MÜZİK.
Sayın seyirciler, teknik bir arıza nedeniyle programa biraz geç başlamak zorunda kaldık, özür dileriz. Hemen konuya girelim. Yarım saat kadar izleyicilerimizi beklettik. İsterseniz Ukrayna konusundan başlayalım. Ukrayna ile ilgili ilginç bir gelişme oldu; Türkiye’deki S-400’ler meselesi tartışılıyor. Birdenbire Reuters bir haber geçti ve Türkiye’deki S-400’lerin Ukrayna’ya gönderileceğini, bu şekilde Amerika’nın S-400’lerden kurtulup Türkiye ile ilişkilerinin düzeleceğini iddia etti. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Reuters’in “namusu” bu kadar. Bunlarda hakikate bağlılık veya gazetecilik namusu diye bir şey yok. Türkiye’yi tanımayanlar bu tür uydurma haberlere kanabilir. Ancak Türkiye, İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılar, Memluklar ve Altın Orda gibi çok büyük bir imparatorluk geleneğine sahip. Bir de son iki yüzyılın dünya devrim hareketleri içinde bir Türkiye gerçeği var. Dolayısıyla Türkiye gibi bir devletin, Rusya’dan aldığı S-400’leri Ukrayna’ya yollayıp Rusya’ya karşı kullanması mümkün değildir. Türk devletinin başında kim olursa olsun, hiç kimse böyle bir şey yapamaz.
Bunlar, Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaya yönelik, tamamen Amerika’nın bir psikolojik savaş taktiğidir. Reuters gibi anlı şanlı haber ajansları da bu tür karalama ve fesat kampanyalarına alet oluyorlar; hangi merkezlere bağlı oldukları da ortaya çıkıyor. İngilizlerin özellikle bu tür yayın organları için bir tabir kullanılır: “Senede bir kez yalan söyletmek için devlet 364 gün finanse eder.” Bu da herhalde öyle bir durum. İnandırıcı olmak için 364 gün doğru haber verip, kritik anda böyle bir haber yaparak işlevini ortaya koyuyorlar.
Ukrayna olayı bana 1991 Körfez Savaşı’nı, Irak’taki o meşhur haberleri ve 2003’teki olayları hatırlattı. Dünya basınını veya bizim basınımızı izlediğimiz zaman, “Acaba biz başka bir yerde mi yaşıyoruz, biz başka bir şey mi duyuyoruz?” diye bir duyguya kapılıyoruz. Türkiye’deki televizyonlara bakıyoruz; Ulusal Kanal ve Aydınlık dışında, gerçekten şaşırtıcı. İnsan inanamıyor; bu kadar yönlendirici, bu kadar fesat, fitne ve yalan haber sürekli bombardıman halinde. 1991 Körfez Savaşı’nda da benzer bir kara propaganda vardı; İspanya sahillerinde çekilen görüntüleri “Saddam Hüseyin’in bombalarıyla zavallı karabatak kuşları bu hale geldi” diyerek vermişlerdi. Şimdi de aynı kara propaganda bombardımanı Türkiye kamuoyunun tepesine atılıyor.
Avrupa’da garip bir durum yaratıldı. Avrupa basınını Amerika çok sıkı kontrol ediyor. Eskiden beri bilinen bu kontrol, artık hükümetlerin üzerindeki kontrolün bile çok ötesine geçti. Hatta sermaye kurumlarının kontrolünden de öte, kendiliğinden işleyen bir medya kontrolü var. Özellikle tartışma programlarında sürekli NATO’nun yanında, Rusya’nın aleyhinde ve emperyalist cephede bir propaganda ağıyla karşı karşıyayız. Ukrayna olayı turnusol kağıdı gibi oldu; herkes kimin yanında olduğunu açığa çıkardı.
Türkiye’de iktidara yakın basın organlarında bile, hükümetin Rusya ile olan dengeli politikasına rağmen, tamamen Atlantikçi bir haber ağı görüyoruz. Hükümetin politikasında da zaman zaman bocalamalar ve yalpalamalar var. Hükümet “Biz eşit mesafedeyiz, Ukrayna’dan da Putin’den de vazgeçemeyiz” dediği zaman, bu sonuç itibarıyla Türkiye’nin güvenliğinden yana bir tavır olmuyor. Türkiye’nin güvenliği NATO’nun doğuya doğru genişlemesini istemez. Hükümetin Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunan ama aynı zamanda Rusya’ya köprü görevi yapan tavrı, Ukrayna’ya daha yakın duruyormuş gibi algılanıyor. Bununla birlikte, AK Parti medyasında da Atlantik sistemine ve emperyalizme karşı kararlı, tutarlı çizgi izleyen köşe yazarları mevcut.
Rusya Büyükelçisi Sayın Yerhov, ocak ayında beni ziyaret ettiğinde Rusya’nın bir harekat yapacağını anlamıştık ve bunu Türkiye kamuoyuna duyurmuştuk. Rusya’nın kararlılığı şuydu: “NATO’nun doğuya genişlemesi bizim için hayati bir tehdittir; hiçbir taviz vermeyeceğiz ve bunu püskürteceğiz.” Ruslar bu kararlılığı gösterdiler. Zelenski ise şu an büyük bir askeri yenilgiye uğruyor, çıkmaza girdiler. Zelenski, durumu kurtarmak için Rusya’ya yaranmaya çalışıyor. Teslim olursa anlaşma çıkabilir ama orta yolda bir anlaşma mümkün görünmüyor.
Yaptırımlar ise ilk başta Rusya ekonomisi üzerinde olumsuz etki yapsa da, bir süre sonra Batı ekonomilerini vuran bir özellik kazanacak. Çünkü Rusya’nın arkasında dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan Çin Halk Cumhuriyeti var. Birleşmiş Milletler oylamalarında çekimser kalan ülkeler, dünya nüfusunun ve üretiminin büyük bir ağırlığını oluşturuyor. Rusya’ya yaptırım, aslında Amerika’nın yaptırımlarına iştirak edenlere yapılan bir yaptırıma dönüşüyor; akrebin ateş çemberinde kendini sokmasına benziyor bu durum. Almanya gibi ihracata dayalı Avrupa ekonomileri de bu krizden derin etkilenecek. Özellikle enerji konusunda Rusya’ya %40 oranında bağımlı olan Avrupa’nın, bu bağımlılığı ikame edebileceği başka bir kaynak yok. Bu gerçekler ortaya çıktıkça, Avrupa’da Amerika’ya karşı itirazlar yükselecektir.
