Açıklamalar da yapıldı, bunları değerlendireceğiz. Kimlerle mi değerlendireceğiz? TV5 Ankara temsilcisi Mustafa Yılmaz hoş geldiniz. Yeniçağ Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Nuray Başaran hoş geldiniz. Sayın Doğu Perinçek hoş geldiniz. Aynı zamanda çok kıymetli fikir insanlarımız var, kamuoyunu aydınlatacak tartışmaları aramızda yapalım, çok güzel olur. Zaten Ankara’da yaptığımız programlarda; soruların ötesinde yorumlar, değerlendirmeler ve itirazlarla serbest bir kürsü oluşturuyoruz. Önceki programda Nuray Hanım vardı, Mustafa Bey siz yeni katıldınız, sizinle başlayalım isterseniz.
Mustafa Yılmaz: Tabii, öncelikle teşekkür ediyorum. Ben de Sayın Perinçek ve bütün izleyicilerimize iyi akşamlar diliyorum. İnşallah hepimiz adına hem istifade ettiğimiz hem de fikirlerimizi ifade edebildiğimiz bir program olur. Sormamız gereken çok soru, konuşmamız gereken çok konu var; ancak en sıcak başlıkla başlayalım. Suriye’de çok sıcak gelişmeler var. Bir ara Astana süreciyle bölgenin istikrara kavuşması noktasında umutlanmıştık, ancak birkaç gündür yaşananlar bunun rafa kalktığını gösteriyor. Bugün hem Suriye’deki gelişmeler hem de Türkiye’nin meseleye yaklaşımı üzerine bir değerlendirme istiyorum. Birincisi; Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan, Türkiye’nin bölgedeki gelişmelerle doğrudan ilgili olmadığını ve olayları takip ettiklerini söyledi. Ancak Sayın Devlet Bahçeli grup toplantısında çok ilginç bir çıkış yaptı: “Tel Rıfat temizlendi, sırada Münbiç var.” İktidarın iki önemli ortağı; bir tarafta AK Parti kurmayları “Suriye’deki gelişmeleri sadece takip ediyoruz, müdahalemiz yok” derken, diğer ortak “Sırada Münbiç var” diyor. Ne oluyor hakikaten? Kafamız çok karışık. Siz bölgeye kafa yoran, uzun yıllardır ilgi gösteren bir isimsiniz, ne görüyorsunuz?
Doğu Perinçek: Öncelikle izleyicilerimizi ve sizleri saygıyla selamlıyorum. Hemen Sayın Devlet Bahçeli’nin bugünkü konuşmasıyla ilgili bir cümle söyleme ihtiyacı duyuyorum: “Halep’i almaya kalkarsanız Diyarbakır’ı verirsiniz.” Devlet Bahçeli konuşmasında önce Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsediyor ama hemen ardından; “Şam ile Lazkiye arasına sıkışan, topraklarının üçte ikisi kontrol dışına çıkan, egemenliği ölümcül yaralar almış, solunum cihazına bağlı tartışmalı bir devlet konumundadır Suriye” diyor. Bunu dedikten sonra Suriye’nin toprak bütünlüğü kalır mı? Esad yönetimine karşı doğrudan bir hedef gösteriyor; teröristlere veya HTŞ’ye karşı bir tavır yok. Rusya ve İran destekli rejim güçlerini hedef alıyor. “Halep iliklerine kadar Türk ve Müslümandır, fragman gösterimi bitecek, coğrafya aslına dönecektir” diyerek yeni bir harita söylemi başlatıyor.
Bu, Türkiye’yi tuzağa götüren bir konuşmadır. Türkiye ile Suriye’yi düşman konumuna oturtuyor; İran, Rusya ve Suriye’yi hedef aldığınızda Amerika-İsrail cephesine düşersiniz. Sayın Bahçeli, ekim ayından itibaren Abdullah Öcalan’ı muhatap kabul ettiği andan itibaren, hatta onu Meclis kürsüsüne çıkarma ısrarı ve DEM’lilerin elini sıkmasıyla başlayan süreç, şimdi uluslararası bir mevzilenmeye dönüştü. “Halep’i alacağız” demek, Suriye’yi parçalamak demektir. Suriye’yi parçaladığınız an, o coğrafyada Kürdistan kurulur. Türkiye’yi yalnız bırakıp bölge ülkeleriyle düşman olursanız, Amerika ve İsrail’in “İkinci İsrail” yani Kürdistan planı hayata geçer. Türkiye’yi bölgede yalnızlaştıran bu konuşma, bir Büyük Ortadoğu Projesi fedailiğidir.
Mustafa Yılmaz: Devlet Bahçeli bu çıkışını “yeni bir dönem” ve “Türkiye’nin alması gereken tedbirler” olarak açıkladı. Öcalan’ın Meclis’te konuşması ve DEM’lilerle görüşmesini PKK’nın silah bırakmasına bağladı. Türkiye’nin Suriye’de bir operasyon yapmadığını, ancak sınır güvenliğini koruduğunu biliyoruz. Bazı yorumcular HTŞ’nin arkasında Türk ordusunun olduğunu söylüyor. Siz buna katılıyor musunuz? Suriye’de üçüncü dünya savaşının merkezi durumuna gelmişken, HTŞ’nin arkasında Türk ordusu var mı? Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı Esad’la görüşmek istiyor, Bahçeli’nin söylemi bu süreci zorlaştırmaz mı?
Doğu Perinçek: HTŞ’nin arkasında kesinlikle Türk ordusu yok. Ancak Devlet Bahçeli’nin stratejisine girerse Türkiye; yani Beşar Esad’ı düşman ilan ederse, Suriye’yi parçalama planında biz varız demiş olur. Devlet Bahçeli şu an HTŞ’nin müttefikidir. HTŞ, Amerika ve İsrail’in Suriye’yi parçalama piyonudur. Suriye parçalandığı zaman “Kürdistan’sız” bir parça olmaz. Size “Halep’i alın, Kürdistan’ın hamisi olun, petrol verelim” derler; bu, Turgut Özal zamanından beri önümüze getirilen bir plandır.
Bu konuşma Türkiye düşmanı bir konuşmadır. Eğer bu konuşma hükümetin resmi stratejisi olursa, Türkiye’yi bölünme tehdidiyle yüz yüze getirir. Ama Türkiye bölünmeyecek, çünkü Türkiye Devlet Bahçeli’lerin eline bırakılmayacak. Türk ordusu, Türk polisi ve Türk milleti, Türkiye’yi bölme planlarında rol almaz. Ne Dışişleri Bakanlığı ne de Millî Savunma Bakanlığı, Türkiye’nin üniter yapısı ve sınırlarının korunması dışında bir operasyon içinde olduğunu resmen ortaya koyuyor. Peki, Sayın Devlet Bahçeli’nin bu açıklamalarına bir de şu cepheden bakamaz mıyız? Suriye toprakları terör unsurlarını çoğu zaman barındırıyor. Bugün Fırat’ın doğusuna baktığımızda YPG/PYD yapılanması net bir şekilde ortada ve bize tehdit oluşturuyor. Onlar masada Sayın Cumhurbaşkanımızla görüşürken tek bir gerekçe sunuyorlar: Türk ordusunun sınırı terk etmesini istiyorlar.
