İç politika, sağlık sistemi gibi neredeyse bütün konulara değineceğiz. Sayın Dr. Doğu Perinçek’in görüşlerini, fikirlerini; Vatan Partisi’nin Türkiye’nin önündeki sorunlara ve çözüme yönelik mücadelesini kendisinden ayrıntılı bir şekilde dinleyeceğiz.
Tarihle başlayacağımızı söylemiştim. Önümde çok güzel bir kitap var. Araştırmacı ve runik yazılar uzmanı diyebileceğimiz genç bir araştırmacı, Sayın Çağıl Çayır bugün canlı yayınımızda. Kaynak Yayınları yine önemli bir kitap yayımladı. Kaynak Yayınları’nın bütün kitaplarını internet sitesinden, oturduğunuz yerden tıklayarak satın alabilirsiniz; kapınıza kadar geliyor. Bugün “Batıda Runik Yazının Kökeni Üzerine Tartışmalar” eserinin sahibi Sayın Çağıl Çayır’ı ağırlayacağız.
Doktor Doğu Perinçek ile birlikte eşi benzeri bulunmaz tarih sohbetleri yapıyorlar. Biraz tarihle başlayalım dedik, sonra yavaş yavaş Türkiye’nin ağır sorunlarına girmiş olacağız.
Efendim, stüdyomuza hoş geldiniz.
“Hoş bulduk.”
Sayın Doğu Perinçek, siz de hoş geldiniz. Tarihle başlayalım. Bu runik yazının kökeni üzerine olan eserde sizi heyecanlandıran nedir Sayın Perinçek?
“Nuh’un gemisine binip çıkış yoluna doğru gideceğiz. Ben o heyecanı, kitabın ilk Almanca baskısını okuduğum zaman yaşadım. Çağıl Çayır arkadaşımız bu kitabını; yani ‘Batıda Runik Yazının Kökeni Üzerine Tartışmalar’ eserini Almanca olarak yazmıştı. Kendisi Köln’de üniversitede siyaset bilimi, tarih ve felsefe eğitimi aldı. Bu çalışmasını orada tez olarak hazırladı ve ilk defa bana Almanca olarak geldi. Okuduğum zaman büyük heyecan duydum, coştum yani. Benim de ilgi duyduğum konular ama runik yazı; düşünün, Türkiye’de çok konuşulmuş, araştırılmış, Türk tarihçilerinin önemli çalışma alanlarından biridir. Fakat runik yazı konusunda, bu Cermen yazılarıyla—ki ilk defa zaten runik yazı orada verildi—bizim Orhun ve Yenisey yazıları arasındaki akrabalık ve sıhriyet ilişkisi konusunda bizim tarih kürsülerimizde ve Türk dili kürsülerimizde çalışmalar yapılmamıştı.
Çağıl Çayır arkadaşımız, Almanya’da bu konuyu araştırdı ve esas olarak Alman kaynaklarına dayandı. Çünkü bizim Türkiye’deki tarihçilerimiz ve dil bilimcilerimiz, runik yazı konusunda Alman kaynaklarına pek yönelmiş değiller. Çağıl Çayır’ın o Almanca eserini elime geçirir geçirmez altını çize çize okudum, yanına notlar aldım. Hemen kendisinin telefon numarasını araştırıp buldum, ulaştım, tanıştık ve ziyaret ettim. Çanakkale’de ailesini; annesi ve babası öğretmen olan çok kıymetli insanları tanıdım. Dostluğumuz orada başladı. Sonradan ‘Gel, bunun Türkçesini yayımlayalım’ diye önerdim. Türkçesine de babası emek verdi, beraber yaptılar. Hakikaten dil bilimimize, ama daha çok tarih bilimimize çok önemli bir katkı bu şekilde ortaya çıktı ve tartışılmaya da başlandı.