Son olarak, Türkiye’de kendisini “solda” diye tabir eden bazı kesimlerin yayınladığı bildiriden bahsetmek istiyorum. Bildiride “Putin’in milliyetçi ve devrim düşmanı politikaları, NATO karşıtı mücadeleden geri durmamızın sebebi olmayacaktır” diyorlar. Burada “sosyalistlik” taslayan ancak teorik derinlikten yoksun, mantıksız bir tavır var. NATO’nun doğuya doğru emperyalist hücumuna karşı tavrınız neresi? Bugün mesele devrim düşmanlığı değil, emperyalizme karşı duruştur. Milliyetçilik bugün emperyalizme karşı mücadelenin en önemli ideolojik araçlarından biridir.
Tarihe baktığımızda, Marx ve Engels, Bismarck’ı Alman birliğini sağladığı için desteklemişlerdi. O dönemde de sahte sosyalistler Marx’ı “Bismarck’ın soytarısı” olmakla suçlamışlardı. İkinci Dünya Savaşı’nda da emperyalist Amerika, İngiltere ve Fransa; Hitler nazizmine karşı savaştı ve bütün dünyanın demokrasi güçleri bu cepheyi destekledi. Savaşlarda “her iki tarafa da mesafeli duruyorum” tavrı devrimci veya bilimsel bir tavır değildir. Savaşta “baş düşman” saptanır ve o düşmanı yenmek için kim savaşıyorsa ona kulp bulmadan desteklenir. Bunu şeyde de yaptılar, Körfez Savaşı’nda da yaptılar. Amerika saldırıyor; “Ne Sam ne Saddam.” Laf mı bu ya? Saddam Hüseyin, Irak; ezilen dünyanın bir parçası. Amerikan emperyalizmine karşı savaşıyor. Bunlar Amerikan emperyalizmini destekliyor. Aslında desteklemiş oluyorlar ama “Ne Sam ne Saddam” diyerek Amerika’yı desteklediklerini gizlemeye çalışıyorlar. Bu da böyle. Burada Amerika ve NATO’yu destekliyorlar.
Altlarındaki imzalar için de bana biraz evvel arkadaşlar söylediler; bunlar çiğ, ham, birikimi olmayan, savaşmayan, savaşın kenarında duran sahte sosyalistler. Bir daha söylüyorum: Savaşın kenarında duran, emperyalizme karşı tavır almayan ve güya elindeki teraziyle kibirli kibirli, ukala ukala herkesi tartanlar… İşte “Putin karşı devrimci”, “Putin milliyetçi”, ama “Biz NATO’nun yanında değiliz” diyorlar. NATO’nun yanındasın! Bu sahte sosyalistler NATO’nun yanında. Çünkü NATO’nun yanında olmasalar Putin’i, Rusya’yı desteklerler. Rusya NATO ile savaşıyor. Sen neredesin? NATO ile savaşan bir Rusya var.
Şimdi bu sahte sosyalistler Amerikan emperyalizminin, NATO’nun yanındaki konumlarını nasıl perdeliyorlar? Putin’e vurarak; aslında Putin’in yanında değil, Amerika’nın yanındayken onu gözlerden düşürmeye çalışarak… Ona “karşı devrimci”, “milliyetçi” gibi birtakım suçlamalar yönlendirerek, Amerika’nın yanındaki tavırlarını dünya gözünden gizlemeye çalışıyorlar. Önce bir Putin’e vuruyorlar, ondan sonra NATO’ya bir şeyler söylemeye çalışıyorlar. Aslında NATO’nun yanındalar. Çünkü Amerikan emperyalizmine ve NATO’ya tavrı olan hiç kimse Putin’i suçlamaz, bütüne yönelik bir şey yapmaz. Burada devrimciliğe aykırı olan hiçbir şey yok. Çok doğru bir şey, çünkü sonuç itibarıyla devrimler nereden çıkacak? NATO’nun zayıflamasından, Amerika’nın zayıflamasından. Bunların öyle bir bakış açısı yok. NATO’nun zayıflaması, emperyalizmin zayıflaması; devrim buradan çıkar. Sosyalizme giden süreçler emperyalizme vurulan darbelerden, emperyalizmle mücadeleden çıkar, yeşerir ve gelişir. Bunları görmüyorlar veya görmek meselesi değil bu. Bunlar esas olarak saf, steril; devrimci gözüken, kendi kendine madalya takan, kendi kendine rozet takan sahte sosyalistler. Çok açık; kaç tane imza varsa hepsi sahte sosyalist, sahte devrimci bir metnin altına, emperyalizmden yana, Amerika’dan ve NATO’dan yana bir metnin altına imza atıyorlar. Yani bunların tutumu ne Marx’a benziyor, ne Lenin’e benziyor, ne Atatürk’e benziyor.
Bunlar Afganistan olayında da benzer tutumu aldılar. Afganistan emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı veriyor, değil mi? Daha yeni zafere ulaştırdı, Amerika’nın karizmasını çizdi. Onun şalvarıyla, kafasındaki sarıkla falan onlara tavır alarak, Amerikan emperyalizmine karşı mücadelelerini aşağılamaya, hor görmeye ve onlara karşı olan sevgiyi zayıflatmaya çalıştılar. Bunların işlevi bu. Doğrudan doğruya Amerika’nın yanında olsalar etkili olmayacaklar ama bu şekilde etkili oluyorlar. Sosyalistlik adına, bir kısım çevreleri ve insanları Amerika’nın yanında tutma görevi yapıyorlar. Onun için bunlar, çok açık söyleyeyim, emperyalizmin solcularıdır. Bir daha söylüyorum: Emperyalizmin solcuları!
Burada insan Lenin’i hatırlıyor. Lenin de bu gibilerle çok mücadele etti. Afganistan’ın kurtuluş mücadelesi sırasında, 1920’ler öncesinde Lenin şunu söyledi: “Bu İngiltere’deki sosyal demokrat, işçi liderleri falan; bunlar gerici ve düşmandır.” Ama Afganistan Şahı’nın önderliğinde İngiliz emperyalizmine verilen mücadeleye “İlericidir ve devrimcidir” dedi. Yani kafasındaki sarığa bakmıyor, şah olmasına bakmıyor; öbürünün sosyal demokrat olmasına, işçi lideri olmasına bakmıyor. Duruşlara bakıyor. Afgan Şahı emperyalizme karşı savaştığı için devrimcidir; o İngiliz sosyal demokratları da emperyalizmi destekledikleri için gericidir, emperyalizmin piyonlarıdır diyor. Net! Tarih boyunca bunu görüyoruz zaten.
