Radyo dinleyicileri, yepyeni bir “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Ben Çağdaş Cengiz; Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tevfik Kadan ile birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e sorularımızı soracağız.
Çağdaş Cengiz: Siz kimsiniz, Tevfik?
Tevfik Kadan: Ben de Ulusal Kanal Genel Müdürüyüm.
Çağdaş Cengiz: Tamam, niye kendinizi takdim etmediniz?
Tevfik Kadan: Kendimi biraz hızlı geçeyim dedim Sayın Genel Başkan. Hareketli bir dönemin içerisindeyiz. Ulusal Kanal ekranları da hareketli; az önce Rus stratejist Aleksandr Dugin ile röportajımız canlı yayında oldu. Şimdi de “Çıkış Yolu” ile izleyicilerimizin ve dinleyicilerimizin karşısındayız. Bugün çok önemli bir basın açıklaması yaptınız Sayın Genel Başkan. Suriye’deki mevcut durumu, yapılması gerekenleri ve çözüm önerilerinizi sıraladınız. İsterseniz Suriye’deki tablo ile başlayalım. Mevcut durum nedir ve Türkiye bu tablo içerisinde ne yapmalıdır?
Doğu Perinçek: Şu anda tablo tam yerine oturdu. Yani bütün kuvvetler artık herkesin gözünde gerçek mevzilerinde. Hatırlayacaksınız, bu harekâtın başlarında “Efendim, burada dış müdahale yok; Amerika, İsrail falan taraf değil” gibi ifadeler kullanılıyordu. Hatta maalesef bizim devletimizin birtakım resmi makamlarından bile bu tür ifadeler duyduk. Yani “Dış müdahale yok, arkasında yabancı güç yok” gibi iddialar ileri sürülüyordu. Bunlar, Türk milletinin bilincini karartan iddialardı. Ama şimdi artık her şey apaçık. İsrail, Suriye topraklarını işgal etmeye başladı. Güneyden girdi; Golan Tepeleri’ni, Cebel el-Şeyh’i (Hermon Dağı), Kuneytra’yı aldı. Öğleden sonra aldığım son haberlerde İsrail’in Şam’a 15 kilometre kadar yaklaştığını öğrendim. 15 kilometre dediğinizde, tankla 20 dakikalık bir mesafedir. Demek ki İsrail tankları Şam’a girecek noktaya geldi.
Bir diğer taraftan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kumandası altındaki Suriye Milli Ordusu’nun PKK’ya yönelik harekâtı çok önemli. Biz bunu olumlu buluyor ve destekliyoruz. Türkiye bu koşullardan yararlanmalı ve en azından kendi açısından bir tehdit olan, Amerika ve İsrail güdümündeki PKK’yı mümkün olduğu kadar temizlemelidir. Türkiye bu fırsatı değerlendiriyor ancak tablonun bütününe baktığımız zaman Suriye bölünüyor. Hem İsrail Başbakanı Netanyahu hem de ABD Başkanı Biden; “Bu operasyonu biz planladık, biz yürüttük, arkasında biz varız” diye açıkça dünyaya ilan ettiler. Yani maskeler atıldı.
Orada artık Suriye ile İsrail arasında bir savaş var. Bu savaşın ön cephelerinde İsrail ve Suriye bulunuyor. Bir tarafta Amerika ve İsrail, diğer tarafta Batı Asya’nın milli devletleri ve güçleri var. Arada ise Amerika ve İsrail’in kullandığı HTŞ, PKK/PYD gibi terör örgütleri bulunuyor. Türkiye’nin Suriye Milli Ordusu ile beraber hareket etmesi, Arapların içinden PKK’ya karşı bir kuvvetin çıkması olumlu bir şeydir. Sahadaki tablo artık taşların yerine oturduğu, mevzilerin belli olduğu ve hiç kimsenin konumu hakkında karışıklığın kalmadığı bir berraklaşmaya evrildi.
Özetle; bir yandan İsrail’in Suriye topraklarında hâkimiyet kurması, öte yandan PKK/PYD’nin Amerika desteğiyle belli alanları kontrol etmesi ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üzerine yürüdüğü güçleri Amerika’nın bombardımanlarla korumaya çalışması söz konusu. Amerika, 75 noktayı vurduğunu açıkladı. Bunlar hem PKK’yı korumak hem de Türkiye’nin önünü kesmek amaçlı askeri müdahalelerdir. Filistin halkı ve devleti de bu süreçte kuzeyden kuşatılıyor.
Tüm bu manzara karşısında Türkiye’deki Amerikancı, Batıcı medya “utanç duvarını” aştı ve açıkça zil takıp oynamaya başladı. Kardeş Arap halklarına karşı bu derece sadakatsizlik görülmemiştir. Mesela medyaya bakıyorsunuz, “Beşar Esad’ın sarayına girildi” diyorlar. Oraya iki kere misafir olarak gittim, gördüm; şehrin ortasında üç katlı, küçücük bir bina. Ne şatafat var ne de saray yavrusu. Bir devlet başkanı olarak son derece alçakgönüllü koşullarda oturduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bu televizyonların yaptığı, gazetecilik namusuyla bağdaşmaz; Türk milletini kandırmak ve dolduruşa getirmektir. Bu, istihbarat örgütlerinin ve psikolojik savaş merkezlerinin görevidir.
Çağdaş Cengiz: Sayın Genel Başkan, İsrail yaklaşık 320 noktayı bombaladı, Suriye’nin askeri altyapısı büyük ölçüde yok edildi. Cumhurbaşkanımız 1 Ekim 2024’te, İsrail’in Lübnan’dan sonraki hedefinin Suriye ve arkasından Türkiye olacağını söylemişti. Şimdi Suriye’ye girmiş vaziyette. Bu öngörüye rağmen mevcut durumdan bir memnuniyet duymak çelişki değil mi?
