Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, Çıkış Yolu programına hoş geldiniz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e güncel gelişmelere ilişkin sorularımızı soracağız. Yanımda Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni arkadaşım Sayın Tevfik Kadan da var. Birlikte iç politika, dış politika ve ekonomideki gelişmeleri, bütün konuları önümüzdeki iki kuşak boyunca Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e ileteceğiz.
Efendim, hoş geldiniz.
**”Hoş bulduk, merhaba.”**
Güzel bir haberle başlayalım dilerseniz programımıza. İki mücadele alanından iki büyük başarı geldi. Polonez fabrikasında yürütülen eylemlerde sizi en başından itibaren hiç unutmuyorum; bakanı ta yurt dışında, bir ülkede aradınız. Galiba ya Brezilya’daydı ya Arjantin’deydi. Hemen onun gündemine de, Sayın Bakanımızın gündemine de iletmiştiniz. Polonez Gıda Fabrikası’nda sendikalı oldukları için işten atılan 146 işçi, yoğun bir mücadele döneminin ardından büyük bir başarı kazandı. Bir başarı da Perfetti işçilerinden geldi. Onlar da toplu iş sözleşmesi masasına oturma çağrısında bulunmuşlardı; orada da büyük bir başarı kazandılar. Tekgıda-İş Sendikası önderliğinde büyük bir mücadele yürüttüler. Vatan Partisi bu mücadelenin merkezindeydi. Önce bu başarıyı getiren etkenleri bir aktarmanızı rica edeceğiz.
**”Bu başarıyı elbette işçilerin azmi, çalışkanlığı, fedakarlığı ve kararlılığı getirdi. Polonez, Türkiye işçi sınıfı tarihine bir destan olarak geçecektir. Yani oradaki işçi arkadaşlarımızın kararlılığı, gösterdikleri azim, her zor durumda o zorlukların üzerine yürüme cesareti göstermeleri, özellikle kadın işçilerimizin örnek tavırları bu başarının esas sebebidir. Bir de tabii doğru bir mücadele çizgisi, doğru bir eylem çizgisi; yani başarıya yönelik, zamanında ateşkesler yapmasını da bilen, ondan sonra dalga dalga mücadeleyi ilerleten ve önüne gerçekçi hedefler koyan bir strateji izlediler. O bakımdan da işçi sınıfımızın tarihinde özel bir yeri olacaktır. Biz de Vatan Partisi olarak başından beri işçilerimizle beraber omuz omuza mücadele ettik. Strateji ve siyaset meselelerini konuştuk, görüştük, beraber ürettik. Biz de Vatan Partisi olarak bir öncü parti görevi yerine getirdik.”**
“Tabii bu mücadelede en önemlisi şunu gördük: Başında bu mücadeleye sıradan bir işçi olarak başlayan arkadaşlarımız, bu mücadeleden sonra öncü işçiler olarak çıktılar. Bu çok önemli. Yani kendi eylemiyle, kendi tecrübesiyle işçi sınıfının öncüleştiğini gösteren önemli örneklerden biri oldu Polonez Gıda. Bütün oradaki işçi arkadaşlar tezgahlarının başındayken sıradan işçilerdi. Ama bu mücadelenin sonunda hepsi birer işçi lideri, hepsi birer işçi önderi olarak mücadeleyi tamamladılar. Kitlenin öncüleştiğini gösteren, eylem içerisinde kendi tecrübesiyle gelişen, tarihimizdeki önemli örneklerden biri oldu.”
“Şimdi onlar öncüleşti. Biz de onlara öncü sorumluluklarını ve görevlerini hatırlatıyoruz. Öncüleşmek demek artık kendiliğinden bilinç değil; sınıf için bilinç, millet için bilinç düzeyine yükselmek, örgütlü olmak ve siyasi öncü içerisinde yer almaktır. Öncünün en önemli ölçütü, kendi hayatıyla ilgili sorunların ötesinde toplumun sorunlarına yönelik sorumluluklar üstlenmektir. Bu da öncü partide yer alarak olur. Bu mücadeleyi başardıktan sonra biz de bu öncüleşen işçi arkadaşlarımıza buradan, Ulusal Kanal’dan tekrar Vatan Partisi’ne üye olmalarını, Vatan Partisi’nin öncü kadroları içerisinde yer almalarını ve Türkiye’yi birlikte yönetmeyi öneriyoruz. Türkiye bir arayış dönemine, bir karar dönemine girmiştir. Türkiye’nin önünde büyük bir çözüm yolu vardır. Bu öncülerin bir araya gelmesi ve öncü partinin kurduğu program ve stratejiyle başarılacaktır. Polonez işçilerinin bu tecrübelerine, birikimlerine bütün Türk milletinin, bütün Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerin ihtiyacı var. Dolayısıyla biz de Vatan Partisi olarak, bu mücadelede haldaş, yoldaş ve kardeş olduğumuz işçi arkadaşlarımızı Vatan Partisi’nde görev almaya, öncü görevler üstlenmeye davet ediyoruz. Hepsiyle tek tek görüşeceğiz ve Türkiye’nin önündeki sorunları çözmede örgütlü öncü görevleri paylaşmayı onlara önereceğiz. Ben bu önerimi şimdi bütün kamuoyu önünde, Ulusal Kanal’dan da yapıyorum.”
Polonez direnişinin Türkiye işçi sınıfına bir model olduğundan bahsediliyor. Model konusunu biraz daha açabilir misiniz? Buradan hangi dersleri aldık? Bir de tabii bitmeyen direnişler var; Polonez’in yanında Çayırhan devam ediyor, özelleştirme ertelendi ama devam etme durumu var. Belediye işçileri ayakta, metal işçileri ayakta. 2025’te işçi hareketinden genel olarak ne bekliyoruz?
**”İşçi hareketinin bu başarılarla daha da ivme kazanacağını görebiliyoruz. Başarılar, her zaman işçi hareketinde itici bir güç olmuştur. Türkiye’nin işçi sınıfı tarihi de bunu kanıtlar, dünya işçi hareketleri incelendiği zaman da aynı gerçekle karşılaşırız. O bakımdan Polonez’in bu başarısı; Türkiye’de işçi sınıfı içinde, emekçiler içinde ve bütün Türk milleti içerisinde bir umut yaratmıştır.”**
**”Ne oldu? Patron sendikayı kabul etmek durumunda kaldı, artık o fabrikada sendika var. İkincisi, işçiler uzun süredir evlerine ekmek götüremiyorlardı; şimdi bu karşılıklı anlaşma sonucunda Polonez yönetimi işçilerin kıdem tazminatlarını ve mücadele dönemindeki ücretlerini ödeyecek. ‘Model’ kelimesi şu bakımdan doğru: Azmin, kararlılığın ve doğru stratejinin başarısı olduğu için bir model oluşturdu. Tekgıda-İş Sendikası Başkanımız Sayın Mustafa Türkel’i ve diğer yönetici arkadaşlarımızı, özellikle Yunus Durdu arkadaşımızı kutlarız. Hepsi mücadele boyunca işçinin içinde oldular, onlarla beraber yattılar, beraber soğuğu yediler, rüzgara göğüs gerdiler. Sınıfa sadakat içinde oldular. Bir sendikanın, bir partinin (Vatan Partisi) desteği ve sendikanın maceracı etkilerden uzak, akıllı siyasetler izlemesi çok önemliydi.”**
**”Sayın Bakanımızın çabalarına da dikkat çekmek gerekir, kendisini de kutluyoruz. Görüşmelerimizde işçilerin haklı olduğunu tespit etti, oraya müfettişler yolladı. Müfettişler, işçinin hakkını ve hukukunu saptayan bir rapor hazırladılar. İlk atıldıklarında ‘Kod 46’ yani hırsızlık suçlamasıyla atılmışlardı, sonra bunun gerçek olmadığı ortaya çıktı. Çok başarılı bir mücadele örneği bu. Şimdi bu arkadaşlarımız, sıradan bir işçi düzleminden işçi sınıfına önderlik eden öncüler düzlemine çıktılar. Bence bu bakımdan en önemli model budur.”**
“Davul zurnayla birlikte kutlamaya karar vermiştik, partimizin liderleri de oradaydı. Okan Başkan, Vatan Partisi İstanbul İl Başkanımız ve diğer yönetici arkadaşlarımız oradaydı. Bugün önceden başka görevlerim olduğu için gidemedim ama kalbimiz, yüreğimiz, sevincimiz hep onlarla beraber. Bundan sonraki esas görevlerimiz ve sorumluluklarımız beraber.”
Sayın Genel Başkan, en düşük emekli maaşı 14.469 TL olarak belirlendi. Yeterli mi?
