Çıkış Yolu • 15.04.2019

Çıkış Yolu • 15.04.2019

Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama… Türk milletinin altı açık durumu… Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğnemiyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın. Bırak, takılır. Türkiye’yi dinlenenlerdi, üretenlerdi. Yineşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler merhaba. “Yeni Bir Çıkış Yolu” ile birlikteyiz. İstanbul’da yayın yapıyoruz. Konuğum, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Ben gazeteci Rafet Malla. Efendim, hoş geldiniz.

— Hoş bulduk. Nasılsınız? Yine Anadolu’yu, Ankara’yı dolaşarak geldiniz. Sizin son zamanlardaki konuşmalarınızdan birinde, parti örgütünize çağrı yaparak “Kravatları atacağız, sahaya ineceğiz” demiştiniz. Siz bugün kravatlısınız. Sizin programınızda, kravatsız çıktığım için eleştiriler geliyor bana. Kravatsız olmak daha yakışıyor ve daha doğru gibi geliyor ama resmi konularda tabii… Bugün başka şeyler de vardı, şimdi bu beyaz gömlekle kravatsız tam iyi olmayacak. Onun için bu sefer beni bağışlayın.

— İzleyicilerimiz, seyircilerimiz, dinleyicilerimiz bilsin; kravat takmama talebi benden geliyor. Programımızın formatı böyle olsun diye. Ben de kravatı çok seven bir insan değilim. Aslında tamamen… Bu tabii Hırvat’tan geliyor kravat. Hırvatların boyun eşarbı diyelim. Aslında bir anlamı var. Bizde de terlik derler ya, köylülerimiz falan boynuna bağlar. Ekim biçenler özellikle bağlar. Çünkü o teri alıyor, gömleklerin kirlenmesini önlüyor. Ama şimdi kravat o işlevini kaybetmiş, tamamen bir süs haline gelmiş. Apandisit gibi yani vücutta işe yaramayan bir parça gibi. Ama toplumda hala işe yarıyor. Ne olur, insanlık belki bir gün kravatı söküp atacak. Tabii bunun bir endüstrisi oldu.

— Geçen hafta uzun süre Ankara’daydınız. Programı o bakımdan yapamadık. Sonra İzmir’e geçtiniz. Nedeni malum, yeni kitabınız çıktı. Kitap fuarında imza gününüz vardı. Uzun zamandır beklediğim ve yayından önce okuma fırsatı bulamadığım “Hz. Muhammed” kitabınız çıktı. Bu kaçıncı kitabınız oldu? Bu arada yönetmenimizden ricada bulunalım, kitabın kapağını yansıtsınlar.

— Evet. Şimdi burada 51 yazıyor. Benim aslında kendi başıma yazdığım 51 kitap var. Çevirilerim ve derlemelerim de var. Mesela “Komünist İnternasyonel Programı”, “Komünist İnternasyonel’de Türkiye” falan gibi… Hepsini toplarsanız…

— Çevirilerinizi Almanca’dan mı yapıyorsunuz?

— Almanca’dan. Carlo’nun bir kitabını çevirmiştim. Ondan sonra üç çevirimiz var. Bir de Şule Perinçek’le beraber bir Enver Hoca kitabı çevirmiştik. Onu 12 Mart döneminde çevirmiştik. 1976-77 ile birlikte Enver Hoca ile yollarınızın ayrıldığını biliyorum. O 77’den sonra Arnavutlar çok sekter bir çizgiye girdiler. Hep öyleydiler aslında. Küçük ülkelerde sosyalizm olmuyor; tabii o da bir başarı ama kalıcı ve dünyaya örnek olacak uygulamalar o küçük ölçeklerden çıkmıyor. Rusya, Çin, Türkiye gibi büyük ölçeklerde sosyalizm sınanıyor ve başarılı örnekler üretilebiliyor. Küba’ya gittiğimde de bu konuda bir laf söylemiş olayım: Küçük ve yalıtılmış… Yalıtılma onların seçimi değil şüphesiz ama küçük ölçeğin sıkıntılarını gördüm.

— Hz. Muhammed kitabını siz tarihsel bir perspektif içinde ele almışsınız. Ben de konjonktürel bir perspektifle, “bu zamanlama niye” diye sorayım.

— Benim aslında Hz. Muhammed ile ilgili yazılarım 60’lardan itibaren başlıyor ama kitap haline getirememiştim. Şimdi Türkiye’ye böyle bir kitabın gerekli olduğunu düşündüm. Biraz zaman ayırdım. Tarihin içindeki Hz. Muhammed… Bu yayımlanmış makaleler değil, yeni bir kitap. Benim 1960’lardan beri savunduğum tezleri bir kitap olarak yazdım. Tabii geliştirerek ama ana fikirler aynı. Bir medeniyet devrimi önderi olarak Hz. Muhammed’i; yani imanın içinden bakarak değil, tarih içinden bakarak, yedi iklimde değer bulan tarihsel Hz. Muhammed’i yazdım. Yani yalnız Müslümanların değil, Hristiyan’ından Budistine kadar herkesin Hz. Muhammed’ini…

— Bu kitabı kaleme alırken, öncelikli hedef kitleniz kimdir?

— İki kesime hitap ediyorum: Hem Atatürkçülere hem de Müslüman Türk milletine. Yani İslamcı aydınlara da… Öncelikle aydınlar, ileri unsurlar. Çünkü bu magazin bir kitap değil; belli bir entelektüel birikimin değerlendireceği bir kitap. Ama Atatürkçülerin de öğrenmesi gereken çok şey var. Çünkü kendilerini ilerici, Atatürkçü, sosyalist diye tanımlayanların da bilmediği, yanlış tanıdığı bir Hz. Muhammed var. Bedevi Arap toplumunu bir ticaret uygarlığına çıkarma gibi tarihi bir devrime önderlik eden kişiliği anlatıyorum.

— Kitabın kapağında iki vurgu var: Bir, silahlı olması; iki, medeniyet kurucusu olması. Medeniyetlerin hepsi silahla kurulmuştur, silahsız medeniyet kuramazsınız. Devlet ve ordunun başladığı yerde medeniyet başlar. Bunlar tarihsel bir paketin içindeki gerçekliklerdir.

