Çıkış Yolu • 14.01.2025

Çıkış Yolu • 14.01.2025

Bu haftaki “Her Çıkış Yolu” programında, her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Ancak bugün özel bir programla karşınızdayız; yanımda Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Sayın Özlem Konur Usta var. Bugün, yabancılaşma ve sınıflaşma konularını, bu konuda değerli katkıları olan konuğumuz Sayın Ekrem Atayar ile birlikte değerlendireceğiz. Efendim hoş geldiniz.

*Teori* dergisinin bu sayısında, Ekrem Atayar’ın, benim ve diğer arkadaşlarımızın yabancılaşma konusunu işleyen yazıları yer alıyor. İsterseniz yabancılaşma kavramını tanımlayarak başlayalım. Sayın Genel Başkan, yabancılaşma derken neyi kastediyoruz?

**Dr. Doğu Perinçek:** Aslında yabancılaşma kavramı Hegel ve Marx tarafından işlenmiş olsa da kökleri Schiller ve Goethe gibi Alman edebiyatı temsilcilerine kadar uzanır. Temelinde sınıflı toplum ve özel mülkiyetin ortaya çıkışı yatar. Kabile kardeşliğinin bozulması, sınıfsal zıtlıkların girmesi ve insanın meta haline gelmesi süreci, Roma ve Atina gibi köleci uygarlıklarda servet birikimiyle hız kazanmıştır. Kapitalizmde ise bu durum zirveye ulaşır. İşçi, bir Mercedes üretir ancak o ürüne sahip olamaz; sadece üretmekle kalmaz, emeğini piyasada bir meta olarak satmak zorunda kalır. Bu durum emeğin nesneleşmesine ve insanın kendine yabancılaşmasına yol açar.

Ters bilinç de burada devreye girer. Örneğin, feodal toplumda maraba, “Ağam ekmek veriyor” der; oysa buğdayı üreten ve unu ekmeğe dönüştüren kendisidir. Kapitalizmde de patronun iş verdiği düşüncesi bir ters bilinçtir. İnsan, kendi ürettiği ürüne, kendi emeğine, topluma ve hatta kendi benliğine yabancılaşır.

**Soru:** Uygarlıkla yabancılaşma aynı süreçte mi doğuyor?

**Dr. Doğu Perinçek:** Evet, uygarlık ve yabancılaşma birlikte doğar. Sınıflı toplumla birlikte bir üretim fazlası oluştuğunda, “Bu kime ait olacak?” sorusu ortaya çıkar. Toplum, sömüren ve sömürülen olarak ayrışır. Boş zamanın ortaya çıkmasıyla birlikte yöneticiler, filozoflar ve sanatçılar türer; dolayısıyla bilim ve sanat da sınıflı toplumla başlar. Uygarlığın, insanı öldürüp yağmalamak yerine onu bir üretici olarak hayatta tutma gibi bir işlevi olsa da temelinde sömürü yatar. Kavramsal olarak “Entfremdung” (yabancılaşma) kelimesi Türkçeye girdiğinde, genellikle bir “frenkleşme” veya “ecnebilleşme” çağrışımı yaptı. Oysa bizim bahsettiğimiz, insanın özüne ve emeğine yabancılaşmasıdır.

**Ekrem Atayar:** Sayın Perinçek’in ekonomik ve kavramsal çerçevesini, kültürel bir boyutta ele almak isterim. “Züğürt Ağa” filmindeki maraba örneği, aslında emeğine yabancılaşmanın en somut göstergesidir. Yabancılaşma tanımlamasının toplumda tam bir karşılığının oturmamasının, toplumun aksiyon almasını zorlaştırdığını düşünüyorum.

Kullandığımız terminolojinin, toplumun kendi kimliğinden kopup devşirilmesini anlatmakta eksik kaldığını görüyorum. Örneğin “Moderato” kelimesini biz “sakin” diye çeviriyoruz ama asıl anlamı “ılımlı”dır. Can Yücel, Shakespeare çevirilerinde “olmak ya da olmamak” yerine “bir ihtimal daha var, o da ölmek” diyerek yerel bir derinlik kazandırmıştır. Biz de yabancılaşmayı “yalan dünya” gibi bizim kültürümüze ait kavramlarla, özü kaybetmeden, çok daha anlaşılır bir şekilde anlatabiliriz. Bilim, Amerika’yı her gün yeniden keşfetmektir; bu kavramları yeniden tanımlamak bizim görevimizdir.

