Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama Türk milletinin altı açıktır. Ben yere atarım, onu çiğnerim; çiniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın… Bırak takılayı. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetir. Yenileşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.
Değerli izleyenler, çıkış yolundan herkese iyi geceler diliyoruz. Hasan Yalçın stüdyosundan; Türkiye gündemi oldukça hareketli. Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırının hedefi tartışılıyor. Tabii Ankara-Şam hattında ve dış politikada, Doğu Akdeniz’de önemli gelişmeler var. Aynı zamanda Amerika’nın İran’la ilgili verdiği muafiyet kararı da gündemde. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik’le birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı soracağız. Hoş geldiniz efendim.
**Sunucu:** Efendim, isterseniz Kılıçdaroğlu’ndan başlayalım. Günün en sıcak gelişmesi, aynı zamanda dünün de… Siz bir açıklama yayınladınız. Saldırının hemen ardından bir açıklama yayınladınız.
**Doğu Perinçek:** Açıklamanın ötesinde ben Sayın Kılıçdaroğlu’na bir geçmiş olsun mesajı yolladım ve o uğursuz saldırıyı kınadım. İç cephedeki öncü hareketlere dikkat çektik; arkadaşlarımız bu mesajı basına da gönderdiler. Biraz açmakta fayda var; Sayın Kılıçdaroğlu’na yapılan bu saldırıyı şiddetle ve nefretle kınıyoruz. Bu saldırıyı yalnız Sayın Kılıçdaroğlu’na yönelik görmüyoruz; Türkiye’de huzura, iç cepheye yönelik bir hareket olarak görüyoruz. İç cephede kim varsa; kavga kışkırtmaya yönelik veya Türkiye’nin iç cephesinin bölünmesini isteyen güçleri sevindirecek bir hareket.
Tabii “Kendiliğinden halkın bir tepkisidir” diyenler var, “Hayır efendim, bu bir tertiptir” diyenler var. Sonuçlarına baktığımız zaman kim sevinir buna? PKK sevinir, FETÖ sevinir, Amerika tabii en başta çok sevinir. Çünkü bu saldırı Türkiye’yi gerer ve Türkiye’deki düşmanlıkları kışkırtır, körükler. Bu saldırı Türkiye’yi sevindiren hiçbir sonuç getirmez. Ayrıca geleneklerimize, kültürümüze, edebimize, erkanımıza aykırı. Normal olarak Türkiye’deki köylümüz, esnafımız, halk; kendi beldesine, kasabasına, köyüne gelen insanlara karşı son derece saygılıdır. Hele hele şehit cenazesi gibi hepimizin birleştiği bir ortamda, tabutun arkasında beraber olduğumuz bir esnada o beraberliğe dinamit atar gibi yapılan bir saldırı… Şehit cenazesine gelen bir siyaset liderine yapılan bu saldırı, bizim geleneklerimize ve terbiyemize hiçbir şekilde bağdaşmayan bir harekettir. Onun için lanetliyoruz.
**Sunucu:** Geçtiğimiz haftadaki sürece bakacak olursak, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan “82 Milyon Türkiye İttifakı kuralım” dedi. Bu sürpriz bir çağrıydı. Muhalefet çevrelerinden de olumlu yanıt geldi. Herkesin neredeyse hemfikir olduğu bir dönemde böyle bir saldırı olmasını nasıl karşılıyorsunuz?
**Doğu Perinçek:** Türkiye İttifakı’na yumruk atıldı, altına bir dinamit kondu. Yani bu yumruk Ecevit’e değil, Sayın Kılıçdaroğlu’na değil, doğrudan doğruya o Türkiye İttifakı sürecine atılan bir yumruk oldu. Yapanların kendi öznel amaçları ayrı bir mesele ama nesnel sonuçları itibarıyla bu saldırı Türkiye İttifakı’na, yani Mehmetçik’in arkasında duracak bir ittifaka karşı yapılmıştır.
“Türkiye İttifakı” derken havada, ütopik bir ittifaktan söz etmiyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı’nın da böyle bir şey amaçladığını sanmıyorum. Türkiye İttifakı’nın bir hükümeti olması lazım. O zaman o ittifak bir anlam kazanır. Yoksa uygulaması, icraatı olmayacak bir ittifak anlamsız olur; rüyalarda kalan bir kavram olur. Hayat; ekonomide ve güvenlikte Türkiye’yi böyle bir ittifakın hükümetini kurmaya zorluyor.
**Sunucu:** İki görüş var; biri sıradan bir tepki diyor, diğeri ise organize bir tertip olduğunu savunuyor. Sizce hangisi?
**Doğu Perinçek:** Zamanlamaya baktığımız zaman bu olay, Türkiye İttifakı çağrısına karşı bir tepki izlenimi bırakıyor. Ancak bizim halkımızın karakterine baktığımız zaman; Anadolu’nun ortasında yaşayan insanların sıradan aklına gidip yumruk atmak, bıçakla saldırmak gelmez. Bu, vurucu-kırıcı takımından, birilerinin oraya yolladığı unsurlar olabilir.
Bu tertipler kolaydır; araya giren iki provokatörün kulaklara bir şeyler fısıldaması, kibriti çakıp yangını başlatmak gibidir. Ortam buna müsait; şehit cenazesinde duyguların yüksek olduğu bir ortamda bu tür tahriklerin sonuçları çok ağır olabilir. Evet, bir tertip olmasa bile sonuçları bir tertibin ateşleyeceği sonuçlardır.
**Sunucu:** CHP, bu saldırının “nefret dilinin” bir sonucu olduğunu ve bu dilin de “beka söylemine” dayandırıldığını belirtiyor. Buna ne dersiniz?
