Çıkış Yolu • 24.12.2024

Çıkış Yolu • 24.12.2024

Perdelenen önemli gerçekler var. Bugün özel bir çıkış yolu diyebiliriz; çünkü Sayın Doğu Perinçek bugün çok önemli bir basın toplantısı yaptı ve önemli uyarılarda bulundu. Bu uyarıların ayrıntılarını bugün kendisinden rica edeceğiz. Daha çok Suriye’de ülkemizin yaşadığı güvenlik sorunlarına ilişkin bir program tasarlıyoruz.

Tabii bir yandan da asgari ücret açıklanacak; hatta her an açıklanabilir. Onunla ilgili son dakika bilgilerini hem sizinle paylaşacağız hem de Ankara’daki arkadaşlarımıza bağlanacağız. Sayın Genel Başkan, hoş geldiniz. Bugün sorularımızı Aydınlık Gazetesi yöneticisi Sayın Özlem Konur Usta ile birlikte —yakın zamana kadar haber müdürümüz olan, şimdi ise yazı işleri müdürümüz olan— Sayın Özlem Konur ile birlikte programda yönelteceğiz.

Dilerseniz genel bir çerçeveyle başlayalım, sonra basın toplantısındaki vurgularınıza gelmek istiyorum. Önce Suriye’de inisiyatif kimde? Suriye’de şu anda kimin planı uygulanıyor?

**Doğu Perinçek:** Şu anda Amerika ve İsrail’in planı uygulanıyor. Yani Amerika ve İsrail bizim komşumuz oldu. Eskiden komşumuz, Beşşar Esad’ın yönettiği Suriye’ydi. Ama şimdi Amerika-İsrail önderliğinde Beşşar Esad yönetimini yıktılar. Amerika ve İsrail şu anda Suriye’nin kaderini elinde tutuyor, Suriye’de kadere hükmediyor. Bunu çok açık bir şekilde görüyoruz. Zaten Suriye, İsrail tarafından işgal edilmeye de başlandı. Kuneitra, Golan Tepeleri, Şeyh Cebel (yani İsraillilerin Hermon Dağı dediği yerler) çok önemli; özellikle su havzaları olduğu için kritik alanlardı. Daha önce 1973-74 Savaşı’nda Suriye orayı geri almıştı; şimdi İsrail tekrar geldi, oraları işgal etti.

Komşumuz Amerika ve İsrail ama bir yandan da Dışişleri Bakanımız gidiyor, MİT Başkanımız gidiyor, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan “Ben de gideceğim” dedi. Basına baktığımızda orada sanki bir bahar havası var gibi. Benim gördüğüm kadarıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Dışişleri Bakanımızın, Amerika ve İsrail’in orayı ele geçirmesine pek itirazları yok. İtiraz ettiklerini ifade ettikleri herhangi bir açıklamaya rastlamadım. “Burayı Amerika, İsrail işgal etti” demiyorlar. PKK’nın arkasında bunlar duruyorlar. Bazen Amerika’nın PKK’yı, PYD’yi koruduğundan söz ediyorlar ama Suriye bağlamında esas olan şu: Bugün Suriye’de PKK ve PYD’nin arkasında açıkça Amerika ve İsrail var. Suriye’deki kendilerine en sadık, en bağlı güç bunlar. PKK ve PYD, Amerika’nın stratejik piyonu; Amerika da PKK ve PYD’nin stratejik efendisi. Yani bir efendi-piyon ilişkisi söz konusu; ikisi de stratejik. PKK, Amerikasız yapamaz; Amerika da o bölgede PKK’sız yapamıyor.

**Sunucu:** Amerika ve İsrail’in kontrolde olduğunu söylüyorsunuz ama HTŞ (Heyet Tahrir Şam) ile ilgili Hakan Fidan’ın beyanları var. Geçmişten bugüne gelen ilişkilerimiz var ve “Suriye’nin yönetimi Türkiye’nin kontrolünde” gibi bir algı da yürüyor. Buna ne diyeceksiniz?

**Doğu Perinçek:** Valla bu algı sanıyorum bir tek Türkiye televizyonlarını seyredenlerin algısı diyelim. “Alıklığı” demeyeceğim de “algısı” diyeceğim. Dünyada böyle bir algı yok. Zaten “algı” ile “idrak” kavramları farklıdır. İdrak etmek bir gerçeği anlamaktır; ancak yeni Türkçemizde algı, gerçekten farklı bir kanaate sahip olmak demektir.

***

*(Yayın asgari ücret açıklamasına geçer)*

**Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı:** 2025 yılı için geçerli olacak asgari ücreti sizlerle paylaşmak istiyorum. Bildiğiniz gibi 2024 yılında net asgari ücret, devletimiz tarafından verilen 700 lira destekle birlikte 17.002 lira olmuştu. 1 Ocak 2025 tarihinden itibaren geçerli olacak asgari net ücreti 22.104 lira olarak belirlemiş bulunuyoruz. Devlet olarak verdiğimiz asgari ücret desteğini de 700 liradan 1000 liraya çıkarttık. Ülkemize ve aziz milletimize hayırlı olsun. Bu rakamlarla net asgari ücrette önceki yıla göre %30 oranında artış yapılmış oldu.

***

**Sunucu:** Evet Sayın Genel Başkan, ne diyorsunuz? Tablo çok çarpıcı. Türk-İş Genel Başkanı Sayın Ergün Atalay yok, terk etmiş; temsilcisi var ama işçilerin gerçek temsilcisi yok. 22.104 lira tespit edildi, buna 1000 lira destek de eklenince 23.104 lira mı oluyor yoksa 22.104’ün içinde mi?

