Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında, çıkış yolu gününde, çıkış yolu saatinde yine sizlerin karşısındayız. Güzel bir akışımız, güzel bir gündemimiz var. Gündeme dair merak edilen, hem dünya hem de Türkiye gündemindeki önemli başlıkları konuşacağız.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın İran ziyaretiyle ilgili bir başlık açacağız. İkinci sırada ekonomiyi konuşacağız; ekonomik fırsatları ve ekonominin gidişatını ele alacağız. Bununla birlikte dünya, dolar saltanatının zayıflamasını ve yıkılmasını konuşuyor. Bir yandan da milli paralarla ticaret, hem Türkiye’nin hem de dünyanın gündeminde. Macaristan, Sırbistan ve Pakistan gibi ülkeleri inceleyeceğiz; buralardaki olaylara, alınacak derslere ve tecrübelere bakacağız. Türkiye için hangi taraflarının önemli olduğunu irdeleyeceğiz. Son olarak bina kampanyamızı konuşacağız. Görev Vakfı, Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi olarak yürüttüğümüz bina kampanyası ile ilgili Sayın Doğu Perinçek neler söyleyecek? Onu da programın son kısmına bıraktık.
Merhabalar, hoş bulduk. İlker Yücel, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. Siz de hoş geldiniz.
Efendim, bugün gelen sıcak bir bilgiyi sizinle paylaşalım; yorumunuzu merak ettik, onu en başa aldık. Sayın Cumhurbaşkanı’nın İran’a bir ziyaret gerçekleştireceği söyleniyordu. Bu, hem İran tarafında hem de Türkiye’deki dışişleri kaynaklarında bir süredir konuşulan bir ziyaretti. Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Reisi seçildiğinde kısa bir ziyarette bulunmuştu ama ilişkilerin nasıl seyredeceğine ilişkin kapsamlı bir ziyaret planlanıyordu. Şimdi o ziyaretin iptal edildiği söyleniyor. Bu iptal durumunu hem Dışişleri Bakanlığımıza hem de İletişim Başkanlığımıza sorduk. İletişim Başkanlığı, “Konunun muhatabı olduğumuzu ve resmi bir ziyaret duyurusu yapmadığımızı” belirten bir yanıt verdi. Tam da böyle bir ortamda, İran’a ziyaretin iptal sebeplerini anlamaya çalışıyoruz. Bunun bir siyasi mesajı mı var, yoksa nasıl anlamalıyız?
Bu tabii bomba bir haber. Türkiye kamuoyu ya da dünya, Sayın Cumhurbaşkanımızın İran’a bir ziyaret yapacağını bilmiyordu ama siz öğrenmişsiniz. Bu ziyaretin iptali, Türkiye’nin kendi şansına tekme vurmasıdır. Ne şanslıyız ki İran gibi bir komşumuz var; Azerbaycan, Rusya, Irak, Suriye gibi komşularımız var. Bunların hepsi dünyanın doğal gazını, petrolünü üreten ülkeler. Büyük bir şans bu. Çin’i düşünün; ta gemilerle Hürmüz Boğazı’ndan petrol, doğal gaz götürüyor. Avrupa, Rusya’dan alıyor ya da deniz aşırı getiriyor. Türkiye ise komşusundan alıyor.
Üstelik Türkiye bir enerji bunalımı içinde. Elektrik fiyatları malum, faturalar hepimize geliyor. Bu ortamda Sayın Cumhurbaşkanımızın ziyareti iptal etmesi, Türkiye’nin şansına vurulmuş bir tekmedir. Patlıcan fiyatları niye yüksek? “Enflasyonu durduracağım” diyorsunuz; nasıl durduracaksınız? İran’a ziyaret yap, ucuz mazot al, ucuz doğal gaz al. Türkiye’nin enerji güvenliğini komşularımızdan sağlayalım, enflasyonu önleyelim. Bugün Türkiye’de enflasyonun en önemli etkeni, dışarıdan dövizle alınan enerji fiyatlarıdır. Türkiye, bulunduğu coğrafyayı çok iyi değerlendirerek, komşularıyla birlik ve beraberlik içinde hareket etmelidir. Rusya’ya yönelik yaptırımlar kötü ve talihsiz bir şey ama Türkiye açısından da bir fırsat. İyi ki uyguluyorlar demiyoruz ama madem uyguluyorlar, Türkiye bu fırsatı değerlendirebilir.
İran siyaseti yanlış. Türkiye Cumhurbaşkanı oraya gidecekti, İsrail Devlet Başkanı Türkiye’ye geldi ve iki gün sonra Türkiye Cumhurbaşkanı İran seyahatinden vazgeçti. Amerikalı yetkililer kapımızda. Türkiye’nin komşusu İran’la hem güvenlikte hem ekonomide çok büyük iş birliği olanakları var. Dünyanın ikinci büyük doğal gaz üreticisi. Petrolü, doğal gazı ucuz fiyatlarla alabilirsin. Türkiye’nin de İran’a satacağı çeşitli ürünler var. Rusya’ya, Çin’e ve İran’a uygulanan ambargolara meydan oku; al sana Türkiye’nin büyük şansı.