Mesela en son Tuğrul Kihtir’in ‘Türklerin Ataları’ diye bir kitabı çıktı yine Kaynak Yayınları’ndan. O da bayağı okkalı bir kitap. Evvelsi gün epey okudum; orada baktım, Çağıl Çayır’a çok göndermeler var. Runik yazı bölümünü esas olarak Çağıl Çayır arkadaşın keşifleriyle yazmış. Tuğrul Kihtir de önemli bir araştırmacıdır. Kendisi hekimdir, estetik cerrahtır ama Anadolu beylikleri ve Selçuklular konusunda; şimdi de Türklerin ataları… Yani Türk tarihiyle ilgili ne kadar konu varsa içeren çok büyük bir kitap yazmış. Onu başka gün konuşuruz ama orada da Çağıl Çayır arkadaşımıza çok göndermeler var, ona da sevindim. Türkiye’de de bir yankı yaratmaya başladı.”
Şimdi ben de çok merak ediyorum. Çünkü Çağıl Çayır orada bırakmadı; elde ettiği keşifleri, yarattığı bulguları orada bırakmadı. Yeni çalışmalar yürüttü ve Cermen-Türk runik yazıları konusunda yeni bulguları var. İsterseniz o yeni bulguları merakla bekliyorum, oradan başlayalım. Sonra diğer konulara geçelim. Buyurun.
“Çok teşekkür ederim tekrar davetiniz için. İzleyicilere, bütün arkadaşlara, milletimize ve özellikle Ulusal Kanal ekibine çok teşekkür ederim. Geçen programlarımız çok harika oldu. Hem anlatıyoruz hem resimler gösteriyoruz; böylece bu konuyu beraber aydınlatıyoruz. Bu yüzden çok mutluyum.”
Senin emeğin, yaratıcılığın ve keşiflerin sayesinde biz de çok şey öğreniyoruz. Şimdi ben araştırdım ama siz bunu fark ettiniz, değerli gördünüz. Bunu herkes göremiyor. Ben Almanya’da her yeri anlatmaya çalışıyorum. Yüzlerce e-posta yazdım, danıştığım onlarca Alman gazeteci oldu. Hepsi bir korktu, fazla uğraşamadı. Ama ne büyük şans ki biz buluştuk; siz buna sahip çıktınız ve sizinle en yakın çalışmayı yapıyoruz bu konuda.
“Efendim, Almanya’da kitaptan sonra makaleler yayımladım. Bunların başlıklarını getirdim size. Bu örneğin; eski Türk ve Cermen yazı kültürünün karşılaştırılmasıyla ilgili uluslararası hakemli bir bilim dergisindeki makalem. Bilimden uzak olan veya bilmeyen arkadaşlar için söyleyeyim; bilimsel keşifler kamuoyuna, akademik camiaya sunulur, özellikle böyle hakemli dergiler sayesinde uzmanlara daha çabuk ulaşır. Bu makale Almanca yazıldı. Durumu anlatıyor: ‘Karşılaştırmamız lazım ama karşılaştırılmadı.’ Bunu hakemler gördü, dediler ki: ‘Ya çok ilginç, daha niye kimse bunu çalışmadı? Alana çok katkı sağlayacak.’ Alman ve Türk uluslararası hakemler şaşırıyorlar hepsi, ‘Niye kimse yapmadı?’ diye.
Avrupa’da köken araştırmaları 500 yıldır, yani başından beri sahte bir tartışma. Çünkü köken ‘Türk’ diye yazıyordu isim olarak ve algı da öyleydi; özellikle İstanbul’un Fethi’nden sonra Avrupa’da ‘Türkler Truvalıdır’ diye bir algı oluşuyordu. Ama buna karşı ‘Yok, Türkler yabancı, barbar, hiç alakalı değil’ denilerek Avrupa ve Asya birbirinden ayrıldı 500 yıl önce. O Doğu-Batı kutuplaşması, aslında Sultan-Papa kavgalarından gelen Hristiyan-Müslüman dünyası ayrımıdır. Hep Türk adı dışlandı. Günümüzde doğrular, gerçekler ortaya çıkıyor. Çağımızda bilim, işte bizim de özgür bilim şansımızla bunları ortaya çıkarıyoruz.