Doğu Perinçek: Sayın Cumhurbaşkanımızın o günkü öngörüsü çok isabetliydi. Ancak İsrail’in Lübnan’ı aşıp doğrudan Türkiye’ye gelmesi fiziksel olarak mümkün görünmüyor. Fakat PKK/PYD üzerinden kurulmaya çalışılan “İkinci İsrail” aracılığıyla Türkiye’nin sınırlarına dayanabilirler. Yaşadığımız süreç bu. İsrail, Suriye’nin tüm savunma gücünü ve tesislerini uçakları ve füzeleriyle yıktı; bunu HTŞ’nin yapması mümkün değil. Suriye, 13 yıldır süren savaş, ambargolar ve yaptırımlar sonucu zaten ağır tahribata uğramıştı. Şimdi bu devletin savunma imkânlarını elinden alarak, gelecekte vereceği “İstiklal Savaşı”nın önünü kesmeye çalışıyorlar. HTŞ gibi örgütlere ağır silahları vermemelerinin sebebi, onların kontrolden çıkabileceği korkusudur; ancak devleti silahsız bırakmak, Suriye’nin direniş kabiliyetini yok etme stratejisidir. Daha çok bundan dolayı o büyük tahribatın yapıldığını tahmin ediyorum. Son tahlilde tam hâkimiyet ve tam güdümünde bir yapı olmasını bununla mı garanti altına alıyor? Şu anda bakın, Suriye’de çok çeşitli iktidar odakları var ve onlar arasında da savaşlar olacak; yani orada savaş henüz bitmedi. Amerika ve İsrail, “Federasyon veya özerklik gibi tekil devlet olmayacak” diyor. Yani merkezi, millî bir devlet olmayacak. Diyelim bir federasyon kurulacak; o federasyonun içerisinde Sünni Arapların bir devleti, elinde silah olduğu için HTŞ’nin bir devletçiği, bir PKK-PYD devletçiği olacak. Bir avuçluk bir arazi de lütfedip Alevilere, Nusayrilere Akdeniz kenarında küçük bir alan bırakırlarsa belki o da olacak. Yani Suriye parçalanacak.
Ama bu parçalar birisi kalemi alıp harita çizerek paylaştırılmayacak. Herkes, “Burası benim toprağım, öbürü ‘Benim toprağım’ diyecek. Orada benim halkım var, öbürü ‘Benim halkım var’ diyecek. Sen buradan git.” diyecek. Arkasından su, nehirler, tarım arazileri, enerji kaynakları, petroller, doğalgazlar için kavgalar başlayacak. Su kıymetli, enerji kıymetli, verimli tarım arazileri kıymetli. “Dört parça yaptık, federasyon kurduk” demekle bitmiyor; her parça hangi araziye sahip olacak? Tabii bu sorunlar şimdi parçalanmış Suriye’nin önünde duruyor.
Lübnan’da yıllarca bir iç savaş süreci yaşandı. Oraya dayattıkları model bu. Öyle bir parçaladılar ki araya kan soktular. İntikam duyguları çok kuvvetli. Yaşayabilmek için suya, verimli araziye, fabrikalara, sanayinin bulunduğu yerlere sahip olman lazım. Bunların hepsi iç bölüşmede birer çatışma ve silahlı mücadele konusu. Suriye şu anda böyle bir sürece itiliyor.
Bunun aynı zamanda oradan göç etmiş insanların güvenli bir şekilde dönüşüne engel olduğunu hepimizin görmesi lazım. Türkiye’de birtakım reklamlar var; göçmenler ülkelerine, tarlalarına, dükkanlarına dönüyor diyorlar. Nasıl dönecek? Bombaların, füzelerin yağdığı, silahların konuştuğu bir ortama kim döner? Diyelim ki Halep’te 78 numaralı evine gitti, kapıyı çaldı; kim açacak? Açan adama “Ben buranın sahibiyim, terk et” mi diyecek? Elimde bavulla gittiğim zaman adam bana tekmeyi atıp kapıyı suratıma kapatıp “Defol” mu diyecek? Mülteciler ayrıldıktan sonra arazileri, evleri çeşitli unsurlar tarafından alındı. Fakirler, fukaralar girdi. Dolayısıyla çok derin bir asayiş ve huzur sorunu şu anda oranın gündeminde. Göçmenlerin bıraktığı dükkân kimin oldu, tarlayı kim sürüyor, evine kim girdi? Bütün bunları hesaba kattığımızda, Suriye’de yaşanan Amerikan-İsrail merkezli müdahalenin ne kadar vahim ve çözülmesi zor bir tablo bıraktığını anlayabiliyoruz.
1 Ekim 2024 tarihli Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklaması şu bakımdan önemli: Lübnan’a girecek, Suriye’ye girecek, Türkiye’ye gelecek… İlk bakışta dinleyenlerde, İsrail ordusu rap rap yürüyerek bizim Aynelarab sınırımıza kadar gelecek gibi bir imge oluşuyor. Ama öyle değil. İsrail’in Türkiye sınırına gelmesi, Suriye’nin bölünmesiyle ve PKK-PYD devletçiğinin kurulmasıyla olur. İsrail ordusunun en büyük zaafı insan kaynaklarının kısıtlı olmasıdır; 9,5 milyonluk nüfustan çoluğu, çocuğu, yaşlıyı, işçiyi çıkardığınızda askerlik yapacak nüfus son derece sınırlıdır. Dünyadaki Yahudi nüfusunun toplamının 15 milyon olduğu söyleniyor; kim döner asker olmak için? Ölümden korktukları apaçık ortada.