Vatan Partisi olarak İran’la dostluk, Rusya’yla dostluk, Azerbaycan’la kardeşlik; Katar, Irak, Suriye ve Cezayir ile dostluk, Türkiye’nin enerji sorununu çözer. Orta vadede güneşten, rüzgardan enerjimizi üretir, kendi doğal gazımızı çıkarırız ama kısa vadede Türkiye büyük enerji sorunlarıyla karşı karşıya. Bunun hiçbir mantığı yok. “Amerika bize ne der?” veya “ABD, Sayın Cumhurbaşkanımızı devireceğini ilan ediyor; ona bir mesaj mı veriyoruz?” diye soruyorsunuz. “Ey Amerika, beni devirme, bak İran’a da gitmiyorum.” Bu bir denge politikası mı? Hangi denge? Batı inişte, dolar saltanatı çöküyor. Atlantik sistemi geriliyor ve her yerde yeniliyor. Yenilene oynayarak, yenilenle beraber olarak Türkiye hangi geleceğini kuracak?
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın cevabı mertçe bir cevap değil. “Geziyi iptal ettik” bile diyemiyorlar. Bir devlet için bu yakışıklı bir durum değil. Gezinin kamuoyuna açıklanmamış olması da bir çekingenliği, bir ürkekliği ifade ediyor. İran’a gitmekten korkan bir Türkiye… Finlandiya’ya, Patagonya’ya gitmekle övünülüyor ama İran’la kararlaştırılmış bir ziyaret açıklanmıyor, iptal edilince de geçiştiriliyor. Devlet kendine güvenmeli.
İran’dan nasıl algılanır diye sordunuz; güvenilmeyen bir yönetim olarak algılanır. Kararlaştırılmış bir ziyaret, iki gün kala iptal ediliyor. Nasıl güveneceksiniz? Güvenlikten çok burada ekonomi önemli. İran’la terörle mücadele konusunda iş birliği yapılmalı ama orada anahtar ülke Suriye’dir. Türkiye, terörle mücadelede Amerika-İsrail koridorunu yardı, PKK’ya ağır darbeler vurdu. İran da Türkiye ile Suriye konusunda iş birliğine zaten katılacaktır.
Ancak sorun, enerjinin pahalı olması; bu da domatesin, biberin, patlıcanın, unun, etin ve sanayi ürünlerinin fiyatını yükseltiyor. Enerji maliyetleri düştüğünde enflasyon da dizginlenir. Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var. Rusya, İran ve Çin ile iş birliği; dünya ekonomisinin büyük kısmını kapsıyor. Çin, Hindistan ve yükselen Asya ile birlikte dünya büyüyor. “Zoraki denge” yapılamaz. Ukrayna’da Zelenski, pilot taklidi yapan, gerçek bir devlet başkanı olmayan bir figür.
Türkiye, yaptırımlara uymayarak zaten Rusya’nın da takdirini kazanıyor. Peki, Amerika ile kurulan stratejik istişare mekanizmasına ne demeli? Türkiye’nin dış ticaretteki ilk üç ortağı Rusya, Çin ve Almanya. Amerika orada değil. Amerika’yı İran’ın yerine bile koyamazsınız. Enerji açısından bu böyle. Türkiye’nin özel şirketleri, Batı’nın baskısı yüzünden İran’dan akaryakıt almıyor. Vatan Partisi iktidarında, devlet eliyle ucuz enerji ve mazot getirerek üretim maliyetlerini düşüreceğiz. Enflasyonu dizginlemenin yolu, maliyetleri düşürmekten ve üretimi artırmaktan geçer. Enflasyonun iki nedeni vardır; talep enflasyonu ve maliyet enflasyonu. Bizim çözümümüz, maliyetleri ucuzlatarak üretimi patlatmaktır. O da nedir? İşte şu fincanın maliyetinde artışlar olur. Diyelim enerji fiyatları yüksektir ya da başka etkenler devreye girer; sonuçta karşımıza ya maliyet enflasyonu ya da talep enflasyonu çıkar. Türkiye, maliyetleri düşürerek enflasyonu gemleyebilir. Maliyet hesabında enerji çok önemli bir paya sahip. Dolayısıyla ucuz enerji, Türkiye’de ucuz fiyat ve enflasyonu indirmek veya belirli bir seviyede tutmak demektir. Bunu kamu eliyle veya özel sektör eliyle yapabilirsiniz. Tabii burada kamu desteği daha akıllıca olabilir ancak mesele sadece kamu-özel sektör tercihinden ibaret değil, asıl konu dış politika tercihidir.
Yani İran ve Rusya ile iyi ilişkiler kurmak, dostluk tesis etmek ve onlara uygulanan yaptırımlardan doğan fırsatları değerlendirmek gerekir. Aslında İran, Rusya ve Çin ilişkisini bu açıdan örnekleyebiliriz. Çin ile İran arasındaki ekonomik seviye ve İran Dışişleri Bakanı’nın Moskova ziyareti gibi gelişmeler, bölgesel dinamikleri gösteriyor. AK Parti aslında bölgesindeki dinamiklerle de uğraşmak durumunda kalıyor. Mesela birkaç ay önce Çin’in, İran’a 10 yıl içinde kademe kademe 400 milyar dolar yatırım yapacağı resmi olarak açıklandı. 10 yılda 400 milyar dolar olağanüstü bir rakam. Doğru siyaset izlendiği takdirde Türkiye için bu rakam 10 yılda 1 trilyon dolar olabilir. Hedef, Türkiye’nin bir üretim üssü haline getirilmesidir. Çin de bu üretim üssü sayesinde bir anlamda Akdeniz’e ulaşmış olur. Türkiye’de Çin ile beraber üretiriz; bizim iş gücümüz, Çin sermayesi ve mühendislerimizle Anadolu Yarımadası’nda ve Trakya’da üretim yaparız. Coğrafyamız denize yakın ve dünyanın her noktasına ulaşım için elverişli. Türkiye bunları değerlendirebilir. Bu nasıl olur? Çin ile dostluk ilişkisi, karşılıklı yarar, güvenlikte beraberlik ve refahta ortaklık ile olur. Mevcut hükümetimiz maalesef bunları değerlendiremiyor.
