Ulusal Kanal’a hoş geldiniz. Değerli izleyenler, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’le birlikte Çıkış Yolu programında tekrar birlikteyiz. Bu akşam Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tevfik Kadan da bizlere eşlik edecek. Birlikte sorularımızı Sayın Genel Başkan’a ileteceğiz. Suriye, iç politika, dış politika ve son gelişmeler; aldığımız haberler, perde arkasındaki bilgiler… Hepsini sizlere aktarmaya çalışacağız.
Sayın Genel Başkan, Suriye ile başlayalım. Herkesin merak ettiği ve üzerinde durduğu konu Suriye. Heyet-i Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) saldırısından sonra bir toz bulutu kalktı. Şimdi o toz yavaş yavaş iniyor. Ortaya sis bombaları atılmıştı, gelişmeler tam anlaşılmıyordu ama artık saflar ve cepheleşmeler berrak bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Uygun görürseniz şöyle başlayalım: Suriye’de kim kazandı, ne oldu?
Kısa vadeyi konuşmayalım, bulunduğumuz an itibarıyla Amerika ve İsrail kazandı, HTŞ kazandı. PKK ise biraz namlunun ucunda, ona kazandı diyemiyoruz. Sevinebilirler; “Suriye parçalanıyor, orada bir federasyon kuruluyor, bize de bir toprak parçası veriyorlar” gibi hevesleri olabilir ancak araziden aldığım bilgilere göre, PKK-PYD cephesinde bir korku var. Tam bir kazanmışlık duygusu içerisinde değiller. Şu anda Rusya, İran ve Türkiye kaybetti.
Türkiye de mi kaybetti? Tabii ki kaybetti. Türkiye şu bakımdan kaybetti: Güneyinde, namlusu Türkiye’ye dönük olan ve Amerika-İsrail denetimi altında bir sözde Kürdistan kuruluyor. Ayrıca HTŞ’nin yönettiği bir Suriye, Türkiye için bir tehdittir. Güneyimizde Beşar Esad’ın yönettiği, Türkiye için tehdit oluşturmayan, hatta potansiyel müttefik olabilecek bir Suriye vardı; maalesef bizim yönetimimiz bunu değerlendiremedi. Şimdi orada Amerika ve İsrail’in güdümünde bir Suriye var. Eş zamanlı olarak Türk ordusu ve onların yönlendirdiği kuvvetler PKK’nın bulunduğu bölgelere girdi. Bu durum söylediklerinizle çelişmiyor mu?
Bakın, ben bugün doğrudan Suriye sahasından; Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, HTŞ içindeki bazı güçlerden, Suriye’nin milli bağımsızlığını savunan taraflardan, yani Amerika ve İsrail dışındaki bütün kesimlerden bilgi aldım. Bu bilgilere göre; birincisi, Amerika ve İsrail orada bir yönetim oluşturdu. Yeni bir Suriye Devleti kuruluyor ve bu devletin başında HTŞ var. Fakat HTŞ devlet yönetmeyi bilmiyor. İdlib’i yönetmekle Suriye’yi yönetmek aynı şey değil. İdlib’de de üzerinde Türkiye vardı, kısmen Amerika ve İsrail vardı; yani onlar İdlib’i birer vekil olarak yönetiyorlardı. Ama şimdi karşılarında bir devlet yönetimi olayı var; valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri, tapu kadastro, bayındırlık, adliye… Bunları başarabilecek bir birikimleri yok. Sonuç itibarıyla onlar bir terör örgütü. Milli eğitimleri, akademileri, üniversiteleri yok. Dolayısıyla bir yandan güya bir devlet kuruluyor ama diğer yandan iktidardaki HTŞ’nin devlet yönetme tecrübesi bulunmuyor.
Habertürk’teki programda meşru muhalefetin de bir aktör olarak öne çıkabileceği bir süreçten, hatta 2012 öncesindeki başbakanın yeniden bir siyasi aktör olabileceğinden bahsetmiştiniz. Şu anda buna yönelik işaretler de var. HTŞ onlara muhtaç mı?
Evet, HTŞ şu an ülkeyi yönetemeyecek durumda. Üniversitelere “müfredat neyse aynen devam edin” diyorlar, çünkü kendi üniversite programları yok. Bürokrasi içinde, hatta çok yakın zamana kadar Beşar Esad’ın dışişleri bakanlığında büyükelçilik yapmış isimlerin HTŞ tarafından göreve çağrıldığını öğrendim. Sizin bahsettiğiniz o meşru muhalefet; Abdülmenaf gibi, savunma bakanlığı veya başbakanlık yapmış, Esad’la anlaşmazlığa düşüp yurt dışına gitmiş isimler… Bunların birçoğunun geri dönmekte olduğunu ve HTŞ ile görüşme halinde olduklarını ciddi kaynaklardan öğrendim. Bunlar gazete haberi değil, kulaktan dolma bilgiler de değil.
Bu durum bir kazanıma mı işaret ediyor?
Bunu bir kazanım olarak söylemiyorum. Şam’ı ele geçirmek yönetmeye yetmiyor. Kaymakamınız, emniyet müdürünüz, yargıcınız yoksa devlet fonksiyonlarını yürütemezsiniz. HTŞ, Amerika’nın, Türkiye’nin ve Birleşmiş Milletler’in terör listesinde olan bir örgüt. Vurdu-kırdı konusunda dahi çok üstün bir kuvvet olmadıklarını bugün öğrendim. Onlar sadece bir terör örgütü ve o ülkeyi yönetecek kabiliyete sahip değiller.
Öte yandan, Suriye yönetilmesi çok zor bir ülke. PKK/YPG’nin elinde silah var, Suriye Milli Ordusu (SMO) var. HTŞ “silahları bırakın” diyor. Devlet demek silah tekeli demektir; cebir ve yaptırım gücü ondadır. Başkasının silah taşımasını devlet kabul etmez. Sizce bu “silahları bırakın” çağrısı Türkiye’ye bir diş gösterme mi?
Şu anda Türkiye hükümeti ile HTŞ arasında bir uyum var ama bir yandan da HTŞ’nin Amerika ve İsrail denetiminde olmasından kaynaklanan karşılıklı bir güvensizlik söz konusu. Bugün HTŞ, Filistinli örgütleri bile silahsızlandırıyor ve kamplarını kapatıyor. Bu durum hem İsrail’le iş birliğinden kaynaklanıyor hem de kendisi dışında bir silahlı yapı istememesinden. Orada hala silah tekeline sahip bir devlet örgütlenmesi kurulmuş değil. Bu süreç bir takım silahlı kapışmaları gündeme getirecektir.
Filistin meselesine değinecek olursak; Şam içindeki Yermuk Mülteci Kampı’nda yaşayan ve yıllardır Filistin direnişine destek veren örgütler vardı. Jolani, bu grupların silahlarını bırakmasını ve askeri faaliyetlerine son vermesini istedi. Aynı dönemde Batı Şeria’da Cenin kampında Mahmut Abbas güçleri benzer operasyonlar yaptı. Filistin direnişine büyük bir darbe vurulduğu gözüküyor.