Geçmişte Suriye, Sayın Öcalan’ı topraklarında ağırladı. Hatırlayın o yılları; o dönem Türkiye, Hama ve Humus’taki isyanları destekliyordu. Keza İran’daki PEJAK olayını da unutmamak lazım. Bu yönüyle baktığımızda; “Türk ordusu girsin, PKK’yı ezsin” deniliyor. Ancak bu konuşma, Türk ordusunun PKK’yı ezmesiyle ilgili değil; tam tersine orada PKK’ya devlet vaat eden bir konuşmadır. PKK’yı ancak Suriye, Rusya ve İran ile birlikte ezebilirsiniz; Amerika ve İsrail ile birlikte PKK’yı ezemezsiniz.
Sınırların değiştiği bir ortamda Türkiye’nin sınır değişikliği riskine girmemesi gerekiyor. Amerika ve İsrail’in yanına geçtiğiniz zaman Suriye’yi parçalarsınız. Şu anda Amerika ve İsrail, Heyet Tahrir el-Şam’ı (HTŞ) piyasaya sürerek Suriye’yi parçalamak istiyor. HTŞ’nin boşalttığı topraklara ise PKK giriyor. Suriye devleti, HTŞ saldırıları nedeniyle geri çekilmek zorunda kaldığı için o bölgelere PKK sızıyor. Münbiç’ten çekilmeler olsa da PKK henüz tam anlamıyla yerleşmiş değil; Suriye Milli Ordusu (ÖSO) unsurları PYD ve YPG’yi Tel Rıfat’tan çıkarmış durumda. ÖSO’nun PKK’nın üzerine yürümesi olumlu bir gelişme. Ancak “Halep’i alacağım” deyip arkasından Rusya’yı, İran’ı ve Suriye’yi düşman ilan ettiğiniz zaman, bu matematikten bir tek Kürdistan çıkar. Çünkü Kürdistan’ı önleyecek olan Rusya, Türkiye, İran ve Suriye’nin ortak kuvvetidir.
Devlet Bahçeli’nin Suriye’yi parçalamak için can attığını görüyorum. Milli Savunma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı ise Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan bir söylem içinde; fakat gerektirdiği eylem yok. Kürdistan’ı kurmak isteyen güç Amerika ve İsrail’dir; bunu dünya biliyor. Amerika 220 bin tır silahı PKK’ya veriyor. Doğu Akdeniz’de donanmasını yığmış, Ege kıyılarına üsler kurmuş bu güçlere karşı; Suriye’yi, İran’ı ve Rusya’yı yanınıza almazsanız Kürdistan’ı kurarlar.
Sayın Cumhurbaşkanımızın Putin ile iyi bir diyaloğu var. İran Dışişleri Bakanı da Sayın Hakan Fidan ile görüştü ve bu görüşme oldukça başarılıydı. Hakan Fidan’ın “Suriye’de yaşananlar sadece dış müdahale ile açıklanamaz” sözü dikkat çekiciydi; ancak bu ifade, Suriye’nin Türkiye ile diyaloğunu henüz kurmamış olmasını eleştiriyor olabilir. Suriye, 2010’dan beri Amerika ve İsrail’in bölme planlarına karşı vatanı için savaşıyor. Türkiye ise 15 Temmuz sonrası bu eski politikalarını büyük ölçüde terk etti.
Sonuç olarak; Türkiye, Devlet Bahçeli’nin siyasetini benimsememiştir ve benimsemeyecektir. Ancak iktidarın ortağı bu denli bodoslama Amerika ve İsrail planlarının içine giriyorsa burada bir tehlike var demektir. Dışişleri Bakanlığı’nın “Suriye’de yaşananlar sadece dış müdahale ile açıklanamaz” demesi, dış müdahalenin varlığını gölgelememeli. Eğer Türkiye Rusya’yı, İran’ı ve Suriye’yi karşısına alırsa, Halebi alma gibi masallarla kandırılırsa tuzağa düşer. Halebi verirler, sonra Halebi de kaybedersiniz, Diyarbakır’ı da kaybedersiniz. Hükümet ortağının Amerikan güdümünde, Türk milletini aldatan bu hamasi söylemlerini ciddiye almak zorundayız. Bakın bütün televizyonlar… Yok o konuda biz de şaşkınız, değil mi? Bazı yolumuz… Ben zaten… Ya şaşırdığınız çok şey var aslında. Onu söyledim zaten, biz de şaşkınız. Ya bakın açıyorum; CNN Türk. Neresi Türk? CNN Türk televizyonu, neresi Türk? Bütün CNN Türk’e bakıyorum iki üç gündür; Amerika ve İsrail’in borazanı. Habertürk’e bakıyorum; orada bir kere ben katıldım benden başka, orası da Amerika’nın, İsrail’in borazanı. Diğerlerine bakın, oralar da Amerika. Yani şu Ulusal Kanal falan gibi bir iki şey olmasa, bütün medya Amerika ve İsrail projesinde. Ben bunları ciddiye almak zorundayım.
Yalnız Devlet Bahçeli olayı değil ki. Bir “ama” set dediniz. Bu plaka tartışması da Sayın Bahçeli tarafından ilk gündeme geldi. Yılını tam hatırlıyor muyum? Çok eski. İşte 81, hatta 2011 falan mı denk geliyor? En az 10 yılı var yani. Misak-ı Millî’yi Atatürk yazdı Ankara’da ve yolladı. Ben onun uzmanlarından biriyim falan. Atatürk’ün kendisi bugünkü sınırları çizdi ve dedi ki: “Tamam, Misak-ı Millî budur. Artık bunu tartışmayalım.”
Yani evet, Misak-ı Millî… Misak-ı Millî şuydu: 30 Ekim 1918 günü, yani ateşkesi yaptığımız Mondros Mütarekesi gününde Türk ordusu nerede varsa orası Misak-ı Millî’dir dedi. Yani Türk süngüsünün, Türk silahının belirlediği sınırlar. Evet, o sınırlardan bugün bazı ufak tefek topraklar Türkiye’de yok ama o sınırların dışında olan bazı topraklar da bugün Türkiye’de var. Sonuç itibarıyla Türkiye, Lozan Antlaşması’yla “Tamam, Misak-ı Millî budur” dedi.
Şimdi “Misak-ı Millî Halep’tir, Musul’dur” diyorlar. Alabilseler helal olsun onlara! Neyle alacaklar? Rusya’yı karşına al, İran’ı karşına al, Irak’ı karşına al, Amerika ve İsrail’in kucağına otur… Amerika ve İsrail’in kucağında mı alacaklar Musul’u, Kerkük’ü ve Halep’i? Amerika’nın kucağında Kürdistan’ı kurarsınız. Onlar şöyle savunuyorlar: “Terörist devlet kurulmasını engellemek için bunları yapmak zorundayız.” Terörist devleti engellemiyorlar, terörist devleti kuruyorlar. Bir Amerika’nın, İsrail’in planı varsa da böyle savunuyorlar. Plan yok kardeşim, uygulama var. Bakın bu plan kâğıtta değil; şu anda HTŞ bu plan için mevziye sürülmüş, şu anda PKK/PYD bu plan için ateşe sürülmüş. Bütün bunların arkasında İsrail var, Amerika var; silahları onlara veriyorlar.
