Evet, bugün şu ana kadar Nuh’un Gemisi üzerine konuştuk. Editörümüz de yazdı; tesadüfen o da buluştu, arkadaşımız Damla da “Nuh’un Gemisi zamanı gelmiş” diye düşündü. İzmir’den, Antalya’dan, İstanbul’dan izleyicilerimiz WhatsApp’tan yazdı. Tarih sohbetleri ilgiyle izleniyor ve bekleniyor. Bugün mesela, bu programda Nuh’un Gemisi’ne bindik; yarım saat planlıyorduk ama çok güzel bir saat konuşmuş olduk. Ben de siz de çok tat aldınız.
Bir de Çağıl Şahır gibi genç akademisyenlerimizi keşfetmek var. Siz peşine düştünüz, buldunuz; Kaynak Yayınları da elinden tutmuş oldu. Böyle nice araştırmacı genç arkadaşımız vardır, onları teşvik etmemiz lazım. Buradan bizi izleyenlere de duyuralım; nasıl Çağıl Şahır’ı Sayın Genel Başkan bulup kitabını bastıysa, onlar da bize gelsinler, eserlerini tanıtalım, duyuralım.
Almanya’da okuyan 3-4 milyon insanımız var. Artık gençleri gimnazyumları bitiriyor, çeşitli yüksekokullara ve üniversitelere gidiyorlar. Onlara tarihi yönelmelerini öneriyoruz. Mesela demin söylediğim 1930’ların Viyana Okulu; Floralar, Koppersler, Schmitler, Menginler… Türk tarihiyle ilgili çok önemli keşifleri olan bir okul. Ben kitaplarımda onlardan bahsettim ama Viyana Okulu’nu Türkler pek bilmiyor. Oraya yönelebilirler, yoğunlaşabilirler, tarih okuyabilirler. Mühendis olunuyor, işletmeci, ekonomist, hukukçu olunuyor; çok fazla var. Ama Almanca bilen tarihçilere, Çince bilen tarihçilere, dil bilimcilere çok ihtiyacımız var.
Yükseköğretim Kurulu’nun sitesindeki tezleri belirli aralıklarla inceliyorduk, oradan haberler alıyoruz çünkü genç araştırmacılar çok nitelikli tezler hazırlıyor. Gül Çakır isimli bir doktorun, 9 Eylül Üniversitesi’nden “Cumhuriyetin Çocuk Yetiştirme Kültürü” isimli tezini bulduk. Sonra Aydınlık ve Ulusal Kanal’da haberleştirdik. Orada Cumhuriyet nasıl gürbüz çocuk istiyor, neden istiyor, anne nasıl olmalı; çocukları eğitirken beden ve fikir gelişimine ilişkin çok güzel makaleler var. Firdevs Gümüşoğlu’nun da yine buna benzeyen, Cumhuriyetin çocuk eğitimiyle ilgili Kaynak Yayınları’ndan çıkan bir kitabı var. Belki yeniden baskısını yapmak gerekir; tam da zamanı şimdi çocuklarla ilgili. Genç akademisyen Gül Çakır, Behice Boran’ın 1930’lu yıllardaki “çocuk eğitiminde dikkat edilmesi gereken usuller” makalelerini bulmuş. Çocuk yetiştirirken nelere dikkat etmek gerekir, çok güzel anlatıyor.
Şimdi Sayın Genel Başkan, isterseniz gündeme girelim. Emekçiler siyasi arenaya gümbür gümbür girdi. Biz de Ulusal Kanal’da, “Emekçiler sahneye çıkıyorsa, televizyonun ve halkımızın bütün dikkatini oraya yönlendirmemiz lazım” dedik. Ankara büromuz hemen gitti, çadırı eylem alanına kurdu. Sabri arkadaşımız, Ekrem Demir arkadaşımız ve temsilcimiz Adnan Türkan bir haftadır oradan çok güzel yayınlar yaptılar. Ulusal Kanal yapım ekibi de dört tane klip çıkardı; bugün yayının sonunda dördüncü klibimizi yine göstereceğiz. Emekçilerimizi dinledikçe, Anadolu insanının ne kadar kalender, yapıcı, olumlu ve kararlı olduğunu gösteren çok sayıda örneğe rastladık.