Kesinlikle. Suriye, Filistin direnişini destekleyen güvenilir bir kale gibiydi, şimdi o destek kalktı. Kuzeyden kuşatılmış bir Filistin var. Amerika, İsrail ve güdümlüleri şu an kazananlar cephesinde, ABD emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı mücadele edenler ise bu aşamada kayıplara uğradılar.
Sayın Genel Başkan, Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan, Rusya ve İran’ın askeri olarak denkleme girmesinin engellendiğini, muhalefetin kendi sorunlarını kansız çözmesinin önünün açıldığını vurgulamıştı. Trump da Türkiye’yi “anahtar ülke” olarak nitelendirip Türkiye’nin bölgede binlerce yıldır var olduğunu söyleyerek övgüler düzdü. Bu planı nasıl okuyorsunuz?
Türkiye hükümeti, İdlib’deyken de bölge kısmen Amerika ve İsrail’in kontrolündeydi. Bu harekatla birlikte Amerika ve İsrail, HTŞ’yi Suriye alanına sürdü ve Türkiye de onlarla birlikte hareket etti. Sayın Dışişleri Bakanı’nın “İran ve Rusya’yı dizginledik” ifadesi övünülecek bir şey değildir; aksine tarihe bir leke olarak geçecektir. Kimse “babam İran ve Rusya’yı durdurdu” diye övünmeyecek, aksine utanacaktır.
Trump’ın o aşırı övgüleri ise Tayyip Erdoğan üzerinde kontrol tesis etmeye ve onu yönetmeye yönelik ifadelerdir. Cumhurbaşkanımızın bunu anlayacak zekası ve birikimi mutlaka vardır. Ayrıca Trump’ın “Türkler binlerce yıldır oradaydı” ifadesi önemli bir tarih cehaletidir. Türkiye o toprakları Birinci Dünya Savaşı’nda, yani 100 yıl önce kaybetti. Binlerce yıldır denilen yerler, o dönem Selçuklu ve Osmanlı topraklarıydı. Birinci Dünya Savaşı, o toprakları paylaşmak için başladı. İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası, Osmanlı Devleti’ni parçalamak için Birinci Dünya Savaşı’nı başlattılar. Osmanlı Devleti ise onlara karşı Almanya ile ittifak yapmak zorundaydı ve bu ittifakı yaptı; yapabileceği başka bir şey de yoktu. Dolayısıyla Filistin, Suriye ve Yemen gibi topraklarda, Çanakkale’de ve Doğu Cephesi’nde Birinci Dünya Savaşı’nın önemli mücadeleleri yaşandı.
Trump’ın “binlerce yıldır” ifadesi çok cahilce. Selçukluların o bölgeye gelişi 10. yüzyıla, 1071 Malazgirt öncesine dayanır. Yaklaşık 900-1000 yıldır o topraklar, Birinci Cihan Savaşı’nın sonlarına kadar büyük ölçüde Osmanlı ve ondan evvel Selçuklu denetimindeydi. Arada bir dönem, 1250’de Mısır’da kurulan ve Kıpçak Türklerinden oluşan Memlük Devleti de o toprakları yönetti. Memlükler kendilerine resmî olarak “Devlet-i Türkiyye” diyorlardı. Selçuklular ve Osmanlılar ise kendilerini sülale adlarıyla anmışlardı; ancak Memlükler, kendilerini Türk olarak adlandırmalarıyla farklı bir yere sahipti.
(Reklam arası)
Takvimler 1926 yılının Ağustos ayını gösteriyordu. Midilli Adası yakınlarında kömür yüklü bir Türk gemisiyle bir Fransız ticaret gemisi çarpıştı ve sekiz Türk genci Ege sularında kayboldu. Bu vahim kazanın ardından gerçekleşen dava, tarihe “Bozkut-Lotus davası” olarak geçti. Bu dava sonucunda, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin devletler arası hukuk alanında Batılı ülkelerle eşit olduğu kanıtlanmıştı. Bu zaferle adını tarihe yazdıran Mahmut Esat Bozkurt’a, Atatürk tarafından “Bozkurt” soyadı verildi. Emperyalistler Anadolu’yu işgal ederken Kuşadası bölgesinde Kuvayı Milliye’yi efelerle buluşturan, “Memleketin en önemli sorunu üretimin artırılmasıdır” diyerek İzmir İktisat Kongresi’ni toplayan ve Türk Devrimi’nin teorisine “Atatürk İhtilali” ismini veren Mahmut Esat Bozkurt’u vefatının 81. yılında saygıyla anıyoruz.
(Medya takip ve dijital hizmet reklamları)
Borçlanma ekonomisi çöküyor. Ekonomide Batı’ya bağlı sistemin sonu geliyor ve Türkiye üretim ekonomisine yelken açıyor. Türkiye’nin önünü tıkayamazlar. Türkiye’de çiftçi ve kamyoncu pahalı petrolü kullanmak zorunda kalıyor. İşsizlik ve istihdam sorunu, enflasyon değerleri ortadayken gelen işsizliğin düştüğü açıklamaları, neoliberalizmin bildiği klasik “arz-talep” oyunundan başka bir şey değildir. Türkiye’nin Mustafa Kemal’in Altı Ok’una ihtiyacı vardır.
(Programın devamı)
Trump’ın “Bu işin arkasında Türkiye var, binlerce yıldır orayı istiyorlardı ve aldılar” sözleri gerçeği yansıtmıyor. Amerika, bölgede kendini saklıyor; çünkü bir terör örgütünü (HTŞ) kullanarak hareket ediyor. Hem Türk hukukuna hem de uluslararası hukuka göre terör örgütü olan bir yapıyla iş tutarken, siyaseten de kendini gizleyerek Suriye halkının tepkisini almamaya çalışıyor. Türkiye, Suriye topraklarını Birinci Dünya Savaşı sonunda, Mondros Ateşkesi’nden sonra kaybetti. Misak-ı Millî sınırları, 30 Ekim 1918’de Türk askerinin denetiminde olan yerleri kapsar; dolayısıyla o toprakların “binlerce yıldır istenmesi” gibi bir durum söz konusu değildir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik övgüler, aslında Türkiye’yi kafese alma ve kontrol etme çabasıdır. MİT Başkanı’nın, Türkiye’nin resmen terör örgütü ilan ettiği bir yapının lideriyle aynı araca binip direksiyona geçmesine izin vermesi büyük bir devlet zaafıdır. Devlet ciddiyeti ve hukuku, bir devlet görevlisinin terör örgütü lideriyle bu şekilde poz vermesini kabul etmez. AK Parti yönetimi, devlet sorumluluğunu ve devlet adabını bir türlü içselleştiremedi. Bir devlet, ancak hukukuna ve töresine sahip çıkarak vakur duruşunu koruyabilir. Hukuk çiğneyerek emperyalistlerle yarışmak yerine, vakur bir devlet gibi hareket edilmelidir. Ondan sonra kendi hukukunu uygulayan bir devlet, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) üzerinde bir otorite kurabilir. Yoksa arabasını almak, ona kahve çay ikram etmek, sarılmak, elini omzuna atmak gibi davranışlarla HTŞ gibi bir örgütü kontrol edemezsin. Hatta onlar, “Bu ne biçim devlet!” derler. HTŞ’nin başkanı da size not verir; bunu söyleyeyim.