**Dr. Doğu Perinçek:** “Yalan dünya” kavramı çok yerinde bir tespit. Türk edebiyatında yabancılaşmanın dünyada en iyi işlendiği kültürlerden birine sahibiz. Bunun sebeplerini düşünmek ve kavramlarımızı kendi dilimizle yeniden inşa etmek zorundayız. İlk imparatorlukları kuruyorsun; ardından sınıflaşma başlıyor; sınıflar arası beyler, kullar vesaire… Mesela Yunus Emre ne diyor? “Geçti beyler mürüvveti.” Yani beylerin mürüvvetli olduğu, paylaştığı, verdiği dönem geçti. Binmişler birer ata; “at binmek” yerine “atı binmek” diye bir ifade kullanıyorlar. Şövalye olmuşlar yani. Yediği yoksul eti, içtiği kan olmuştur. Bakın, Yunus Emre bu yabancılaşmayı 13. yüzyılda çok iyi anlatmış. *Kutadgu Bilig*’deki erdem söylemlerinin tamamı, bu yabancılaşmaya bir isyandır. Yani toplumdaki sınıflara bölünmeye, mal mülk peşinde koşmaya, diğer insanları ezmeye, zulme karşı bir isyandır. Bunların hepsi aslında toplamda insana ve emeğe yabancılaşmaya karşı bir başkaldırıdır.

Aklıma “yalan dünya” kavramı geldi: “Yalan dünya, yalan dünya! Muhammed’i bir top beze saran dünya değil misin?” Dünya yalan oldu; her şey gerçeğinden koptu. Emeğine yabancılaşıyorsun, ürüne yabancılaşıyorsun. Sen üretiyorsun, ağaya ekmeği sen veriyorsun ama ideolojide “ağa sana ekmeği veriyor” deniliyor. Bu müthiş bir ters bilinçtir, hakim sınıfların dayattığı bir durumdur. Ancak hakim sınıfların kendileri de sonuç itibarıyla yabancılaşırlar. Türk edebiyatında “yalan dünya” kavramı Pir Sultan Abdal’da, Yunus Emre’de, Aziz Mahmut Hüdayi’de olağanüstü işlenmiştir.

Aziz Mahmut Hüdayi, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yetişmiş bir isim. Kanuni, 2. Selim (Sarı Selim), 3. Murat, 3. Mehmet, 1. Ahmet… 1614’te hükümdar oldu. Onun şiiri, yabancılaşmayı çok güzel anlatır:

“Kim umar senden vefayı? Yalan dünya değil misin?
Muhammed Mustafa’yı alan dünya değil misin?

Sihriyle donatıp kendin, meydana salan semendin,
Aleme mihnet kemendin, salan dünya değil misin?
Kastedip halkın özüne, toprak doldurup gözüne,
Ehli gafletin yüzüne gülen dünya değil misin?”

Bakın burada “toprak doldurup gözüne” diyerek insanların gerçekleri görmesinin engellendiğini, yani gaflet sahiplerinin yüzüne gülündüğünü anlatıyor. Dünya öyle bir yabancılaşma dönemine girmiş ki, hakikat sahiplerini görmüyor. “Kimisini nalan edip (inletip), kimisini giryan edip (ağlatıp), ahir-i kar üryan edip, mezara giderken soyan dünya değil misin?” İşin gücün daim yalan, çok kişiden arta kalan…

Bu “yalan dünya” teması bizde *Kutadgu Bilig* ile başlıyor. Demek ki Türk kültüründe bu var; sınıflara bölünme, beylerle kulların birbirinden kopması, aralarındaki kavgalar Orhun Yazıtları’ndan beri işleniyor. İnsanın kendi emeğine ve topluma yabancılaşmasına karşı isyan teması, halk kültürümüzde çok kuvvetlidir.

Yalan dünya terimi yabancılaşmanın tam karşıtı mı? Eğer “dünyanın yalanlaşması” dersek oturur. Dünyayı cennet yapacak, sömürünün ortadan kalkacağı, emeğin iktidar olacağı bir dünya için mücadele ediyorsanız, bu kavram bir başlangıçtır. Tasavvuf açısından da bu dünya yalan diyenler, aslında aynı zamanda isyancılardır. Yunus Emre’nin Karaman oğullarında idam edilmesi veya 13. yüzyıldaki Babai isyanları, Celali isyanları… Bunların hepsi yalan dünyaya, sınıflara bölünmeye karşı isyanlardır.