Geçtiğimiz hafta Antalya’daydım; çiftçilerle, turizmcilerle konuştuk. Hemen hemen herkes şunu söylüyordu: “Siz Ankara’dasınız, aman hükümete söyleyin, bir yanlış yapmasınlar ve Rusya’yla aramızı bozmasınlar.” Bunlar hayata sade bakıyor. Bu demin söylediğimiz, altlarına koltuk konmuş, konfor içinde yaşayan sahte sosyalistler gibi değil. Ürettiği salatalığı satmak, domatesi satmak durumunda olan üreticiler; hayatlarını, geçimlerini o ürettikleriyle sağlıyorlar. Onun için hayata sade, basit bakıyorlar. Rusya ile dostluğun geçimi, sofrasına girecek ekmek, çocuğunun eğitimi açısından hayati önemi var. Savaşlar böyledir zaten. Eğer savaşlarda olaya sade ve basit bakmazsanız, gidersiniz emperyalizmin kucağına düşersiniz.
Dikkat çekici bir açıklama daha var; Sayın Devlet Bahçeli’nin ve İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu’nun açıklamaları. Bakın, onlar emperyalizme karşı ve yeni bir dünyanın kurulması, yani anti-emperyalist, ilerici safta çok net tutumları var. Şimdi bu savaşın kenarında olan solcularla Sayın Süleyman Soylu veya Sayın Devlet Bahçeli’yi, Tayyip Erdoğan’ı karşılaştırdığımız zaman; onlar emperyalizme karşı mücadele cephesinde, ama bu sahte sosyalistler Amerika’nın, NATO’nun sosyalistleri! NATO’nun sosyalistleri bunlar, Amerika’nın sosyalistleri bunlar.
İlk defa bunlara tanık olmuyoruz. Amerika Irak’a girdiği zaman Bağdat’taki hükümete iki sandalye verip oradaki sahte komünistleri, sahte sosyalistleri oturttu. Irak’ın yakın geçmiş tarihinde de bunları gördük. Bizim kendi Kurtuluş Savaşı’mızda da İstanbul’da İştirakçi Hilmi vardı, Sosyalist Parti’nin lideri. İştirakçi ne demek? Komünist Hilmi! İştirakçi Hilmi İngilizleri destekliyordu. Güya tramvay işçilerinin grevlerinin yanında, güya işçici… Ama Mustafa Kemal’e karşı İngiliz’i destekliyordu. Çok önemli.
Efendim, şimdi tabii bu olayla birlikte Türkiye’nin geleceği açısından, özellikle ekonomimizin geleceği açısından bir tartışma başladı. “Fırsat Rusya’da” diyen bir eğilim başladı; bir de “Fırsat Amerika’da, Batı’da” diyen bir eğilim başladı. Bu konuya isterseniz girelim ama girmeden önce bir ara verelim.
(Program devam ediyor…)
Reklama gitmeden önce fırsatlardan bahsediyordunuz Sayın Özçelik. Bu kriz nedeniyle ortaya çıkan yaptırımların Türkiye için bir fırsata dönüşebileceğini konuşmaya başladık. Özellikle sanayiciler, turizmciler, yaş meyve sebze üreticileri bunu söylüyordu. Tam bu Türkiye toplumunda yerleşmeye başlayınca birdenbire “Fırsat Rusya’da değil, Batı’da” diyenler ortaya çıktı. Bu fırsat tartışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Fırsat 1945’ten beri Batı’da, hele 1980’den beri Batı’da! O Batı’daki fırsat sayesinde Türkiye bölünme tehditleriyle karşı karşıya geldi ve Türkiye ekonomisi battı. Yani 500 milyar dolara yakın borç batağına battı. Türkiye hangi sorununu Batı ile birleşerek, Amerika ile birleşerek çözecek? Amerika’nın tankları gelmiş, uçakları gelmiş; bütün Ege kıyılarında namlularını Türkiye’ye çevirmiş. Siz Amerika ile beraber hangi güvenliği sağlayacaksınız? Veya Amerika Birleşik Devletleri’nin dayattığı ekonomi nedir? Sıcak para bulacaksın, dışarıdan gelecek, yüksek faiz ödeyeceksin, borsalara bağlı olacaksın ve sonuç itibarıyla Türkiye’den sülükler kanı emecek, Amerika ile paylaşacaklar. Bunun neresinde fırsat var? Yani Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı ekonomide bir fırsat yok.
Ama öbür taraftan turist Rusya’dan geliyor, sebzemizi-meyvemizi Rusya’ya ihraç ediyoruz. Rusya ile ortak güvenlik tavırları alabiliriz, ortak savunma sanayileri geliştirebiliriz. Rusya ile dünya arasındaki bağları İstanbul üzerinden kurabiliriz. Yani 12 madde halinde Türkiye’nin Rusya ile beraber hareket ederek ele geçireceği ekonomik fırsatları, güvenlik alanındaki güvenceleri sıralamıştık. Ve bunu halk çok net görüyor. Zaten yapılan en son anketlerde de NATO karşıtlarının oranı %91’e çıktı. Dolayısıyla halk bunları yutmuyor. TÜSİAD’ın başındaki o İsrail ve Amerika yandaşı unsurlar “Fırsat çıktı” diyorlar. Amerika ile birlikte neymiş? Amerika ile birlikte hangi sorunu çözecekler? Türkiye’ye ucuz doğalgaz mı gelecek, ucuz petrol mü gelecek? Bol miktarda turist mi gelecek? Türkiye’nin ihracatında patlama mı olacak, savunma sanayisi mi gelişecek? Hangi güvenliği sağlayacak? Amerika Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni mi tanıyacak, Avrupa mı tanıyacak? Dolayısıyla somut olarak bizim Amerika’yla veya Avrupa’yla elde ettiğimiz bir fırsat, çözeceğimiz bir sorun yok. Ama Rusya’yla bütün bu alanlarda iş birliği yoluyla Türkiye hakikaten hem ekonomide hem güvenlikte büyük bir atılım gerçekleştirebilir. Öyle bir tarihi fırsat ele geçirdi.