Bugün sendikalara “hükümet olarak şartlarınızı iyileştirelim, çalışma koşullarınızı düzeltelim, siz bu özelleştirmelere sesinizi çıkarmayın” diyerek teklifte bulundular. Sendikalar ise “Biz sadece çalışma koşullarını değil, Türkiye’nin koşullarını düşünüyoruz, özelleştirmeye karşıyız” diyerek kararlılıkla karşı durdular. Fakat Bakan da bugün özelleştirmede kararlı olduklarını açıkladı. Bu mücadele nereye varacak?
Bakın, bu Türkiye ekonomisinin kurtuluş mücadelesidir. Türkiye bugün ekonomik olarak çok büyük zorluklar içerisinde; herkes günlük hayatında bunu yaşıyor. Türkiye buraya 1980’den sonra geldi. Aslında kamu ekonomisini özelleştirmeyle yıkmak istediler. 89-90’larda büyük direnişler oldu, özelleştirmeyi tam yapamadılar. Ama sonuç itibarıyla kamu ekonomisi, özel sektörün gelişmesi için de çok önemlidir; kamu ekonomisini yıktığınız zaman Türkiye ekonomisini yıkarsınız. Yalnız özel sektörle Türkiye’nin gelişme şansı yok.
İkincisi tarıma destekleri kaldırdılar; köy ekonomisini, kırsal ve tarım ekonomisini baltaladılar. Bu çok önemli. Gümrükleri kaldırdılar; bu da Gaziantep, Kayseri, Denizli, Konya, Trabzon, Diyarbakır gibi şehirlerdeki küçük ve orta boy sanayimize ağır darbe vurdu. Çünkü gümrükleri kaldırdığımızda ara mallar yabancı ülkelerden gelmeye başladı. Özelleştirme; tarıma desteklerin kalkması, gümrüklerin kaldırılması ve Kemalist Devrim’den bize kalan halkçı ekonomi kurumlarının tasfiyesiyle birlikte yürütüldü. Dolayısıyla özelleştirmeye karşı mücadele, aslında Türkiye ekonomisinin yeniden dirilmesi ve bu çıkmazdan büyük bir çözümle çıkılması mücadelesidir.
Bunu sadece Çayırhan işçilerinin ekmek mücadelesi olarak görmeyelim; bu bütün Türk milletinin ekmek mücadelesidir. Çünkü bizi yoksullaştıran, bugünkü enflasyonu ve fiyat artışlarını getiren programın en önemli maddesi özelleştirmedir. Çayırhan’da başlayan bu kıvılcım diğer maden işçilerini de ateşledi. Genel Maden İş Sendikamız Zonguldak’tan hemen dayanışmaya girdi. Hakan Yeşil Başkan’ın önderliğinde ve Nurettin Akçul ile diğer sendikalarımız bu konuda çok başarılı bir tavır sergiliyorlar.
“Babam evimize ekmek getirsin, babamın maden ocağını özelleştirmeyin” diyen küçük kızımız, bütün işçi ailelerinin yüreğini dillendiriyor. Özelleştirmeye karşı mücadele eden Çayırhan işçilerimizle, bütün maden işçilerimizle ve bütün işçi sınıfıyla beraberiz. Türkiye şimdi büyük bir çözüme gidiyor. O çözüm; 1980’de dayatılmış borçlanma ekonomisinden vazgeçip, tekrar üretim odaklı, kamucu ve planlı ekonomiye yönelmektir. Çayırhan İşletmesi son derece verimli bir işletmedir; enerjimizi kamu sektörüyle yürütmeliyiz.
Özelleştirmeye karşı bu odaklanma, mücadelenin hepimizin meselesi olduğunu gösteriyor. Çayırhan işçilerini yürekten selamlıyoruz. Hatta şunu da söyleyeyim; bu mücadele Türkiye’nin sermaye sahipleri için de bir kurtuluştur, çünkü onlar da ancak Türkiye ekonomisi üretirse sermayelerini büyütebilirler. Hepsi aynı ekmek teknesine bağlı. Şehran (Çayırhan) işçileri şu anda büyük bir mücadelenin bayrağını yüksekte dalgalandırıyor. Onları ziyaret edeceğim; oradaki eylemci emekçilerimize selamlarımızı iletiyoruz.