**Doğu Perinçek:** Seçim düzleminde tüm partiler arasında hakaretler, edep erkan dışı sözler çok sık görülüyor. Bu ortam maalesef kışkırtılıyor. Ama burada “bekayı” suçlamak vahim bir şey. Neredeyse Türkiye’nin savunulmasını suçlayan bir açıklama bu. Beka, vatanı savunmak, Türkiye’nin ayakta kalmasını, yaşamasını, geleceğe kalmasını savunmaktır.
Beka sorununu savunurken nefret söylemi kullananları eleştirebilirsiniz ama “Beka” kavramını suçlayamazsınız. Türkiye bugün vatan savaşı veriyor, ekonomide üretim savaşı veriyor. Türkiye’nin yaşamasını savunmak nasıl nefret söylemi olur? Maalesef Cumhuriyet Halk Partisi, PKK ve FETÖ’yü yanına alarak Türkiye’nin ayakta kalmasına karşı bir mevziye girmiş durumda.
**Sunucu:** Sanki birileri paniğe girdi ve Türkiye’deki o sakinleşme dönemini bozmak istedi. Sizin de belirttiğiniz gibi, Amerika’nın tehditleri ve PKK’nın sınırda hareketlenmesi göz önüne alındığında durum vahimleşiyor mu?
**Doğu Perinçek:** Evet, birileri paniğe girdi. Suriye’de görevlendirilen PKK tekrar Türkiye’de eyleme yönlendiriliyor. Çok büyük ölçüde DAEŞ militanının Türkiye’ye sokulduğunu biliyoruz. Amerika’nın tehditleri, Demokrat Parti senatörlerinin küstah açıklamaları; “Amerika blöf yapmıyor, ekonomini yıkarız” demeleri, aslında o küresel kuşatmanın ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Bizim bu koşullarda birleşmemiz şart. Sizi mahvederiz diyorlar. “Hem ekonomi planında, hem S-400’leri alırsanız bunun bedelini çok ağır ödetiriz, hava savunma sistemlerinizi yok ederiz” diyorlar. Bunlar çok ağır ifadeler. İsterseniz programın ikinci bölümünde bu konuyu detaylıca gösterelim.
Şimdi böyle bir ortamda PKK’nın sınırları geçmesi, birtakım eylemlere kalkışması çok doğal. Amerika tarafından IŞİD ve DEAŞ’in tekrar Türkiye’nin içine sürülmesi de zamana tam uyan uygulamalar. Böyle bir döneme girdik. Vatan Partisi zaten hep bunu söyledi: Zor bir döneme, hem güvenlik hem de üretim ve ekonomi açısından sancılı bir döneme giriyoruz ve buna göre vaziyet almamız lazım.
Yine bu saldırı üzerinden bir soru sormak istiyorum. Beka söylemi üzerinden CHP’nin eleştirilerini sormuştum. Bugün Davutoğlu da saldırı sonrası zamanlaması çok ilginç olan uzun bir açıklama, adeta bir manifesto yayınladı. Davutoğlu orada aynen şunu söylüyor: “Beka söylemiyle rakip partiler düşmanlaştırıldı, siyasi rekabeti aşan kutuplaşmalar yaratıldı. Bu da şehit cenazesinde gerçekleşen çirkin saldırıyı doğurdu.” Tona baktığımızda, CHP ile hemen hemen aynı dili kullandıklarını görüyoruz.
Bu durumu bir tesadüf olarak görmek mümkün mü? Tabii ki değil. Biliyorsunuz Davutoğlu başbakanlıktan uzaklaştırıldığı zaman Foreign Policy (Amerika’nın, Dışişleri Bakanlığı’nın ve CIA’nın kontrolündeki önemli bir organ), “Amerika Ankara’daki adamını kaybetti” başlığını atmıştı. Bu yayın organı, Amerikan devletinin yarı resmi bir organı olarak açıkça “Bizim adamımızı başbakanlıktan yolladılar” mesajını verdi. Davutoğlu’nun bu açıklaması da o başlığı doğruluyor. Beka meselesinden neden rahatsızlar? Çünkü Türkiye’nin ayakta kalmasını, başı dik yaşamasını, bağımsızlığını ve bütünlüğünü savunan bir Türkiye cephesi oluşuyor. Bir de bu bekadan hoşlanmayan, Atatürk’ün “Cumhuriyetimiz ilelebet yaşayacaktır” söyleminden rahatsız olan unsurlar ortaya çıkıyor.
Dün eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de “Nefret dili bir kenara bırakılmalı” dedi. Buna katılıyoruz, nefret dili kesinlikle bırakılmalı. Ancak bunu beka söylemiyle birleştirdiğinizde, yani “Beka söylemi buna yol açtı” dediğinizde, ancak beka karşıtı bir cephe bunu söyler. Eğer Türkiye’nin ayakta kalmasını istemiyorsanız, PKK ve FETÖ ile ittifak oluşturduysanız tabii ki beka söyleminden rahatsız olursunuz ve onu nefret söylemiyle aynı torbaya atarsınız.
“Erdoğan’ın da nefret söylemi içerisine girdiğini düşünüyor musunuz?” diye sorarsanız; evet, seçim dönemlerinde ve yıllardır Erdoğan da, Kılıçdaroğlu da, Devlet Bahçeli de, Meral Akşener de birbirlerine karşı bu dili kullandılar. Türkiye siyasetinde eskisi gibi bir edep, terbiye ve saygı görmüyorum. 1950’lerden, Celal Bayar, İsmet Paşa, Ecevit ve Demirel dönemlerinden bu yana gelinen noktaya baktığımızda, o dönemlerde bu kadar hakaret ve nefret söylemi yoktu. Siyasetçiler birbirlerine “Sayın” diye hitap eder, eleştirilerini esprili bir dille yaparlardı. O dönemler çok sert olsa bile, terbiyeyi aşan söylemler pek görülmezdi. İsmet Paşa, uçak kazasından sonra Ankara Garı’nda Menderes’i karşılamıştı. Bunlar önemli nezaket örnekleriydi.
