Çıkış Yolu • 15.03.2022

Çıkış Yolu • 15.03.2022

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başına, çıkış yolu gününde ve saatinde sizlerle birlikteyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile partisinin gündeme ilişkin çözüm önerilerini ve değerlendirmelerini konuşacağız. Gündemde tabii Ukrayna meselesi hala sıcaklığını koruyor. Buradan Türkiye’nin önüne çıkan görevleri ve fırsatları uzun uzun tartışacağız. Bir kuşaklık bir program planlıyoruz; bu yüzden her saniyesi çok önemli. Dikkatle dinlemenizi öneriyoruz.

Sayın Doğu Perinçek, hoş geldiniz.

“Merhabalar, hoş bulduk. Bugün Skype ile uzaktan katılıyorum. Dolu dolu, özlü bir program yapacağız.”

Efendim, geçtiğimiz hafta bir basın açıklaması yaptınız. “Türkiye ekonomisi ve güvenliği için altın fırsat” diyerek 12 maddelik bir çözüm önerisi yayınladınız. Sürece müdahale edecek bu açıklamalarla birlikte bir kesimde şu fikir işlenmeye başladı: TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski’nin bir yazısı yayınlandı. Onunla birlikte bazı siyasiler ve çevreler, “Batı ile bütünleşmenin yeniden fırsat doğurduğu” fikrini işliyorlar. Simone Bey, “Batı kimliği sorgulanan Türkiye parantezinin kapanması imkanını en iyi şekilde değerlendirelim. Batı’nın dünya sahnesine dönüş yapmasını sağladık. Yeni dönemde otokrasilere karşı demokrasi, devlet kapitalizmine karşı piyasa ekonomisi ve transatlantik öne çıkacak” diyor. Orada da bir fırsat arayışı var. Vatan Partisi ise bir fırsat paketi sundu. İkisinin arasındaki farklar nelerdir? Siz bu krizde hangi fırsatları gördünüz?

“Bütün izleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. TÜSİAD Başkanı Sayın Simone Bey’in açıklamaları bir fırsat değil; çürüyen, çöken, biten emperyalist kapitalist sistemin hala kuyruğuna yapışmaya çalışan çabalar olarak adlandırılabilir. Bunların fırsatla ilgisi yok. Türkiye, çöken bir sisteme bağlarını yeniden kuvvetlendirerek hangi fırsatı değerlendirmiş olacak? Türkiye ekonomisi zaten o Batı sistemine bağlandığı için bu noktaya geldi. Bugün herkesin ortak kabulü şu: 1980 sonrasında ‘dünya ekonomisiyle bütünleşme’ adı verilen sistem sonucunda 42 yılda bu hale düştük. O dünya ekonomisiyle bütünleşme; yani serbest piyasa ekonomisi… Geçti o devirler. Serbest piyasa ekonomisi bugün dünyanın her yerinde mahkûm ediliyor. Bütün dünya kamuculuğa ve devletçiliğe yöneliyor. Hatta emperyalist kapitalist sistemin merkezlerinde bile yükselen değer kamuculuk ve devletçiliktir. Piyasa sisteminin çöktüğünü bugün o sistemin kendi ideologları, düşünürleri ve felsefecileri ortaklaşa kabul ediyorlar.

Türkiye’nin yaşadığı tecrübe ortada. İflas noktasındayız. Çiftçisiyle, işçisiyle, sanayicisiyle, tüccarıyla, esnafıyla, zanaatkârıyla Türkiye borç batağında. Şimdi çözümü tekrar bu iflasta aramak gerçekçi değil; bunlar milleti aldatmaya yönelik, geçerliliği kalmamış iddialardır. Türkiye’nin önündeki asıl fırsat şudur: Batı sistemi, Rusya’ya yaptırım uygulamaya kalktığında Türkiye; Rusya, Çin, Hindistan, Türk Devletleri ve hatta Doğu Avrupa ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini geliştirebilir. Enerji güvenliğini sağlamak, dış ticarette büyük bir atak yapmak, İstanbul’u bir finans merkezi haline getirmek ve turizmi üçe dörde katlamak gibi tarihi fırsatları yakalamış durumdayız. Amerika’ya bağlanarak ve piyasa ekonomisine selam durarak bu fırsatları değerlendirme şansı yok. Türkiye bugün 2014 yılından bu yana devrimci bir sürece girmiş, arayış içinde olan bir ülkedir. Dolayısıyla tekrar Batı’ya, Amerika’ya bağlanmak ve Amerikan zincirlerini bileğine takmak, hayalin ötesindeki iddialardır.”