Sayın Bakan Bayraktar’ın “özelleştirmede kararlıyız” açıklaması, eylemlerin ivmesini artıracaktır. Türk-İş Başkanlar Kurulu toplantısını eylem alanında toplama kararı aldı. Ergün Atalay Başkan da ilk günden itibaren emekçilerin yanında kararlı mesajlar verdi. Bir açlık grevi ve Ankara’ya yürüme tartışması var. Karşılıklı özelleştirmeci kuvvetlerle kamucu kuvvetler elense çekiyor.
Geçmişte, 2000’li yılların başında Seydişehir fabrikasında binlerce işçinin “Perinçek hoş geldi” sloganlarıyla karşıladığı günleri anımsıyorum. O dönem sendikalara “parça parça alıyorlar, bütün özelleştirme karşıtı mücadeleyi birleştirerek siyasileşmeniz ve iktidara hamle yapmanız lazım” diye uyarıda bulunuyordum. Şimdi bu mücadeleleri izlerken, o dönemin uyarılarını yine anımsıyorum. Çayırhan’da yükselen bu ses, nasıl daha gür hale getirilir ve sonuç alıcı bir eyleme dönüşür?
Bakın, işçi sınıfı da kendi tecrübesiyle programını olgunlaştırıyor. İlk özelleştirme dalgasında, Vatan Partisi dışında özelleştirmeye karşı tavır alan hiçbir parti yoktu. Sendikalar bile “doğru özelleştirme var, yanlış özelleştirme var” gibi bir yanlışın içindeydi. Vatan Partisi tek başına “Kamu işletmeleri vatandır, vatan satılmaz; Sümerbanklar, Telekomlar, tekerler vatandır” diyerek karşı çıktı. Bugün de Çayırhan işçileri “Enerji vatandır, vatan satılmaz” diyor. Bu nokta çok önemli; mesele sadece çalışanların işi değil, vatanın özel çıkara teslim edilmesidir.
O günleri hatırlıyorum; Maltepe Tekel’de yağmurun altında yürürken işçilerin gözyaşlarının yağmur sularına karıştığına şahit oldum. O mücadelelerden buraya geldik. Sendikalarımız artık o dönemki gibi değil; “özelleştirmenin iyisi olur” diyen tavır bitti. Ergün Atalay, “vatanla emek arasındaki birliği” stratejinin temeline oturttu. Emek mücadelesi vatan mücadelesidir, vatan mücadelesi emek mücadelesidir. “El mi yaman, bey mi yaman?” sorusuna verilecek cevap; emekçinin, halkın ve vatanın yaman olduğudur. Türkiye oraya doğru gidiyor.
Belediye işçilerinin, DİSK’in işçiyi satan tavrına meydan okuması da sendikacılık tarihimiz bakımından çok önemli bir gelişmedir. AK Parti özelleştirme dosyasını açtığına göre çok çaresiz kalmış demektir. Halkı, milleti ve emekçiyi karşısına alıyor çünkü borçlanma ekonomisinin faturası artık ödenemez hale geldi. Türkiye’nin çıkışı, üretim odaklı, kamucu bir ekonomi programıyla mümkündür. Bir şey üreterek dışarıdan alabilirsin. Ama üretimin zayıf ve az kaldığı zaman bu dengesizlik neye yol açıyor? Borçlanarak almaya. Türkiye ekonomisi şu an öyle bir yere geldi ki, alacaklılar kapıya dayandı, hacizciler geldi. Bu durumda AK Parti’nin Turgut Özal’dan beri devam ettirdiği ekonomi politikası çıkmaza girdi. Şu anki çırpınışlar, “Özelleştireyim, şuradan birkaç milyar dolar daha kurtarayım, durumu idare edeyim” düşüncesinden ibaret; ancak bu durumu idare etmeleri mümkün değil. Türkiye buradan üretim odaklı bir ekonomiyle çıkacaktır.