**Doğu Perinçek:** 22.104’ün içinde. Türk-İş 29.583 lira diye açıklamıştı; arada yaklaşık 7.500 liralık bir fark var. Ergün Atalay’ın toplantıya katılmaması veya terk etmesi çok anlamlı. Çünkü “29.583 liranın altında bir asgari ücreti kesinlikle benimsemeyeceğiz” diye ilan etmişlerdi. Toplantıya katılmayarak bu mücadeleci tavrın işaretini verdiler. Bu, işçi hareketinde yeni bir yükselişin ve yeni bir dalganın işareti.

**Sunucu:** Hazır ekonomiye girmişken, “kaynak var” diyordunuz. Asgari ücreti vermeyenler hangi kaynağın üstünden atlıyor?

**Doğu Perinçek:** Asgari ücret üretimi artırarak verilebilir. İş nereye düğümleniyor? Üretimin artmasına. Bunun yolu da yatırımdan geçiyor. Türkiye’nin tasarruf kabiliyeti çok yüksek; 500 milyar dolar yabancı bankalara götürülmüş, 350 milyar dolar değerinde altın banka kasalarında kilitli duruyor. Sorun şu: Tasarruf edilen değerler ya yurt dışına götürülüyor ya da yatırıma yönlendirilmiyor. Türkiye’nin bir hükümet iradesine ihtiyacı var; bu tasarrufları fabrikalara, tarıma, yatırıma yönlendirirsek üretimi artırır ve asgari ücreti de yükseltebiliriz.

**Sunucu:** Şu anda hattımızda Komisyon toplantılarına işçi sınıfını temsilen katılan, Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu üyesi ve Ulusal Kanal Ankara Haber Müdürü Sezer Özseven var. Sezer, değerli arkadaşlar, yayına alabiliriz. Evet, Sezer’i gördük. Sesini de duyarsak eğer… Merhabalar. Sayın Genel Başkanım ve sizlere ses verebilir misiniz arkadaşlar? Sesimi alabiliyor musunuz?

— Şu anda geldi. Sayın Özseven, hoş geldiniz yayına. Neler oluyor?

— Sayın Genel Başkanım ve sizlere saygıyla selamlıyorum. Evet, bir anda toplantı kararı alındı. Siz de bildiğim kadarıyla gittiniz; Türk-İş ile konuştunuz. Fakat Türk-İş tarafından toplantıya katılmama kararı alındı ve bir bildiri yayımlandı. Neler oluyor? Bize kısaca özetleyebilir misiniz?

— Bu akşam saatlerinde son dakikada bir Asgari Ücret Komisyonu toplanıyor diye haber aldık. Hatta bazı komisyon üyelerimiz bunu basından duydu. Yani bilgi doğrudan bize gelmedi, basından öğrendik. Üstümüzü başımızı dahi toparlayamadan koştur koştur Türk-İş’e geldik ve bir değerlendirme yaptık. Burada dedik ki: “Böyle oldu bittiye getirilen, son dakikada haber verilen ve rakamı bize dahi söylenmeyen bir toplantıya katılmamız mümkün değildir.” Sayın Genel Başkanımız Ergün Atalay ile birlikte bir değerlendirme yaptık ve toplantıya katılmama kararı aldık. Nihayetinde açıklanan ücret, katılmama kararımızın ne kadar doğru olduğunu ortaya çıkardı.

Bu ücreti haftalarca milletten sakladılar çünkü bu, milletten saklanacak bir ücret. Asgari ücretlinin, işçinin gözünün içine bakarak; bu aslında “asgari ücret” değil, “aç kal” ücretidir. İlk günden beri vatandaşlarımız ve işçi arkadaşlarımız bize mesajlar atıyordu. Yayına girmeden önce gelen bazı mesajları okudum; işçiler “Sinirden gözlerim dolmak üzere” diyor. Yine birçok kişi bunu “aç kal” ücreti olarak değerlendirmiş. Biz teklifimizi 29 bin 583 TL olarak açıklamıştık ve bu çok makul bir teklifti. Hem asgari ücretlilerin geçim koşullarını normalleştirecek hem de ekmek teknesini koruyacak bir ücretti. Ancak bu teklif, bırakalım kabul görmeyi, müzakere dahi edilmedi. Bize “Bir saat sonra gelin, toplantı var” dendi. Türk misafirperverliğinde bu bilinir; böyle son dakika misafirliğe çağırmak, aslında “sen gelme” demektir.

Hükümet yetkililerine soruyoruz: Hangi ücret açıklanacak, bari bize önden söyleyin ki bir değerlendirme yapabilelim. Ama bu da bize söylenmiyor. Yani bizden isteniyor ki; gelelim, orada bir dekor gibi duralım, hükümetin açıkladığı ücreti masada öğrenelim ve ayrılalım. Bu, işçilerin, asgari ücretlilerin ve Türk-İş’in kabul edeceği bir şey değildir. Ortak kararımız olarak, diğer komisyon üyesi arkadaşlarımla ve Türk-İş Yönetim Kurulu ile birlikte bu toplantıya katılmama kararını aldık. Bu ücret, bizzat asgari ücretlilerden de büyük tepki topladı. Bu akşam yaşananları kısaca böyle özetleyebilirim.

— TÜİK verilerine göre Kasım 2024’te yıllık tüketici fiyat enflasyonu %47. Asgari ücrete zam oranı %30 civarında değil mi Sezer Bey?

— Evet, doğru. Kasım enflasyonu %47’ydi, Aralık ayında %45 olması hedefleniyordu. Daha dün Motorlu Taşıtlar Vergisi’ne %44 küsur zam yapıldı; önceki gün birçok vergiye %45 bandında zam geldi. Bu şu demektir: Ücretlere de en az bu oranda zam yapmanız gerekiyor ki vatandaş bu vergileri ödeyebilsin, evine ekmek ve su alabilsin, temel ihtiyaçlarını giderebilsin. Siz bunun altında zam yaptığınızda, “Bu aradaki farkı sizin sırtınıza yüklüyoruz” demiş oluyorsunuz. Sırtına yüklenen kim peki? Zaten geçinemeyenler.