Şimdi bakın, en önemli şeyi söyleyeceğim: HTŞ, istediği kadar Ebu Muhammed el-Cevlani’yi Sayın İbrahim Kalın’ın direksiyonuna oturtmuş olsun, örgüt şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin kontrolünden çıkmış durumdadır. Bunu Suriye’deki bütün kaynaklardan aldığım bilgilerle söylüyorum; Türk kamuoyu da bunu çok yakın zamanda görecek. HTŞ üzerindeki o İdlib’deki otorite, Türk devleti açısından kalkmış durumdadır. Bu, devlet vakarıyla, binlerce yıllık Türk devlet geleneğine yakışan bir ağırlıkla sağlanmıyor; elini omzuna atarak, “Sen direksiyona geç” diyerek ve bunu televizyonlara yansıtarak “siyaset” yapmaya çalışıyorlar. Bunlar hafif davranışlardır. Bunu çok açık söyleyeyim; bunlar Vatan Partisi hükümetinin veya Vatan Partisi’nin içinde bulunduğu bir hükümetin yapacağı işler değildir.
Sayın Genel Başkan’ı ilk gördüğümden beri biliyorum; ne Atatürk zamanında, ne İsmet Paşa zamanında, ne Celal Bayar’ın veya Adnan Menderes’in yönettiği dönemlerde, ne de Türkiye’yi uzun yıllar yöneten diğer liderler döneminde devlet erkanı böyle bir şey yapmamıştır. Bu durum, 1980’de milli devletin tahrip edilmeye başlandığı Turgut Özal süreciyle başlamıştır. Özal’ın genel ekonomi başkanını şortla kabul etmesi olayı vardı ya, ona benziyor.
Bakın, herkes açıp seyredebilir; Sayın 3. Cumhurbaşkanımız Celal Bayar, Atatürk’le ilgili hatıralarını anlatıyor. Hasta olduğu dönemde Çankaya’ya ziyarete gidiyor. Atatürk’ün yatakta, durumu iyi değilken dahi, Celal Bayar’ın geldiğini duyunca “Biraz beklesin, kıyafetimi değiştireyim” dediğini anlatıyor. Yatak kıyafetiyle, pijamayla kabul etmemek için… Celal Bayar “Liderimdir, sağlığı her şeyden önemli, üstünü değiştirmesine lüzum yok” dese de Atatürk bunu kabul etmiyor. O hasta haliyle kalkıyor, pijamalarını çıkarıyor, elbiselerini giyiyor, kravatını takıyor. Devlet budur! Çünkü devlet yalnız başına bir içerik değildir; aynı zamanda şekildir, biçimdir. Kutadgu Bilig’i okuduğumuz zaman devletin düzenlenmesiyle ilgili öyle ayrıntılar vardır ki; mesela Hakan yabancı elçiyi kabul ederken arkasında duran korumaların kıyafeti, miğferleri, taktıkları tuğlar… Bir yabancı elçiyi kabul ettiğin zaman devletin bir vakarı, şaşası ve o elçi üzerinde kuracağı bir prestij vardır. Bunları hem Kutadgu Bilig’de hem de Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinde ayrıntılarıyla görüyoruz.
Devlet terbiyesi, devlet adabı, yöneticilerin kılığı, kıyafeti ve duruşu önemlidir. Türk devlet geleneğinde, bugünkü terör örgütlerine veya geçmişteki başıbozuk yapılara atın dizginini veya direksiyonu teslim etmek olmaz. Bunları kimseyi incitmek için değil; devlet terbiyesini yaşatmak ve geleceğe taşımak için söylüyoruz. Bunu taşıyacak bir örgüt de var: Vatan Partisi.
Sizin HTŞ-Türkiye ilişkilerinizin aksine, bugün bazı gazeteler “HTŞ’nin iktidarda olması Türkiye için bir fırsat, yakın dönemde Suriye ile deniz yetki alanları anlaşmaları imzalanabilir, KKTC’yi Suriye tanıyabilir” gibi manşetler attılar. Sizin demek ki böyle bir beklentiniz yok?
Şunu söylüyorum: Türkiye kamuoyu beni dinlesin. Önümüzdeki birkaç gün, birkaç hafta içerisinde bütün çıplaklığıyla hepimiz göreceğiz; Türkiye, HTŞ üzerindeki denetimi tamamen kaybetti. Eskiden bir etkisi vardı, Amerika ve İsrail’in de etkisi vardı ama en azından o otoriteyi Türkiye paylaşıyordu. Şimdi o da kalmadı. Bugün Suriye’ye hükmedenler üzerinde Türkiye’nin bir otoritesi kalmamıştır. Basın tarafından hayal satılıyor, hayal okşanıyor. Trump da o hayali güzel güzel okşuyor.
HTŞ’nin devlet birikimi yok. Şu an Şam’ı yönetmeye çalışıyor ama bütün Suriye’yi yönetmesi zor. Cevlani bugün, “Geçiş süreci kısa olmayacak, uzun bir süreç olacak, komite kurulacak, seçim ve anayasa çalışmaları yapılacak” dedi. Siz bu süreci yürütme şanslarını görüyor musunuz? Silah şu an onların elinde, arkalarına da Amerika ve İsrail’i almış durumdalar. Önemli bir silahlı güç kalmadı. PKK dendi, o da sanıldığı gibi değil; 50 bin kişilik bir gücü yok, kuvvetleri yumuşak.
Daha önemli bir haber vereyim: Türkiye’nin denetimindeki Suriye Milli Ordusu (SMO) eriyor. SMO’dan HTŞ’ye katılmalar var, bağımsız parçalara ayrılmalar var. Bir parçalanma ve erime süreci yaşanıyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin “operasyon yapacağız” iddiaları şu anda sahada gözükmüyor. Münbiç ve Tel Rıfat’ta harekat yapıldı, evet; ancak son birkaç gündür harekat devam etmiyor. Çünkü SMO’da erime var.
Ayrıca Türkiye burada çok zayıf bir görüntü verdi. “Suriye’yi ve İsrail’in işgalini kınıyoruz” diyorlar. Ya arkadaş, sen o bölgelerin işgaline yol açan harekatlarda dahli olan tarafsın! Beşar Esad zamanında İsrail Golan Tepeleri’ne giremiyordu, şimdi girdi. Herkes Suriye devletinin tepesine çullanınca İsrail oraya girdi. O çullanma olayında yönetimimizin payı yok mu? Hem İsrail’in fethetmesine yol açan eylemlerde iştirak et, hem de kınadığını söyle. Kınamana lüzum yok, ona yol açmasaydın! Vatan Partisi, Türkiye’ye yönelik tehdit ABD ve İsrail’den geldiği için o cephede durdu.