Bakın, madenlerimizi ve enerji sektörümüzü özelleştirmeye kalkıyorlar. Halbuki yurt dışındaki bankalarda büyük zenginlerimizin mevduat olarak yatırdığı 500 milyar dolar var. Bu paranın Türkiye’ye getirilip yatırım sermayesine dönüştürülmesi çok daha kolay. Kimsenin parasına el koymayacaklar, yine o 500 milyar doların sahibi olacaklar. Ancak o para artık yabancı bankalarda yatmayacak, yabancı ülkelerin ekonomilerine kredi olarak hizmet etmeyecek. Türkiye’ye girecek, yatırıma yönlendirilecek ve Türkiye ekonomisi tekrar rayına oturup üretmeye başlayacak.
Cumhurbaşkanı Yardımcımız Cevdet Yılmaz, banka kasalarında 300 milyar dolar değerinde altının kilitlendiğini bizzat ifade etti. Bu altınlar niye banka kasalarında yatsın? Üretime ve yatırıma yönlendirdiğimiz zaman Türkiye ekonomisinin problemlerini çözeriz. Böyle bir çözüm varken hükümet buna yönelmiyor. Ne yapıyor? “Birkaç milyar dolar daha özelleştirme yaparak durumu nasıl idare ederiz?” diye bakıyor.
Öte yandan, Rusya’ya karşı uygulanan yöntemler ve Amerika Birleşik Devletleri’nin doların tedavülüne karşı yaptığı uygulamalar ortada. ABD, doların serbest piyasada dolaştırılmasına ve bir yerden bir yere nakledilmesine müdahale etmeye başladı. Bu durum Türkiye için de bir alarmdır. Yarın bir gün o 500 milyar dolarımız yabancı bankalarda rehin haline gelebilir; çünkü doların dünyadaki dolaşımı New York’un ve Amerika’nın kontrolü altındadır. O parayı çekmeye kalktığınızda Türkiye ile Amerika karşı karşıya gelir. Bu tehlikeleri buradan hatırlatıyoruz.
Emekçilerimizin mücadelesinin yanındayız; Çayırhan’daki işçilere selam olsun. Vatan Partisi olarak bütün millet onlarla birlikte. Hükümeti de buradan uyarıyoruz: Özelleştirmede ısrar etmek çok yanlış bir uygulamadır. Bunun sonu yoktur ve bu durum AK Parti iktidarının da sonunu getirir. Burada onlar için hiçbir çıkış yolu yok. Hükümetin aklı varsa özelleştirmeden vazgeçer. İşçilere “Ücretleriniz düşmeyecek, iş garantisi veriyoruz” deseler de özelleştirmenin tek bir sebebi vardır: İşçinin maliyetini düşürmek. Yani ücretleri kısmak ve bir kısım işçiyi işten çıkarmak. Sonuç itibarıyla özelleştirmenin kendisi, kamu ekonomisinin tasfiyesidir ve Türkiye ekonomisinin özel çıkarlara kurban edilmesidir.
***
Sayın Genel Başkan, biraz da dış politikadan bahsedelim; aslında Türkiye’de dış politika her zaman iç politika ile iç içedir. Sayın Hakan Fidan’ın açıklamalarına ilişkin bir soru sormak istiyorum. Üç hafta önce Sayın Bahçeli’nin çıkışını konuşurken, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planına dikkat çekmiştiniz ve 80’li yılların sonundan itibaren Aydınlık’ta yayınladığınız haberleri hatırlatmıştınız. “Niyeti ne olursa olsun, PKK’ya alan açan ve o planı raftan indiren bir sürecin kapısı açılıyor” diye uyarıda bulunmuştunuz. Sonra Sayın Fidan’ın Hürriyet gazetesindeki, “Suriyeli muhalifler Suriye yönetimiyle anlaşmalı” beyanını manşete taşıyınca onu da eleştirmiştiniz. Bunun üzerine Sayın Bahçeli, Öcalan’ın Mecliste konuşturulması ve DEM’lilerle yüz yüze görüştürülmesi konusunda ısrar etmeye başladı.