Peki Türkiye ne yapmalı? Türkiye; Suriye’yle, İran’la, Rusya’yla, Irak’la iş birliği yapmalı. Bakın, daha biraz evvel Irak’ta hükümet ortağı olan bir partinin genel başkan yardımcısıyla konuştum. Bu ülkelerin hepsi zaten orada savaşta, mevzide. Ama bu ülkelerin hepsinde, özellikle hem Suriye’de hem İran’da PKK’nın unsurları var. Hangilerinde? Pejak İran’da. Onlar Pejak’ı eziyor. Nasıl? İran Pejak’a fırsat veriyor mu? Bizde PKK meclis kürsüsünde; DEM Partisi…
Bir dakika efendim, müsaade edin. Devlet Bahçeli gidip DEM Partisi’nin elini sıktıktan sonra, Abdullah Öcalan’ı meclis kürsüsüne çıkarma teşebbüsünde bulunduktan sonra hangi Anayasa Mahkemesi DEM Partisi’ni kapatabilir? DEM Partisi’ni niye Anayasa Mahkemesi kapatamıyor? Çünkü devlet zaaf içinde. DEM Partisi de o devletin zaafını temsil ediyor. Açıkça PKK’nın partisi var; meclis koridorlarında, meclis kürsüsünde. Ondan sonra biz diyoruz ki “Falanca ülkede niye PKK’nın kulübesi var?” Ya senin meclisinde PKK var! Burada Devlet Bahçeli sorumlu değil mi? Tayyip Erdoğan sorumlu değil mi?
Kayyumların atanması doğru, yanındayız. Ama niye buraya geldi Türk devleti? Sen onu seçime soktun. Kayyumlar atanmalı ama kayyumları atayan devlet, zamanında DEM Partisi’ni, HDP’yi seçime sokmamalıydı. Türk kanunlarına, Anayasasına göre -ben onun uzmanıyım- bölücü bir silahlı örgütün yasal partisi olur mu?
Devlet Bahçeli bütün argümanları karşı tarafın elinden aldı deniyor. Hangi argümanı aldı? En üst perdeden Öcalan’a çağrı yaptı. Fakat gene de PKK’da, başta Mustafa Karasu sonra Cemil Bayık olmak üzere, Apo’yla ilgili alınan kararın kendilerini bağlamayacağını söylediler. Cemil Bayık dedi ki: “Önder Apo bir rehinedir.” Mustafa Karasu’nun açıklamaları zaten videoları bile geziyor. Devlet Bahçeli bunu bilmiyor mu? Tabii biliyor. Devlet Bahçeli de yerel seçimlerden sonra CHP’nin DEM ile olan o “Kent Uzlaşısı” altındaki ittifakına karşı, oradaki argümanları elinden almış olamaz mı? Hangi argümanı eline alıyor? Ona yasallık kazandırıyor, meşruiyet kazandırıyor. Ona o meclis kürsüsünü ikram ediyor.
Vatan Partisi gibi şunu demesi lazım: “Kapatın bu partileri!” PKK’nın yasal alanda hiçbir şekilde faaliyet göstermesine Türk devleti izin veremez. Bunu demesi gerekirken gidip elini sıkıyor. Parti kapatmak çözüm mü? Çok tecrübe edildi, çözüm! Tek bağlantılı olanları cezalandırmak gerekir. Bugün kayyumlar var, parti kapatıldıktan sonra siyasal zeminde daha mı güçleniyorlar? Hayır efendim. Kapatın, bütün oylarını kaybederler ve halkı kaybederler.
Bugün Güneydoğu’dan, Diyarbakır’dan çok önemli iki insanla görüştüm; biri milletvekili, diğeri çok büyük bir aşiret reisi. O bölgedeki, Türk devletinin kalesi görevini yapan insanların fikri şudur: Kapattığın an DEM Partisi’ne olan ilgi düşer. Atatürk zamanında isyan ettiler; 1925, 1930, 1938… Ne oldu? Atatürk’ün aklı yok muydu bunlara yasal imkân tanımaya? Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı bile, kendi silah arkadaşları olan Kâzım Karabekirleri, Ali Fuat Paşaları bile bunlarla ters düştüğünde kapattı ve doğru yaptı. Bugün Türk devletinde bir kararlılık yok. Topyekûn kapatmıyor, arkasından başkasının kurulmasına razı oluyor.
Terörsüz bir Türkiye noktasında kararlı olduğumuza inanıyorum; Türk Silahlı Kuvvetleri ve polisimiz kahramanca görevini yapıyor. Ama siyasi plana baktığımız zaman o kararlılığı görmüyoruz. Anayasa Mahkemesi’ne yalnız bırakılmaz bu iş; iklime bağlıdır. Anayasa Mahkemesi’nde de zaten Batı’nın adamları var. Türkiye’yi yönetenler, “Bunlara hiçbir şekilde siyasal hak yoktur” tavrını alsınlar, o Anayasa Mahkemesi oy birliğiyle kapatır. Ama başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere bu konuda kararlılık yok. Atatürk’ün onda biri kadar kararlılık olsa o partiler kapatılır.
Devlet Bahçeli, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygıdan bahsediyor. Bunlar laf, palavra; Türk milletini aldatmak için söylenen sözler. Suriye’ye “Egemenliği ölümcül yaralar almış, solunum cihazına bağlı devlet” diyerek bir tablo çiziyor. 14 yıldır siz bu devleti yıkamadınız! Ahmet Davutoğlu “Emevi Camii’nde namaz kılacağız” dedi, ÖSO’yu beslediler, yıkamadınız. Şimdi Avrasya politikalarına dönmüş bir Türkiye var ve yeni durumda Devlet Bahçeli “Arap Baharı’ndan bu yana gelinen tablo bu, artık seninle görüşmemiz lazım” diyor. Ben bunu mesela böyle anlıyorum: Yalan. Ama alt cümlelerinde bunu söylüyor. “Suriye ile niye görüşmesin?” Suriye’nin geldiği noktayı resmi olarak özetliyor; Suriye parçalanan bir ülke. Büyük tehditler; Amerika ve İsrail’le karşı karşıya olan bir Türk devleti var. “Ama siz de parçalanan bir ülke diyorsunuz.” Devlet Bey de bu tespiti yapmış durumda. E tamam, bravo, parçalayalım hep beraber, buyurun! “Parçalayalım dediğini düşünmüyorum ama bundan o çıkıyor mu sizce?” Daha ne çıkacak? Bakın lütfen, ben kırmızıyla çizdim hepsini. Bir daha mı okuyalım? Yok.
Başkanım, size şu ifadeyi söyleyebilir miyim? Burada Bahçeli diyor ki: “Türkiye-Suriye arasındaki diplomatik ve dinamik süreçler, üçüncü tarafların herhangi bir bozucu etkisi olmadan canlandırılmalıdır.” Burada anlaşılan Rusya ve İran’ı kastediyor. “Hayır, bence Amerika ve İsrail kastediliyor.” Bakın, bir şey söyleyeyim mi? Üçüncü etki demişken Putin’in bir sözüne rastladım. “Rusya ve İran’ı kastediyor. Amerika etkilemez ki Esad’ı. Esad’ı etkileyen Rusya ve İran. Onların bozucu bir etkisi var mı?” Bakın, ben bu işin içindeyim diyorum. Türkiye’yi de mesela Amerika, İsrail etkileyebilir. Niye anlamıyoruz acaba? Etkiliyor zaten şu anda. Bahçeli Esad’a sesleniyor Nuray Hanım. Bahçeli Esad’a diyor ki: “Üçüncü tarafların etkisinden kurtul, biz ikimiz görüşelim, Türkiye ve Suriye olarak.” “Ama Putin’in Esad’a tavsiyesi var bu konuda.”