Seçim meselesine gelince; HTŞ’nin bir toplumsal tabanı yok. Seçim yapılırsa iktidarda kalamaz. Ama seçim Amerika ve İsrail’in denetiminde yapılacak. O süreçte “meşru muhalefet” dedikleri eski yönetici kadrolarla koalisyon yapıp kendilerine alan açmaya çalışabilirler.
Sayın Kalın’ın, HTŞ lideriyle aynı arabada, direksiyonda fotoğrafını görünce biz haber merkezimizde şunu değerlendirdik: Bu çok anormal bir durum. Bu fotoğraf, bir telaşın göstergesidir. Daha önce teşkilatı yönetmiş birinin geleneğinde böyle bir şey yoktur. Burada esas mesele devlet olamamaktır. Devlet vakarıyla, hukukla, silahla ve ağırlıkla sorunlarını çözer. “Abicim sen sür arabayı” demek, hem devlet olamamanın hem de aczin sonucudur.
Bu süreçte Türk medyasının tutumu ise utanç vericidir. Vatan Partisi’nin yayın organları dışında, medyanın Atlantik’in kontrolünde olduğu ortaya çıktı. Tamamen Türk halkının beynini sulandırmaya çalışıyorlar. Kendileri Amerika ve İsrail’le beraberler ama bu beraberliği gizlemek için “Esad’ın zulmü” diye tiyatrolar oynuyorlar. AFAD, Sednaya Hapishanesi’ne gitti, gizli bölmeleri araştırdı; bir şey bulamadılar. 13 yıllık iç savaşta şiddet elbet vardır ama kıyma makineleri gibi yalanlar İsrail işgalini perdelemek için kullanılıyor. Büyük televizyonlarımızın muhabirleri Beşar Esad’ın evine girip “altınlar, pırlantalar” diye haber yapıyorlar. Oysa ben o evde misafir oldum; üç katlı, mütevazı bir binaydı. Burada da bulup gösterebilirler arkadaşlar. Ne demir parmaklık var, ne de başka bir engel. Şehrin en önemli meydanlarından birinde… Ve o meydandan devamlı vızıl vızıl insanlar geçiyor. Birisi bir taş atsa Beşar Esad’ın yatak odasının camını kırabilir. İçine girdim; ne öyle bir şatafat var, ne tantana var, ne de saray… “Efendim, şatafat var.” diyorlar; öyle bir şey yok. Bizim Tarak Peşan’ın Sultanahmet’teki konağı gibi üç katlı, merkezde. Yani konak bile denemesi zor olan bir yer. Var mı? Bulsunlar arkadaşlar; Beşar Esad’ın Cumhurbaşkanlığı konutunu bulsunlar. Tam da şimdi yönetmenimiz uyardı, reklam dakikasını geçirmeyelim diye. Kısa bir reklam arası, sonra tekrar devam edeceğiz. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Pierre Cardin’le her anında yenilen, hayat senin sahnen. Labne var, Torku Labne var; lezzetlerimin en büyük sırrı, mutfağımın gizli kahramanı. Dibi kalıyor ya, dibini böyle sıyıra sıyıra yiyorum. Doğal olarak Torku… Böyle büyük bir keyif yaşıyorum. Haz yani. Bir avantajlı hizmetimize şimdi katılımdijital.com’dan hemen başvurun, işinizde dijital atılımı başlatın. Ziraat Katılım; paylaştıkça daha fazlası. Karamel çok seviyorum ben, karamelli karaması efsane. Bisküvisi de karamelli, çok güzel. Doğal pancar şekerinden yapıyorlar galiba onu. Sen hiç yedin mi bunu? Karamelce, doğal olarak Torku’dan. Çok iyi.
Atatürk’ün bütün eserleriyle Ulusal Kanal’ı güçlendiriyoruz. Cumhuriyetin 101. yılında ve 10 Kasım’da Türk milletine bir kez daha Atatürk’ün bütün eserlerini sunuyoruz. Ülkemiz, devletimiz ve milletimiz büyük zorluklar içinde; ancak Atatürk devrimini tamamlayarak büyük çözüme ulaşabiliriz. Atatürk devriminin programını milli medyamızla halka ulaştırıyoruz. Atatürk’ün bütün eserlerini yurdun dört köşesine gönderiyoruz. Yakınlarınıza, arkadaşlarınıza, komşularınıza, mezun olduğunuz okula ve kütüphanelere en güzel hediye: Atabe. Türk devrimleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün yazıp söylediği ve imzaladığı bütün belgeler 30 ciltte bir araya getirildi. 30 ciltten oluşan bu dev eserin bir takımı 15.000 TL. Haydi vatanseverler, görev başına!
Üstüne mum koy, doğum günü pastası valla. Galaya sadece kek denilemez ki zaten. Gala, doğal olarak Torku’dan. Türkiye’de çiftçiye, kamyoncuya bu pahalı petrolü kullanmak zorunda kalıyorsunuz. İşsizlik ve istihdam sorunu, enflasyon değerleri… Ama bir sevindirici rakam geldi, dediler ki “işsizlik düştü”. Gerçekten düştü mü işsizlik? Neoliberallerin başka bildiği bir şey yoktur ki; talep-arz, talep-arz. Çözüm de bu programda. Mustafa Kemal’in Altı Ok’u gerek; ama kırmızı-beyaz renkte, mor-yeşil renkte değil. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Ekonomi Siyasetleri Bürosu Başkanı Hakan Topkurulu, ekonomide anlatılmayanları anlatıyor. Devletin müdahale etmediği yerlerde, özel sektörün olduğu yerde patinaj yapılıyor.
Kitaba dair her şey bu programda. Yazarlar, yayınevleri, çevirmenler, sahaflar, kitap emekçileri… Türk edebiyatının önemli isimleri, güncel tartışmalar, edebi üretimdeki sorunlar ve çözümler… Okumaya, yazmaya dair her şey Hece’de. Ece Atayer’in hazırlayıp sunduğu Hece, her perşembe saat 23.00’te Ulusal Kanal’da.
Siyaset kulislerinde neler oluyor? Gündemdeki konular Meclise nasıl yansıyor? Yaşanan olayların perde arkası, hiçbir yerde konuşulmayanlar… Ankara’nın nabzı ve Meclisten en sıcak bilgiler… Türkiye’nin ve dünyanın gündemindeki meseleleri, Ankara’da konuşulanları masaya yatıracağız. Ekonomiden güvenliğe, dış politikadan iç siyasete; sorunların kaynağı ve çözüm yolları… Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş’in hazırlayıp sunduğu Ankara Gündemi, perşembe saat 20.30’da Ulusal Kanal’da.
Türkiye’ye ve dünyaya günaydın diyoruz. Karamsarlık, çözümsüzlük yok. Gazetelerin manşetleri, medyanın halleri, gözden kaçanlar ve güncel gelişmeler… Hiçbir yerde olmayan yorumlar ve değerlendirmeler… Her sabah evlerimize umutla, heyecanla ve çözümle misafir oluyoruz.