Şimdi runik yazıyla ilgilendim çünkü en belirgin olanı o. Runik yazının içinde dil var, kültür var, arkeoloji var. Toplumla ilgili her şey runik yazının etrafında var. Ama sadece o değil, o başlangıç. Asya’yı ve Avrupa’yı, Doğu ve Batı’yı, Türk ve diğer halkları birbirine bağlayan başka bulgular da var. Onlardan bir-iki tane göstermek istiyorum.”
Çok mutlu oldum, Alman Cumhurbaşkanı’nın uzmanlarına bu kitabı okutması ve size o yanıtı vermeleri çok değerli. Ama Steinmeier öyle bir adam. Ben ona bir mektup yazmıştım, arkadaşım götürüp özel kalemine verdi. Bu mektupta Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ‘Batı Acısı’ kitabındaki, “Almanlar makineleri sever, biz Almanları severiz” dizesi geçiyordu.
“O gün bisikletle gittim; Cumhurbaşkanı nerede, buldum. Köln’e gelmiş o gün tesadüf, hemen bisikletime bindim ve teslim ettim bir çalışanına. Çünkü bu sorumluluğu ben tek başıma taşımak istemiyorum. Bu sadece şahsi bir keyif değil ki; milli bir tarih, sadece Türk tarihi de değil. Türk tarihi çok uzanıyor. Almanlar da kendi tarihini bulmak istiyorsa Türklerle ilgilenecek. Ve sadece Almanlar değil, İtalyanlarda da var bu bağlantılar, ona da geleceğiz.
Yeni bulgulara gelelim; bu dünyanın en eski pantolonu. Çin’de, Turfan’da bulunmuş. Şimdi biz runik yazıyı gördük; ata binersen pantolon giyersin, etekle ata binemezsin. Görüyoruz ki bu runik yazıyı yazan kişiler de pantolon giyiyordu. Ama sadece Türkler değil, bir pantolon resmi daha var; o da Almanya’da. Almanlar pantolon giymeyi Asyalılardan öğrenmiş. Zaten tarihçiler pantolonu, üzengiyi Türklerin icat ettiğini söylerler. Yani Türkler neleri icat etti; bir üzengi, yani atın üzerine çıplak binmek yerine üzengiyi takmak çok önemli bir icat. Aynı şekilde pantolonu da Çinliler Türklerden öğreniyorlar, Çin tarihçileri bunu yazıyor.”
“Bir de geyik resimlerine geliyoruz herhalde. Aydınlık’ta yayımladık onu. Bu benim Almanya’da, Batı Almanya’da yaşadığım yerde bulunan 9 bin yıllık bir maske. ‘Şaman maskesi’ diyorlar, geyik maskesi. 9 bin yıllık, yani M.Ö. 7 bin. Almanya’da bulundu. Şimdi bunun açıklamasını nasıl yapıyorlar? Sibirya’ya bakıyorlar. Geyik başlığı çok önemli ve geyik kültürü yeni bir konu oldu. Aslında geyik kültü, ilk hayvan kültlerinden diyebiliriz. Sonra Türklerde geyikten sonra ‘börü’, yani kurt kültü geliyor. Moğollarda da kurt ve geyik Cengiz Han’ın soyu diye devam ediyor. Aslında bu anlattıkları araştırmalara göre Türk kökenlere dayanıyor. Yani bu kurt efsanesi, hayvan efsanesi çok erkenlerden bugüne kadar devam ediyor.” Kurt efsanelerinin aslında Moğol kökenli olduğu ve Türklerin bu kültürü Moğollardan aldığı düşünülür. Ancak kardeş halklar olmaları sebebiyle aralarındaki kültürel alışveriş oldukça yoğundur; bu durumu göz ardı etmemek gerekir. Bu konu üzerine yaptığım araştırmalar esnasında, geçtiğimiz Temmuz ayındaki Avrupa Futbol Şampiyonası sırasında yaşanan kurt işareti tartışması dikkatimi çekti. Bu olay Amerika’ya kadar yankılandı ve Türk tarihini daha önce hiç bilmeyenler bile araştırmaya başladı. Almanya’daki tartışma, genç futbolcumuzun maç esnasında yaptığı o işaret üzerine mi başladı? Evet, kesinlikle öyle; çok ciddi ve çetin bir tartışma yaşandı. Bu durum, Türklere karşı var olan algıyı da gözler önüne serdi; insanlar araştırmadan hemen tepki gösterme ve baskı kurma yoluna gidiyorlar. Yine de çok şükür ki Türk gençleri başta olmak üzere herkes bu değerlere sahip çıktı.