Suriye ordusunun Lübnan’ı, Suriye’yi geçip Türkiye sınırına dayanması söz konusu değildi. Ancak Suriye’de PKK gibi bir piyon kuvvetleri var. HTŞ’yi de kullandılar ama onlar PKK kadar sağlam, güvenilir bir piyon değil, kontrolden çıkabilirler. Önümüzdeki süreçte Suriye’nin İstiklal Savaşı ve bölge ülkelerinin mücadelesi durumu belirleyecek.
Netanyahu’nun açıklamaları çok açık; “Bu işin sorumlusu biziz” diyor. “Sorumlu” kelimesi bizde “kabahatli, suçlu” anlamında kullanılır ama o, “Bu süreci ben yönettim, Suriye’yi ben böldüm” diyor. Biden da aynı şekilde sahiplenerek, İsrail’in saldırısına yol verdiklerini ifade etti ve üç maddede pozisyonlarını sıraladı: Birincisi Suriyeli gruplarla iş birliği yapacaklar. İkincisi, Doğu Suriye’de istikrarı sağlamaya yardımcı olacaklar. Üçüncüsü, geçiş döneminde Suriye’den tehdit doğarsa Ürdün, Lübnan, Irak ve İsrail’i destekleyecekler. Dört komşu sayıyor; Suriye’nin beş komşusu var, Türkiye’yi saymıyor. Bu bir dil sürçmesi değil, Amerika’nın Türkiye’yi müttefik olarak görmediğinin bir ifadesidir.
Geçmişe bakarak bir sıra belirlenebilir: Irak’ı bölmek, arkasından Suriye’yi bölmek ve sonra sıranın Türkiye ve İran’a gelmesi. Saddam Hüseyin’in 2003’te devrilmesi ile Beşar Esad’ın devrilmesi neredeyse aynı model. Aynı psikolojik harekât, diktatör propagandası, “yalanlar, dolanlar” süreci… Aynı psikolojik harekât uzun yıllardan beri Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a karşı da yapılıyor. Onu da diktatör olarak göstererek karalıyorlar. Libya’da Kaddafi’ye de aynısını yaptılar. ABD, “2. İsrail” yani sözde Kürdistan planıyla sadece Türkiye’yi değil, bugünkü Türkiye yönetimini de hedef alıyor. Bunu 15-16 Temmuz darbe girişimiyle yapmaya çalıştılar, başaramadılar. Şimdi ise dışarıdan müdahale senaryoları gündemde. Yunanistan’daki Amerikan üsleri bu günler için kuruldu.
Ben Sayın Cumhurbaşkanımızı Saddam Hüseyin veya Kaddafi ile aynı kategoriye koymuyorum. Ancak ABD, “yıkılacak devlet başkanları” statüsünde onun adını belgelerde zikrediyor. RAND Corporation’ın 260 sayfalık raporunda, Tayyip Erdoğan’ı devireceklerini açıkça ilan ettiler. Bunu gizli arşivlerden değil, kendi internet sitelerinden buluyoruz. NATO tatbikatında hedef tahtasına Mustafa Kemal Atatürk ile beraber Recep Tayyip Erdoğan’ı koymaları da bunun bir parçası. Seçimlerde CHP’yi desteklemeleri, fonlar aktarmaları belgeleriyle açık.
Sormak isterim: Suriye’ye dönük saldırının, Trump’ın seçildiği ama henüz görevi devralmadığı, Biden’ın yetkili olduğu bu geçiş sürecinde sonuçlanması ve Ukrayna’ya uzun menzilli füze yetkisinin verilmesi ne anlama geliyor? ABD açısından bu cüretli ve radikal hamlelerin, Trump göreve başlamadan önce yapılmasının sebebi nedir? Şimdi bakın, tabii bunların da zamanlama açısından bir etkisi olduğu açık. Ama esas mesele şu: Türkiye ile Suriye’nin iş birliği yapması koşulları vardı. Yani her an Türkiye ve Suriye bir askerî iş birliği yapıp orada PKK’yı, YPG’yi yok etme harekâtına başlayabilirlerdi. Bu, Amerika’yı çok korkutan bir olaydı ve oraya doğru gidiyordu. Gecikmenin ne kadar pahalıya mal olduğunu şimdi anlayabiliyoruz. Onu konuşmayalım, artık geriye bakmıyoruz.
Amerika hangi takvimde, hangi zamanda bu harekâtı başlattı, düğmeye bastı? Tabii “İsrail’in de biz izin verdik, yürüdü” diyorlar. Amerika’ya “biz beraberiz” diyorlar. Hangi koşullarda? Türkiye ile Suriye anlaşıyor; yanlarında İran ve Rusya da var. Bu tablo, Amerika’nın iflası ve İsrail’in felaketi olurdu. O felaketi bu şekilde önlemiş oldular. Yani onlar bir ön atak yaptılar. Bizim cephe zamanlamada ağır kaldığı ve gerekli girişimde bulunamadığı için, karşı taraf bu ihtimali bertaraf etti. Bu daha önemli.
Ukrayna olayı da yine bu işle bağlantılı değerlendirilebilir. Şöyle ki: Ukrayna’ya uzun menzilli füzeler verildiği zaman Rusya ister istemez ne yapıyor? Kendisine Ukrayna cephesinden gelecek Batı menşeli uzun menzilli füzelerin tehdidine odaklanıyor, kuvvetlerini buna göre düzenliyor. Dolayısıyla Doğu Akdeniz ve Suriye’deki direnişe yardımdan bazı fedakârlıklar yapmak durumunda kalıyor. Sonuç itibarıyla Rusya’yı Doğu Akdeniz ve Suriye mevzisinden uzaklaştırmak veya odağını Ukrayna cephesine yoğunlaştırmak için o uzun menzilli füzelerin verildiğini söyleyebiliriz. Orada çok çetin bir savaş sürüyor; bir gecede 500 Ukrayna askeri öldürüldü, ciddi bir savaş hali var.