Efendim, son dönemde Avrupa’dan üst üste liderler Türkiye’ye geliyor. Hollanda Başbakanı, Yunanistan’dan, İsrail’den liderler geldi, Almanya Başbakanı geldi. Bunları nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye Rusya’yla beraber, Çin’le beraber Asya mevzilerine yerleşiyor. Bu, bütün dünya dengelerini değiştiriyor ve bu Amerika Birleşik Devletleri için felaket diyebileceğimiz sonuçlara yol açan bir gelişme. Türkiye’yi burada dizginlemeye çalışıyorlar. Mesela biraz evvel siz de sordunuz; Sayın Süleyman Soylu’yu, Sayın Devlet Bahçeli’yi hedef alan kampanyalar bu nedenle. Yani Türkiye’nin NATO’ya karşı, Amerikan emperyalizmine karşı tavrını baltalamaya, dinamitlemeye çalışıyorlar. Bir yandan da dediğiniz gibi; Yunanistan Başbakanı’nı, Hollanda’yı, İsrail Cumhurbaşkanı’nı yolluyorlar.
Türkiye ne yapacak? İsrail diyor ki, “Ben Kürdistan adı altında ikinci İsrail’i kuracağım.” İsrail’in bölgedeki stratejik hedefi ikinci İsrail devletini, yani sözüm ona Kürdistan’ı kurmak. Siz İsrail’le hangi sorununuzu çözeceksiniz? Filistin dostuyduk güya… İsrail Filistin’i parçalamış, Filistin devletini tanımıyor. Aynı zamanda İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı hepimizin bildiği tatbikatları yapıyor. Çok açık; İsrail, Amerika, Yunanistan Türkiye’ye karşı askeri tatbikatlar yapıyor. Şimdi bunlarla nasıl fırsatı değerlendireceksiniz? Bunlar Türkiye’ye ekonomide çöküş vaat ediyorlar ve gerçekleştiriyorlar. Güvenlikte de Türkiye’yi bölme yönündeki meydan okumaları dayatıyorlar.
Gelen ülkelerden birisi de Almanya Başbakanı’ydı. Almanya’nın sözünü ettiğiniz yükselen Asya’da yer alma, konumlanma eğilimi olduğunu görüyor musunuz?
Var tabii, Almanya’da çok kuvvetli, ciddi bir eğilim var. Özellikle Alternatif Parti ikinci parti haline geldi ve hızla büyüyor. O eğilim nedeniyle büyüyor. Hele şimdi, önümüzdeki dönemde Almanya’nın yaşayacağı ciddi ekonomik sıkıntılarda Alman halkı bunun faturasını Amerika dostluğuna çıkartacak. Çok açık.
Şöyle yaparsak; Türkiye’de de çok tartışıldığı için soruyorum. Mesela Ukrayna meselesinde Rusya büyük bir sıkıntıya girdi ve yenildi diyelim. Türkiye’ye bunun yansıması nasıl olur? Amerika yenilirse nasıl olur?
Rusya’nın yenilme ihtimali yok. Bütün dengelere baktığımız zaman dünya Rusya’nın kazanacağını görüyor. Rusya da güvenli bir şekilde askeri harekatı sürdürüyor; eze eze, bastıra bastıra ama sivil kayıpları önlemeye çalışarak dikkatli bir şekilde ilerliyor. Yani öyle bir faraziye geçerli değil. Ama Amerika’nın yenildiği çok açık. Amerika Kazakistan’da yenildi, Afganistan’da yenildi, Suriye’nin kuzeyinde yenildi, Irak’ın kuzeyinde yenildi. Amerika’nın yenilmediği bir alan yok ki! Amerika sürekli yeniliyor. Dolar saltanatı çöküyor ve dünya artık dolara alternatif bir para birimi arayışına girdi. Dolayısıyla Türkiye yenilen, çöken, yıkılan tarafta mı yer alacak, yoksa yükselen, yeni dünyayı kuran, yeni bir uygarlık inşa eden Asya cephesinde mi yer alacak? Bu tercihlerle karşı karşıyayız. Burada kaçınılmaz bir şekilde Türkiye’nin Asya cephesinde, Asya uygarlığının öncü mevkilerinde olacağını görüyoruz. Türkiye için tek seçenek var: Yükselen Asya uygarlığının önder konumlarında; hem ekonomik bağımsızlığını kazanması, geliştirmesi hem de üretim devrimiyle güvenliğini sağlamaya bağlaması mümkün olacak.
Efendim, “Amerika yeniliyor” artık bu giderek herkes tarafından kabul edilmeye başlandı, Amerikalılar da kabul ediyor. Peki önümüzdeki günlerde Amerika bu yenilgiyi gönüllü kabul eder mi, yoksa rahmetli Erbakan’ın deyişiyle “kavga mı olur”?
Amerika büyük bir devlet, hesap kitap yapabilen bir devlet. Bu tür devletler sonuç itibarıyla bu tür yenilgilere hesapsız tepkiler gösteremez. Ukrayna’da da görüldü zaten; dünyaya tırnaklarını gösteren bir Amerika var ama Amerika’da da “Ne oluyor, nereye gidiyoruz, sonu hayırlı değil” diyen büyük bir ağırlık var. Ben o ağırlığın Amerikan politikalarına önümüzdeki süreçte yön vereceği kanısındayım. Amerika evet emperyalisttir ama emperyalizmin de bir aklı var. Akılsız bir emperyalizm olacak diye bir şart yok yani.
Efendim, Çin lideri Xi Jinping ile ABD Başkanı Joe Biden arasında da bir telefon görüşmesi oldu. Görüşmenin içeriğini Beyaz Saray’ın tarifiyle söylüyorum: “Çin’in mali olarak Rusya’yı desteklemesinin bazı sonuçları olacağı” iddia ediliyor. Washington’ın Pekin’i etki altına almaya çalıştığını görüyoruz. Alabilir mi?