Buna cevap vereyim mi Adnan kardeşim? Bu ne demek biliyor musun? “Rusya’nın ve İran’ın etkisinden kurtul, ondan sonra iyice Amerika’nın etkisine girelim hep beraber.” Ama “Rusya’nın etkisinden kurtul” diyemez. Tam tersi, Putin Esad’a birkaç kez, hatta daha fazla Türkiye ile görüşmesini önerdi. Bunu siz de biliyorsunuz. “Güzel ama Türkiye oradaki bütün terör örgütlerinin toptan kalkmasına razı olmuyor.” Nasıl yani? Bir dakika, şunu söyleyeyim: Suriye kendi vatanında bütün terör örgütlerinin kalkmasını istemez mi? Orada ayrı bir silahlı güç ister mi? Hangi iktidar kendi ülkesinde… “Türkiye orada PKK unsurlarının kalmasını mı istiyor?” Hayır, PKK’nın kalkmasını istiyor ama diğer yobaz örgütlerine karşı bir şey yapalım denince ona katılmıyor. Oradaki problem o. Lütfen yani; Suriye PKK unsurlarıyla silahlı mücadeleye bile girdi. Kendi vatanında Amerika’nın güdümünde olan silahlı unsurları ister mi?
Ama herkesin kendi önceliği var. Türkiye’nin tavrı şu; Rusya ve İran diyor ki “hepsini birden kaldıralım”, yalnız PKK/PYD’yi değil. Ben Türkiye’nin buna itiraz edeceğini düşünmüyorum. “Siz istediğiniz kadar düşünmeyin, ben size gerçeği söylüyorum.” Yoksa niye anlaşmasınlar? “Niye Esad oradan hepsinin kazanması projesi dışında bir projeye teslim olsun? Esad kendi vatanının terörden temizlenmesini ve toprak bütünlüğünü istiyor.”
Bir şey sormak istiyorum sadece: Türkiye hangi terör örgütünün orada kalmasını istiyor? “İşte Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ). İdlib onları korumuyor mu? İdlib’in ağaçlarını, kerestesini, oradaki madenleri Türkiye’ye taşıyan bir yağmacı ekip yok mu AK Parti’nin çevresinde?” İstediğiniz kadar “bilmiyorum” deyin, Hatay’ın burnunun dibi orası. İdlib Türkiye’nin etkisi altında. Niye orada o terör örgütleri yuvalandı? El Nusra, HTŞ… “Türkiye’nin terör listesinde HTŞ var.” Listede olsa da İdlib’de onları koruyarak müttefik durumuna düşüyor. İdlib’deki o İslamcı geçinen, El-Nusra ve El-Kaide kökenli örgütlerin Türkiye’nin müsamahasıyla durduğunu bütün dünya bilmiyor mu?
Bunlar önemli iddialar değil, gerçekler. İdlib olayını bütün dünya biliyor. Bir menfaat şebekesi var orada. Sen diyeceksin ki “İdlib’e dokunmayacağız”; e o zaman da Suriye, İran ve Rusya diyor ki “hepsine dokunalım, terörü temizleyelim, toprak bütünlüğünü sağlayalım.” Ama Türkiye tarafı “Dokunalım ama İdlib’e dokunmayalım, Kaide’ye dokunmayalım” diyor. “Ben böyle resmi açıklamaya rastlamadım.” Resmi açıklama olmaz zaten. Rusya ile yapılan Soçi mutabakatında, İdlib’deki ağır silahların temizlenmesi ve karayolunun açık tutulması Türkiye’nin göreviydi. O görevin yerine getirilmediğini herkes eleştiriyor. “Eleştirmiyor kardeşim, bu gerçek.” Gerçekleri eleştiri diye koymayalım. İdlib’den terörün temizlenmesini maalesef Türkiye önlemiştir. Bütün problemin düğümlendiği yer orasıdır. Türkiye istese İdlib’i bir üflediği zaman orada bir tane terörist kalmaz. HTŞ’nin arkasında Türkiye yok ama Türkiye onları korudu. “Türkiye değil; Türkiye’deki Atlantikçiler, NATO’cular demek lazım.” Türkiye bizim vatanımız, biz yöneteceğiz ve bunlar olmayacak. Türkiye; Suriye, Irak, İran ve Rusya ile işbirliği yapmadan Amerika ve İsrail’den gelen tehditleri göğüsleyemez, Filistin’in de dostu olamaz. “Ama Türkiye belli noktalarda o ülkelerle görüşüyor.” Görüşmenin bir kıymeti yok ki, düşmanla da görüşürüz. Önemli olan eylemdir.
Sayın Başkanım, bugün Hande Fırat MİT kaynaklarına dayanarak önemli bir yazı yazdı. “3 aydır MİT hazırlanıyordu; HTŞ’nin harekete geçeceğini öngörüyorlardı.” İsrail ile Lübnan arasında ateşkesin sağlanmasıyla beraber Türkiye, terör koridorunun kırılması, Münbiç ve Tel Rıfat’ın temizlenmesi için hamle yaparak ÖSO’yu sahaya sürdü. Türkiye bir yandan HTŞ ile organik bağı yok gibi davranıyor ama esas ÖSO üzerinden terör koridorunu kırıyor. “Bu çok önemli. Devlet Bahçeli’nin sahneye çıktığı tarih; Şenkal Atasagun’lar geldi, MHP merkezinde oturdular ve Devlet Bahçeli onlar tarafından yönetiliyor.”
Kısa bir reklam arası vermemiz gerekecek. Reklamlardan sonra Cumhurbaşkanı Putin ile telefon görüşmesindeki konuları ve Suriye’de terör olarak neyi gördüğümüzü konuşacağız.
[Reklam bölümü atlanmıştır.]
Ulusal Kanal izleyicileri, Ankara’dan “Çıkış Yolu” programıyla tekrar karşınızdayız. TV5 Ankara Temsilcisi Mustafa Yılmaz, N-Gazete Genel Yönetmeni Nuray Başaran’la birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e gündemdeki soruları yöneltiyoruz. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. En son Şenkal Atasagun’da kalmıştık. Onu biraz açabilir misiniz?
Şöyle; bence bu dedikodu değil, ben nesnel davranışlara bakıyorum. Yapılan anketlerde MHP oyları yarı yarıya düştü. AK Parti oylarında da %8’lik bir düşüş oldu. Ne zamandan sonra? Devlet Bahçeli’nin çıkışından sonra. Peki, Devlet Bahçeli; “Abdullah Öcalan gelsin, Meclis kürsüsünden gerekirse konuşsun” dediği zaman kendi partisinin ve müttefiki AK Parti’nin büyük oy kaybedeceğini bilmiyor mu? O zaman bu bir görev. Ben Devlet Bahçeli’nin, Amerika ve İsrail’in Tayyip Erdoğan’ı yıkma projesinde görev yaptığını söylüyorum.