Ankara’daki bazı yetkililer, Suriye sahasındaki terör tehdidini gündeme getirdiğimizde şöyle bir savunma yapıyorlar: “Suriye’nin doğusundaki Deyrizor, Rakka gibi kentler esas olarak Arap aşiretlerden oluşuyor, yüzde 70-80 oranında Arap aşiret. Kürtlerin burada bir insan gücü yok. Amerika’nın zoruyla YPG bayrağı altındalar. Biz eğer yeni Suriye hükümetinde istikrarı sağlar, imar yardımları yaparsak -hatta belki Türk savunma sanayii Şam’a yardımlar yapabilir- bunları PKK’yı bitirmede ortaklaşa kullanabiliriz ve birliği sağlayabiliriz.”
Bakın, bu işin ciddiyetinin farkında olmayan, ertelemeci, hatta plan bile denemeyecek fikirlerdir. Bunların yerine Türkiye’nin bugün yapacağı tek bir iş var: Türk Silahlı Kuvvetleri, sadece Suriye Milli Ordusu aracılığıyla değil, doğrudan doğruya kendi öz kuvvetleriyle, hava ve kara unsurlarıyla araziye girmeli; PKK’yı bulduğu yerde tepelemeli ve tasfiye etmelidir. “Arap aşiretlerini kullanırız” demek, işi yokuşa sürmektir. En sonunda iş yine Mehmetçiğin canına ve kanına kalacak. Ayrıca PKK oradaki hakimiyetini pekiştirirken, otoritesini yayarken ve nüfus taşırken “aşiretleri getireceğim” demek sorunun ciddiyetiyle uyumlu bir tavır değil.
Beyaz Saray Sözcüsü Kirby’nin verdiği bir brifingdeki notları inceleyelim. Kirby, “Türklerin meşru terörle mücadele tehdidi ve vatandaşlarını savunma hakkı var, NATO müttefiki Türkiye çok önemli, bu hakları tanıyoruz” diyor. “Ancak bizim çıkarlarımız IŞİD’i hedef almak yönünde, bu da SDG (PKK) ile ortaklık yapmayı gerektiriyor” diye ekliyor. İşin özeti şu: Amerika diyor ki “PKK benim gücüm, onun orada görevleri var; sen onun üzerine yürürsen o görevlerini yapamaz.” Zaten Amerikan uçaklarının gerçekleştirdiği bombalamalar da PKK’yı korumaya ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin önünü kesmeye yönelik.
Burada Türkiye’yi uyutan, yöneticilerini ve Türk milletini aldatan ifadeler var. Amerikalılar, “bakın NATO’lu dostlarımız ne kadar anlayışlı” diyerek Türkiye’nin kararlılığını bozmaya çalışıyor. Ama herkesin sahada gördüğü gerçek şu: Amerika PKK’nın arkasındaki güç, PKK da Amerika’nın kara kuvveti ve stratejik piyonudur. 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana 33 yıldır Amerika PKK’yı açıkça yönetiyor ve ateşe sürüyor.
(Suriye’nin kuzeyinde bir Türkmen bölgesi kurulması söylemlerine gelince:) Bu, oltaya takılan bir yemdir, bir zokadır. Bu, Türkiye’nin Suriye’nin siyasi birliğini ve toprak bütünlüğünü gözden çıkarması, “bölünmeyi kabul ettim, ben de bir parça koparayım” demesidir. Bu çok yanlış ve tehlikelidir. Türkiye’nin alacağı tavır, Suriye’nin siyasi birliğinde yani tekil devlette ısrar etmektir. Tekil devlet; federasyonun ve özerkliğin olmadığı, merkezi otoritenin bölünmediği bir yapıdır. Federasyon veya konfederasyon çözümleriyle devlet egemenliğinin ve otoritesinin paylaşılması, yerel yönetimlere devlet otoritesi tanınması kabul edilemez. Tek bir merkezi otorite, milli devletlerin temelidir. Ancak çok etnik gruplu ve çok mezhepli toplumlarda “Hoşgörülü olalım, kucaklamak için federasyon veya konfederasyon kuralım, hiç olmazsa özerklik verelim” dediğiniz anda PKK devletçiğini meşrulaştırmış olursunuz.
Beşer Esad zamanında da kurulmaya başlanan bu yapı, Amerika’nın kışkırttığı iç savaşın bir sonucuydu. Şimdi ise Suriye Merkezi Devleti’nin otoritesi tamamen ortadan kaldırıldı; bir devletsizleştirme ve ordusuzlaştırma süreci yaşanıyor. Sonuç itibarıyla orada bir PKK devletçiği kuruluyor ve bu yapı federasyonla ya da özerklikle meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bunun sonucu; o devletçiğin vergi toplaması, silahlı güçler inşa etmesi ve petrol gibi kıymetli arazileri ele geçirerek PKK’ya büyük mali imkanlar sunmasıdır. Türkiye olarak buna kesinlikle razı olmamalıyız.
“Türkmeneli olsun, bizim de bir devletçiğimiz olsun” yaklaşımı, PKK’nın varlığını da kabul etmek anlamına gelir. Çünkü burada zor olan Türkmeneli projesi, kolay olan ise PKK’dır. Bu hata Irak sürecinde de yaşandı. Amerika’nın Irak saldırısından önce Türkmen örgütleriyle bildiriler yayımladık, Amerika’ya Türkmenlerin haklarını savunduk; ancak “Türkmeneli” bir zokadır. Bizi bununla aldatıyorlar, o Kürdistan’ı kurmak için bir yemdir. Nihayetinde Türkmenlere verdikleri koltukları bile aldılar. Bazı milliyetçilerimiz bu şekilde avlanıyor; Türklük adına Amerikancılık seçeneğine zorlanıyorlar. Bu iddialar, Türkiye’nin Diyarbakır’ını tehdit eden PKK devletçiğinin meşruiyet zemini haline getirilmektedir.
