Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin bahtı açıktır. Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bravo! Bölgedeki bu yangın, Irak’taki yangın… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler öğretecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Büyük milletimiz, iyi akşamlar. Hoş geldiniz Çıkış Yolu programına. Trafet Ballı bugün de aramızda yok. Biz Sayın Doğu Perinçek’e, Nadir arkadaşımla birlikte sorular sormaya çalışacağız. Nadir Temeloğlu, Aydınlık Gazetesi’nin editörlerinden. Biz birlikte Sayın Doğu Perinçek’i bugün ağırlamaya çalışacağız. Sorularımızı ve sorularınızı soracağız. İnanılmaz bir gündem var. Toplantıda dedik ki “Programı nasıl yapacağız?” ama bir son dakika gelişmesi geldi ve konularımıza bazı şeyler eklendi. Öyle olunca da Ulusal Kanal yönetiminden bir saat daha rica ettik; sağ olsunlar, onlar da bize bir saat süre verdiler. Programımızı en azından bir saat daha uzatmaya çalışacağız. Sayın Perinçek, sizden de uygun görürseniz bunu rica edeceğiz. Sağ olun, teşekkürler.
Evet, dediğimiz gibi pek çok konu var. Konu başlıklarını sayacağım değerli izleyiciler: Abdullah Hoca’nın bir mektubu vardı, o da bugün ilginç gelişmelerdendi. YSK’nın kararı zaten son dakika gelişmesi. Doğu Akdeniz’deki gerilim var, Türkiye İttifakı tartışmaları… Gerçekten çok yoğun bir gündem var. Fazla vakit kaybetmeyelim, bu son dakika gelişmesini Ankara’daki arkadaşlarımızdan alalım. Sayın Perinçek, biz de bir dinleyelim; en son gelişmeleri Gürkan Demir bize aktaracak. Gürkan Demir, merhaba, nedir YSK kararının ayrıntıları?
İstanbul’a ilişkin AKP’nin yapmış olduğu olağanüstü itiraz kapsamında, seçimlerin önce iptali, ardından yenilenmesi kararı alındı. Henüz tabii resmi açıklama yapılmadı ancak özellikle AKP’nin Yüksek Seçim Kurulu’ndaki temsilcilerinin yapmış olduğu açıklamalar bu yöndeydi. Seçimin yenileneceği tarih olarak da 23 Haziran Pazar günü belirlendi. Karar, 4’e karşı 7 oyla alındı. 4 Yüksek Seçim Kurulu üyesi AKP’nin itirazını reddederken 7 üye ise AKP’nin itirazlarını haklı buldu. Red kararı verenler içerisinde Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven’in de olduğu belirtiliyor. Yani karar, YSK Başkanı Sadi Güven’in lehte oy kullanmasına karşılık alındı. Yine gelen bilgiler arasında, AKP ile MHP’nin Maltepe ve Büyükçekmece’ye ilişkin seçimlerin yenilenmesine dair olağanüstü itiraz başvuruları vardı. Onları da Yüksek Seçim Kurulu’nun yarın görüşmeye devam etmesini bekliyoruz.
Cumhuriyet Halk Partisi olağanüstü alarma geçti. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, MYK üyelerini ve hukukçuları genel merkeze toplantıya çağırdı. Az önce CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, kısa bir yazılı açıklama yaptı. O açıklamaya göre yarın sabah saat 10’da CHP Genel Merkezi’nde Kemal Kılıçdaroğlu, bütün milletvekilleri ve Parti Meclisi üyeleriyle bir toplantı daha yapacak. Bu iki toplantıda da Cumhuriyet Halk Partisi, Yüksek Seçim Kurulu’nun vermiş olduğu karara karşı hangi adımları atacağını masaya yatıracak. Yapılan tartışmalarda CHP’nin “sine-i millet” yapıp sandığa gitmeme ihtimalini de masada tuttuğu bilgisi var. Bu konuyu da yine masaya yatırarak tartışacaklar.
Peki, süreç nasıl işleyecek? Yüksek Seçim Kurulu’nun 31 Mart seçimlerinden önce yayınladığı bir genelge vardı. O genelgenin ayrıntılarına baktığımız zaman, seçim tekrarı ve seçimin devamı niteliğinde olduğu için sadece oy verme işlemi tekrarlanacak; aday listeleri değişmeyecek. 31 Mart’taki seçimlere göre hangi adaylar girdiyse yine onlar girecek. Ancak bir çekilme veya ölüm söz konusu olursa, yeni bir ismin belirlenen tarihe kadar YSK’ya bildirilmesi gerekecek. Seçmen listeleri de güncellenmeyecek; 31 Mart 2019’da yapılan seçimler için kesinleşmiş sandık seçmen listeleri kullanılacak. Seçim takvimi ise seçimi yönetecek olan ilçe seçim kurulunca hazırlanacak. Özetleyecek olursak; YSK, AKP’nin İstanbul itirazını 4’e karşı 7 oyla kabul etti ve seçimlerin 23 Haziran’da yenilenmesine hükmetti. Gerekçe olarak da sandık kurulu başkanlarının ve üyelerinin oluşturulma biçimindeki usulsüzlük iddiaları gösterildi.
Evet, teşekkürler Teoman Ali. Yeni gelişmeler olursa yine sizden alacağız. Evet efendim, Türkiye bir buçuk aydır bugünü bekliyordu. Ekonomi krizde boğuşurken, güvenlik sorunları varken; seçimler ne olacak, yenilenecek mi tartışmalarıyla geçti bu süre. Şimdi bir buçuk ay daha Türkiye seçimden başını kaldıramayacak. Bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz? Seçimlerin meşruiyetine gölge düşürür mü?
Ekonomik kriz yetmiyormuş, bir de meşruiyet krizi geldi. Türkiye çok zorlu, ağır ekonomik sarsıntıların içinde; iflaslar, işten atmalar ardı ardına geliyor, fabrikalar kapanıyor. Şimdi ona bir de seçimlerin meşruiyeti krizi eklendi. Şu çıktı ortaya: Türkiye seçim bile yapamıyor. İstanbul seçimi yasa dışı ilan edildi. Demek ki Türkiye seçim yapamıyor. 13-14 bin oyun yasal kullanılmadığı ortaya çıkınca bir rezalet başlamıştı, şimdi ise İstanbul seçiminin tamamının yasa dışı olduğu söyleniyor. Bu, Türkiye’nin yönetilemeyen bir ülke haline geldiğini gösterir. Bu manzaralar, başında AK Parti’nin bulunduğu, CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin parlamentoda paylaştığı sistemin çöküşünü gösteriyor.