Türkiye’nin çok geniş kaynakları var ama bu kaynaklar üretim, yatırım ve istihdam için kullanılmıyor. Halbuki bu kaynaklar kullanılsa, asgari ücretliye rahatça geçinebileceği bir ücret verirsiniz. Ancak bu konuda kararlı bir ekonomi siyaseti güdülmediği için hükümetimiz, yükü asgari ücretlinin sırtına yüklemeyi tercih ediyor. Bunun doğru olmadığını ve 2025 yılında vatandaşın geçim koşullarının çok daha çetinleşeceğini söyleyebiliriz.

— Sezer Bey, Türk-İş yöneticileriyle bir temasınız oldu mu? Bundan sonraki yol haritasıyla ilgili bir belirleme var mı?

— Evet, şu an Türk-İş Genel Merkezi’ndeyiz. Sayın Ergün Atalay ve komisyon başkanı Sayın Ramazan Ağar da burada. Türk-İş bu süreçte sürekli bizimle temas halindeydi. Kararı bizzat asgari ücretlilere bıraktılar. Bundan sonraki sürece ilişkin yol haritası da Türk-İş yöneticileri tarafından milletimizin önüne konacaktır. Türk-İş’in yayımladığı bildiri, aslında bir mücadele kararıdır.

— Sayın Genel Başkan, ne olacak şimdi?

— Sezer Özseven, Merkez Karar Kurulu üyemiz; aynı zamanda işçi sınıfını Asgari Ücret Komisyonu’nda temsil eden dört arkadaştan biri. Vatan Partisi, bütün bu müzakere sürecinde işçi sınıfının birikimini ve öncü karakterini temsil etti. Sezer’in ifadelerine bütünüyle katılıyoruz. Türk-İş protesto kararında son derece haklıydı; ilan edilen asgari ücret de bu haklılığı ortaya koydu. Türk-İş’in başında Ergün Atalay gibi namuslu, dürüst, akıllı; vatan ve emek davalarını birleştiren bir çizgi izleyen esaslı bir sendikacımız var. İşçi sınıfının bu tespitin altında kalmayacağına, kararlı bir mücadele çizgisi izleyeceğine ve asgari ücretin yükselmesi için çalışılacağına eminiz. Türk-İş’in ilan edeceği eylem programını bekliyoruz ve Vatan Partisi olarak o programda biz de olacağız. Hem eylemlerde ön saftayız hem de asgari ücret mücadelesinin merkezindeyiz. Birkaç izleyicimiz aynı soruyu sormuş: Merkez Bankası’ndaki 163 milyar dolar olduğu söylenen rezervler neden bekliyor? Böyle durumlarda devreye sokulması gerekmiyor mu? O rezervler Türkiye ekonomisi için önemli; hepsini tüketmek ileride çok ciddi sorunlar yaratabilir. Ancak ekonomi büyük sorunlarla karşılaştığında, rezervlerin bir kısmı yatırıma yönlendirilebilir veya devlet giderlerine kaynak yapılabilir. Ekonomiyi yönetenler, bu rezervlerle ilgili kararları her zaman alabilirler.

Özlem Hanım, bugüne kadar asgari ücretin yüksek oranda artırılmamasıyla ilgili olarak “ücretler artarsa fiyatlar da artar, enflasyon tetiklenir” şeklinde bir yorum yapılıyordu. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bugün, enflasyonun yıl başında %65 olduğunu, %44-45 ile kapatırsak 20 puana yakın bir düşüş olacağını, bunun da kötü olmadığını ve düşüşün devam edeceğini belirtti.

Talep enflasyonu; ücretleri artırdığınızda piyasadaki talebin artmasıyla oluşur. Ancak Türkiye’de bu talebi karşılayacak arz var. Dolayısıyla işçi, memur ve emekçilerin taleplerini yükselttiğinizde, bu talebi karşılayacak mal arzı olduğu için enflasyon oradan kaynaklanmaz. Türkiye’deki enflasyon maliyet kaynaklıdır. Ücret artışının enflasyonu yükselttiği tezi bugünkü Türkiye gerçeğine oturmuyor.

Her şey üretime bağlanıyor. Üretim arttığı zaman devletin ve işverenin gelirleri de artar; kar artar. Sonuç itibariyle işçiye daha yüksek ücret vermenin koşulları oluşur. Para bir değişim aracıdır, bir değeri temsil eder. Ekonomiyi sadece para üzerinden değil, üretim üzerinden tartışmalıyız. Yatırım, tüketilmeyen kardan gelir. Bir işletme ürettiği malın bir kısmını işçiye verir; kalan kar yatırıma yönlendirildiğinde üretim artar ve artan üretimden herkesin payına daha fazla düşer.

Bugün Türkiye’de yükselen bir işçi hareketi var ve asgari ücret saptaması, yeni bir hareket dalgasını ateşleyen bir etken olarak önümüzde duruyor. İşçi hareketinin daha da yükseleceğini söyleyebiliriz.

(Suriye konusuna geçiş)

Michael Rubin’in art arda yayınlanan yazıları, Türkiye’nin Suriye’deki politikalarından vazgeçmesi yönünde birer ültimatom niteliğindedir. Bu yazılar üç maddede özetlenebilir: Birincisi, Irak’ın kuzeyinde PKK/PYD’ye yönelik operasyonları durdurmamızı, aksi takdirde Türk askerini hedef alacaklarını söylüyorlar. İkincisi, Türkiye’deki Kürt nüfusunu bir baskı aracı olarak kullanıp büyük kentlerde kalkışma yaratmakla tehdit ediyorlar. Üçüncüsü ise Akkuyu Nükleer Santrali’nin elektrik üretmeden imha edilebileceğini belirterek nükleer tehdit savuruyorlar.