*(Kısa bir ara verilir ve aradan sonra devam edilir.)*
Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar’ın, şehit cenazesinde Kılıçdaroğlu evdeyken yaptığı açıklamayı izledik. Özellikle “Şu ana kadar mesajlarınızı verdiniz, tepkilerinizi gösterdiniz” ifadesi üzerinden sosyal medyada ve CHP cephesinden Bakan Akar’a yönelik tepkiler geldi. Siz bu sözleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Olayı bağlamından koparmayalım. Kılıçdaroğlu orada evde ve etrafına insanlar toplanmış. Devletin görevi, Sayın Kılıçdaroğlu’nun can güvenliğini sağlamak, daha büyük olaylar ve kayıplar yaşanmadan o kitleyi dağıtmaktır. Bakan konuşmasında Çubukluların şanlı tarihini övüyor, şehitlere karşı görev yapıldığını hatırlatıyor ve “Şehitlerin kanı yerde kalmayacak, Mehmetçik oralarda savaşıyor” diyerek yatıştırıcı bir dil kullanıyor. En sonunda da “Tepkilerinizi gösterdiniz, şimdi sükunetle dağılın” diyor.
Buradan “Aferin size, iyi ki yumruk attınız” anlamını çıkarmak tamamen kötü niyetlidir. Bakan orada sadece yumruk atanlara değil, şehit cenazesinin yarattığı duygusal ortamdaki kalabalığa hitap ediyor. Hasan Korkmazcan’ın Madımak örneğinde vurguladığı gibi, devlet adamlığı kitleleri sakinleştirmeyi gerektirir. Bakan orada büyük bir tehlikeyi göze alarak halkı yatıştırmaya çalışıyor. Şiddeti destekleyen bir durum yok, tam tersine hükümet adına olayı sükunetle çözme çabası var.
İttifak meselesine gelince; “AK Parti bu olayı düzenledi” şeklindeki iddiaların gerçeklikle hiçbir bağı yoktur. Bu olay AK Parti’nin aleyhine bir durumdur. AK Parti kendi aleyhine bir tertip kurmaz. Eğer bir tertip varsa, bundan ancak Amerika, PKK ve FETÖ gibi Türkiye düşmanları kar çıkarabilir.
Türkiye’de şu an bir güven sorunu olduğu kesin. Ancak geçmişe takılırsak Türkiye’yi savunmaktan vazgeçeriz. Birinci Cihan Savaşı sonrasında da subaylar arasında, halk arasında büyük bir güvensizlik vardı ama buna rağmen Kurtuluş Savaşı verildi. Güven sorunu olsa bile, Türkiye’nin birliği ve üretimi için ittifak yapmak zorundayız. Bizim de burada yapmaya çalıştığımız, düşmanlığı körüklemek yerine birleştirici bir dil kullanmaktır. Sovyetler Birliği bile 1939’da İngiltere ve Fransa’ya güvenmediği için Hitler ile Saldırmazlık Paktı imzalamıştı; yani siyaset pragmatizm gerektirir. İngiltere ve Fransa, Hitler Almanyası ile bir sözleşme yaparak onu Sovyetler Birliği’ne doğru kışkırttı. “Seninle anlaşalım, sen git Sovyetler Birliği’ni vur” dediler. Sovyetler Birliği de buna karşılık Hitler’le bir saldırmazlık paktı yaptı; kendisine yönelen tehdidi öbür tarafa yönlendirmiş oldu. Güvensizlik o dönemde had safhadaydı. İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği ve Amerika, birbirlerine karşı Hitler’i kışkırttıkları halde, onu yenmek için sonunda ittifak yapmak zorunda kaldılar. O kadar güvensizliğe rağmen bu ittifak hepsi için hayati bir sorundu.
Türkiye’de de bugün benzer bir güvensizlik ortamı var. Bu ittifaka önderlik edecek güçler; ittifakın Türkiye için yararlı olduğunu gören, tespit eden ve buna göre tavır alan önder güçler, güven sorununu ortadan kaldırmaya ve partiler arasındaki düşmanlıkları gidermeye çalışmalıdır. Evet, bir güven sorunu var ama biz bu sorunu aşmak durumundayız.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Türkiye İttifakı”na ilişkin söyledikleri de çok konuşuluyor. “Bizim ittifakımız Cumhur’dadır. Türkiye İttifakı’ndan bahsetmek kafamızdaki soru işaretlerini artırmaktadır. Demiri soğutalım ama ihaneti de ağırdan almayalım” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu açıklamayı esas olarak doğru bulmuyorum; bu, demin konuştuğumuz güvensizlik sorununun bir devamı. “İkimiz müttefikiz” diyerek AK Parti’ye hitap ediyor ve “Niçin bu ittifaka Cumhuriyet Halk Partisi’ni katıyorsun? Onlar FETÖ ve PKK ile beraber değil miydi? Böyle bir ittifak olur mu?” diye soruyor.
Burada Sayın Bahçeli’nin yanıldığını düşünüyorum. Çünkü böyle bir Türkiye İttifakı kurulduğunda, bu PKK ve FETÖ’nün yalnız kalması demektir. Sayın Bahçeli’nin PKK ve FETÖ’ye karşı olduğu kesin; bu, MHP ve lider kadrosunun çok net, kararlı ve açık bir tavrıdır. Siyasi hatalar —mesela Amerika politikaları, Suriye politikaları veya birtakım bölgesel tercihler— zaman zaman PKK’nın işine yarayabilir, o ayrı mesele; ancak MHP’nin PKK’ya karşı olduğu su götürmez bir gerçektir. Hal böyleyken Sayın Bahçeli, Cumhuriyet Halk Partisi’ni PKK ve HDP’nin yanından koparacak siyasetleri desteklemelidir. PKK’ya karşı olmak tek başına yetmez; doğru strateji ve siyasetler üretmek gerekir. Amerika Birleşik Devletleri PKK’yı üzerimize sürerken, “Bu stratejik çerçevede PKK’yı nasıl tecrit ederim?” sorusuna uygun siyasetler geliştirmeliyiz. Türkiye İttifakı en çok PKK’yı ve FETÖ’yü vurur, Amerika’ya karşı bir tehdit oluşturur.