Ozanlık kültürü de benzerlik gösteren bir diğer önemli konu. Runik yazı sisteminden önce, ozanlar tıpkı bugün şarkı söyler gibi anlatırlardı. Bu anlatım, ilhamın ötesinde adeta bir tür “vahiy” öncüsü olarak kabul edilirdi. Topluma iyiliği ve adaleti öğretmeyi amaçlayan bu ozanlar, hem Türk hem de Cermen kültüründe çok önemli bir yere sahipti. İzlanda’da “skald” olarak adlandırılan bu ozanların kökeni de oldukça ilginçtir. Örneğin, Odin ismi sadece Türkçe “ot” (ateş) köküyle açıklanabiliyor; Germen dillerinde Odin’i karşılayan bir köken bulunmuyor. Odin bir ateş tanrısıdır ve ailesindeki Thor ismi de yine “yurt” kelimesiyle benzerlik gösterir.
İzlandalıların ve Germenlerin efsanelerinde, Odin’in Türklerin Hakanı olduğu ve “Türkland”tan geldiği açıkça belirtilir. Odin, oğullarını Avrupa’nın farklı yerlerine kral olarak atamıştır. Dolayısıyla bu inanç sistemi, bizim Avrupa’ya en büyük ihracatımızdır. “Ötüken” kelimesi de “ot” yani ateş kökünden gelir. Türkçede ateşten türeyen (ot, odun, otak gibi) o kadar çok kelime var ki; bu durum, kelimenin kökeninin Türkçede olduğunu kanıtlıyor. Hatta Latinceye geçen “auditorium” gibi kelimelerin bile “ot” köküyle açıklandığını görüyoruz.
Tarihsel süreçte kültürler birbirleriyle sürekli alışverişte bulunmuştur. Modern tarih biliminde 500 yıldır Türklerin dışlanması söz konusu olsa da, yapılan araştırmalar bağlantıları ortaya çıkarıyor. Örneğin, runik yazının bulunduğu bölgeler ile pantolonun ortaya çıktığı yerler arasındaki benzerlikler şaşırtıcıdır.
Kurt ve köpek kavramları da tarihimizle iç içedir. Köpeğin evcilleştirilmesi ve Türklerin kurt anlayışı, benim için kişisel bir anlam da taşıyor. Yıllarca benimle yaşayan köpeğim, aslında bana Türk kültüründeki “kurt yüzü mübarektir” anlayışını öğretti. Dede Korkut Destanları’nda geçen bu anlayışla, köpeğime kutlu bir varlık olarak baktım. Bu süreç, araştırmalarımda yeni ufuklar açmamı sağladı.
Kurt efsaneleri sadece Türklere özgü değildir. Romalıların Romulus ve Remus efsanesi de kurttan gelme üzerine kuruludur. Ancak Romalılar Hristiyanlığı seçince bu efsanelerden uzaklaşmışlardır. 6. yüzyılda Türkler, Bizans’a elçi gönderdiklerinde kurt başlı tuğlarla gelmişlerdi. Edward Gibbon’ın da belirttiği üzere, Türklerin Avrupa’da görünmesi ve bu sembolleri taşımaları, Roma İmparatorluğu’nda büyük bir şaşkınlık ve merak yaratmıştı. Bizanslılar, Türklerin getirdiği bu kurt geleneğiyle kendi atalarını ve inançlarını yeniden sorgulamışlardır.