Bu tehditlerin özü şudur: “Sakın ha PKK/PYD’nin üzerine yürümeyeceksin.” Suriye’nin kuzeyinde bir “terör devleti” kurulacak ve sen buna askeri müdahalede bulunursan, ben Türk ordusuna silahla karşılık vereceğim diyorlar.

Suriye’de bir PKK devletçiği kurmanın önündeki engel, Beşar Esad yönetimindeki Suriye Arap Cumhuriyeti’ydi. Amerika ve İsrail, 2011’den bu yana 13 yıl süren iç savaşta PKK’yı kendi kara kuvvetleri olarak büyüttü, ona bir coğrafya sağladı ve son hamleyle Suriye hükümetini devirdi. Şimdi Amerika’nın esas hedefi, bölgede ikinci bir İsrail devleti oluşturmaktır. Türkiye bu ikinci adımı göremedi mi? Irak’ı bölerek kuzeyinde bir bölgesel yönetim, bir “Kürdistan” kurmuştu. Şimdi de Suriye’yi bölerek kuzeyinde bir PKK devletçiği kuruyor. Peki, burada eksik olan ne? Türkiye, Diyarbakır ve bölgedeki yoğun Kürt nüfusuyla, miktar olarak Kürt nüfusun en yoğun olduğu ülke. İkincisi; Kürt nüfusun en moderni, en örgütlüsü, en savaşkanı ve Kemalist devrimle aydınlanmış, en yeteneklisi Türkiye’de yaşıyor. Onlarsız bir Kürdistan mümkün değil. Yani sırf Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürtleri birleştirdiğinizde o Kürdistan’ın yaşama şansı yok. Amerika planına göre, Türkiye Kürtlerinin de ona eklenmesi lazım. Şimdi Türkiye artık bu planla yüz yüze.

Cumhurbaşkanımızın başkanlığındaki hükümetimiz ne diyordu? “Bölgemizde kesinlikle bir PKK-PYD terör devletine müsaade etmeyeceğiz, sözde bir Kürdistan devletine izin vermeyeceğiz, elimizde Türk Silahlı Kuvvetleri var.” Fakat şimdi birdenbire bu konularda bir kararsızlıkla karşı karşıyayız. Eskiden “Gideriz, ezeriz, son teröriste kadar yok ederiz” söylemi varken, şimdi liderler “PKK, PYD liderleri Suriye’yi terk etsin, Suriye’yi yöneten şimdiki HTŞ bu sorunu çözsün” diyor. Yani görev, Türk Silahlı Kuvvetleri yerine HTŞ’ye havale ediliyor; “yok etsin” bile denmiyor, “dizginlesin” deniyor. Bu, o eski kararlılıkla çelişiyor.

AK Parti hükümetinin Suriye politikası iflas etmiştir. O politika neydi? “Katil Esed, zalim Esed, devirin onu.” İşte devirdiğiniz zaman Amerika ve İsrail’in ekmeğine yağ sürdünüz ve kontrolü kaybettiniz. Sonuç itibarıyla PKK-PYD devletçiğinin kurulmasına, Suriye’nin bölünmesine ve Amerika’nın federasyon planının gündeme gelmesine yol açtınız.

Bu tablo karşısında hükümetimizin önünde iki yol var: Ya o iflas eden politikadan vazgeçip PKK-PYD’nin üzerine yürüyecek ve Amerika’ya “Bu, vatan bütünlüğüm için zaruridir, senin tehditlerini reddediyorum” diyecek; ya da bu yolda devam edecek. Rubin’in açıklamalarında da görüldüğü üzere Amerika, “NATO müttefikliği işe yaramaz, senin sınır ötesi harekâtlarında NATO arkanda değildir” diyerek Türkiye’ye açıkça meydan okuyor.

Bu işin başlangıcı Devlet Bahçeli ile oldu. Sayın Bahçeli, Beşar Esad yönetimini devirme harekâtından çok önce PKK’yı muhatap aldı, DEM Parti’nin elini sıktı ve Öcalan’a birtakım roller biçti. Şimdi ise Dışişleri Bakanımız, “HTŞ bu PKK-PYD’yi hizaya getirsin” diyor. Peki, Türk Silahlı Kuvvetleri ne için var? Türkiye, HTŞ’den medet umar noktaya geldi. Ben bu iflas eden politikanın devam etmeyeceğini biliyorum; zira Kürdistan adı altındaki ikinci bir İsrail devletçiğinin kurulmasına razı olan, Türkiye’nin yaptırım gücünü kullanma cesaretini gösteremeyen bir hükümet Türkiye’nin başında kalamaz. Önümüzdeki 2-3 yıl içinde Türkiye, toprak bütünlüğünü sağlayacak milli bir hükümete kavuşacaktır.

Sayın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, PKK-YPG ile ilgili “artık kendileri müzakere etsinler” dedi. Bunun ardından YPG liderleri Amerika’ya mektuplar yazdı. Bugün de Colani, muhalif grupları toplantıya çağırdı ve “bir ordumuz var, ona dahil olun” açıklaması yaptı. Bu durum, Suriye’nin Amerika ve İsrail tarafından bir federasyona doğru götürüldüğünü ve Türkiye yönetiminin de buna boyun eğdiğini gösteriyor. “HTŞ bu işi çözsün, PKK ile müzakere etsin” demek, federasyon demektir.

PKK-PYD silahları bırakır mı? Silahı bıraktığı an iddiası biter. Amerika da silahı bırakmalarına izin vermez çünkü federasyonun sürmesi için PKK’nın silahlı olması gerekir. Tam bu sırada Amerikan Kongresi’ne, Türkiye’ye yönelik yaptırım tasarısı geldi. Bu tasarı, hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat senatörlerin ortak imzasıyla sunuldu. Demek ki burada ABD devletinin ortak bir tavrı var: “PKK-PYD bizim stratejik piyonumuzdur, onlara dokunmayacaksınız.”