Merhaba, benim adım Bob Ross. Programımıza hoş geldiniz, tekrar görüştüğümüze sevindim. Geçmişe bir pencere açıyoruz. Yıllarca televizyonlarda tuvalinin başında gördüğümüz bu kişiyi hatırladınız mı? “Belki de burada bizim bir akarsuyumuz vardır.” Peki, hepimizi ekran başına kilitleyen, “Belki de şurada küçük bir ağaç vardır” sözleri sizin de kulaklarınızda çınlamıyor mu? “Belki tam burada yaşayan küçük bir bitki de vardır.” Yarım saat içinde yaptığı doğa tabloları hâlâ dünya genelinde yayınlanan programı, hayatı boyunca yaptığı 30 binden fazla resmiyle en tanınan ressamlardan biri olan Bob Ross artık bu ekranda. “Az miktarda kadmiyum sarısı ve beyaz ekleyebiliriz.” Bob Ross’la Resim Sevinci haftanın her günü Ulusal Kanal’da, kaçırmayın.
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Çıkış Yolu programına tekrar hoş geldiniz değerli Ulusal Kanal izleyenleri. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e gündeme ilişkin sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, arkadaşım Tevfik Adam’la birlikte.
Sayın Genel Başkan, medyanın tutumunu ele alıyordunuz. Medyanın bir yalan bombardımanına bir anda başlamasını ele alıyordunuz. Siz Esad’la görüştüğünüz konuttan bahsediyorsunuz, dilerseniz oradan devam edelim. Cumhurbaşkanı’nın evine diyeceğim, konut. Konut bile… Yani dışarıdan baktığınız zaman, Şam’ın bir meydanında, galiba üç katlıydı. Yani dört katlı olduğunu sanmıyorum. İşte konut bu. Bizim bir tapu kadastro müdürümüzün evinde de bu sehpalar, bu koltuklar var. İşte Cumhurbaşkanı bu evde yaşıyor. Arkadaki perdeler o evin perdeleri, sehpalar o evin sehpaları, koltuklar o evin koltukları. Burada biz asansörden çıktık; Abdüllatif Şener var, eski ekonomi bakanımız ve başbakan yardımcımız; Barlas Doğu abimiz var, eski savunma bakanımız; Sayın İsmail Hakkı Pekin var, emekli korgeneral. Onlara da bağlanın, o şatafatı bir anlatsınlar konuttaki. Biz de o konuta girdik, ondan sonra bir asansörle üçüncü kata çıktık, koridorlardan geçtik. Gördük yani; işte şatafat dediğiniz bu. Şu sehpalara bakın, oturduğumuz koltuklara bakın; hangi şatafat? Türkiye’de herhangi bir sağlık müdürünün, bir kaymakamın, bir ilçedeki herhangi bir devlet müdürünün (genel müdür dahi değil, müsteşar bile değil) evinden daha mı lüks? Bakınız, işte burada da iki tane koltuk var, şurada sehpa var. Bütün konut bu. Yattığı yer de bu konut. Ondan sonra üç katlı bir bina. Hangi şatafat? Yalanlar, dolanlar… Bunlar hepimizin yaşadığı olaylar. Açın lütfen Abdüllatif Şener bakanımıza sorun, Barlas abiye sorun, savunma bakanı Birgül Ayman Güler sayın milletvekilimize sorun. Ondan sonra hangi şatafatmış? Diğer tarafta Şule Perinçek yine görüşmede bulunan, bizim heyetimizde bulunan arkadaşımız; İsmail Hakkı Pekin komutanımıza soralım, onlar bize o saraydaki ihtişamı, şatafatı anlatsınlar. İşte resimleri burada. Konutu bu. Bize mütevazı görünmek için… Bunun dış görünüşünü gösterelim; üç katlı gibi hatırlıyorum, en fazla dört katlı. Biz üçüncü kata çıktık, en üst kat diyelim. Yani üç katlı falan bir bina.
Evet, şimdi burada esas basının üzerinde durduğu konu, sizin de zaman zaman Çıkış Yolu programlarında girdiğiniz bir konu. Hani “Esad şöyle biriydi, böyle biriydi” yayınlarının ötesinde, Baas sisteminin antidemokratik olduğu, farklılıkları yok saydığı, demokrasiyi yok saydığı ve bir tek parti diktatörlüğü olduğu yönünde…
Bakın şimdi, bazı eleştiriler var tabii ve haklı eleştiriler de var Baas yönetimiyle ilgili. Ama sonuç itibariyle Baas, Arapların Kemalizmidir; Irak’ta, Mısır’da, Suriye’de… İlk Baas’ın kurucusu da Suriyelidir ve Hristiyandır. Lâiklik açısından da onu söyleyeyim; Suriye’de ben iki defa gittim, hakikaten bir hoşgörü, Şam hoşgörüsüyle meşhur olan bir kent. Hristiyanlara hoşgörü, diğer dinlere, mezheplere hoşgörü; Hristiyanı, Müslümanı, Sünnisi, Alevisi, Dürzisi; hepsinin beraber yaşadığı ve hiç kimsenin kimseyi incitmediği bir kent. Öyle bir kent. Lâiklik açısından mesela biz müftülerle buluştuk; Sünni müftülerle, Alevi din adamlarıyla buluştuk. Hepsi şunu söylediler: “Biz Mustafa Kemal’i örnek alıyoruz” dediler, lâiklik konusunda. Kendileri söylediler. Şimdilerde Esad’ın Atatürk düşmanı olduğunu pompalamaya çalışıyorlar ama aslında kendisi de… Vallahi müftüler, hatta çok ilgimizi çekti; bizi Suriye müftüsüyle buluşturdular, Bedrettin Hassun. O zamanki kimdi, fotoğraflarımız var beraber, aynı zat mıydı bilmiyorum ama bize şunu söylediler: “Biz de Atatürk’ün lâikliğini, bizim yol göstericimiz dinle ve lâiklikle ilgili Atatürk’tür” diye hepimize bunları söylediler. Baas, Arap sosyalizmi ve aslında herkesin Kemalizmidir; herkesin milli demokratik devrim ideolojisi ve uygulaması kendine göredir. Türkiye’ninki Türkiye birikimine göre, Suriye’ninki Suriye birikimine göre. Baas da önemli bir payda. Son zamanlarda yozlaşmalar olduğunu biliyoruz, devlet yönetiminde önemli ciddi zaaflar olduğunu biliyoruz, bir de iç savaş… İç savaşın koşullarını da çok iyi değerlendirmek lazım. Onlara “diktatör” diyenler, Atatürk’e de diktatör diyor, dikkat edelim. Sayın Cumhurbaşkanımızın bütün Spiegel’de, Economist’te, Amerikan dergilerinde, Atlantik dergisinde hepsinde; Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın Putin’le, Xi Jinping’le, Filipin Cumhurbaşkanı’yla ve Orbán’la (Macaristan lideri) birlikte diktatör diye çarşaf çarşaf kapakları çıkıyor. Diktatör mü bizim Tayyip Erdoğan? Saddam Hüseyin’e bu tür uygulamaları yapıp onu devirdiler, Irak’ı böldüler. Kaddafi’ye diktatör diye bir kampanya yaptılar, onu devirdiler, Libya’yı böldüler. Sayın Cumhurbaşkanımıza diktatör diye suçlamalar, karalamalar yapıyorlar bütün Batı medyasında. Ama amaçlarını; aynı Saddam Hüseyin’i, Beşar Esad’ı, Kaddafi’yi nasıl hedef aldılarsa, Türkiye’yi bölme hedefini aslında Sayın Cumhurbaşkanımızla ilgili o karalamalarda kendileri itiraf etmiş oluyorlar.