— Medeniyetle tarihi eşitlemiyorsunuz değil mi?

— Eşitliyorum. Tarih öncesinden tarihe geçiş medeniyetle oluyor. Sınıfların olmadığı, kabile toplumu tarih öncesidir. Yazıyla birlikte tarih başladı derler ama o tam karşılamıyor. Sınıflara bölünme, devletin ve ordunun oluşması, ekonomik planda da ticaretin ve üretim fazlasının ortaya çıkmasıyla medeniyet doğdu. İnsan emeği kendi karnını doyurmanın ötesinde bir değer yarattığında, o insanı kul yapmak veya çalıştırmak mantıklı hale geliyor. Bu bir ilerlemedir çünkü kabile sisteminde düşmanı öldürürsünüz, sömürü sisteminde ise onu üretimin bir parçası yaparsınız.

— Kabile ile aşiretin farkı nedir?

— Hiçbir farkı yok, ikisi de kan bağına dayanıyor. Aşiret Arapçasıdır. Bir de klan kavramı var, o daha ilkel dönemdir. Enteresandır, “ok” kelimesi, kabile bağını ifade eden, bizim Oğuz dediğimiz… Devlet demek, “oklar” demek. Oğur ile Oğuz aynı şeydir. “R” çoğul ekinin kullanıldığı dönemde “Ogur”, “Z” ekinin kullanıldığı dönemde “Oğuz” deniyor. Bu kabile toplulukları, yani “oklar”, sayılarıyla anılırdı: Üç Oğuz, Dokuz Oğuz gibi.

— Sizin bu kitabı okuyayım, kısa olduğu için kısa zamanda bitiririm. Siyasal gelişmeler izin verirse, bunun üzerine ayrı bir program yapalım. İlahiyatçı alalım mı diye düşünüyorum ama önce bağımsız, ikimiz yapalım.

— Tabii. Bakın burada önemli bir şey söyleyeyim: Hz. Peygamber, “İlim Çin’de bile olsa gidip bulunuz” diyor. Bilim ile imanı ayırıyor. İman içerisinde bilim yoktur demiyor, ilmi imanın dışında bir yerde aramanın mümkün olduğunu söylüyor. Bu çok önemli bir tespittir. Peki efendim, oraya ayrıca değinelim. Evet, ama buradan şuraya geleceğim: Ben burada Avrupalısı, Asyalısı, Antarktikalısı ve Afrikalısı ile yedi iklimde değeri olan Hz. Muhammed’i anlatıyorum. Yoksa o sadece Müslümanların peygamberi değildir. Maksim Rodinson’u çok erken okuduğunuzu biliyorum. Maksim Rodinson falan çok şey değil; yani o da tabii fena bir insan değil, bir bilim insanı ama… Batı’da Hz. Muhammed’e… Bakın şimdi mesela Goethe. Goethe, Alman Aydınlanması’nın en büyük ismidir; rakipsizdir yani. Almanlarda özgürlük, aydınlanma, ilerleme gibi kavramlar vardır ve Goethe rakibi olan bir insan değildir.

Mesela Goethe’nin “Mahomet-Gesang” (Muhammed’in Şarkısı) diye bir şiiri var. Rica edeyim, okuyayım mı birkaç cümlesini? Bunu şunun için söylüyorum: Goethe’nin olgunluk eseri “West-östlicher Divan”, Türkçeye “Doğu-Batı Divanı” diye çevrildi. Orada Batı Doğu Divanı’nı, Doğu-Batı diye ters çevirerek şey yaptılar ama Goethe, o eserde bütün Batı uygarlığının kökündeki İslam-Türk şairlerini, filozoflarını, düşünürlerini, bilim ve sanat insanlarını alıyor ve işliyor. Hz. Muhammed’e karşı büyük bir hayranlığı var. Zaten Türkiye’deki İslamcılar arasında, onun Müslüman olduğuna dair kuvvetli söylentiler var.

“Muhammed’in Şarkısı” şöyle başlıyor: “Kayalardan fışkıran pınara bak.” Hz. Muhammed için “kayalardan fışkıran pınara bak; mesut, bir yıldız bakışı gibi ayrılır bulutlar üstündeki o iyi ruhlar besledi gençliğini…” diye devam ediyor. Yani bir nevi Hz. Muhammed medhiyeleri örgüsü olarak çok da uzun bir şiir; onu da aldım buraya.

Ve çok ilginç, Goethe dünyada dört önemli kadına çok büyük değer veriyor: Hz. Ayşe, Hz. Hatice, Hz. Fatıma ve Meryem. Hz. Muhammed’in iki eşi ve kızını, dünya insanlık tarihinin en erdemli, en muhteşem, âşık olunan kadınları olarak niteliyor. Bir de Mısır firavunlarından birine, sanırım Nefertiti’ye, büyük bir hayranlığı var. Biz Hz. Ayşe’ye olan hayranlığı üzerinde düşündük. Türkiye’de bazıları için bu çok şaşırtıcı olabilir ama Hz. Ayşe de çok kişilikli bir kadındır; Hz. Ebubekir’in kızıdır, siyasette önder konumlara gelir, çeşitli iftiralarla çarpışır ve sözü dinlenen, zeki biridir. Hadislerin önemli bir kısmının ravisidir.

August Bebel, yani Almanya’nın büyük sosyalistlerinden biri, Hz. Muhammed’den “Asya’nın bin yıl içinde yetiştirdiği en büyük sima” diye söz ediyor. Yine Engels’in, Marx’ın Hz. Muhammed hakkında, onun büyük bir tarih insanı olduğu ve büyük bir çığır açtığı konusunda çok önemli değerlendirmeleri var. Aslında burada bir tuhaflık var, onu söyleyeyim size: “Asya’nın 2000 yıl içinde yetiştirdiği…” derseniz; Hz. Musa da Asyalıdır, Hz. İsa da Asyalıdır. Gerçi onların önüne çıkarıyorlar; biri 2000 yıl önce, biri 3000 yıl önce… Ama işte Hz. Muhammed kılıçlı, Hz. İsa’nın kılıcı yok.

