül ve Davutoğlu’nun programı arasında hiçbir fark yok. Hatta İmamoğlu en son Kur’an tilavetleriyle mitingler açmaya, camilere gidip Yasin okumaya başladı. Davutoğlu’nu da, Abdullah Gül’ü de, herkesi de geride bıraktı; Saadet Partisi’ni bile. Türkiye tarihinde görülmemiş bir şey bu. Kendi partililerime sordum; parti tarihlerinde Kur’an tilavetiyle açılan tek bir miting olmadığını söylediler. Esas mesele, Amerika’nın onları birleştirmesidir.
İYİ Parti, bir meclis önergesi vererek Cezayir “soykırımının” tanınmasını istedi. Siz de buna itiraz eden bir yazı yazdınız. En azından bunun bir önerge veya TBMM kararı olamayacağını, parlamentoların soykırıma hükmetmeye yetkisi olmadığını belirttiniz. Bu konuda neler söylersiniz?
İYİ Parti o kadar derme çatma bir parti ki, kanun nedir, TBMM kararı nedir; bu ayrımları bile bilmiyor. Kanun geneldir; bireyler veya tek bir olay için kanun çıkmaz. Eğer Fransa’nın Cezayir’de soykırım yaptığına dair bir şey yapılacaksa, bu ancak bir TBMM kararı olabilir, kanun olamaz. Ama İYİ Parti bunu bilmiyor. Daha önemlisi, İYİ Parti’nin bu önergesi; grup başkan vekilinin imzasıyla, yani partiyi temsil eden en yetkili kişinin imzasıyla verilmiştir. Bu önerge, aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası planda “Doğu Perinçek-İsviçre” davasıyla kazandığı mevziye bir dinamittir. Neden dinamit? Çünkü biz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına dayanarak şunun altını çiziyoruz: Devlet başkanları, belediyeler, üniversiteler veya parlamentolar soykırıma hükmedemez, yetkili değillerdir. Yetkili olan; 1948 BM Soykırım Sözleşmesi’ne göre, olay nerede oluyorsa oranın yerel mahkemesi veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’dir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Fransızların Cezayir’de soykırım yaptığına dair bir hüküm veremez. Böylece Meclis kendi yetki sınırlarının dışına taşmış ve uluslararası hukuku çiğnemiş olur. İsviçre veya Alman Meclisi geçmişte bazı kararlar aldı ancak biz, “Siz yetkili değilsiniz” diyerek Almanca sloganlarla onlara karşı yürüdük. Nitekim Merkel de Alman Meclisi’nin aldığı kararın hukuki değil, siyasi bir karar olduğunu ifade etti. Elimizde üç tane AİHM kararı var; Perinçek-İsviçre davası, Ali Mercan davası ve diğerleri… Bu kararlarda yetkili mahkemenin uluslararası mahkeme veya yerel mahkeme olduğu vurgulanıyor. 1915 olayları konusunda da soykırım hükmü yoktur. Böyle bir içtihat kazanılmışken, kalkıp Fransa’ya karşı hukuk dışı bir girişimde bulunmak, İYİ Parti’nin Türkiye’nin tezlerinden habersiz olduğunu ve bizi gülünç duruma düşüreceğini gösteriyor.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın 24 Nisan’da, bahsettiğiniz kararlara atıf yapan bir görsel yayınlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ali Mercan davasında karar oy birliğiyle çıktı. Artık bu bir uluslararası içtihat oldu. Dışişleri Bakanlığı’nın bunu bir “devrim” olarak nitelemesi çok doğrudur. Türkiye’nin Ermeni meselesindeki mücadelesinde bu bir devrimdir. İşi kökten çözdük, bitirdik. Dışişleri Bakanlığı’nın bu mevziye yerleşmesi ve oradan hücuma geçmesi son derece önemlidir.
Son günlerde partinizin Gençlik Örgütü’nün 25. yıl kutlamalarına Osmanlı Ocakları temsilcilerinin katılması tartışma yarattı. Bu konudaki görüşleriniz nedir?
Bu, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı en önemli ve ümit verici olaylardan biridir. Osmanlı Ocakları ve Türkiye Gençlik Birliği (TGB) şunu diyor: “Atatürk ortak değerimizdir, vatanımızın birliği için bölücülüğe, PKK’ya ve FETÖ’ye karşı el eleyiz.” Kim bundan rahatsız? PKK, FETÖ ve Amerika. Çünkü Türk gençliği Atatürk bayrağı altında birleşiyor. HDP’nin gençlik teşkilatına da çağrı yapıyorum: Eğer terör örgütlerinden vazgeçerlerse, onlar da gelsinler, Atatürk’e bağlılık göstersinler ve Türk gençliğinin bir parçası olsunlar.
Osmanlı Ocakları ile Türkiye Gençlik Birliği’nin bu şekilde bir araya gelmesi, aynı zamanda AK Parti, CHP, MHP ve Vatan Partisi’ne de bir mesajdır. Diyorlar ki: “Bir araya gelin, hükümet kurun, zorlukların üzerine gidin, vatanın bütünlüğünü sağlayın, terörü bitirin.” Aslında milli hükümetin bir modelini gençlik oluşturuyor. Cumhuriyet Halk Partisi, Kandil’in güdümündeki HDP ile ittifak yapacağına, PKK’ya karşı başını kaldıran gençlerle ittifak yapsın. Ne diyelim, okuyalım mı? “Aydınlık Bir Gelecek İçin Türkiye İttifakı” yazının başlığı. Belki buraya yansıtabilirlerse okuyabiliriz. Ekrana da verelim arkadaşlar. Evet.