Mevcut yayın organları, “Türkmeneli zokası”, “göçmenlerden kurtuluyoruz zokası”, “diktatör yıkıldı zokası” gibi farklı kesimlere özel yalanlarla toplumu yönlendiriyorlar. Adeta utanç duvarını aşıyorlar.
Arap dünyasındaki Cemal Abdülnasır, Kaddafi, Saddam ve Beşer Esad gibi liderlerin temsil ettiği Baas ideolojisi, özünde bir Arap sosyalizmidir ve Kemalizmin bir kopyası niteliğindedir. Baas, bölgemizde emperyalizme karşı bir bayrak olmuştur. Türkiye’deki bazı kibirli çevrelerin, “Arap Kemalizmi” ifadesine karşı tepki göstermesi yanlıştır. Her milletin devrimci birikimi kendi şartlarına göredir. Baas; milliyetçi, sosyalist, halkçı, laik ve cumhuriyetçi bir programdır; bizim altı okumuza benzer.
Beşer Esad’ın Türk düşmanı olduğuna dair iddialar ise gerçeği yansıtmamaktadır. Suriye’de Türk kökenli birçok isim yüksek kademelerde görev yapmıştır; Genelkurmay Başkanı Hasan Türkmani buna en büyük örnektir. Orada Türklere karşı bir düşmanlık değil, aksine itibarlı bir konum söz konusudur.
İsrail’in Suriye’de kamu kurumlarını, arşivleri ve tapu kayıtlarını vurması, hedef ülkeyi devletsiz ve ordusuz bırakma stratejisinin bir parçasıdır. Nüfus ve mülkiyet kayıtlarını yok ederek kamu düzenini tasfiye ediyorlar. Bir millet ordusuz kaldığında namusunu, malını ve canını koruma yeteneğini kaybeder; düşman karşısında köle durumuna düşer. İsrail, dünya tarihindeki en acımasız işgalcilerden ders almış bir devlet olarak hareket ediyor. Filistin meselesini unutturup İsrail’i bölgede daha da güçlendiren bu durum, Suriye düşmanlığının aslında İsrail dostluğu olduğunu kanıtlıyor.
Suriye’de istikrarın yakın dönemde sağlanması ve çatışmaların durması şu anki parçalanmışlık tablosunda mümkün değildir. Suriye toprakları bölündüğü an; su, enerji ve verimli tarım arazileri uğruna kavgalar kaçınılmazdır. PKK ise hem Amerika’nın hem İsrail’in stratejik piyonudur ve onlardan aldığı destekle ayakta durmaktadır. İster Kamışlı’da ister başka bir yerde olsun, bu saflar artık netleşmiştir. “Ama bölgedeki bizim esas gücümüz PKK” diyorlar. Obama’dan beri bunu söylüyorlar. Obama zamanında “Bölgedeki bizim esas müttefikimiz Türkiye değil, Kürt örgütleridir” diye açıkça ifade ettiler.
Peki efendim, şu soru hep gündeme geliyor: “Irak bölündü, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, yani Kürdistan kuruldu. Fakat Türkiye’nin burayla ilişkileri iyi. Önümüzdeki dönemde Türkiye, Suriye Kürdistan’ı ile de Erbil’de bugün kurduğu ilişkiye benzer bir ilişki kuramaz mı? Böyle bir istikrar ortamı olmaz mı? İlla savaşmak ve çatışmak mı gerekiyor?” Türkiye himayesinde Kürdistan planı bu. Evet, diyelim ki Türkiye’nin Erbil ile ilişkileri iyi ama unutmayalım, 2016 yılı Eylül ayında orada referandum yapılıp bağımsız bir Kürdistan ilan ediliyordu. Ben de o sırada Tahran’daydım. İranlı yöneticilerle, Ali Ekber Velayeti ile çalışma yaptık. Türkiye’nin, İran’ın ve Irak’ın birlikte hareket ederek o referandumu ve Kürdistan’ın bağımsızlık girişimini bozguna uğratmasını sağladık.
Peki, Barzani diyelim ki Türkiye’nin himayesinde, Türkiye’nin kontrolünde bir güç. Ama Türkiye’nin kontrolündeyse neden kendi bürolarında, Tahran’a kadar uzanan Kürdistan haritaları var ve “Biz Kürdistan planından hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz” diyorlar? Yani dengeler nedeniyle bazen Türkiye’nin üzerinde bir kontrolü olabilir ama dengeler bozulduğu zaman, ona göre hesap etmemiz lazım. Bakın, dengeler bozulunca Suriye’nin başına neler geldi? Türkiye’ye yönelik tehditleri de o dengeler ve dengelerin bozulduğu durumlar üzerinden çok iyi anlamamız lazım. O dengelerin bozulmasına göre yığınaklar var. Diyelim ki Ege kıyılarına, Amerika; Yunanistan kıyılarına üslerini kurmuş, tanklarını getirmiş, uçaklarını getirmiş, deniz kuvvetlerini getirmiş. Doğu Akdeniz’de yine Türkiye’ye yönelik manevralar yapılıyor. Dolayısıyla Amerika burada dengelerin bozulduğu durumlara göre hazırlanıyor. Suriye’de de, Irak’ta da bunu gördük. O durumlara bizim hazır olmamız lazım. Yoksa Irak’ta yaptığımız gibi burada da yaparız ama durum gittikçe büyüyor. “Kendi yonttuğun kazık sana batar” bir süre sonra. O kazığı sen yontarsın veya yontulmasına izin verirsin, ondan sonra o kazık sana batar.