İşte ben tam da onu soracaktım: Hz. İsa bir peygamber ama kişi olarak açtığı bir çığır yok. Ama Hz. Muhammed elinde kılıcıyla ve devlet kurarak, ordu kurarak o Arap toplumunu sıçratıyor. Hz. Muhammed, devletsiz bir ortamda doğuyor; Hz. İsa ise Roma’nın en kuvvetli olduğu dönemde doğuyor ama ona karşı bir devlet kuramıyor, toplumu değiştiremiyor. Silahsız medeniyet kurulmaz dediniz ama İsa kurdu dediler… Hayır, kurulmadı; onu Romalılar kurdu. Hz. İsa kendisi bir medeniyet kurmadı. Roma, medeniyet olduktan 300 sene sonra Hz. İsa’yı benimsedi.

***

Sevgili izleyiciler, kısa bir aramız olacak. Konuşmaya devam edeceğiz efendim.

***

Sevgili izleyiciler, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kitabınızı tekrar rica edebilir miyim? “Hazreti Muhammed” kitabı… Kapağındaki minyatür dikkatimi çekti efendim.

Bu, “Siyer-i Nebi”, yani peygamberlerin hayatı. Siyer-i Nebi’de, Hz. Muhammed’in hayatını anlatan çok sayıda resim var, onlardan bir tanesini seçtik. Ama şu dikkatimi çekti: Hz. Muhammed ile ilgili minyatürlerin hepsinde neredeyse kılıç var. Yani minyatürlerde de Hz. Muhammed silahlı bir peygamber. Yüzünün tasviri haram sayıldığı için o şekilde siyerlerde tasvir etmişler. Sanat ve kültür alanında bu taassubu aşıyorlar. Ben Hz. Muhammed’in resmini İran’da, Tahran’da, Humeyni’nin odasında gördüm. Humeyni’nin vasiyetiymiş; “Bu resmi odamda koruyacaksınız ve burayı ziyarete açacaksınız” demiş. Demek ki resme karşı bir taassup olmadığını, Hz. Muhammed’in bile resminin yapılabileceğini İmam Humeyni vasiyet etmiş.

Eski şahlar döneminde yapılmış binaların belli cephelerinde seramikler üzerinde minyatürler var. İslam devriminden sonra hiç dokunmadılar bunlara. Mesela, kadının çocuğun karnından alınması ile ilgili ameliyat resimleri buldum; kadın çıplak yatıyor, başında hekimler sezaryen ile çocuğu alıyor. Bu, meşhur Firdevsi’nin Şehname’sinde de tasvir ediliyor. Hatta Zaloğlu Rüstem’in annesinin karnından sezaryen ile çıkartıldığı anlatılır. Şarap içirerek bir nevi anestezi yapıyorlar. Zaloğlu Rüstem destan kahramanı olduğu için tarihlendirmek zor ama kesinlikle Sezar’dan önce. Şehname, baştan sona Zaloğlu Rüstem ile Turan hakanı Efrasiyab arasındaki mücadeleleri anlatır.

Eğer bu sezaryen, kürtaj konuları canlanırsa o minyatürleri bulup konuşalım; çünkü o minyatürler 9. ve 10. yüzyılda yapılıyor. Yani 9. ve 10. yüzyılda sezaryen var; bunu Arap bilim insanlarının ve tarihçilerinin minyatürlerinden görüyoruz.

***

Efendim, seçimlerin sürünceme bırakılmış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bakın, sistem çöktü. Seçim oluyor ama büyük anlaşmazlıklar var; Türkiye’de eskiden böyle olmazdı, sonuçlar birkaç gün içinde çözülür ve herkes kabul ederdi. Ama şimdi hiç kimse sonuçları kabul etmiyor ve hakikaten çok önemli hileler olduğu da gözüküyor. Özellikle Iğdır’da ve Kars’ta; Türkiye’yi Azerbaycan’dan koparan ve PKK’nın hedef aldığı o bölge. Kars ve Iğdır seçimlerine bir müdahale oldu. Muhtar seçimleri, belediye seçimleri kabul edilmiyor. İstanbul gibi en büyük kentimizde oylar devamlı sayılıyor. 31 Mart’ta seçim oldu, 15 gün geçti hâlâ devam ediyor.

Bir hile olduğu da ortaya çıkıyor. CHP’nin de kabul ettiği, en azından 15 bin oyun geçersiz olduğu veya bir partiden diğerine geçtiği bir durum var. Bu durum, seçimlerin meşruiyetiyle ilgili tartışmalar getiriyor. AK Parti’nin bugünkü uygulaması da son derece kısa bakışlı, dar bakışlı; kendisinin yönettiği sistemi krize ve büyük çalkantılara götüren dirayetsiz bir tutum. Onlar da bir panik halinde; AKP tabanında bile “bu işi bu kadar uzatmamak gerekir” diyenler var.

Ankara’da ise tuhaf bir durum var. Mansur Yavaş’ın kazandığı seçimden sonra, meclisin ilk oturumunda AKP ve MHP müşterek bir önerge veriyorlar. Belediyenin şirketlerinin yönetim yetkisini belediye başkanından alıp meclise vermek istiyorlar. Mansur Yavaş, “Bu kanunsuz, bunu işleme koymam” diyor. Bana göre haklı. Meclis denetler, eyvallah; ama yönetim kurullarını atama yetkisini belediye başkanından alıp meclise devretmek doğru değil. Bu, otorite bunalımlarına ve hukukun dağılmasına yol açar. Meclis yasama organıdır, belediye meclisi ise belediyenin kurallarını koyar. Diğeri de icra organıdır; belediye başkanı icra eder. O bakımdan bunlar önemli değil. Ben burada CHP veya AK Parti’nin tarafını tutmam, ben Vatan Partisi’yim. Aralarında bir tartışma var ama ben sistemin nereye gittiğini görüyorum. Sistemde bir kargaşa var; meşruiyet tanımı dağılıyor. Eskiden AK Parti, CHP veya Vatan Partisi içinde anayasaların ve kanunların belirlediği bir meşruiyet tarifi vardı. Şimdi bu tanımda ihtilaflar başlıyor ve sistemin meşruluğu her alanda sarsılmaya başlamış durumda. Bu, Türkiye’nin önünü görmek bakımından çok dikkat çekici.