**”Emeklilere soruyorsun, ben de bir işçi emeklisiyim. Buna verilen cevap, Türkiye’nin yüzde yüzünün cevabı olacaktır: ‘Yetmez.’ AK Partililer de, MHP’liler de, bu hükümetin sorumluluğunu paylaşan herkes de bunun insanların evine ekmek götürebileceği bir ücret olmadığını kabul edeceklerdir. Bu durum, AK Parti hükümetinin 1980’lerden beri uyguladığı, Batı’ya bağımlı, Türkiye’yi borç batağına sürükleyen ekonomi politikalarının sonucudur. Ancak Türkiye’nin birikimi ve olanakları bu kaderi zorunlu kılmıyor.”**
**”Türkiye’nin muazzam bir tasarruf kabiliyeti var; yurt dışına çıkarılmış 500 milyar dolar, bankalarda kilitli kasalarda duran 350 milyar dolar değerinde altın… Bunlar Türkiye’nin çok yüksek bir tasarruf kabiliyetine sahip olduğunu gösteriyor. Eksik olan, bu değerleri yatırıma yönlendirecek hükümet iradesidir. Emekten yana, alın terinden yana bir hükümetin bulunmayışıdır. Bu eksik de önümüzdeki birkaç yıl içerisinde tamamlanacaktır. Türkiye, üretim devrimini başaracak, toprak bütünlüğünü sağlayacak, başı dik ve bağımsız Türkiye’yi kuracak bir hükümete kavuşacaktır.”**
Ekonomik verileri hatırlatayım: Yıllık enflasyon yüzde 44.38 olarak belirlendi. Asgari ücrete yüzde 30, emekli maaşlarına yüzde 15.75, memur maaşlarına ise yüzde 11.54 zam yapıldı. TÜFE oranı yüzde 58 olarak geldi, yani kiralar da o oranda artacak. Makas açılıyor, yaşam koşulları zorlaşıyor. Siz “zorlukları paylaşacağız” diyorsunuz ama bugün yapılanlarla bu nasıl örtüşüyor?
**”Bakın, resmi rakamlara göre enflasyon yüzde 44. Dolayısıyla yüzde 44’ün altında olan her zam, aslında ücretlerin kısıldığını ifade eder. Yani enflasyon oranının altında zam yapıyorsanız, aslında maaşı düşürüyorsunuz demektir. Bu, hem kamu işletmelerinin hem de özel sektör patronlarının karlarını artırmaya yönelik, bunalımın yükünü doğrudan emekçinin ve emeklinin sırtına yükleyen bir uygulamadır. Burada ‘zorlukları paylaşma’ yok; tam tersine, zorlukları işçinin sırtına yükleme var. Gerçek bir paylaşma için sermaye sahiplerinin de bu zorluklardan pay alması gerekir.”**
AK Parti, halkla karşı karşıya gelmektense sistemi böyle sürdürmeyi tercih ediyor gibi, ne dersiniz?
**”Evet, zor olanı tercih ediyorlar. Bu, AK Parti’yi iktidardan mahrum bırakacak bir süreci başlatıyor. Türkiye’nin tasarrufunu bütünüyle yatırıma yönlendirecek kararlı, üretim odaklı bir hükümet şart. ‘Zorlukları paylaşalım’ demek Türkiye’yi yerinde saydırır. Bizim zorluklardan kurtulmamız lazım; bunun tek yolu da tasarruf oranını yüzde 40’a yükseltip ürettiklerimizi yatırıma yönlendirmek, böylece istihdamı artırıp üretimi adil paylaşmaktır.”**
Sevgili Başkan, izninizle iç politikaya biraz yönelelim. Bu arada, mücadelenin içinden Vatan Partisi Öncü Kadın yöneticilerinden Sayın Meliha Sevencan da bir mesaj yolladı. İşçiler hep, “Öncü Kadın yöneticilerimiz her zor zamanda yanımıza geldiler” diyerek onlardan övgüyle bahsediyorlar. Dün Polonez işçilerinden birisinin, Melih Hanım’ın mesajını okuyorum. Eskiden olsa ilgilenmezdim ama şimdi yolda yamuk bir taş görsem onu düzeltmek için bile içimden geliyor. İşte öncü; ne kadar güzel. Şimdi demin söylediğimiz olay var ya, tezgahının başında çalışan, evine ekmek götüren sıradan bir işçiydi bu arkadaşlar. Yani yoldaki yamuk taş onu ilgilendirmiyordu. Yoldaki yamuk taşı düzeltmek, sonuç itibarıyla topluma karşı bir sorumluluktur. Bunu yapan, sıradan insandan farklılaşır ve öncüler arasına girer. Yani kendiliğinden bilinç yerine, millet için bilinç, sınıf için bilinç düzeyine çıkar. Dolayısıyla ülkenin kaderi, geleceği ve bütün insanların mutluluğu onu ilgilendirir; bencillikten kurtulur, bütün toplumu düşünür. Yoldaki taşı düzeltmek, çukuru kapatmak veya dikeni temizlemek; “Benden sonra bu yoldan geçecek insanlar olacak” bilgisinin getirdiği sorumlulukla yapılan işlerdir. Polonez işçileri bu mücadeleye sıradan işçiler olarak girdiler, öncü işçiler olarak çıktılar.
Sayın Genel Başkan, Öcalan’ın mesajını DEM Parti kapı kapı dolaşarak anlatıyor şu anda. Cumhuriyet Halk Partisi, DEVA Partisi ve Yeniden Refah Partisi ile görüştüler; AK Parti heyetiyle de görüştüler. Bugün de Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, bu sürece destek verdiğini açıkladı ve Mecliste yürütülmesi gerektiğini bir kez daha vurguladı. Arkadaşlarımdan rica edeceğim, bir fotoğraf yansıtsınlar; Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, görüşmeden sonra “Türk milletinin barış, huzur ve istikrar döneminin kapısı açıldı” ifadelerini kullandı.
Bu süreç içerisinde dikkatinizi çeken nedir? Çünkü en başta “Bu, PKK’yı meşrulaştıran bir süreçtir” diye itiraz etmiştiniz. Televizyon programlarında, Vatan Partisi ve İYİ Parti’nin bu konuda karşı duruş sergilediği çok konuşuluyor. Yeniden Refah Partisi başta olmak üzere normalde AK Parti ile birçok konuda karşı karşıya gelen partiler bu sürece dahil oldu. Vatan Partisi neden dahil olmuyor, barış ve kardeşlik istemiyor mu?
Bakın, burada DEM Parti’nin kapı kapı dolaşması yok; sistemin DEM Parti’yi kucaklaması, sarmaş dolaş olması var. PKK’yı sistem meşrulaştırdı, bunu görüyoruz. Gazeteci olsam, “Amerikancılar el ele” başlığını atardım. Bahçeli’yi de sürece kattığım için söylüyorum; çünkü bu sürecin piri Sayın Bahçeli. Onu bu sürece iten ne? Amerika ve İsrail’in Suriye’de yaptığı operasyonlar ve Suriye Arap Cumhuriyeti’nin meşru yönetimini devirip orada kendi güdümlerinde bir yönetim kurma çabaları.
Bu tertibin Türkiye’deki ayağı, Amerikancılarla PKK’dır. Bunlar Türkçü mü, Kürtçü mü diye bakmaya gerek yok; Amerikancı olduklarını ispatladılar. Yan yana çektirilen resimler, Türkiye’nin önünde Amerika ve İsrail tarafından kurulmuş planların fotoğraflarıdır. PKK’yı ortak hale getiriyorlar ve bunu Türk milletine “Ülkemize barış ve huzur getiriyoruz, Türkiye güneye doğru büyüyor” diyerek pazarlıyorlar. Oysa Türkiye’nin Suriye’de yeni mevziler kazandığı, büyüdüğü veya Osmanlı’yı yeniden kurduğu gibi uydurmaların boş olduğu ortaya çıktı.
Devlet Bahçeli’yi ve PKK’yı yan yana getiren kuvvet Amerika ve İsrail’dir. Burada “Abdullah Öcalan çıksın konuşsun” olayından öte, Suriye’nin kuzeyinde “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail kurulmasının Türkiye’deki fotoğrafı vardır. Liderlerin yan yana geldiğini görüyoruz.
Siz birkaç ay önce Sayın Hakan Fidan’ın “Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki Kürtleri himayesine alır” açıklamasını eleştirmiştiniz. Ancak konuşmanın bütününde bunun bir doğal etki alanı vurgusu olduğu anlaşıldı. Fakat siz her zaman “Türkiye himayesinde Kürdistan” planının bir tuzak ve tehdit olduğuna dikkat çeken tek siyasi lidersiniz. İtiraz edenler, “Atlantik cephesi atak halindeyken, Kürt kökenli yurttaşlarımızı emperyalist merkezlere kaptırmaktansa gönül köprüleri kurmak daha doğru değil mi?” diye soruyor.