“Önümüzdeki dönem bir konfederasyon öngörüyor musunuz, Kuzey Irak’la Kuzey Suriye arasında?” Bu hemen olur, yani çok hızlı bir şekilde olur.
Şimdi yine bir izleyicimiz bir soru sormuş, onu size aktaracağım. Ardından Cumhurbaşkanı’nın bugün yaptığı bir açıklama var, onu da onunla birlikte soracağım; ikisi birlikte daha anlamlı olacaktır. Hakan Aydoğdu sormuş: “İsrail Şam’a doğru ilerlerken ve Suriye’yi işgal ederken neden Türkiye’yi yönetenlerden bir karşı duruş gelmiyor? Neden İsrail’e savaş ilan etmiyor?” Cumhurbaşkanımızın yaptığı açıklama şu: “Suriye halkının özgürlüğüne, yeni Suriye yönetiminin istikrarına, kadim Suriye topraklarının bütünlüğüne yönelik her saldırı karşısında, Suriye halkı ile birlikte bizi de bulacaktır. Bu saatten sonra Suriye’nin bir kez daha bölünmesine izin veremeyiz. Ülke topraklarının yeniden bir çatışma alanı haline gelmesine asla rıza gösteremeyiz. Kardeş Suriye halkının evlerine geri dönüşünü engellemeye yönelik hiçbir adımı, hiçbir kışkırtmayı kabul edemeyiz. Birilerinin sırtını dayadığı güçlerden aldığı cesaretle, fanatik inançları, sapkın ideolojileri, hastalıklı hayalleri uğruna bölgemizi kana ve ateşe bulamasına seyirci kalmayacağız.”
Tabii Sayın Cumhurbaşkanımızın bu mevzilenmesi sağlıklı ama gecikmiş bir mevzilenme. Hakan Aydoğdu diyor ki; “Niye Şam’a ilerleyen İsrail’i Türkiye gidip orada durdurmuyor?” Türkiye, bundan bir hafta önce o saldırıyı gidip durdurabilirdi. Yani İsrail’in Şam’a girmesini beklemenin bir manası yok. Eğer Türkiye, Suriye’nin bölünmesinde İsrail’in birtakım mevziler kazanmasına karşı ise, bunu İdlib’den o HTS kuvvetleri çıkıp Halep’e saldırmaya başladığı zaman yapmalıydı; Türkiye ona müsaade etmemeliydi. HTS, hiçbir şekilde Türkiye’nin izni dışında bir kabiliyete sahip değil. Türkiye “Dur, giremezsin” dediği an yürüyemezlerdi. Şimdi peki, Türkiye’nin HTS üzerinde o kontrolü yok mu? HTS tamamen Türkiye’nin kontrolünden çıktı. Bakın, HTS gelip Şam’a oturdu mu, onu Türkiye kontrol edemez. İdlib’deyken kontrol edebilirdiniz çünkü size muhtaçtı. İdlib’de tek komşusu bizdik. Yalnız komşuluk açısından değil, her konuda size muhtaçtı. Üflediğiniz an giderdi; ayrıca orada iktisadi beraberlikler, çıkar ortaklıkları, siyasi bağlar vardı. Türkiye, onun ezilmesine müsaade etmiyordu.
Rusya, Suriye ve İran “Bütün bölgedeki terör örgütlerini temizleyelim” diyorlardı. Ben bu işin merkezindeyim. Hatta bu plan tamamen Vatan Partisi’nin planıdır: Türkiye, Rusya, İran ve Suriye iş birliği yapsın, bölgedeki terör örgütlerini temizlesinler. Burada problem nereden çıkıyordu? “Beşar Esad uzatılan eli tutmadı” diyorlar, hayır öyle değil. Beşar Esad diyordu ki: “Bu HTS türünden, İslamcı geçinen ama İslam düşmanı, DAEŞ kökenli terör örgütlerini de temizleyelim. PKK’yı temizleyelim ama öbürünü de temizleyelim.” Sorun buradaydı. Şimdi Türkiye, onların İdlib’den çıkıp Halep, Hama, Humus ve Şam’a kadar gelmesine izin verdikten sonra bilmiyor muydu? AK Parti iktidarı; İsrail’in güneyden, HTS’nin kuzeyden Suriye topraklarına gireceğini biliyordu. Suriye devlet otoritesinin kalktığı ve Suriye ordusunun tamamen dağıtıldığı koşullarda İsrail’in oradan harekete geçeceği belliydi.