Ahiret ve yalan dünya kavramları bu dünya içindir. “Kendimizi öbür dünyaya hazırlayalım” demek değil; bu dünyada dürüst, namuslu, saygılı, paylaşmacı olmak demektir. “Yiğit ölür, şan kalır.” Eğer dürüstsen, cesursan, ahlaklıysan, topluma faydalıysan şanın kalır. Mehmetçik canını verirken bu dünyadan vazgeçmiyor; o değerleri korumak için fedakârlık yapıyor. İnsanı diğer canlılardan ayıran şey de budur.

Tasavvufa da, inançlarımıza da süreç içerisinde yabancılaşmışız. Ozanlarımız, saz şairlerimiz, hak aşıklarımızın neredeyse tamamı Sufidir. Onlar sadece uhrevi dünyayı değil, gönül alemi üzerinden bu dünyayı dizayn etmeye çalışan dönemin filozoflarıdır. Adaleti, eşitliği, hakça paylaşımı şiirlerinde işlerler. Fakat sonradan bu yapı şekil değiştirmiş, günümüze kadar gelmiş ve tanınmaz hale gelmiştir. Züht ve takva kavramları bile bazen yabancılaşmaya sebep olmuştur. Mal ve mülkten müstani olmak, Allah’ın zikriyle meşgul olup kalbi temiz tutmak, aslında bu dünya için yaşamanın bir parçasıdır.

Şeriat, tarikat, marifet, hakikat… Tasavvuf ehli bu yürüyüş yolunu bilir. Harabi’nin dediği gibi; “Şeriat var şeriattan içeri.” Bu felsefeyi, bu alemi tam özümsemeden anlatmak zordur. Pir Sultan’ı sadece “militan” olarak sunanlar, onun bir Sufi ozan olduğunu unutuyor. O, “Yatarım Muhammed, kalkarım Ali” derken, gittiği 12 İmam yolunu ve Hacı Bektaş Veli’yi işaret eder. Bu ozanlar Sufizmin içerisinden beslenerek toplumu dizayn etmeye çalışmışlardır. Onların yalan dünya teması, kendine, toplumuna ve emeğine yabancılaşmamayı öğütler. Aziz Mahmut Hüdayi’nin şiirindeki o ilenme de aslında dünyayı miskinliğe değil, hakikate çağırmaktır. Mesela Mevlânâ’yı da öyle bir hâle soktular ki; miskin, bir kenarda oturan, tesbihini çeken, yazısını yazan, olaylara karışmayan biri gibi gösterdiler. Hâlbuki bunlar hayatın çok içinde olan adamlardı. Aziz Mahmud Hüdayi’nin yaşadığı dönem; çok ciddi katliamların olduğu, Halil Paşa, Dilaver Paşa ve Ali Paşa’nın bunlardan illallah edip dağlara düştükçe dergâhlara sığındığı bir dönemdir. Sadrazam Hafız Ahmed Paşa’nın Yeniçeriler tarafından sarayın ortasında kılıçtan geçirilip parça parça edildiği, İkinci Osman’ın Yeniçeriler tarafından katledildiği bir dönemden bahsediyoruz. O dönemde devlette kan gövdeyi götürüyor, düzen ağır ağır duraklama dönemine giriyor ve işler kötüye gidiyor. Şimdi bu yol ereni, dönemin filozofu, sosyal olaylara karşı kendini nasıl dışarıda tutabilir? Ama bunu anlatmanın bir yolu var.

İşte “yabancılaşma” terimini en kolay anlaşılır şekilde böyle anlatırlar. Saraydaki bir cinayet için “Ayıp ettiler, aslında o öyle değil de Cenevizlilerle bir iş yapacaktı” diyemezsin. Bunun yerine; “İşin gücün dâim yalan, çok kişiden arta kalan, nice kere boşalıp da dolan dünya değil misin?” diyerek, böyle bir yakınma ve sufi bir yolla anlatırsın; işte bu yüzden o söz yüzyıllar boyu yaşar. Bence “Yalan dünya” ifadesi, tam merkezine işaret edilmiş, atılmış bir kurşundur. “Yürü yürü yalan dünya, yalan dünya değil misin? Yedi kez boşalıp yine dolan dünya değil misin?”