Alamaz! Çünkü Çin Halk Cumhuriyeti, Amerika’nın stratejik hedefinin kendisi olduğunu biliyor. Onun için Çin, Amerika’nın güçlenmesine hiçbir şekilde hizmet edecek siyasete yönelmez. Çin’i kandırmak mümkün değil, hiç kimse kandıramaz. Binlerce yıllık bir devlet geleneğimiz var. Bir de 1949’dan bu yana süregelen devrimci bir hükümet var. Onun için Çin, çocuk değil; eline bir elma şekeri verip kandırabileceğiniz bir ülke değil. “Rusya’yı destekleme, yoksa sana pahalıya patlar” gibi tehditler Çin için geçerli değildir. Çin’in Amerika’dan korkusu olmaz, aksine Amerika Çin’den korkuyor.
Son dönemde, Ukrayna operasyonu yani NATO’ya karşı Rusya’nın başlattığı harekât sonrası Asya’nın yükseliş ivmesinde bir hız kaybı olduğunu düşünüyor musunuz? Hayır, hız kaybı değil, tam tersine bir hızlanma var. Yeni dünya üç temel etkenle kuruluyor:
Birinci etken silahlı mücadeledir. Türkiye’nin burada büyük bir rolü var; Türk Ordusu 2015’ten bu yana Amerikan emperyalizmine karşı silahlı bir savaş veriyor. FETÖ temizliği, PKK’nın tasfiyesi, Amerikan destekli darbelerin boşa çıkarılması hep bu sürecin parçasıdır. Afganistan silahlı mücadeleyle kurtuldu. Karabağ’da Türkiye-Azerbaycan silahlı iş birliği, Amerika’nın Kafkasya’ya yerleşme imkânını ortadan kaldırdı. Rusya da bu mücadelede onlardan yana tavır aldı. Yeni dünya silahla kuruluyor; Türkiye’nin, Suriye’nin, Rusya’nın, Kazakistan’ın ve Afganistan’ın mücadelesi buna örnektir. Rusya’nın şu an ön cephede verdiği mücadele, Asya uygarlığının kuruluşuna yapılan en büyük silahlı katkıdır. NATO’nun doğuya genişlemesi, özünde bağımsızlık hareketlerini bastırmaya yönelik bir Amerikan hamlesiydi; şimdi Rusya bunu püskürtüyor.
İkinci etken ekonomidir. Yeni bir uygarlık doğarken onun ekonomisi de yükseliyor. Atlantik ekonomileri, özellikle Amerikan ekonomisi geri çekiliyor; dolar saltanatı yıkılıyor. Satın alma gücü paritesine göre dünyanın birinci ekonomisi artık Çin Halk Cumhuriyeti’dir. Hindistan büyük bir hızla yükseliyor; Asya ekonomileri, Malezya, Vietnam ve Türkiye büyümeye devam ediyor.
Üçüncü etken ise siyasidir; yani beraberlikler. Türk Devletleri Teşkilatı, Şanghay İşbirliği Örgütü, İslam İşbirliği Teşkilatı, Afrika Birliği, Arap Birliği, ASEAN ve Güney Amerika devletlerinin birlikleri güçleniyor. Kısacası yeni dünya; silahlı mücadele, ekonomik büyüme ve siyasi birlikteliklerle kuruluyor.
Bu yeni dünyanın programı nedir? Her şeyden önce hümanist, insan odaklı bir dünya geliyor. Emperyalizmin insanı ezen, doğayla olan bütünlüğünü bozan, insanı ruhsal olarak tahrip eden, hatta onu kendi cinsiyetine ve toplumuna yabancılaştıran tehditlerine karşı bir cevap bu. İkinci madde milli bağımsızlık, üçüncüsü kamuculuktur; yani özel çıkarcılığa karşı devletin ve toplumun refahını önceleyen bir yaklaşım. Bugün Putin de Çin de Türkiye de bu kamuculuğa yöneliyor. Dördüncüsü ise paylaşmacılıktır; daha dengeli ve barışçı bir toplum. Asya’nın yükselişi, emperyalizmin savaş tehditlerini de geri almasını sağlıyor.
Batı, Asya ülkelerini “diktatörlükle, baskıcı rejimlerle, insan hakları ihlalleriyle” suçlayan propagandalar yapıyor. Bunu Atatürk’e de yaptılar, tüm devrimcilere de yapıyorlar. Emperyalizme karşı duran, güçlü devlet ve hükümet kuran her girişimi “despotluk” olarak yaftalıyorlar. Oysa Çin Halk Cumhuriyeti’nde demokrasi, insanı yerel plandan başlayarak karar mekanizmalarına katan çok daha ileri bir biçimde inşa ediliyor. Disiplinli ve güçlü devlet, emperyalizmin dayatmalarına karşı zorunluluktur; Türkiye bugün devlet gücü olmazsa halkına refah sağlayamaz, lay lay lomla bu mücadele verilmez.
Batı’nın özgürlük anlayışı ise toplumu parçalayan, milli devleti çözen bir araçtır. Eşcinsellik, etnik ve mezhepsel ayrışmalar… Batı’nın özgürlük dediği şeyler, halkı üretkenlikten uzaklaştıran ve emperyalizmin teslimiyetini kolaylaştıran “bölücü özgürlükler”dir. Latin Amerika’da Venezuela, Küba, Meksika gibi ülkeler ve Afrika’daki devletler de benzer sosyoekonomik koşullarla bu Asya kanadının birer parçası haline geliyor.
Rusya’nın Ukrayna operasyonundaki “Neonazi” vurgusu da çok önemlidir. Bu gruplar, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika tarafından desteklenen, Hitler’in varisi olarak örgütlenen unsurlardır. Türkiye’deki Gladio yapılanması, komünizmle mücadele dernekleri ve FETÖ de aynı merkez tarafından beslenen benzer “Neonazi” tarzı örgütlenmelerdir.
Suudi Arabistan’ın Çin ile yuan üzerinden petrol ticareti görüşmeleri yapması, Amerika’nın gerileyen bir imparatorluk olduğunu gösterir. Kontrol ettiği ülkelerde merkezkaç eğilimler güçleniyor. Suudi Arabistan birkaç sene sonra Amerika’ya kafa tutan bir ülke olacak. Suriye ile, Çin ile ilişkilerini geliştirmesi bunun kanıtıdır. Hatta Suudi Arabistan tahtındaki ailenin Türk kökeni bile bu süreçte bir etkendir.