Evet, bu süreç bir anayasaya doğru gidecek. Nasıl bir anayasa bekliyorsunuz? Daha doğrusu Suriye’de nasıl bir anayasa…
Vallahi orada çarpışma şurada olacak: Bir federasyon mu olacak yoksa bir milli devlet mi olacak? Yani sonuç itibariyle otoritenin merkezde toplandığı, yerel iktidarlara devlet yetkisi vermeyen, siyasi birliğin olduğu, üniter devletin olduğu bir anayasa mı olacak? Yoksa federasyon mu olacak? Yani Kürdistan, Sünni devleti, başka ne olacaksa öyle bir federasyon mu olacak? Amerika ve İsrail federasyon olması için bastırıyorlar yıllardan beri. Sonuç itibariyle anayasa konusundaki mücadele bu mevzide olacak. Şam’ı ele geçirenler de ülkenin bütününü yönetmek isterler diye değerlendirebiliriz. Şimdi ona da bakacağız. Amerika ve İsrail’in baskısı altında orada durabilirler mi, duracaklar mı, oraya yönelecekler mi? Önümüzdeki Suriye’nin içindeki mücadeleler bu eksende olacak. Baas bazı anayasa esaslarını açıkladı; önümüzdeki anayasanın İslami kurallara uygun olarak işleyeceğini söylüyor, herkese hoşgörülü olacağını ama temel gelenek, göreneklerden ve İslami temellerden de taviz vermeyeceğini açıkladılar. O zaman bir şeriat anayasası olacak. Evet, bir İslam devleti kurmak istediklerini daha önce de söylemişlerdi. Bu Suriye içerisinde kendi içinde de bir hareketi doğurur mu?
Şimdi bakın, Türkiye, Suriye, Irak, İran; bu ülkeler lâikliğe mecbur olan ülkelerdir. Çünkü bu ülkelerde Sünni var, Alevi var, Şii var, başka dinler var, Hristiyan var. Irak ve Suriye’ye baktığın zaman çok önemli bir Hristiyan nüfus var. Dinlerden ve mezheplerden insanlar arasında bir eşitlik, hoşgörü yaratmak için bu ülkeler; birbirine benzeyen İran, Türkiye, Irak ve Suriye, lâikliğe mecbur olan ülkelerdir. Kendi içlerindeki birliği korumak, bireylerin özgürlüğünü korumak, ibadet özgürlüğünü korumak, insanlar arasında saygıyı, sevgiyi korumak için bu saydığım dört komşu ülke lâik olmak zorundadır, dünyevi olmak zorundadır. Bakacağız.
Peki İran böyle mi? Yani İran nasıl ayakta kalabiliyor?
Şimdi bakın, başka ülkelerin yönetimleriyle ilgili mütalaada bulunmak benim sevmediğim bir şey. Ben şuna bakıyorum: İran’da bugün daha çok esas olarak Amerikan emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı duruşu beni birinci derecede ilgilendiriyor. Ama şimdi İran için dışarıda yapılan propagandalarla bizim orada gördüğümüz gerçek de aynı değil. Mesela kadınla ilgili olarak, kadın sanki hep ayaklar altında falan… Öyle değil. Kendim İran’a gittim, otellerinde kaldım, restoranlarına gittim, çarşılarında gezdim falan. Her tarafta kadın görüyorsunuz. İş gücüne katılım oranı Türkiye’den yüksek, kadının okuma yazma oranı Türkiye’den yüksek… Diyelim kılık kıyafet ölçüleri bakımından da, kadının kişilikli olduğunu görüyoruz İran’da. Ama her şey bize uymaz, birbirimize kendi üsluplarımızı ve kendi hayat tarzlarımızı dayatacak değiliz. Ona da dikkat etmiyoruz. Yönetmenimiz uyardı, çok kısa bir araya gireceğiz. Tekrar bir arada olacağız.
Pierre Cardin’le her anında yenilen, hayat senin sahnen.
Takvimler 1926 yılının Ağustos ayını gösteriyordu. Midilli Adası yakınlarında kömür yüklü Türk gemisiyle Fransız ticaret gemisi çarpıştı ve 8 Türk genci Ege sularında kayboldu. İşte bu vahim kazanın ardından gerçekleşen dava tarihe “Bozkurt-Lotus” ismiyle geçti. Bu dava sonucunda, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin devletlerarası hukuk alanında batılı ülkelerle eşit olduğu kanıtlanmıştı. Bu zaferle adını tarihe yazdırdı Mahmut Esat Bozkurt. Kendisine Atatürk tarafından “Bozkurt” soyadı verildi. Emperyalistlerce Anadolu işgal edilirken Kuşadası bölgesinde Kuvâ-yi Milliye’yi efelerle buluşturdu. “Memleketin en önemli sorunu üretimin artırılması” diyerek İzmir İktisat Kongresi’ni topladı. Türk devriminin teorisine “Atatürk İhtilali” ismini verdi. Kemalist devrimin kurmay kadrosu içinde yer alan, Cumhuriyet’in hukuk devriminin öncüsü, Türk devlet adamı Mahmut Esat Bozkurt’u vefatının 81. yılında saygıyla anıyoruz. Siz vatanseverleri Mahmut Esat Bozkurt’un eserlerini almaya davet ediyoruz. Kitabın adresi: Ulusal Kitap.
Otomotiv tamir, ahşap, metal, kompozit, inşaat ve dekorasyon sektörlerine özel ürünler; zımpara makineleri, toz emiciler ve aksesuarlar, aşındırıcılar, parlatma ürünleri, özel çözümler… KB Zımpara, çözüm ortağınız. Kemalbaşaran.com.tr.
Yeşil ile mavinin buluştuğu her yerde doğa dostu enerjimiz sizinle. Rahat, hızlı, güvenilir elektrikli araç şarj istasyonlarımızla çok yakında Türkiye’nin dört bir yanında, çıktığınız her yolda yanınızdayız. RHG EnerTürk Enerji. Hayat dolu bir enerjiyle Çıkış Yolu programına tekrar hoş geldiniz değerli izleyenler. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ile gündemi değerlendirmeye ve sorularımızı kendisine yöneltmeye devam ediyoruz.
Sayın Genel Başkan, anlattıklarınızdan yola çıkarak birkaç izleyicimizin sorusunu size iletmek isterim: ABD ve Türkiye anlaştı mı, bu süreci böyle mi okumalıyız? İkinci olarak, bu manzara içerisinde PKK’nın tasfiyesi nasıl gerçekleşecek? Hakan Fidan’ın ifade ettiği dört aşamalı PKK planı uygulanabilir mi?