Türkiye hükümeti, sınır ötesi harekât yapamayacak bir çizgiye gelerek büyük bir prestij kaybına uğradı ve CHP’nin çizgisine yaklaştı. Beşar Esad yönetimini “zalim, diktatör” diye devirmeye kalkarken, onun yerine bölgeye İsrail’i getirdiler. Çünkü Esad’ın alternatifi özgürlük değil, Amerika ve İsrail’di.

Hükümet, “Münbiç ve Tel Rıfat temizlendi” diyerek kendini savunuyor olabilir; ancak biz bu eleştirileri hükümetin yanlış siyasetten vazgeçmesi için yapıyoruz. Türkiye, PKK-PYD’yi temizleme fırsatını elinden kaçırmıştır. HTŞ’ye destek verip Şam’ı devirmeye çalışmak yerine Türk Silahlı Kuvvetleri doğrudan müdahale etseydi, bugünkü tabloyla karşı karşıya kalmazdık. Amerika’nın “İstanbul’u yakarım, Akkuyu’yu havaya uçururum” şeklindeki küstah tehditleri, onların tedirgin değil, aksine ne kadar pervasız olduğunu gösteriyor. “Eğer ‘benim adamlarımı, PKK’yı öldürürseniz ben de Türk askerini öldürürüm’ ne demek? Bunlar Amerika açısından bir tedirginliği değil, çok aşırı bir kararlılığı ve bir meydan okumayı gösterir. Bir hamle beklemese Türkiye’yi böyle tehdit eder mi? Çünkü aynı sırada Türk Silahlı Kuvvetleri de Ayn el-Arap sınırına silah yığıyor, zırhlı birlikleri ve komando birliklerini kaydırıyor. Şimdi bakın, Vatan Partisi olarak bizim istediğimiz ne? Türkiye, silah kullanarak oradaki PKK/PYD’yi temizlesin. Bunu yaptığı zaman hükümeti tebrik edeceğiz ve hükümetle beraber olacağız. Ancak o silahın kullanılması konusunda Vatan Partisi kendi siyasetini ortaya koyuyor. Biraz evvel de değindik; yanlış, iflas eden Suriye politikasında aynı zamanda İran’ın, Rusya’nın ve diğer Arap ülkelerinin küstürülmesi var. AK Parti hükümeti, yanlış Suriye politikasıyla hem Rusya’yı, hem İran’ı, hem de Arap ülkelerini küstürdü. Hepsinde Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a karşı şu veya bu ölçüde tepkiler var.”

“Peki, şimdi siz diyorsunuz ki—inşallah öyle olur—Türk ordusu yığınak yapıyor, hazırlanıyor ve PKK’nın üzerine yürüyecek. Amerika da bunu durdurmak için tehdit çıtasını yükseltiyor. Amerika ve İsrail, ‘Eğer yürürsen seni öldürürüm’ diyerek meydan okuyor. Peki, Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail donanmaları tatbikat yapıyor; Ege’nin karşı kıyılarında Amerika bir yığınak yaptı, dokuz tane üs kurdu. Niçin kurdu? İşte bugünler için. Yani Amerika; Türkiye’nin güneydoğusunda ve Suriye’de çıkacak çatışmalarda Türkiye’yi durdurmak ve PKK’yı korumak için Ege kıyılarına o üsleri kurdu. Yine Amerika; Yunanistan ve İsrail ile birlikte, bu senaryoyu dikkate alarak Nemesis ve Nabıldina tatbikatlarını yaptı. Yani yalnız Suriye’nin kuzeyindeki cepheleşmeleri değil, Doğu Akdeniz ve Ege’deki yığınakları da hesaba katmamız gereken bir döneme giriyoruz.”

“Bunu hesaba kattığınızda; Rusya’yı, İran’ı ve Arap ülkelerini pasifleştirdiğiniz, yanınıza almadığınız zaman ortaya çıkacak tablo ne olacak? İşte bu yüzden ‘Suriye politikası iflas etmiştir’ diyorum. İflas eden bu politikada sadece PKK/PYD’nin üzerine yürümemek yok; aynı zamanda Amerika ve İsrail’in inisiyatifine boyun eğmek, Rusya’yı ve İran’ı Türkiye’den soğutmak var. Bunların hepsi iflas eden politikanın unsurlarıdır. Türkiye’nin durumu tamir etmesi lazım. Türk Silahlı Kuvvetleri yığınak yapıyor, çok güzel; ama o yığınağı İran’ın ve Rusya’nın da dostluğunu kazanma yönünde siyasetlerle geliştirmezseniz, o yığınak da etkili olmayabilir. Bütün bunların planlanması lazım.”

“Jerusalem Post’ta bir yazı çıktı. Biraz tersten bakıyor: ‘Suriye’de Kürtler kaybetti, İsrail artık kaybeden ata oynamasın. İsrail, İran’ı bölgesel bir tehdit ve tarihi bir rakip olarak gören Türkiye ile ortak çıkarlar bulabilir.’ Bu, Türkiye’nin gönlünü etmek ve Türkiye’yi karşıya almamak için bir politika. Sonuç itibarıyla, ‘İran’a karşı Türkiye ile ortak noktalarımız olabilir’ diyorlar. Bu, İsrail açısından doğru bir politika olabilir. Peki bu nasıl olur? Türkiye’nin PKK’nın üzerine yürümekten vazgeçmesiyle. Ben burada, İsrail’in PKK’dan vazgeçme ihtimalini hiç görmüyorum. Bu Türkiye’ye uzatılan bir havuç; Türkiye’yi oyalayacak, kandıracak bir siyaset.”