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak emperyalist güçlere karşı ciddi bir mücadele veriyoruz.” Bu satırları yazan, Osmanlı Ocakları’nın yöneticisi. Evet, ben okuyayım. Osmanlı Ocakları yöneticileri diyor ki: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak emperyalist güçlere karşı ciddi bir mücadele veriyoruz.” Doğru. “Sevr’in 100. yıl dönümünde bizlere dayatacakları şeylere karşı uyanık ve birlik olmak zorundayız.” Bu da doğru. “Cumhurbaşkanımızın ‘Türkiye İttifakı’ mesajını dikkate alarak milli duruş çizgisinde olduğunu iddia eden bütün parti ve sivil toplum kuruluşlarının Kuvayi Milliye ruhu ile ortak değerler çerçevesinde bir araya gelmeleri gerektiğini düşünmekteyim.” Bu da doğru. “Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ilkesiyle, bayrağımızın gölgesinde ve Mustafa Kemal Atatürk’ün çizgisinde buluşmamız gerektiğini düşünüyorum.”
Bakın, bu söylediklerinin içinde itiraz edebileceğimiz, paylaşmayacağımız tek bir cümle, tek bir fikir yok. Atatürk de var, vatan bütünlüğü de var, Kuvayi Milliye de var. Efendim, Türkiye Cumhuriyeti’nin emperyalist güçlere karşı mücadele ettiğini söylüyor; bugünkü mücadelenin anlamını, kimle mücadele ettiğimizi doğru koyuyor. Çok güzel, Sayın Gökhan Taş… Osmanlı Ocakları yöneticilerinden çok güzel bir yazı, çok güzel bir mesaj.
Neden rahatsız oldular efendim bu birliktelikten? Atatürk düşmanları rahatsız olur. Kuvayi Milliye düşmanları rahatsız olur. Türkiye İttifakı’na, yani gerçek anlamda milli bir Türkiye İttifakı’na karşı olanlar rahatsız olur. Amerikancılar rahatsız olur, emperyalizm taraftarları rahatsız olur, Atatürk çizgisinde gençliğin buluşmasına karşı çıkanlar rahatsız olur. Kimlerin rahatsız olacağı zaten bu mesajda var.
Efendim, bu konuyla ilgili başka bir mesajınız var mı? Valla bu çok güzel bir müjde gibi. Buradan tekrar ediyorum: Türkiye Cumhuriyeti’nin emperyalizme karşı mücadelesi, Türkiye İttifakı temelinde bütün parti ve sivil toplum kuruluşlarının Kuvayi Milliye ruhu ile birleşmesi, ortak değerlerin benimsenmesi, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ilkesiyle Mustafa Kemal Atatürk’ün çizgisinde buluşmak… Ben bu programa, Osmanlı Ocakları yöneticisinin ifade ettiği bu programa Ülkü Ocakları’nı da davet ediyorum, Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik Teşkilatı’nı da davet ediyorum. “PKK terör örgütüne karşı mücadelede ben de varım, FETÖ’ye karşı mücadelede ben de varım” diyorsa buyursun. HDP Gençlik Teşkilatları’nı da davet ediyorum, Saadet Partisi’nin gençlik teşkilatlarını da… Gençliğin buluşacağı yer, Atatürk’ün çizgisidir.
Çizgi diyor bakın, o da çok önemli. Mustafa Kemal’in çizgisi, Atatürk’ün çizgisi. Yine bu konuyla ilgili izleyicilerden soru geldikçe… O kadar güzel ifade etmiş ki… Bizde var böyle bir takım kuruntulu insanlar. “Mustafa Kemal de var, niye Atatürk yok?” diyor. “Atatürk dese niye Mustafa Kemal yok?” diyor. Veya efendim, “Atatürk’te buluşmak” desek “Atatürk’te buluşmak” diyor ama çizgi sözü bile burada çok önemli. Çünkü sırf bir simge olarak değil, bir program olarak, bir çizgi, bir yol olarak bu açıklama benimseniyor. Toplumda olan her şey Vatan Partisi’nde de vardır.
Atatürk çizgisi demişken, son günlerde Atatürk açıklamanız yine oldukça tartışıldı; 23 Nisan’ın Çocuk Bayramı olması tartışması. O konuda isterseniz yeniden bir değerlendirmenizi alalım. Çünkü bazı tabuları yıktınız. Bu da çok yararlı bir tartışma oldu.
Ben şimdi Şule Perinçek’ten aldığım bilgileri burada aktaracağım. Zaten unutmuşuz biz. Şule Perinçek birkaç yıl önce, sanıyorum Silivri’de hapishanedeyken yazdığı bir yazıda, 23 Nisan’ın Atatürk zamanında hiçbir şekilde Çocuk Bayramı olarak kabul edilmediğini yazmıştı. Şimdi bazıları şaşıracak ama 23 Nisan’ı Çocuk Bayramı olarak kabul eden 1981 yılında Kenan Evren’in Milli Güvenlik Konseyi’dir. Yani Amerikancı Askeri Cunta, 23 Nisan’ı Çocuk Bayramı yaptı.