Evet, Türkiye ve Amerika arasında İdlib ve Suriye’nin kuzeyi özelinde bir uyum, en azından Türkiye’nin bir boyun eğişi ve rıza göstermesi söz konusu. Bu durum şunun için önemli: Türkiye kimle beraber oluyor? Suriye’yi bölmek isteyen, PKK’yı destekleyen Amerika ve İsrail ile beraber oluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir hafta önce umudunu dile getirmişti, peki Katar dönüşü neden tekrar el uzatan bir açıklama yaptı? Bence bunlar birer yalpalamadır ve bundan sonra da sürecektir. Amerika ile Türkiye arasında oturulup imzalanmış bir anlaşmadan ziyade, bir uyum süreci görüyoruz. Trump’ın Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik övgüleri de gerçekçi ve samimi değil; tamamen Cumhurbaşkanımızı kontrol etme amacıyla yapıldığını sıradan insanlar bile görebiliyor.
Öte yandan, Türkiye Devleti önceliğinin PKK ve PYD’yi Suriye’de temizlemek olduğunu vurguluyor ama bu vurgunun son zamanlarda zayıfladığını görüyoruz. İlk önce “yok olacak” dendi, sonra “er geç yok olacak” denildi. “Er geç” ifadesi, Türkçemizde genellikle umutsuz vakalar veya gecikmiş durumlar için kullanılır. Artık PKK’yı yok etme iddiası hükümetin söylemlerinde pek yer almıyor. Peki, PKK nasıl yok edilecek? PKK silahla yok edilir. Hakan Fidan’ın açıkladığı dört maddelik planı hatırlayalım: Suriye dışından gelen PKK yöneticileri çıksın, yerel PYD/PKK yöneticileri çıksın, silahlar teslim edilsin ve Kürtler hükümette yer alsın. Türkiye, kendi hükümranlık alanında PKK’yı böyle mi yok etti? Hayır, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve polisinin büyük fedakarlıklarıyla, şehitler vererek PKK Türkiye’de büyük ölçüde yok edildi. Suriye’de ise bu tür çağrılar hayalci bir yaklaşımdır. Askeri güç dışında Suriye’de bu iddiaları hayata geçirecek başka bir güç var mı? Bu söylemler hükümetin PKK-PYD’yi Suriye’de yok etme konusunda ısrarcı olmadığını, Amerika ve İsrail ilişkileri yüzünden böyle bir azmi uygulama noktasında olmadığını gösteriyor.
Bahçeli’nin “Öcalan” çıkışını Suriye olaylarıyla nasıl ilişkilendirmeliyiz? Bence her şey önceden planlanmıştı. Amerika planlarını İdlib’deki hareketlilikten hemen önce yapmadı; bu planlar aylar öncesinden yapıldı ve Sayın Devlet Bahçeli’ye de bu plan içerisinde bir görev yüklendiği görülüyor. Devlet Bahçeli’nin “Esat gitti, Bahar geldi” anlamındaki açıklamaları ile PKK/PYD’nin bölgedeki varlığı arasında bir bağ olduğu aşikâr.
Şu fikir çok yaygın işleniyor: “Trump geldikten sonra ABD, Türkiye’nin PKK/PYD’den daha önemli bir aktör olduğunu anlayacak ve Türkiye’yi tercih edecek.” Bunlar hayal ürünüdür. Hangi ABD’den söz ediyorlar? Yunanistan kıyılarına Türkiye’ye karşı 9 üs kuran, Doğu Akdeniz’de Türkiye, Yunanistan ve İsrail ile ortak manevralar yapan Amerika’dan mı bahsediyoruz? Amerika, Doğu Akdeniz’de bir savaşa hazırlanıyor. Trump ile Biden arasındaki farkı aşırı noktalara taşıyanlar, Türk milletini hayallerle uyutan ve Türkiye’nin doğru stratejik adımlar atmasını engelleyen yanlış bilgi karartmalarına hizmet ediyorlar.
“Türkiye himayesinde Kürdistan” projesi de benzer bir hayaldir. Türk ordusunu yenmeden böyle bir planı uygulayamazlar. Afganistan’ı kontrol edemeyen, Suriye’de bocalayan ve Gazze’yi alamayan bir Amerika, Türk ordusunu yenemez. Türkiye, Amerika ve İsrail ile karşı karşıya geldiği bir sürece girdi çünkü bu iki ülkenin stratejik hedefi Türkiye’yi bölmektir. Ancak daha tehlikeli olanı, Türkiye’nin Rusya’nın, İran’ın, Arap ülkelerinin ve Filistin’in güvenini kaybetmesidir. Bu ittifak potansiyelini tehlikeye atan bir yönetim, saldırılar karşısında nasıl çözüm üretecek?
Bir de “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sloganı var. Türk tarihinde bu kadar aciz, stratejiden yoksun bir anlayış yoktur. Alparslan’ın, Yıldırım Beyazıt’ın veya Atatürk’ün ordularında farklı unsurlar, müttefikler vardı. Türk komutanları düşmanı bölmede ve müttefikler üretmede mahirdir. Bugün TRT Farsça’nın açılışında Fahrettin Altun’un İran ile ilişkileri geliştirme ve İsrail gibi ortak tehditlere karşı birlikte mücadele etme vurgusu çok kıymetlidir. Eğer bu söylem pratikte de uygulanırsa, bu durum Türkiye için en güzel cevaptır. Zaten Rusya ve İran ile ilişkiler, bölgenin gerçekleri gereği sürdürülmek zorundadır.
Son olarak, televizyonlarda Suriyelilerin geri dönüşüyle ilgili haberler yapılıyor. Ancak İçişleri Bakanı’nın verilerine baktığımızda, 8 Ekim’den bu yana dönenlerin sayısı 7.621 kişi. Türkiye’de resmi rakamlarla 3 milyona yakın Suriyeli varken bu sayılar devede kulak kalıyor. Suriyeliler neden dönsün? Açlığa veya savaşın ortasına mı dönecekler? Burada da halkımızı afyonlamak için yapılan bir aldatmaca söz konusu. Günde yaklaşık 1.500 kişi dönse bile, 3 milyon insanın dönmesi beş yıldan fazla sürecek bir süreçtir. Bir de gidip dönenler var tabii. Bakın, bunun olacağı yönünde bir emare yok. Nereye döner insan? Huzura döner, ekmeğin olduğu yere döner, karnının doyduğu yere döner. Püze yağmurlarının olmadığı, kurşunların atılmadığı yere döner. Öyle bir manzara yok ki orada şu anda.
Bugün Jolani, Şam’da annesinin yaşadığı eve gitmiş. Evin kapısını çalıyorlar, başka bir aile oturuyor. “Burası benim evim, annemin evi, burayı boşaltmanızı istiyorum” diyor. Evde oturanlar ise “Bize süre tanıyın, zaman verin, hemen boşaltamayız” diyorlar. Jolani, “Tamam, size süre tanıyacağız, başka bir ev bulacağız, sizi oraya taşıyacağız, biz burayı alacağız” diyor. Bu, devletin yapacağı iş değil tabii. Kendi evine bile yerleşememiş Jolani. Dönenler nasıl buraya yerleşecek? Her biri Jolani’den torpil bulup evlerindeki yeni sahipleri oradan çıkartacak falan… Yani laf.