Şu anda herkes bu kargaşa içinde taraf tutuyor. Mesela Ankara ile ilgili kimisi belediye başkancı oluyor, kimisi belediye meclisçi oluyor. Aynı şey İstanbul için de geçerli. Kimisi “sayalım” tarafında oluyor, kimisi “bu seçim bitmiştir” diyor. Sonuç itibarıyla bütün bu tartışmalar sistemin meşruluğuyla ilgili ve Türkiye’nin daha önce yaşamadığı tartışmalar. Bunlar bizim için çok önemli işaretler; bir anlamda uyarılar ve alarmlar. Sistemin meşruluğu sokağa dökülür mü? Dökmek isteyenler var. Önümüzde derin bir ekonomik bunalım ve büyük sarsıntılar var. O dönemlerde emekçiler, üreticiler haklarını arayacaklar. Dolayısıyla haklı bir toplumsal hareket süreci ve meşruluk zemini var. Ancak o toplumsal hareketin başına geçmek isteyen Amerika ve Amerika’nın yönettiği güçler de var.

Mesela Sayın Kılıçdaroğlu, “Ya aydınlanma ya kaos” diyor. Bu da sistemin dağılmakta olduğunu gösteriyor. Ben Türkiye tarihinde “Ya aydınlanma ya kaos” diyen bir büyük parti lideri hatırlamıyorum. “Benim seçimi kazandığımı kabul etmezseniz kaos çıkar” demek istiyor. Ben de diyorum ki bir emekçi ve üretici hareketi kaçınılmazdır ama bu kaos değil; tam tersine kaosu önleyecek çözümdür. Türkiye’ye meşruiyet ve otorite getirecek, krizleri aşacak bir üretim devrimine önderlik edecek, vatan bütünlüğünü sağlayacak olan budur. Kaosa meydan vermemek hepimizin görevi, en başta da devletin ve hükümetin görevidir. Ama muhalefetin görevi de “Ya aydınlanma ya kaos” diyerek kaosla tehdit etmek değildir.

Hele yanına FETÖ’yü ve PKK’yı almışsa bir parti… Cumhuriyet Halk Partisi açıkça FETÖ’yü ve PKK’yı yanına almıştır. Seçimleri onlarla birlikte yürüttüler; HDP ve PKK açıkça CHP’yi destekledi. Bu olguları görmeden Türkiye’nin önünde bir çözüm üretemeyiz.

İşsizlik rakamlarına gelirsek; 45 yıllık gazeteciyim, bir ayda bu kadar yüksek işsizlik artışı olduğunu hatırlamıyorum. İşsizlik oranı %14,7, genç işsizlik ise %26,7. Bu korkunç bir şey; 6 puan birden arttı. Asgari üç gençten biri işsiz. Bunlar resmi rakamlar, gerçeğin bunun üzerinde olduğu kesin. Ekonomide dolar fiyatları üzerinden bir giriş yapmıyorsunuz, bu çok önemli. Doların fiyatı bir belirtidir ama işsizlik ekonominin temelindeki sorundur. Türkiye buradan iş yaparak, üreterek çıkacak. Ayrıca bütçe açığı da çok büyük; Ocak-Şubat aylarındaki bütçe açığı, geçen yılın aynı dönemine göre 57 kat fazla. 200 milyon Türk Lirası iken 16,7 milyar Türk Lirasına çıktı.

Ekonomiyle ilgili ciddi bir sorunun olduğu kesin. Pazara uzun zamandır gidemiyordum, bir gittim; pazarcılar da vatandaş da feveran hâlinde. Fiyat yükselişinin sorumlusu pazarcı değil, onlar da kurban. Bir pazarcı kolay kolay kârından vazgeçmez, demek ki satamıyor. Halk, kendisi gibi emeğiyle geçinmeye çalışan pazarcıyla aynı kızgınlığı paylaşıyor. Türkiye, Atatürk’ten sonraki tarihinin en derin ekonomik sarsıntısının içinde.

Seçimlerde AK Parti’nin birinci parti çıkmasının tek sebebi, CHP’nin HDP, PKK ve İYİ Parti ile blok oluşturmasının halkta yarattığı korkudur. AK Parti’den uzaklaşanlar MHP’ye veya biraz daha ileri giderek Vatan Partisi’ne geliyor ama CHP’ye gitmiyor. Bu, muhalefetin ekonomik krizden yararlanamadığını gösteriyor. MHP’nin oylarının artması ise Türkiye için olumlu; vatanseverliğin ve milliyetçiliğin yükseldiğini gösteriyor. Bu, AK Parti’ye çok önemli bir ihtardır. MHP, kazanacağını öngördüğü yerlerde yarışa girerek başarılı olmuştur. Sonuç olarak; AK Parti’den kopuş var ve bu Türkiye için iyi bir süreçtir. Atatürk’ten bu yana en ciddi ekonomik kriz yüzde yedi civarında. Tabii “Atatürk’ten beri” derken, Atatürk döneminde bir kriz yaşanmadı ancak İstiklal Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı dönemi çok ağır dönemlerdi; bunu kıyaslayarak söylüyorum. Atatürk’ün kendi döneminden sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında yüzde otuzluk bir küçülme oldu. O dönemde mecburduk çünkü İngiltere ve Fransa ile olan bütün bağlarınız kopuyordu; kapitülasyonları kaldırıyor, Osmanlı İtibarı Milli Bankası’nı kuruyordunuz.

İkinci Dünya Savaşı’nda insanlar askere alındı, kaynaklar askeriye yönlendirildi. Yatırım yapamıyordunuz çünkü Hitler’in Türkiye üzerinden geçme ihtimali vardı. Hitler’in saldırabileceği iki ülke vardı: Sovyetler Birliği veya Türkiye. Hitler, 21 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırmayı seçti. 1939’da Batı’ya saldırarak başlamış, Rusya ile bir saldırmazlık paktı imzalamıştı; iki sene sonra ise yönünü Doğu’ya çevirdi. Ya Rus petrol bölgelerine Türkiye üzerinden inecekti ya da doğrudan Sovyetler Birliği üzerinden gidecekti.

Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarında, İsmet İnönü’nün Sovyetler Birliği’ne saldırı haberini aldığında Çankaya Köşkü’nde kahkahalarla güldüğünü anlattığı bir bölüm vardır. Bu, bir sinir boşalmasıydı; çünkü Nazilerin Türkiye’ye saldırması çok ağır bir yük olacaktı. Henüz 1922’de savaştan çıkmış, ekonomik kalkınma sürecine girmiş bir Türkiye için bu bir yıkım olurdu.

Peki, AKP krizin farkında mı? Elbette bizlerden daha çok farkında çünkü devletin reel envanteri elinde. Ancak ideolojik sınırları ve sınıfsal ayak bağları yüzünden bu sarsıntıya doğru dürüst bir cevap veremiyor. Bu krize sadece devrimci bir cevap verilebilir.

Maliye Bakanı Berat Albayrak o dönemde New York’ta, G20 Finans Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları toplantısına katıldı ve büyük finans şirketleriyle görüşmeler yaptı. Eğer çok ciddi bir taahhüt almış olsalardı açıklarlardı; açıklamadıklarına göre ortada net bir sonuç yok. AKP hükümeti, köklü tedbirler almadan bir çıkış arıyor. Oysa devrim, tedbir çerçevesinde olan bir şey değildir; sistemi yıkıp yenisini kurmaktır.

Amerika’nın, Türkiye’yi Berat Albayrak’ın yöneldiği çizgide kurtarması mümkün mü? IMF’siz bir IMF programı uygulayıp Amerika’dan muslukları açmasını istemek, bir teslimiyet pazarlığı anlamına gelir. Amerika da karşılığında “Kıbrıs’tan elini çek, Doğu Akdeniz’deki hak iddialarından vazgeç” diyecektir. Bugün S-400’lerden daha önemli olan Doğu Akdeniz meselesidir. S-400 alımı bir silah seçimi değil, bir strateji ve mevzilenme tercihidir; Amerika’dan gelen tehdide karşı bir savunma stratejisidir. Mavi Vatan tatbikatıyla, münasır ekonomik bölge ilanıyla Türkiye direniyor ve sismik aramalar yapıyor.

Berat Albayrak’ın “olmayacak duaya amin demek”ten öte bir görüş mesafesi yok. 2002 yılında AKP, Amerika’nın ekonomi ve savaş takvimini uygulamak için iktidara getirildi. Gözleri uzağı görmeye müsait değil; ancak yakınını, birkaç aylık vadeleri görebilen bir anlayış söz konusu. TÜSİAD da aynı fasit dairenin içinde. Bazı sanayiciler “Türkiye’nin geleceği Asya’dadır” deseler de, pratikte bu Atlantik sistemi içinde kalarak taviz vermeden sıcak para bulamazlar. Türkiye Doğu Akdeniz’den vazgeçemez; çünkü Türkiye’nin güçleri ve kararlı bir milleti var.

Cumhuriyet Halk Partisi ise bugün tamamen Amerika’nın taleplerine göre yönlendirilen bir proje konumundadır. Türkiye’de oy oranı belli bir seviyenin üzerindeki partilerden hiçbiri Amerika’nın bu taleplerine “evet” diyemez. Ancak CHP, iktidara gelmek adına bu taleplere boyun eğmeye hazır bir görüntü sergiliyor.

Biz Vatan Partisi olarak öncü bir partiyiz; olayları erkenden görme ve milletimize önderlik etme özelliğimiz var. 2002’de Tayyip Erdoğan getirildiğinde, bunun bir Amerika projesi olduğunu ilan ettiğimizde, o dönemdeki ilericiler “yobazlara karşı yenilikçi” diyerek destek veriyordu. Şimdi de benzer bir durum İmamoğlu üzerinden kurgulanıyor. Bizim görevimiz, bu aymazlığa karşı halkı uyarmak ve Türkiye’nin geleceğini savunmaktır. Bizim için Amerika, FETÖ ve PKK Türkiye’nin düşmanıdır ve bu düşmanlara karşı duran herkesin bir araya gelmesi şarttır. Ancak CHP bugün maalesef bu unsurların yanındadır; Afrin operasyonuna, Doğu Akdeniz’deki sismik aramalara karşı tutumları tamamen Amerika’nın çıkarlarıyla örtüşmektedir. FETÖ darbesi oluyor, FETÖ’cüler hapislere tıkılıyor. Diğer yanda ise PKK’lılar hapishaneden çıkıyor. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ise işi gücü bırakmış, “Ankara’dan İstanbul’a kadar hapishanedekileri çıkartacağız” diyor. Kılıçdaroğlu, devletten ihraç edilmiş 105 bin memurun tekrar göreve alınacağını söylüyor. Yani “Gladyo”yu tekrar devletin içine sokacaksın! Bugün hükümetin devletin içinden temizlediği Gladyo’yu, hapse atılmış darbecileri, Amerikan kontrgerillasını hapisten çıkartıp tekrar devletin içine sokacağını vadediyor.

Ekonomi cephesine bakıldığında ise CHP; Amerika’nın bizden istediği hukuki düzenlemeleri yapmayı, uluslararası merkezlerle aramızı iyi tutmayı ve hatta Kıbrıs gibi konularda geri adım atmayı savunuyor. Koskoca Cumhuriyet Halk Partisi kongresinde, 1.200 delegenin içerisinde bir tane bile vatansever çıkıp “Siz bu Avrupa Özerklik Şartı kararını alamazsınız” diyemiyor. Orada da Amerika’nın yanındalar. Aynı kongre, cemaatlere ve tarikatlara özgürlük verilmesi gerektiğini beyannameye 17 madde olarak yazıyor. Bir kişi çıkıp da “Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti tasfiye ediyorsunuz, ne yapıyorsunuz?” demiyor. Bu CHP ile nasıl birleşeceksiniz? İlan etmişsiniz, “CHP’nin tabanına güveniyoruz” diyorsunuz. Tabanı nasıl ikna edeceksiniz? Bunları söyleyerek. Bunları söylemezseniz o kitle Amerikan politikalarının peşinden gider. Bu millete ihanet etmemek için bunları söylemek zorundasınız. Çünkü biz ancak gerçekleri söyleyerek kazanabiliriz.