AK Parti ve MHP’nin toplam oyları %20’lere düştü. Türkiye’yi bu ekonomide nasıl yönetebilirsiniz? Bir de üstüne bu belayı getirdiniz; Halep’i alacağım derken Rusya’dan, İran’dan, Suriye’den, Irak’tan Türkiye’yi tecrit ediyorsunuz. O zaman Sayın Cumhurbaşkanı nasıl Türkiye’yi yönetecek? Cumhurbaşkanı tabii muhtaç durumda Cumhur İttifakı’na. O bakımdan ona dokunmak istemiyor ama onun açıklamalarına dikkat ederseniz; o çıkış, Sayın Bahçeli’nin yaptığı açılım ona ait. Ben “yoğum orada” diye iki üç defa söyledim. Halk da böyle anlamıyor zaten.
Yerel seçimlerden sonra AK Parti’nin önünde başka bir seçenek de vardı: CHP koalisyonu. O seçenek en berbatı, onu yaptığınız zaman Kürdistan’ı da kurarsınız. Ama AK Parti çok tarihi büyük bir yanlış yaptı; HÜDAPAR’la, Yeniden Refah Partisi’ne yöneldi. AK Parti ile CHP arasında yüzde ellilik bir güç var; aradaki yüzde ellilik “kararsız” denen kitle aslında kararsız değil. Buradan da vazgeçmiş, oradan da vazgeçmiş. Oraya nasıl yönelebilir? Sayın Cumhurbaşkanımız, Türkiye’nin tarihi değerlerine, Atatürk’e, Cumhuriyet değerlerine sahip çıkarak oraya yönelebilirdi. Kalktı tam ters tarafa yöneldi: HÜDA PAR. HÜDA PAR’la birleşirsen o %50’yi kaybedersin.
Yeniden Refah Partisi ile ilgili dediklerinizden, sizinle bir ittifak yapması gerektiğini söylediğinizi anlıyorum Sayın Erdoğan. Ben zaten… Hayır, bizimle ittifak yaparsanız Tayyip Erdoğan kurtulur. Ben o ittifakımı… Şu anda kurtulmuş değil mi yani? Bir taraftan ama bu da bir çelişki değil. Türkiye’yi yönetiyor. Bakın, Tayyip Erdoğan önde; şu yok mu? Oyları yüzde yirmiye düşmüş, kendi anketlerinde bir iktidar… Hükümet aydınlık mı? Ekonomi olumsuz gidiyor. Oyları yüzde yirmilere düşmüş, onun bir kurtulma veya iktidarını sürdürme problemi yok mu? Bu bir gerçek. Peki, nasıl sürdürecek? HÜDA PAR’larla, Yeniden Refah ile mi birleşerek sürdürecek? O güçlere yöneldiği için ortadaki ara güçleri kaybediyor; cumhuriyetin, vatanın temel güçlerini.
Ben Sayın Cumhurbaşkanımıza gittim ve Cumhur İttifakı’nda yer almak istediğimizi söyledim. Ne dedi? Seçimden önce. Onun ne dediği önemli değil ama en sonunda bizi reddettiler. Orada reddederken aslında Türkiye’nin geleceği ile ilgili çok yanlış bir yola girdiler. Çünkü biz vatanı, milleti, üretimi temsil eden bir partiyiz ve iktidar olacağız. Bakın buradan söylüyorum, biz 3-5 yıl içinde hükümet olacağız. Seçimi mi kastediyorsunuz? Tabii, seçimle; nereden olacağız? Darbeyle mi olacağız? Biz iktidar olacağız, göreceksiniz. Bu süreç bizi iktidara götürüyor. Yani hem dış süreç… Sayın Bahçeli bugün Münbiç dedi, bölgeden Münbiç’e hareket edildiğine dair görüntüler geldi. Biz resmen seçim yoluyla, üreticilerin milli hükümetinde anahtar görev yapacağız. Zaten şu andaki süreç oraya götürüyor.
Bütün halk hareketlerinin başında şu an Vatan Partisi var. Çayırhan işçilerinin önünde yürüyor, Polonez Gıda’nın önünde yürüyor, belediye mücadelelerinde var. Darende’deki esnaf hareketinden tutun İzmir’deki esnaf hareketine kadar bütün hareketlerin başında bugün Vatan Partisi var. İkincisi şu süreç: Suriye’deki savaş başlamış değil mi? O savaştaki pozisyon Türkiye’deki iktidarı belirleyecek. Orada net tavır alan, Türkiye’nin bütünlüğü konusunda bölge ülkeleriyle net, açık tavır alan Vatan Partisi dışında bir parti yok. Bu üzücü bir şey ama böyle. Bu bizi iktidara götürüyor.
Bir şey sormak istiyorum Doğu Bey. Sizin dediğiniz gibi “görünmeyen iktidar” değil, resmen hükümetin içinde ve karar mevkilerinde olan bir iktidardan bahsediyorum. Sizin Silivri’den çıktıktan sonraki konuşmanız önemliydi. Konuşmam doğru çıkmadı mı? Ne dedim? Doğru çıktı, onu söyleyeceğim. Burada da doğru çıkacak. Meseleyi “seçim” ve “iktidar” dediğinizde o konuşma farklı… Seçim. İyi ki bu soruyu sordunuz, netleştirelim. Seçimle. Yoksa derin devletten veya gölge devletten bahsetmiyorum. Resmen hükümet mevkilerinde, karar mevkilerinde olacak Vatan Partisi. Bunu birkaç yıl içinde göreceğiz. Kınından çıkmış bir kılıç gibiyiz ve o tarikatlar, cemaatler temizlenecek demiştim. Bakın tek tek temizleniyor değil mi? FETÖ’sü temizleniyor.
Sizin kurtuluş ümidi gibi gördüğünüz, yani “biz içerisinde yer almak istiyoruz” dediğiniz bir iktidar döneminde olmadı mı bunlar? Biz o iktidara “bize koltuk ver” demedik. Bir program önerdik: Üretim devrimi yapalım, vatanın bütünlüğünü sağlayalım, güneyimizde Rusya’yla, İran’la, Irak’la, Suriye’yle iş birliği yapalım, PKK’yı kapatalım. Bizi reddederek bugünkü çizgiye girdiler.
Yarın Sayın Cumhurbaşkanı sizi ittifaka davet etti diyelim, kabul ettiniz. O Türkiye’nin kaderini değiştirir. Mesela en tartışmalı konu olan Suriye meselesi… Nuray Hanım ben size teşekkür ediyorum. Bugünkü AK Parti iktidarını kastediyorum. Siz o iktidarın dışında bir Türkiye hükümeti tasavvur ediyorsunuz, onu temiz tutmaya çalışıyorsunuz. “Türkiye değil de AK Parti hükümeti iktidarı” desem daha iyi olurdu. Şu anda Tayyip Erdoğan, AK Parti’nin liberal kesimiyle içeride çatışıyor. Türkiye’nin kaderi gidiyor. Eğer içeride o kapalı kapılar ardında onlarla beraber giderse, Türkiye bu belalardan kurtulamaz.