Çinliler de kendi açılarından şikayetçiler, “Bu Çin ile ticaret yapmak çok zor” diyorlar. Evvelki sene Çin Büyükelçisi’nin verdiği bir resepsiyonda, üç bakan yardımcımızla birlikte bir masaya oturduk. Bakan yardımcılarımız şikayet ettiler. Tarım Bakan Yardımcısı’na, “Sayın Bakanım, gıda güvenliği anlaşması yapmamız lazım” dedim. Adana’da üretilen 10 milyon ton portakalı Çin’e satmak için uğraşıyorum ancak Çin tarafı, Akdeniz sineğinin ülkeye girmemesi için gıda güvenliği anlaşması yapılması gerektiğini söylüyor. Bu sorunun çözülmesi lazım. Çin Büyükelçisi, bakan yardımcılarımıza dönüp, “Sayın Perinçek’i dinleyin, ne diyor? Gıda güvenliği anlaşmasından bahsediyor” dedi. Ben Tarım Bakanımızı sürekli aradım, süreci hızlandırmaya çalıştım. Sonuç itibariyle ayak sürüyen, pratik olmayan bir yönetimimiz var; belki de içeriden engelleniyorlar.
Benzer bir diyaloğa şahit olmuştum: Ege’den bir kiraz üreticisi, İstanbul Başkonsolosu’na kiraz ihracatının durduğunu ve bununla ilgilenmesini söyledi. Başkonsolos ise “Biz Türkiye’den gıda ürünlerini alma noktasında çok ısrarcıyız, gıda güvenliği anlaşması konusunda ısrarcıyız ama sizin bürokrasinizi bir türlü aşamıyoruz. Lütfen bunu kendi bürokrasinize anlatın ki kirazı hızla halkımızla buluşturalım” dedi.
Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var. Şu anda bu fırsatı değerlendiremiyoruz ama cesur bir şekilde değerlendirmeye çalışalım. Rusya’ya uygulanan yaptırımlar karşısında Türkiye enerji güvenliğini sağlayabilir, turizmde ve ihracatta büyük gelir artışı yakalayabilir. İstanbul’u hem hava trafiğinde hem de finansta dünyaya açılan bir merkez haline getirebiliriz. Bilimsel ve bilişim alanlarında, hatta uzay çalışmalarında Rusya ile iş birliği yapabiliriz. Savunma sanayiinde Rusya’daki 48 kuruluşu temsil eden USC adlı çatı örgütü, denizaltıdan helikoptere kadar birçok alanda iş birliği yapmak istediklerini belirten bir mektup yolladı. Ben bunu bir ön yazıyla Sayın Cumhurbaşkanımıza ilettim. Bu çok büyük bir fırsat. Sayın Cumhurbaşkanı da bunları ifade ediyor ancak iş sözün ötesine geçmeli. Kararlı, pratik, atak ve dinamik olunmalı. Mesela Türkiye’nin denizaltı ihtiyacı var; Rusya ile denizaltı üretilebilir.
Türkiye savunma sanayiinde çok önemli ataklar yapıyor. Rusya ise bu alanda bir dünya devi; burada beraberlikler kurulabilir. Ancak Türkiye’de bir “denge” arayışı var. Neyi dengeliyorsunuz? Ukrayna’nın Doğu Akdeniz’de veya Karadeniz’de bir tane harp gemisi mi var? NATO’ya bu kadar bağlıysak, 15-16 Temmuz’da bazı NATO generallerini hapse tıktık. Eğer NATO’ya bağlıysak onları çıkarıp tekrar komuta kademesine getirelim. Türkiye’nin 2014’te Silivri duvarını yıkmasından sonra zincirlerini kırması doğru bir adımdır, ancak bu süreci kararlı ve sancısız götüremiyorlar. Bocalamalar var.
Batı’nın hegemonyası altında olmayalım dediğimizde, “Bizi Batı’dan koparmaya çalışıyor” yorumları yapılıyor. Güçlü bir Türkiye Batı’dan kopmaz. Daha çok domates, biber, hayvan, bez ve makine üreten Türkiye Batı’dan kopmaz; tam tersine üretim devrimi programımız Batı ile ilişkilerimizi geliştirir. Güçlü olmak, çok üretmek ve dış politikada başı dik olmanın temelidir. “Seçim yaklaşırken Amerika ve Avrupa ile çelişkilerimizi derinleştirmeyelim, seçime 6 ay kala sıcak para getiririz” düşüncesi yanlıştır. Sıcak para ekonomiye hemen yansımaz ve toplumdaki AK Parti’den kopuş bu şekilde geri çevrilemez. Enerji güvenliği ve Rusya politikası sadece Türkiye’nin kaderi değil, aynı zamanda AK Parti için bir seçim siyasetidir. Gıda kriziyle karşı karşıya değiliz ama fiyat artışları ve halkın hoşnutsuzluğu büyüyor. Domates, biber, patlıcan fiyatları enerji fiyatlarına bağlı olarak yükseliyor; çünkü enerji, üretimden nakliyeye kadar her şeyi etkiliyor. Çiftçilerimiz zararına satış yapıyor, tarlalar boş kalıyor. Bankalar ise geçen yıla oranla kârlarını katlıyor. Vatan Partisi olarak “Çiftçi batacağına bankalar batsın” diyerek kararlılığımızı ifade ettik ve önerimizle kurumlar vergisi artırıldı. Bu doğru bir adımdı. Dünya şu an doların hakimiyetinin zayıflamasını ve milli paralarla ticareti konuşuyor. Mesela bugün, özellikle Ukrayna meselesinden sonra bu durum dünyanın tartıştığı temel bir mesele haline geldi. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı; Putin ile görüşmesinde Rusya, Çin ve Türkiye’nin birlikte milli paralarla ticaret yapması konusunu gündeme getirdi. Oradan da bir eklemlenme hali var. IMF Başkan Yardımcısı, doların hakimiyetinin ortadan kalktığını söyledi. Bugün de Rusya’dan bir açıklama geldi; 1 gram altını 5000 rubleye sabitlediklerini, doğal gaz ve tüm ticari işlemlerini bunun üzerinden yapacaklarını duyurdular. Siz bunu nasıl görüyorsunuz?