Bir de ekmek nerede olacak? Suriye bugün kendi halkının karnını doyuramıyor. Bir de Türkiye’den 3,5 milyon insan gidecek; Ürdün’den gelecek, başka ülkelerden gelecek. Bunların hepsinin karnını nasıl doyuracak Suriye? Bir de Avrupa’dan gönderiyorlar. Onların da gelme ihtimalleri yok. Avrupa ülkeleri “Gidin” diyor; nereden, nasıl gidecek? Dışarıda 8 milyona yakın Suriyeli var. Hayal üretiyorlar ama bu üretilen hayallerin çok kısa zamanda hayal kırıklıklarına dönüşeceğini göreceğiz.
Suriye’yi çok konuştuk; esas oyunun dünyadaki merkezi konumları olduğu için konuştuk. Bir iki konumuz daha var, onları da sormadan bitirmeyelim. Bir kaybımız, Turan Özlü’nün bize bıraktığı emanetler üzerine konuşmak istiyoruz. Bir de siz bir sohbet sırasında Atruşba’nın erdemlerinden bahsetmiştiniz. Kamil Üçtürk, Kafkas Atruşba… Bizim Düzce Hendekli, Türk ordusunda komutan, albay. Fakat Abhazya’nın Kurtuluş Savaşı’na katılıyor. Daha sonra Abhazya Cumhurbaşkanı’nın muhafız komutanı oluyor. Harp Okulu’ndan yetişmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden yetişmiş olağanüstü, kaliteli bir insandı. Esprili, şakacıydı. Abhazya Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak gittiğimizde aşağı yukarı her gün beraber olduk. Hem Abhazya Cumhurbaşkanı’nın hem de bizim muhafız komutanımızdı. Türkçesi olağanüstüydü, bize çok güzel Abhaz hikâyeleri anlatırdı. Abhazlar misafirperverlikleriyle, insan sevgileriyle ünlü bir halktır.
Mesela iki hikâye anlatayım. Bir Abhaz cehenneme gidiyor, kapıda zebaniler karşılıyor. Elinde bir torba var. “Buraya geliyorsun, torbada ne var?” diye soruyorlar. “Odun getirdim, elim boş gelmeyeyim dedim” diyor. Yani hep insanlara hediye götürmek, armağan götürmek… Bir diğer hikâye ise şöyle: Tanrı bütün halklara topraklarını bağışlıyor. Herkes toprağını alıp gidiyor. Bir süre sonra Abhaz koşa koşa geliyor. Tanrı, “Niye geciktin, herkese toprakları verdik?” diye soruyor. Abhaz, “Evimde misafir vardı, onu ağırlıyordum, onu bırakıp gelemedim” diyor. Tanrı, onun bu misafirperverliğine hayran kalıyor ve “Karadeniz’in doğusunda kendime ayırdığım bir yer vardı, başka toprak kalmadı ama bari onu sana vereyim” diyor. Kamil Üçtürk çok esaslı bir komutandı. Onu saygıyla anıyoruz. Hem Türk ordusunun hem Abhazya’nın komutanıydı; iki halk arasındaki beraberliği yansıtan çok kıymetli bir insandı.
Turan Özlü arkadaşımızın kaybı ise bende çok farklı duygular uyandırdı. Bir arkadaşımın dünyadan gitmesinin çok ötesinde; sanki onunla beraber dünyadaki çalışkanlık, fedakârlık, kahramanlık ve insancıllık da gitti. Sanki Turan Özlü kendisiyle beraber bütün bunları aldı götürdü. O kadar bu özellikleri kendisiyle birleştirmişti ki… 1975’te Mahir Çayan’ın kurduğu partiden katılan ilk 151 kişiden biriydi. Ethem Sancak anlatıyordu; Vatan Partisi’ne (o zamanki adıyla İşçi Köylü Partisi) katılma kararı aldıklarında, “Turan, biz geciktik, koşa koşa katılacağız” demiş.
Hem mükemmel bir insandı hem de mükemmel bir parti lideriydi. Genel başkan yardımcılığımızı, uzun yıllar İstanbul İl Başkanlığını yaptı. Ulusal Kanal’ı uzun yıllar yönetti. Buranın taşını, çimentosunu taşıdı. Genel yayın yönetmeni olarak sırtına çuvalları vurup merdivenlerden çıkardı. Son derece fedakârdı. Halil Alkan arkadaşımızı kaybettiğimizde yaptığı konuşma olağanüstüdür. Silivri’de beraber yattık; orada da yüzü her zaman gülerdi. Hiç kimseyi incittiğini duymadım. “Bana dün telefon etti, bana evvelsi gün telefon etti” diye başsağlığı dilekleri alıyoruz; bu adam ne zaman ölmeye vakit buldu? Herkese telefon etmediği insan yoktu.
Gazi olayları sırasında kışkırtıcıların elinden megafonu alarak hayatını ortaya koyup o kışkırtmayı bastıran mücadelenin başındaydı. Halkı arkasına aldı ve kışkırtıcıları yalnızlaştırdı. Eyüp Halk Birliği Başkanlığı yaptı. Silivri’den çıktıktan sonra orman köyünde yaşayan Oktay Yıldırım, “O çok özel, çok başka bir insandı” derdi. Onun tek bir falsosu vardı; hatalı derecede iyilikseverdi. Yeni CHP kitabını yazdı. Bir insandan kötü bahsettiğine hiç rastlamadım. Herkesi iyiliğinden yakalar, iyi tarafından ona hitap ederdi. Partimizin her zaman örnek alacağı bir lider arkadaşımızdı.
Vatan Partisi olarak yeni yıl buluşmaları hazırlıyoruz. İstanbul’da 27 Aralık’ta Çağlayan’daki Figaro Salonu’nda, Ankara’da ise 21 Aralık’ta Ankara İl Yönetimimizin düzenlediği bir programımız var. Dostlarımızla, sadece parti üyeleriyle değil, dışımızdan insanlarla beraber yeni yılı umutla, güvenle, sevgiyle ve türkülerle karşılayacağız.
Bu haftanın kitap önerisi olarak, 50 senedir Filistin sürecini ve partimizin tutumunu anlatan “Filistin Cephemiz” kitabını sunuyorum. O kitapta Filistin’de yatan dokuz şehidimizin ve Nahr el-Barid direnişinde kanları birbirine karışan fedailerimizin hikâyesi var. Kapağında yıkıntıların arasında umudu simgeleyen o resmi çok beğeniyorum. İzleyicilerimiz bunu Kaynak Yayınları internet sitesinden temin edebilirler. Şimdi, Sabahattin Ali’nin Sinop zindanlarında yazdığı ve bestelenen “Aldırma Gönül” eserini, Turan Özlü arkadaşımızın anısına dinliyoruz. Teşekkürler.