Efendim, bir fikir daha işleniyor. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’daki harekâtıyla birlikte; “Biz NATO’cu değiliz, Amerika’nın yanında değiliz ama Rusçu da değiliz, Çinci de değiliz” diyen bir kesim var. Bu, bazı televizyonlarda, emekli askerlerin dilinde ve hükümet cenahında yavaş yavaş işlenmeye çalışılıyor. Türkiye’nin önünde Amerikancılıktan ziyade bir “Rusçuluk” tehlikesi mi var?

“Bunu söyleyenler Türkiye’ci değil. Söyleyenlerin başlarını kaldırıp Ege kıyılarından karşı tarafa, Edirne’den Dedeağaç’a veya Kıbrıs’tan güneye bakmaları lazım. Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki Amerikan üslerini görmeleri lazım. Bunların Türkiye gerçeğiyle ilgisi yok. Artık Amerikancı olmak çok zor; hiç kimse ‘Amerikancıyım, Batıcıyım’ diyemiyor. Ama ‘Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin’ diyerek Türkiye’yi ortada bırakacak, altın fırsatı değerlendirmesini önleyecek çözümlerle ortaya çıkıyorlar. Bunlar, sonuç itibarıyla Amerika’nın beşinci kolu görevini yerine getiriyorlar.

Ukrayna, Karadeniz’deki Yunanistan’dır; Yunanistan da Doğu Akdeniz’deki Ukrayna’dır. İkisi de ABD’nin bölgedeki aletleridir. Türkiye’ye tehdit nereden geliyor? Haritada görüyoruz; Dedeağaç’tan Suriye’nin kuzeyine, Girit’ten Kıbrıs’a kadar çevremiz Amerikan silahları ve üsleriyle dolu. Bunu görmek istemeyenlerin Türkiye ile hiçbir bağı kalmamış demektir. Burası Patagonya değil, burası Türkiye. NATO’nun çöküşü konuşulurken hâlâ NATO’culuk yapmak hakikaten hazin bir durumdur.”

Hükümetin tutumuna gelirsek; Sayın Cumhurbaşkanı yaptırımları eleştirdi ve Rusya ile Ukrayna arasında eşit bir ilişki kurulacağını ifade etti. Dışişleri Bakanı ateşkes için görevlendirildi. Ancak bir yandan da İsrail, Yunanistan, Almanya ve Polonya liderleriyle bir trafik yürütülüyor. Bu fotoğrafı nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan önderliğindeki hükümetin Ukrayna politikası yanlıştır. ‘Ukrayna ve Rusya ile eşit ilişki kuruyorum’ diyorlar ama onların ‘Ukrayna’ dediği Zelenski hükümetidir. Oysa Zelenski, Rusya’ya teslim olma noktasına gelmiştir. Rusya bütün ağırlığını koydu, başarı kazanıyor ve aslında Türkiye için de savaşıyor; NATO’nun üzerine yürüyerek Türkiye’ye yönelik tehditlerle mücadele ediyor. Bu durumda, Türkiye’nin yanında olanla, Amerika’nın piyonu durumunda olan nasıl eşit olabilir?