Biz “Dolar Saltanatı Çöküyor” diye *Teori* dergisinde bir sayı çıkartmıştık. Ne zamandı o? Bir bakalım, bir sene oldu galiba. Başlıkta “Dolar Saltanatı Çöküyor” yazıyordu. Benim *ABD Yol Ayrımında* kitabımda da “Dolar Saltanatı Çöküyor” diye bir bölüm var. Yani doların kurduğu haraç sistemi çöküyor; bu çok önemli. Haziran 2022’de çıkmıştı. Evet, bir sene olmuş. Amerikan haraç sistemi çöküyor çünkü dolar saltanatı demek; kağıt parçasını gönderip milletin malına el koymak demektir. İstediği kadar basabiliyor; ben istediğim kadar Türk lirası basıp onunla dünyadan alışveriş yapabiliyor muyum? Dolayısıyla doların dünya çapında rezerv para olması, Amerika’nın kurduğu haraç sisteminin merkezindeki olaydır ve bu sistem gidiyor. Bunun tabii Amerikan ekonomisine yansımaları var; bu yansımaları önümüzdeki dönemde çok daha ciddi şekilde göreceğiz.
Ukrayna meselesinin bunu hızlandırmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Amerika yaptırım uygulayınca kendi ayağına kurşun sıkmış oluyor. Rusya’nın da elinde muazzam bir koz var; dünyanın en büyük doğal gaz ve enerji üreticilerinden biri. Avrupa, enerji konusunda Rusya’ya bağımlı. Siz Avrupa’da, özellikle Almanya’da bir kırılma bekliyor musunuz? Yaptırımlar konusunda bu kaçınılmaz çünkü enerji yerine ikame edilemiyor. Rusya’dan vazgeçildi, yerine neyi koyacaklar? Amerika mı kaya gazını getirip Avrupa’nın enerji sorununu çözecek? Yerine bir şey koyamıyorlar. Venezuela’ya, Katar’a, Cezayir’e başvurdular; çare olmadı. Dolayısıyla Batı medyası “Rusya mahvoluyor, bu yaptırımlar Rusya’yı boğuyor” derken rublenin değeri arttı; şu an savaş öncesi Şubat ayı değerine geri döndü.
Sonuç itibarıyla saydığınız ülkeler; Çin, Rusya, Türkiye, İran, Hindistan, Orta Asya Türk devletleri ve Afrika’nın neredeyse tamamı… Afrika’nın tamamında artık Amerika’nın, Fransa’nın saltanatı bitti; bunlar geride kaldı. Hatta Avrupa’nın önemli bir kısmı; Macaristan, Sırbistan gibi ülkeler de bu sürece dahil oluyor.
Siz programın başında “Şansa tekme vurmak” dediniz. Rusya’ya ihracat rakamlarını yarın *Aydınlık* gazetesinin manşetinden inceledik; %9 oranında azalmış. Hükümeti ve AK Parti’yi incelediğinizde ihracatı düşünmeliyiz ama ithalatı da düşünmeliyiz. Çünkü Rusya’dan ithal ettiğimiz enerji bizim için hayati. O enerjiyi ithal edemezsek Türkiye’de her şey baş aşağı gider. Lüks mal veya makyaj malzemesi ithal etmiyoruz; enerji ve ham madde ithal ediyoruz. Yarınki manşette detaylarını okuyabilir *Aydınlık* okurları; TİM Başkanı İsmail Gülle, DEİK Türkiye-Rusya İş Konseyi Başkanı İzzet Ekmekçibaşı ve Çelik İhracatçıları Birliği Başkanı’nın ortak vurgusu şu: “Ruble ile TL arasındaki ticaret mekanizmasında acil önlemler alınmalı.”
Hükümete bakıyorsunuz; bir yandan yaptırımlara katılmıyor, Rusya’yla ticareti geliştirme açıklamaları yapılıyor. Ticaret Bakanı da, Ekonomi Bakanı da bunu söylüyor. Peki, bu kadar önemli kurumların başkanları bunları talep ederken bir vizyon noksanlığı mı var? Dünya nereye gidiyor, önümüzde neler var? Suriye siyasetinde de bunu görüyoruz. Suriye ile iş birliği Türkiye için o kadar önemli ki; hem PKK meselesini bitiriyoruz hem de İran ve Rusya ile daha iyi ilişki kurmanın yolu Suriye’den geçiyor. Aynı zamanda Suriye, bizim Orta Doğu’ya ve Afrika’ya açılan kapımızdır. Hem ekonomimiz hem güvenliğimiz açısından bu iş birliği çok önemli ama akıl almaz bir şekilde o iş birliğini yapmıyoruz. “Büyük Türkiye vizyonu” diyorlar ama bunlar laf. Üretim ekonomisi atağının önündeki engeller kaldırılmadığı sürece büyük Türkiye olunmaz. Büyük Türkiye olmak için üretim devrimini başarmamız lazım.