Olay şöyle: 23 Nisan 1920’nin ilk yıl dönümünde, yani 23 Nisan 1921’de, “Milli Bayram” olarak kabul ediliyor. Şule Perinçek’in bana verdiği bilgilere göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi; yani tutanağı, devre bir, toplantı bir, 23 Nisan 1337 tarihinde kanunla 23 Nisan’ı Milli Bayram yapıyor. Adı “Milli Bayram”. Türk Devleti’nin, yani Osmanlı Devleti’nden sonra Türk Devleti’nin ilk bayramı 23 Nisan 1921’de kabul ediliyor.
1922 yılında, 1 Kasım’da bildiğiniz gibi saltanat kaldırılıyor. Saltanat kaldırılınca 1922’de “Milli Hakimiyet Bayramı” yapılıyor. Bir Milli Bayram var, 23 Nisan; bir de saltanatın kaldırılması tarihi olan 1 Kasım 1922. O da Milli Hakimiyet Bayramı olarak kabul ediliyor. Bu ikisi bir süre beraber gidiyor fakat 23 Nisan, tarihi bakımdan daha belirleyici olduğu için—çünkü orada saltanatın karşısına Ankara’da silahla, kuvvetle bir hükümeti, külli meclisi dikiyoruz, bir nevi saltanata da son veriyoruz—daha önemli bir devrim günü. 1 Kasım 1922’de saltanata son verilmesi artık bir nevi formalite.
1935’te bayramlarla ilgili bir kanun çıkartılıyor. 23 Nisan “Milli Bayramı”, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak değil, “Milli Hakimiyet Bayramı” olarak düzenleniyor. Yani iki tane Milli Hakimiyet Bayramı yerine bir tane 23 Nisan Milli Hakimiyet Bayramı kalıyor. Atatürk’ün zamanında kanunlarla 23 Nisan hep Milli Hakimiyet Bayramı’dır. Yani çocuk bayramı diye bir şey yok.
Peki, nasıl oluyor bu Çocuk Bayramı hikâyesi? O zaman Himaye-i Etfal denilen, bugün Çocuk Esirgeme Kurumu dediğimiz kurum, bayramlarda faaliyette bulunur. 1927 yılı 23 Nisan’ında “Bu çocukların günüdür” falan diye, Çocuk Esirgeme Kurumu rozetleri takılarak gelir sağlanıyordu. O döneme yetiştim, insanlar kumbaraya bozuk para atıyordu. Himaye-i Etfal’in o zamanki başkanı, “Bu Milli Hakimiyet Bayramı bizim çocuklarımızın da günüdür” diyor. Bayram olarak değil de aynı zamanda “Çocuk Günü” olarak da değerlendiriliyor. Ama resmen o bir çocuk bayramı değil, resmen Milli Hakimiyet Bayramı.
Şule Perinçek bütün 23 Nisan dönemlerini, Atatürk’ün bütün eserlerini iki gündür gece sabahlara kadar çalışıyor. O zamanlarda hep çocukları korumak, sokak çocuklarını sokaktan kurtarmak, kız çocuklarına tecavüzleri önlemek, savaşta öksüz kalan, yetim kalan çocuklara bakmak gibi konular vurgulanıyor. Yani bir devrim bayramı, çocuk bayramı değil.
1981 yılında, 12 Eylül Cuntası’nın yönettiği koşullarda, bir kanun hükmünde kararname çıkartıyor Kenan Evren yönetimi ve 23 Nisan’a “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” adını veriyor. İlk defa 12 Eylül’de, 1981’de, askeri cunta tarafından veriliyor. O zamana kadar “Çocuk Bayramı” adı yok. Atatürk’e yakışan da bu zaten. Ben 23 Nisan’ı yanlış bilgi nedeniyle unutmuşum. Çocuk Bayramı yapmanın Atatürk’ün bir hatası olduğunu söylemiştim. Meğer Atatürk değilmiş; yapan Atatürk değil, Atatürk zamanında değil.
Bu, Atatürkçülüğü sulandırmak, milli devrimci günlerin karakteriyle oynamaktır. Şimdi bazıları diyor: “Efendim, çocuklar kıymetli değil mi?” Çocuklar tabii kıymetli ama her günün bir karakteri ve anlamı var. 23 Nisan ne 19 Mayıs’la ne 29 Ekim’le karşılaştırılabilir. Gerçek devrim günü, bizim İstiklal Savaşı döneminde, İstanbul’daki padişah saltanatının yerine milletin hâkimiyetinin geçtiği 23 Nisan’dır. Atatürk der ki: “Biz cumhuriyeti 29 Ekim’de değil, 23 Nisan 1920’de kurduk.”
“Önce Kurtuluş Savaşı verdik, sonra kurulduk” demek çok yanlıştır. Kurulmasaydık Kurtuluş Savaşı vermezdik. Bu, devrimin anlamsızlaştırılmasıdır. Eğer İstiklal Savaşı’nı İstanbul’daki hükümet yapacak olsaydı, “Önce Kurtuluş Savaşı verdik, sonra kurulduk” diyebilirlerdi. Ama devrimci hükümet İstiklal Savaşı’nı yaptı; devrim o İstiklal Savaşı’nı yapmak için lazımdı. Onun için “Önce kurtulduk, sonra kurulduk” sözü, 29 Ekim’i kuruluş olarak kabul eden, Atatürk’ün de reddettiği ve İstiklal Savaşı tarihimizi tepetaklak eden çok yanlış bir yorumdur.