“Biz AK Parti ile ikili bir ittifak kurduk, Türkiye’nin nimetlerini paylaşan yeni ortaklar getirmenin alemi yok” şeklinde yorumlar yapıldı ama ben böyle düşünmek istemiyorum. MHP ve Devlet Bahçeli PKK’ya karşıysa Türkiye İttifakı’nı alkışlamalıdır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin HDP ve FETÖ’nün yanından çekilmesi Türkiye için çok hayırlı olur.
“Kafamızdaki soru işaretleri arttı” ifadesine gelince; bu, Sayın Bahçeli’nin Sayın Tayyip Erdoğan’a karşı bir güvensizliği olduğu ve yeni soru işaretleri eklendiği anlamına geliyor. Acaba AKP’nin terörle mücadele dışında çizgi değiştireceğinden mi şüpheleniyor? Sanmıyorum. Belki de “MHP terk edilecek” veya “daha geniş, bütün milleti kucaklayan bir ittifak kurulacak” endişesi taşıyordur. “MHP ile ittifak yüzünden AK Parti Güneydoğu’da oy kaybediyor” söylentileri de var ancak ben buna katılmıyorum. Milliyetçi Hareket Partisi ile yapılan bir ittifak Güneydoğu’da oy kaybettirmez; sadece HDP’nin dar çekirdeğini olumsuz etkiler, ki o oyları zaten almak mümkün değildir. Aksine, Güneydoğu’da oylar vatanseverliğe ve Türkiye’nin birliğine doğru kayıyor.
Ahmet Davutoğlu’nun manifestosu ve “AKP, MHP ile yapılan ittifaktan dolayı zarar gördü” açıklamaları da bu bağlamda değerlendirilebilir. Davutoğlu, “FETÖ’yü ve bölücüleri (Kürt milliyetçilerini) terk ettin” diyerek Erdoğan’ı eleştiriyor. Bu beklenen bir tutum çünkü Davutoğlu, Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi’nin AK Parti içindeki en sadık unsuruydu. Amerika, Ankara’daki adamını kaybettiğini hissediyor. Şimdi bu misyonu sürdüren yeni bir parti kurma hazırlığında ama Türkiye artık o sayfayı kapattı. Büyük Orta Doğu Projesi’nin iflas ettiği bir ortamda bu programla siyasete atılmak akılcı değildir.
Son olarak; Türkiye İttifakı bir hükümet projesi haline gelmedikçe sadece sözde kalır ve bir anlamı olmaz. Türkiye’nin önünde ekonomik kriz, dış borç yükü, işsizlik, Akdeniz ve Karadeniz’deki Amerikan-İsrail kuşatması gibi çok ciddi zorluklar var. Türkiye’nin tek başına yönetildiği dönem bitmiştir; bu, seçim sonuçlarında da görülüyor. O halde, bu zorlukları göğüsleyecek, üretim devrimini inşa edecek ve tüm toplumsal kesimleri temsil edecek geniş bir ittifak hükümeti kurulmalıdır. Bu hükümet kurulduğunda, karşısında sadece FETÖ ve PKK kalır; onlar da zaten tasfiye edilecek unsurlardır. Atatürk’ün Birinci Büyük Millet Meclisi’nde olduğu gibi, meclis içinde tartışmalar olsa bile dış tehditlere karşı yekpare bir Türkiye İttifakı’na ihtiyaç vardır.
Gecikmenin maliyeti çok ağır. Türkiye İttifakı hükümetinin yapacağı ilk iş, Suriye ile diplomatik ilişkileri kurmaktır. Amerika’nın tehditlerine verilecek tek cevap budur. Hem S-400’leri alacak hem de Suriye ile barışacaksınız; Amerika’ya dik durmanın yolu budur. Yoksa “Amerika muslukları açar, kredi verir” diye beklerseniz, sonunda S-400’den de vazgeçersiniz, Mavi Vatan’daki haklarınızdan da. Oranın doğal gazını Amerika’ya, İsrail’e ve Yunanistan’a hediye ederiz. Türkiye’nin önünde böyle bir seçenek yok. Çünkü bu, ekonomik bir kurtuluş seçeneği değil. Daha açık söyleyeyim; Amerika, Türkiye’yi kurtaramaz. Yani Amerika istese de, düğmeye bassa, “Bütün muslukları size açıyorum” dese, Washington’dan emir gelse, Türkiye’ye kredileri açın dese… Öyle bir kurtuluş yok Türkiye için. Çünkü zaten oradan buraya geldik. Türkiye, dış borçlar ve borcu borçla çevirme politikasıyla batıyor. Demek ki Türkiye’yi batıran politikayı sürdürerek Türkiye’yi kurtarabilir misiniz? En fazla iki-üç ay ertelersiniz, erteler gibi olursunuz. Aslında erteleyemezsiniz de; çünkü 15-20 milyar dolar sıcak para akışı sağladığınızı zannederken, S-400’ü reddettiğiniz ve Çin’le, Rusya’yla, İran’la aranız bozulduğu için uçağın düşürüldüğü noktaya dönersiniz. Bunun Türkiye ekonomisine maliyeti, Amerika’dan alacağınız 10-15 milyar dolardan çok daha ağırdır.