Daha önce Irak’a uygulanan ambargoyu, Kürşat Tüzmen’in bakanlığı döneminde Türkiye bir mekanizmayla delmişti. O zaman, Atlantik’in Türkiye’deki kurumları daha güçlüyken bile kendi ticaretimizi geliştirebilmiştik. Şu anda da kısmen bazı adımlar atılıyor; örneğin hava sahasını kapatmamak, komşularla ilişkileri kesmemek gibi. Ancak bunlar yetersiz; Türkiye’nin karşılaştığı sorunların dayattığı cesareti henüz göstermiyoruz.
Bugün “devrimci” olmak dışında Türkiye’nin başka bir çözümü yok. Devrim Türkiye’nin kapısına dayanmış durumda çünkü sorunlar ancak devrimle çözülüyor. FETÖ’yü hapse atmak, PKK’yı ezmek veya Fırat Kalkanı Harekatı; bunların hepsi birer devrim başlangıcıdır. Ancak buralarda gereken hız, dinamizm, tutarlılık ve vizyon eksik. Türkiye devrimci çözümlerle, yani üretim devrimiyle ve emperyalizme karşı kararlı duruşla önündeki süreci aşabilir.
Sayın Cumhurbaşkanı “2023 kader seçimi” diyor. Önümüzde bir yıllık bir takvim var. Ama o bir yılı son günlere bırakmadan, bugünden değerlendirmek gerekir. Türkiye’nin önünde devrimci çözümlerden başka bir seçenek kalmadı; devrim, tek seçenek haline geldiğinde devrim olur.
Ethem Sancak meselesine gelince; kendisi AK Parti’yi içine girdiği süreçten kurtaracak siyasetleri savunan, Türkiye’nin sayılı entelektüellerinden biridir. Ethem Sancak konuşmalarında AK Parti’yi hedef almadı, aksine AK Parti’nin ihtiyacı olan stratejik aklı savundu. Bazı cesur insanlar gerekir; başı dik, karakterli ve uzun vadeli düşünen insanlar. İşte Ethem Sancak öyle bir karakter. Maalesef AK Parti içinde bugün bu tarz orta ve uzun vadeli stratejik düşünen zekaya pek rastlanmıyor. Sancak, Türkiye’nin içine girdiği süreci anlayan, Rusya-Ukrayna meselesinde Türkiye’nin güvenliği açısından hayati olanı gören ve lafı dolandırmadan net tavır alan biridir. AK Parti’nin onun uyarılarını değerlendirmesi, kendi geleceği bakımından çok önemlidir. Bir programı reddetmiş mi oldu? E tabii, reddetmiş oluyor. Ethem Sancak’ın bugünkü tavrına, Ukrayna Savaşı’ndaki duruşuna, Çin, Rusya ve İran politikalarına, ekonomi siyasetlerine baktığımız zaman bir programı temsil ettiğini görüyoruz. Sayın Perinçek, AK Parti’den daha önce Babacan, Gül, Davutoğlu gibi Amerika’nın siyasi denetiminde olan ve onların yönlendirmesiyle hareket eden kişiler çıkıyordu. Şimdi Ethem Sancak çıkıyor; yani burada yeni bir durum oluştu.
Ethem Sancak’ın AK Parti’den istifa etmesi, öncesinde disiplin kuruluna sevk edilmesi AK Parti için bir alarm, bir dönüm noktasıdır. AK Parti’den Abdullah Gül gitmiş, parti arınıyor, temizleniyor; yani içindeki Amerika’yı atmış oluyor. Babacan gitmiş, içindeki Batılı finans merkezlerinin piyonlarını temizlemiş oluyor. Ahmet Davutoğlu gitmiş; onu Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın yarı resmi organı *Foreign Policy* nasıl veriyor? “America loses its man in Ankara” (Amerika, Ankara’daki adamını kaybediyor) diyor.
Ancak bu sefer AK Parti neyi kaybediyor? İçindeki çözümü kaybediyor. Ethem Sancak’tan vazgeçen bir AK Parti, içine girdiği süreçteki çözümü kaybediyor. Belki bana kızanlar, “birbirleriyle konuşurlar” diyenler olacaktır; Sayın Cumhurbaşkanı da umarım bizi dinliyordur, nasıl karşılayacak bilemem. Ama biz dostları olarak söylüyoruz: Ethem Sancak’tan vazgeçen AK Parti, kendi içindeki çözümden ve Türkiye’nin önündeki çıkış yolundan vazgeçmiş oluyor. Çünkü Ethem Sancak, benim gördüğüm kadarıyla AK Parti’de içine girdiğimiz durumu en iyi tahlil eden ve çözümleri en cesur şekilde ortaya koyan bir insan; öyle bir birikime sahip.
Siz dün bir televizyon programında, Ethem Sancak’ın küçük hesaplar peşinde koşmadan çıkışlar yaptığını belirttiniz. Aslında AK Parti içerisine bir büyüteç tutmuş oldunuz. Rusya’da bir televizyon kanalında yaptığı konuşma 24 saatte 700 bin tıklanıyor ve Ethem Sancak Rusya’nın sevgilisi haline geliyor. Rusya’nın sevgilisi haline gelmek çok önemli bir şey; çünkü Rusya şu an sıkışmış durumda ve dünyanın büyük ülkelerinden biri. Türkiye bu durumu çok iyi değerlendirip hem refah ekonomisi kurmada hem de güvenlikte bu fırsatı kullanabilir. Ethem Sancak bu fırsatı değerlendirecek kararlılığı gösteriyor.