Peki, CHP’nin “sine-i millet” çıkışı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu, yangın üzerine benzin dökmek olur. Çünkü “sine-i millet” dediğiniz zaman bu rejimi yasa dışı ilan edersiniz. Peki, yerine ne koyacaksınız? CHP’nin bunu açıklaması lazım. Atatürk, 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra Ankara’da hükümeti kurdu ama bunun yasal bir zemini vardı; İstanbul işgal altındaydı. Şimdi “sine-i millet” diyecekseniz, onun karşısına bir hükümet seçeneği koymanız lazım. Bu seçenek ya erken seçimdir ya da başka bir şeydir. Eğer Türkiye erken seçime gidecekse, bunun yolu mecliste bir erken seçim önergesinin görüşülmesidir.
Peki, Türkiye İttifakı tartışmalarının tam ortasında böyle bir karar çıkması süreci baltalıyor mu?
Sistemin çürüdüğünü ve bu sistem içinde çözümlerin tükendiğini gösteriyor. Türkiye bir milli hükümetle çıkabilirdi bu durumdan, hala çıkabilir. Bu olay, milli hükümet seçeneği yerine kargaşayı davet ediyor. Türkiye İttifakı bu kararla baltalanmış gibi görünse de aslında bir mecburiyet halini alıyor. Çünkü tek başına AK Parti hükümetinin yönetemeyeceği bir sürece giriyoruz, bunu iki yıldır söylüyoruz. 143 yıldır yaşamadığımız bir krizle karşı karşıyayız; İstanbul gibi Türkiye’nin kalbi olan bir kentte seçimi yenilemek, “Türkiye’de seçim yapılamıyor” demektir. Bu karar çok ciddi sonuçları olan, kutuplaştırmayı artıran sorumsuz bir karardır. Bu seçimlerden sonra Ekrem İmamoğlu mazbatasını aldıktan sonra Sayın Cumhurbaşkanı bir açıklama yapmıştı: “Kızgın demiri soğutalım.” Türkiye İttifakı çağrısı hemen her taraftan olumlu karşılanmıştı. Ancak şimdi Türkiye’nin önünde yeniden kutuplaşmanın artacağı, dış güçlerin ve dış baskıların yoğun olduğu bir süreçte neler yaşanabilir?
Seçim sürecinde “FETÖ” aradılar, sandıklarda FETÖ olduğunu söylediler. Acaba şimdi de bazı terör örgütleri; FETÖ veya PKK gibi yapılar yeniden başını mı çıkartıyor? Türkiye’nin güvenliği ve geleceği açısından bu karar bir tehlikeye mi işaret ediyor? Burada bir zikzak var; Sayın Cumhurbaşkanı “Kızgın demiri soğutalım” dedi, Türkiye İttifakı çağrısı yaptı ve ekonomi ile güvenlik gibi iki temel unsuru program maddesi olarak ifade etti. Burada sanki bir “Türkiye İttifakı” hükümetine doğru bir eğilim doğmuştu. Fakat şimdi bu seçim kararıyla, Sayın Tayyip Erdoğan “Seçimi yenileme kararını ben almadım” dese de, bu karar onun partisinin talebi üzerine alındı. Bu yalnızca Yüksek Seçim Kurulu’nun değil, seçimin iptalini talep eden AK Parti’nin ve ısrarla seçim iptal edilmeli diyen Milliyetçi Hareket Partisi’nin sorumluluğundadır.
Bir anda herkesi kucaklayalım, Türkiye’yi beraber koruyalım, hatta beraber yönetelim noktasına gidilebilecekken, yeniden kutuplaşmaya ve gerginliğe yol açabilecek bir karar çıktı. Bu ortamda sürekli kriz tartışılacak; ekonomik kriz, siyasi kriz ve hükümet sorunu gündemde olacak. Israrla söylüyorum; İstanbul, Türkiye’nin ekonomi, siyaset ve güvenlik alanlarında lokomotifi olduğu için, bu seçimlerin yenilenmesiyle Türkiye’deki seçimlerin meşruluğu tartışılır hale geldi. Bugün İstanbul, yarın başka bir yer. Böylesine büyük bir kaos ortamı doğarsa, Türkiye sınır güvenliğiyle ilgili tehditlerle boğuşurken bunu nasıl aşabilir?
Burada asıl mesele konsensüs, yani siyasi ortak zemin ve anayasadır. Hukuki planın yanında, bir de toplumsal, ekonomik ve siyasal bir anayasa vardır. İktidarıyla muhalefetiyle Türkiye’deki ağırlığı olan güçlerin üzerinde uzlaştığı zemin şuydu: Türkiye’de iktidar seçimlerle belirlenir; seçim yapılır, kazanan hükümeti kurar ve herkes buna razı olur. 1946’dan beri, hatta 1876’dan beri süregelen bu uzlaşma zemini şimdi yıkılıyor. “İstanbul seçimi meşru değil, hukuki değil” dendiği an, bu ortak zemin kalkar. İktidarın belirlenmesine ilişkin anayasal temel sadece hukuki olarak değil, toplumsal rıza ve seçim sonucuna hürmet gibi kuralların çözülmesiyle ortadan kalkar. O zaman bunun yerine ne konacak? Birisi gelip bu bunalımlı sisteme bir tekme atabilir.
Şahsen böyle bir tehlike görmek istemiyoruz ama Türkiye’nin dış tehditlerini de bu tabloya dahil ettiğimizde, eğer Türkiye ortak bir meşruluk temelini yakın dönemde yaratamazsa ciddi sorunlarla karşılaşır. Bugün Cumhuriyet Gazetesi’nde, Emniyet Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’nın raporuna dair bir haber vardı. Orada FETÖ’nün hala deşifre edilmiş üyelerinin görevde olduğu, TSK içinde faaliyet yürüttüğü yönünde bilgiler mevcuttu. Bu rapor, 30 bin Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun (generaller, subaylar, assubaylar ve askeri öğrenciler dahil) FETÖ bağlantılı olduğu gerekçesiyle tasfiye edildiği 2018 tarihli Genelkurmay raporunun üzerine geldi. Eğer doğruysa, ordunun içine fitne sokuluyor demektir. Bir asker, “Yanındaki FETÖ’cü mü?” diye şüpheye düşerse, bu durum siyasi ve ekonomik krize eklenen bir psikolojik savaş unsuru haline gelir. Devletin temelini oluşturan güvenlik güçlerinin içinde hala FETÖ olduğu algısı, bu bunalımı daha da derinleştirir.
Sokak kalkışmaları veya Sine-i Millet tartışmalarıyla ilgili olarak; ben “sokak” sözünü hiç sevmem. Ancak meydanlar ve toplumsal hareketler farklıdır. Örneğin 19 Mayıs’ta Türkiye Gençlik Birliği, Osmanlı Ocakları ve çeşitli milliyetçi, muhafazakâr, devrimci, sosyalist gençler bir araya gelerek Atatürk’ün izinde, vatan bütünlüğü için bir yürüyüş düzenliyorlar. Eğer “Soros’un sokağı” varsa, Türk gençliğinin de meydanları vardır. Seçimlerin yenilenmesi, bu tür kışkırtmalara alan açabilir.
(STÜDYO GEÇİŞİ)
AK Parti’nin YSK temsilcisi, olağanüstü itiraz haklarını kullanarak 9 ana başlıkta delillendirme yaptıklarını belirtti. Özellikle sandık kurulu başkanlarının kamu görevlisi olmaması ve sayım döküm cetvellerinin boş/imzasız olması gibi iddialar üzerinde durduklarını ifade etti. YSK, 101 adet imzasız/boş cetveli ve sandık kurulu başkanlarının usulsüzlüğünü gerekçe göstererek seçimlerin yenilenmesine karar verdi. 23 Haziran’da yapılacak seçimlerde siyasi partiler aynı adaylarla katılmak durumunda; ancak ölüm veya istifa hallerinde aday değişikliği yapılabilir. Seçimlerin iptali sonrası belediye yönetimiyle ilgili süreç ise İçişleri Bakanlığı’nın takdirinde olacaktır. Seçmen kütükleri yenilenmiyor, aynı seçmen listeleriyle gidilecektir. Sadece kısıtlılar ve ölüler düşülecektir. Bir de ceza ve ilk yerleşim yeri adresi olarak görünenler vardır; Keskin’de biz buna itiraz etmiştik ve onlar düşmüştü. Yine burada da yerleşim yeri cezaevi olanlar çıkartılacaktır. Ayrıca o tarih itibarıyla 18 yaşına girenler oy kullanacaktır. Seçmen kütükleriyle ilgili başka ilave bir işlem yapılamayacak. Sandık kurullarının teşekkülüyle ilgili bir iptal söz konusu. Sandık kurulları yeniden teşekkül ettirilecek; tabii artık kanuna uygun bir şekilde yapılacak. Şu anda sadece Büyükşehir Belediye seçimleri iptal oldu.
Evet değerli izleyiciler, AK Parti’nin açıklamasını hep birlikte izledik ve dinledik. Sayın Perinçek, programın birinci bölümünde sorularımızı yönelttik size; görüşlerinizi aktardınız. İzleyicilerimizden de sorular geliyor, doğrudan size okuyorum. İrfan Dinç bir soru göndermiş: “YSK ve siyaset darbe yapmış olmadı mı? Apo ve AKP ortaklığı kaldığı yerden şimdi devam etmiyor mu?”
AK Parti ve Apo ortaklığı yok; CHP, PKK, HDP, İYİ Parti ortaklığı var. Bu arkadaşlar kafalarını kuma gömmüş durumdalar. Çok açık, ortada bir olay var. Ben AK Parti’ye karşı mücadele eden ana muhalefet partisinin genel başkanıyım ama AK Parti’ye böyle mücadele edilmez. Bugün PKK ile, HDP ile ittifak halinde seçime girenler; Abdullah Gül, Davutoğlu, Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti ve Saadet Partisi’dir. Bunların PKK ile birlikteliği tüm Türk milletinin gözü önündedir. Uydurma ve zorlama iddialarla “AK Parti-Apo ortaklığı” deniliyor, öyle bir şey yok. Siyasetin darbe yaptığını söylüyorlar, bu bir yargı kararı; Yüksek Seçim Kurulu’nun kararıdır. Ben Türkiye’nin ekonomik krizine şimdi de ciddi bir siyasi kriz ve meşruiyet krizinin eklendiğini görüyorum.
Şunu da görmemiz lazım; bu seçimlerde hileler yapıldı, en azından 12-13 bin oyun yanlış kaydedildiği veya yasa dışı olarak belli bir partinin hanesine yazıldığı ortaya çıktı. İşin bu tarafları da var ama sonuç itibarıyla Türkiye seçim yapamıyor. Biraz evvel AK Parti’nin YSK temsilcisi ne dedi? “Sandık kurulları eksik toplanmış, üyeler gelmemiş, imzalar eksik, işlemler eksik” dedi. Kim yönetiyor bu seçimi? AK Parti Hükümeti, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı yönetmiyor mu? Bütün bu seçimlerin yasal bir şekilde düzenlenmesiyle ilgili hükümet sorumlu değil mi? Sorumlu olan hükümet şimdi bu şikayetleri yapıyor. Tablo budur.
Seyircimizin sorusuna ek olarak şunu sorayım: Bugün önemli bir gelişme oldu, Öcalan’ın avukatları 8 yıl aradan sonra kendisiyle görüştürüldü ve bir açıklama sunuldu. “Derin bir toplumsal uzlaşmaya ihtiyacımız var” diyor, Suriye Demokratik Güçlerine “Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olun” mesajı gönderiyor ve açlık grevlerine son verilmesini, 2013 Nevruz mesajının yinelenmesini istiyor. Bazı izleyicilerimiz, bunun AK Parti’nin yeni seçimde açılıma mı döndüğünü, HDP oylarına yeniden göz dikip dikmediğini soruyor.
HDP oylarına göz diken kaybeder; bu ispatlandı. HDP oylarını, PKK oylarını alacağım diyen veya onlarla iş birliği yapan seçimleri kaybeder. Tabii ki HDP oylarını Vatan Partisi de alıyor ama bunu PKK ile iş birliği yaparak değil, PKK’ya karşı mücadele ederek kazanıyoruz. Eğer “HDP oylarını alacağım” derseniz, CHP’nin bu seçimdeki durumuna düşersiniz. Niçin AK Parti oyları Güneydoğu’da büyüdü? Niçin Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi oyları Güneydoğu’da arttı? Çünkü PKK’ya karşı mücadele ediyorlar. Demek ki Güneydoğu’da oy toplamanın yolu PKK’ya karşı mücadeledir. Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla bütün halk PKK’dan kurtulmak istiyor.
Gelelim o mektuba; H. Yıldırım, Ö. Konar ve V. Aktaş imzasıyla bugün bir kamuoyu açıklaması yayınlandı. YSK kararıyla aynı güne gelmesi tesadüf mü, onu bilmiyoruz. Burada dikkat çekici olan, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve hassasiyetlerini savunmalarıdır. “Açlık grevlerini bitirin” diyorlar, ama en sonunda 2013 Nevruz Bildirgesi’ne, yani Kürt açılımına bir gönderme var. Abdullah Öcalan, MİT’in elinde bir enstrümandır; bunu kendisi de açıkladı. Bir alettir ve Türk halkına, Kürt halkına ihanet etmiş biridir. Amerika’nın, CIA ve Mossad’ın yoğun bir şekilde yuvalandığı bir teşkilatın elindedir.
Bir milli hükümet olsa, Abdullah Öcalan’ı vatanın huzuru için görevlendirebilir. Nitekim Albay Atilla Uğur tarafından sorgulanırken de “Beni kullanın, Türk devletine hizmet etmek istiyorum” demiştir. Ancak şu anki durum, AK Parti içerisindeki bir grubun planıyla bütünleşiyor. Tayyip Erdoğan’ı Davutoğlu’na ulaştırmak isteyen, ondan yeni bir “Davutoğlu” çıkartmak isteyen bir grup var. Amerika, Davutoğlu görevden uzaklaştırıldığında “Ankara’daki adamını kaybettiğini” açıklamıştı. Şimdi aynı rolü Tayyip Erdoğan’a yüklemek isteyen, onu Kürt açılımı sürecine sokmaya çalışan ve AK Parti-CHP koalisyonunu tezgahlayan bir yapı görüyoruz.
Özetle, bu Türkiye’nin milli çıkarları lehine bir duyuru değil, aksine çok bulanık. Abdullah Öcalan bu kadar düzgün Türkçe cümleler kuramaz; ona yazıp eline vermişler. Görüşme kapısını açanlar ile bu bildiriyi yazanlar aynı güçtür. Cumhuriyet Gazetesi de bu bildiriyi büyük bir iştahla yayınlıyor.
Bir seyircimiz, “Seçimin tekrarlanması halinde İmamoğlu’nun farkı açarak kazanacağı ve AK Parti içindeki yeni parti eğilimlerinin güçleneceği söyleniyor” diye sormuş. Eğer süreç Kürt açılımına dönerse, Tayyip Erdoğan kaybeder. Erdoğan bugün PKK’ya, FETÖ’ye karşı mücadele ve Amerika’ya direnme temelinde ayakta duruyor. Bu mevziyi kaybettiği an, AK Parti içindeki Gül ve Davutoğlu taraftarları inisiyatif kazanır. İstanbul seçiminde de CHP, HDP/PKK ile yan yana geldiği için büyük oy kaybetti; kazanan tarafın oyları ise ekonomik bunalım nedeniyle AK Parti’den dönen kitlelerden geldi.
Tayyip Erdoğan Türkiye tarafındadır; bunu Akdeniz’deki, Ege’deki, Fırat’ın doğusundaki duruşu, PKK ve FETÖ ile savaşı belirler. Bizim tutumumuz ise herkesi mümkün olduğunca Türkiye tarafına çekebilmektir. Vatan Partisi olarak yaptığımız da tam olarak budur. Kılıçdaroğlu’nu da Türkiye mevzisine çekmeye çalışıyor, değil mi? Yani Türkiye tarafında olmayan güçleri de veya Cumhuriyet Halk Partisi’nin içindeki vatanseverleri de Türkiye mevzisine çekmeye çalışıyor. Çünkü o kadar çok vatansever var ki maalesef HDP ile yan yana; Türkiye mevzisinde değiller. İnsanları Türkiye mevzisine kazandığımızda Vatan Partisi olarak iftihar ediyoruz.
Ben diyorum ki: “Tayyip Erdoğanlar 2013 yılında nevruz, Kürt açılımı falan yaparken ne yaptım? Ondan bir iki yıl sonra, 24 Temmuz 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri hükümetin kararıyla PKK’nın tepesine bindi ve onları hendeklere gömmeye başladı.” Bu, Vatan Partisi’nin başarısıdır, bununla sevinç duyuyoruz. Yoksa Tayyip Erdoğan ne kadar Amerika’ya yaklaşırsa onunla sevinç duymanın; devrimcilikle, vatanseverlikle ilgisi yok.
Bu soruyu soran arkadaşımızı ve böyle düşünen vatandaşlarımızı uyarıyorum: AK Parti, Türkiye düşmanı meclisinde olduğu sürece Türkiye kurtulmayacak. Maharet; AK Parti’yi ve Türkiye’nin diğer geniş, büyük güçlerini mümkün olduğu kadar Türkiye mevzisine çekmek ve orada tutarlılaştırmaktır. Tutarlılık çok önemli çünkü herkes Vatan Partisi gibi Türkiye mevzisinde sonuna kadar kararlı ve tutarlı olamaz. Müttefikler var, bocalamalar var, gitgeller var.
Gönül Kenter, Almanya’dan gazeteci dostumuz… Merhaba, saygıyla selamlıyoruz Gönül Hanım’ı. Öcalan’ın mektubundaki Suriye toprak bütünlüğü vurgusuna o da dikkat çekmiş. Reinhard Bey’e de, eşine de selam söylüyorum, kendisiyle şahsen de tanışırım. Yolladığı kravat her yerde büyük sükse yapıyor, herkes çok beğeniyor, ona tekrar teşekkür ediyorum.
Özerk yapıyı dışlamıyor, ifade aldatıcı; buraya dikkat etmek gerekiyor. Bakın oralar… Tabii, Abdullah Öcalan’a bunu yazdıranlar, onun PKK ve bölücü kesimdeki otoritesini de düşünmek zorundalar. Abdullah Öcalan’a kalkıp da “Ey arkadaşlar, ben sizi terk ettim, Türk Devleti’nin adamı oldum” dedirtip o kadar iddialı bir mektupla piyasaya süremezler. Enstrümanın korunması lazım, yani enstrümanı harcayamazsınız çünkü lazım. Burada en önemli cümle şu: “İmralı’daki duruşu, 2013 Nevruz Bildirgesi’nde belirttiğimiz ifade tarzını daha da derinleştirilerek ve netleştirerek sürdürme kararlılığındayız.” Bence bu bildirinin bizim açımızdan en dikkat çekici ifadesi bu. Yani bu bir Tayyip Erdoğan inisiyatifi veya girişimi değil; bu, Tayyip Erdoğan’ın da altını oyan, tekrar Kürt açılımına dönmek isteyen, bunu da CHP ve HDP ile birlikte planlayan AK Parti içindeki unsurların ve onların MİT’teki adamlarının işidir.
Bir seyircimiz enteresan bir soru sormuş: “İmamoğlu’na YSK kararı yarar diyenlerin tam tersi aslında bir soru. 7 Haziran seçimlerinde AKP düşük oy almıştı ama hemen arkasından 1 Kasım seçimlerinde oyunu yükseltti. İşte AK Parti yeni seçimde oyunu yükselterek İstanbul’u alabilme olanağına sahip mi?”
Bakın, 7 Haziran ile 1 Kasım arasında dört ay var ama orada 24 Temmuz’da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’nın üzerine yürümesi ve onları hendeklere gömmeye başlaması var. Seçimi o kazandırdı. Benzer bir şey olur mu? Eğer AK Parti bunu yaparsa millet tarafından alkışlanır ve olumlu karşılanır. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak bir askeri kararlılık her halükarda millet tarafından desteklenir; bu macera olmaz. O aynı zamanda Türkiye’nin ittifakları konusunda da daha kararlı, daha cesur hareket etmesinin önünü açar.
Peki, Esad meselesi ne olacak? Esad meselesi öyle bir durumda yürümez. “Esad yürümeli, Esad yürümemeli” tartışması ayrı bir konu. Ancak şunu sorayım: AK Parti içindeki bazı çevreler, sanki büyük projenin bir parçasıymış gibi Rusya’nın Türkiye değil de İsrail’i tercih ettiğini konuşmaya başladılar. Bunu da her yerde yayıyorlar. Böyle bir şey mümkün mü?
Şu an Türkiye, Atlantik İttifakı sisteminden kopuyor ve Avrasya’ya yerleşiyor. Yaşadığımız süreç bu; Türkiye Batı’dan Doğu’ya doğru seyrediyor. Amerika’nın kontrolünden çıkıyor, Amerika’ya cephe alıyor; Rusya, İran, Çin, Hindistan, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Batı Asya ülkeleriyle aynı cephede konumlanmaya başladı. Bu, zaten ABD’nin 2000’lerin başında öngördüğü bir süreçti. O zaman Aydınlık, Ulusal Kanal ve bizler, “21. Yüzyılın Perspektifleri” raporunu yayınladık. O raporda Amerika, “Türkiye’nin menfaati Asya’da konumlanmaktır” diyordu.
Yani önümüzdeki süreçte Türkiye Asya’da konumlanacak. Peki, buna karşı ne yaptılar? “Türkiye’yi Avrupa kapısına bağlayalım, elimizden ayrılamasın.” Helmut Schmidt de bunu söyledi; “Amerika bize baskı yaptı, Türkiye’yi alın, Avrupa’ya aday üye yapın, kapıya bağlayalım ki o kapıdan uzaklaşamasın” dedi. Madem Türkiye Amerika’nın denetiminden çıkıyor, bari yaralı gitsin; Türkiye’yi zayıflatalım, perişan edelim ki Asya’ya giden Türkiye, Asya’nın işine yaramasın. Bu tespit, ABD’nin Türkiye’yi bölmeye çalışmasını, ekonomisini tahrip etmesini, mezhep ve etnik kavgalar çıkartmasını, Rusya, İran ve Çin düşmanlığını kışkırtmasını açıklıyor. İsrail meselesi de böyle; Rusya İsrail’le işbirliği yapıyor diyerek Türkiye’deki Rusya dostu kamuoyunu zayıflatmaya çalışıyorlar.
Deniz Gezmiş’e gelince… O, kahraman, karakterli, teorik birikimi olan, Atatürk devrimine sonuna kadar bağlı, milli demokratik devrimi savunan bir gençlik lideriydi. 6 Mayıs olayını Söke Beşparmak Dağları’ndan Menderes Nehri’ni geçerek Ankara’ya dönerken, köylü arkadaşımız Mehmet’ten öğrendim. Bütün köprüler tutulmuştu. Saldayken o müthiş sessizliği ve acıyı asla unutamam. Deniz Gezmiş, yaşadığı tecrübelerden çok önemli dersler çıkarmıştı. Yakalandığı zaman ilk görüştüğü insan benim. Ulucanlar Cezaevi’nde Deniz’le üç buçuk saat, Hüseyin İnan’la yarım saat görüştüm.
Deniz Gezmiş bir gençlik kitle hareketinin lideriydi. Fakat 1970’lere doğru, “Bu iş halkla, işçiyle, köylüyle olmaz, çok uzun sürer, silahlı mücadeleye girelim” gibi dolduruşlar oldu. Psikolojik harekatlar yapıldı. Maalesef bazı arkadaşlarımız etkilendi. Ben onların karşısına çıktım, yanlış yaptıklarını söyledim. Sabırla, halk kitleleriyle birleşerek Atatürk devriminin tamamlanmasının mümkün olduğunu anlattım.
Deniz Gezmiş’in idam edilmesinde sahte solun da büyük sorumluluğu vardır. Suphi Karaman ve Necdet Uğur anlatır; Meclis’te idam kararı çıktığında Senato’da imzalar toplanıyordu. İki imza kalsaydı çoğunluğu sağlıyorduk ve karar geri dönecekti. İsmet Paşa, Ecevit’e “Çık, idam edilmesine karşı konuş” dediğinde Ecevit bunu üstlenmedi; bunun üzerine İsmet Paşa bu görevi Necdet Uğur’a verdi. Necdet Uğur bana, “Çık bu çocukların idamını önlemek için bir konuşma yap,” dedi. Ben de o konuşmayı yaptım. Necdet Uğur’un tutanaklardaki konuşmasını sonradan buldum; hakikaten çok güzel, esaslı bir konuşmaydı. Hatıralarında anlattığına göre; kürsüden indiği sırada, İsmet Paşa’yı mecliste daha önce hiç görmediğim bir tavırla gördüm. CHP grubunun en önünde oturan İsmet Paşa ayağa fırladı, kürsüye doğru geldi ve elini havada alkışlayarak beni tebrik etti. İsmet Paşa’nın herhangi bir konuşmadan sonra ayağa kalkıp alkışlayarak kürsüye geldiğini hiç hatırlamıyorum. İsmet Paşa, Deniz Gezmişlerin idamına karşı çok net bir tavır aldı.
O sırada Deniz Gezmiş’in avukatlarından Kazım Kolcuoğlu ile Mamak Cezaevi’nde görüşüyorduk. Biz o dönem Beşparmak Dağları’ndaydık ve bu süreci Ankara’dan takip ediyorduk. Kazım Kolcuoğlu bana anlattı, bazı yerlerde de yayınlandı; Deniz Gezmiş, cezaevinden haber göndererek, “Aman arkadaşlara söyleyin, idamın önlenmesi için şiddete dayanan, silahlı hiçbir eylem yapmasınlar,” demiş. Deniz Gezmiş, “Eğer silahlı eylem yaparlarsa bizi astırırlar,” diyerek durumu görmüştü.
Tam o sırada Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken’e yönelik bir suikast girişimi oldu. Supi Karaman abimizin anlattığına göre, bu olay meclisteki tüm havayı bozdu. İmza verenler, “İmzamızı geri alıyoruz,” dediler; bu büyük bir yanlıştı.
Mahir Çayan da o sırada Ankara’da beni arıyordu. Hakan Bulguç ve Mengü Bulguç kardeşler -inşallah ikisi de yaşıyordur- İstanbul Teknik Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğrenciydiler. Mahir Çayan, Hakan Bulguç’un evinde kalıyordu ve “Doğu Perinçek’i bulalım, onunla konuşalım; bir silahlı eylem yapıp Deniz’i kurtaralım,” diyordu. Fakat ben o sırada Ankara’da değildim, beni bulmaları mümkün değildi. Kamil Dede ile bunu çok konuştuk; Mahir Çayan neden beni arıyordu? Çünkü onun omuzuna yapışıp, “Siz ne yapıyorsunuz?” diyecek tek adamdım. Hatıralarda görüyoruz, Ertuğrul Kürkçü gibiler, “Yaptığımız işin Marksizm’de yeri yok,” diyordu ama kimse, “Yanlış yapıyoruz, yapmayalım,” diyemiyordu; çünkü birbirlerine “korkak” denilmesinden çekiniyorlardı. Şimdi “bize korkak derler” diyen adam, dünyanın en korkak adamıdır; samanlara saklanması da o korkaklığından geliyor.
Solun bu silahlı eylemlerle Deniz Gezmiş’i kurtaracağını sanması, Türk devletine karşı kabul ettirilemeyecek yöntemlerle bir kurtuluş reçetesi araması büyük hataydı. Halbuki senatodaki imzalar ve Deniz Gezmiş’in “silahlı iş yapmasınlar” uyarısı çok önemliydi.
Deniz Gezmiş, Türkiye için çok büyük bir kayıptı. Tecrübeli, cesur, karakterli ve disiplinli bir örgüt adamıydı. Eylem çizgisinde son 5-6 ayda yanlışlar olsa da, “Önümüzdeki devrim milli demokratik devrimdir, Atatürk en büyük devrimci mirastır” gibi konularda son derece sağlam tavırları vardı. Cezaevinden yazdığı mektup da bu bakımdan çok önemlidir. 1969 Şubat ayında, Çekoslovakya olayları sonrasında yazdığı o mektup, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalizmden uzaklaşmayı ve kapitalizme gidişi Türkiye’de ilk görenlerden biri olduğunu kanıtlıyor. O dönemki duruşu, bilimsel sosyalist açıdan son derece doğru ve düzgündü.
***
(Bir ara veriliyor.)
Tekrar döndük. Şimdi bir son dakika gelişmesiyle başlayalım. Bugün gündem çok hızlı. 3 Mayıs’ta Fatih sondaj gemimiz Kıbrıs’ın batısında faaliyete başlamıştı. ABD’den sert bir açıklama geldi. Yunan ve Rum basınında (Hellas Journal gibi) çıkan habere göre, Fatih ve Barbaros gemilerindeki Türk mürettebatı için tutuklama kararı alınmış. Amerika sabah, Türkiye’nin sondaj faaliyetlerinin kışkırtıcı olduğunu ve vazgeçilmesi gerektiğini söylemişti.
Akdeniz’de süreç çok hızlandı. Mürettebatı tutuklamak demek, gemiye el koymaya çalışmak demektir. Bu, Yunan savaş gemilerinin gelip çevirmesi anlamına gelir ki, Türk savaş gemileri bunu seyretmez. Bu, ciddi bir sürecin başladığını gösterir. Türkiye’nin kararlılığını biliyoruz; Türk Hükümeti ve Devleti, Mavi Vatan’daki haklarından vazgeçmeyeceğini ilan etti.
Bu durum, İstanbul seçimlerinin yenilenmesiyle aynı güne denk geldi. Olağanüstülük faktörleri yoğunlaşıyor. Ekonomi zaten zemin oluşturuyor, bir de Yunanistan’ın savaş tehdidi… Bir de buna Abdullah Öcalan’ın mektubunu ekliyoruz. Türkiye’yi hizaya getirmek isteyen bir kuvvet var; bu kuvvet hem Öcalan’ı sahneye sürüp açılım sürecini zorluyor, hem Doğu Akdeniz’de gemilerimizi tehdit ediyor, hem de İstanbul seçimleri üzerinden Türkiye’deki krizi derinleştiriyor.
Vaktiyle 2002 yılında, ABD’nin “Millennium Challenge” (Bin Yılın Meydan Okuması) tatbikatı vardı. 1998’de Genelkurmay Başkanımız Hüseyin Kıvrıkoğlu “İrticaya karşı bin yıllık mücadele azmine sahibiz” dediğinde, Amerika buna cevap olarak “Bin Yılın Meydan Okuması” tatbikatını hazırladı. Tatbikat 24 Temmuz’da, yani Lozan’ın yıl dönümünde başladı. Senaryo, Türkiye’de bir darbe olması ve ABD’nin 96 saatte Türkiye’yi işgal etmesi üzerine kuruluydu. O dönem bazıları bunun İran’ı hedef aldığını söyleyerek kendini aldattı ama bu tatbikatın hedefinin Türkiye olduğu açıktı.
Şimdi Amerika ile Türkiye arasındaki çelişmenin odağında Kıbrıs ve Doğu Akdeniz var. “Noble Dina” tatbikatı da benzer bir senaryodur; Tevrat’taki Dina hikayesi üzerinden, Türkiye’yi “kız kardeşe tecavüz eden” olarak gösterip, ABD ve İsrail’in “kız kardeşin intikamını alma” bahanesiyle Türkiye’yi imha etmesini simüle ediyorlar. ABD, İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’dan oluşan dörtlü bir yapı, hem ekonomik hem askeri planda kaynaklarımıza el koymaya çalışıyor. Türkiye’nin savunma gücü, S-400’ler bu noktada çok önemli. Bu simülasyon, Türkiye’nin savunma kararlılığını ve menzillerin gücünü ortaya koyuyor. Doğu Akdeniz, Ege, Yunanistan ve hatta Amerika’nın kontrolündeki birtakım Doğu Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye yöneltilecek füze saldırılarına karşı Türkiye, S-400 hava savunma sistemiyle cevap verecek ve bu saldırıları etkisiz hale getirecektir. Ortaya çıkan tablo bunu anlatıyor. Karşımızda oldukça ciddi bir durum var, değil mi?
Doğu Akdeniz ve Ege’nin yanı sıra Ermenistan ve Kafkasya da işin içinde ancak esas tehdit yoğunluklu olarak Doğu Akdeniz ve Ege’den geliyor. Bükreş bu bağlamda çok önemli; çünkü askerî üsler Romanya’da yapılıyor. Esas odak noktası Yunanistan ve Doğu Akdeniz’dir. Ayrıca Sputnik’te yer alan bir haberde, bir Rus generalin İncirlik’teki nükleer başlıkların Romanya’ya taşınacağına dair yaptığı açıklama vardı. Pek fazla gündeme gelmese de böyle bir iddia olarak kaldı. Bu durum, İncirlik’in kullanımı açısından da bir anlam taşıyor. Fiili olarak orada bir kuşatma kurmak istiyorlar. Türkiye ile Amerika, Türkiye ile Yunanistan ve İsrail arasındaki cepheleşme gittikçe sertleşiyor. Dün Anadolu Ajansı’nın bulunduğu bina İsrail tarafından bombalandı. Bu, bugünkü gündeme önemli bir katkı olacak bir gelişmedir. Anadolu Ajansı’nı bombalayarak İsrail, aynı zamanda Türkiye’ye meydan okuyor. Bu çatışmalarda “Ben de varım ve karşındayım” mesajını vermiş oldu.
Bu tablo karşısında S-400’ler Türkiye için hayati önem taşıyor. Çünkü Yunanistan’dan, Akdeniz’den, 6. Filo’dan, Amerika ve İsrail’den, ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden gelecek füze saldırılarına karşı Türkiye’nin bunları havada durduracak bir sisteme ihtiyacı var. Daha önce sadece uçaklarla karşılık verme planları yapılıyordu; ancak şimdi füzeyi havada yakalama ve imha etme yeteneğine sahip oluyoruz. Türkiye’nin teslimatın hızlandırılması çağrıları da bu yüzden anlam kazanıyor; konu gittikçe ciddileşiyor. Karşı taraf da Türkiye’yi S-400’leri almadan önce kendine göre zayıf bulduğu noktalarda yokluyor olabilir. Amerika, Doğu Akdeniz’deki tavrının yanı sıra Abraham Lincoln uçak gemisini İran’a yakın Hürmüz Boğazı’na, iki destroyerini ise Güney Çin Denizi’ne göndererek vites artırdı. Hem İran’a, hem Çin’e, hem de Ukrayna’daki olaylar üzerinden Türkiye ve Rusya’ya yönelik bir kuşatma çabası içindeler.
Peki, Amerika bunlardan sonuç alabilir mi? Türkiye’nin buna bir “milli hükümet” ile cevap vermesi lazım. Tehditlerin ciddiyetini görüyoruz; Türkiye’nin tüm milli güçleri; ordusu, polisi, ekonomik imkânları, kültürel ve ideolojik birikimi, Kemalist devrimci mirası, Atatürk’ün ilkeleri ve Osmanlı’dan kalan imparatorluk birikimiyle seferber olması gerekir. Öyle bir hükümet kurmalıyız ki bu hükümetin Amerika’dan veya İsrail’den yana bir muhalefeti olmasın.
Şu an Cumhuriyet Halk Partisi, “Doğu Akdeniz’de neden arama yapıyorsunuz, savaş kışkırtıyorsunuz?” diyerek Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile aynı mevzide açıklamalar yapıyor. Dış politikadan sorumlu Ünal Çeviköz’ün bu açıklamaları, Türkiye’nin iç cephesinde bir zaaf yaratıyor. Hâlbuki savaşlarda belirleyici olan iç cephenin sağlam tutulmasıdır. Artık AK Parti, CHP, MHP ve Vatan Partisi’nden oluşacak bir “Türkiye İttifakı” hükümeti planlanmalıdır. Bu, Türkiye’nin tek çözümüdür.
BBC News Türkçe’nin geçtiği bir habere göre, Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Piri, “AKP, YSK üzerinde İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi için baskı kurdu, iktidarın demokratik yollarla değişeceğine duyulan güven sona erdi” şeklinde bir ifade kullandı. Bu, bir darbe ortamı yaratma çağrısıdır. Türkiye’nin bu tehditlere karşı kararlı tavrını koruması gerekir. Seçimlerde yapılan usulsüzlük iddiaları ayrı bir tartışma konusudur ancak Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan şey bu değil; Ege’deki, Doğu Akdeniz’deki, Karadeniz’deki durum, PKK ve FETÖ ile mücadeledir. Bizim tavrımız her zaman vatanın, üretim devriminin ve Türkiye’nin bağımsızlığının yanındadır.
Türkiye, direnme kabiliyeti itibariyle dünyada kolay kolay hiçbir ülkeyle kıyaslanmayacak bir güce sahiptir. Rusya kadar, Çin kadar dirençli bir ülkedir. Ramazan ayındayız, tüm milletimizin Ramazan’ını kutluyorum. Bu vesileyle yeni çıkan “Hz. Muhammed” kitabıma değinmek isterim. Hz. Muhammed, dünya tarihini etkileyen çok büyük bir devrimcidir. Tolstoy’un da Hz. Muhammed üzerine çalışmaları ve ona duyduğu hayranlık, Batı’nın bu büyük şahsiyete bakışını göstermesi açısından çok önemlidir. Göte’nin de Doğu kültürüne ve Hz. Muhammed’e duyduğu hayranlık aynı şekilde dikkat çekicidir.
İmparatorluklar ise tarih boyunca ticaret yollarının güvenliğini sağlayarak uygarlıkların, medeniyetlerin ve üretim patlamalarının önünü açmışlardır. Her ne kadar çürüme dönemleri olsa da imparatorluklar, tarihsel olarak medeniyet kurucu yapılardır. Benim kitabımda sunduğum Hz. Muhammed portresi, sadece Müslümanların peygamberi olarak değil; bir medeniyet devrimcisi, devlet kuran, asayişi sağlayan ve üretim ekonomisini geliştiren bir lider olarak evrensel boyutuyla ele alınmıştır. Ve öyle bir iman aşıladı ki, Çin Seddi’nden Endülüs’e, İspanya’ya kadar bu süreçte çok büyük bir uygarlık yaratıldı. Şimdi buna baktığınız zaman o uygarlığın yarattığı; İbn-i Rüşdler, Farabiler, İbn-i Sinalar, El-Raziler, Ebu Bekirler… Bir kitap okumaya başladım; onu da buradan söyleyeyim. “Kayıp Medeniyet” veya “Kayıp Kültür: Orta Asya’da Kaybolan Kültür” diye bir kitap. Tavsiye ederim. Şunu anlatıyor: El-Harezmi, Biruni, İbn-i Sina ve diğerleri; bunların hepsi Türk kökenli büyük alimlerdi. Ancak Arapça yazdıkları için dünyada Arap olarak bilinirler. Oysa bunlar, Türkistan’daki büyük uygarlık atağının yetiştirdiği büyük kişiliklerdir. Cebiri, kimyayı, geometriyi bunlar inşa ettiler. Mesela logaritmayı El-Harezmi buldu. Hatta bu insanlar kendi isimlerini bilim dallarına verdiler. Kitap da çok güzel başlıyor; Biruni ile İbn-i Sina arasında geçen mektuplaşmalarla… Birisi Kazakistan’da, birisi Türkmenistan’da oturuyor ve güvercinlerle bilimsel haberleşme yapıyorlar.