Özet olarak, “Atatürk çocukları korudu, Atatürk armağan etti” falan diyen arkadaşlarımızın yanlış düşündüğü bu olayla da ortaya çıktı. Ben unutmuşum onu, gene söylüyorum: Atatürk eğer Çocuk Bayramı yapsaydı hata yapardı. O yapmamış, o da beni rahatlattı.
Gerçekler pratikle ispatlanır. Hiçbir gerçeği “Hz. Muhammed şunu söyledi, Atatürk bunu söyledi, Marx bunu söyledi” diye ispatlayamazsınız. Dünya tarihinin büyük adamları da hatalar yapmışlardır. Onları hatalardan arınmış görmek bilim dışıdır. Atatürk hata yaptığı zaman rahatlıkla “Bu hatadır” diyebilmeliyiz. Marx’ın hatalarını da, Hz. Muhammed’in hatalarını da tespit edebiliriz.
Atatürk’ün sözlerini ve yaptığı işleri “hadis ve sünnet” olarak görmek büyük yanlıştır. Bu, Atatürk’ü taassup ve yobazlık derecesinde kutsallaştırmaktır; bu, Atatürk’ten tamamen kopmaktır. Atatürk’e sadakat, “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir” sözüne sadakattir. Bilime, hayata bakacağız; Atatürk’ün yaptıklarını hayat ve bilim açısından değerlendireceğiz. Yarın Aydınlık’ta da bu konuya ilişkin yazılarımız var. Seyircilerimiz Mustafa Kemal’in 1921 ile 1938 arasında yayımladığı 23 Nisan mesajlarını ve Hâkimiyet-i Milliye yazılarında “çocuk” kelimesinin aslında geçmediğini görebilirler. Tamamıyla egemenlik ve bağımsızlık vurgusu var. Yani onun Milli Hakimiyet Günü olma karakteri ve özü, bir devrim olma özü hiçbir şekilde gölgelenmiyor. Bu çok çok önemli. Efendim, reklama gidiyoruz. Yani Mustafa Kemal’i izleyen bazı arkadaşlar maalesef Kenan Evren’in durumuna düştüler. O da bize üzüntü veriyor. Değerli izleyenler, kısa bir aradan sonra yine devam edeceğiz.
Efendim, “Çıkış Yolu” devam ediyor. Belki de programın sizler açısından en hareketli bölümüne geldik diyebilirim çünkü izleyicilerimizin sorularını Sayın Doğu Perinçek’e yönelteceğim. Efendim, vaktimizi de değerlendirmek adına ben hızlı soracağım, sizden de hızlı yanıtlar rica ediyoruz.
Satılmış Kayaaltı Zonguldak’tan yazmış: “Bundan sonra 23 Nisan’larda Kenan Evren mi anılacak?” Saçma sapan bir şey. Bakın, ben bunlara çok üzülüyorum. Biz Atatürk’ün devrimini korumaya çalışıyoruz. Onun balonlarla vesaire özünden uzaklaştırılmasına tavır alıyoruz. Burada ben beklerdim ki ilerici, devrimci olanlar hep birlikte tavır alsınlar. Kenan Evren’in onu Çocuk Bayramı yapması çok anlamlı oldu. Neden anlamlı oldu? Çünkü biraz o özünden uzaklaştı. Çocuklar bizim değil mi? Çocuklar Türkiye’nin geleceği. Evet, çocuklar Türkiye’nin geleceği; çocuklar bizim ama dünyanın hiçbir yerinde devrim bayramını kimse çocuk bayramı yapmaz, çocuk gününü de kimse devrim bayramı yapmaz. Her günün kendine özgü bir anlamı vardır; 23 Nisan bir devrim günüdür. Türkiye’nin hele bugün, hem Atatürk devrimini tamamlamak hem de üretim devrimini yapmak gibi önünde bir görev olduğu zaman bu tür devrimci duyarlılıkların güçlendirilmesi, devrimci tavırların sağlamlaştırılması devrimcilerin görevidir. Bunu anlamayan arkadaşlarımız “Efendim, Kenan Evren’le mi kutlayacağız?” gibi sorular sorarlar. Ama şunu anlamasını beklerdim bu arkadaşlarımızın: O güne kadar Milli Hakimiyet Bayramı iken, “Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” yaparak onun arasına bir de çocuğu soktu. Bunun üzerinde düşünmesini bu arkadaşıma öneririm. Yani 23 Nisan bir devrim günüdür, Türk devriminin günüdür. Ona eşdeğer bir gün yoktur; ne 29 Ekim, ne 19 Mayıs, ne de 30 Ağustos Zaferi onunla eşdeğerdir. O günün sayesinde 30 Ağustos zaferi kazanılmıştır. 19 Mayıs da o güne, yani Anadolu’da bir devrim yapmaya, bir devrimci meclis ve hükümet kurmaya doğru atılan adımdır. Merkezde o 23 Nisan vardır. Dünyanın her yerinde de böyledir. Onun bu anlamını korumak Türkiye için çok önemlidir. Çocuklarımız tabii ki çok kıymetli. Benim de dört tane çocuğum var, milletin de 15-20 milyon çocuğu var, hepsi bizim çocuklarımız. Yani bu şekilde devrim günlerinin çocuklar üzerinden yozlaştırılmaya çalışılması, çocukların siper edilmesi devrimci olmayan bir tavırdır.