Bu stratejik olarak doğru bir yaklaşım değil. Yapılan iş, Türkleri ve Kürtleri birleştiren bir siyaset değil; doğrudan Amerika ve İsrail’in Suriye, Irak, Türkiye ve İran’ı bölme planıdır. Türkiye himayesinde Kürdistan projesi, 1960’lardan beri Amerika’nın Türkiye’ye sunduğu bir “zoka”dır. Yılanı kucağına alma planıdır. Yılanı “Dişini söktük, zehri yok” diyerek Türkiye’nin kucağına bırakıyorlar.
Ahmet Türk’ün, “50 milyon Kürt’ün yüzü Türkiye’ye dönük” ifadesine gelince; evet, Batı Asya’daki Kürtlerin Türkiye’ye dönük olması gerçektir çünkü Türkiye Kemalist devrimi yaşamış, milli demokratik devrim sürecinde komşularından öne geçmiş farklı bir ülkedir. Ancak bugün bu gerçeği, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını kamuoyuna kabul ettirmek için kullanıyorlar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir gece ansızın geliriz” çıkışı ile Cumhur İttifakı içindeki farklı eğilimler gözüküyor. Ancak sonuç itibarıyla Türkiye, Suriye’nin bölünmesi operasyonunda boyun eğen ve kendine düşen rolü oynayan bir çizgi izledi. Suriye’nin kuzeyinde Kürdistan’ın kurulması, Amerika ve İsrail açısından bir taarruzdur. Trump döneminde bu değişecek diyenler yanılıyor. Trump da tekelci, emperyalist Amerika’nın temsilcisidir. Amerika’nın mevcut gücü bu planı götürmeye yetmiyor; bir duvara çarpacak. Trump da bu sürecin bir ürünüdür. Amerika’nın Suriye ve Batı Asya’daki iddialarını hayata geçirecek potansiyeli kalmamıştır. Duvara çarpacak; onun için bunu Trump’a falan bağlamak yanlış. Bu, Amerika ve dünya arasındaki dengelerle ilgili bir olay. Şimdi, son dakika bir Trump açıklamasını arkadaşlarım yolladı. Yunus Paksoy’dan aktarıyorum; CNN Türk’ün ABD temsilcisi paylaşmış: “Cumhurbaşkanı Erdoğan benim dostum, sevdiğim, saygı duyduğum biri. Onun da bana saygı duyduğunu biliyorum, düşünüyorum.” Ki buna benzer cümleleri herhalde bir iki hafta önce kurmuştu. “Ayrıca kendisinden belirli kişilere karşı harekete geçmemesini rica ettiğimde bunu yapmadı.” Trump bunu söylüyor; PKK’ya ve Mazlum Kobani’ye karşı. Devamında, “Ben acaba Tevfik’te bir bilgi mi var diye ona yöneldim, kimden bahsettiğimi biliyorsunuz: Kürtler. Ne kadar süreceğini bilmiyorum çünkü onlar doğal düşmanlar, birbirlerinden nefret ediyorlar. Ama Erdoğan bunu henüz yapmadı ve geçmişte de yapmadı. Başlattığında ise ona ‘lütfen yapma’ dedim ve o da yapmadı.” Bunların hepsi Trump’ın ağzından. Zaten Trump geçenlerde yine buna benzer bir şey söyledi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir Kürdistan kurulması kararlaştırılmıştı; yani Sevr’i söylüyor. Ama bu olmadı. Kürtlere vaat edilenler; yani bölücülüğe, emperyalist işbirlikçiliğine vaat edilen sözde Kürdistan planı nasıl bozuldu? Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı ile, Mehmetçiğin süngüsü ile bozuldu. Eğer biz Kurtuluş Savaşı’ndan yenik çıksaydık, o Trump’ın söylediği plan uygulanmış olacaktı. O vaadi karşısında duran bir Türkiye, bir İstiklal Savaşı ve Türk ordusu var. Mustafa Kemal Paşa önderliğinde bozdu o planı tabii. Bakın, yine tarih döndü dolaştı oraya geldi. 1918-19’a baktığınız zaman sanki o Batılı emperyalistlerin planladığı sözde Kürdistan kuruluyor, haritalar falan; fakat ne oldu? Onu Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Milleti ve İstiklal Savaşı bozdu.
Şimdi Suriye’nin kuzeyinde fiilen kuruluyor. Devlet Bahçeli ile PKK liderliği burada koalisyon kurdu, anlaştılar; gördüğünüz gibi Kürdistan kuruluyor. Bakın, göreceksiniz o plan yine bozulacak. Türkiye’nin süngüsüyle, Türkiye’nin milli beraberliği ve Türk devletiyle milleti arasındaki birlikle o plan yine bozulacak.
Trump çok net bir şekilde Mazlum Kobani’yi kastediyor, değil mi? İsrail Dışişleri Bakanı ile görüşmesi de çok önemliydi. Sayın Genel Başkanım, sizin söylediğiniz süreçte; siz genel analizleri, biz tabii günlük gelişmeleri takip ettiğimiz için sizin çizdiğiniz çerçeveye öyle bir oturuyor ki her gelişme. İsrail Dışişleri Bakanı, sizin “İkinci İsrail Devleti” diye nitelendirdiğiniz o yapının Dış İlişkiler Komitesi Başkanı ile görüştü. Bu temaslar daha önce bu kadar aleni yapılmıyordu; üstelik İsrail Dışişleri Bakanlığı düzeyinde yapılmıyordu, alt düzeyde yapılıyordu. Bunlar da demek ki bir siyasi statü vermenin ön hazırlıkları.
Tabii cesur ve cüretkar olmaları için sebepler var. Türkiye hükümeti içerisinde bir kanat, yani Devlet Bahçeli ve çevresi, bu plana teslim vaziyette. Yani “İkinci İsrail” planına Devlet Bahçeli teslim; işte “İkinci İsrail” ile Devlet Bahçeli el sıkışıyor, siyaseten sarmaş dolaş durumunda. Hangi politikacı Türkiye’de bu kadar “İkinci İsrail”den, sözde Kürdistan’dan yana cesur olabilir? Bugün bir AK Parti milletvekilinin (Galip Ensarioğlu) bu yönde sözleri de vardı; PKK silah bıraktıktan sonra Türkiye ile PYD ilişkilerinin düzelip düzelmeyeceği sorulduğunda, “Evet, PYD ile görüşülebilir” dedi. Zaten Kobani olayları döneminde Türkiye için PYD bir terör örgütü değildi, dünyada da PYD’yi terör örgütü olarak tanımayanlar var. Dolayısıyla “Türkiye-PYD ilişkileri zaman içerisinde normalleştirilebilir” denildi.
Bu açılım sürecinde Bahçeli’nin yeni hamlesinde Suriye’deki PKK’dan hiç bahsedilmiyor. Yani sadece Kandil’de kalmış az bir gruptan bahsediliyor, “silah bıraksın” deniliyor ama orada 100 bin tırlık silahı bulunan PKK’lı gruptan kimse bahsetmiyor. Peki, bu süreci ve açıklamaları nasıl değerlendirmek lazım? Suriye’deki PYD ve PKK arasında bir ayrım yapılıyor mu? Bazı ayrımlar olduğu söyleniyor fakat bence burada PKK; “Ben Suriye’nin kuzeyinde teşkilatlı değilim” diyor, yalan söylüyor. Neden? Oradaki PKK bir terör örgütü olarak kabul ediliyor Türkiye ve Amerika tarafından. Bunu bildiği için, “Hayır, orada olan örgüt ben değilim, benim teşkilatım yok” diyor. Sırtından o terör örgütü yükünü atıyor. Kimileri de bunu yanlış yorumladı; “Aa, bakın PKK ile PYD arasında fark var” dediler. Halbuki bu kamuoyuna yutturulmak isteniyor. Yani oradaki örgüt PKK değil, “alın onu kucağınıza, bu yılan değil, sevimli bir kuş” diyorlar.
Ferhat Abdi Şahin’in, Yunus Paksoy’un paylaştığı Trump’ın konuşmasından yola çıkarsak; Amerikancılar kol kola. Trump’ın mesajında çok enteresan bir yer var: “Dokunma dedim birine ve dokunmadı.” Aklıma şu geldi; bir buçuk sene önce Tevfik’le Aydınlık’ta çalışırken… Gerçi bu tam da doğru değil, Tayyip Erdoğan’a “dokunma” dedi ama hükümetimiz PKK’nın üzerine yürüdü. Birkaç münferit olay vardı. Mazlum Kobani (Ferhat Abdi Şahin), Bafıl Talabani ile görüşmeye gittiğinde bindikleri arabanın yan tarafını Türkiye vurdu ama özellikle o arabayı vurmamışlardı, mesaj vermişlerdi. Biz o zaman Aydınlık’ta bu gelişmeyi “Senin adamının ensesindeyiz, etrafını böyle bombalarız” diyerek yorumlamıştık. Çünkü o zaman gezdiriliyordu, bir süre sonra Ferhat Abdi Şahin ABD üssünden çıkmamaya başladı.