Hakan Fidan’ın, Suriye’nin kuzeyindeki Kürtler için “Biz hamisiyiz” ifadesini kullanması üzerine Aydınlık ve Ulusal Kanal haber merkezleri olarak, eski haberlerimize dayanarak bir yayın yaptık. Siz ise bu haberin bağlamından kopuk olduğunu belirterek haber merkezlerimizi uyardınız ve sürecin özgünlüğünü kavramamız gerektiğini ifade ettiniz. Şimdi bu açıklamanın perde arkasında ne var?
Sayın Bahçeli, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planına Amerika’nın ve İsrail’in teslim olmuş durumda olduğu bir ortamda, Öcalan’ın silah bırakma çağrısı yapmasında ısrar ediyor. Bu plan, silahları bırakmak karşılığında Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG hakimiyetinde bir Kürt devletçiği kurmak ve onu Türkiye’nin himayesine vererek Misak-ı Milli sınırlarına kavuştuğunu iddia etmektir. Türkiye’de bu planı temsil eden bir güç var ve Sayın Bahçeli onun baş temsilcisi.
Ancak Hakan Fidan’ın “hami” kelimesini kullanması başka bir şey. Gazeteciler sorunca “Kürtlerin hamisi kim” diye, “Tabii ki biziz” dedi. Bana da sorsalar ben de aynı şeyi söylerim. Kürtlerin koruyucusu Türkiye devletidir. Kürt vatandaşlarımız ancak Türk milletinin birliği içinde özlemlerine kavuşabilir, başı dik ve refah içinde yaşayabilirler. Dolayısıyla hami kelimesini hemen bu planla buluşturmak yerinde olmuyor.
Bugünkü gelişmeleri özetleyecek olursak; Bahçeli, Öcalan ile DEM grubunun görüşmesini isterken, DEM Parti de Adalet Bakanlığı’na başvurdu. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Meclis odaklı, şeffaf bir süreç olacaksa biz de oluruz” dedi. AK Parti ise henüz bir açıklama yapmadı. PKK’nın illegal temsilcileri Devlet Bahçeli’nin el uzattığını ve bunu tuttuklarını söylüyorlar ancak “Tayyip Erdoğan bizimle birlikte değil” diye de ekliyorlar.
Kandil ile DEM arasında bir fark var mı? PKK içinde iki eğilim olduğu görülüyor. Suriye’nin kuzeyindeki örgütler açıktan Amerika ve İsrail’in yanında. Abdullah Öcalan ise Suriye’nin elindeyken bir denge unsuru gibiydi. O dengeyi, Öcalan’ı Türkiye’ye vererek bozdular ve tamamen Amerika’ya bağlanmış bir PKK yönetimi oluşturdular. PKK’nın merkezi doğrudan doğruya Amerika ve İsrail’e bel bağlamıştır; onların stratejik piyonudur. Obama “kara gücümüz” demişti, İsrail de stratejik müttefikleri olduğunu açıkça söylüyor.
Dolayısıyla Devlet Bahçeli’nin bu süreçte ısrar etmesi tek bir şeye yarıyor: Türkiye’nin iradesini zayıflatmak, Türkiye’nin Amerika ve İsrail’e karşı direncini kırmak ve mevcut hükümeti devirecek koşulları yaratmak. Bugün Devlet Bahçeli’nin nesnel olarak yaptığı iş, Tayyip Erdoğan hükümetini tabanından kopararak zayıflatmaktır. Hükümetin bunu görmesi gerekir. Sayın Genel Başkan, AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin az önce bir açıklama yaptı. Daha önce AK Parti’den bir açıklama gelmediğini belirtmiştim; az önce ilk açıklama geldi. Sayın Zengin şöyle diyor: “Türkiye için önemli bir sürecin içinden geçiyoruz. Devlet Bahçeli’nin bir girişimde bulunması Türkiye için son derece önemli. Yol açıcı bir fikir ortaya koydu. Bunu her boyutuyla değerlendirmek lazım. Ben Sayın Bahçeli’nin konuşmalarının bütünlük içinde olduğunu düşünüyorum. Bugünkü başvurularla ilgili olarak… Malum, başvuru Adalet Bakanlığı’na yapıldı. DEM Eş Başkanlarının görüşme talebi oldu. Talep Adalet Bakanlığı tarafından değerlendirilecektir. Henüz partimizde müzakere edilecek bir süreç oluşmadı. Kararı Adalet Bakanlığı verecek.”