Son olarak, Moğolistan’da Bilge Kağan Müzesi’nde incelediğim el işleri ve kurt sembolü üzerine konuşmak gerekir. Türkler için kurt kadar dağ keçisi de (geyik) kutsaldır. Göktürk yazıtlarında ve damgalarında gördüğümüz bu simgeler, doğaya duyulan saygının ve tanrıya yakınlık arayışının bir ifadesidir. Bugün Moğolistan’da doğaya hâlâ bir anne gibi bakılması, bizim kültürümüzdeki o eski bağların ne kadar canlı olduğunun bir kanıtıdır. Doğayı korumak ve ona bir kardeş gibi davranmak, Türk kültürünün temelinde yatan kadim bir mirastır. Orta Asya, Türklerin evcilleştirme faaliyetlerine başladığı ilk coğrafya olmuştur. Köpeklerin kökeni de buradan gelir; kurtlar evcilleştirilemez ancak köpekler o coğrafyada evcilleştirilmiştir. Kırgızistan eski büyükelçisi Tölemiş Akayif, dünyanın en önemli yönetmenlerinden biridir ve “Kökserek” adlı filminde kurdun evcilleştirilemeyeceğini, boynuna tasma vurulamayacağını anlatır. Filmde bir Kırgız çobanının bulduğu yavru kurdun obada büyümesine rağmen, dağdan gelen kurt sürüsünün ulumasıyla doğasına dönüp gitmesi işlenir. Bu, kurdun özgürlüğün sembolü olduğunu kanıtlar. Kurt, kendi ruhunu yaşayan bir canlıdır ve bu yüzden Türkler onu Tanrı’nın temsilcisi olarak görmüştür; çünkü insanlara itaat etmez, sadece kendi bildiğini yapar. Köpek ise insana itaat eder ve kapıya bağlanabilir.
Kurtlar üzerine yapılan sosyal çalışmalar, onların sanıldığı kadar yırtıcı olmadığını, aksine sosyal yapıya ve dayanışmaya değer veren canlılar olduğunu göstermektedir. Sürü halinde yaşayan kurtlar, paylaşımcı bir yapıya sahiptir. DNA araştırmaları, köpeklerin Avrasya kurtlarından evrildiğini öne sürmektedir; insan ve kurtların birbirini gözlemleyerek başlayan sosyal etkileşimi, zamanla bir iş birliğine dönüşmüştür. Kurt köpeği ise kurt ile köpeğin melezleşmesiyle ortaya çıkan ayrı bir cinstir.
Türk kültüründe kurt sembolizmi çok derindir. Tarkan çizgi romanı ve filmleri, çocukluğumuzun önemli bir parçası olarak kurt figürünü hepimize sevdirmiştir. Diğer kültürlere kıyasla Türklerdeki kurt kültürü çok daha yoğundur; destanlarımız kurt hikâyeleriyle doludur. Yakın zamanda Merih Demiral’ın attığı gol sonrası yaptığı kurt işareti, sadece bir spor sevinci değil, Türk milletinin o kadim enerjisinin bir ifadesiydi. Kurt bizim için sadece bir simge değil, aynı zamanda tarih boyunca yol gösterici olmuştur. Fuzuli Bayat’ın “Türk Mitolojik Sistemi” adlı eseri, kurdun mitolojideki ve kozmik çizimlerdeki yerini detaylı bir şekilde açıklar.
Modern medeniyetin Afrika’dan çıktıktan sonra Avrasya’da, özellikle Altaylar ve Baykal Gölü civarında geliştiği söylenir. Göktürkler, çoban kültürünün ötesinde, demirci bir toplumdur. Demirci kimliği, onların medeniyet kurucu rollerini destekler. Orhun Yazıtları’nda geçen “Türk” ismi, Thomson’ın açıklamasına göre “töreli”, “hukuk sahibi” anlamlarına gelen “Törük” kökünden gelmektedir. Türkler için töre; yağmayı ve hırsızlığı engelleyen, ekonominin ve medeniyetin devamını sağlayan en temel unsurdur.