Valla bu sizinki bence biraz iyimser bir yorum. Burada mesele şahıslar değil, Amerika Birleşik Devletleri diyor ki: “Ben orada İkinci İsrail Devleti’ni, PKK devletini kuruyorum, ona dokunmayacaksın.” Mesajda “belirli kişilere karşı harekete geçmemesini rica ettim” diyerek söylüyor Trump. Şimdi tabii MİT çalışmasına devam ediyor; dün etkisiz hale getirdiği teröristler 30-40 yıllık, örgütün en tepesindeki isimler. MİT’in örgütün en tepesindeki isimleri çok yakından takip ettiği anlaşılıyor.
Ancak bizim Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, Türk Milleti olarak ve Vatan Partisi olarak beklediğimiz, bu tür PKK liderlerini Irak’ın kuzeyinde bulup etkisiz hale getirmek değil; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’nin kuzeyine girip oradaki PKK devletçiğini, İkinci İsrail Devleti kurma girişimini bozması ve ezmesidir. Bu tarihi fırsat değerlendirilmedi. Vatan Partisi’nin içinde bulunduğu bir hükümet o fırsatı değerlendirirdi. Yani hala önümüzde o fırsat vardır ve eninde sonunda o olacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri oraya girip PKK’yı dağıtmalıydı, o koşullar vardı. Amerika falan da doğrusu hiçbir şey yapamazdı. Tabii bunun en doğrusu; Rusya, İran ve Beşar Esad yönetimiyle birlikte yapılmasıydı. O fırsat kaçırıldı ama AK Parti iktidarının Amerikan politikalarına esir düştüğü de bir gerçek.
Cesur bir liderlik gerekir. Mustafa Kemal Paşa “Ya istiklal, ya ölüm” diyordu; ölümü göze aldığın için istiklaldir. Vatan Partisi’nde o bilinç, kararlılık ve millete güven var. Türkiye, orada sözde bir Kürdistan, İkinci İsrail kurulmasına kesinlikle katlanmayacak. Bunu kararlı olarak söyleyebilirim. Vatan Partisi o liderlik görevini başaracak birikime sahiptir.
Terörle mücadelenin bir de içerideki boyutu var. 2025 yılı içerisinde DEM Parti’ye 500 milyon TL hazine desteği verilecek. Bir de DEM Parti’nin kapatılma davası konusu var. Amerika’nın denetimi altında bir çoğunluk var Anayasa Mahkemesi’nde, bu iş sürüncemede bırakıldı. Devlet Bahçeli Anayasa Mahkemesi’ne “Sakın bunları kapatmayın, bunlar bizim dostumuz” mesajını yolluyor. Yargıtay’ın hazine yardımına koyduğu bloke, Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan grup konuşmasında, “Terörü arkanıza alarak siyaset yapamazsınız, kadife eldivenin altında demir yumruğu görürsünüz” dedi. Ben bu sözlere değer vermiyorum; bu sözler yapıldığı zaman anlam kazanır, lafta kaldığı zaman bir değeri yok. Demir yumruk gösterecekseniz, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin demir yumruğunu gösterin, söylemeye lüzum yok. Erdoğan süreci anlatırken “risk” almaktan bahsediyor; yani süreci kabul ediyor ama başarısından da emin değil, bu kelimeyi ileride başarısız olursa “Ben söylemiştim” demek için kullanıyor. Her sabah ellerinize umutla, heyecanla ve çözümle misafir oluyoruz. İzlediğiniz için teşekkür ederim. Çıkış Yolu programına tekrar hoş geldiniz.
Sıcağı azaltalım. Tam yayına geçerken Serkan arkadaşımdan rica ediyorum, biraz klimayı açalım.
Sayın Genel Başkan, az önce çizdiğiniz çerçevede İYİ Parti’yi soran izleyenlerimiz oldu. İç politikada, “Amerikancılar kol kola ve bu durum Suriye’deki planlarla doğrudan bağlantılı, taşları döşeniyor” dediniz. Fakat İYİ Parti çok net bir şekilde kapıyı kapattı ve tüm vatanseverleri bir araya gelerek birlikte mücadele etmeye çağırdı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi bakın, tabii bu olumlu. Ama İYİ Parti’nin kurduğu denklemde ve stratejide “Kürdistan” planını önlemek, federasyonu ve özerkliği önlemek yok. Neden yok? Çünkü İran düşmanı, Çin düşmanı, Rusya düşmanı. İYİ Parti Türkiye’de Çin, Rusya ve İran düşmanlığının şampiyonu. Siz Çin, Rusya ve İran’a düşman olursanız Kürdistan kurulur, ikinci İsrail kurulur. Denklem bu. Onun için “istediği kadar vatanseverler birleşsin, önleyelim” diyor. Güzel diyor, buna bir şey demiyoruz. Ama bu kürsüdeyseniz o zaman bu Çin düşmanlığınız, Rusya düşmanlığınız ve İran düşmanlığınız ne? Bunlara düşman olduğunuz zaman Amerika’nın karşısında yalnız kalmış oluyoruz ve Amerika’nın da İsrail’le beraber Kürdistan kurmasına selam durmaktan başka bir çözüm kalmıyor. Bu çok önemli.
Bir takım sözde sahte milliyetçiler var. “Hiçbir dosta ihtiyacımız yok; ne Rusya’ya, ne Çin’e ihtiyacımız var” diyorlar. Geçen gün Ahmet Hakan da yazdı. Türkiye’de Amerikancıların en önemli özelliği Rusya, Çin ve İran düşmanlığıdır. Bakın, eğer birisi Rusya, İran ve Çin düşmanıysa veya Rusya, İran ve Çin ile dostluğu savunanları “Çinci, Rusyacı, İrancı” diye suçluyorsa, o Amerikancıların en halisidir. Amerikancılığın dibinde durmaktadır. Çünkü Batı Asya’da Amerika ve İsrail, “ikinci İsrail”i kuruyor ve üstelik Beşar Esad yönetimini de devirmek istiyorlar. Türkiye buna karşı koyacak; peki nasıl karşı koyacak? Evet, öz gücüyle ama öz gücünün yanında bölgedeki diğer, Amerika’ya karşı olan ülkelerin inisiyatifini de geliştiren siyasetlerle ve stratejilerle bunu başaracak. İYİ Parti’de bu yok. Onun için “vatanseverler birleşsin” falan; nerede birleşeceğiz? Çin, İran ve Rusya düşmanlığında mı birleşeceğiz?
Kürdistan planını bozmanın veya ikinci İsrail planını bozmanın tek bir stratejisi vardır. Amerika ve İsrail bu Kürdistan’ı/ikinci İsrail’i kuruyor. Biz ona cepheden tavır alıyoruz. Ama bu tavrın başarıya ulaşması ve bir maceraya dönüşmemesi için ne yapmalı? Amerika ile savaşan ülkeler var. Rusya bugün Amerika ile savaşıyor; sen Rusya ile düşmanlık yaptığın an Amerika’nın kucağındasın. İran Amerika’ya dik duruyor; sen İran’a düşmanlık yaptığın zaman Kürdistan planının fedaisisin, İsrail cephesindesin. Çin Halk Cumhuriyeti, Amerika’nın karşısında rekabet halinde ve başa güreşiyor; sen Çin Halk Cumhuriyeti’ne düşmanlık yaptığın zaman sonuç itibarıyla Amerika ve İsrail’in o ikinci İsrail devletini kurmasının piyonu, hizmetkarı olursun.
Bir izleyicimiz size hemen itiraz etti, arka arkaya sorular geliyor: “Şu anda AK Parti’nin televizyonlarında da Rusya, İran, Çin düşmanlığı var. Sayın Perinçek onları niye eklemiyor?”