Ben faraziyeler üzerinde konuşmam. Ama şunu söyleyeyim: Vatan Partisi önümüzdeki süreçte doğrudan hükümet olacak. Bu süreç yaklaştı. Seçim dışı yöntemleri söylemiyorum; Vatan Partisi Türkiye’nin çözümlerini, üretim devrimini, vatan bütünlüğünü ve Suriye’deki savaşta doğru mevzilenmeyi temsil ediyor. Nasıl Mustafa Kemal Paşa tarihin kenarındaydı ama tehditlerle karşılaşınca tarih onu çıkardıysa, Vatan Partisi de öyle bir süreçte. 15-16 Temmuz’da Vatan Partisi olmasa devletin sahibi yoktu. Biz “Bu bir Amerika darbesidir, bu bir FETÖ darbesidir” dedik. Bunu bizden başka söyleyen olmadı. Vatan Partisi yedi ateşten geçerek geldi. Eğer Vatan Partisi Silivri mücadelesini vermeseydi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kurşun atmadan esir etmişlerdi.
Bugün Türkiye bir meseleyi daha tartışıyor. Filistin meselesi, özellikle Gazze. “Filistin’le ticaret kesilsin, vanalar kapatılsın” diyen gençler tutuklandı. Protesto ettikleri için tutuklanmalarını doğru bulmuyorum. Ancak tutuklamanın sebebi Filistin meselesi değil, Cumhurbaşkanı’na yönelik nezaket dışı ve küçük düşürücü üslup kullanımıdır. Türkiye’de bunu herkes söylüyor, kimseyi tutuklamıyorlar. Ama bir toplantıya gidip bağıra çağıra, nezaket dışı hareket edince olay “Cumhurbaşkanına hakaret”e giriyor.
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin Asya-Avrasya politikalarına yönelmesini, Akkuyu gibi projelerle ekonomik olarak desteklenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de Amerikan seçimleri var; Trump seçildi. Trump ile Putin arasındaki dostluğu dünya biliyor. 20 Ocak’tan sonra Biden’ın giderayak attığı adımların gölgesinde nasıl bir gelecek bekliyorsunuz?
Trump realist bir adam; dolar saltanatının yıkılmakta olduğunu, dış borcun devasa boyutlara ulaştığını görüyor. “İçe dönelim, Orta Doğu’da çöllere milyarlar gömmeyelim” diyor. Ancak bir de Amerikan derin devleti var, o saldırganlığını sürdürüyor. Trump’ın bazen Biden politikalarına meylettiğini görüyoruz. “Kovboy kabinesi” diyebileceğimiz bir yapı var. Amerika iki eğilim arasında; ya dünyadaki payının daraldığını kabul edip gerçekçi olacak ya da buna isyan edip hırçınlaşacak. Trump hangi çizgiyi izleyecek, göreceğiz. Ama bir yandan da Ukrayna’da kaybediyorlar. Suriye’de ise 900 askerleri var, biliyorsunuz; kimse kalmayacak. Trump seçim kampanyasında çekileceğini açıkladı. Çekileceğini söylüyor ama orada savaş varken nasıl çekilecek? Daha da kuvvet yığması lazım. Elinde ne var? HTŞ var, PKK var. Onlarla ne kadar götürecek? Çünkü onlarla düzenli bir savaş yürütülemez. Hatta benim görüştüğüm kişiler, ABD’nin geçmişte Kürt gruplarından faydalandığını söylüyordu. Kürt grupları derken PYD, YPG gibi unsurları kastediyorlar. Artık IŞİD olmadığı için onlara da ihtiyaçları kalmadığı ve 900 askerin çekileceği konuşuluyor. Amerika benzer bir şeyi Irak’ta da yapmıştı. Yine belki mevcut silahlarını bırakmayacak ama PYD ve YPG’den kendini ayrıştıracak. Hatta Amerika’nın artık Çin’in yayılmacı politikasına karşı Asya-Pasifik’e yöneleceği iddia ediliyor.
Ben bunu gerçekçi bulmuyorum. Neden Amerika, İsrail ve Yunanistan ile birlikte Doğu Akdeniz’de “Nabıldin” ve “Nemesis” tatbikatlarını yapıyor? Neden Ege sahillerimizin karşısına o yığınağı yaptı? Demek ki Amerika, Doğu Akdeniz’de bir savaşa hazırlanıyor ya da yığınağını buraya yapıyor. Pasifik’te böyle bir yığınağı yok. Partimizin Merkez Karar Kurulu Üyesi komutanımız Halil Öztürk, çok önemli bir gerçeği Türkiye kamuoyuna açıkladı: Amerika, kapalı denizlerde savaşmak için yeni destroyerler ısmarladı. Bu gemiler bir-iki yıl içinde denize inecek. Yani Amerika, savaş odağı olarak Doğu Akdeniz’i görüyor. Doğu Akdeniz ne demek? Suriye, Türkiye ve Ege Denizi demek. O zaman Trump’ın bir şeyi değiştirmeyeceğini mi anlamalıyız?
Bu süreci Amerika’nın iç kavgaları belirleyecek. Eğer o “kovboy” Amerikası hakim olursa -kovboy derken olumsuz bir anlamı değil, saf ve temiz Amerika’yı kastediyorum- sonuç farklı olabilir. Ancak savaş sanayisinin, demir-çelik lobisinin ve bankaların hakim olduğu o saldırgan Amerika galip gelirse, saldırganlaşacaktır. Amerika şu an bir karar sürecinde. Birkaç medya kuruluşunda Trump’ın 20 Ocak’taki törenine Mazlum Kobani’yi davet ettiği yönünde haberler çıktı. Trump çekilecek olsa Mazlum Kobani’yi oraya davet etmez.
Güneydoğu’da siyaset yapan önemli bir AK Partili ile dün konuştum. “Kürt bölgesindeydim, PYD ve YPG tarafında Kobani ile görüşüyordum, bir baktım yanımıza adamlar geldi; Mossad’mış,” dedi. Yani Trump’ın Mazlum Kobani’yi çağırması, “Kürdistan projesinden vazgeçmiyorum” demektir. Trump’ın Putin ile olduğu kadar Netanyahu ile de bir ilişkisi var. Netanyahu ve İsrail ile beraber olduğunuz sürece, “İkinci İsrail” yani Kürdistan projesinden vazgeçemezsiniz. Bu stratejik bir tavırdır.
Geçen hafta Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum ile bazı gazetecilerin olduğu bir ortamdaydık. Amerika’nın önerdiği bir projeden bahsetti: “Biz size güvenli bölgeyi garanti edelim, aşağıda bir yapı kurulsun ama oraya dokunmayın.” Amerika’nın projesi budur. Devlet Bahçeli’nin de dile getirdiği “Halep’i size verelim, 40-50 kilometre ötede bir kontrol alanı oluşturun” söylemi bu projenin bir parçasıdır. “Terörü uzaklaştırmış oluyoruz” diyerek buna razı olursanız, Kürdistan kurulmuş olur. Kürdistan kurulursa terör biter, çünkü zaten hedefleri odur.