Bakın, şimdi bu açıklamaları değerlendirirken kendimizi AK Parti’nin yerine koyalım. AK Parti, koalisyon ortağı olan, Cumhur İttifakı ortağı olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı’na tavır alamaz. Neden tavır alamaz? O tavrı aldığı an baş aşağı gider. Yani AK Parti’nin içinde bulunduğu çıkmaz da bu. Yanlış müttefikler seçti; HÜDAPAR gibi, Yeniden Refah Partisi gibi. Cesur, kararlı ve milli güçleri birleştiren bir çizgide yer alamıyor, o çizgide ısrar edemiyor. Öyle bir çizgiye giremiyor. Bir yandan da MHP ile ortaklığını sürdürmeye çalışıyor. Sürdürmeye çalışırken inisiyatif Devlet Bahçeli’de. O bir çıkış yaptı ve Tayyip Erdoğan’ı dinlemiyor. AK Parti önünde iki seçenek var: Devlet Bahçeli’ye meydan okuyacak ya da okumayacak. Okuduğu zaman iktidarını nasıl sürdürürüm muammasıyla karşı karşıya kalacak. Aslında iktidarını sürdürebilir ama o cesaret, o kararlılık, o strateji yok. Sonuç itibarıyla Cumhur İttifakı’nı sürdürerek iktidarını ayakta tutmaya çalışıyor. O nedenle de “Devlet Bahçeli ile aramızda bir problem yok” diyor. Ama bir yandan da çok ciddi problemler olduğunu görüyoruz.
Aslında burada iki program çarpışıyor. Birisi; “Amerika ve İsrail’in avucunda olan PKK ile anlaşalım, onu himayemiz altına alalım; bunlar bizim kardeşimizdir” diyen bir yaklaşım. Devlet Bahçeli doğrudan öyle demiyor ama söylediği, aslında PKK’yı meşrulaştırmaya yönelik bir program. Öbür program ise Suriye ile anlaşmak; Irak, İran ve Rusya’nın desteğiyle Suriye’nin kuzeyindeki PKK’yı, PYD’yi, YPG’yi ve DAEŞ gibi terör örgütlerini temizlemek.
Dikkat ederseniz Sayın Tayyip Erdoğan da hem Suudi Arabistan dönüşünde hem Brezilya dönüşünde gazetecilerle yaptığı görüşmede bu ikinci programı savundu. Yani Suriye’nin kuzeyinde, Suriye ile iş birliği yaparak bu terör örgütlerini temizlemekten bahsetti. Sayın Cumhurbaşkanımız, biz bu adımları Irak, İran ve Rusya’nın desteğiyle yapabiliriz diye bu ülkelerin adlarını da sayarak ifade etti. Yine eski Cumhurbaşkanı Yardımcımız ve bugünkü Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanı Fuat Oktay da İran Dışişleri Bakan Yardımcısı ile konuştuktan sonra Türkiye’nin; Suriye, Irak, İran ve Rusya ile iş birliği yaparak teröre karşı başarı kazanabileceğini söyledi.
Dolayısıyla burada iki strateji çarpışıyor: Devlet Bahçeli’nin “PKK ile anlaşalım, silah bırakmalarını isteyelim ve onları meşrulaştıralım” çizgisi ile bugüne kadar başarının yolunu açan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınır ötesinde Suriye ile iş birliği yaparak terör örgütlerini temizleme çizgisi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan hangi planda? Erdoğan’ın son bir senedir 3-4 kez “haydi” açıklaması yaptığını görüyoruz. Suriye ayak sürümüyor, ortada başka planlar var. Kimin ayak sürdüğü konusunda bir açıklama yapmak istemiyorum. Vatan Partisi olarak her iki tarafın birbirine yakınlaşmasından yanayız. Birisini yanlış yaptığını söyleyerek süreci ilerletemeyiz. Olumlulukları ön plana çıkarıp Rusya, İran ve Irak’ın da bu süreci desteklemesi konusundaki faaliyetimizi devam ettirerek başarıya ulaşabiliriz.