Öte yandan, Ethem Sancak Çin’e gidiyor. Rusya ve Çin ilişkileri, Ethem Sancak’ın görüşüyle AK Parti’nin önündeki süreçtir. Çünkü bunlar dış politika tercihi değil, enerji ve yatırım açısından çok önemli ekonomik çözümlerdir. Sıcak parayla AK Parti yönetiminin bir şeyi halletmesi mümkün değil; bunlar hayali şeyler. Üç beş kuruşluk sıcak parayla çözülecek gibi değil, zaten sıcak para bizi batırdı. Sayın Berat Albayrak’ın kitabı da çıktı, tebrik edelim. “Sürdürülemez hale geldi bu sıcak para peşinde koşma” diyor. Aynı şeyi Sayın Devlet Bahçeli de söyledi; “1980’de başladı bu ekonomik süreç” dedi. Sayın Cumhurbaşkanımız da 1945’te Türkiye’nin Atlantik sistemine bağlandığını belirtiyor.
Sayın Perinçek, ben kitabın yarısını bitirdim, tam anlamıyla tam bağımsız Türkiye’nin ekonomi ve enerji politikasını anlatıyor. Vatan Partisi’nin programının hayata geçme aşamalarını orada da görüyorsunuz. Vatan Partisi’nin programı kitaplardan değil, hayattan çıkartılıyor. Türkiye’nin sorunlarını çözmek isteyen, kaçınılmaz olarak tam bağımsız Türkiye programına girmek zorundadır. Amerika’ya daha fazla bağlanarak çözümün bittiği yerdeyiz, zincirleri kırmalıyız.
Kitapta da görüyoruz; Rusya ile ne zaman bir enerji adımı atsak Avrupa tehdidiyle karşılaşmışız. Berat Albayrak döneminde Enerji Bakanlığı bürokratlarının nasıl tehdit edildiğini anlatıyor. AK Parti içerisinde Süleyman Soylu gibi başka değerler de var, bunları hesaplamak lazım. Berat Albayrak döneminde “damat” suçlamalarıyla, “Atlantik’in adamı” yakıştırmalarıyla karşılaştı ama kitabından anlıyoruz ki bu önyargılar yanlışmış. 1980’den 2019’a kadar gelen bu tecrübenin sonunda çıkmazı en çok görenlerden biri Berat Albayrak olmuş.
Macaristan’da Soros’un desteklediği adaylara karşı Viktor Orbán zafer kazandı. Sırbistan’da Vučić, Pakistan’da ise Amerika’nın meclis üzerinden kurguladığı güven oylamasına karşı İmran Han bir rest çekti ve seçim kararı aldı. Amerika her yerde yeniliyor. Türkiye’de 24 Temmuz 2015’ten itibaren hükümetimiz doğru bir karar aldı ve Amerika ile savaşa girdi. PKK ile savaş, dolaylı olarak Amerika ile savaştır. FETÖ’nün ezilmesi, Fırat Kalkanı, Karabağ, Kazakistan ve Afganistan… Amerika her yerde yeniliyor. Bu, Atlantik sisteminin güneşin batışı gibi battığı, Asya güneşinin doğduğu yeni bir çağa girdiğimizi gösteriyor.
Türkiye’nin denge politikasına değil, dengeyi bozmaya ihtiyacı var. Denge politikası bir statüko politikasıdır; yani biber fiyatının, enerji fiyatının yükselişini, Amerika’nın namlularının yakın tehdide dönüşmesini korumak demektir. Türk milleti “Böyle gitmez” diyor. Vatan Partisi’nin “Üretim Devrimi” sloganı budur. Dengeye teslim olmak düzen taraftarlığıdır; bugün Türkiye’de dengeden yana durarak hiçbir sorun çözülmez ve seçim de kazanılamaz. AK Parti’nin dengelere bu kadar bağlanması, seçim sandığında boşa düşen sonuçları getirir. Biden medyası da Macaristan’daki yenilgiyi tartışıyor ve “Biz de aynı duruma düşmeyelim” diyor. Peki, bu denklemde seçimlere giderken Türkiye’yi nasıl bir tablo bekliyor? Milli güçlerin kendi arasındaki rekabeti bir sonuca mı varacak? Yani denge politikasıyla bunun tersini savunanlar mı, yoksa bunlar blok bir şekilde Biden tayfasıyla mı rekabet edecek? Burada hangi rekabet öne çıkacak? Bunu Pakistan seçimlerinden sonra konuşacağız. Pakistan’da “Amerika yenildi” diyeceğiz. Türkiye’de de bir süre sonra, “Türkiye’de Amerika yenildi” diyeceğiz. Yani sandıktan Amerika çıkmayacak, Biden tayfası çıkmayacak.
AK Parti eriyor ancak Türkiye buradan bir çözüm üretecek. Türkiye, AK Parti’ye mahkûm değil ki. AK Parti eriyor diye Türkiye yoksulluğa, perişanlığa mahkûm olacak veya Amerika’ya teslim olacak değil. AK Parti’nin de bu süreçte kendine gelmesi ve içindeki milli dürtülerin ayağa kalkması temennimizdir. O ayrı bir olay ama biz Türkiye’ye güveniyoruz. Burada bir rekabet ilanı yok; tam tersine bir beraberlik iradesi var. Fakat bu, statükoda bir beraberlik değil; Türkiye’ye çözüm üretmek temelinde bir beraberliktir. Biz teslim olmaya taraf değiliz, teslim olanlarla da beraber olmayız. Türkiye buradan bir çözüm üretecek ve o çözümü üretenlerin içinde bugünkü AK Parti bünyesinin ve MHP’nin ezici çoğunluğu, belki de tamamı yer alacak. Türkiye gemisi korunuyor; gemide bir sorun yok ancak rotasında sorun var. Geminin doğru rotada gitmesi, kayalıklara çarpmaması ve çözüme ulaşması gerekiyor.