Türkiye’nin o kabiliyeti olduğu söylenemez çünkü ta güneye, Şam’a kadar Türk ordusu inecek. Bu, elini kolunu sallayarak Ankara’da, İstanbul’da yürümeye benzemez. Orada Amerika’nın silahlı güçleri var, İsrail’in silahlı güçleri var, HTS var, PKK var vesaire. Dolayısıyla Türkiye hükümeti başından büyük hata yaptı. İdlib’den HTS’nin çıkmasına izin verilmemesi gerekirdi. Şu andan itibaren de Türkiye bütün dengeleri değiştirecek kabiliyete sahip. Fakat burada öncelik, PKK’yı ve PYD’yi temizlemektir. Orada Suriye Milli Ordusu’nu değerlendirmek iyidir, doğrudur; onlar Suriye devlet ordusundan ayrılmış unsurlardır ve Suriye’nin birliği, bütünlüğü bakımından savaşıyorlar. Helal olsun, yolları açık olsun. Ama Türk Silahlı Kuvvetleri de bugünler için kuruldu. Türk Silahlı Kuvvetleri daha kesin, daha kararlı ve daha hızlı sonuçlar almak için devreye girmelidir. Türkiye, Türk Silahlı Kuvvetleri araziye girdiği zaman birçok sorun kansız halledilir. Türkiye’nin Hava Kuvveti, Kara Kuvveti, Deniz Kuvveti karşısında böyle bir direnme kabiliyeti yoktur. Ama “Şam’a giren İsrail’i durduracağım” derseniz, karşınıza Amerika ve İsrail çıkıyor. PKK ile mücadele ederken Amerika ve İsrail ile dolaylı mücadele ediyorsunuz; doğrudan cepheden hedefe almıyorsunuz. Amerika ve İsrail’in Türk ordusunu doğrudan karşısına almaktan korktuğu bir durum var. Ama doğrudan İsrail’in üstüne hücum ettiğinizde başka bir tablo ortaya çıkar. Doğru olan şudur: Türkiye PKK’nın üzerine yürür, Amerika onu korumaya çalışır. Doğrudan Amerika’ya hücum etmemek, onun piyonlarına hücum etmek, Amerika’yı sınırlayan bir taktiktir.
Ayhan Demir sormuş: “Bahçeli’nin Ecevit hükümetini yıkmada üstlendiği görevle bugünkü konumlanışı ve Suriye’deki gelişmeler birbiriyle uyumlu değil mi?” Evet, çok uyumlu. Bahçeli, Ecevit hükümetini yıktı ve Amerika’nın planladığı AK Parti iktidarının kurulmasına yol açtı. Şimdi de AK Parti hükümetini yıkacak bir eyleme girdi. Bakıyoruz, MHP’nin oyları yarı yarıya düştü, AK Parti oylarını da ciddi olarak aşağı çekti. Bunun böyle olacağını da biliyordu. Suriye’nin bölünme koşullarını Türkiye’nin bölünmesiyle uyumlandırıyor. Bugün Tayyip Erdoğan hükümeti devrilecek olsa, CHP merkezli, PKK’nın iştirakı ile bir hükümet kuracak olursanız, o Türkiye’nin bölünmesini pat diye önümüze getirir. Onun için bir seçenek oluşana kadar; yani Vatan Partisi’nin, MHP ve AK Parti’den milli güçlerin, hatta CHP’nin içindeki millilerin katıldığı “Üreticilerin Milli Hükümeti” projesi elle tutulur hale gelene kadar bu iktidarı devirmek, Amerika’nın istediği o Atlantikçi güçleri getireceği için kısa vadede önlememiz gereken bir süreçtir.
Zafer İşçi’nin sorusu: “Rusya Suriye’deki son gelişmelerde pasif görünüyor. Suriye’nin bölünmesi, ABD destekli haydutların devlet kurması Rusya’nın zararına değil mi?” Rusya, Ukrayna cephesinde Amerika’ya karşı önemli bir savaş veriyor; Güney’de ikinci bir cephe açmayı kendileri açısından yararlı görmediler. Ayrıca, bir devlet kendisini koruma konusunda kararlı bir savaş vermiyorsa müttefikleri de onun yanına girmiyor. Mesela bizim Kurtuluş Savaşımızda, Mustafa Kemal önderliğindeki ordu savaştığı için Sovyetler Birliği bizi destekledi. Milli kuvvetler, öz kuvvetler savaşırsa hem yanına müttefik kazanır hem de düşmanı böler. Rusya da 13 yıllık iç savaş sonunda Beşar Esad yönetiminin direncinin kırıldığını ve kendisinin iki cephede birden savaşmasının sakıncalı olduğunu düşünerek bu tutumu almış olabilir.
Erol Sarıgün’ün sorusu: “Türkiye, Rusya, İran Suriye’de ne yapabilir?” Yapacak çok şey var. Savaş devam edecek, Suriye sonunda bir istiklal savaşına girişecek. Suriye’nin milli güçlerini, vatanını savunanları desteklemek Türkiye’nin, İran’ın ve Rusya’nın sorumluluğudur. İkincisi, Türkiye PKK-YPG’yi temizleyecektir; bu da Suriye’ye çok büyük bir yardımdır. Türk askeri, Suriye’yi bölen kuvvetlerden birini devre dışı bırakıyor.
Son olarak; Arap halkının İsrail ve ABD’ye karşı direnci, iktidarı alan HTS gibi kuvvetleri de etkiler mi? HTS’nin dayandığı kuvvet de Arap. Onlar da İslamcı. İçlerinde “Ya ne oluyoruz, biz neye hizmet ettik? İsrail girdi, neden durmuyoruz?” gibi soru işaretleri çoktan ortaya çıkmıştır. Şam’a kadar gelen bir İsrail’in önüne çıkmamak, HTS’nin intiharı olur. Bütün Suriye milleti diyecektir ki: “Sen meğerse Şam’ı İsrail’e teslim etmek için gelmişsin.” Onun için savaş daha bitmedi. Filistin haberleri çok önemli. Türkiye’deki Filistin Büyükelçisi’ne, Hamas ve FKÖ yöneticilerine “Suriye’nin İsrail tarafından işgal edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sormalıyız. Türkiye-Suriye dostluğu maalesef tahrip edildi ama İsrail’e karşı Filistin dostluğu çok güçlü; onu da tahrip etmek istediler. “Hamas bir terör örgütüdür, Hamas katildir, canidir” diyerek 7 Ekim saldırısından sonra göbek atan İsrail ile birlikte zilleri takıp oynayan televizyon kanalları, o dönemde “Hamas Anahtarı” gibi yayınlar yaptılar ama tutmadı. Önümüzdeki dönemde de bu tür süreçler yaşanacak. Arap dünyası içerisinde İsrail’e kafa tutanlar itibar kazanacak, İsrail ile uyumlu olanlar ise eriyip itibar kaybedecektir.