Tengricilik inancı da bu coğrafyanın bir parçasıdır. Viyana Okulu (Viyana Şule) mensupları, atlı çoban kültürünün ve tek tanrı inancının, Türklerin ataları olan Ön Türklerde başladığını, Hint-Germenlerin bu disiplini ve kültürü Türklerden aldığını savunurlar. Atı evcilleştirip geniş coğrafyaları kontrol edebilen bu disiplinli yapı, devlet geleneğinin temelini oluşturmuştur.
Tarihi sadece kendi sınırları içinde değerlendirmemek gerekir. Kurt figürü sadece Türklerde değil; Daçyalılarda, Etrüsklerde ve Romalılarda da karşımıza çıkar. Örneğin, Daçyalıların kullandığı kurt başlı tuğ, bu sembolün antik dünyadaki yaygınlığına işaret eder. Bugün İtalyanların ya da diğer halkların bu sembolü gördüğünde şaşırması, kökenlerimizin ortak noktalarına dair önemli bir kanıttır. Tarihimizi doğru okumak, bize teslim edilen bu hazineleri gelecek nesillere layıkıyla aktarmak hepimizin sorumluluğudur. Kurt ve ejder karışımı, Türk tarihinde de var. İnşallah yanlış söylemiyorumdur; yanlışsa beni düzeltsinler. Hem canavar, kurt anlamına geliyor hem de ejder canavarı anlamına geliyor galiba. Çince “loğan” deniyor. Bizde de arslan, kaplan gibi isimler “lan” ile bitiyor. Mesela o “lan”, Çince’deki canavar; yırtıcı hayvanlar için kullanılıyor. Arslan, kaplan, sırtlan; hepsi loğan ile bitiyor. Çok ilginç. Tabii Çinlilerde “r” sesi olmadığı için bunları düşünmek de zevkli. Niye söyledim? Börteçine efsanesi Çince’de “fuli” diye yazılmış. Göktürklerin kurttan türeme destanını Çin kaynaklarından okuyoruz, aynı zamanda kurt başlı tuğları da oradan öğreniyoruz.
Şu an hangi kitaptan aldığımı tam hatırlayamıyorum çünkü bu konuda iki farklı yayın okudum. Semerkant Efrasiyab Müzesi’nin Büyükelçiler Salonu’nun batı duvarında yer alan ve 7. yüzyılın ortalarına, yani 1. Göktürk döneminin sonuna tarihlenen duvar resminde iki adet kurt başlı tuğ görüyoruz. İsimlerini anmış olayım; Ramazan Volkan Çoban, Muş Alparslan Üniversitesi’nde “Türk Mitolojisinde Kurt Kültünün Kökleri” üzerine yüksek lisans tezi yazdı ve 2023 yılında yayınladı. O çalışmadan çok faydalandım. Ayrıca profesör dostum Cengiz Alyılmaz’ın da bu konudaki büyük çalışmalarından faydalandım; kendisinin ve eşinin araştırmalarına hayranım. Buradan kendilerine çok selamlarımı gönderiyorum.
Almanya’da okurken sadece Alman kaynaklarıyla çalışmıştım, şimdi Türk makalelerine bakıyorum ve hayran kalıyorum; ne güzel çalışmalar var. Bütün arkadaşlara çok teşekkürler, iyi çalışmalar diliyorum. Selçuklu Ahlat mezar taşlarında da bu kurt-ejder karışımını görüyoruz. Kurt başlı ama ejder vücutlu bu figürler daha geriye gidiyor; Bilge Kağan döneminde de benzer bir şekil göreceğiz. Türkiye’de bunun birçok örneği var. Bu kurt-ejder karışımı destanlarda, arkeolojide ve Türk düşünce dünyasında çok önemli bir rol oynamış. Heyecanlı ve gizemli bir konu.