Atatürk, 1921 yılı Aralık ayı sonunda Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada, halkın bir kısmının Yunan ordusunu alkışladığını ve Türk ordusunun girişini istemediğini anlatmıştı. Bizim de CHP kitlesini kendi tecrübeleriyle gerçekleri görmeye zorlamamız lazım. Yöntem farklı olsa da hedefimiz aynı. Mesela “Ankara’dan İstanbul’a yürürken size bonzai içiriliyor” demiştik. PKK ile yan yana yürütülüyorsunuz. Bugün o tecrübeyi yaşayınca anlıyorlar. Fakat maalesef bir seçmen kitlesi, “Tayyip Erdoğan’ı yıkmak için HDP ile de ittifak yapılır” noktasına getirildi. Uyarılarımızı yapmaya devam edeceğiz; sonuçta Hz. Muhammed’in veya Atatürk’ün de uyarıları başlangıçta sonuç vermemiş ama en sonunda başarıya ulaşmıştır.

Ben Türkiye’nin en nazik lideriyim, kimseye hakaret etmiyorum. Ancak şunu söylemek zorundayım: CHP; PKK, HDP ve FETÖ ile el ele verdi. Doğu Akdeniz’den Afrin’e, Fırat Kalkanı’ndan Karadeniz’e, hendek operasyonlarından ekonomi politikalarına kadar her alanda bu ittifak görünüyor. “Türk yargısı altın dönemini yaşıyor” dediğimde bana itiraz ediyorlar. Neden? Çünkü ben FETÖ’yü ve PKK’yı zindana tıkan yargıyı alkışlıyorum. Savaşın en ön mevzisindeyim ve onları hapse tıkan savcıların, polislerin yanındayım.

Bakın, Ekrem İmamoğlu’nun Atlantik Sistemi tarafından el üstünde tutulduğunu ve sadece İstanbul Belediye Başkanlığı için değil, CHP Genel Başkanlığı ve Türkiye’nin geleceği için bir proje olarak hazırlandığını görüyoruz. “İstanbul Ankara’dan yönetilemez” demek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1922’de İstanbul’a girmesine, yani Atatürk’ün ordusuna karşı bir duruştur. İstanbul bir tek Ankara’dan yönetilir. Ekrem İmamoğlu’nun programı İstanbul’u Ankara’dan kopartıp bir metropol kent yapmaktır. Çok açık ki, gözleri var görmez, kulakları var duymaz hale gelmişler.

Son olarak, Ekrem İmamoğlu’nun “145 yıldır demokrasi mücadelesi veriyoruz” çıkışına ve seçim süreçlerine baktığımızda, bunların hepsi bir tabloyu tamamlıyor. Biz gerçekleri söylemeye, Türkiye’nin felakete sürüklenmesini engellemek için yiğitçe konuşmaya devam edeceğiz. Ve benim kastettiğim çok net; meşrutiyet ve demokrasi denince başka ne aklınıza gelebilir? Birinci Meşrutiyet, 1876 yılı Aralık ayında ilan edilmiştir ve üzerinden 143 yıldan biraz fazla zaman geçmiştir. Benim “yaklaşık” dememin sebebi budur. Kaldı ki 93 Harbi, yani meşhur Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca da o meclis kapatılmıştır. Yok, net 145 demiyorum, yaklaşık dedim. Yani buradan ne aradığınızı ben bilemem ama benim anlattığım net.

Bunu hazırlayan arkadaşlar, bir Abdülhamid açıklaması eklemişler; ancak burada eksik bırakmışlar. Abdülhamid’in adını vererek onun parlamenter sistemin ufkunu açtığını söylüyorlar. Bu tabii çok bilgisizce ama kendisi açısından isabetli bir mevzilenme. Neden? Bilgisizce, çünkü 1876 Birinci Meşrutiyet devrimini talebe-i ulum yani ilim talebeleri, gençlik hareketi ve arkasından Harbiye hareketi; yani Namık Kemaller, Mithat Paşaların önderlik ettiği meşrutiyet hareketi o kapıyı açtı. İlk başta V. Murat’ı padişah yaptılar. Ondan sonra V. Murat’ın sağlık sorunları olduğu için yerine Abdülhamid getirildi. Yani II. Abdülhamid’in bu meşrutiyeti getirmekte bir rolü yok. Peki, II. Abdülhamid ne yaptı? Meclisi kapattı.

Bakın, buraya arkadaşlarımız eksik almış; Abdülhamid’in adını vererek Türkiye’nin anayasa tarihini tamamen tersine çevirip, meclisi kaldıran, parlamentoyu kapatan, 93 Harbi’nden sonra 32 sene boyunca hürriyetçileri ve Türk milliyetçilerini hapse atan Abdülhamid’i parlamenter sistemin kapısını açan bir “Han” olarak gösteriyorlar. Şimdi burada kimle birleşiyor? Emperyalistlerle, gericilerle, yobazlarla birleşiyor. Bunların hepsi tesadüf mü? Abdülhamid’in parlamenter sistemin kapısını açtığını söylemek, tarihi olaya tamamen terstir. Bu bir bilgi meselesi mi? Rica ederim efendim; koskoca İstanbul Belediye Başkanı için bu bir bilgi meselesi olur mu? Rafet Bey, hayret ediyorum size! Ülkeye yapılan bir ihaneti, demokrasiye yapılan bir ihaneti mazur görmek için başka çareniz kalmamış durumda. Abdülhamid’in Mustafa Kemalleri, Türkçüleri, Türk milliyetçilerini hapse attığını, bu yüzden “Kızıl Sultan” diye anıldığını bilmiyor mu? Sizin “bilgi meselesi” demeniz, benim hiçbir gerçekle sizi ikna etme şansımın olmadığını gösteriyor.

Değerli izleyiciler, yine bir ara vereceğiz. Sizi kastetmiyorum, bu İmamoğlu cezbesine itilmiş kitleleri söylüyorum. Ara vereceğiz efendim, sonra tekrar birlikte olacağız.