Teşekkür ederim. Başından beri AK Parti’nin politikalarının yanlışlığını eleştiriyoruz. Ama şunu da görelim; Rusya, Çin ve İran’a karşı tavırda İYİ Parti aşırı düşman bir tavrı temsil ediyor, en önde gidiyor. AK Parti ise onlara düşman değil; bu anketlere de yansımıştı. Bakın ispatlayayım: Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne PKK, yani DEM Parti bir önerge getiriyor; diyor ki “Çin’in Türkistan’da yaptığı mezalimi Büyük Millet Meclisi protesto etsin”. Buna kim karşı oy veriyor? AK Parti ve MHP. Kim bundan yana oy veriyor? İYİ Parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve DEM Parti. Cephe burada belli oluyor. AK Parti ve MHP, Çin’in protesto edilmesine karşı oy veriyor. Şimdi siz, Çin’in protesto edilmesine karşı oy veren AK Parti ve MHP’yi Çin düşmanı olarak gösterebilir misiniz? Onlar sonuç itibarıyla Amerika’nın tehditlerine boyun eğen bir çizgide. Öbürleri ise; Çin, Rusya ve İran düşmanı olanlar, Amerika ve İsrail’in güdümündedir.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şen de geçen gün tartışılan bir açıklama yaptı. O da “Sayın Cumhurbaşkanı durmamalı, Şam’dan sonra sırada Kırım var, Türkistan var” dedi. Bakın, bireyler arasında böyle şeyler olabilir ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi büyük bir devlet geleneği olan, strateji kurma ve savaşma konularında binlerce yıllık tecrübesi bulunan bir devlette “Kırım’ı alacağım, sırada Türkistan var” gibi söylemler komiktir. Türkiye’yi yönetenlerde bu siyasetler hiçbir zaman kabul görmez.
Bu fotoğraf üzerinden bir şey sormak istiyorum. “Amerikancılar kol kola” başlığını attınız. Bu fotoğraftan MHP içerisinde yer alan, MHP’ye gönül vermiş milliyetçiler rahatsız olmuyor mu? Kopuşlar var mı?
En son Diyarbakır’da, MHP’nin Diyarbakır listesinde ikinci milletvekili adayı olan Ahmet Güzel kardeşimiz ve MHP yönetiminde bulunan 25 arkadaşımız, çeşitli ilçelerden katıldılar. Ama bu katılımlar önümüzdeki günlerde 100’ün üzerinde olacak. Bugün mesela Zafer Partisi’nden 3 önemli insan beni ziyaret etti ve Vatan Partisi’ne katılma kararı aldılar. Önümüzdeki günlerde yalnız İYİ Parti, Zafer Partisi ve MHP’den değil; Cumhuriyet Halk Partisi’nden de Vatan Partisi’ne önemli katılmalar olacak, görüşmeleri içindeyiz. Belki tam bu sürede hatırlatmak gerekiyor, Ankara Yenimahalle’den eski HADEP üyesi bir siyaset bilimci de Vatan Partisi’ne katıldı. Son bir ayı özetlediğimizde, her kesimden Vatan Partisi’ne katılanların çoğaldığı bir süreçteyiz. Prof. Dr. Sina Akşin, Gülümser Heper, Muhammed Doğan arka arkaya bunun işaretlerini yakan isimler olmuştu. Yine bağlamasıyla hepimizi büyüleyen Muzaffer Öztürk de çok önemli bir tavır aldı. Hilmi Daşdemir, Habertürk’te Vatan Partisi’nin yükselişine dikkat çekmişti ama Vatan Partisi’nin yükselişi, onların verdiği rakamların çok üzerinde. Vatan Partisi birkaç yıl içerisinde Türkiye’yi yöneten hükümetin kilit konumlarında olacak.
Şimdi Sayın Genel Başkan, bizim Ulusal Kanal’ın emektarlarından, kanalın kuruluşundan beri emek veren Nevzat Yılmaz abimiz bize hep unutulmaması gerekenleri hatırlatan isimlerden biridir. Bir siyasi hatırlatmada bulunuyor: “Sayın Perinçek, 2-3 yıl önce ‘Türk devleti Abdullah Öcalan’ı kısa bir zaman sonra çıkaracak ve ‘silahları bırakın, biz yanlış yaptık’ dedirtecek, göreceksiniz’ demişti.” Şu anda bu sözleri sosyal medyada sıklıkla paylaşılıyor. O dönem çok üzerinde durulmamıştı ancak geldiğimiz süreç Sayın Doğu Perinçek’i haklı çıkardı. Sayın Perinçek, bu çıkarımları neye dayanarak yaptı?
İlk yakalandığında, İmralı’da Hasan Atilla Uğur komutanımızın sorgusunda “Beni alın, ben bir enstrümanım, istediğiniz gibi kullanın” diyordu. Siz bunu Aydınlık’ta devamlı yayınladınız. “Devletin emrindeyim” diyordu. Sonra yine bir HDP heyetinin ziyaretinde, “MİT ile ilişkiler halindeyim, İmralı’daki görüşmelerimize MİT mensupları da katılıyor, ben bir enstrümanım” diyordu. Ben bunları gördüğüm için Türk devletinin onu avucuna aldığını ve kullanacağını gördüm. O zamanlar Kübra Par programı yönetiyordu, “Bir yerden duyum mu aldınız?” diye soruyordu. O gazeteciler öyle; strateji kurmak, tarihsel süreçleri incelemek yerine böyle istihbarat peşindeler.
(Videonun yayınlanması üzerine)
Evet, 1 dakika 40 saniyeden sonrası çok çarpıcı. İzleyelim.
(Video izlenir)
“Türk devleti onu konuşturacak, ‘silahları bırakın’ diyecek.” Diyorsunuz, söyleyeceğinden eminsiniz?
Türk devleti ona söyletir. Zaten bunu söyleyeceğini Atilla Uğur’un sorgusunda bizzat kendisi söylüyordu. O tutanaklarda, HDP yöneticileriyle olan görüşmesinde MİT ile ilişkileri olduğunu, bunun iyi olduğunu açıklıyordu. Abdullah Öcalan’ın, Türk devleti isterse kamuoyuna bu tür açıklamalar yapmasını sağlar.
Peki, bir enstrüman olduğunu söylüyor, devlet de onu kullanır tabii. Ama kullanmaktan kullanmaya fark var. Türk devletinin Amerikancı kanadı şimdi onu kullanıyor; bu, onu teslim alan bir politikanın ifadesi değil, onu şahsiyet yapan, muhatap haline getiren, meşrulaştıran bir politika. İki türlü kullanabilirsin: Bir, çıkartırsın ve teslim alırsın; teslim olduğunu ilan ettirirsin. Bu da bir kullanmadır. İkincisi, bugün yaptıkları gibi şahsiyet haline getirirsin, muhatap alırsın ve yavaş yavaş Türkiye’yi özerkliğe, federasyona doğru götürürsün. Devlet Bahçeli’nin o fotoğrafları, aslında Türkiye’nin federasyon planının fotoğrafıdır. Türkiye’yi kim yönetecek? Amerikancılar ve sahte milliyetçiler; Amerika’nın güdümündeki ayrılıkçılarla birleşip ülkeyi yönetecekler. Bunun da adı federasyon veya özerklik olacak. O birinci açılım sürecinde de Abdullah Öcalan, “Beni devletin üçüncü adamı yaptılar” diyordu.
Peki, bunu başarabilirler mi? Türk milleti bunu kabullenir mi?
Bu silahla bozulur. Amerika ve İsrail silahıyla Kürdistan/ikinci İsrail kuruluyor. Bu ancak Türk silahıyla, Rusya, İran, Irak ve diğer Arap ülkeleriyle birlikte bozulur. “Kadife eldiven içinde demir yumruk” sözleri söylendikçe kararlılık zedelenir. Bunlar söylenmez, yapılır.
(Son video izlenir)
“Terör örgütünün tezkereleri geldiği zaman mecliste ona kırmızı oy verilmez.” Abdullah Öcalan konusunda da mahcup olacaksınız. Türk devleti onu çıkartacak ve “silahları bırakın, biz yanlış yaptık” dedirtecek.
Evet, bu bir duyumla ilgili değil; ben bir enstrümanım diyen birini devlet kullanır. Ancak burada farkı tekrar koyuyorum: Türk devletinin içindeki Amerikancı kanat, PKK’yı meşrulaştırmak ve federasyona giden yolun taşlarını döşemek için yapar. Milliler ise PKK’yı teslim almak için yapar. Eğer bunu Amerika ve İsrail ile birlikte yaparsan; Devlet Bahçeli’nin yaptığı gibi Suriye’yi bölen bir süreçte hareket edersen, federasyona giden yolun taşlarını döşemiş olursun. Ama bunu Suriye’yle, Rusya’yla ve İran’la birlikte yaparsan PKK’yı bitirirsin. Öcalan’ı kullanırsın. İki tane kullanış var yani. Bir izleyicimiz diyor ki: “Apo’yu özne yaptı, Devlet Bahçeli’yi figüran yaptı Sayın Perinçek bütün sunumunda.” Yani aslında siz yapmıyorsunuz da sizin anlatımınızdan… Özne mi? Evet, yani Apo, Bahçeli’yi kullanıyor. Abdullah Öcalan özne mi? “Ben enstrümanım” diyor. Neresi özne? İşte şu planda Apo birinci derecede önemli rol oynuyor. İkinci derecede… Aziz kardeşim, kalem özne mi? Bak, ben elimle yazıyorum. Kalem özne mi? Kalem bir alet, Abdullah Öcalan bir alet. Abdullah Öcalan’ın özneyle ne ilgisi var? Devlet Bahçeli maalesef bu olayda Abdullah Öcalan’la birlikte aynı role girdi; birisi bir taraftan, öbürü bu taraftan.