Sonuç olarak Amerika’nın kurduğu sistem dağılıyor. Türkiye de bu süreci görmeli ve o yanlış politikaları tasfiye etmelidir. Dışişleri Bakanlığımızın AB Stratejik Pusulası’na verdiği tepki doğrudur ama hükümetimiz hala Batı’ya karşı gerçekçi olmayan bir iyimserlik içinde. Bizim görevimiz, Türkiye’nin bu Amerikan emperyalizminden kopuş ve başını dik tutma sürecine yapıcı destek vererek, yanlışlardan arınmasını sağlamaktır. Furkan Vakfı gibi yapılar da tıpkı FETÖ gibi, devletin disiplinine karşı Amerikan dayatmalarına hizmet eden, korsan eylem odaklı oluşumlardır. Türkiye’ye yakışmayan gruplar ve örgütlenmeler bunlar. Orta Çağ’ı, köleliği temsil eden vakfın şeyhleriyle üyeleri arasındaki ilişkinin çağdaş toplumla en ufak bir ilgisini göremiyoruz. Bunlar Orta Çağ’dan kalan gruplar. Dolayısıyla Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. Furkan Vakfıymış, FETÖ’ymüş, başka adlar altındakilermiş… Bunlar Türkiye’nin yarınlarında olmayacak. Atatürk zaten bunları tasfiye etmişti; bu yüzden bunlar Atatürk düşmanı, Doğu Perinçek düşmanı ve Tayyip Erdoğan düşmanıdır.
Furkan Vakfı’yla ilgili arkadaşların getirdiği raporları görüyorum, kendim açıklamalarını izlemiyorum ama onların baş düşmanı Doğu Perinçek. Neden? Çünkü Doğu Perinçek FETÖ ile mücadele etti. İnsanların özgür olduğu, çağdaş bir Türkiye’de bu yapıların yeri yoktur. Furkan Vakfı üyesi özgür olamaz ki, FETÖ üyesi özgür mü? Bunlar Orta Çağ kalıntısı ilişkiler içinde olan gruplardır. Türkiye’nin yarınında bunların yeri yok, olmayacak. Biz burada polisin yanındayız çünkü polis bir kararlılık gösteriyor.
Şuna da şaşırıyorum; güya çağdaşlık taslayan Halk TV, Cumhuriyet Halk Partisi gibi örgütler, bakıyorsunuz Furkan Vakfı’nın, FETÖ’nün, PKK’nın müdafiliğini yapıyorlar. Öyle bir çağdaşlık sergiliyor ki CHP; hem FETÖ, Furkan Vakfı ve PKK ile beraber hareket ediyor hem de çağdaş olduğunu iddia ediyor. Neresi çağdaş? Rakı içmekle, mini etekle çağdaş olunmaz ki. Hem milletin ve Türkiye’nin düşmanı olan güçlerle hem de Orta Çağ kalıntısı yapılarla birlikte hareket edeceksiniz, sonra da “çağdaşız” diyeceksiniz.
***
İç politikaya girmişken bir izleyicimizin sorusunu sorayım: CHP, İYİ Parti, DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Parti’nin oluşturduğu yapının size ittifak teklif etme cesareti olur muydu? Şayet böyle bir teklif gelseydi tepkiniz ne olurdu?
Öyle bir teklifi akıllarından bile geçirmezler, dolayısıyla böyle bir teklifin gelme ihtimali yok. İhtimali olmayan şeyler üzerine konuşmak da yerinde değil. Bizim tavrımız belli: Biz Biden tayfasıyla, Türkiye hükümetini devirme ve Türkiye’yi kaosa sürükleme planlarıyla en ön cephede mücadele edeceğiz. Bugüne kadar olduğu gibi; 15-16 Temmuz’da da en öndeydik, FETÖ ile mücadelede de en öndeydik. Amerika’nın Türkiye’nin üzerine sürdüğü kuvvetlerle, FETÖ ile PKK ile yan yana gelme ihtimalimiz sıfır. Vatan Partisi, kadroları ve programıyla bu duruşu tamamen içine sindirmiş durumda.
Altılı masada örtülü bir şekilde FETÖ ve PKK’nın temsil edildiğini düşünüyor musunuz? Örtülü değil, açıkça temsil ediliyorlar. Sayın Kılıçdaroğlu ne diyor? “Kamudan tasfiye edilen 134 bin insanı 15 gün içerisinde tekrar devletin içine alacağız” diyor. Kim bunlar? FETÖ ve PKK bağlantılı kişiler. Yalnız iş birliği yapmakla kalmıyorlar, onları tekrar devlet aygıtının içine yerleştireceklerini söylüyorlar. Bunlar ham hayal. CHP ve İYİ Parti’nin ve beraber hareket ettikleri diğer Biden tayfasının iktidara gelmesi mümkün değil. Ordudan, polisten, yargıdan tasfiye edilen unsurları tekrar devletin içine sokacaklarmış; bunu Türk ordusu, Türk polisi, Türk yargısı kabul eder mi? Türkiye bu kargaşa girişimleriyle savaşır ve onları tepeler.
Amerika Birleşik Devletleri gelse de bu planları gerçekleştiremez. Çünkü Türkiye Amerika’ya yenilmez. Afganistan, Azerbaycan, Kazakistan ve Rusya yenilmedi, Türkiye mi yenilecek? Amerika’nın Türkiye’deki planları ham hayaldir; olsa olsa Türkiye’yi yaralamaya, Asya’ya yerleşen Türkiye’yi tökezletmeye yönelik girişimler olabilir.
***
Seçim yasasındaki değişikliklere, %7 barajına gelirsek; bizim Vatan Partisi olarak bir baraj endişemiz yok. Önümüzdeki seçim, Türkiye’nin köklü kararlar alacağı bir süreç olacak ve Vatan Partisi çok büyük bir atak yaparak hükümet mevzilerinde yerini alacaktır. Ancak Türkiye yeniliğe açık olmak istiyorsa, %5 veya %3 gibi daha düşük barajlar koyarak yeni yeşeren kuvvetlerin önünü açmalıdır. Hazine yardımı meselesine gelince; buna tamamen karşıyız. Bir partiye yüz milyonlarca lira verip diğerine hiçbir şey vermemek demokrasi değildir. Vatan Partisi halka dayanıyor, hazine yardımı kalkmalı ve partiler kaynaklarını halkla kurdukları ilişkiden almalıdır.