***
(Reklam aralarının ardından)
Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, Çıkış Yolu programına tekrar hoş geldiniz. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ile gündemi değerlendirmeye devam ediyoruz.
Sayın Genel Başkan, Avrupa’da liberal ve sosyal demokrat partilerin çöktüğü tarihi bir süreçten geçiyoruz. Onların yerine Batılıların “aşırı sağcı” diyerek yaftaladığı ve canavarlaştırdığı bir siyasi süreç yaşanıyor. Türkiye kamuoyu bu süreci tam olarak göremedi; zira Cumhuriyet, BirGün gibi kendine “sol” diyen gazeteler bile Batı’nın emperyalist merkezlerinin propagandasıyla aynı dili kullanıyor. Siz bu milliyetçi yükselişin farklı bir dinamik taşıdığını öteden beri anlatıyorsunuz. Buna şimdi Romanya da eklendi; yok sayılan, anti-Amerikancı bir parti %21 oy alarak iktidara yürüyor. Bu milliyetçi yükselişi nasıl yorumlamalıyız?
Amerika, Avrupa’yı Ukrayna cephesinde ateşe sürmeye çalışıyor; Avrupa’yı enerji kaynaklarından koparıp sanayisini çökertmeyi hedefliyor. Avrupa’nın buna boyun eğmesi mümkün değil. Almanya, Fransa, İtalya gibi büyük devletlerin halkları bu savaşa karşı. Rusya’nın enerji kaynaklarını kesmesi ve savaştaki kararlılığı Avrupa’yı uyandırdı. Avrupa’da yükselen bu milliyetçilik, faşizm veya ultra sağcılık değil; tam tersine Amerikan emperyalizmine karşı, Rusya ve Çin ile dost olan bir milliyetçiliktir. Bu yükselen dalga Türkiye için bir şanstır. Çünkü biz de Amerika ve İsrail’in tehditlerine karşı ayakta duruyoruz.
Bugün sağı ve solu ayıran ölçüt, Amerikan emperyalizmine olan tavırdır. Bizim için “milli” ve “gayrimilli” ayrımı esastır. Bu Avrupa’daki hareketlerin kendi ülkelerindeki göçmenlere, Müslümanlara karşı tavırlarında kafa karışıklıkları olsa da bir sadeleşme süreci görüyoruz. Amerika’ya karşı tavır alanlar, Türkiye’ye de daha olumlu bakmaya başlıyor.
Trump’ın seçilmesi Avrupa’nın Amerika’dan kopuşunu ivmelendirecek mi? Trump başlangıçta “Önce Amerika” diyerek kendi içine dönen, maceralardan kaçınan bir program sunuyordu. Ancak Amerikan derin devleti ile uzlaştığına dair izlenimler de edindik. Yine de Amerika artık eskisi gibi dünyanın her yerinde maceralara atılamaz; karşısında büyük güçler var. Avrupa’da da artık Amerikan boyunduruğuna karşı bir isyan var.
Romanya’daki gelişme çok önemli. NATO’nun en büyük üslerinden birinin bulunduğu Romanya’da bile Amerika’nın desteklediği iktidar kaybediyor. Bu durum, Amerika’nın Karadeniz’deki planlarının çöktüğünü gösteriyor.
Güney Kıbrıs’ın NATO’ya girmek istemesine gelince; Güney Kıbrıs, Yunanistan, İsrail ve Amerika Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı tatbikat yapıyor. Kuzey Kıbrıs’ın orada yaşaması ancak Avrasya güçleriyle cesur bir ittifak yapmamıza bağlıdır. Biz Vatan Partisi olarak Türkiye, Çin ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ortak tatbikat yapmasını öneriyoruz. Mesela Çin’in Milli Savunma Bakanlığı bunu ciddiye aldı ve masaya koydu, kendi değerlendirmesini yaptı. Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığını korumak; orada ancak Türkiye’nin Suriye ile iş birliğinden başlayarak bölge ülkeleriyle ve Çin’e kadar uzanan Asya derinliğiyle beraber olmasına bağlıdır.