Pir Sultan Abdal da dünyanın fani oluşunu anlatır: “Hasretine vâsıl olan mı böyle? Mecnun’a da bâki kalır mı Leylâ? Ölümlü dünyadır gel helâl eyle, yüklendi barhanem kiralandı gel.” (Barhane yani konak kiralandı gel.) Bunun geçici olduğunu söylemekle birlikte, karşı tarafa da bir öğüt veriyor. Âşık Sadık ise daha doğrudan, tam gözünün içine bakarak söylüyor: “El vurup yârimi incitme tabip, bilmem sıhhat bulmaz hicrâneler var. Dert vurup yârime eğlersin derman, her can kabul etmez virâneler var. Vay dünya dünya, yalansın dünya. Vay dünya dünya, fânisin dünya. Yalan ile yalan olansın dünya.” Bundan daha güzel bir anlatım şekli olabilir mi? Ama öbür taraftan da yol gösteriyor: “Derdi ehli olan dergâha gelsin, elbette arayan dermânı bulsun. Sadık der ki, kimde ne var kim bilir? Geçti, güzâr etti, elde ne var?”

Bence bu tartışmamız tamamen mutluluk tarifiyle ilgili. Mutluluğun bir hedonist (hazcı) tarifi var; güzel yemekler yemek, aşklar yaşamak… Yani dünyadan tat almanın, hayvanlardan farklı olmayan bir tarifi. İnsanın ayrıldığı nokta ise cesaret, kul himmeti ve karşılıksız vermektir. Bakın, Nesimî’nin derisi yüzülmüş; eğer hazcı olsaydı derisinin yüzülmesine göğüs gerer miydi? Hallac-ı Mansur yakılmış, Bâbek uzuvları kesilerek direnmiş; Batı edebiyatında Janna d’Arc, Giordano Bruno ateşlerin üzerine çıkmış. Bu adamlar o cefayı, o zulmü göğüslüyor ve bundan mutluluk duyuyorlar. Bu çok önemli bir şey.

Miralay Reşat Bey, Çiğiltepe’yi alamadığı için beynine kurşunu sıkıyor. Orada bir asker onuru, bir gurur var. Mustafa Kemal Paşa ona “O tepeyi alacaksın” demiş, alamayınca kurşunu sıkmış. Biz bugün onu konuşuyoruz. Demek ki o an mutlu olmuş; o asker gururuyla, o kurşunla mutlu olmuş. Dünyada mutluluğu sadece dünya nimetleriyle tarif eden hazcılar ile cesareti, kahramanlığı, paylaşmayı ve vericiliği temel alanlar arasında büyük bir fark vardır. İnsan toplum hâlinde yaşadığı için vefa, sadakat ve vericilik gibi değerler insana daha çok yakışıyor ve onu geleceğe taşıyor.

Tasavvuf açısından “Yalan dünya” kavramını tartıştığımızda, Hatâyî’nin dediği gibi: “Bunda kibrin olmaz, hem sen olup hem ben olmaz.” Yani “sen” dedikten sonra artık “ben” demeyeceksin. “Âdemi öldürürsen kan olmaz, nefsini öldürürsen kan olur.” Kan dökmeyi fazilet sayanlara karşı, “Âdem öldürürsen kan olmaz, kendi nefsini öldürürsen kan olur” diyor. Nefsi öldürmek, dünya nimetlerinden vazgeçip daha büyük nimetlere kavuşmaktır. Dünya tarihindeki büyük filozoflar ve erdemli insanlar, dünyevi nimetlerle çalıp oynayanlara öykünmezler. İnsanlığı yaşatan ve anılan büyük peygamberler, sanatçılar, hedonist amaçlar peşinde koşanlar değil, bizlere büyük değerler miras bırakanlardır.

“Yalan dünya” eleştirisi buna bağlanıyor: Vefasızlık yalandır, sadakatsizlik yalandır, kaçmak ve namert olmak yalandır. Eskiden kabile toplumunda yalan yoktu; yalan, özel mülkiyet ve sınıflar doğunca ortaya çıktı. “Ben sana ekmek veriyorum, benim kapımda ekmek yiyorsun” demek, büyük bir yalanın başlangıcıdır. Türk edebiyatında sınıflaşmayla birlikte çıkan bu büyük yalan ve hakikatten kopuş, hakikate yabancılaşmaya karşı bir isyandır.