Hükümetin ‘Zelenski’den vazgeçmem’ söylemi büyük bir dar görüşlülüktür. Hayat zaten Zelenski’den vazgeçiyor. Yarınki Ukrayna hükümeti, bugünkü Amerikancı Zelenski hükümeti olmayacak. Hükümetimiz vizyonsuz; günlük olaylar karşısında eski alışkanlıklarla süreci götürmeye çalışıyor ve tarihi fırsatı kaçırıyor. Dünyada yeni bir uygarlık, Asya uygarlığı yükseliyor. Dolar saltanatı çöktü, Suudi Arabistan bile Yuan ile petrol satmaya başlıyor. Atatürk’ün ‘çağdaş uygarlık’ hedefi, bugün Asya’dır. Batı’dan bize gelen tek şey; çürüme, bencillik ve her türlü ahlaki yozlaşmadır. ‘Dengeleme’ politikası ise aldatıcı bir laftır. Türkiye’ye yönelen Amerikan tehditleri varken, neyi dengeliyorsunuz?” Amerikan tehdidine tavır alırsanız tehdidi dengelersiniz. Ama tehdidi yapanla olası müttefikler ve potansiyel dostlar arasında eşit mesafe koyarsanız Türkiye’yi savunamazsınız. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı tecrübesi bu bakımdan çok önemlidir. Türkiye Almanya ile beraber olmasaydı ne Çanakkale’yi koruyabilir ne Galiçya’da durabilir ne de Güney’de büyük bir direnç gösterebilirdi. Dört yıl savaştı. Türkiye o zaman denge politikası izleseydi savaş çok daha erken biterdi. Bugün denge politikası izlenecek zaman değil. Türkiye’ye yönelik tehditleri saptayacağız. O tehditlere karşı kararlı bir duruş göstereceğiz ve aynı zamanda bu kararlı duruş dostlarımızı da yanımıza çekecek.

Türkiye’yi güvenilmez bir ülke haline getirmeye kimsenin hakkı yok. Bu denge politikası, “Türkiye’ye güven duymayın, Türkiye kendini savunmak istemiyor” demektir. Dengeci bir Türkiye kendisine yönelen tehditlerle muhtemel müttefikleri arasında eşitlik işareti koyarak dünyada kime güven verebilir? Herkes, “Bu Türkiye kendisini savunmak istemiyor, ben ona nasıl güveneceğim?” der. Bugünkü Tayyip Erdoğan yönetimi, tüm dünyada güvenilmez bir yönetim olarak görülmeye başlandı. Bu, Türkiye için çok ciddi bir durumdur ve düzeltilmesi gerekir. Düzeltilmemesinin zararları ne olur? Türkiye’yi savunamayız, güvenliğimizi sağlayamayız, ekonomimizi geliştiremeyiz ve önümüze çıkan tarihi fırsatları değerlendiremeyiz. Petrol ve enerji fiyatları sürekli artar, elektrik faturaları büyür, çiftçi toprağına gübre atamaz, traktörüne mazot koyamaz, çarşılardaki alışverişler azalır. Türkiye, eline geçen fırsatları değerlendirme konusunda büyük zorluklarla karşı karşıyadır. Türkiye zaten zor bir döneme girdi; bu zorluklardan çıkış arıyor ancak hükümet ne yazık ki bu çıkışı temsil etmiyor. Vatan Partisi’nin programı ve siyasetleri Türkiye’yi buradan çıkarır.

Türkiye’nin dostları ve olası müttefikleri dediğimizde; yükselen uygarlık olan Çin, Rusya, Türk devletleri, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve bütün Asya akla gelir. Doğru politikayı izlersek Avrupa ülkeleriyle de iş birliği yapabiliriz. Amerika Birleşik Devletleri’nin karşısında çaresiz bir konum sergileyen Türkiye’nin dostu olmaz. Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve diğer tüm komşularımız; büyük devletler olarak da Çin, Rusya, Hindistan, Asya Türk devletleri, Asya devletlerinin tamamı ve Afrika, doğal dostlarımızdır.