Bir soru daha var, onu da iletmek isterim. Vatan Partisi bir önceki dönemde en etkili kuvvet olarak açılım sürecini engelledi. Şimdi peki niye şu süreçte eylemler yapmıyor? Açılım sürecini mi engelliyor? Bir önceki açılım sürecini, akil adamları falan… Vatan Partisi’nden başka, bu “devlet bahçeli” sürecine karşı çıkan bir tane göstersinler. Biraz evvel söylediğiniz İYİ Parti falan karşı çıkıyor ama İYİ Parti nasıl karşı çıkıyor? Çin düşmanlığıyla, İran düşmanlığıyla, Rusya düşmanlığıyla birlikte. O zaman onun o sürece karşı çıkmasının bir değeri kalmıyor çünkü onunki gerçekçi değil. Çin, İran ve Rusya düşmanlığı yaparak Amerika’nın 2. İsrail planını önleyemezsin.
Mesela Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Savaşı’nda Rusya düşmanlığı yapsaydı İstiklal Savaşı başarılır mıydı? Arkanda Rusya var, karşında İngiltere ve Fransa var. İki taraftan sıkıştırılmışsın; hem Rusya’ya düşmansın… O zaman İngiltere ve Fransa’nın elinde oyuncak olursun. Zaten İngiltere ve Fransa o zaman Ankara’daki Mustafa Kemal yönetimini şuna zorluyordu: Bekir Sami’yi falan Londra’da kafese aldılar, Dışişleri Bakanı’nı Rusya karşıtlığına zorluyorlardı. Ama Mustafa Kemal o planı nasıl bozdu? Kafkas Seddi’ni yıkarak… Yani devrimci Rusya ile devrimci Türkiye’nin arasında İngilizlerin Kafkas Seddi vardı. Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’dan oluşan bu üç devlet tamamen İngilizlerin kontrolündeydi. Mustafa Kemal Paşa, Lenin’le anlaştı. “Sen” dedi, “yukarıdan bindir, ben buradan bindireyim, burayı darmaduman edelim.” Ve Azerbaycan’ı dağıttı. Türkçülük böyle yapılır. İngiliz güdümünde olan Azerbaycan’ı, Gürcistan’ı ve Ermenistan’ı dağıtırsın. İşte bu gerçek milliyetçiliktir. Çünkü İngilizlerle beraber olan bir Azerbaycan, aynı zamanda Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nı önleyen bir rol oynuyordu.
Türkiye’nin eline çok büyük bir fırsat geçmişti; Beşar Esad’la anlaşarak, Rusya ve İran’la beraber ki onun kurgusunu Vatan Partisi yapmıştı. Hem Rusya’yla, hem İran’la, hem de Suriye’yle görüşüyorduk. Maalesef bizim hükümetimiz o tarihi fırsatı kaçırdı. Esad “umudum var” demesine rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan ona karşılık vermedi. Ama niçin karşılık vermedi? Bizim Türkiye yönetimi İdlib’i dağıtmaya yanaşmadı; HTŞ’ye ve DAEŞ kökenli terör örgütlerini dağıtmaya yanaşmadı. O zaman Esad ne diyor? “Benim düşmanlarımı dağıtmıyorsun, yalnız PKK’yı dağıtıyorsun.” İkisini birden dağıtmalı. Esad’ın korkusu yersiz çıkmadı, doğru çıktı. Türkiye için ne güzel olurdu değil mi? Hem HTŞ hem PKK tasfiye edilseydi.
O fırsat aynı zamanda Türkiye’nin eline 1980’li yıllarda da geçti. Suriye’nin başında Amerika’ya karşı olan bir Hafız Esad yönetimi vardı. Amerika o yönetimi yıkmak için Hama’da, Humus’ta isyanlar kışkırttı ve o isyanları Turgut Özal yönetimi destekledi. Biz ne yaptık o planı bozmak için? Suriye Devleti ile anlaşarak, PKK’yı da onun içine çekerek o planı bozacak bir sürece girmek istedik. Ama o zaman da Türkiye o fırsatı yine kaçırdı. Suriye ile anlaşarak PKK’yı bitirebilirdi; Hafız Esad yönetimi buna hazırdı. Türkiye iki defa Suriye, Rusya ve İran ile iş birliği fırsatını tepti. Bütün bunların sonucunda Irak’ta da ne yaptı? Amerika Irak’ı işgal ederken çekiç gücü getirdi, Silopi’yi kurdu. Yani Irak’ın bölünmesine Türkiye maalesef çanak tuttu. Turgut Özal’dan başlayıp devamındaki diğer hükümetler… Libya bölünürken de, Kaddafi yıkılırken de merkezî bir duruş sergileyemediler. Üçü de aynı model: Bu ülkeleri bölerek Amerika’nın ve İsrail’in bölgedeki nüfuzunu güçlendirmek ve Kürdistan’ı kurmak.
Kandil’den bir açıklama geldi ve DEM Parti’nin İmralı heyetini eleştirdiler, “Neden DEM eş başkanları yok?” dediler. Neden Pervin Buldan, Ahmet Türk gidiyor da DEM Parti eş başkanları gitmiyor? Demek ki aralarında bir anlaşmazlık var ve Kandil’in adamları o eş başkanlar. Ama bence ondan daha önemlisi şuydu: Kandil diyor ki “Neden siz özerklik meselesini masaya koymuyorsunuz, dayatmıyorsunuz?” Yani onlar bu sürecin bir özerklik ve federasyon süreci olduğunu anlıyorlar ama bu oyunun içindeki aktörlerin, yani DEM Parti’nin de burada gerekli kararlılığı göstermediğini ifade ediyorlar.
Genç araştırmacı Behlül Özkan’ın bir makalesi var. İttihat Terakki’deki ve Yeni Osmanlılardaki vatan kavramı üzerine çalışmaları var ama yakın dönem Türkiye tarihi üzerine de çalışmaları var. Bir makalesinde şunu anlatıyor: Necmettin Erbakan, 1980’de Genelkurmay içerisindeki Batıcıların İhvan’ı destekleme konusunda, İslamcılar mesafeli dururken Genelkurmay’ın bu konuda çok aktif olduğunu fark ettiklerinde çok şaşırdıklarını söylemişti. Yani o dönem ordu içerisindeki Gladyo yapılanması, bu politikanın doğrudan yürütücüsüymüş. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Amerika denetimini Gladyo üzerinden biliyoruz. Ama şu da var: Turgut Özal emir verdiği zaman Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay o emri dinlemedi ve istifa etti. “Kuzey Irak’a girelim” dedi Özal, Torumtay “istifa ediyorum” dedi. Türk ordusu orada Amerika’ya direnen bir tavır aldı.
Sayın Perinçek, AK Parti neden bu süreçte Amerika’yla birlikte yürüme ya da Amerika’ya boyun eğme çizgisine girdi? Acaba AK Parti bütün bu riskleri gördüğü için zaman kazanmak amacıyla böyle bir çizgiye girmiş olabilir mi? Bunlar hep AK Parti’yi mazur görmeye çalışan aşırı gayretler. Biz fırsattan bahsediyoruz; tarihi bir fırsat geçmişti. Şimdi önümüzde bu işler daha zorlaşacak. “Demir tavında dövülür.” Demir tavındaydı, şimdi zaman kazanma değil, tam tersine zaman kaybediyor Türkiye. Ama Türkiye daha ileride bunu önleyecek. Zaman kazandığı için değil, mecbur kaldığı için. Amerika ve İsrail’in bu Kürdistan planı kesinlikle bozulacak ama onu bozan kuvvet AK Parti yönetimi olmayacak. AK Parti içindeki Amerikancılarla milliciler arasındaki çelişmelerin de çözüldüğü bir süreci yaşayacağız.