“Cin çarpması”na gelince; bizim kültürümüzde ruhsal durumlar için kullanılır ama aslında yabancılaşmış toplum, “cin çarpmış” toplumdur. Toplum birtakım gerçeklerden kopuyor. Bize bireyselliği ve bencilliği dayatan her şey bir cin çarpmasıdır. Mevcut gerçekler, belli sınıflar tarafından terse çevrilerek bize sunuluyor. Buna karşı üzerinde oturduğumuz bu kültür; edebiyatıyla, sazıyla, sözüyle, kopuzuyla, bağlamasıyla, Mevlevî’nin neyiyle bir koruma kalkanı oluşturuyor. “Dünya umuruna meyilini verme, sen de kurtulmazsın ecel elinden.” Burada ecel lafı bir teslimiyet değil, dertli bir uyarıdır: “Menzil aldım diye göğsünü germe, sen de kurtulmazsın ecel elinden.”

Tuncelili Cafer Baba daha net: “Bu dünyanın devrânına aldanma gönül, zilli çanlı kervânına aldanma gönül.” Bu, emeğe ve toplumu ayakta tutan değerlere yabancılaşmamayı öğütler. Kul Himmet ne demiş? “Gafil, gezme şaşkın, bir gün ölürsün. Dünya kadar malın olsa ne fayda? Söyleyen dillerin söylemez olur, bülbül gibi dilin olsa ne fayda?” Ahmet Yesevî ise “Şom dünya” diyor. “Kötü dünyaya gönül bağlayıp ergin oldum; eğlence ile, havai heves ile yazık oldum.” Osman Hulusi Efendi ise dünyayı “yalancılar pazarı” olarak tanımlıyor ve yabancılaşmayı bir rüya hâli, bir uyku olarak görüyor. Mevlânâ da Mesnevi’de “Bu âlem bir rüyadır” der.

Halk edebiyatına baktığımızda, bütün bu değerlerin bizim sosyal pratiğimiz içinde bir karşılığı olduğunu görüyoruz. Biz belki de bu değerlere yabancılaştığımız için bugün bu defterleri tekrar açıp harmanlıyoruz. Buradan, yabancılaşmanın ötesinde bir aydınlanmaya doğru gideceğiz. Sömürüden, baskıdan ve yabancılaşmadan kurtulacağız; sınıfsız bir dünyaya doğru. Dünyada hiçbir edebiyat kalleşliği, zulmü, hileyi veya insan öldürmeyi övmez; aksine, bu yollarla elde edilen dünya malları her zaman mahkûm edilir. Buradan şuraya varacağım: Dünyayı sadece çıkarcılıkla, bencillikle açıklamak; insanın amacının bencillik, özel çıkar ve mülk edinmek olduğunu düşünmek büyük bir yanlıştır. Çünkü edebiyatta bunun bir karşılığı yoktur. “Çal, çırp; sonra koyunlarını çevir, atını al, komşunun tavuğunu çal” diyen bir edebiyat yoktur. Tersnamelerde bu durum yer alır ama “tersname” olarak, yani kargışlamak, yermek için vardır. Orada aslında yabancılaşmanın eleştirisi saklıdır. Muhteşem tersnameler vardır. Mesela piyasaya bakın; yabancılaşma orada yaşanır. İnsanın emeği piyasaya çıktığında, iş gücünün kendisi de piyasaya düşer.

Ama Nesimi ne diyor? “Gül alırlar, gül satarlar / Gül ile gülü tartarlar / Gülden terazi tutarlar / Bağı bahçesi güldür gül.” Hatayi’nin pazar fikri çok kuvvetlidir. O pazarda malla mal değil, gülle gül değişir; iyilikle iyilik, sevgiyle sevgi değişir. Hatta kötülüğe karşı sevgi değişir. “Nazarıyla, nazarıyla aç dükkânı, pazar eyle / Gel gir gönlümün şehrine.” Ne kadar güzel! Hatayi’de de Şah İsmail’de de bu “gönül pazarı” fikri esastır. Bu, paranın ve meta değişiminin geçerli olduğu değil; gönül ilişkilerinin, sevginin, cesaretin, kahramanlığın, terbiyenin, edebin ve zarafetin geçerli olduğu bir pazardır.