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Evet, “Çıkış Yolu”nda son bölümdeyiz. Konuğumuz Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek.

Efendim, birkaç hafta önceki programda ekonomik kriz ve özellikle sanayicilerin durumunu görüşürken bir şeyin altını çizmiştiniz. Ekonomik krizi en net gören ve çıkış arayan kesimin, aydınların veya uzmanların dışında sanayiciler olduğunu söylemiştiniz. Hâlâ aynı kanaatte misiniz?

Evet, bu doğal bir şey. Çünkü sanayiciler sadece pazardan domates, patlıcan alırken ekmeğinin küçüldüğünü gören halktan farklı olarak, her şeyini; makinesini, teçhizatını, sermayesini, fabrikasını ve şerefini kaybediyor; borçların altında kalıyor. Büyük bir yıkımla karşı karşıya. Ayrıca bilinç seviyesi ve ekonomiyle ilgili bilgileri daha geniş.

Buradan şuraya gitmek istiyordum: En net gören dediğiniz sanayi kesimi, büyük sermaye, yani TÜSİAD sermayesi mi?

TÜSİAD demiyorum, o yanlış olur. Milli sanayicileri kastediyorum. TÜSİAD’ı hariç tutmuştum o zaman. Orada da millilik var ama ben nesnel millilikten bahsetmiyorum.

Çözüm konusunda, IMF ile pazarlığa oturulması noktasında açık bir tutum aldıkları tespitine katılır mısınız?

Katılmıyorum. Bugün milli sanayicilerle oturup başa baş görüşürseniz, onlar IMF ile Atlantik sistemi içerisinde, günübirlik ve sisteme dokunmayan siyasetlerle bir çözüm olmadığını çok net görüyorlar. Türkiye’nin son derece radikal, kökten sistemi değiştiren çözümlerin eşiğinde olduğunu sanayicilerin büyük çoğunluğu görüyor. Ama bunlar, aynı zamanda fabrikasını kurtarmak veya banka borcunu ödemek gibi dertler içinde olduklarından, bu konumlarını kamuoyunda açıkladıkları zaman iktidarla araları bozulur. Kredi alamazlar veya devletten ihale bekliyorlarsa bunlar aksar. Sanayicilerin kamuoyu önündeki konuşmalarıyla özel görüşmelerdeki gerçek tespitlerini ayırmak lazım. Özel görüşmelerde sistemin çökmekte olduğunu ve Türkiye’nin devrimci çözümlerle çıkabileceğini söylediklerinde, belirttikleri çözümler aşağı yukarı Vatan Partisi’nin programıdır. Gerçekçi çözümlerdir çünkü başka türlü çıkış olmadığını biliyorlar.

Emekçilerin önder kesimlerinde de var bu. Fabrikadaki sıradan işçiyle onun önderi, yani daha bilgili ve birikimli olan, Vatan Partisi çevresindeki ileri kesimler arasında fark var. Onlar da gerçekleri görüyor ama sanayici daha büyük tehditlerle, tam bir iflas ve yıkımla karşı karşıya.

Yıkım noktasında sanayicinin tabloyu okuma konusunda büyük bir problemi olmadığını düşünüyorum ama çözüm konusunda sanki Batı ile, Atlantik ile, IMF ile olan ara çözümlere de hiç kapalı değiller gibi geliyor bana.

Onlar bu çözümlerin gerçekçi olmadığını ve kısa vadeli olduğunu biliyorlar. Ancak sistemin içinde düşünmek insanlara kolaylık sağlar. Brecht’in dediği gibi; insanlar duymak istedikleri şeyleri duyarlar. Herkesin gönlü, mümkün olduğu kadar fazla alevlenmeden, cam çerçeve kırılmadan bir çözüm olsun istiyor. Ama gerçek öyle değil. Fabrikada çalışıp eve ekmek götürenle, borçlarını ödeyemez noktaya gelmiş bir sanayicinin konumu farklıdır. O işçi yarın sokağa atıldığı zaman, o büyük sanayicinin bilinç seviyesine ulaşacaktır. Bilinç dışarıdan verilen bir şeydir; bir öncü parti tarafından verilir. Sırf pazarda alışveriş ederek veya sokağa atılarak bu bilince ulaşılmaz.

Şu anda muhalefettesiniz, gündelik çarkı döndürmek gibi bir sorumluluğunuz yok. Dolayısıyla biraz bugünü değil, yarını konuşuyorsunuz.

Bugünü de düşünüyoruz ama bu gönül sistemi içinde kurtarılmayacağını görüyoruz. Batan bir gemi düşünün; o batan gemiyi kurtaracağım hayallerini yaymak hiçbir şeye hizmet etmez. AKP batan gemiyi yüzdürmeye çalışıyor. Tek başına bir çıkış yolu üreteceğine hiçbir ihtimal vermiyorum. Ama Türkiye’nin büyük, köklü çözümünü AK Partisiz başaramayız. Onların olması lazım. Tayyip Erdoğan’ın olması lazım. Artık tek başına yönetemeyecekleri bir sürece girdik ama onlarsız bulacağımız bütün hükümet formüllerinde HDP, PKK ve FETÖ olur. O zaman FETÖ’lü, PKK’lı, HDP’li çözümlerin hepsi Türkiye için felakettir. Bu güçler dengesinde AK Parti’nin, MHP’nin de hükümette olması gerekir; zorlukları paylaşacak, üreticiyi baş tacı yapacak, Türkiye’nin Avrasya ile el ele vermesini sağlayacak bir hükümetle çıkış yolu bulunabilir.

Seçimin ilk günü AKP’nin yolun sonuna geldiğini söylemiştiniz, yine aynı değerlendirmeyi yapıyor musunuz?

Evet, “Tek başına AK Parti iktidarının sonuna geldik” dedim. Bunu üç senedir söylüyorum. Önümüzdeki milli hükümet çözümünde Tayyip Erdoğan da olacak, AK Parti de olacak. Ya bir devlet adamı çözümüyle süreci görecek, zaman kaybedilmemesi gerektiğini anlayacak ve “Gelin arkadaşlar, Türkiye büyük zorluklarla karşı karşıya, buradan el birliğiyle çıkabiliriz, FETÖ’yü ve PKK’yı dışlıyoruz” diyecek ya da bu gerçekleşmezse Türkiye erken seçime gidecek.