Peki, bazı önemli gelişmeler görüyorum. Bugün bana bazı müracaatlar oldu. Türkiye devletinin içinde itibarı olan bazı güçler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Rusya tarafından tanınması için Türkiye de Kırım’ı tanımalıdır” şeklinde fikirler beyan etmeye başladı. “Türk devletinin içinden mi?” diye soracak olursanız, evet. Önümüzde Ulusal Kanal mecrasından da, Aydınlık’tan da bu tür seslerin yükseleceğini göreceğiz. “Sizin sık sık uluslararası ziyaretçileriniz oluyor, acaba bir Rus heyeti mi?” diye düşünmüş olabilirsiniz ancak bunlar tamamen Türkiye devletinde geçmişte önemli bakanlıklar yapmış, çok önemli konumlarda bulunmuş, ağırlığı olan şahsiyetler. Benimle görüştüler ve önümüzdeki dönemde bunu kamuoyunda da ifade edecekler.
Sık sık ziyaretçilerimiz oluyor. Geçtiğimiz günlerde Çin’den, Sincan bölgesinden 8 kişilik bir heyet geldi. Gündem neydi? Arkadaşlar fotoğrafı yansıttı; yaptığımız toplantı çok verimli geçti. Heyette esas olarak Sincan bölgesi Komünist Partisi ve devlet yöneticileri; içlerinde imamlar ve İslam alimleri de vardı. Karşılıklı olarak Çin Komünist Partisi ve Çin Halk Cumhuriyeti temsilcileriyle görüştük. Sonuç itibarıyla teröre karşı duruş, iki ülkenin bağımsızlığı ve üretim ekonomileri açısından Çin ile Türkiye arasında stratejik ortak çıkarlar var. Bu çıkarlardan vazgeçilemez; her iki ülke teröre karşı mücadelede birbirinin yanında olmak durumundadır.
Toplantıda Çin sanatı ve kültürüyle ilgili çok güzel hediyeler getirdiler. Bir Kaşkar sohbeti oldu ve beni Kaşkar’a davet ettiler. Ben de onlara 2004 yılında Urumçi’de bir kitapçıdan satın aldığım, Kaşkarlı Mahmud’un Divânu Lügâti’t-Türk’ünün Çince ve Uygurca baskılarını gösterdim. Türk medeniyetinin ürünlerini orada müzelerde, karız kanallarında ve edebiyat eserlerinde görebiliyoruz. Heyetteki imam aynı zamanda Sincan İslam Örgütü’nün başkanıydı; ayrıca heyette Aynur Hanım adında bir Uygur hanımefendi de vardı.
Fotoğrafa bakacak olursak; Şule Perinçek, Muhammed Nur Doğan, Özgür Bursalı, Doğu Perinçek, Ethem Sancak ve Oğuzhan Balkan bizim heyetimizi oluşturuyor. Karşı tarafta ise 8 kişilik Çin Halk Cumhuriyeti heyeti var.
Programı tarihten ziyaretlere kadar yoğun bir içerikle tamamladık. Haftanın kitabına gelecek olursak; İrfan Yalçın’ın “Ölümün Ağzı” romanını öneriyorum. İrfan Yalçın, ismi edebiyat lobilerinde fazla anılmasa da hakikaten büyük bir romancımızdır. Kitabın kapağındaki madenci resmi ise büyük ressam Kasım Koçak’a ait. Aydınlık haber merkezinde de eserleri bulunan Kasım Koçak, madencileri çok iyi anlatır. “Ölümün Ağzı”, Türk romanının doruk noktalarından biridir ve Kaynak Yayınları’ndan çıkmıştır.
Haftanın müziği olarak Ozan Emekçi’nin “Maden Ocağı” türküsünü seçtik. Bu vesileyle madencilerimize ve Çayırhan işçilerine selam yollayalım. Ayrıca bu süreçte güzel klipler üreten Ulusal Kanal yapım ekibinden Ufuk Tuğla arkadaşımıza da özel olarak teşekkür ediyorum.
Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, bu haftalık Çıkış Yolu programımızın sonuna geldik. Haftaya salı günü aynı saatte buluşmak üzere.