Bunu şunun için söylüyorum: Tasavvuftan girdik ama sonuçta dünyada bizi mutlu eden birtakım değerler var ve bu değerler bencillikle, çıkarcılıkla buluşmuyor. İnsan, bencilliği ve çıkarcılığı yendiği ölçüde mutlu oluyor. Nesimi’yi, Giordano Bruno’yu saydığımızda; bu insanlar neden bu değerlerin peşinde koşsunlar? Neden delilere üzüldüklerinde teslim olmamışlar? Elleri ayakları kesildiğinde, ateşlerin üzerine çıkartıldıklarında neden boyun eğmemişler? Fransa’da Jeanne d’Arc diye bir genç kız neden teslim olmamış? Bütün milletlerin tarihinde bu isimler yüceltiliyor; korkakların yüceltildiği bir dünya tarihi yok.

Dolayısıyla dünya nimetlerine hapsolan bir felsefe, edebiyat veya etik yoktur. Bize basit dünya nimetleri ve bencillik peşinde koşmayı değil, bunlardan vazgeçmeyi öneren etik, ahlakın temel kuralıdır. Bu değerler, “bu dünyanın yalan olduğu” kavramıyla bize aşılanır; bütün tılsım oradadır. Bu, “sen bu değerleri padişahlara, beylere ver, git miskin miskin derviş hayatı yaşa, onlar da seni sömürsün” demek değildir. Asla değildir.

Yabancılaşmaya isyan eden, o erdemleri taşıyanların ütopyası nedir? Ne istiyorlardı? Kaybettiği cenneti arıyorlar. Bütün toplumlar tarihte kaybettiği cenneti arıyor. Yunus Emre, “Geçti meral mürüvveti, binmişler birer atı, yediği yoksul eti, içtiği kan olmuştur” der. Herkes, herkesin eşit olduğu, paylaştığı, gönül gönüle olduğu o toplumu arıyor. Onun adına “cennet” deniyor. Çocukluğumuzda bize cennet şöyle öğretilirdi: “Duvarlarında muhallebiler var, git istediğin kadar yala.” Karşılığında para vermiyorsun. Cennette her şey bol ve karşılığı yok. Bu, özel mülkiyetin kalktığı, sınıflara bölünmenin son bulduğu, herkese ihtiyacı kadar verilebilen, çok üretebilen bir toplum tasarımıdır.

Siyasi programlarda “sömürü ve baskı düzenine son vereceğiz” denir ancak bu eksiktir. “Sömürü, baskı ve yabancılaşmaya son vereceğiz” denmeli. Sömürü ve baskının kalkması ancak yabancılaşmanın kalkmasıyla mümkündür. Kapitalist toplumda eşitlerin değişimi vardır. Ben bir kurabiye üretirim, arkadaşım bir bardak üretir; bunları pazarda değişiriz. Bu kapitalizmdir. Peki, sömürü nereden gelir? İş gücünün değişiminde eşitlik yoktur. İş gücünü satın alırken ona değerinin karşılığını vermezsin, kâr oradan çıkar. Sosyalizmin amacı ise karşılıksız emektir. İyilik yaptığımızda karşılıksız yapıyoruz. Özlediğimiz dünya, insanların karşılıksız verdiği ve herkesin ihtiyacına göre aldığı bir dünyadır. “Gül ile gülü tartmak” işte bu gönül pazarının, sınıfsız ve yabancılaşmadan arınmış dünyanın tasviridir.

Sosyalizmin kaynakları arasında, sömürü ve baskıya karşı olan bütün insanlık birikimi ve tarihsel tecrübeler vardır. Bilimsel sosyalizmin üç kaynağı bellidir: İngiliz iktisadı, Alman felsefesi ve Fransız sosyalizmi. Marx, “Ben havadan bir şey indirmiş değilim, benden evvelki birikimi ekonomik temelleriyle açıklayabildim” der. Sosyalizm; emeğe değer veren, emekçinin hakkını koruyan ve onun isyanına sahip çıkan bir çizgidir.