Peki, parlamenter sisteme geçerek bunu yapalım diye bir öneriniz var mı?

Parlamenter sistemi Vatan Partisi savunuyor ama ben kalkıp “Önce parlamenter sistem, çözüm sonra” gibi bir akılsızlığı yapmam. Bu, Türkiye’yi kargaşaya götürür. Atın önüne arabayı koşmam. Şu anda Türkiye’nin birinci meselesi “parlamenter sisteme geçmek” derseniz, siz mızıkçısınızdır ve Türkiye’yi kurtaramazsınız. Ama en sonunda Türkiye tabii ki parlamenter sisteme dönecek, bu ayrı mesele. Şu anda önerdiğimiz şey, bir milli birlik hükümeti kuralım. O milli birlik hükümeti, daha sonra parlamenter sisteme de geçişi sağlar. Hatta o daha stratejik ve orta vadeli bir çalışma olduğu için bunu getirip Türkiye’nin önüne koyduğunuz zaman, eğer hemen geçemezseniz; Türkiye’yi karanlıklarda debelenmelerin, bocalamaların ve kargaşalıkların içine atarsınız. Zaten siyaset bu demek. Vatan Partisi’nin veya Doğu Perinçek’in üstünlüğü de burada. Yani bugün parlamenter sistemi öne koyduğunuz zaman Türkiye’yi bocalama ve kargaşalığa sürüklersiniz; çünkü şu anda bu olmayacak bir şey.

Neden olmayacak bir şey? Seçim yapılmış; AK Parti ile MHP’nin toplamı %50’den fazla. Türkiye’de daha yeni, 16 Nisan’da bir referandum yapılmış. Elbette önümüzdeki tecrübelerden sonra parlamenter sisteme geçilecektir ancak o henüz ısınmadı. Bunun için onu her şeyin önüne koymak kadar çözümsüz ve yanlış bir tutum olamaz.

Meclisteki muhalefet yakın zamanda erken seçim isterse tavrınız ne olur? Önümüzdeki sürece bakacağız. Yani AK Parti Türkiye’deki bu debelenmesini sürdürür, Türkiye’nin ekonomik sorunlarını çözemezse tabii ki seçimden yana olacağız çünkü başka çare yok. Eğer siz seçim yapmazsanız, Türkiye’nin gündemine başka çözümler gelir. Kastım şudur: Türkiye seçimle bir çözüm üretemezse, başka tehditlerle karşılaşır; çünkü Türkiye çare bulmak zorundadır. Bu noktada birinci inisiyatif Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dadır. Kendisi bir devlet adamı tavrı alıp, “Ey arkadaşlar, gelin beraber bir milli hükümet kuralım, bu zorlukları hep birlikte yenelim” derse, bu bir büyüklüktür ve çok önemlidir; tarihi bir tavırdır.

Bunu yapamazsa Türkiye seçime gider. Ya meclis karar alacak ya da Cumhurbaşkanı seçime götürecek. Milli birlik hükümeti kurulmasına evet diyecek bir anlayış oluşturulamazsa, hayat bizi seçime doğru sürükler. MHP bunu gerektirdiğinde terk edebilir veya Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP gibi partiler hep birlikte parlamentodan istifa edebilirler. %20’si istifa etse yetiyor. Ben hukuk açısından bakmıyorum; bir hukukçu değilim zaten. Salt hukukçuluk buradan bir çözüm üretmez. Ben meselenin toplumdaki bunalımların içinde olduğunu görüyorum. Meclisten daha fazlası istifa ederse Türkiye, anayasa zorlamasa bile o istifaları kaldıramaz. Diyelim ki diğer partiler meclisi boşalttı, o zaman MHP ne yapar biliyor musunuz? “Ben de ayrılıyorum, haydi seçime” der. Çünkü o süreçte oylar erir. Seçimden kaçan bir AK Parti’nin de, seçimden kaçan bir MHP’nin de oyları erir. MHP, AK Parti’den kendisine doğru olan akışı da görüyor ve MHP’nin AK Parti’den farkı, yaşanan dönemin suçlarını AK Parti’nin sırtına yüklemesidir. Bu tabii dürüst bir tavır olmaz çünkü koalisyonu onunla beraber kurdu. Sonuç itibarıyla Türkiye seçimden kaçamaz hale gelir ve seçim olur.

Peki, seçimde Türkiye çözüm üretecek bir hükümet kuramadı diyelim? Gelen hükümet daha beter olacaksa ondan sonra başka bir seçim olur. Tam ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda Türkiye kontrol edilemez hale gelebilir mi? Eğer bu tür budalalıklar yapılırsa, yani seçimler çözüm olmazsa, Türkiye kaosa sürüklenir. Ancak o çözümü üretene kadar Türkiye seçim yapar ve en sonunda üretir; Vatan Partisi’nin bulunduğu bir milli hükümet kurulur. Türkiye bunu keşfetmek zorundadır, keşfedeceğini de adım gibi biliyorum. Çünkü tarih şöyle ilerlemez: “Sandıktan şu çıktı, bilmiyorum neden bu çıktı.” Tarih böyle okunmaz. Ben şuna bakıyorum: Türkiye’nin önünde çok şiddetli bir sarsıntı var. Türkiye, bütün zorlukları paylaştıracak bir milli hükümet dışında bu sarsıntılardan çıkamaz. Türkiye’nin tek bir cevabı vardır, iki cevabı yoktur. Amerika’nın Türkiye’nin ekonomisini kurtarma şansı veya gücü yok. Yani Amerika’ya yönelerek bir kurtuluş olmaz. Sayın Berat Albayrak dönemi gibi iki-üç ayı kurtarırsınız ama kendi koltuğunuzu bile kurtaramazsınız.

Geçmişte devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi var; Türk milletinin kaderi kendi elindedir. Gölgedeki yangın, Irak’taki yangın belli… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler düzeltecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş