Çıkış Yolu • 29.03.2022

Çıkış Yolu • 29.03.2022

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında, çıkış yolu saatindeyiz. Gündeme dair beklediğiniz başlıklar, her hafta olduğu gibi yine bu programda olacak. Neler var efendim? Rusya ve Ukrayna heyetleri bugün İstanbul’da görüştüler; müzakerenin bir ayağı burada yapıldı. Buna dair değerlendirmeleri alacağız.

Aynı zamanda Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıl dönümünde bir köprü açılışı yapıldı. Hem orayı, oradaki mesajları ve dersleri konuşacağız hem de oradan yola çıkarak Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkarılacak dersleri geniş bir şekilde ele alacağız. Türkiye’nin bir tarikatlar meselesi var, bugün bu başlığımız da olacak. Bununla birlikte ekonomideki gelişmeleri ve Vatan Partisi’nin üretim kurultaylarını, son yapılan Tuzla’daki “Üretim Devrimi Kurultayı”nı değerlendireceğiz. Sizlerin sorularını, itirazlarını ve eleştirilerini de bekliyoruz. İlker Hücel, siz de hoş geldiniz, bu hafta birlikteyiz.

Efendim, sıcak gelişmeyle başlayalım. Rusya ve Zelenski yönetimi heyetleri bugün Dolmabahçe Sarayı’nda bir araya geldiler. Görüşmenin neticesinde şöyle bir hava oluştu: Rusya’nın operasyonun başından beri ortaya koyduğu ve Zelenski yönetiminden istediği; tarafsız kalma, NATO’ya girmeme gibi taleplerin, Zelenski yönetimi tarafından da benimsendiği ifade edilmeye başlandı. İstanbul’daki müzakereden her iki heyetin de büyük oranda memnun olduğu görülüyor.

Bu müzakere masasındaki durumu nasıl değerlendirirsiniz? Ayrıca hükümetin müzakerelere önderlik etmek, görüşmelerin Türkiye’de yapılması noktasındaki ısrarı ve müzakerecilik tutumu dikkat çekiyor. Yani “tarafsızlık” ve “denge siyaseti” vardı, buna şimdi “müzakerelere önderlik etme” boyutu da eklendi. Toplamda bugün yaşanan gelişmeleri ele alalım isterseniz.

Tabii, memnuniyetle. Şimdi diplomasi terminolojisinde “müzakere masası” diye bir şey yoktur. Silah kimdeyse, askeri üstünlük kimdeyse, masada o kazanır. Bir “masa edebiyatı”dır gidiyor; “masaya şöyle oturacağız, böyle oturacağız” deniliyor. Masaya silahlı bir başarıyla oturuyorsan, o masa senin masandır. Onun dışında müzakerelerle çözümlere ulaşılacağı bir efsanedir. Silahlı üstünlükle oraya oturduğun zaman müzakere senin müzakeredir; herkes sonuç itibarıyla sana uymak zorundadır.

Bunun en iyi bildiğimiz örneği Lozan’dır. Kanıyla, canıyla kazanılmış bir İstiklal Savaşı zaferi vardır. Düşmanı İzmir’den denize döktükten sonra, o masaya oturduğunuzda kimse size bir şey dayatamaz. Dolayısıyla Lozan, İstiklal Savaşı zaferinin mührüdür. Bir de Sevr masası vardır; 1918’de savaştan yenik çıkmışız ama savaş devam ettiği için o masa devrilmiştir. Orada emperyalistler (İngiltere ve Fransa) üstün geliyor. Oysa Sevr’de Rus Çarlığı da yoktur çünkü 1917 Ekim Devrimi ile yıkılmıştır. Bolşevikler iktidarı ele geçirmiş, Sovyet Rusya’yı kurmuştur. Yani özetle, silahlı üstünlük müzakere masasında sonuçları belirler.

Şu an Rusya ile Amerika arasındaki savaşta silahlı üstünlük Rusya’dadır. Amerika’nın desteklediği kuvvetler Ukrayna’da sürekli dayak yiyor ve yeniliyorlar. Rusya, eze eze ve kendine güvenerek hedefine doğru ilerliyor. İstanbul’daki buluşmada Ukrayna’nın söyleyebileceği bir şey yok. Ukrayna, Rusya’nın önerilerini bugün kabul edecek ya da bir-iki ay sonra kabul edecek. Bir-iki ay sonra kabul ettiği takdirde, çok daha ağır şartlarda kabul etmek zorunda kalacak. Ukrayna’daki Zelenski yönetimi bunu bizden iyi biliyor. Hatta 3-4 ay sonra orada bir Zelenski hükümeti kalacak mı, orası da meçhul.

Bugün internette rastladım, Zelenski’den şöyle bahsediyorlar: “Öyle bir artist düşünün ki pilot mahallinde oturuyor ama uçağı uzak kumandayla yönetiliyor.” Yani pilot taklidi yapan ama uçağı kullanamayan bir pilot… Bu ifadeyi, belgesellerin yönetmeni Latif Polat’la yaptığımız söyleşide konuşmuştuk. Gerçekten devlet başkanı taklidi yapan bir isim var, karşılarında ise gerçek bir devlet başkanı.

Peki, bu operasyona uzun vadede baktığımızda kazanan kim oldu? Rusya, Rusya’nın taleplerini kabul ediyorsa, kazananın kim olduğu açıktır. NATO’nun ve Amerika’nın bütün planları bozuldu. Güya NATO’yu doğuya doğru genişleteceklerdi, genişletemiyorlar; üstelik Ukrayna’yı da kaybediyorlar. Bir de dolar boyutu var; dolar saltanatının yıkılma süreci hız kazandı. Rusya, “Bundan sonra doğal gazı rubleyle satacağım” dedi. Amerika’nın dolar saltanatı aslında bir haraç sistemidir; hiçbir kullanım değeri olmayan kâğıt parçalarını gerçek değer karşılığında dünyaya dayatıyorlar. Şimdi o haraç sistemi çöküyor.

Bazıları “Rusya Afganistan’da olduğu gibi bir bataklığa çekildi” diyor. Bunlar Atlantik taraftarlarının tesellileri bile değil, çünkü tesellide yine bir kazanç vardır, burada o bile yok. Yenilen bir ABD var. Rusya amacına ulaştı ve ulaşmaya devam ediyor. Amerika Suriye’de, Türkiye’de, Afganistan’da, Kazakistan’da, Karabağ’da yenildi; şimdi de Ukrayna’da yeniliyor.

Türkiye’deki bazı köşe yazarları Zelenski’den kahraman yaratma peşinde. Bu yazarlar aynı zamanda Türkiye’nin izlediği “denge politikası”nın bir başarısı olarak bu masayı anlatıyorlar. Sizce bu politika bir başarı mı?

Bence burada denge politikası başarısızlığa uğradı. Bunu önümüzdeki dönemde daha net göreceğiz. Türkiye hükümeti Zelenski’ye oynayarak çok ciddi bir yanlış yaptı. Hem Ukrayna’yı kaybetti hem de Rusya’nın güvenini sarstı. Hem her ikisiyle de eşit mesafede olduğunu iddia edip hem de ikisinden de uzaklaşmış oldu. Cumhurbaşkanımız bu masadan bir prestij planlıyor ama buradan prestij kazanılmaz; bunlar fiyakaya yönelik şeyler. Türkiye’nin önünde Rusya ile ucuz enerji, turizm ve finans merkezi olma gibi tarihi fırsatlar vardı. Başından doğru bir politika izlenseydi, yani NATO’nun doğuya genişlemesine karşı kararlı bir tavır alınsaydı, bugün bu fırsatları değerlendiriyor olacaktık.

Bakın, Türkiye’nin NATO politikasıyla ilgili en büyük çelişkisi şu: Türkiye’nin hapishanelerinde bugün NATO generalleri yatıyor! 15-16 Temmuz gecesi darbe girişiminde bulunanların bir kısmı öldürüldü, bir kısmı hapsedildi. Madem NATO’ya bu kadar bağlısınız, o zaman neden NATO generallerini hapse atıyorsunuz? NATO generallerini hapislere atıyorsanız, niye Ukrayna politikasında NATO’nun yanında tavır alıyorsunuz? Bu, hiç anlaşılabilir bir durum değil. Batı medyası The Economist’te olduğu gibi “Türkiye Putin’e can simidi uzatıyor” diye yazıyor. Çünkü onlar da görüyor ki, Türkiye’nin uygulamalarıyla söylemleri birbirini tutmuyor. Hükümetin daha cesur ve köşeli bir tutum alması gerekiyor. Türkiye, yaptırımları uygulamadığı ve hava sahasını kapatmadığı için Rusya’ya karşı, Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrolü altında olmayan bir tavır sergiliyor. Batı dünyasının bunu fark etmesi çok doğal. Ancak Türkiye, bir yandan “Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ve direncini destekliyoruz” derken, diğer yandan “her iki tarafa da eşit mesafedeyiz” diyerek kararsız ve bocalayan bir politika izliyor. Bu durum hem Rusya nezdinde Türkiye’nin güvenini sarsıyor hem de Amerika’yı tam anlamıyla kazanmasını engelliyor. Bize göre bu “iki arada bir derede” siyaseti, dünyanın gidişatına uygun değildir.

Dünyada yükselen bir Asya gerçeği var. Amerika’nın küreselleşme politikaları yerle bir oluyor; ABD; Suriye’de, Türkiye’de (PKK ve FETÖ’nün ezilmesiyle), Karabağ’da, Afganistan’da, Kazakistan’da ve Irak’ın kuzeyinde peş peşe yenilgiler alıyor. Yenilenle yükselen Asya arasında, adeta “at pazarlığı” yapar gibi korkak ve pasif bir politika izlemek, Türkiye’nin önündeki tarihi fırsatları görmesini engelliyor.

Amerika, son iki yılda aldığı yenilgilerle Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı eskisi kadar ciddi bir tehdit oluşturamıyor. Ancak emperyalist devletlerin macera arama eğilimi her zaman mevcuttur. Türkiye’nin izlediği yanlış politikalar, özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) devlet olarak tanıtmaması, Amerika’ya cüret kazandırıyor. Türk donanması bölgede olmasına rağmen; 6. Filo, İsrail ve Yunan donanmalarıyla bir askeri harekat düzenleyerek prestijini ayağa kaldırma düşüncesi, Amerika’nın içindeki bazı çevrelerde hala mevcut olabilir.

İsrail ile normalleşme adımlarına gelince; hükümetin bu görüşmelerden güzel sonuçlar çıkacağına dair mesajlar vermesi bir aymazlıktır. İsrail’in temel politikası, “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmaktır. İsrail’in güvenlik belgelerinde ve Mossad’ın açıklamalarında Türkiye’nin “bir numaralı tehdit” olarak görüldüğü açıkça ifade ediliyor. Türkiye, İsrail ile görüşebilir ancak onun ehlileşeceğini ve Türkiye’yi tehdit olarak görmekten vazgeçeceğini düşünmek saflıktır.

İran’a yönelik “ortak tehdit” algısıyla toplanan bölgesel zirvelerde, Amerika ve İsrail’in Türkiye’yi de bu sürece dahil ederek İran’a karşı kullanma umudu olabilir. Oysa resmi belgeler, İsrail’in bölgedeki esas hedefinin İran değil Türkiye olduğunu gösteriyor. Türkiye, PKK’ya ve FETÖ’ye karşı silahlı mücadele vererek bölgedeki “Kürdistan” planını bozan ön cephe ülkesidir. Suriye’nin de terörle mücadele ve toprak bütünlüğü konusunda Türkiye ile aynı konumda olduğunu görmeliyiz. Türkiye, en yakın komşusu Suriye ile diplomatik ilişkileri kurup PKK’yı bitirmeli ve Libya ile yapıldığı gibi bir deniz yetki alanları anlaşması imzalamalıdır. Suriye ile iş birliğini ertelemek, gelen şehit cenazeleriyle ağır bedeller ödüyor.

Cumhurbaşkanı’nın sığınmacılar hakkındaki “Geri göndermeyeceğiz” çıkışı, muhtemelen muhalefetin ırkçı ve şoven söylemlerine karşı yapılmış insancıl bir tepkidir. Ancak Türkiye, Suriye ile anlaşıp terör örgütlerini temizlediğinde zaten sığınmacıların büyük çoğunluğu kendi isteğiyle geri dönecektir.

Dolar saltanatının yıkıldığı bir gerçek, ancak bunun yerine bir ruble veya yuan saltanatı gelmesi mümkün değildir. 1945 sonrasının ekonomik ve askeri koşulları, doları küresel bir hegemonya haline getirmişti. Bugün ne Rusya’nın ne de Çin’in dünya ekonomisindeki payı, doların yerini alacak bir tekil saltanat kurmaya yetmez. Türk lirasının dolar karşısında güçlenmesi, ancak doğru ve akıllı bir ekonomi politikası uygulamamızla mümkündür.

Türkiye hükümeti, bugün NATO ve Rusya politikalarında kendi ülkesinin çıkarlarını yeterince gözetmiyor. Rusya, NATO’ya karşı mücadele ederken Türkiye “NATO’nun fedakar üyesiyim” diyerek bocalıyor. Türkiye’nin NATO ile olan tarihsel tecrübesi; 12 Mart, 12 Eylül ve 15 Temmuz darbeleriyle ortadadır. NATO, hiçbir zaman demokrasinin yanında olmamıştır; Türkiye’deki darbelerin arkasında hep bu örgüt yer almıştır. NATO’nun bütün müdahalelerine baktığımız zaman hep diktatörlerin, cuntaların ve azınlık rejimlerinin; halkını ezen ve bastıran güçlerin yanında yer aldığını görüyoruz. Hem Latin Amerika’da hem de Endonezya gibi Asya ülkelerinde durum böyleydi. Örneğin, 1960’lı yıllarda Endonezya’da NATO taraftarları 1 milyonun üzerinde insanı katletti. Yunanistan’daki darbelerin tamamını, Türkiye’deki bütün müdahaleleri NATO tezgâhladı. NATO, dünyanın her yerinde demokrasi karşıtı güçlerin ve diktatörlerin arkasındaydı.

Sayın Başkan’ın bu vurgusu üzerine aklıma bir konu geldi. Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan, iki gün önce yazdığı yazıda; “Tam Avrasyacı olacağım, aklıma Xi Jinping geliyor; tam Avrasyacı olacağım, aklıma Putin geliyor; tam Avrasyacı olacağım, Kim Jong-un (Kim İl-sung değil) geliyor” şeklinde bir ifade kullandı. Bu toptancı bakış açısıyla, onların despot, keyfi kararlar alan, hukuk ve demokrasiyi kenara itebilen liderler olduğu manzarası çiziliyor.

Ahmet Hakan’a bir mesajımız var: Dostluğumuzun Avrasyacı olmasını hiç istemem çünkü Avrasyacılık, Ahmet Hakan’ın yakın tarihteki (FETÖ, Ergenekon ve Balyoz tertipleri dönemindeki) duruşuyla kazanmaz. Üstelik bu bakış açısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da aynı kategoriye koyup, “Tam Avrasyacı olacağım ama Tayyip Erdoğan aklıma gelince vazgeçiyorum” demesi gerekir. Ayrıca Xi Jinping, Putin ve Kim Jong-un’a yönelik haksız ithamları da mevcuttur. Xi Jinping bugün Çin mucizesinin başındaki devlet adamıdır; ülkesinde yolsuzluklarla mücadele eden, halkının refahını artıran ve dünyada büyük itibar sahibi olan bir liderdir. Ahmet Hakan’ın ona dil uzatması, dünya genelindeki bu itibarı değiştirmez.

Aynı şekilde Putin… Yapılan anketlere göre Rus halkının Putin’e desteği %40’lardan %70’lere çıkmış durumda. Ahmet Hakan istediği kadar eleştirel ifadeler kullansın; Putin açısından önemli olan Rus milletinin, Rus halkının teveccühüdür. O halkın içinde Müslüman ve Türk vatandaşlar da var ve onlar da Putin’i destekliyor.

Burada bir yanılsama var: Neden bu liderleri “diktatör” diye yaftalıyorlar? Çünkü demokrasiyi sadece sandıktan ibaret görüyorlar. Oysa esas mesele, Amerika’ya kafa tutmaktır. Amerika’ya ancak halkınızı örgütleyerek, disiplin altına alarak ve devlet otoritesiyle kafa tutabilirsiniz. Atatürk de emperyalizmle mücadele ederken benzer yöntemlere başvurdu. Liberal Batı penceresinden baktığınızda, bir devletin disiplinli ve otoriter duruşunu “diktatörlük” olarak görürsünüz. Xi Jinping Amerika’ya kafa tuttuğu için diktatör; ama Fethullah Gülen, Pensilvanya’da Amerika’nın misafiri olduğu için “demokrat” mı?

Son bir aydır Türkiye medyasında, NATO’yu canhıraç savunan ve Rusya karşıtı yorumlar yapan uzmanları görüyoruz. Bu uzmanlar, “Türkiye’nin Amerika ile çelişkileri büyük ama Rusya ile de çelişkileri büyük; Irak’ta, Suriye’de, Libya’da karşı karşıyayız” diyorlar. Bu yorumlar hatalı. Rusya ile Türkiye aslında hiçbir yerde karşı karşıya değil; sadece Türk hükümetinin yanlış politikaları buna sebebiyet veriyor. Suriye’de Rusya ile iş birliği yaparak oradaki terör örgütlerini temizleyebiliriz; ancak maalesef hükümet, İdlib’de IŞİD benzeri silahlı örgütleri tercih ediyor. Libya’da da aynı hata yapılıyor. Eğer Batı’yı oradan temizleyip Libya’yı Türkiye’nin kararlı bir dostu haline getirseydik, enerji güvenliğimizi sağlar ve ucuz enerjiye ulaşırdık. Türkiye’nin kararsız tavırları ve yanlış politikaları, halkımıza yüksek elektrik faturaları olarak geri dönüyor.

Amerika ile beraber olmanın Türkiye’ye kazandırdığı hiçbir şey yok. Amerika ile Rusya arasında değil, Amerika ile insanlık ve Asya arasında denge politikası izlemek sonuç itibarıyla Türkiye’ye pahalıya mal oluyor.

***

Geçen hafta Çanakkale Köprüsü açılışına katıldık. İstanbul’dan gidişte köprüye 8-10 kilometre kala yol tıkandı ve insanlar araçlarından inip yürümeye başladı. On binlerce insanın gözündeki o gururu ve sevinci gördüm. Vatandaşlar, “Türkiye’ye siz yön veriyorsunuz, hükümet yolunda gidiyorsunuz” diyerek Vatan Partisi’ne yoğun ilgi gösterdi. Ulusal Kanal’ın izlenme oranının yüksekliği, vatandaşın bizi dikkatle takip etmesinden belli oluyor.

Bunun sebebi “hayatta en hakiki mürşidin ilim” olmasıdır. Bilimi rehber kabul edip, süreci objektif tahlil ettiğinizde haklı çıkarsınız. Çanakkale Köprüsü konusuna gelince; “yandaş zengin etmek için yapıldı” demek, son derece cahilce bir görüştür. Bu köprü, Asya ile Avrupa’yı birleştirerek Türkiye’ye muazzam bir ekonomik imkân ve prestij kazandırıyor. Anadolu’nun kendisi zaten bir köprüdür; biz bu köprüleri inşa ederek sadece o coğrafi gerçeği somutlaştırıyoruz. Yapan firmalar CHP’li mi, AK Partili mi diye bakmak yerine; hizmetin verimliliğine ve Türkiye’ye kattığı değere bakmak gerekir. Böyle fazladan bir şey veriliyorsa onlara, tabii orada bazı yolsuzluklar falan olabilir ama şu anda öyle bir şey gözükmüyor. Kaldı ki bu köprüyü kendi yandaşlarımıza kaynak aktaralım diye yapmak, saçma sapan ve gülünç bir iddia. Bunları kaynaklara aktarmanın çok daha basit, çok daha zahmetsiz yolları var. Bunlar köprü yapıyor. Her hükümet, her iktidar kendi yakınlarına bazı menfaatler sağlar. Zaten iktidar nedir? Kaynakların paylaşıldığı makam. Sizin yakınlarınız kim peki? Bizim yakınlarımız Türk sanayicisi, Türk esnafı, Türk çiftçisi.

Efendim, o gün Sayın Cumhurbaşkanı hem köprü açılışında hem de törenlerde iki defa üstüne basa basa Mustafa Kemal’in ismini andı. Sadece Sayın Cumhurbaşkanımız değil, konuşmacıların hepsi bunu yaptı. Hatta bazıları üç, dört, beş kere söyledi. Buradan şuna geleceğim: Sayın Cumhurbaşkanı nezdinde yani AK Parti’nin veya MHP’nin Birinci Dünya Savaşı’nı; oradaki dersleri, olumlulukları ve olumsuzlukları yeterince anlayabildiğini görüyor muyuz? Ya da Kurtuluş Savaşı gerçeğimizi? Dikkat ederseniz AK Parti eskiden beri hep bir Çanakkale vurgusu yapar; sanki Çanakkale Savaşı, 1919 sonrasındaki İstiklal Savaşı’ndan daha öndeymiş gibi bir vurgu vardır. O bakımdan bu Çanakkale Köprüsü’nde de bu söylemlerin öne çıktığı düşünülebilir.

İşin gerçeğine bakarsak, bizim İstiklal Savaşımız 29 Ekim 1914’te Türk donanmasının Karadeniz’e çıkıp Rus donanmasını ve Odessa’yı vurmasıyla başlar. “Bizi savaşa soktular” demek çok cahilce bir bakış açısıdır. Maalesef bu Türkiye’de çok yaygın ve resmi tarih yazımı da biraz böyledir. O resmi tarih yanlıştır çünkü Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’nın paylaşılan ülkesidir. Rudberg, Rohrbach, Lenin gibi gerek kapitalist gerekse sosyalist teorisyenlerin tespit ettiği gerçek şudur: Birinci Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’ni paylaşmak için yapıldı. Bir tarafta Almanya ve Avusturya, öbür tarafta İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası vardı. Konu; Osmanlı’nın petrol kaynakları olan Kuveyt, Irak, Suudi Arabistan gibi yerleri ele geçirmekti. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin savaşın dışında kalma şansı yoktu.

O dönemde yapılan hamle ne işe yaradı? 1915 yılında İstanbul’un düşmesini önledi. Eğer biz ilk vuruşu 29 Ekim 1914’te yapmasaydık, İstanbul 1915 yılında Çarlık Rusyası tarafından işgal edilirdi. Türk donanması, boğazlardan geçen ve satın alınan o iki güçlü zırhlıyla Karadeniz’de kuvvet üstünlüğünü sağladı; bir Rus muhribini, bir kömür gemisini ve bir mayın gemisini batırdı, çok sayıda Rus zabitini esir aldı. Bu hamle, Rusya’nın amfibi harekat yapmasını engelledi. Rusya kuzeyden gelip çıkartma yapsaydı, İstanbul çok daha erken düşerdi. Almanya da Türkiye mağlup olunca savaşı daha fazla sürdüremezdi. Bizim İstiklal Savaşımız da ertelenirdi. Biz 1914-1918 arasındaki direnişimizle çok önemli bir kuvvet birikimi sağladık. İttihat ve Terakki Hükümeti’nin başarısı, Türk milletini örgütlemesi ve Türk milliyetçiliğinin yükselmesi sayesinde 1918-1919’a büyük bir güçle girdik. Bitseydik İstiklal Savaşı olur muydu?

Çanakkale’de direndiğimiz için Rusya’da devrim oldu. Türkiye boğazları tuttuğu için İngiliz ve Fransız donanması Çarlık’ın yardımına koşamadı. 1917’deki Şubat ve Ekim devrimleriyle Çarlık yıkıldı ve yerine Türkiye’yi destekleyen bir Sovyet hükümeti geldi. Doğu’da güvenlik sağlandı, Türk-Sovyet iş birliğiyle Kafkaslardaki İngiliz denetimindeki cumhuriyetler (Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan) yıkıldı. Böylece devrimci Rusya ile devrimci Türkiye arasındaki bağlantı sağlandı; silah ve para desteği geldi. Bu sayede Türk devrimi gerçekleşti. 29 Ekim 1914’te Rus Çarlık donanmasına vurulan darbe, dünya tarihini değiştiren bir ilk kuruştur.

Almanlarla yapılan ittifak konusuna gelince; Mustafa Kemal, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldikten sonraki konuşmalarında ve 24 Nisan 1920’de mecliste yaptığı konuşmada, savaşa girmenin ve Almanlarla müttefik olmanın mecburi olduğunu tespit eder. Çünkü bizi paylaşmak isteyenlerin (İngiltere, Fransa, Rusya) karşısında o dönemde Almanya vardı. Denge politikası yapsaydık Türkiye 1915’te zaten işgal edilmiş olacaktı. İttihatçılar, savaşın dışında kalma şanslarının olmadığını anlayınca, “Bari ilk yumruğu ben atayım” dediler. Almanya’dan gelen 4 milyon altın ve silah desteği, o zorlu süreçte önemliydi.

Atatürk’ün o dönemde İttihat ve Terakki ile ayrıştığı noktalar vardı: Cemiyetin parti olması gerektiğini savunuyor, tek bir liderin olması gerektiğini söylüyordu. Ayrıca Türklerin çoğunlukta olduğu toprakları esas alan bir milli sınır (Misak-ı Milli) üzerinde duruyor, Araplara ve Balkanlara ayrılacak topraklara kuvvet harcamamamız gerektiğini belirtiyordu. Bu dahiyane bir görüştü.

Bugüne gelecek olursak, bugünkü süreç İkinci Dünya Savaşı’na benzemiyor. İkinci Dünya Savaşı’nda savaş dışı kalmak mümkündü ama Birinci Dünya Savaşı’nda paylaşılan ülke Türkiye idi ve taraf olmamak mümkün değildi. Bugün de Türkiye hedef alınan bir ülke olduğu için hesaplaşmaların dışında, tarafsız kalma şansı yoktur. Koşullar Birinci Dünya Savaşı’na benziyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Bakü ve Kafkas petrollerine ulaşmak için iki yolu vardı: Rusya üzerinden gitmek veya Anadolu üzerinden geçmek. İsmet Paşa ve Türkiye hükümeti izledikleri doğru politikalarla bu sürecin dışında kalmayı başardılar. Hitler, Sovyetler Birliği’ne saldırdığında -ki bu 4 Haziran 1941’de gerçekleşti- Türkiye’yi değil, yukarıdan gitmeyi tercih etti. Hasan Rıza Soyağan’ın hatıralarında belirttiğine göre, o dönem İsmet Paşa köşkte kahkahalarla gülüyordu; bu bir sinir boşalması mıydı yoksa başka bir şey mi bilinmez, ancak Türkiye üzerinde “Hitler saldırır mı?” korkusu hakimdi. O dönem babam Mihribelli ile Edirne’de süvari askeriydi, fotoğrafları da var. Almanlar saldırsaydı, Doğu Perinçek diye biri bugün burada olmayacaktı; muhtemelen ilk şehitlerden biri olurdu. Türkiye akıllı politikalarla savaşın dışında kalmayı sağladı.

Bugün yaşadığımız süreçte ise Türkiye; Amerika ile Asya arasındaki mücadelenin dışında kalma şansına sahip değil. Bunu Amerika’nın politikalarından net bir şekilde görüyoruz. “Kürdistan’ı kuracağım” diyen bir Amerika ve “Birinci hedefim ikinci İsrail’i, yani Kürdistan’ı kurmaktır” diyen bir İsrail ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla Türkiye’yi parçalamak, Amerika emperyalizminin Batı Asya’daki merkezi hedefidir. Bu süreç, 1990’da Irak’ın işgaliyle başladı. Irak neden işgal edildi? Kürdistan’ı kurmak için; nitekim kurdular. Suriye’deki savaş 2010’da neden başlatıldı? Kuzey Suriye’de, Barzanistan’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir koridor kurup Kürdistan’a bir liman sağlamak için. PKK’yı neden desteklediler? Diyarbakır’ı da bu koridora dahil edip Kürdistan’ı tamamlamak için. Dolayısıyla Türkiye’nin, 1991’den itibaren Amerika’nın Irak işgaliyle başlayan bu savaşın birinci hedefi olduğu açıktır.

Bugünkü manzara, Birinci Dünya Savaşı’na daha çok benziyor. Bu nedenle o dönemin tecrübeleri çok önemli. Birinci Dünya Savaşı’nın bir diğer tecrübesi de Türkiye’nin uyguladığı savaş ekonomisidir. 1914-1918 yılları arasında İttihat ve Terakki’nin uyguladığı bu sistem, Zafer Toprak hocamızın “Birinci Cihan Savaşı ve İttihat Terakki” ile “Türkiye’de Milli İktisat” kitaplarında detaylıca anlatılır. Bu kitaplarda, Türkiye’nin savaş şartlarında memuruna nasıl maaş verebildiği, çarşıları nasıl açık tuttuğu, tarım üretimine nasıl devam ettiği ve cephe gerisini nasıl ayakta tuttuğu gösterilir. Orada olağanüstü; kamucu, halkçı ve devrimci bir savaş ekonomisi politikası vardır. Ayrıca Altay Cengizer’in “Osmanlı’nın Son Savaşı” kitabı da Batı kaynaklarına dayanan, çok kıymetli ve sağlam bir eserdir. Bu kaynaklar, savaşta mahvolduğumuz iddiasının aksine, krizin nasıl bir fırsata dönüştürüldüğünü ve milli bir ekonominin nasıl kurulduğunu ortaya koymaktadır.

Çanakkale’nin hakkı çoğu zaman yenir. Cumhuriyet Devrimi’nin resmi tarih görüşünde Samsun’a çıkışla başlatılan tarih yanlıştır. İstiklal Savaşı’mız, 29 Ekim 1914’te Türk donanmasının Rus donanmasını Karadeniz’de vurup üstünlüğü ele geçirmesiyle başlar. Karadeniz’de kuvvet üstünlüğünü sağladığımız için lojistik hatlar korunabilmiş, Anadolu’dan İstanbul’a iaşe taşınabilmiştir. Deniz yolları o dönem en hızlı ve en güvenli ulaşım aracıydı. Karadeniz’deki bu hakimiyet sayesinde Çanakkale ayakta kalabilmiş ve Atatürk Samsun’a çıkabilmiştir.

14 Mart 2014 günü Silivri’den tahliye edildiğimde, “Cemaatlerin, tarikatların kınından çıkmış bir kılıç gibi kökünü kazıyacağız” demiştim. Arkasından ne geldi? 2015’te Türk ordusunun PKK’ya karşı hendek operasyonları ve FETÖ’yü temizleme harekatları başladı. 15-16 Temmuz’da Amerika ve FETÖ darbeyle mukabele etmeye kalktı ama ayak altında kaldılar. Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 24 bin, polisten 30 bin, yargıdan 14 bin FETÖ’cü temizlendi. Devletin içinden temizlenen FETÖ ve PKK bağlantılı memur sayısı 130 bini aştı.

Burada önemli bir ayrım yapıyoruz: Amerika emperyalizmiyle ilişkisi olan FETÖ, Furkan Vakfı ve Adnan Oktar gibi yapılar ile Türkiye toprakları içinde kendi halinde örgütlenen orta çağ kökenli tarikatlar farklıdır. Kökü dışarıda olan ve emperyalizmle iş birliği yapan yapılar daha tehlikelidir ve öncelikli hedefimizdir. Bazı çevreler bu kurumların yasallaştırılmasını ve kontrol altına alınmasını savunuyor; ancak onlara yasallık imkanı tanımak, “gel beni devir” demekten farksızdır. Türkiye, şeyhler, dervişler, müritler ve cemaat mensupları ülkesi olamaz. Atatürk’ün belirttiği gibi, bu tür yapılar orta çağdan kalmıştır ve modern bir toplumda sendika, meslek odası gibi kuruluşlar varken; babadan oğula geçen, kölece bir bağlılık talep eden bu yapılara yer yoktur. Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli gibi isimler, 13. yüzyılda ilerici bir rol oynamışlardır. 15 Temmuz darbe girişimi sırasında da bazı tarikatların darbenin bastırılması için sahneye çıktığını ve o an için ilerici bir rol üstlendiklerini söyleyebiliriz. Ancak günümüz toplumunda modernleşme, demokrasi ve refahın ilerletilmesi gibi konularda tarikat ve cemaatler, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu örgütlenmeler değildir. Bu durum Alevi kesim için de geçerlidir; şeyhlere, dedelere vergi veya haraç verilmesi kabul edilemez ve bu sistemler birer sömürü aracıdır.

Toplumumuzun inanç değerlerini yaşatmak için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı yeterlidir. Aslında bizim dinsel örgütlenmelere değil; sendikalara, meslek odalarına, barolara ve derneklere ihtiyacımız var. Tarikat ve cemaatler, bugün toplumun özgürleşmesini engelleyen, ortaçağdan kalma yapılardır.

Bu kurumların tabanında yer alan vatandaşlarımıza gelince; onlar bu milletin evlatlarıdır ve İslamiyet’in adalet, kardeşlik, hırsızlık yapmamak, ahlaklı ve erdemli yaşamak gibi temel prensiplerine değer vermektedirler. Yunus Emreler ve Hacı Bektaş Veliler, tarihte üstlendikleri ilerici rollerle bugün de Ulusal Kanal’ı takip eden birçok vatandaşımıza ilham olmaktadır. Ancak her insanın içinde Yunus Emre’nin “Çok canavarlar yürür donunda” diyerek ifade ettiği gibi çeşitli tortular ve nefsi mücadeleler vardır. Bizler de içimizdeki bu “canavarlarla” mücadele ederek erdemli insanlar olmaya çalışıyoruz.

Vatan Partisi, Yunus Emrelerin ve Rum Abdalları (Anadolu Abdalları) denen derviş geleneğinin mirasını bugün temsil eden tek partidir. Dünya malından vazgeçmiş, kendini toplum davasına adamış, gerektiğinde vatanı için canını feda eden bu gelenek, Vatan Partisi’nin temelini oluşturur. Keloğlan’ın bilgeliği, Nasrettin Hoca’nın zorluklar karşısındaki gülümseyen direnişi ve Bekri Mustafa gibi figürler, bizim kültürümüzün ayrılmaz parçalarıdır.

Ben bir siyasetçi olarak herkesle görüşebilirim. Beni Atatürk düşmanları, bölücüler veya yabancı elçiler ziyaret edebilir; bu benim temizliğimden ve kendime olan güvenimden kaynaklanır. Önemli olan kiminle görüştüğün değil, kime hizmet ettiğindir. Ben ömrünü Atatürk’ün eserlerini toplamaya ve Kemalist Devrim’i bilimsel olarak incelemeye adamış biriyim. Bugün Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde Atatürkçü Düşünce Topluluğu’nun kurulması ve ilk etkinliklerini yapmaları, Türkiye’nin son 40 yılda Atatürk mevzisini koruma konusunda Vatan Partisi’nin verdiği mücadelenin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir.

Tuzla’da gerçekleştirdiğimiz “Üretim Devrimi Kurultayı” da bu mücadelenin bir parçasıdır. Ethem Sancak, sendika başkanları, gemi inşaat sanayicileri ve işçilerin katılımıyla gerçekleşen bu kurultay, bugüne kadar yaptıklarımızın en niteliklilerinden biriydi. Türkiye’nin ekonomik ve siyasi geleceği için bu tür üretim odaklı buluşmalar büyük önem taşımaktadır. Kadınlı erkekli çok kaliteli bir toplantı oldu. Belediye başkanımız Şadi Bey, temel bilimlere vurgu yapan bir bilim ve araştırma konuşması yaptı. “Ben o kimlikle konuşuyorum” diyerek sadece belediye başkanı olarak değil; Bilim Araştırma Vakfı’nın temsilcisi sıfatıyla konuştu. Çok nitelikliydi ve temel bilimlere vurgu yaptı. Teknolojinin değil, temel bilimlerin belirleyici olacağını; insan kaynaklarının ancak bilimle teçhiz edildiği zaman verimli ve başarılı olacağını özetleyebiliriz.

Bu kurultayların bir özelliği de bu galiba. Tuzla’yı da ayrıntılı olarak bu kapsamda değerlendirebiliriz. Sadece Vatan Partisi yöneticilerinin programı anlattığı toplantılar olmuyor bunlar. Sorular, katkılar ve sizin dışınızdaki konuşmacıların sunduğu çok ciddi, nitelikli fikirlerle Türkiye’de üretim kültürünün ve ihtiyacının ne kadar yaygın ve baskın olduğunu görüyoruz. Altı konuşmacıydık ve Vatan Partili olan bir tek bendim. Hatta AK Partililer daha çok olabilir, CHP’li de. Sayın Belediye Başkanımız AK Partili, Ethem Sancak AK Parti üyesi. Sendika başkanımız çok esaslı bir lider. İşçi arkadaşlar, gemi inşa sanayicilerinin temsilcileri katılmışlardı. Fikirlerini bilmiyorum ama modern insanlar; Vatan Partili olmadıklarını biliyorum. Hepsi birbirini tamamlayan konuşmalar oldu. Deniz sanayisinin geliştirilmesi açısından önemli vurgular vardı.

Denizcilik sektöründeki iş gücünün yüzde sekiz nokta biri Türkiye’de. Müthiş bir rakam. Türkiye ekonomisinin dünyadaki payı yüzde bir buçuk civarındayken, denizci emekçilerin yüzde sekizi Türkiye’de. Bunlar çok çeşitli ülkelerin deniz sektöründe çalışıyorlar çünkü Türkiye’de onları istihdam edecek yeterli işletme yok. Demek ki denizlere yatırım yaparsak, sermaye ayırırsak, üç tarafımız deniz olduğu için dünyada son derece önemli roller oynayabilir ve Türkiye ekonomisini her bakımdan şahlandırabiliriz.

Üretim Devrimi Kurultayları devam edecek. Mesela Çankırı’nın Kurşunlu ilçesinde 15 Nisan günü üretim devrimi yapıyoruz. Bu arada Marmaris’te değil, Köyceğiz’de yapıldı. Zeytin köylüleri kurultayda çok güzel konuşmalar yaptılar. Emre Aykın Başkan’dan dinledik. Üreticimizin niteliği, vasfı, iradesi ortaya çıkıyor. Türkiye’nin çok kaliteli bir insan kaynağı ve birikimi var. Son zamanlarda sanayicilerimizle buluşmalar yapıyorum; maneviyatım yükseliyor, millete ve bu ülkenin geleceğine güvenim artıyor. Genç, dinamik, girişken, ufku geniş sanayicilerimiz var. Ankara’da Ali Can Ökçün’le buluştum; savunma sanayisinde çok büyük başarıları olan bir sanayicimiz, ona da hayran kaldım. 3 Nisan’da Urla Barbaros Köy Meydanı’nda da üretim kurultayımız var.

Vergilerle ilgili bir soru vardı, onu da atlamayalım. Kurumlar vergisinin yüzde yirmiden yüzde yirmi beşe çıkarılması bizim önerimizdi. Geçen yıl bankalar 81 milyar Türk lirası kâr etmişti. Biz dedik ki; bankalar 81 milyar kâr ediyor, çiftçi borç yüzünden iflas ediyor. Türkiye’de 25 sektör bankası yeterli; 15-20 tanesi batsa ekonomi zarar görmez, fayda bile görür. Biz 81 milyarlık kârı vergilendirip çiftçiye ucuz mazot, ucuz gübre verelim dedik. Hükümet yüzde yirmiden yirmi beşe çıkardı, bu önemli bir kamu geliri sağlayacaktır.

Cumhurbaşkanı sürekli “ekilmedik arazi bırakmayalım” diyor. Ama bu çağrıyla olmaz. Çiftçinin tohum almaya mecali kalmamışsa, gübre alamıyorsa, traktörüne mazot koyamıyorsa; Cumhurbaşkanımız sabahtan akşama kadar “toprak bırakmayın” dese de çiftçi nasıl eksin? Sorun; ucuz gübre, ucuz mazot, ucuz tohum ve planlı üretimdir. Gıda güvenliği açısından bu sene şanslıyız, bol kar yağdı ve sulama imkânları arttı. Sonuç itibarıyla üretimimizi artırmamız lazım.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun Güneydoğu’da bedava elektrik vaadi ise iktidara gelme şansları olmadığı için söylenen, sınırı olmayan, ciddiyetten uzak bir vaattir. Türkiye’de elektrik fiyatlarını düşürmenin yolu, Rusya, İran, Libya, Azerbaycan, Katar gibi enerji üreten ülkelerle iyi ilişkiler kurmaktır. Vatan Partisi bu ilişkileri sürdürerek ucuz enerji temin edecektir.

Altılı Masa’nın bildirisinde Rusya’yı hedef almaları, Amerikancılığın açık bir itirafıdır. Türk halkı Rusya ve Çin dostluğunu savunuyor; bu bildiriyi imzalayanlar halkın eğilimlerini de hiçe sayıyorlar. Seçim barajının yüzde yediye indirilmesi ise yeterli değil, barajın hiç olmaması veya çok aşağı seviyelerde olması gerekir. Devletin hazineden partilere yardım yapması da kalkmalıdır. Biz bütün kaynaklarımızı halktan sağlıyoruz.

Anket şirketleri Vatan Partisi’ni göstermiyor. Çünkü sistemin tüm derdi Vatan Partisi’nin önünü kesmektir. Oysa “kararsız” dediğimiz yüzde 35-38 bandındaki kitle, her kesimden (AK Parti, CHP, İYİ Parti, MHP, HDP) Vatan Partisi’ne yönelmektedir. Vatan Partisi her yerden güç alarak büyüyor. Hatta son zamanlarda CHP’den gelenler çok artmaya başladı. CHP’nin FETÖ ve PKK’yla birlikte hareket etmesi üzerine CHP ve İYİ Parti’den de bize çok katılanlar var; hepsinden geliyor.

Bu açıklamalarınızdan şu mu anlaşılıyor: Vatan Partisi’nin %30-35’lik bir potansiyeli mi var? Çünkü bunlar AK Parti ve MHP’ye dönmüyor; CHP ve İYİ Parti’ye de gitmiyor. Onun için “kararlı kararsızlar” diyoruz. Yani bu kesim, “Biden tayfası” ile Cumhur İttifakı arasında bir seçim yapmıyor. Ortada duruyorlar, bekliyor gibiler. Ama anket yaptığınızda, en çok dikkat edilen ve izlenen partinin Vatan Partisi olduğu tespit ediliyor.

“Başka bir notunuz var mıdır efendim? Valla çok yoğun, güzel oldu. İnşallah izleyenlerimizi bıktırmamışızdır, sizi soluksuz konuşturduk. Kitapları söylediniz herhalde. Şimdi müzik armağanınızı alalım.”

Müzik armağanımız “Zahid Bizi Tan Eyleme”. Tarikatlardan ve cemaatlerden hep söz ettik; bu eser, o tarikatların ve cemaatlerin ileri olduğu dönemlerden, erenlerden kalan bir mirastır. “Erenlerin birdir yolu, cümlesine dedik beli.” Beli ne demek? Evet, doğru demek. “Usludan yeydir delimiz” kısmı ise başka bir kıta.

“Zahid Bizi Tan Eyleme” eserinin bir hikâyesi var. Muhyî yazmış bunu. Osmanlı tarih kayıtlarında Melamiler; yani Anadolu’daki birtakım Kızılbaş, Batıni akımlar, saltanata ve toprak ağalığına karşı isyancı kesimler geçer. Bunları zincire vurup idama götürüyorlar. Tarih kayıtları, Üsküdar taraflarında bu Melamilerin zincirlerini şakırdatarak ölüme doğru gidişlerini anlatır. Giderken de “Sayılmayız parmak ile, tükenmeyiz kırmak ile. Taşramızdan sorma ile kimse bilmez ahvalimiz” derler. Yani, “Dışımızdan bizi anlayamazsınız, kimse ahvalimizi bilmez, ancak içimize katılın” demek istiyorlar. Bu tam bir dava adamlarının, mücadeleye baş koymuş militan derviş kültürünün ürünüdür.

“Erenlerin çoktur yolu” diyenler de var ama ben “birdir yolu” diye biliyorum. Bazı yerlerde “çoktur yolu” denmesi bir yolunu bulmak anlamında olabilir ama “birdir yolu” birleştiricidir. “Beli” sözcüğü Farsçadan geçmiştir, eski Türkçede de vardır. “Gören bizi sanır deli, ama biz usludan yeydir delimiz.” Yani bizim delimiz, akıllımızdan daha iyidir, daha tercihe şayandır. Sözleri olağanüstü; bir mücadeleye baş koymuş insanlar için çok güzel bir eser. Hayatın her alanında, sosyalizmde de İslam’da da yobazlar vardır; zahit kelimesi de baktığınız yere göre “kabasofu” veya “dervişlik makamı” olarak yorumlanabilir.

Bu derviş geleneğini Vatan Partililer temsil ediyor. Vatan Partililer, aslında Anadolu erenlerinin ve “urum abdallarının” bir devamıdır. Büyük davalar uğruna nefislerinden vazgeçme olayı, bütün fedai geleneklerinde; İttihat ve Terakki’de, Atatürk ve arkadaşlarında, Hz. Muhammed’in mücadelesinde ve Vatan Partisi’nde de görülür. Bir dünya kurmak isteyenler, bir şeyi feda ederek o mücadeleye girerler. Derisi yüzülen Nesimi’yi, Abbas Halifesi’nin huzuruna elleri kesik getirilen Babek’i hatırlayın. Babek, “Korktu demesinler diye kanlı ellerimi yüzüme sürüyorum” demiştir. Bunlar müthiş hikâyelerdir.

Değerli izleyenler, bu eserle veda edelim. Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’na teşekkürler, selam ve saygılar yolluyoruz. Onların sazıyla, sözüyle, nefesiyle “Zahid Bizi Tan Eyleme.” Sayılmayız parmak ile, tükenmeyiz kırmak ile, taşramızdan sormayla kimse bilmez ahvalimizi. İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Paylaş