Şimdi çok önemli bir çalışmanın içindeyiz. Bulunduğumuz binanın mülkiyetini kazanmak için özel bir kampanya başlattık. “Tarihi bina için göreve, Ulusal Kanal ve Aydınlık Zirve’ye” çağrımız ve sloganımız bu. Bu bina, sadece beton ve demirden ibaret değil. Şule Perinçek ve İlker Yücel arkadaşımızın da çok güzel ifade ettiği gibi, bu bina İstanbul’un 1860’lardan kalma en güzel yapılarından biri. Olağanüstü bir mimarisi var. Binanın altında, 1908 Devrimi sırasında Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Mustafa Kemal’in de gelip oturduğu tarihi Kanuni Esasi Kıraathanesi bulunuyor.
Büyük bir emekle 60 kamyon moloz çıkardığımız bu binayı, İttihatçıların mirasını taşıyan bir merkez olarak koruyoruz. Burası sadece siyasi bir geçmişe değil; Haldun Taner, Fikret Otyam, Orhan Kemal ve Melih Cevdet gibi büyük yazar ve şairlerimizin de anılarına ev sahipliği yapıyor. 1979’da bir röportajında binayı korumaya çalışan işletmecinin, “Bizden sonra burası ne olur bilemem” sözü bugün gerçekleşiyor; bina artık devrimcilerin, emekçilerin ve Türk milletinin eline geçiyor.
Kampanyamız, “İmece” usulüyle yürüyor. Binanın alınması için torbamıza düşen ilk para, Ankara’dan bir çiftçinin 100 bin liralık katkısıydı. O çiftçi tarım politikasını, çiftçi emeğini ve İttihat Terakki geleneğini temsil ediyor. Çanakkale Savaşı’nı yöneten o irade, bugün de Türkiye’nin yedi düvele karşı direnişinde yaşıyor. Devrimcilik olmasa Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan ve İstiklal Harbi’nden bu şekilde çıkabilir miydi?
Şu an bir zirve yolculuğundayız. DigiTürk kampanyasında 22 milyon, genel merkez binası kampanyasında ise büyük başarılar elde ettik. Şimdi hedef 30 milyon. Atatürk, Sakarya Meydan Muharebesi öncesi meclisten kanun çıkarma yetkisi isteyip “Tekalif-i Milliye” emirlerini uyguladığında, halkımız dişinden tırnağından artırarak camilerin kurşunlarını söküp mermi yapmıştı. İşte o çiftçi, o esnaf bugün de yaşıyor; Alanya’dan, Alaşehir’den, Mersin’den gelen destekler bunun kanıtıdır.
Sırbistan’dan gelen mesajlarda da görüldüğü üzere, Aleksandar Vučić ve Viktor Orbán gibi liderler Amerika’ya meydan okuyarak kazandılar. İmran Han da Pakistan’da benzer bir duruş sergiliyor. Biz de bu binayı yeniden inşa ederek, tarihsel bir mekânı mezarından çıkarıp yaşar hale getiriyoruz. Bu bina bizim için sadece bir mülkiyet değil, Türkiye’nin sorunlarının devrimcilikle çözüleceği bir merkezin yeniden ayağa kaldırılmasıdır. 1909 Kanun-ı Esasi’si, o kadar çok değişikliğe uğradı ki anayasa hukukunda artık öyle anılıyor. Şimdi biz, o devrimci mirası ve tarihimizi ayağa kaldırıyoruz. Neden? Çünkü onlara ihtiyacımız var; ruhlarına, ateşlerine ve cesaretlerine. Ben geceleri bunları düşünüyorum. İstiyorum ki; Kanun-ı Esasi Kıraathanesi’ne hepsinin, 1945 sonrakilerin, Haldun Tanerlerin, Orhan Kemallerin, Fikret Otyamların, Talat Paşaların, Enver Paşaların, Cemal Paşaların, Mustafa Kemal Paşaların, İsmail Canbolatların, Yenibahçeli Şükrülerin portrelerini asalım. Oraya gelen insan, o iklim içerisinde otursun, sohbet etsin ve tavla oynasın.
Bugün ekibimizden Furkan Kaplan ve Ozan Özarslan ile konuştuk; Umut da birkaç gün sonra Zonguldak’tan dönecek. Kitaptan başlayalım: Talat Paşa’nın “Hatıralarım ve Müdafaam”. Son günlerde tekrar inceledim, muhteşem. Talat Paşa, Ermeni tehciri (o dönem “soykırım” ifadesi yoktu) ile suçlandığı ortamda yazdı bunu; tektir. Yayın evlerinin adını vermeyeceğim, anılarını basan çeşitli yayınevleri var ama hepsi eksik. Tek tam metin, Şule Perinçek ve arkadaşlarının Atatürk’ün Bütün Eserleri bünyesinde yaptığı çalışmayla ortaya çıktı. Kaynak Yayınları’ndan çıkan bu eser tektir, ön sözünde de bunu görebilirsiniz. Ben de bir ön söz yazdım. İnsan bu tür kitapları gözyaşlarıyla okuyor; onun asaleti ve kararlılığı gerçekten müthiş.