Bu işin birinci perdesi; Türkiye’ye “Halep’i sana verdim” denilmesidir. İkinci perde ise kurulan o yapının Diyarbakır’a doğru hamle yapmasıdır. Bu proje gerçekleştiği zaman Türkiye; İran’dan, Irak’tan, Suriye’den ve Rusya’dan kopar, yalnız kalır. Yalnız kalan Türkiye’nin tepesine çullanıp Diyarbakır’ı o yapıya katma koşulları doğar. Halep’i almak bir vizyon olarak sunuluyor olabilir ama bu coğrafyadaki dengeleri bozmak, doğrudan Amerikan planına hizmet eder. Bölgeyi böldüğünüz zaman bundan Amerika ve İsrail dışında kimse yararlanamaz. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya beraber olmak zorundadır.
Suriye ile normalleşme konusu ise çok daha kritiktir. Mısır ve BAE ile normalleşmemiz, Amerika’nın Kürdistan planını doğrudan önlemiyor; ancak Suriye ile normalleşme, bu planın önünü kesiyor. Bu yüzden Türkiye’nin Suriye ile yakınlaşmasının karşısında Amerika, Avrupa ve İsrail gibi büyük güçler var. Tam Türkiye ve Suriye birbirine yaklaşıyorken sahneye HTŞ çıktı ve normalleşmenin önü kesildi. AK Parti çevresindeki bazı kesimlerin İdlib’deki yağmalara göz yumması ve HTŞ’nin burada beslenip büyümesine izin verilmesi bu süreci zorlaştırdı.
Lübnan’daki ateşkes ile Suriye’deki hareketliliğin aynı güne denk gelmesi tesadüf değildir. İsrail, Lübnan cephesinde batağa saplanmıştı; orada ateşkes sağlayarak kuvvetlerini kuzeye, yani Suriye’ye kaydırma şansı elde etti. Bu, Ukrayna’dan başlayıp Yemen’e kadar uzanan tek bir cephedir. Devlet Bahçeli’nin Esad’a karşı aldığı tutum ile İsrail’in Esad’ı yıkma hedefinin aynı cepheye düşmesi çelişkidir. Türkiye, Esad’ı yıkmak yerine iki devletin işbirliğiyle terör örgütlerini temizleme yolunu seçmelidir. Düğüm noktası burasıdır; Rusya, İran ve Suriye terörün tüm unsurlarıyla (PKK/YPG ve diğerleri) temizlenmesini isterken, Türkiye bu konuda maalesef net bir duruş sergileyemedi. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programında TV5 Ankara Temsilcisi Mustafa Yılmaz ve Engazatya Genel Yönetmeni Nuray Başaran ile birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltiyoruz. Son 20 dakikalık dilime girdik.
Mustafa Bey, sözü size bırakalım.
“Ben normallaşmayla ilgili soruyu merak ediyordum ancak Başkanım, sormadan geçmeyelim; bugün ilk kez yaşanan bir krizle dünya tanıştı. Güney Kore’de bir darbe girişiminden bahsediliyor, takip edebildiniz mi? Neler söylersiniz? Bölge hep darbeler, iç karışıklıklar ve kaotik ortamlarla gündeme geliyor ancak dünyayı genel bir çerçevede nasıl görüyorsunuz? Bir taraftan güçlenen Asya’dan bahsediyoruz ama diğer taraftan istikrarsızlaşan bir Asya’ya mı gidiyoruz? Güney Kore’deki bu durum gündem oldu; hatta ‘Halep 82, Musul 83 iken hızını alamayıp Seul’e kadar işi götürenler olacak’ şeklinde ironiler yapılıyor. Dünyada eksenler gerçekten değişiyor mu?”
“Yükselen yeni bir uygarlık var. Çin ve Hindistan, dünya ekonomisinin büyümesine en büyük katkıyı sağlayan ülkeler. IMF, Dünya Bankası gibi kurumların 2030 projeksiyonlarına baktığımız zaman; Çin’in satın alma gücü paritesine göre 64 trilyon dolar, Hindistan’ın 43 trilyon dolar, Amerika’nın ise 31 trilyon dolar üreteceği öngörülüyor. Yani 6 yıl sonra Amerika, Çin’in yarısı kadar bile üretemez duruma gelecek ve Hindistan’ın da arkasına düşecek. Asya yükseliyor, bu bir gerçek.
Güney Kore ise coğrafi olarak Asya’da olsa da siyasi olarak Atlantik’te, yani Amerika’nın çok güçlü olduğu bir noktada duruyor. Amerika oradaki milletin dini yapısını bile değiştirmiş; Kore Savaşı’ndan sonra halkın büyük bir kısmını Hristiyanlaştırmış. Ben Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne dört beş kez gittim. İki ülke arasında denizden denize 400-500 kilometre boyunca bir duvar var. Güney Kore tarafı yoksullaştıkça Kuzey Kore’ye sempati duyan kitleler oluştu. Oradaki halk hareketlerinin kabardığını görüyoruz ama darbe olduğunu sanmıyorum; mevcut iktidarın ilan ettiği bir sıkı yönetim ve buna karşılık halk ayaklanması var. Arkalarında Japonya ve Amerika olduğu için orada darbeye müsaade etmezler, halk hareketini bastırmaya çalışacaklardır.”
“Ben bir soru sormak istiyorum. Demokratik ülkelerde iktidarlar tıkandığında veya yanlış yaptığında muhalefet politika üretmek ve halka ümit vermek mecburiyetindedir. Bugün Türkiye’nin geldiği noktada ana muhalefetin ürettiği bir politika var mı? Onları nerede görüyorsunuz?”
“Ana muhalefetin politikalarını Amerika Birleşik Devletleri üretiyor. CHP’nin kendi geleneklerine, bağımsızlığına ve bütünlüğüne bağlı bir politikası yok. CHP, PKK ile ittifak halinde; yani DEM Parti ile beraber. DEM ile ittifak demek, PKK ile ittifak demektir. Ekonomide de Atlantik’ten dayatılan programları benimsiyorlar. Ana fikirleri; Tanzimatçılar gibi batıdan sermaye çekecek bir hukuk sistemi kurmak. Ancak CHP’nin Türkiye’de iktidar olma şansı yok, çünkü halk PKK’nın ortak olduğu bir hükümete razı olmaz.”
“Ancak yerel seçimlerde ‘değişim’ diyerek görevi devralan CHP yeni yönetimi ciddi bir başarı elde etti, erken seçim istiyor ve iktidara yürüdüğünü söylüyor. Milyonlarca insanın oy verdiği bir partiyi bu kadar rahat terörle ilişkilendirmek çok iddialı değil mi?”
“Milyonlarca insan, devletimizin zaafı yüzünden yanlışlıkla oy veriyor. PKK ile birlikte hareket etmek tek başına kapatılma sebebi değilse de siyasi bir gerçektir. DEM Parti, PKK’nın kolu, dili ve elidir. Bunu görmeyen var mı? DEM Parti belediyeleri PKK’ya hizmet veriyor, imkânlarını tahsis ediyor. Bunu bütün Türkiye görüyor ama devlet zaaf içinde. Anayasa Mahkemesi, terör örgütünün yasal parti kurmasına razı oluyor ve üstüne devlet hazinesinden milyarlarca lira para veriyor. Mehmetçiğe kurşun sıksın diye PKK’ya para veriyoruz. Devlet zaafı dediğimiz budur. Eğer PKK’nın partisi kapatılmayacaksa Anayasa’nın ilgili maddeleri niçin var? Ben bu işin uzmanıyım; 68 yılında siyasi partilerin kapatılması üzerine doktora tezimi yazdım.”