MHP’nin içi kaynıyor. Genelge üstüne genelge veriliyor, “Kimse bir şey söylemesin, susun” uyarıları yapılıyor. MHP’nin üst düzey yöneticileri ve milletvekilleri beni ziyaret ediyorlar, hepsi bana hak veriyorlar. Bahçeli’nin bu çıkışını neye bağlıyorlar? “Anlayamıyoruz” diyorlar. İYİ Parti, MHP oylarına talip, tabii ki böyle davranacaklar. Ama milliyetçi kesimde de bir tavır var; yani milliyetçiliğe sen Kürdistan planını istediğin kadar şekere bula, öyle kabul ettirmen kolay değil. Vatanseverleri birleşmeye çağırıyorlar. Ben de İYİ Parti yönetimini Vatan Partisi’ne katılmaya çağırıyorum. Vatanseverler Vatan Partisi’nde birleşebilir. Bugün İYİ Parti, MHP, Zafer Partisi, Memleket Partisi; buralardan doğru bir strateji çıkarabilir misin? Hayır. Çünkü hepsinde Çin, Rusya ve İran düşmanlığı ağır basar. O zaman Kürdistan planını nasıl önleyeceksin? Milleti aldatırsın o kadar. Vatan Partisi’nin rakipsiz bir alternatif olduğunu, rakipsiz bir önderliği olduğunu görmek lazım.
Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın son açıklamasına bakalım: “Eğer askeri harekat olmasını istemiyorsanız, bunun şartları bellidir. PKK, Suriye’yi terk etmeli. Gereği yapılmazsa geri kalan askeri harekattır.” Şam onlarla konuşuyor ama bu iki fikirde ısrar ediyor: Bir, HTŞ’nin PKK’yı tasfiye etmesini ümit ediyor. HTŞ, Suriye’yi federasyona götüren Amerikancı-İsrailci sürecin baş aktörü. Sen HTŞ’den nasıl PKK’yı tasfiye etmesini beklersin? Onlar “Birleşik Suriye” kuracak, merkezinde de HTŞ olacak. HTŞ, PKK’nın üzerine yürüyecekmiş… Şu anki Suriye yönetiminin de “federasyon olmayacak, silah bıraktıracağız” açıklamaları var. Amerika ve İsrail’in güdümünde olan bir yönetim hangi silahla yapacak? O zaman niye Beşar Esad’ı devirmeye çalıştınız? HTŞ’nin böyle bir tavrı yok; İsrail, HTŞ’nin vatanını işgal ediyor, HTŞ’nin ona karşı bir tavrı yok. Filistin’e ihanet ediyor, İran’dan giden lojistik hattını kesiyor. Dışişleri Bakanımız, bu HTŞ’den PKK’nın üzerine yürümesini bekliyor. Bir de diyor ki “yabancılar gitsin”. Allah aşkına, PKK orada yabancı mı? PYD oranın adamları. Bu hayali satıyorlar. Türk Silahlı Kuvvetleri gibi Türkiye’nin elinde büyük bir güç varken sen onu kullanmıyorsun, “HTŞ temizlesin” diyorsun. Herkes güler buna. Türkiye yürüyecek; milletinden Vatan Partisi yetki istiyor ve Türkiye’de bu Kürdistan planını bozacak iktidar çok hızlı bir şekilde oluşacak. Bunun merkezinde de Vatan Partisi olacak. Bu Türkiye’nin zorunlu ihtiyacıdır. O arkadaşlar da yanlışlarından vazgeçecekler. Hakikaten Amerika ve İsrail’in bu planını bozacak, bölge çapında ve dünya çapındaki güçleri görecekler. Vatanımızın bütünlüğü ve bu Amerika-İsrail planının bozulması için doğru bir stratejiye ve örgütlenmeye sahip olan Vatan Partisi’ne katılacaklar. Onları Vatan Partisi’ne katılmaya davet ediyorum.
Dün akşam bir rapor yayımlandı; bu, İsrail devletinin raporu. Doğrudan İsrail hükümetinin kurduğu, Yakup Nagel Komitesi denilen bir komite var. Bu komitenin başkanı, Netanyahu’nun eski ulusal güvenlik danışmanı Yakup Nagel. Yanında güvenlik görevlileri ve 14 üst düzey yetkili daha var. Bu komite, İsrail’in güvenliğini teminat altına alabilmek için 130 sayfalık bir yol haritası raporu hazırladı. Raporun en dikkat çeken kısımları Türkiye ile ilgili olanlar. Raporda, “Artık Türkiye, İran’dan daha büyük bir tehdittir. Türkiye ile savaş ve çatışma riski yüksektir ve yaklaşıyor. Türkiye ile bir savaşa uygun şekilde silahlanma kapasitemizi 5 yıl içerisinde artırmamız gerekir” deniliyor.
Daha önce Sayın Cumhurbaşkanı da dile getirmişti; Türkiye-İsrail savaşı çıkabilir mi? Nasıl çıkar? Hangi cephede çıkar ve karşımızda yalnızca İsrail’i mi görürüz yoksa farklı müttefikler mi olur? Türkiye-İsrail savaşı tek başına olmaz; Türkiye ile karşı tarafta İsrail, Yunanistan ve Amerika’nın olduğu bir savaş olur. Yani bir tarafta Türkiye, karşı tarafta Amerika, İsrail ve Yunanistan yer alır. Zaten bütün gerçekler harita üzerinde kurulmuş durumda: Ege kıyılarına Amerika üstlerini kurdu; Girit’in kuzeyine ve Kıbrıs’ın güneyine kadar Amerika ve İngiltere yerleşti. Ayrıca Doğu Akdeniz’de deniz kuvvetleri askeri manevralar yapıyor. Sizin de bir tarihte mensubu olduğunuz deniz kuvvetlerinin izlediği bu manevralarda Türkiye’ye karşı Amerika, İsrail ve Yunanistan’ın bir ittifak oluşturduğu görülüyor. İsrail’in tek başına Türkiye ile baş etmesi mümkün değil; kara sınırı yok, denizde de Türkiye’nin üstesinden gelecek bir güce sahip değil. Hava kuvvetlerini de kattığımızda, İsrail’in tek başına Türkiye ile böyle bir hesaplaşmaya girme şansı ve aklı yok. Ancak Yunanistan ve Amerika, İsrail’in yanında ve namlular Türkiye’ye dönmüş durumda; bunu hesaplamamız lazım.
Yakup Nagel raporundan önce, son 2-3 yılda hem Mossad’ın güvenlik raporlarında hem de İsrail hükümetinin resmi açıklamalarında bölgemizdeki birinci tehdidin Türkiye olduğu belirtiliyor. Neden? Çünkü hedef, “ikinci İsrail”i kurmak. Bu hedefte ön cephede karşı karşıya geleceğimiz güç İran’dan önce Türkiye’dir. Pek çok kişi sıranın İran’da olduğunu söylüyor ama Türkiye’de 1984’ten beri bölücü güçler Amerika ve İsrail tarafından harekete geçiriliyor. Mossad’ın İran’da da faaliyetleri var, mühendisleri hedef alıyorlar, Kasım Süleymani olayı veya Cumhurbaşkanı’nın helikopterinin düşmesi gibi hadiseler yaşanıyor. Ancak İsrail, resmi belgelerinde Türkiye’yi birinci tehdit olarak görüyor ve bu gerçekçi. Çünkü ikinci bir İsrail devleti kurma planını bozacak esas kuvvet Türkiye’dir.
Amerika, İsrail ve Yunanistan ittifakını gördüğümüz zaman, İran olmadan bu planın bozulması mümkün değildir. Küçük kuvvetlerden bahsetmiyoruz; aynı zamanda nükleer bir güçten bahsediyoruz. “Türkiye, İran’sız ve Rusya’sız bu planı bozar” diyebilecek bir asker çıkamaz. Omuz omuza vermek caydırıcı olur. Rusya şu anda Amerika ile savaşıyor ve Türkiye’den serzenişte bulunma hakkı var; “Ben savaşıyorum, sen neredesin?” diye soruyor. İran gerektiğinde füzeleriyle doğrudan İsrail’in üzerine yürüyor veya vekil güçleriyle başarılı bir şekilde savaşıyor. Türkiye ise NATO içerisinde, Finlandiya ve İsveç’in üyeliğini kabul ediyor.
Birkaç izleyicimiz sürekli “Kürt devleti” konusunu gündeme getiriyor. “Bizim de bir devletimiz olsa ne olur?” yaklaşımı yanlıştır; dünyada bunun koşulları yok. Türkiye Cumhuriyeti zaten Türklerin ve Kürtlerin devletidir. Lozan’da, Milletler Cemiyeti müzakerelerinde, Irak Antlaşması’nda ve Haliç Konferansı’nda bu vurgulanmıştır. Erzurum Kongresi’nden Amasya Protokolü’ne kadar tüm resmi belgelerde Türkiye; Türklerin ve Kürtlerin oturduğu topraklar ve ortak hükümet olarak tarif edilmiştir. Benim “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” kitabımda buna dair onlarca resmi örnek var. “Kürt devleti” dedikleri şey, aslında İsrail’in piyonu olacak bir yapıdır.