Roma İmparatorluğu haritasına baktığımızda, neredeyse Osmanlı haritasına benziyor; Fransa ve İspanya’yı çıkardığınızda ortaya Osmanlı haritası çıkıyor. Osmanlı zaten kendini Roma İmparatorluğu’nun devamı olarak görüyordu; “Sultan-ı İklim-i Rum” (Roma ikliminin sultanı) denmesi bundandır. Fatih Sultan Mehmet de Roma’yı fethetmeye giderken 1481 yılında Gebze’de vefat etti. Ben Köln’de (Colonia Agrippina) doğdum. Köln, Roma’nın kuzeydeki en büyük şehriydi; şehrin ismi de oradan gelir. İlginç olan, nehrin öbür tarafının Romalılaşmayıp barbar kalmasıdır. Avrasya haritasına baktığımızda o gri kalan yerler barbar sayılmış ve kadim dinlerine sadık kalmışlar. Hristiyanlık yayılınca bu kültür Macarlara kalmış. Bazı araştırmacılar, Macarlara katılan bu grupların köklerinin Türklere dayandığını belirtiyor. Odin ismi de Kuzey Avrupa’da birçok yerde var; hatta Wednesday (Odin günü) çarşamba gününe denk gelir.
İtalyanlar için kurt efsanesi çok önemli bir kimlik sembolüdür ve olimpiyatlarda kullanılır. Türklerde bu işaret söz konusu olduğunda ise bazen siyasi bir tartışmaya çekilip kötüleniyor. Oysa Mussolini döneminde İtalya, Roma kültürünü yeniden yaşatmıştı. Kurt meselesi değil, nereden çıktığı meselesi önemli. Tarihimize karşı sorumlu davranıp kendimizi iyi tanıtmalı ve insanlara iyilik yapmalıyız. Kurt, boynuna zincir vurulamadığı için özgürlüğün sembolü olarak görülmüştür. Moğolistan’da çobanlar kurtlarla hem mücadele ederler hem de saygı duyarlar. “Çok zengin oldun diye Tanrı kurdu gönderdi” gibi yorumlar, aslında doğa ve medeniyet arasındaki dengeyi ifade eden derin yorumlardır.
30 Kasım Cumartesi günü Tahtakuşlar Köyü’ndeki Etnografya Galerisi’nde bir sohbet yapacağız. Güre yakınlarındaki bu galeri, Tahtacı Türkmenlerin geleneklerini sürdüren çok değerli bir yer. “Ötüken’den Kaz Dağları’na” başlığıyla gerçekleştireceğimiz bu toplantıya bütün dostları bekliyoruz. Ötüken sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda mitolojik bir anlam taşır; “ot” ve “ateş” kökünden geldiğine dair birçok tarif vardır.
Güney Amerika’daki İnkalar ve Mayalar ile Türk kültürü arasında da benzerlikler var. Peru Ant Dağları’nda yılda bir kez yapılan törenler ve üst üste dizilen taşlar, bizdeki balbalları andırıyor. M.Ö. 19.000 civarında Bering Boğazı üzerinden yapılan göçler, genetik olarak da Asya kökenli olduğumuzu destekliyor. David Reich gibi araştırmacılar genetik haplogrupların Asya ile buluştuğunu gösteriyor.