“Anayasa konusu açılmışken, güncel bir tartışma olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adaylığı hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“Anayasal olarak iki defa Cumhurbaşkanı olmuş birinin bir daha aday olabilmesi için anayasa değişikliği gerekiyor. Ben mecliste olsam bu değişikliğe oy veririm. Niye önü kesilsin? Millet istiyorsa Tayyip Erdoğan tekrar aday olabilir, buna millet karar versin. Büyük bir mücadele konusu yapmak yerine millete bırakmayı daha doğru buluyorum.”
“Gelinen noktada kayyum atamalarını önemli buluyorsunuz ancak CHP’nin İstanbul’daki bazı ilçe belediyelerine de kayyum atanacağı konuşuluyor. Buna ne dersiniz?”
“Bir ülke, kendi bölünmesi karşısında tepkisiz durabilir mi? Belediye imkânlarını, ekskavatörlerini, cenaze arabalarını ve parasını PKK’ya teslim eden, yarı askeri güçler oluşturan belediyelere Türkiye nasıl tahammül etsin? Topyekûn devletin bütün imkânlarıyla ve halkı seferber ederek bir terörle mücadele gereği var. Devlet, HDP’yi/DEM’i kapattığı zaman bu tartışmalar da biter. Türkiye’de PKK’nın yeri mezardır. Eğer PKK’nın yeri mezar olmazsa, şehit cenazelerinde sahtekârca kara gözlükler takıp nutuk atmaya devam ederiz. Ya PKK hapiste olur ya da Vatan Partisi. İkisi birden serbest olamaz. Ya Şeyh Sait’in heykeli Atatürk heykelini oradan kaldırır ya da Atatürk heykeli Şeyh Sait’in heykelini kaldırır. Türkiye’deki abeslik budur.” Atatürk gitmiş, onu ezmiş. O iki heykel birbirine bakar mı? O heykellerden biri diğerini devirir. Türkiye’nin bugün yaşadığı problem bu. Diyarbakır’da Şeyh Said gibi isimler veriliyor caddelere; olur mu? Bir yanda Mustafa Kemal Bulvarı, öbür yanda Şeyh Said ismi. İki bulvar yan yana yaşayabilir mi? Bir bulvar diğerini yok eder. Ya o bulvar kalır ya da öbür bulvar kalır. Türkiye öyle bir süreçte. Yani PKK geldiği zaman orada Mustafa Kemal Bulvarı kalacak mı? Öyleyse Mustafa Kemal Bulvarı, o Şeyh Said caddesini ortadan kaldıracaktır. Veyahut da Tunceli’de Seyit Rıza’nın heykeli Atatürk’ün karşısında durmayacak; duramaz. Türkiye’de böyle bir liberalizm, böyle bir hürriyet dünyada yok. Hangi vatan düşmanının başka ülkelerde heykeli var?
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, özellikle Esenyurt Belediye Başkanı’na kayyum atanmasından sonra bu iddianameyi hazırlayan ve soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’i, Zekeriya Öz’e benzetti ve “Onun sonu gibi sonunuz olacak” dedi. Birbirinin düşmanı Zekeriya Öz ile Akın Gürlek aynı olabilir mi? Zekeriya Öz vatanseverleri içeri attı, İstanbul Başsavcısı ise vatana kastedenleri içeri atıyor. Bu ikisi aynı kategoride değil ki. Zekeriya Öz, Amerikan projesiyle bizi hapse attı. Biz de ne dedik? “Biz çıkacağız, siz olacaksınız” dedik ve gerçekten de hapse atıldılar. İkisi aynı mı? Bunu birkaç kez isim vererek tekrarlıyor; bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün büyük bir aldatmaca var. Bu liberalizm olmaz. İki tane kuvvet savaşıyorsa biri diğerini yok edecek. Yani ya PKK’ya özgürlük olacak Türkiye’de ya da Türkiye’ye özgürlük olacak. PKK’ya özgürlük tanırsanız Türkiye gider. PKK geldiği zaman Türkiye kalacak mı? PKK geldiği zaman Trakya’yı almayabilir belki ama bugünkü Türkiye kalmaz. “Türkiye’yi parçaladığınız zaman Fırat’ın ötesi onların oldu” derseniz öyle olmaz; Türkiye bir İsrail olur. Türkiye’yi parçaladığınız zaman Ankara kalmaz. Diyarbakır’ı verdiğiniz zaman Ankara’yı da verirsiniz, başka türlü verirsiniz. FETÖ’cüler gelir, Ankara’ya oturur; o da Türkiye olmaz. Özgür Özel çok ithamlarda bulundu, “Bu Akın Gürlek sarayın celladıdır, seyyar giyotindir” dedi. Tabii, o bulunduğu mevziden konuşuyor. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı PKK’nın yanından konuştuğu için öyle diyecek tabii.
Şimdi “Çıkış Yolu” programında her hafta bir kitap ve bir müzik bölümü oluyor. Suriye’yi çok konuştuk; ben Suriye’yi iyi tanıyan arkadaşlarıma “Bize bir müzik önerin” dedim. Filizpaşa Çimen’den geldi; Çimen Hanım gönderdi: “Günaydın Suriye.” Bir de Filistin’i konuştuk. Benim yeni bir kitabım çıktı: “Filistin Cephemiz”. Bu hafta kendi kitabımı, biraz mahcup bir şekilde de olsa tanıtmak istiyorum. 40-50 yıllık Filistin konusundaki süreçleri inceleyen ve sonunda Lübnan’daki Filistin kamplarında şehit olan 9 arkadaşımızı anlatan bir çalışma. İsrail tarafından bir deniz çıkartmasıyla Nahr el-Bared’de şehit edildiler. Mehmet Eymür, Ergenekon sürecinde resmen “Ben Doğu Perinçek’in sekiz arkadaşını İsrail’e bildirdim ve öldürttüm” dedi. Bunlar zabıtlara geçti. MİT’in içindeki bir klik, Mossad’a bilgi verdi ve İsrail, deniz piyadeleriyle çıkartma yaparak arkadaşlarımızı şehit etti. 2-3 tanesi kurtuldu, bir arkadaşımızı da esir edip götürdüler. Kitabın sonunda bunlarla ilgili bilgiler de veriyorum. Şunu söylemek istiyorum: Bizim Filistin’e vefa senedimiz kanla yazılmıştır. Vatan Partisi, Filistin cephesinde aralarında Merkez Komitesi üyemiz Bora Gözen’in de bulunduğu dokuz arkadaşını vermiştir. Bu vesileyle onları da anmış ve teşekkür etmiş oluyoruz.
TV5 Ankara Temsilcisi Mustafa Yılmaz’a, Hazırlayan Nuray Başaran’a ve Sayın Doğru’ya çok teşekkür ediyoruz. “Çıkış Yolu”nu, Suriye’den bir müzikle; “Günaydın Suriye” ile kapatıyoruz. “Güneşin günaydın Suriye diye doğduğunu duydum. Günaydın güzel ülke, güneşinizi kim söndürebilir?” Sözleri böyle devam ediyor. Suriye güneşinin hiç sönmemesi dileğiyle, “Çıkış Yolu”na iyi akşamlar diliyoruz.