Türkiye Amerika’dan artık medet umamaz. Amerika’nın sıcak para musluklarını açmasıyla Türkiye için bir ekonomik çözüm yoktur; bunu görmemiz lazım. Krizi birkaç ay ertelemek daha büyük bir maliyettir. Niye borç batağında çırpınıyoruz? Borcu borçla ödeme siyaseti yüzünden. Şimdi siz bu programı; borcu borçla ödemeyi, takla attırmayı devam ettiriyorsunuz. Zaten buraya o yüzden geldiniz ve batıyorsunuz. Bu, batmaya devam etmek demektir. Borç batağında debelenmek bir çözüm değildir. O bataktan ancak üretim ekonomisiyle çıkılır; sistemin değişmesi lazım. Amerika, batağın içindeki çözümdür, yani sorunun ta kendisidir. Üstelik krediler de eskisi gibi değil, çok yüksek faizli. Dünya ekonomisinin de kendi kuralları var; Türkiye’nin ödeme kabiliyeti ortada.
Genel Başkan Yardımcımız Sayın Yıldırım Koç, IMF’nin son raporunu verdi bana. IMF, dünya ekonomisinin içine girdiği krizde Türkiye ve Arjantin’i önemli etkenlerden biri olarak değerlendiriyor. Dünya ekonomisinin çok ciddi bir bunalımda olduğu saptanıyor ve Türkiye ile Arjantin ekonomileri üzerinden büyük sorunlarla karşı karşıya kalındığı tespiti yapılıyor. Amerikalı senatörler ve Alman raporları da aynı şeyi söylüyor; Almanya’nın içine girdiği durgunlukta Türkiye’nin rolü tartışılıyor.
Sosyal medyada Mehmet Tevfik Güler, “Sayın Perinçek, Milli Mutabakat Hükümeti’nde başkan yardımcısı olarak yer alabilir mi? Bu da S-400 gibi bir yetki yaratır” demiş. Şunu söyleyeyim: Biz Türkiye’yi yönetiriz. Hükümetin başkanı olarak da yönetiriz, hükümet ortağı olarak da. Türkiye’nin bu borç batağından çıkması Vatan Partisi’nin tayin edici katkılarıyla olur. Biz Vatan Partisi olarak sorumluluklardan kaçmayız; yeter ki program doğru olsun. Türkiye İttifakı kurduğunuz zaman bunu borç batağında debelenmek veya Amerika’ya teslim olmak için kurmayacaksınız.
Bugün arkadaşlarım Habertürk’te çıkan, AK Parti içerisinde tartışılan 8 maddelik “Türkiye İttifakı” programını getirdiler. Başlıklara bakıyorsunuz: Kurtuluş ve kuruluş, vatanın ve milletin birliği, güçlü devlet, yurtsever demokrasi, terörle ve şiddet siyasetiyle mücadele, Atatürk vurgusu, emperyalizme ve faşizme karşı eşitlik. Küresel faşizme dikkat çekiliyor; bu dolaylı olarak Amerika’yı suçlayan bir ifade. Ancak bu programın ekonomik boyutu yok. Türkiye İttifakı neden kuruluyor? Sayın Cumhurbaşkanı bunu “beka” olarak açıkladı; tehditler, terör, ekonomi ve güvenlik dedi. Yani Türkiye’nin önündeki sorunlar belli: Borç batağı ve vatan bütünlüğüne yönelik tehditler.
Türkiye İttifakı’nın programı bellidir: Üretim ekonomisi, vatan bütünlüğü ve huzur. Bu programı uygulamak için Amerika’dan gelen ekonomik baskıları önlemeli, 1980’de dayatılan borçlanma ekonomisini reddetmeliyiz. “Üretici baş tacıdır” diyeceğiz, fabrikalarımızı ve üretim kapasitemizi koruyacağız, geliştireceğiz. Zorlukları paylaşırken nimetleri de paylaştıracağız. Türkiye’nin, askerimizin ve polisimizin güvenliğini sağlayarak, sağlık ve eğitim hizmetlerini kusursuz yerine getirerek bu dönemden çıkacağız.
Türkiye’de bazı medya organları iki yönden “S-400 alınmamalı” diyor. Birincisi teknik boyut; “F-35’lerle S-400 uyuşmuyor” diyorlar. İkincisi ekonomi; “Ekonomi çok kötüye gidiyor, faturası kabarık olur” diyorlar. Amerika’nın yaptırımlarından korkuyorlar. Bu baskı, Türkiye’de eriyen, zavallılaşan, Abdullah Gül-Davutoğlu mevzilerine sıkışan Amerikancı kuvvetlerden geliyor. CHP içinde de Amerika’nın önemli taraftarları var ama onlar da o cenahtan çekilip Türkiye içine alınabilir.
S-400, bir silah türü seçimi değildir; bir program ve strateji seçimidir. S-400’ü seçtiğiniz zaman Avrasya’da mevzileniyor, Amerika ve İsrail’in Doğu Akdeniz’deki tehditlerine karşı duruyorsunuz. Ayrıca bu bir ekonomik seçimdir; Antalya’daki turizmcinin, Gazi Paşa’daki üreticinin yanında mevzilenmektir. S-400’ü reddetmek, Rus uçağını düşürmekten daha berbat sonuçlar doğurur. Astana sürecinden, Irak ve Suriye ile kurulan ilişkilerden, enerji güvenliğinizden ve Çin’le yapılabilecek stratejik yatırımlardan vazgeçersiniz. S-400 meselesini basit görmeyelim; bu bir ekonomik, güvenlik ve dış politika programıdır.
Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Bir, bizi borca batıran, bölmekle tehdit eden bu ekonomiyi ve dış politikayı sürdürüp boğulmak. İki, Batı Asya’da, Avrasya’da konumlanarak üretim ekonomisine yönelmek ve bu zorlukları paylaşarak “Ergenekon’dan” çıkmak.