Bir hikaye anlatayım: Sadrazam olduğu dönemde, evine bir paşa misafir oluyor. Bakıyor ki kara ekmek yeniyor. Ertesi gün beyaz ekmek gönderiyor. Koskoca sadrazam, savaş ortamında halkla birlikte o kara ekmeği yiyor. Talat Paşa, “Olmaz, bu ekmeğin tek bir lokması dahi yenmeyecek,” diyor. Paket yaptırıp, “Bunu falanca paşaya götürün; halk o kara ekmeği yerken sadrazamın evinde beyaz ekmek yenmez,” diyor. Hayatı böyleydi. Berlin’de, Hardenberg Caddesi’nde vurulduğu zaman cebinden sadece beş mark çıkmıştı. Bulgaristan-Kırcaali bölgesinde bir Türk ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmişti.
Askeri İdadi’de okurken bir hocasının haksızlığına ve hakaretine uğrayınca ona bir yumruk atıyor, bu yüzden okuldan atılıyor ve ailesine bakmak için posta idaresine giriyor. Büyük bir örgütçü, fedakâr, kahraman, birikimli ve ahlaklı bir adamdı. Berlin’de şehit düştüğünde, Atatürk “Memleket büyük bir evladını kaybetti” diyerek gözyaşlarını tutamamıştı. Cenazesi daha sonra 1940’larda getirilip Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne defnedildi.
Sizi dinlerken anımsadım, Hans-Lukas Kieser, Talat Paşa’yı suçlayan bir kitap yazdı. Bir emperyalist devletin akademisyeninin ona nasıl bir hınç ve öfkeyle baktığını o kitapta çok net görebilirsiniz. Kitabın bir bölümünde, İttihatçılığın aslında Arap milletlerinin bağımsızlık mücadelesinin kökeninde bile olduğunu itiraf eder. Feyziye Özberk arkadaşımız da çok iyi bir Talat Paşa kitabı hazırladı; onun vicdanlı kişiliğini ve sade yaşamını çok iyi araştırmış. Ondan da ileride bahsedeceğiz.
İkinci kitap yine Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Talat Paşa Cinayeti Davası Tutanakları”. Almancasından çok iyi çevirdik. İngilizler Almanya’yı işgal edip, Talat Paşa’yı katleden Tehlirian’ı beraat ettirdiğinde savcı ağır cezalandırılmasını istiyordu. Alman savcının mücadelesi bile başlı başına göz yaşartıcıdır. 95 yıl sonra çıkan bu tutanaklar çok heyecan vericidir.
Talat Paşa yakışıklı, iri yarı ve okkalı bir adamdı. Sadrazamken tramvayla evine giderdi. Herkes yadırgardı; sadrazam tramvayda! Evinden, eşinin hazırladığı sefertasını alır, tramvaya biner ve konağına giderdi. Türkiye’yi öyle yönetiyordu. 1910’da İttihatçılar, Halit Ziya Uşaklıgil’i Saray’a, V. Mehmet Reşat’ın yanına görevlendirir. Halit Ziya, “Saray ve Ötesi” kitabında anlatır; Talat Paşa, “Bu sarayın artıklarından beslenen mahalleler oluştu, tabldot usulü getireceksin, herkesin ne yediği belli olsun” der. Lütfü Simavi de anılarında, bu sistemle kontrol sağlandığını anlatır.
Muhittin Birgen’in de Talat Paşa ile ilgili enfes anıları vardır. Birgen, Talat Paşa’nın Makedonya’da idam edilen komitacıları, “Vatan için böyle bir duruma düşersem en doğru duruş hangisi, gözlerimi buna alıştırayım” diyerek özellikle izlemeye gittiğini anlatır. Eşine ise Berlin’de, “Beni bir gün burada vuracaklar” demiştir.
Mithat Cemal Kuntay’ın “Talat Tabutu Önünde” şiiri müthiş bir eserdir:
“Alnındaki ter bir vatanın döktüğü terken,
Nabzındaki kan belki de bir nesle yeterken,
En sonra şu torba kemik sen misin anlat;
Biz dipdiri verdik seni bir devlete, Talat!
Takriben adamlık sana yetmezdi tamamdın;
Sen kitle adam, millet adam, bayrak adamdın.
En sevdiğin insan senin çıplak olandı,
Şanlar senin ölçünle palavraydı, yalandı.”
“En sevdiğin insan senin çıplak olandı” dizesi çok önemlidir; tıpkı Yunus Emre gibi. Yoksullar için, çıplak adamlar için yaşadı. Bizim bu binayı ayağa kaldırıp bir devrimciler merkezine dönüştürmemiz de bu ruhun bir yansımasıdır.
15 Mart 2006’da Berlin’de, Ernst Reuter Meydanı’nda “Ermeni Soykırımı Yalandır” mitingini yaptık. Hardenberg Caddesi’nden geçerken Talat Paşa’nın vurulduğu yerde 10 bin kişiyle saygı duruşunda bulunduk. Alman polisi, “Konuşamazsın” diye tebligat gönderdiğinde, “Tebligatınızı yere atıyor ve çiğniyorum” dedim. Binlerce insan orada olduğu için hiçbir şey yapamadılar. Selçuklu ve Osmanlı’dan gelen o başı dik yaşama kültürüyle o yalanı yere serdik.
Bugün müzik armağanımızı, Amerika’ya karşı başını dik tutan Macar kardeşlerimize, Sayın Orban’a gönderiyoruz. Macar halk müziği seçtik; Kuman (Kıpçak) ezgileri… Demek ki biz akrabayız, Asyalıyız. Şimdi müziği dinleyelim ve veda edelim.