“Trump’ın Türk ordusuna ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik övgülerini de düşündüğümüzde şöyle bir iddia ortaya atılıyor: ‘İran’a karşı önümüzdeki süreçte kurulacak bir koalisyon var. Türkiye de bunu gördü, Suriye’nin İran’sızlaştırılma sürecine destek verdi.’ Şimdi bu süreçte Türkiye; ‘Madem bu savaş yayılıyor, ben kendimi koruyacak politikaları esas alırım, PKK’yı ezerim, İran ile ilgili de adım atmam; İsrail ve Amerika ile yan yana dururum’ diyebilir mi? Bakın, ‘PKK’nın üzerine yürürüm ama Amerika ve İsrail ile yan yana dururum’ diye bir gerçeklik yok. PKK’nın üzerine yürüdüğünüz an Amerika ve İsrail’i karşıya almış oluyorsunuz. Çünkü size tehdit eden yasa tasarıları veriliyor. ‘Dikkat et, PKK’nın üzerine yürürsen sana kısıtlamalar, yaptırımlar uygularım’ diyorlar.”

“İkincisi, CIA şefinin ağzından çıkanlar bir Amerikan ültimatomudur. ‘Yakarım seni, İstanbul’unu yakarım, seni öldürürüm, Akkuyu Santrali’ni havaya uçururum’ diyor. Dolayısıyla artık bunları gördükten sonra Türkiye’nin hem PKK’nın üzerine yürümesi hem de Amerika ve İsrail ile beraber olması gibi bir seçenek yok. Bunu Amerika zaten söylüyor; ‘Vururum seni’ diyor. Hem PKK’nın üzerine yürüyeceğim hem de Amerika ve İsrail ile dostluğu sürdüreceğim… Rubin ne diyor? ‘Senin üzerine Amerika yürür ve NATO da seni korumaz’ diyor. Bunlar, Türkiye’nin Rusya’yla, İran’la, Çin’le birleşmesini engellemeye çalışıyorlar. Neden? Türkiye, Amerika ve İsrail’in karşısında boyun eğsin diye.”

“Şu anki silahsız bölge dayatması, ‘PKK silahını indirecek, Suriye’deki yeni anayasa sürecinin aktörü olacak, biz de İran’a odaklanalım’ diye Türkiye’ye uzatılan bir havuçtur. PKK silah bırakır mı? PKK’nın elindeki silahı attığı an bittiği, PKK diye bir şey kalmayacağı açık. PYD, ‘Orada teşkilatım yok, PYD PKK değildir’ diyerek Amerika’ya ve İsrail’e imkân veriyor. Diyorlar ki: ‘Bakın, PYD PKK değil; oturun, beraber anlaşın.’ Dışişleri Bakanlığı ‘PKK kendini feshetmelidir’ diyor, PKK ise ‘Zaten orada yokum’ diyerek buna uyum sağlıyor. Eğer Türkiye, ABD denetiminde bir silahsızlanmaya evet derse, bu bir tuzaktır. Eğer hükümet, ‘PKK kendini feshetmezse gereğini yaparız’ der ve gerçekten yaparsa, işte o zaman Türkiye makûs talihini yenen bir yola girer.”

“Geçmişte Saddam Hüseyin için de aynı tuzak kuruldu. ‘Saddam’ın cehennem topları var, İstanbul’u dövecek’ denilerek Türkiye, Irak’ın işgaline ve bölünmesine ikna edildi. Sonrasında da Çekiç Güç eliyle Türkiye’ye PKK’nın bekçiliği yaptırıldı. Şimdi de ‘Beşar Esad katil’ diyerek aynı şey yapılıyor. Burada mesele Beşar Esad’ın veya Saddam’ın katilliği değil; mesele Türkiye’nin bölünmesidir. Siz Beşar Esad’a ‘katil’ diyerek, Türkiye’nin güney sınırlarında Amerika ve İsrail’in ikinci bir İsrail devleti inşa etmesine çanak tutuyorsunuz.” Bu açıdan bakmayıp “Beşar Esad zalim, Saddam Hüseyin zalim, Kaddafi zalim” diyorlar. Tamam, bunlar zalim olabilir; peki yerlerine kim geliyor? Amerika ve İsrail geliyor. Peki, dünyada Amerika ve İsrail’den daha zalim bir yönetim var mı? Yani Beşar Esad’ın, Saddam Hüseyin’in ve Kaddafi’nin o dönemki alternatifleri neydi? Amerika ve İsrail’di.

Şu anda bir son dakika bilgisi paylaşmak istiyorum: DEM Parti heyeti Süleymaniye’de, İmralı’nın mektubunu götürmüş ve KCK yöneticileriyle görüşüyorlar. PKK’ya yakın internet sitelerinin geçtiği bu bilgi enteresan. Peki, o mektubu nasıl alıyorlar? Görüşerek. “İmralı’dan mektup getirdiler ve KCK yöneticileriyle son gelişmeleri görüşüyorlar” diyorlar. O mektubu ben size yazayım: “Çok güzel bir fırsat doğdu, aklımızı başımıza toplayalım. Silahları bırakma sürecine ‘evet’ diyor gibi yapalım. Fırsatı yakaladık, Türkiye şu an zaaf içinde. Türkiye’nin hışmını ve kararlarını yatıştıracak tavırlar alalım; Devlet Bahçeli’yle beraber olalım ve bu vartayı atlatıp orada PKK/PYD devletçiğini konsolide edip pekiştirelim.”

Bir izleyicimiz diyor ki: “Sayın Perinçek, neden HTŞ’nin PKK’ya yönelik açıklamalarını atlıyorsunuz? Onlar sürekli ‘Suriye’de ikinci bir silahlı kuvvet olmayacak’ diye açıklama yapıyorlar.” Bunlar laf. Hep laflara kanan insanlarımız var. HTŞ’de de o eğilim vardır; sonuç itibarıyla bir ülkeyi yönetenler kendi topraklarında ikinci bir silahlı güç istemezler. Ancak sırtını İsrail’e dayarsan… İsrail, “silahsızlan” diyor mu? Sırtını İsrail işgaline dönmüş, ona bir cevap veremiyor. “PKK silahsızlansın” demek laftır; bunlara dikkat edin.