Sayın Genel Başkan, bir genel tartışma konusu daha var. PKK ile HTŞ’nin (Heyet Tahrir Şam) konumu birbirinden farklıdır. PKK için “stratejik piyon”, Amerika ve İsrail için ise “stratejik efendi” diyoruz. Ancak HTŞ için bunun aynısını söyleyemeyiz; ikisi farklıdır. Amerika, PKK’den bahsederken onu koruyan ifadeler kullanıyor; Suriye’deki diğer gruplar konusunda ise “sözler güzel ama eyleme bakacağız” gibi yuvarlak ifadeler tercih ediyor. Amerika, PKK’nin kendisine mecbur olduğunu ve denetiminden çıkmayacağını biliyor. Ancak HTŞ için aynı şeyi söyleyemeyiz. Şam’da yönetimde olan HTŞ, bir süre sonra Amerika ve İsrail’in denetimine karşı birtakım girişimlerde bulunabilir, buna mecbur kalabilir. Çünkü sonuç itibarıyla Suriye Devleti’nin yönetim mevzisinde yer alıyor.
Geçmişine bakarsanız Hamas da bir Müslüman Kardeşler örgütü olarak kurulmuştu ama en nihayetinde İsrail ile cephe cepheye geldi. Devletleşen örgütler geniş bir tabana sahip oluyor ve bu tabanın eğilimlerini dikkate almak zorunda kalıyorlar. HTŞ’nin de şu anda birkaç milyonluk bir tabanı var ve bu insanlar Arap ve Müslüman.
Dünya gündemi açısından önemli bir diğer nokta da Avrupa Birliği’nin durumudur. Özellikle göçmen meselesi üzerinden büyük tartışmalar yürütülüyor. Şu an pek çok AB ülkesi sığınma başvurularını durdurdu; Almanya, Yunanistan, İspanya, İtalya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde sığınmacıların geri gönderilmesi tartışılıyor. “Peki bu dinamik nasıl gelişecek, nasıl yapacaklar?” sorusu önemli. Almanya sınırından nereye bırakacaklar? Avusturya kabul etmez, Hollanda-Belçika sınırına sürseler oralar kabul etmez. Uçakları doldurup Şam’a indirmek de çok zor. Somut önerilerle meseleyi çözmeye çalışıyorlar; örneğin “Dönmek isteyen Suriyelilere 1000 Euro verelim” diyorlar. Ancak Almanya’da düzenini kurmuş, kök salmış bir insanı 1000 Euro ile ikna edemezsiniz. Belki 10.000, 20.000, 30.000 Euro gibi ekonomik teşvikler bir miktar etkili olabilir ama iç savaşın sürdüğü bir Suriye’de bu insanlar nasıl ev alacak, nasıl iş kuracak? Önümüzde böyle bir tablo var, göreceğiz.
Süremizin sonuna geliyoruz. Haftanın kitabını ve müziğini paylaşalım. Teori dergisi bir BRICS sayısı çıkardı; “Gelişen Dünyanın Örgütü” başlıklı bu sayıda Doğu Perinçek, Namık Tan, Bartu Soral, Hasan Ünal, Hakan Topkurlu, Özgür Bayram Soylu, Yıldırım Doğan, Hüseyin Fazla, Serhat Latifoğlu, Umut Güner Yücel ve Ali Alsac gibi isimlerin çok öğretici ve zengin değerlendirmeleri var. Hasan Ünal, Mehmet Perinçek ve Recep Erçin’in ortak değerlendirmeleri de dahil olmak üzere, Türkiye’de BRICS ile ilgili yapılmış en doyurucu yayınlardan biri oldu. İçinde tartışmalı ve hatta karşıt fikirlerin de olması kitabı zenginleştiriyor. 21. yüzyıl açısından BRICS’in önemini vurgulayan bu çalışma, 80 sayfalık hacmiyle aslında bir başucu kitabı niteliğinde.
Müzik önerisi olarak ise tüm Arapların hayran olduğu Feyruz’un “Li Beyrut” (Beyrut İçin) parçasını öneriyorum. Ayrıca Hüseyin Haydar’ın “Doğu Tabletleri” kitabı da mutlaka okunmalı. Türk şiirinde bir doruk noktası olan bu eser, hem estetik boyutuyla hem de doğulu mevzilenmeyi ele alan içerik yönüyle çok kıymetlidir. Hüseyin Haydar, son 20-30 yılın en güçlü şairidir. Kitap piyasada yoksa bile sahaflardan bulunup okunmasını öneririz.
Programımızı bir mesajla sonlandıralım. Hüseyin Haydar’ın da belirttiği gibi, Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi yeniden gündemimize oturdu. Biz eskiden Diyarbakır’dan haykırmıştık: “Amerika bu haritaya gömülecek!” Yine o haykırışla programımızı bitiriyoruz: Amerika, kutsal Batı Asya topraklarına gömülecektir.
Hepinizin iyi akşamlar. Feyruz’dan “Li Beyrut” ile sizlere veda ediyoruz.
***
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, bölgemiz ve dünya sıcak günlerden geçiyor. Şimdi canlı yayınımızda Rus stratejist Alexander Dugin konuğumuz. Kendisine Suriye’deki ve Batı Asya’daki gelişmeleri, Rus devletinin bu gelişmeleri nasıl karşıladığını soracağız. Sayın Dugin, hoş geldiniz. Geçtiğimiz birkaç gün Suriye’de çok önemli gelişmeler yaşandı. Siz yaşananların özünü ve Suriye’deki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