İttifaklardaki yeni düzenlemeler Millet İttifakı’nda ciddi bir panik yarattı. Küçük partiler kontenjan tartışmalarına girdi. Sonuç itibarıyla Millet İttifakı’nın Türkiye’de bir geleceği yok, bu sorunları nasıl çözecekler bilemiyorum.
***
Sağlık personeline yönelik şiddet konusuna gelince; Türkiye’de sağlık personeline karşı şiddet uygulamaları var ve kamuoyunun sağlık çalışanlarından yana haklı bir konumu bulunuyor. Ancak doktorluk sadece röntgen çekmek, tomografiye yollamak, tahlil istemek değildir. Doktorluk, insanla doğrudan ilişki kuran, şefkat, sevgi, ihtimam ve özen gerektiren bir meslektir. Atatürk Cumhuriyeti Türk hekimine bu kültürü vermişti ancak 1980’lerden sonra yayılan bireycilik ve bencillik toplumun her kesimini etkilediği gibi sağlık sektörünü de etkiledi.
Tıp fakülteleri sadece teknik bilgi değil, insancıl sorumluluk ve duygu eğitimini de vermeli. Karşındaki insan taş değil; damarı, kanı, canı, acısı var. Türk Tabipleri Birliği’ne gelince; onlar maalesef Amerikan emperyalizminin safında yer alan, halka kibirle bakan seçkinci ve elitist bir örgüt durumuna düştüler. Hekimlerimizin bu kültürden arınması lazım. Tabii ki pandemi sürecinde çok yoruldular ama hasta da ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan, ızdırap çeken bir insan. İki tarafın da birbirini anlaması gerekir. Vatan Partisi olarak bizim prensibimiz; hiçbir şekilde vatandaşla tartışmaya girmemek, haklı olsak bile her zaman saygılı ve hoşgörülü olmaktır. Bu kültürü bütün topluma öneriyorum.
***
18 Mart’ta Çanakkale Köprüsü’nün açılış törenine katıldım. Köprüye ulaşım trafiği tıkadığı için beş-altı kilometre yürüyerek gittim. Yol boyunca binlerce insanın büyük bir iftihar, sevinç ve gurur içinde olduğunu gördüm. Asya ile Avrupa’yı birleştiren, Pekin’den Londra’ya uzanan bu bağ, Türkiye’nin konumunu güçlendiriyor. İnsanlar bunun bilincinde. O kalabalıklar doldurulmuş değil, gerçekten gurur duyan insanlardı. Yürüyüş sırasında halkla yaptığımız konuşmalarda da Vatan Partisi’ne karşı büyük bir sevgi ve ilgi olduğunu gördüm. Onların iftarını, gururunu, sevincini paylaşmak… Orada hakiki bir sevinç gördük. Bu çok önemli. Yani Türkiye başarı istiyor, Türk milleti başarı istiyor ve o başarıyı sevinçle karşılıyor. Üstelik bunlar hep emekçi insanlar; mütevazı, sade yaşayan, ekmeğini taştan çıkaran çiftçiler, işçiler, esnaf…
Efendim, şimdi kısa bir reklam aramız var. Değerli izleyenler, kısa bir reklam arası; lütfen bizden ayrılmayın.
“Çıkış Yolu” programına devam ediyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ve Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik’le birlikte sorularımızı yöneltiyoruz. Son bölümümüze başladık.
Efendim, dün 21 Mart’tı. Nevruz; “yeni gün”. Farsçada “nev” yeni, “ruz” ise gün demek. 21 Mart tabii ki bir dönüm noktası. İnsanlık bugün günlerin uzamaya başladığını, kışın sona erdiğini, dağlardaki karların eriyip suların coştuğunu, hayatta canlanmanın başladığını görür. Dolayısıyla yedi iklimde 21 Mart bir bahar bayramıdır. Türklerde de Nevruz bir bayramdır; halkımızın Nevruz Bayramı’nı yürekten kutluyorum.
Bu hafta kitap fuarı vardı. Önce söyleşi, ardından bitmek bilmeyen bir imza günü… İnsanlarla buluşmak beni çok mutlu ediyor. Hem yeni dostlar ediniyorum hem de eski arkadaşlarla bir araya gelip fikir alışverişinde bulunuyoruz. Kitap fuarları benim mutluluk kaynaklarımdan. Yeni iki kitabım çıktı: “Aydın ve Kültür” ile “Osmanlı’dan Bugüne Toplum ve Devlet”. Fuarda gençlikten olağanüstü bir ilgi gördüm. Ankara’nın çeşitli fakültelerinden gelen öğrenci arkadaşlarla sohbet etme imkânı bulduk, çok heyecanlılardı.
Kitaba karşı genel ilgiyi soruyorsanız; satışlarda bir düşüş olduğu söylense de benim kitaplarıma karşı ilgi devam ediyor. Haftanın kitap önerisi olarak, genişletilmiş beşinci basımı yeni çıkan “Osmanlı’dan Bugüne Toplum ve Devlet” kitabımı öneriyorum. Bu kitap, sivil toplumculuğun bir eleştirisidir. Sivil toplumculuk, sonuç itibarıyla bugün emperyalizmin solcu bir görüntü altında topluma dayattığı bir akımdır. Esas özü itibarıyla devrime, devletten topluma doğru gerçekleşen yenilik hareketlerine karşıdır. Cemaatleri ve tarikatları sivil toplum kuruluşu olarak gören bu akım, 12 Mart döneminde emperyalist merkezlerden Türkiye’ye sokulmuştur. Kitabı, bu tarihsel konumu analiz ederek güncelledim.
Haftanın müziği olarak, kaybettiğimiz yıl dönümünde dostum Aşık Veysel’i analım. O, Anadolu kültürünün erdemlerini şiirine ve sazına dahiyane bir şekilde yansıtan büyük bir ozanımızdı. Onun sesinden “Sarı Yıldız, Mavi Yıldız” türküsünü dinleyelim.
(Program sonu ve konuşma bölümü)
Değerli izleyenler, şimdi Sayın Doğu Perinçek’in hafta sonu Öncü Gençlik İl Başkanları ile yaptığı toplantıdan bir bölüme geçiyoruz.
“Tabii her devrim aynı zamanda insanı değiştirmektir. İktidar mevzilerini ele geçirmek bir araçtır; asıl amaç yeni toplumun insanını yaratmaktır. Biz de kendi tecrübelerimiz içinde devrimcileştik. Şimdi önümüzde bir kültürel görev var: Emperyalizmin bencilliğe, çıkarcılığa ve yabancılaşmaya dayalı kültürüne karşı durmak.