HTŞ, Fırat’ın doğusundaki PKK’nın eline silahı bıraktırabilir mi? Sanki böyle bir ihtimal varmış gibi yazılıyor. HTŞ silahın değerini bilen, iktidarın ve otoritenin namlunun ucunda olduğunu çok iyi bilen bir örgüt. Bir terör örgütü olarak HTŞ, PKK’nın da terör örgütü olduğunu ve silah bırakmayacağını bilmiyor mu? Bunlar taktik olarak ifade edilebilir. Eğer HTŞ süreç içerisinde “Suriyelileşirse” başka manzaralar da ortaya çıkabilir. Suriye’de konuşmadığımız çok önemli bir gelişme var: Şam’da on binler “laik ve demokratik Suriye” için gösteri yaptı ve HTŞ onlara silah kullanamadı. Suriye’nin içerisinde milli, özgürlükçü, laik bir milli kurtuluş savaşının ateşlerinin yakıldığını görüyoruz. Dera’da İsrail’e karşı eylemler oldu. Irak’ta Şiileri örgütleyen Suriye milli kuvvetlerinin olduğunu ve Baas’ın tamamen yok edilmediğini de biliyoruz. Bütün bunları topladığımızda; Suriye Amerika ve İsrail’e bırakılacak diye bir şey yok. HTŞ’nin de bölünme süreçlerine gireceğini, Amerika ve İsrail’in HTŞ’yi sonuna kadar beraber götürmekte zorlanacağını göreceğiz. Çünkü İslamcı bir zemini var; o İslamcılar, “Ne oldu, biz Müslümandık? Nasıl Müslümanız ki işimiz gücümüz Müslümanlarla savaşmak?” diyecekler.

Türkiye-İran ilişkileri nasıl seyreder? Türkiye hükümetinin bunu tamir etmesi lazım. Eğer Türkiye, “Silahı bırakmazsan gereğini yaparım” diyorsa, bu çok ihtiyatlı ve zayıf bir ifadedir. Ne gereği olduğunu açık söyle. “Silahı bırakmazsan sana silahla bıraktırmayı bilirim” dersen etkili olur. “Gereğini yaparım” diyerek yoruma bırakırsan etkisi zayıflar. Amerika öyle mi yapıyor? Amerika, Türkiye’ye verdiği muhtırada “İstanbul’u yakarım” diyor, “gereğini yaparım” demiyor. “Türkiye’deki bütün unsurları size karşı ayağa kaldırırım” diyor. “Amacım Tayyip Erdoğan’ı devirmek” diyor. Siz “gereğini yaparım” diyerek, aslında o gereği yapma konusunda kararlı bir cesaretinizin olmadığını gösteriyorsunuz. O zaman karşı tarafa direnme imkânı tanıyorsunuz. Türkiye “Gelir ezerim sizi” dediği zaman orayı titretir; “gereğini yaparım” dediği zaman kimse titremez.

Bu süreçte bir “Trump beklentisi” var. Trump Orta Doğu’dan çekilme çizgisini ifade ediyordu ama geldiğimiz noktada ABD, “ikinci İsrail”in kurulmasını mümkün kıldı. Trump gelecek de Amerika bundan vazgeçecek? Bunlar hayal. O da Amerikan devletinin başına geçecek; emperyalist bir devlete taş koyacak, ona ihanet edecek bir yönetim gelmez.

Vekil güçler konusuna gelince; Amerika ültimatomunda “Vekil güç falan tanımam, ister PKK olsun ister Türk Silahlı Kuvvetleri, üzerinize yürürseniz sizi vururum” diyor. Savaşta vekil güç, asil güç diye bir şey yoktur. Çanakkale’de karşımızda İngilizlerin getirdiği başka güçler vardı; onlara kurşun sıkmayalım mı? Türkiye’nin HTŞ’yi harekete geçiren süreçte rol oynamasının sebebi, ipleri bırakmış olmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Esad’la çözüme razı olması olumlu bir gelişmeydi. Ancak Türkiye, İran ve Rusya’nın “HTŞ gibi teröristleri yok edelim” teklifine razı olmadı; çünkü Amerika ve İsrail bunu istemedi.

Peki, Türkiye bu zorluklardan nasıl çıkacak? Gerçeği kabul etmek zorundayız; karamsarlıkla ilgisi yok. Türkiye bu zorluklardan büyük bir çözümle, devrimle çıkacak. Türkiye’nin güçlü bir geleneği ve milleti var. Enerji meselesi de komşularımız İran, Rusya ve Irak ile halledilecek bir konu; Amerika’dan enerji getirecek değiliz. Bölünme tehdidine ancak devrimle yanıt verilebilir. Sistemin içinde kalırsak karamsarız; Mustafa Kemal Paşa nasıl sistemin dışına çıkarak Türkiye’yi kurtardıysa, bu dönemde de aynı iradeye ihtiyaç var. Nutuk’un 10. sayfasında, İstanbul hükümetine ve halifeye isyan etmenin gerekliliğinden bahseder. Bu, “sistemin dışına çıkarak istiklal savaşı verilir” demektir. Şimdi de Ankara’da, Türkiye’yi bu badireden kurtaracak bir hükümeti yasal yollarla iktidara getirerek bu çözüm başlayacaktır. Veyahut da diyelim Sayın Tayyip Erdoğan, Milliyetçi Hareket Partisi ve diğerleri de bu sistemin dışındaki çözüme kısmen geleceklerdir. Ben, kısmen gelecekleri kanısındayım. İçlerindeki Amerikancılar dahi hesaplaşma sürecine kaçınılmaz olarak girecekler; çünkü sonuç itibarıyla AK Parti’nin de MHP’nin de önünde iki yol var: Ya Amerika ve İsrail planlarına boyun eğip Kürdistan’ın kurulmasını selamlamak ya da bunu reddetmek.