İsrail ve Yunanistan ile yapılan görüşmelere gelince; görüşmelere hiçbir zaman karşı değiliz. Düşmanla da tehdide alet olan ülkelerle de görüşülebilir. Ancak İsrail, Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devleti, yani “Müslüman bir İsrail” kurmak istiyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın masaya oturup, “Siz Kürdistan adında ikinci bir İsrail devleti kurmaya gayret ediyorsunuz, bu iş birliğimizin önündeki temel engeldir” demesi gerekir. İsrail resmi olarak Türkiye’yi bir numaralı tehlike ilan etti. Mossad ve İsrail hükümetinin güvenlik belgelerinde, Türkiye’nin İran’dan daha büyük bir tehlike olduğu belirtiliyor. Yunanistan ise kıyıda namlularını bize çevirmiş, Amerikan üslerini yerleştirmiştir. Bu ülkelerle iş birliği yapabilmek için öncelikle Yunanistan’ın o üsleri temizlemesi ve Türkiye’ye düşmanlıktan vazgeçmesi gerekir.

Batı’nın yaptırımları konusunda ise; yaptırımlar etkili oluyor mu? Rusya’yı dizginleyebiliyor mu? Bugün ABD, yöneticileri hakkında yaptırım kararı alırken, Rusya Hindistan’la veya Türkiye ile yuan bazlı milli paralarla ticaret konuşuyor. Birleşmiş Milletler oylamasına baktığınız zaman, tarafsız kalan veya yaptırımlara karşı çıkan ülkeler dünya nüfusunun yüzde 75-80’ini ve dünya ekonomisinin büyük ağırlığını oluşturuyor. Amerika 41 ülkeye yaptırım uyguluyor ancak bu yaptırımlar sonuç itibarıyla Amerika’ya dönüyor. Türkiye’nin bu yaptırımlardan korkmasına gerek yok; tam tersine bu durum ihracatımızı artırmak, turizm gelirlerimizi yükseltmek, İstanbul’u finans merkezi haline getirmek ve Çin yatırımlarını çekerek büyük bir üretim hamlesi gerçekleştirmek için tarihi bir fırsattır. Enerji ihtiyacımızı da bu ülkelerle kuracağımız iyi ilişkilerle çözebiliriz.

Kuşadası’ndaki turizm kurultayında esnafımızın ve turizmcilerimizin talepleri de bu yöndedir. Halk, üreticiler ve ihracatçılar tarihi fırsatı görüyor. Başarılı olmak, üretimlerini ve karlarını artırmak istiyorlar. 10 milyonun üzerinde yeni turistin Türkiye’ye gelme şansı var. Türkiye akıllı bir politika izlerse; bugünkü gibi çöken bir Ukrayna hükümetinin yanında değil, yükselen Asya’nın ve insanlığın yanında yer alırsa, turist akışı da artacaktır. Vatan Partisi heyetimiz; Tugay Şen başkanlığında, Ulusal Strateji Merkezi Başkanı Şule Perinçek ve diğer 6 kişilik bir heyetle Moskova’da temaslarda bulundu. Çin, İran ve Rusya ile somut ve pratik çözümler üzerinde görüşmelerimiz devam ediyor. Biz, iktidardaymış gibi Türkiye’nin önündeki bu altın fırsatları değerlendirmek için yoğun bir çaba içindeyiz.

Sonuç olarak; stratejik açıdan baktığımızda Amerika merkezli sistem çöküyor. Dolar saltanatı yıkılıyor. Dünün mazlumları, Çin ve Hindistan gibi ülkeler bugün en hızlı gelişen ekonomiler haline geldi. Dünyada kamucu, paylaşmacı, hümanist yeni bir uygarlık yükseliyor. Türkiye de Atatürk devrimi ve tarihsel birikimiyle bu yükselen uygarlığın öncü konumunda olacaktır. Türkiye’yi bu yeni ufuklara taşıyacak olan, tarihi fırsatları değerlendiren bir hükümet kurulacaktır. Vatan Partisi de bu değişimin merkezinde yer alacaktır. Ulusal Kanal, Amerikan medyasının kuşatmasına rağmen tarihi bir görev yapıyor. Türk milleti de Atlantik medyasına değil, gerçekleri söyleyen Ulusal Kanal’a ve Aydınlık’a güveniyor. Biz azınlık değil, ezici çoğunluğu temsil ediyoruz.

Paylaş