Kürt vatandaşlarımıza şunu anlatmalıyız: İsrail, topraklarınızı “vaat edilmiş topraklar” olarak görüyor. Amaçları size bir devlet kurmak değil, sizi topraklarınızdan sürmektir. İsmail Beşikçi, 1960’lardan beri çok gerçekçi bir şekilde Amerika ve İsrail olmadan Kürdistan’ın kurulamayacağını anlattı. Biz “ikinci İsrail” derken bunu kastediyoruz; başka türlü olma ihtimali yok. Irak’ın kuzeyinde ve Suriye’de kurulan modeller, Amerika ve İsrail eliyle oluşturulmuştur. Kürtler bizim kardeşimiz değil; Kürt biziz, Türk biziz. İkisi de biziz. Tek bir millet oluşturma sürecindeyiz ve Kemalist devrim bu süreci hızlandırdı. Akıllı Kürt vatandaşlarımız, egemen ve onurlu yaşamak için Türkiye Cumhuriyeti’ni benimsemek dışında seçenek olmadığını görüyorlar.
Sonuç olarak; federasyon veya ayrı devlet kurmak isteyenlerin yolu, Türkiye’yi parçalamaya çıkar. Ege’deki üsler ve Doğu Akdeniz’deki manevralar, Türkiye’yi iki cephede savaşa sokacak bir planın parçasıdır. İYİ Partili ve Zafer Partili vatanseverlere sesleniyorum: İran’ı ve Rusya’yı yanınıza almadan bu stratejiye nasıl cevap vereceksiniz? Mustafa Kemal Paşa, 1907’den itibaren gerçekçi bir strateji izlemiş ve milli devleti hedeflemişti. Bugün de Vatan Partisi, Türkiye’nin önüne doğru çözümü koyuyor. Rusya, İran, Çin ve Arap ülkeleriyle dostluk mecburiyettir. Bu keşfedildiğinde, büyük bedeller ödenmiş olacak. Sorumluluk o zaman yine Vatan Partisi’ne düşecek.
Polonez, çayır ve maden işçilerine sesleniyorum; sadece ekmek ve sendika için değil, Türkiye’nin vatan bütünlüğü ve üretim devrimi için mücadele etmeliyiz. Yarın Ulusal Kanal’da, Sayın Ayhan Bilgen ve Vatan Partisi MHK üyesi Sayın Nusret Senem ile bu konuları ayrıntılı bir şekilde ele alacağız. Birçok partiye teklifte bulunuyoruz ancak karşımıza kimin çıkacağı konusunda çekinceler yaşıyorlar. Biz hazırız. Vatan Partisi kadar berrak olamadıkları için… Mesela Sayın Müsavat Dervişoğlu ile, İYİ Parti Genel Başkanı ile tek başına konuşun. Sayın Meral Akşener ile konuşun, diğer arkadaşlarla konuşun. Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile konuşun. Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Doğan Bekin’i burada ağırlamıştık, Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı ile konuşun. Kendilerine teklifte bulunduk. Burada, bir yandan da izleyenlerimize iletmiş, rapor vermiş olalım: Ulusal Kanal olarak biz, ekranlarımızı herkese açma konusunda olabildiğince hazırız, niyetliyiz. Fakat tabii Ulusal Kanal’a çıkmak demek, çok ağır bir siyasi tartışma yürütmek demek diye birisi söylemişti çok açık bir şekilde. Tabii biz de burada bütün sorularımızı sorarız. Ahmet Mahmut Ünlü’yü buraya davet ettiğimizde ben programı “Çok soru soracağız size ve her şeyi soracağız” diye açmıştım. Sayın Cübbeli Ahmet, “İstediğini sor” diye yanıt vermişti. Cübbeli Ahmet Hoca’nın sorudan korkacak hali yok; açık sözlü bir insan, fikirlerini saklamıyor, hatta bunu bir fırsat olarak görüyor, çatır çatır görüşlerini söylüyor. Bunu şundan hatırlattım: Herkesten aynı tavrı bekliyoruz. Gelsinler, onlarla birlikte bu sohbetleri yapmak istiyoruz. Bir de o Allah’tan korkuyor, başka kimseden korkmuyor.
Ben Aykut Diş arkadaşıma Ayhan Bilgen’in ismini iletince hemen bir daha duyurmak istedim. Perşembe akşamı saat 20.30’da Ulusal Kanal ekranlarına herkesi yine bekliyoruz, bu konuları tartışmaya devam edeceğiz. Ulusal Kanal, perde arkasını aydınlatıyor; diğer televizyonlar gibi pembe tablolar çizmiyor, gerçekleri aktarıyoruz.
Haftanın kitabını soran izleyenlerimiz için unutmadan söyleyelim: Haftanın kitabı “Emperyalist Dayatma: LGBT”. Bu kitabı Cumhuriyet Kadınları Derneği yayınladı, Avukat Zerrin Öztürk derledi. Benim de bu kitapta makalelerim var. LGBT’yi anlamak, ona karşı mücadeleyi kavramak ve aynı zamanda LGBT propagandasının ve örgütlenmesinin yasaklanmasına yönelik kanun tasarısı hakkında bilgi sahibi olmak için çok güzel bir kaynak. Ayrıca bugün “Sınıflaşma ve Yabancılaşma” başlığıyla Teori dergisi çıktı. Gelecek hafta, Salı günü Sayın Ekrem Ataer ile burada bu yabancılaşma konusunu konuşacağız. Çok güzel sürprizlerimiz de var, orada derginin o sayısını daha etraflı olarak sunarız. Ama şunu söyleyeyim; Teori’nin bu sayısı yine dünya çapında bir bilimsel düzeyi yansıtıyor. Bırakalım Türkiye’yi, dünyada bugün geldiğimiz noktada yabancılaşma meselesini; Hegel’in, Marx’ın işlediği “Entfremdung” diye bilinen, “alienasyon” diye bilinen yabancılaşma meselesini bilimsel olarak inceleyen çok esaslı bir dergi çıkarttılar. O programda bütün izleyicilerimizi davet ediyoruz.
Tam kazasız belasız, acemilik yapmadan programı bitiriyordum ki editörümüz uyardı; bahsettiğimiz Ayhan Bilgen programı yarın değil, Perşembe günü saat 20.30’daymış. Teşekkür ediyorum arkadaşlarıma. İzleyenlerimiz de maşallah o kadar dikkatli izliyorlar ki, hepsi “Perşembeyi duyurmanız lazım” diye ilettiler. Haftanın kitabını ve dergisini aldık. Bu arada Teori dergisini izleyenlerimiz için söyleyelim; oturduğunuz yerden, internetten abone olabilirsiniz, hemen kapınıza kadar gelir. Tam bir arşivlik dergidir; internet sitesinden eski sayıları da talep edebilirsiniz. Bu sayı şu açıdan da çok önemli: Dün Aile Bakanlığı ve Sayın Cumhurbaşkanı 2025’i “Aile Yılı” ilan edeceğimizi söylediler. Bu konuda kamuoyu oluşmasında Vatan Partisi kadrolarının belirleyici bir rolü var, mitingler düzenlendi. Cumhuriyet Kadınları ve TGB’nin mitingleriyle kamuoyuna duyuruldu ve en son kitabı da çıktı o çalışmaların, pratiği de çıktı. Dolayısıyla 2025’in aile yılı ilan edilmesi oldukça isabetli; Teori dergisi de bu sayısında onun teorisini ortaya koymuş oldu.
Haftanın müziğine gelince; önderme yapalım Polonez işçisi kardeşlerime, öncülere. Cem Karaca’dan “İşçiden Esiyor Yel” şarkısı vardı… Arkadaşlar, şimdi rüzgar işçi sınıfından, emekçilerden, Türk milletinden yana; hava döndü. Büyük bir mücadelenin eşiğindeyiz. O mücadele Polonez’in mücadelesiyle, Perfetti’nin metal işçilerinin mücadelesiyle yürüyor. Çayırıhan’da şimdi bakın, ateşkesler yaparak ilerliyor; Mart’a kadar bir ateşkes yaptılar. Elektrik dalga dalga ilerliyor, rüzgar dalga dalga gidiyor, su dalga dalga ilerliyor; emekçi mücadelesi de dalga dalga ilerliyor. Hayattaki bütün hareketler dalga dalga oluyor, Çayırıhan işçileri de bunun farkında. Ama Türkiye’nin her yerinde emekçilerimizin, işçilerimizin, çiftçilerimizin, esnafımızın büyük mücadelesi var. İzmir’de yine Salepçioğlu Hanı’ndaki Muhammed Bey’in önderliğindeki mücadele çok başarılı bir şekilde yürüyor ve Türkiye’nin her yerinde bu mücadelelerin geliştiğini görüyoruz. Çok teşekkürler Sayın Genel Başkan, Tevfik arkadaşım çok teşekkürler. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, haftaya yine “Çıkış Yolu”nda buluşmak üzere, hepinize iyi haftalar diliyoruz.