Amerika bu sürece “Millenium Challenge” yani “Bin Yılın Meydan Okuması” adını vermişti. 2002 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kara Kuvvetleri, Nevada çöllerinde bugün yaşadığımız senaryonun tatbikatını yaptı. Amerikan tarihinin en büyük tatbikatıydı. Hedef ülke Türkiye’ydi. “Bin Yılın Meydan Okuması” ismi, Türkiye’nin gücünü kabul ettiklerini gösterir; Türkiye ufak tefek bir ülke değil, bin yıllık bir meydan okumayla baş edilebilecek bir güçtür. Senaryo, o tatbikatta olduğu gibi Doğu Akdeniz’de başlıyor. Yani Suriye ve Doğu Akdeniz çok önemli.

Türkiye, NATO sisteminin ve Amerika hegemonyasının dışına çıkarak vatanının bağımsızlığını ve bütünlüğünü sağlayabilir. Sistemin içinde kalmak, Amerika’ya boyun eğmek ve NATO’ya sadakat göstermek demektir; bunda bir çözüm yoktur, bu Türkiye’yi böler. Artık bunu görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye bu sistemin dışına çıkacaktır. Ekonomide de Batı’nın dayattığı neoliberal ekonomiyle bu meydan okumalara karşı koyamaz. Savaşlar yalnız askerle değil, ekonomiyle de yürütülüyor. Türkiye’nin ekonomik direnç kuvvetlerini bir üretim devrimiyle güçlendirmesi şarttır. Üretim devrimi, sistemin dışına çıkmaktır.

Bu program Vatan Partisi’nin programıdır; sistemin içinde çözüm yoktur. Vatan Partisi bilimsel, öncü bir parti olduğu için 60 sene öncesinden bu programı ortaya koymuştur. Şimdi o programın zamanı geldi. Zamanı gelen cereyanın önüne kimse geçemez; Türkiye’nin vatan bütünlüğünü sağlamak ve tehditleri bertaraf etmek için Türkiye o yöne gidiyor. Bu süreçte Türkiye, gerçek dostlarını da keşfediyor. Dostumuz Amerika veya İsrail değilmiş; hedef alınan Arap ülkeleri, Suriye, Irak, İran, Rusya ve Çin’miş. Türkiye potansiyel müttefiklerini keşfedecektir. Avrasya’ya yönelmek, Amerika’ya karşı koymaktır. Burada irade, kararlılık ve doğru strateji gerekir; Rus, Çin ve İran düşmanlığı üzerinden kurgulanan tertiplere gelmemek gerekir.

Türkiye bölünmez; bu bir palavra değil, hakikattir. Türkiye’yi bölemezler. Türkiye’nin parçalanmayacağını en başa yazdıktan sonra diğer her şey dökülür gelir: Üretim devrimi, iç cepheyi kuvvetlendirmek, potansiyel müttefiklerle buluşmak, tehditlere karşı duruş sergilemek ve yabancı oyunlara kanmamak.

Bir savunma bakanı, ABD’li mevkidaşıyla görüştüğünde diplomatik bir dil kullanılabilir ancak Suriye’nin kuzeyindeki güçlerin tasfiye edilmemesi Amerikan çıkarlarına aykırıdır. Hükümetin kararlılığını Washington’a bildirmek şarttır. Sistemin içinde, Amerika ile görüşerek sorunu çözmeye çalışmak çaresizliktir. Biz de yönettiğimiz zaman Amerika ile görüşeceğiz ama çözümü orada aramak tehlikelidir. Bakanımızın Washington’a “Türkiye’nin toprak bütünlüğü bizim için her şeyin başıdır, feda etmeyeceğimiz hiçbir şey yoktur” demesi gerekir. Yoksa Amerika’nın güdümünde çaresiz yerlere gidilir. Bu çizgide, yani Amerika ve İsrail ile sorunu çözme çizgisinde Türkiye için çare yoktur; bu, iflasa götürür. Ama Türkiye’nin Vatan Partisi var, Türk Milleti var, askeri ve polisi var; bu ülkeyi parçalamak kolay değildir.

Asgari ücret meselesine gelirsek; hükümetin açıkladığı 22.104 lira, Türk-İş’in açıkladığı 29.583 liranın çok gerisindedir. Emekçi sınıflar bunu kabul etmeyecektir. Vatan Partisi olarak biz de bu rakamı kabul etmiyoruz. Türk-İş ve diğer sendikalarla birlikte, 29.583 lira talebinde ısrar ederek haklı zeminde bir eylem çizgisi belirleyeceğiz. Kışkırtmalara ve provokasyonlara gelmeyeceğiz.

Biz Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi olarak, geçim derdini ve çözümleri savunan, “ekmek teknesi” siyasetini benimseyen tek yayın organıyız. Bir yandan üretim devrimini savunuyor, çarkların dönmesini, tezgahların çalışmasını istiyoruz. Fabrika kapansın istemiyoruz. İşçiye, üretim şevkini canlandıracak mümkün olan en iyi refah seviyesini sağlamalıyız.

Haftanın kitabına gelince; Fikret Akfırat’ın “Kukla Devlet” kitabı, ABD’nin Irak’ın kuzeyinde nasıl bir yapı kurduğunu ve aynı senaryonun bugün Suriye’de nasıl uygulandığını anlatıyor. Beşar Esad’ı devirerek Suriye’nin kuzeyinde ikinci bir İsrail kurmaya çalışıyorlar. Bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. Haftanın şarkısı ise bir emekçi mücadelesi sembolü olan “Fabrika Kızı”dır. Mazhar, Fuat, Özkan ve Alpay’ın seslendirdiği bu eser, 15-16 Haziran direnişinde ünlenmişti. İyi akşamlar diler, haftaya tekrar buluşmak üzere herkese esenlikler dilerim.

Paylaş