“Programı tasavvufa odaklayarak maddi gerçeklikten kaçıyor musunuz?” eleştirisine gelince; bilimsel sosyalizm materyalisttir ama onların anladığı manada kaba bir maddeci değildir. Hedefi, karşılıksız veren bir toplumdur. Edebiyata, literatüre baktığımızda; canını vermek, feda etmek gibi değerler görürüz. Bunları “maddeci” diye küçümsemek, bu davaları hiç bilmemektir. Büyük sermaye sahiplerinin önlerine koyduğu maddi nimetleri tepen ve büyük değerlere yönelen insanlar, maddeci değil, erdemli insanlardır. Bu, Hz. Muhammed için de geçerlidir, Atatürk için de. Ekonomist, dar bir çerçeveden bakmak; kapitalizmin “homo economicus”una aittir. Sosyalizm ise daha yüksek paylaşma değerlerine yönelmiş insanı hedefler.

Biz bu toplumun manevi değerlerini konuşuyoruz. Sufiler, bir kenara çekilip tesbih çeken adamlar değildir; bu dünyayı dizayn eden, yön veren insanlardır. Biz, Zübeyde Hanım’ın Samsun’a giderken oğlunun çantasına Kur’an-ı Kerim’i koyduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Sufizm, sosyalizm ve dinler; insanı kamil ile eşitlikçiliği birleştirir. Bunlar, insanlığın yürüyüşünde doğru adımlamalardır. Ruhsati ne diyor? “Bu kadar cesareti gösterdiyse, ben o maneviyatın gider elini öperim, ayağının türabı olurum.” İşte mesele budur. Beri gel beri, gözümün nuru. Bu kadar parayı sana kim verdi? “Bazı fukaraya bulma kusuru”, Messi kundurayı sana kim verdi? Sınıf mücadelesini anlatan bundan daha güzel dizeler olabilir mi? Anandan doğduğunda kürkün var mıydı? Üryan gelmedin mi? Boyun var mıydı? Torba torba mecidiyen var mıydı? Bu tumbul parayı sana kim verdi? Sosyalizmi bundan güzel anlatan dizeler olabilir mi?

Kuş tüyü döşekte yattın uzandın, günde yüz bin türlü giydin özendin. Aferin aklına, sen mi başardın? Bu kadar parayı sana kim verdi? Dinle Ruhsati’yi, ne diyeyim sana? Sana bir öğüttür, sanma ki çene; çalışmayla verse verirdi bana. Bu köşkü, sarayı sana kim verdi?

Ben bu kadar cesaretin üzerine—bu adam da bir sufi, Kayserili bir sufi—bu kadar cesaretle yazılmış dizeleri; “Efendim sen materyalistsin, sen işte maddecisin, sen maddeci değilsin, sen öbür dünya…” hepsini bir kalemde siliyorum. Bunların hepsi benim değerim, benim milli değerim ve ben bu milli değerlerle, kendi adıma söylüyorum, yürümekle de onur duyarım.

Gül alıp gül satmak ne kadar güzel! Sayın Genel Başkan buna örnek verdi. Ama oradaki sufi anlayışa göre gül aşktır, gül kavuşamamaktır, gül vuslattır, gül hasretin anlatımıdır. Bunların maddede de manada da birbirleriyle tartılabileceğini anlatan koskoca bir ozan benim edebiyatımdan, Şah Hatayi benim edebiyatımdan çıkmış. Tabii ki o Şah Hatayi’den bahsedeceğim. Pir Sultan’ı anlatırken duymak istediğiniz bir Pir Sultan olabilir; dedim ya, elinde mazharla çıkan bir Pir Sultan. Ama Pir Sultanlı sufi, “Ben de bu yayladan Şah’a giderim” diyen bir sufi. Onun için bunları harman edip anlatmak bize çok şey kazandıracak diye düşünüyorum.

Ben buradan şunu söyleyeyim: Kapitalistler manevi değerler konusunda sosyalistlerin eline su dökemez. Eyvallah! Kapitalizm tamamen maddi çıkarlar üzerine kurulmuş bir sistem; satmazlar. Orada nedir? Hepsi maddi değer peşinde koşacak, kâr peşinde. Kapitalizmin itici gücü kâr peşinde koşmak, yani birisini sömürmektir. Onun için kapitalizmin taraftarları, hempaları kalkıp da bize manevi değer masalları anlatmasın. Onlarda manevi değer yok. Onlar bütün insanlığın manevi değer birikimini çiğnediler, ayaklarının altına aldılar, ezdiler, sömürdüler, baskı yaptılar, yalan söylediler, dünyayı terse çevirdiler.