AK Parti’nin çıkmazı burada; bir yandan Atlantik’ten kopuyor, diğer yandan Amerika’dan para dilenip her tarafa koşturuyor. Bir strateji kurmadan borçlanma içerisinde çıkış arıyorlar. Halbuki böyle bir çıkış yolu yok. Amerika ile görüşmeyi reddetmiyoruz ancak o görüşmelerde Türkiye’nin bütünlüğü esas alınmalıdır. Şule Perinçek’in Amerika’daki konuşmasında dediği gibi: “Cumhuriyetimizi yıkamazsınız, vatanımızı bölemezsiniz.” Bunları kabul edenle dost olunur. Ancak S-400’den vazgeçip sıcak para aramak, at pazarlığına dönen bir zafiyettir. Anladığım kadarıyla Amerikan basınında Türkiye tarafını küçük düşüren önemli yazılar çıktı ve tarihte Türkiye hiçbir zaman bu derece düşük bir entelektüel düzeyde temsil edilmemişti gibi değerlendirmeler yapıldı. Bu çok acı.
Değerli izleyenler, çıkış yolu arayışımız devam ediyor. Efendim, son olarak S-400 konusunu ele aldık. İsterseniz Amerika’nın İran’la ilgili kararına geçelim. Sayın Özçelik, sizin de bir sorunuz olacak mı? Aslında sorularımızı birleştirebiliriz. Amerika son dönemde Venezuela ve İran’a yaptığı gibi, Türkiye’ye de bir ekonomik kıskaç politikası uyguluyor. Şu an kritik öneme sahip üç ülke var: Türkiye, Venezuela ve İran. Bu çerçevede, alınan son kararları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Amerika’ya teşekkür etmeli; bize İran’la olan baskılarla güvenli bir dost kazandırıyor. Bu koşullarda Türkiye ile İran sırt sırta verdiği zaman Amerika bu iki ülkeye diş geçiremez. Bu dönemde oraya koşarak, buraya koşarak, dört yöne el açarak bir çıkış yolu bulunamaz. Bir program ve strateji kurmanız gerekir. AK Parti’de bu yok. Amerika 2002’de bir program ve strateji ile geldi, o programa bağlanarak iktidar oldular. 2004’te Sayın Tayyip Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanı olduğunu ilan etti ve süreç bir çıkmaza girdi. Şimdi Türkiye’nin kendi programını ve stratejisini oluşturması lazım. Ancak iktidarda böyle bir eğilim görmüyoruz. Türkiye’nin entelektüel ve kurmay gücüne el bağlamamız lazım; bu güç Türkiye’de var. Türkiye İttifakı’nın ortaya çıkması bir ümit ışığıdır. Vatan bütünlüğü, üretim ekonomisi, komşularla iş birliği, Avrasya’da yerimizi almak, aydınlanma, laiklik ve bütün bunların simgesi olarak Mustafa Kemal Atatürk… Türkiye’nin önündeki program işte budur.
Türkiye İttifakı dediğiniz zaman Amerika’ya teslim olamazsınız. Türkiye’yi kimse Amerika’ya teslim edemez; Tayyip Erdoğan’ın da artık böyle bir gücü kalmadı. Türkiye Tayyip Erdoğan’ı 2014’ten beri yönetiyor. 2014’ten bu yana yaşadığımız sürecin doruk noktasına geldik. Türkiye Tayyip Erdoğan’ı yönetir demek, Türkiye İttifakı Türkiye’yi yönetir demektir. Sayın Tayyip Erdoğan da Cumhurbaşkanı olarak bu ittifakın ve mevcut hükümetin başında bulunur. Onu dışlayan bir seçenek Türkiye’nin önünde yok. Çünkü AK Parti ve MHP’yi dışladığınızda geriye kalan yapı (CHP, PKK, FETÖ, İYİ Parti) Türkiye’nin kabul edebileceği bir seçenek değildir. Amerikan projesi çıkmazdadır; Amerika ancak Türkiye’nin yaralı, parçalanarak gitmesini isteyebilir.
İran meselesine gelince; İran ile sırt sırta vermeliyiz. İran’da olağanüstü ucuz doğalgaz ve petrol var. Dış ticaretimizin %45’i enerji alımına gidiyor, İran ile enerji güvenliğimizi sağlayabiliriz. Türkiye’nin sanayisi ve tarımı, İran’ın ihtiyacı olan birçok malı üretiyor. Güvenlikte de birlikte olmak zorundayız; referandum sürecinde Barzani’yi Türkiye ve İran beraber önledi. O dönemde Sayın Ekber Velayeti ile birlikte dünyaya “Burada ikinci bir İsrail devleti kurulamaz” açıklamasını yaptık ve bölge ülkeleri birleşti. Türkiye-İran ittifakı sınanmıştır ve bugün vazgeçilmezdir. İransız çıkış yolu yoktur. Aynı şekilde Türkiye-Rusya, Türkiye-Irak, Suriye, Çin, Türk Cumhuriyetleri ve Hindistan ile dostluk, önümüzdeki dönemin bir gerçeğidir. Türkiye’ye güveniyorum; biz varız, Türk milleti ve Türk ordusu var.
Suriye ile ilişkiler ise kaçınılmazdır. Türkiye ile Suriye beraber olduğu zaman PKK’yı iki günde bitirirsiniz; bu aynı zamanda İran, Irak, Rusya ve Çin’in de sizinle beraber olması demektir. Ayrıca Doğu Akdeniz’deki en geniş sınır Türkiye’den sonra Suriye, Mısır ve Libya’nındır. Bu ülkelerle ilişkilerimizi ihya etmemiz şarttır. Doğu Akdeniz’deki tehdit; Amerikan gemileri, destroyerleri ve 6. Filosu ile geliyor. Bu yüzden Türkiye’nin müttefiklerini yanına çekmesi zorunludur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanları’nın Batı Asya’daki bu beraberliği olumlu bir gelişmedir. Ancak süreç çok yakıcı ve daha çevik olmamız lazım; bu ağır davranmayı affetmez. Bağdat’taki o fotoğraf karesi güzel ama yeterli değil.