Son olarak doğa konusuna değinmek istiyorum; Türk kültüründe toprak anadır, devlet babadır. Doğayı bir aile gibi sevip saymalı ve korumalıyız. Kaz Dağları’nda madencilik faaliyetleri nedeniyle ormanların kesilmesinden endişeliyiz. Sarıkız efsanesi de bize doğayla bütünleşmeyi anlatır. Dağ ruhunun kurt donuna girmesi veya bir kazla kurulan bağ, Türklerin doğayı öğrenerek ve ibret alarak yaşadıklarını gösterir. Doğaya karşı gafletle değil, öğrenerek ve saygı duyarak yaklaşmak, bizim tarihimizin bize bıraktığı en önemli mirastır. Dünya gibi çoğaltmacı; hayatı koruyan, çoğaltan insanlar ve toplum olmamızı dilerim ve bu yolda ilerlediğimizi düşünüyorum. Geleceklerin Vatan Partisi’nin programını da dinledim. Almanya’da; üretim, köy hayatı ve şehir dışındaki yaşam üzerine konuştuk. Orada doğayla iç içe yaşadığımız vakit, doğayı daha iyi anlama fırsatımız olacak ve doğanın bize çok şey anlatacağına inanıyorum.
Çok teşekkür ediyoruz. Akademisyen Çağıl Çayır stüdyomuzda bizi aydınlattı. Ruin yazıları üzerine yeni keşiflerinizi ilgiyle, merakla bekliyoruz. Katkılarınız için sağ olun. Çağıl arkadaş, anneye, babaya ve bütün dostlara çok selamlar. Bir daha cumartesi günü saat 14.00’te Tahtakuşlar Köyü’nde, ardından Edremit Körfezi’nde söyleşi yapacaksınız. Buradan herkese sesleniyoruz; Çağıl Çayır ile söyleşmek için cumartesi günü saat 14.00’te Tahtakuşlar Köyü’nde buluşalım. Evet, çok sağ olun. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, çok kısa bir ara vereceğiz, tekrar birlikte olacağız. İzlediğiniz için teşekkürler.
***
Merhaba, benim adım Bob Ross. Programımıza hoş geldiniz, tekrar görüştüğümüze sevindim. Geçmişe bir pencere açıyoruz. Yıllarca televizyonlarda tuvalinin başında gördüğümüz bu kişiyi hatırladınız mı? “Belki de burada bizim bir akarsuyumuz vardır” ya da “Belki şurada küçük bir ağaç vardır” sözleri sizin de kulaklarınızda çınlamıyor mu? “Belki tam burada yaşayan küçük bir bitki de var.” Yarım saat içinde yaptığı doğa resimleriyle hala dünya genelinde yayınlanan, hayatı boyunca yaptığı 30 binden fazla resmiyle en tanınan ressamlardan biri olan Bob Ross artık bu ekranda. “Az miktarda kadmiyum sarısı ve beyaz ekleyebiliriz.” Bob Ross’la Resim Sevinci, haftanın her günü Ulusal Kanal’da. Kaçırmayın.
***
“Eğer Anayasa’dan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa, mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”
Olayların perde arkası, kritik bilgiler, düşündüren ve uyaran yorumlar… Bugün Rusya’ya karşı düşmanlığın temelinde İngiltere var. Her söylediği çok konuşuldu, her program gündem oldu. “Azil, azil… Sosyalizm lazım memlekete. Kurtuluşu yok başka ya.” Her zaman emperyalizmin karşısında ve hedefinde. Emperyalizm sıkışmadıkça çok demokrat görünür. Prof. Dr. Emin Gürses işin aslını anlatıyor. “Faşizm küreselleşiyor. Başını kaldıran herkesin başını ezmek, benim sistemimi korumak için gerekir diyor Amerika.” İşin Aslı, çarşamba saat 20.30’da Ulusal Kanal’da.
***
Siyaset kulislerinde neler oluyor? Gündemdeki konular Meclis’e nasıl yansıyor? Yaşanan olayların perde arkası, hiçbir yerde konuşulmayanlar, Ankara’nın nabzı ve Meclis’ten en sıcak bilgiler… Türkiye’nin ve dünyanın gündemindeki meseleleri, Ankara’da konuşulanları masaya yatırıyoruz. Ekonomiden güvenliğe, dış politikadan iç siyasete sorunların kaynağı ve çözüm yolları… Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş’in hazırlayıp sunduğu Ankara Gündemi, perşembe saat 20.30’da Ulusal Kanal’da.