Şuraya geleceğim: Hz. Muhammed’in yarattığı o ekonomideki büyük sıçrayış ve bilimdeki atılım, aynı zamanda İlk Çağ ile Orta Çağ arasında büyük bir köprü oluşturdu. Batı uygarlığı da bundan yararlanarak Rönesans’ı, Reform’u ve kapitalist gelişmeyi gerçekleştirdi. Yani Hz. Muhammed’in dünya tarihindeki rolü, sadece Arap Yarımadası ile sınırlı değildir; tüm insanlığı, kapitalist uygarlığın dayandığı medeniyet birikimi açısından etkileyen müstesna bir şahsiyettir. Marx ve Engels de onu çok övüyorlar. August Bebel, Hz. Muhammed için “Bin yıllık Asya tarihinin en önemli simasıdır” ifadesini kullanıyor.
Birileri “Türkler kılıç zoruyla Müslümanlığa geçti” diyor. Oysa Amerika’daki Kızılderilileri kapitalizme kılıç zoruyla geçirmediler; çünkü geçebilecekleri bir sistemi benimsetmediler. Toplumun geçemeyeceği bir sistemi kılıç zoruyla dayatamazsınız. Beyazlar ne yaptılar? Kuzey ve Güney Amerika’yı işgal edip yerlileri katlettiler çünkü kendi kurdukları kapitalist sisteme onları adapte etme şansları yoktu; o toplumlar buna hazır değildi.
İsterseniz Hz. Muhammed’in medeniyet devriminden Türklerin devlet kurallarına gelelim. Geçenlerde çok müjdeli bir haber aldık: Dede Korkut’un 3. nüshası bulundu. Dresden ve Vatikan nüshalarından sonra “Türkistan nüshası” olarak geçiyor. Orada yeni boylar da keşfedildi. Siz de Oktan Keleş’in kitabında Türklerin devlet kuruculuğu hakkında önemli tespitlerde bulunuyorsunuz. Bunun önemi nedir? İslamiyet’e geçiş döneminde yazılı kültür nasıl değişti? Bir de sizden dinleyelim.
Evet, Dede Korkut’un 3. nüshasının bulunması çok heyecan verici bir kültür olayı. Aydınlık bunu bir tarih olayı olarak manşet yaptı. Dresden nüshasında 12, Vatikan nüshasında 6 boy (hikaye) vardı. 13. hikaye bilinmiyordu. Ege Üniversitesi’nden Profesör Doktor Metin Ekici, Kazakistan’da 13 boyun da içinde olduğu bu nüshayı buldu. Salur Kazan’ın Yedi Ejderha ile Savaşı hikayesi de bunun içinde. Aydınlık’ın bu nüshayı manşet yapması çok yerinde oldu; çünkü bu, birkaç yüzyılda bir olan bir olay.
Dede Korkut hikayeleri aslında 10. ve 11. yüzyılda Hazar Denizi’nin doğusunda, Oğuz Türkleri ile Kıpçaklar ve Peçenekler arasındaki mücadeleleri anlatır. İslamiyet öncesi gelen bu hikayeler, Türkler Müslümanlığı kabul edince İslamlaştırılmıştır. Mesela Dresden nüshasında “Ölen adam dirilmez, can çıkınca geri gelmez” denirken, Vatikan nüshasında “Ölen adam kıyamete kadar dirilmez” denir. İslamiyet’teki ahiret inancı gereği metin revize edilmiştir. 3. nüshada da İslami unsurların olduğu belirtiliyor.
Dede Korkut’taki kadın tasvirleri de çok ilgi çekicidir. “Dolduran top”, “solduran top” gibi tiplerle örnek kadın modelini anlatır. Örnek kadın; yabandan gelen bir misafiri, kocası evde olmasa dahi ağırlayan, yediren, içiren, yani misafirperver olan kadındır. Edebiyat olarak olağanüstü metinler bunlar. Bütün çocuklarımıza Dede Korkut’u ve Orhun Yazıtları’nı okutmalıyız.
Bu konuda Orhan Şaik Gökyay’ın, Muharrem Ergin’in, Zeki Ömer Defne’nin ve Semih Tezcan ile Hollandalı profesörün çalışmaları çok değerlidir. Teori Dergisi’nin son sayısında Şule Perinçek’in “Atatürk ve Arap Dünyası” başlıklı yazısı da bugüne kadar işlenmemiş çok önemli bir konuya değiniyor. Türkiye’de bugün yaratılmak istenen yapay “Arap düşmanlığı” ve Atatürk’ü bu düşmanlığın merkezine koymaya çalışan çevrelere karşı bu yazı çok aydınlatıcı. Halbuki Atatürk, daha 1908 Devrimi öncesinden başlayarak Arapların kendi kaderlerini tayin etme hakkını savunmuştur. Hatta o dönemde çevresindekiler “Seni asarlar” diye tehdit etmelerine rağmen bu görüşünden vazgeçmemiştir. İstanbul’da Meclis-i Mebusan’da kabul edilen ve bizzat Atatürk’ün benimseyip kaleme aldığı Misak-ı Millî’de de Arapların kendi ülkelerinin geleceğini kendilerinin belirlemesi ve topraklarının kendilerine bırakılması konusunda son derece önemli bir tavır vardır. Ayrıca Atatürk’ün Suriye ile ilgili konfederasyon planları da bilinmektedir. Bu konu Şule Perinçek’in çalışmalarında, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mustafa Budak’ın yazılarında, Prof. Dr. Sina Akşin’in “Atatürk ve Araplar” konusundaki görüşlerinde ve Cemil Gözel’in “Osmanlı’yı Sürdürme Programı ve Arap Dünyası” başlıklı yazılarında detaylıca yer almaktadır.
Değerli izleyiciler, “Gece Görüşü” programı biraz sonra ekranlara gelecek. Malum, sıcak gelişmeler var; bu programı da izlemenizi tavsiye ediyoruz. Sayın Perinçek, size tekrar çok teşekkür ederiz. Programı değerli arkadaşımla birlikte sunduk, kendisine çok sağ olsun. Saygılar, sevgiler sunuyoruz. Arkadaşımız Refet Bey’in sağlık sorunları var, evinde istirahat ediyor. Kendisi, yayın boyunca bize notlar göndererek katkıda bulundu, ona buradan teşekkür ediyoruz. Ümit ediyoruz ki gelecek hafta Afet Pallı ile birlikte yaparız. Sizlerin sayesinde çok canlı ve güzel bir program oldu. İyi geceler değerli izleyiciler, biz burada noktalıyoruz.
Kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin bahtı açıktır. Ben yere atarım ve onu çiğnerim; çiğniyorum burada. Bravo! Bu yangın böyle gidiyor. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetir. İzleyen değil, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