Yarın 23 Nisan. Atatürk’ün bir yanlışı; 23 Nisan’ı çocuk bayramı yapmak bence hatadır. 23 Nisan balonlarla kutlanan bir güne dönüştü; oysa bu bizim devrim günümüzdür. 23 Nisan 1920’de padişah hükümeti fiilen yıkılmış, Ankara’da devrimci bir hükümet kurulmuştur. 24 Nisan’daki Atatürk’ün konuşması ve 1921 Anayasası’nda padişahın adı geçmez. Biz Cumhuriyet’i zaten 23 Nisan’da kurmuştuk. 29 Ekim’de sadece adını koyduk. Bugün 23 Nisan’ı devrim tarihi olarak değil de, çocukların balonlarla gezdiği, koltuklara oturtulduğu bir gün olarak kutluyoruz. Çocuklar kıymetlidir ama çocuklarla devrim yapılmaz, devrim korunmaz. Atatürk, gençliğe hitabesinde karşı devrim tehlikesini sürekli gören bir liderdir. Böylesine önemli bir devrim gününe başka anlamlar yükleyerek özünü kaybetmemek gerekir. 19 Mayıs, 23 Nisan’a giden yoldur; Samsun’dan başlayıp Ankara’da hükümeti kurmaya uzanan o güzergâh, Türk milletini seferber ederek bağımsızlığı kazanmanın tarihidir. Ama önce kısa bir ara. Altyazı M.K. Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” devam ediyor.
Efendim, yarın 23 Nisan. Bununla ilgili görüşlerinizi paylaşıyordunuz. Özellikle şuna dikkat çektiniz: 23 Nisan bir devrim bayramı olarak kutlanmalıydı, çocuk bayramı başka bir zamanda ilan edildi. “Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı” deniyor ama o millî egemenlik kısmı yani geri planda kalıyor. Oysa millî egemenliğin kendisi bir devrimdir. Saltanatın yerine millî egemenliği getiriyor. Zaten devrimin içeriği o millî egemenliktir; millî hakimiyet bayramıdır.
Mesela ben olsam devrim bayramı derdim. Millî hakimiyet bayramı da güzel çünkü millî hakimiyetin kendisi o gün bir devrimdir. Daha sonra millî hakimiyet devrimci özünden çıkartıldı ve seçim sandığına indirgendi. Bakın, o da bir yozlaşma ve çözülmedir. Millî hakimiyet bir devrimdir. Neden bir devrimdir? Ağalığı, beyliği, paşalığı, saltanatı, padişahı; yani Orta Çağ’dan kalan her şeyi tasfiye ederek bir millî hakimiyet kurabiliriz, kurabildiğimiz kadarıyla. Yoksa millî hakimiyet yalnız başına bir meclis açmak değildir. Ağayla millî hakimiyet olmaz, şeyhle millî hakimiyet olmaz. Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar, tarikat ve cemaat mensupları ülkesi olamaz. Atatürk, millî hakimiyetin sınıfsal içeriğini bu şekilde tanımlıyor.
Bir devrim yapılıyor; inkılap. O devrime sadakat, o bağlılık, o devrimi sürdürmek… Atatürk’ün 1934 yılında Cumhuriyet Halk Partisi Kongresi’nde söylediği gibi; “arasız devrimler.” Bakın, Atatürk’ten bize baki kalan son söz budur: Arasız devrimler. Yani devrimi sürdürürsen, devrimi güvence altına alırsın. Sürdüremezsen o zaman senin yaptığın devrimi de yıkarlar.
Mesela Yusuf Akçura’nın 1925’te Türk Ocağı’nda verdiği “Türk İnkılabı ve Münevverlere Düşen Vazife” konferansında söylediği gibi. Biz onu burada da gösterebiliriz; “Türk Devrimi’nin Programı” diye o konferansı ve önemli yazıları derleyip bir sunuş yazmıştım. Yusuf Akçura orada şunu söylüyor: “Eğer biz bu devrimi sürdürmez ve padişahlığın temelini oluşturan ağalıkta, beylikte, şeyhlikte bunların kökünü kazımazsak, onlar cumhuriyeti kazıyacaklar.”
Böyle bir tarihsel noktadayız. Ya bir toprak devrimiyle bu saltanatın temelini oluşturan bu güçleri, bu Orta Çağ kalıntılarını tasfiye edeceğiz ya da biz onları tasfiye etmezsek, onlar gelip bizi tasfiye edecekler, bu cumhuriyeti yıkacaklar. Cumhuriyet yıkıldı mı? Yıkılmaz tabii. Yani şu manada; tekrar babadan oğula bir hanedan, saltanat falan oluşmaz ama Cumhuriyet’in birçok kalesi, değerleri tahrip edildi. Nasıl tahrip edildi? O toprak devrimini yapamadığımız için. Arkasından Amerika geldi, 1945’ten sonra onlara sahip çıktı. Bütün o toprak ağalarını, Orta Çağ unsurlarını kanatlarının altına aldı ve Türk devriminin altını oymaya başladı. 1980’den sonra ise esas bodoslama üzerimize geldi ve bugün bizi borç batağına batıran süreci yönetti.
2014’ten sonra Türkiye’nin Amerika’ya başkaldırması, FETÖ’yü temizlemesi, PKK’yı temizlemesi, Silivri duvarını bizim yıkmamız, 15-16 Temmuz darbesini ezmemiz, arkasından Fırat Kalkanı ile Amerikan-İsrail koridoruna girmemiz; hepsi devrimci eylemlerdir. Afrin’i almamız bir devrimci eylemdir çünkü orada Amerika’nın piyonlarını boğuyoruz. PKK’nın temizlenmesi, FETÖ’nün tasfiyesi; bunların hepsi Cumhuriyet’in ayağa kalktığını gösteriyor.