Ali Haydar Dursun Bey sosyal medyadan bize göndermiş: “1973’te Aydınlıkçılarla tanıştım ve onlarla birlikteyim.” Osmanlı Ocakları ve yöneticilerinin siyasi geleneklerine vurgu yapan uzun bir mesaj atmış. “Atalarından aldıkları bu kültürü bugün yine aynı yalanlarla Türk milletini kandırıyorlar.” Nasıl bunlarla? Hangi zeminde? Efendim, ne ataları? Osmanlı Ocakları’nın atasıyla bizim atamız aynı. Siyasi geleneklerine vurgu yapıyor. Bakın bu arkadaşla nasıl bir araya geleceğiz? Arkadaşım, bugün vatan savaşını kazanmak, Amerika’ya direnmek, terörü bitirmek, FETÖ’yü tasfiye etmek diye bir derdi yok. Demin Osmanlı Ocakları’nın sayın yöneticisinin burada mesajını okudum; kenarda kim olduğunu bilmiyorum bu arkadaşın. Kenarda tuzunuz kuruysa, mücadelenin içinde değilseniz onu reddedersiniz. Peki, Türkiye nasıl değişecek? Nasıl bir milli hükümet kurulacak? Nasıl bir devrim olacak? Eğer insanlar Atatürk’ün izinde birleşmezse Atatürk devrimi nasıl tamamlanacak? Herkes durduğu yerde kalırsa, “biz değişmeyelim, Osmanlı Ocakları değişmesin” derse Türkiye nasıl değişecek? Sonuç itibarıyla bütün devrimci süreçler toplumların değişmesiyle olur, biz kendimizi de bu değişmenin içine koyuyoruz. Onun için bu değişmelerden bu kadar rahatsız olmak doğru değil; bir vatan savaşındayız, bu savaşı nasıl kazanacağız? Bu arkadaşın öyle bir derdi yok.
Onların ataları bizim de atalarımızdır. İki; Osmanlı Devleti’ni kastediyorsa Osmanlı mirası kadar bir değer var mı? Atatürk devrimi bizim mirasımız ama bir de ondan evvel Osmanlı, Selçuklu, Karahanlı, Göktürkler, Hunlara kadar uzanan bir imparatorluk mirasımız var. O imparatorluk mirası olmasa Atatürk devrimi olur muydu? Niçin Asya devrimleri; Türkiye, Rusya, İran ve Çin gibi dört imparatorluk ülkesinde oldu? Bütün Asya devrimlerine bakalım: 1908 Türk devrimi, 1909 İran devrimi, 1911 Çin devrimi, 1917 Rus devrimi. Arkasından 1920 Türk devrimi ve Çin’de Mao devrimi. Bütün bu büyük devrimler dört imparatorluk ülkesinde oldu. Niye imparatorluk kurmayanların böyle büyük devrimleri yok? Onun için Osmanlı mirası aynı zamanda bizim bir örgütlenme mirasımızdır, başı dik yaşama mirasımızdır. Herkes kendi tarihinde Osmanlı ile kıyaslanmayacak bir takım devlet birikimleri aramaya çalışırken biz Osmanlı Devleti’ni mirasımız dışında düşünebiliyoruz. Tabii bunu düşünenler Türk milletinin birikimine, mirasına ve geleceğe taşıyacağı amaçlara uzak arkadaşlardır. Hatta kitaplar çıkıyor: “Osmanlı’da Oğlancılık”. Eğer Osmanlı dendiği zaman oğlancılık üzerinden giderseniz; her imparatorluk için, Yunan’dan başlayarak, Roma medeniyeti, Pers medeniyeti için de aynı şeyi söyleyebilirsiniz. Bizde birtakım adamlar çıktı, Osmanlı’yı nasıl karalarım, nasıl yere vururum diye mezhepçi anlayışlarla uğraşıyorlar. Osmanlı Devleti bizim büyük mirasımızdır. Türk milletini Türk milleti yapan, Atatürk’ün arkasında yatan o mirastır. Niçin Afrika’nın şu veya bu ülkesinde veya Latin Amerika’da Türk devrimi gibi devrimler yapılamıyor? Mesela Marquez’in o meşhur romanı, Latin Amerika’yı anlattığı eser… O romanı okuduğunuz zaman içeriden çökmüş, teşkilatsız, tarihsiz, mirassız Latin Amerika’yı görürsünüz. Onun için “onların ataları” sözünü tamamen reddediyorum. Osmanlı Devleti bizim de büyük mirasımızdır, büyük bir değerdir.
Efendim devam ediyorum. İlteriş Bey İstanbul’dan “Öncü Gençlik ve Osmanlı Ocakları’nın yan yana gelmesini destekliyorum, Doğu Perinçek gençliği birleştirmeli” diyor. Birleşiyor İlteriş Bey’in gönlü rahat olsun, gençliğimiz birleşiyor. Bu böyle kalmayacak; milliyetçi, halkçı, ilerici ve vatansever gençler, muhafazakarından en solcusuna kadar birleşecek. Mehmet Karataş posta yoluyla ulaşmış: “Sayın Perinçek, Osmanlı Ocakları’nın bu açıklamaları takdire şayan, inanması zor, umarım yakın zamanda bir yıkıma uğramayız.” İnanmamaya devam edin, hiçbir iş yapamazsınız. İnananlar ve güvenenler iş yapabilir. Bir insan başkasına güvenmiyorsa kendisine güvenmiyordur. Bakın, güvensizliğin esası insanın kendisindedir. Kendi gücünü bilen, koyduğu programın gelecek vaat ettiğini bilenler başka insanlara güvenir. Atatürk’e bakalım, Hz. Muhammed’e bakalım; başka insanlara güvendikleri için o insanlar güvenilir olmuştur. Onun için herkesin birbirini güvenilir hale getirme görevi vardır. Bu da özgüvenden geçer. Bu arkadaşların kendilerine güveni yok, onu sorgulamalarını bekliyorum.
Doğu Perinçek’e Türkiye İttifakı’nda bakanlık teklifi geldi mi? Vatan Partisi Genel Başkanı her zaman hükümet başkanı adayıdır. Vatan Partisi’nin genel başkanı, hükümet başkanı olması için seçilmiş ve görevlendirilmiştir.
Hamdi Tekdemir, İznik: “24 Ocak kararları milli hükümet kurulduğunda kaldırılacak mı?” 24 Ocak ekonomisini söylüyorum; kaldırılacak değil, yerine yenisi konarak aşılacak. Görevimiz bir üretim devrimi, üretim ekonomisi inşa etmektir. Türkiye’de yapılanları dışarıdan almayacağız. Bursa’mızı, Denizli’mizi, Antep’imizi, Kayseri’mizi, Konya’mızı; küçük, orta ve büyük sanayi merkezlerimizi tekrar tam kapasiteyle çalıştıracağız. Türkiye’nin bütün emek gücünü ve sermaye birikimini, makinesini, teçhizatını seferber edeceğiz. İhracat odaklı değil, üretim odaklı bir ekonomi inşa edeceğiz. Zonguldak’ın altındaki kömürü çıkaracağız, Söke Ovası’na, Adıyaman’ımıza, Iğdır’ımıza tekrar pamuk ekeceğiz. Komşularımız Irak, Azerbaycan, İran ve Rusya ile enerji güvenliğimizi sağlayıp ilişkilerimizi geliştireceğiz. Çin’in elindeki 4 trilyon dolar rezervin bir kısmını Türkiye’ye yatırım olarak çekip ortaklıklar kuracağız.
Ayşe Debbaşoğlu Mersin’den yazmış: “HDP’li bir milletvekili, Güneydoğu için ‘İkinci İsrail’ diyor. Yorumunuz nedir?” İlk defa duyuyorum ama biz “İkinci İsrail” diyorduk, onlar da artık bu itirafa geldiyse söylenecek bir şey yok.
Avukat Hüsnü Ekim: “Perinçek İsviçre davası hükümet tarafından yeterince kullanılıyor mu?” Cumhurbaşkanlığı İletişim Daire Başkanlığı’nın 23-24 Nisan’da yaptığı açıklama bizim savunmamızın aynısıdır. “Ancak bir mahkeme soykırımı olup olmadığına karar verebilir” diyorlar; bu tamamen Perinçek’in tezleridir. 1915 olayları için bir mahkeme kararı bulunmamaktadır, dolayısıyla soykırım yoktur. Sayın Cumhurbaşkanlığı’nın bu açıklaması, Perinçek-İsviçre davasıyla kazandığımız mevzinin artık Türkiye Devleti tarafından benimsendiğini gösteriyor.
Mehmet Turgutoğlu: “Bir CHP’li olarak Doğu Perinçek’i büyük bir devrimci olarak görüyorum. 23 Nisan konusunu neden sıradanlaştırdı?” Sıradanlaştırmıyorum, devrimcileştiriyorum. 12 Eylül’ün balonlarla, papatyalarla balonlaştırdığı bir günü gerçek özüne, yani bir devrim gününe döndürmeye çalışıyorum. O gün Ankara’da saltanata son verilmiş, devrimci bir meclis açılmıştır. Çocuklarımız tabii ki geleceğimizdir ancak o günün temel anlamı devrimdir.
Efendim, 1 Mayıs’a ilişkin görüşleriniz nelerdir? 1 Mayıs’ta biz Türk-İş ile beraberiz çünkü Türk-İş demek işçi sınıfı demek. Türk-İş, 33 sendikasıyla işçi sınıfımızın en geniş kesimlerini kucaklayan örgütümüzdür. Vatan Partisi olarak işçi sınıfımızla birlikte Kocaeli’nde 1 Mayıs’ı kutluyoruz. Bu bir mücadele günüdür. Aydınlık’taki yazımda da belirttiğim gibi, “Ekmek teknesini korumak ve üretici baş tacı” bu 1 Mayıs’ın temel sloganlarıdır. Bugün Türkiye’nin ekmek teknesi tehdit altındadır; fabrikaların kapanması, işsizlik büyük bir tehlikedir. Bugün hem işçi hem işveren hem de o fabrikadan ekmek yiyen herkes için birleşme günüdür. 1 Mayıs, mevcut koşullardan kopuk bir gün değildir. İşçinin bugünkü talebi; işini kaybetmemek, kıdem tazminatını korumak ve sokağa atılmamaktır. Vatan Partisi de İstanbul’un bütün ilçelerinden Türk-İş ile birlikte işçi sınıfımızın yanında olacaktır. Biz de Kocaeli’ndeki mücadele gününü birlikte yaşamak için otobüs kaldırıyoruz. Tekrar ediyorum; Vatan Partisi, tüm ilçelerinden Kocaeli’ye otobüs kaldırmaktadır. Vatandaşlarımız, Vatan Partisi’nin ilçe örgütleriyle bağ kurarak bu otobüslere katılabilir ve Kocaeli’deki asıl işçi sınıfı bayramına katkılarını sunabilirler. Bunu özellikle belirtiyorum; ekmek teknesi, üretici baş tacıdır. Bugünkü 1 Mayıs’ın anlamı budur: Zorluklarla mücadele, emeği savunma, ekmek teknemizi koruma; üreticilerin önderliğinde bir milli hükümet kurarak Türkiye’nin önündeki zorlukları yenme ve bir üretim devrimini başarmadır.
Söylediklerinize ek olarak bir de kıdem tazminatı konusu var. O konuda ne düşünüyorsunuz? Fona devredilmesi hususu özellikle.
Bakın, kıdem tazminatı ile ilgili bugüne kadarki uygulamanın değiştirilmemesi lazım. Kıdem tazminatı hakkı fona falan devredilemez. Bugüne kadarki uygulamada olduğu gibi; iş yeri, o işletme, işçinin kıdem tazminatını ödemekle yükümlüdür. O bakımdan kıdem tazminatlarının belli fonlarda toplanarak mevcut hükümet için bir çare olarak kullanılması, kıdem tazminatına yasa dışı bir şekilde el uzatmak anlamını taşımaktadır.
Efendim, bir yandan tabii fona devredilmesi sıcak para ihtiyacının bir göstergesi. Aynı zamanda bir sefere mahsus bedelli askerlik, Merkez Bankası’nın karlarının alınması ya da buna benzer seçim ekonomisi uygulamaları… Bedelli askerlikten bir fon yaratamazsınız, bunlar ufak tefek şeylerdir. KDV ve ÖTV’nin kaldırılması… Hükümet şu anda borç batağında çırpınmaktadır. Bu tür uygulamalarla Türkiye’nin buradan çıkması mümkün değil. Türkiye çıkmaza girmiştir; kafasını duvara vurmakla çözüm üretilmez, çıkmazdan dönmek gerekir. 24 Ocak ekonomisinden; Turgut Özal, Tansu Çiller, Tayyip Erdoğan ekonomisinden vazgeçilmelidir. Türkiye’nin çözümü budur. Çıkmaz sokaktan çıkmamız lazım; kıdem tazminatlarına el koymakla ya da askerlikten para toplamakla çözüm bulunmaz. Amerika’nın muslukları açabileceği umudu da gerçeklerle hiçbir şekilde uyuşmuyor, bu bir felaket olur. Yani Türkiye’nin yalnız güvenlikte değil, ekonomide de iyice borç batağına gömülmesine yol açar.
Komşularımızla iş birliği noktasında; İran yaptırımlarına muafiyet kaldırıldı. Türkiye muaf olan sekiz ülkeden biriydi ama artık petrol alımını tamamen sıfırlamak durumunda. Türkiye buna uymayacağını söyledi. Fakat musluğun başında TÜPRAŞ var. Aslında özel bir şirket, Koç Ailesi’ne ait ve Amerika’da yatırımları var. Bu konuda Türkiye’nin tavrını net olarak sergilemesinin yanında somut adım atması gerekir mi?
TÜPRAŞ Türkiye’yi yönetemez, Türkiye TÜPRAŞ’ı yönetir. Amerika’nın bu muafiyeti uzatmaması Türkiye için bir fırsattır. Türkiye, Amerika’ya “Sen benim komşularımla ticaretime, ekonomik ilişkilerime hiçbir şekilde karışamazsın. Ben komşularımla istediğim gibi ticaretimi yaparım, beraber ekonomik yatırımlar gerçekleştiririz. Sizin bu ambargolarınızı tanımıyoruz” demelidir. İran’la ilişkiler Türkiye için çok önemlidir çünkü enerji güvenliğimiz İran, Irak, Azerbaycan ve Rusya’ya bağlıdır. Aramızdaki ilişkileri çok daha sağlamlaştırabilir, ambargo ortamında İran’a daha çok ihracat yapabiliriz. Türkiye ve İran sırt sırta verdiği zaman bölgenin tablosu değişir.
Son dönemde komşularımızla ilgili olumlu gelişmeler var ancak bazı ters gelişmeler de mevcut. Örneğin; İpek Yolu Zirvesi’nde Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in, Anastasiadis’e Güney Kıbrıs’ın bölgedeki haklarını savunacaklarına ilişkin beyanatı olduğu haberleri çıktı. İkinci olarak Alman Büyükelçisi’nin S-400 alımına karşı olduklarını söylemesi ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de Netanyahu ile görüşmesi gibi durumlar, bu tablonun tersine döndüğünü mü gösterir?
Rusya’nın Netanyahu ile görüşmesi, Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail’in yanında yer alacağı ihtimalini doğurmaz; Rusya orada Amerika’ya karşıdır. Xi Jinping’in “Güney Kıbrıs’ın haklarını savunacağız” açıklamasına gelince; bence bu çok ciddi bir yanılgı ve büyük bir yanlıştır. Güney Kıbrıs’ı savunmak, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendi pozisyonuna tamamen ters düşer. Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs diye bir devlet değil, Amerika vardır; Yunanistan değil, Amerika ile İsrail vardır. Çin’in Amerika ve İsrail’le yan yana gelmesi mümkün değildir. Bu konuda onlarla görüşmeler yapacağız. Alman Büyükelçisi’nin açıklamasına gelince; Almanya, Atlantik ile Avrasya arasında gidip geliyor, bunu Amerikan baskısıyla söylemiş olabilir.
Milli Tarım Projesi diye adlandırılan bir tarım reformu Türkiye’nin gündeminde. Ziraat odaları ve tarım ile ilgili meslek odaları yüksek sesli açıklamalar yapıyor, çiftçilerden tepkiler var. Vatan Partisi’nin bu konudaki çözümleri nedir?
Vatan Partisi’nin güvenli ekonomi programının birinci maddesi gıda güvenliğini sağlamaktır. Gıda güvenliği, Türkiye tarımının yeniden ayağa kaldırılmasıyla mümkündür; dışarıdan ithal ederek sağlanamaz. Ziraat odalarının ve mühendislerimizin tarım üretimine yönelik kararlı duruşu çok olumlu ve umut vericidir. Türkiye eskiden karnını kendi doyuran sayılı ülkelerden biriydi; bunu yeniden başarmak mümkün çünkü toprak, güneş, su ve insan duruyor. Bütün mesele siyasettedir. Gümrükleri kaldırdığınızda Amerikan pamuğu, Arjantin’den gelen etler piyasayı doldurur. Tarım üreticisini korumalıyız; korumacılığa yöneleceğiz. Ucuz mazot, ucuz gübre ve düşük faizli krediyle tarım üretimini şahlandıracağız.
Doğu Akdeniz’de çok ciddi tehditler var. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin aktif bir diplomasi hamlesi görüyoruz. Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk yönetiminin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Orada Anastasiadis’in aktif bir tutumu yok, Amerika var. Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs bir ittifak oluşturdu. Bu ittifak hem ekonomik hem de askeri düzlemde bizim mavi vatanımıza göz koymuştur. Yunanistan kendini Amerika’ya teslim etmiştir. Türkiye’nin yapacağı şey; Suriye ve Mısır gibi ülkeleri yanına alarak ittifak potansiyelini değerlendirmektir. Vatan Partisi’nin yönettiği bir Türkiye, Çin’i ve Rusya’yı kaybetmez; Suriye ve Mısır’ı kazanır ve Doğu Akdeniz’deki Amerikan-İsrail planlarını bitirir.
F-35’lerin Türkiye’ye verilmemesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Amerika Birleşik Devletleri artık bizim için bir tehdittir. Amerika, Türkiye’yi kurtaramaz; Türkiye için şu anda birinci tehdittir. Bunu yerine oturtalım. Amerika’nın muslukları açacağı umudunu bir kenara bırakalım ve kendi üretim ekonomimizi inşa edelim. Biz Amerika tehditlerine; Doğu Akdeniz’de olsun, Fırat’ın doğusunda olsun, Münbiç’te olsun, hatta Karadeniz’de Ukrayna ile birlikte yönelttikleri tehditlere karşı nasıl güvenliğimizi, vatanımızı koruyacağız? Önümüzdeki soru budur. Amerika bizim kurtarıcımız değil, bizi tehdit eden bir numaralı ülkedir.
Efendim, son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mıydı? Programı kapatacağız.
Bakın şimdi, Türkiye büyük çözüm dönemine girdi. Büyük karar dönemine girdi. Zaten şu Türkiye İttifakı, hükümet sorununun Türkiye’nin gündemine gelmesi, Cumhurbaşkanlığı sisteminin artık çıkmaza girmesi; Cumhurbaşkanlığı sistemi 16 Nisan 2017 referandumuyla kabul edildi, değil mi? İki sene geçti ve iki senede Cumhurbaşkanlığı sistemi bitti. Cumhurbaşkanlığı sistemi içinde de çözüm üretilemiyor. Orada da Vatan Partisi’nin tutumu ve uyarıları çok önemliydi. Sanıyorum şu anda AK Parti’nin bütün yöneticileri Cumhurbaşkanlığı sistemi dolayısıyla pişmanlardır; çünkü o sistemin içinde çözüm üretemiyorlar. Türkiye’nin tekrar parlamenter sisteme dönmesi, hükümetlerin Meclis’te kurulması, Meclis’e hesap vermesi ve Meclis tarafından denetlenmesi lazım.
Teşekkür ederiz.
Değerli izleyenler, sizlerden gelen soruları da mümkün olduğunca benzer konu başlıklarıyla Sayın Perinçek’e yöneltmeye çalıştık. Tevfik Adam ve ben sorduk, Sayın Perinçek yanıtladı. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. İyi geceler.