Özlediğimiz dünyada sömürü, baskı ve her türlü yabancılaşma son bulacak. İnsanın emeğine, üretimine ve kendisine yabancılaşmasına karşı; tarihimizden gelen halkçı, paylaşmacı ve fedakâr değerleri yeniden ayaklandırmalıyız. Yunus Emre’nin dediği gibi, ‘Üryan ol’. Yani bencillikten arın, bir davaya gir. İnsan, bir dava uğruna bencillikten arındığında, Yunus’un deyimiyle ‘yalıncak’ olduğunda, onu hiçbir zırhlı güç soyamaz.
Bizim öncü gençlik olarak, Orhun Yazıtları’ndan Dede Korkut’a, Yunus Emrelerden Nasrettin Hoca’ya kadar taşıdığımız bu büyük kültürü canlandırmamız lazım. Keloğlan masallarında olduğu gibi, güçten ve zorbalıktan korkmayan, yaratıcı ve devrimci bir kimlikten bahsediyorum. Bardak kırıldığında ‘hayır gelecek’ diyen, kötülükler karşısında bile umudu yeşerten, hayata şen bakan o köklü Türk kültürünü yeniden önümüze koymalıyız.” Orhan Kemal’ler, Cemal Süreya’lar ve daha niceleri gibi modern edebiyatımızın temsilcilerini tekrar ayağa kaldırmamız ve bu kültürü yaymamız lazım. Kendi özel hayatımızda; sevgilerimizde, beraberliklerimizde, el ele tutuşmalarımızda, paylaşmalarımızda, kantindeki oturuşlarımızda ve vericiliğimizde bu kültürü yaşatmalıyız. Her türlü yabancılaşmadan arınmalıyız. Burada bir arkadaş topluluğu ve önderler grubu olduğu için daha açık konuşacağım.
Erkeklerde küpe gibi dışsal özentileri bir kenara bırakmalıyız. Hepimiz bir cinsiyete sahibiz; erkeğiz, kadınız ve cinsiyetimizle gurur duyuyoruz. Bu ayrı mesele. Ancak cinselliği ön plana çıkaran kılıklar ve kıyafetler de oldukça yanlış. İnsanlığımızla, paylaşımcılığımızla ve topluma sunduğumuz katkılarla öne çıkmalıyız. Bunları yukarıdan aşağıya dayatmalarla, otoriteyle veya diktatörlükle değil; yarattığımız kültürel ortamla gerçekleştirmeliyiz. Erkeklerin saç uzunluğundan kılık kıyafetimize, oturuşlarımızdan etek boyumuza veya dekoltemize kadar her noktada; gönüle dayanan, dayatmalardan uzak ama kültürel temellerimizi vurgulayan ideolojik bir ortam yaratmalıyız.
Özel Gökçe gibi değerli arkadaşlarımızı kaybettik. Hasan Yaltınlar, Özel Gökçeler, Soner Kulaklar gibi partimizin 60-70 yıllık tarihinin kahramanları bizlere örnek olmalı. Bu emekçi, üretici, devrimci ve aydın insanların hayatlarını, duruşlarını ve davranışlarını inceleyerek gelecek kuşaklara taşımalıyız.
Özel Gökçe’nin cenaze konuşmasında da bahsettiğim gibi; o, hayatında hiçbir zaman psikolojik seanslara ihtiyaç duymadı. Bunu neden söylüyorum? Aramızda psikologdan destek alanlar olabilir, incitmek istemem ama insan; seanslarla iyileşmez. Arkadaşlığımızla, beraber oynadığımız bir tavla partisiyle, bir kantin sohbetiyle, el ele vererek, kıra çıkarak veya devrimci bir başarıyı paylaşarak ruhumuzu bilemeli ve inceltmeliyiz. Bizi geliştirecek olan gerçek insan ilişkileridir. Bugün yaygınlaşan psikolog desteğini, Amerika kaynaklı bir sistem olduğu için bir nevi üfürükçülük veya muskacılık gibi görüyorum. Psikolog bizi tanımaz; biz ise birbirimize sırlarımızı açabilir, dertlerimizi paylaşabilir ve sorunlarımızı yardımlaşarak çözebiliriz. Zaten bu zorlukları aşarken insan olarak kendimizi geliştiriyoruz. Hayatın içinde tecrübe kazana kazana ilerliyoruz.
Türkiye’de gözlemlenen ve insanı kendisine, cinsiyetine yabancılaştıran eğilimlerden uzak durmalıyız. Kadınız, erkeğiz; aşk ve muhabbet güzeldir, mutluluk kaynağıdır. Ancak hayat sadece bundan ibaret değildir. Netflix gibi platformlarda dayatılan, her şeyin cinsellikten ibaret olduğu anlayışı büyük bir yanlıştır. Cinselliği reddetmek ne kadar yanlışsa, her şeyi cinselliğe indirgemek de o kadar yanlıştır. Hapishanelerde veya çeşitli baskılar altında yaşadığımız zorlukları; birbirimize sarılarak, dayanışma içinde kalarak ve Nasrettin Hoca misali zorbalıklara tebessümle karşılık vererek aştık. Bu kültürel kaynaklarımızı pekiştirmeli, okumalar ve tartışmalarla kendimizi dönüştürürken toplumu da dönüştürmeliyiz. Devrimci hayatın insana kattığı o eşsiz mutluluğu ve kişisel problemleri aşmanın verdiği huzuru tatmak ve tattırmak gerekir.
Türkiye, devrimci bir sürecin içindedir ve üreticilerin hükümetiyle hedefine ulaşacaktır. 1876, 1908 ve 1920’de olduğu gibi bugün de tarihsel bir dönemeçteyiz. Türkiye’nin gelişmesi, devrim yapması, özgürleşmesi ve bağımsızlaşması sadece bizim değil, insanlık tarihinin de bir meselesidir. Türkiye’yi dönüştürürken dünyayı da dönüştüren büyük tarihsel sorumlulukların içindesiniz. Önümüzde büyük başarılar ve zaferler var. Bu mutluluğu tüm milletimize, halkımıza ve komşu halklara taşıyalım. Hepinize yürekten sevgiler ve saygılar sunuyorum.