Efendim, 1920’yi çok önemsediniz. Türk devrimi açısından o meclisin kurulması da çok kolay olmadı galiba. İstanbul’da bir Meclis-i Mebusan var, Atatürk bazı sıkıntılar yaşıyor. Anlatır mısınız?
Doğru. Nutuk’u okuyalım. Nutuk aslında iç cephedeki mücadele ekseninde, 1927 yılında CHP Kongresi’nde söylendi. Nutuk’un 10. sayfasında şöyle başlar: “İstanbul’daki halifeye, Müslüman’ın halifesinin hükümetine Türk milletini ve Türk ordusunu isyan ettirmek lazım geliyordu.” Yani o devrim, o isyan olmadan Türkiye Kurtuluş Savaşı veremezdi. İstanbul hükümetini yıkıp yerine Anadolu’da bir hükümet kurmak gerekiyordu.
Bu tartışma, Atatürk’ün Samsun’a çıkmasından sonra, özellikle Amasya’daki 24-28 Haziran’da yapılan komutanlar toplantısında gündeme geldi. Atatürk orada “geçici bir hükümet (hükümeti muvakkate)” kurmamız lazım dedi. Tartışma orada koptu. Bunu gizli karar olarak koyabildiler ama Amasya Genelgesi’ne yazamadılar. Atatürk’ün istediği, bunu millete bildirmek ve onu etrafında toplamaktı. Sonrasında Sivas Kongresi’nden sonraki komutanlar toplantısının tutanakları, Atatürk’ün bütün eserlerinin beşinci cildinde vardır. Oradan herkes okumalı. Eğer Atatürk’ü anlamak istiyorsak, Nutuk’tan da daha iyi anlatan o metindir. Orada gündeme gelen, “Bu hükümet Anadolu’da mı kurulacak yoksa İstanbul hükümetiyle mi bu savaşı yapacağız?” sorusuydu.
Meclis-i Mebusan’ın toplanacağı yer bu bakımdan kilit. Atatürk, İngiliz namlularının altında, onların gölgesinde kurulacak bir meclisle Türkiye’nin kurtarılamayacağını savundu. Ancak ne yazık ki azınlıkta kaldı. İstanbul’da meclisin toplanması kararlaştırıldı. Atatürk o zaman başka bir mevziye çekildi; “Madem öyle, meclis toplansın, beni reis seçsin ama ben oraya gelmeyeyim çünkü güvenliği yok. Orada bir Müdafaa-i Hukuk grubu oluşturun” dedi. Karabekir Paşa ve Rauf Bey gibi isimler buna hep karşı çıktılar.
10 Ocak 1920’de İstanbul’da meclis toplandı, 28 Ocak’ta Misak-ı Millî kararını kabul etti. Ama İngilizler 16 Mart’ta İstanbul’u işgal etti. Meclis kendisini tatil etti, padişah da kapattı. Atatürk o meclise hiç gitmedi çünkü kapatılacağını ve mebusların tutuklanacağını öngörmüştü. Ankara’da, istasyonun kenarındaki o evde geçen iki aylık bir yalnızlık döneminden sonra 23 Nisan 1920’de o devrimci meclis açıldı.
Efendim, son 3 dakikamız. İzleyicilerimizden sizin 23 Nisan’la ilgili yaptığınız açıklamaya bazı tepkiler gelmiş.
Buyursunlar.
“Doğu Bey, Atatürk bir hata yaptı, 23 Nisan’ı çocuk bayramı yaptı şeklindeki beyanınızı hiçbir şekilde tasvip etmiyoruz.”
Etmesinler ama bu çok ciddi bir hata. Ben hatayı daha da ağırlaştırıyorum. Atatürk peygamber değil, tartışılabilir. Bunlar büyük yanlışlar, bu itirazlar Atatürkçü değil. Bir devrim yapılmış ve o devrimin önderi Atatürk, o gün bunu çocuklara verelim demiş. Bakın ne oldu? O gün bir “balon bayramı”na döndü. Bu arkadaşın itirazını geçerli görmüyorum. Ben burada Atatürk’ün devrimini savunuyorum, balonları değil. Balonlarla devrim yapılmaz. Siz balonlarla nereye gidiyorsunuz? Devrimi silmeye, önemsizleştirmeye, Türkiye’yi devrimsizleştirmeye çalışıyorsunuz. Ben ise o balonları patlatıyorum. Türkiye bir üretim devrimi yapıyor, siz ise çocuklara balon dağıtarak devrimin meşalesini yakamazsınız.
“Atatürk’ü en uzak ve yabancı olan Atatürk mutaassıpları, yobazlar var.”
Bu mesajı atanlar dostumuz olsa da yanlış yapıyorlar. Ben, Ulusal Kanal gönüllüsüdür diye 23 Nisan’ın balon bayramına dönüşmesini kabul edemem. Atatürk devrimcisinin buna tavır alması lazım.
Efendim, teşekkür ederiz. İki yeni kitabınızdan da bahsedelim.
Birisi “Hz. Muhammed”. Bu kitapta “Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi” alt başlığını attım. Hz. Muhammed’in bir medeniyet devrimi önderi olması pek işlenmedi; ben onu evrensel bir medeniyet önderi olarak yazdım. İkinci kitap ise eski bir çalışmam ama beşinci geliştirilmiş basımı çıktı: “Oktan Oğuz”. Türklerin kabile toplumundan devlet kurmaya geçiş sürecini izleyen, Türkiye’de ve dünyada tek kitaptır.
Değerli izleyenler, Çıkış Yolu’nun sonuna geldik. Bir sonraki pazartesi görüşmek üzere, hoşça kalın.