Emeğe saygı bizde, fedakârlık bizde, incelik bizde, zarafet bizde, paylaşmak bizde. Bakın bunların hepsi manevi değer. Fedakârlık, alçakgönüllülük, nezaket; bunların hepsi sosyalizmde. Dünyada da bakıyoruz; o derviş ruhlu olanlar, verici olanlar, mal mülk peşinde koşmayanlar, sonuç itibarıyla o büyük ahlaki değerlerin erleri, fedaileri sosyalistlerdir. İnsanlık tarihinde sosyalizmin olmadığı dönemlerde de bu erdemler vardı. Ancak bu erdemlere her yaklaşma, sonuç itibarıyla insanlığı paylaşmaya, sosyalizme götüren tecrübe birikimidir.

(Reklam arası sonrası)

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, tekrar karşınızdayız. Sayın Dr. Doğu Perinçek ve Sayın Ekrem Ataer’e, Özlem Konur arkadaşımla birlikte sorularımızı yöneltiyoruz. İzleyenlerimizden gelen bir soru şu: “Neden yozlaşma kelimesini kullanmıyor da yabancılaşmayı kullanıyorsunuz?”

Bakın, biz burada kelime tercihi yapacak bir makamda değiliz. Felsefenin ve bilimin kavramları oluşmuştur. “Ben bu kavramı beğenmedim, yerine şunu koydum” diyemezsiniz. Almancadaki “Entfremdung” veya Fransızcadaki “aliénation” kavramları Türkçeye “yabancılaşma” olarak girmiş ve yerleşmiştir. Biz mealini yapsak yozlaşma diyebilirdik ancak bilimsel bir kavram olan “artı değer” gibi, bu kavramları da değiştiremezsiniz. Yapay zekaya “sünni zeka” diyebilir misiniz? Hayır, o bilimsel bir terim olarak yerleşmiştir.

Kapitalistlerin sosyalizme yönelttiği “bunlar maddi çıkar peşinde koşar” önyargısını yıkmamız lazım. Hangi kapitalist bir manevi değer uğruna hayatını vermiş veya ömrünü zindanlarda geçirmiştir? Bu tür değerler büyük davaları, büyük idealleri olanlar tarafından taşınır. Holding medyasında Ramazan aylarında verilen Kur’an-ı Kerim fasikülleri yerlerde gezerken, o kağıtların maddi değerinin ötesindeki manevi kıymeti koruyanlar bu ülkenin sosyalistleri, aydınlarıdır. Onlar gül alıp gül satmazlar; onların işi yalnızca kazanmaktır.

Manevi değerler tarih boyunca vardı, dinlerden de önce vardı. Manevi değeri sadece dinle eşitlemek yanlıştır. Hristiyanlıkta Giordano Bruno’lar, Jean d’Arc’lar; İslamiyet’te Nesimi’ler, Hallac-ı Mansur’lar; Çin’de, Hindistan’da benzer insanlar çıkmıştır. İnsanlığın sunduğu değerler birbirine benzer; hepsinin hedefi insanın nefsini körelten hayvani çıkarcılığa karşı durmaktır. Sosyalizm de bütün bu birikime dayanır. Marx ve Engels Hz. Muhammed’e hayranlık duyan insanlardır; din düşmanlığı üzerinden siyaset yapmak başka, manevi birikimi sahiplenmek başkadır. Din ile insanı aldatmak, “Allah ile aldatmak” ise manevi değerlere yapılmış bir saldırıdır, ahlak düşkünlüğüdür. Biz buna karşıyız.

Antalya’dan Ahmet Bey, sosyoloji alanındaki yabancılaşma tanımı üzerine şu notu düşmüş: “Terzilik mesleki iş bölümüne, konfeksiyon işçiliği teknik iş bölümüne örnek oluşturur. Üretim sürecinde makinenin yoğun kullanıldığı teknik iş bölümüne dayalı işlerde yabancılaşma daha fazladır. Terzi ürettiği takım elbiseye ustalığını katabilir ve manevi bir ödül alabilir; konfeksiyon işçisinin böyle bir şansı yoktur. Sanayi toplumlarında intiharların fazla olması bu teoriyle açıklanmaktadır.”

Ahmet Bey çok haklı. Eski feodal toplumda terzi yaptığı elbisenin bütününü görürdü. Ama konfeksiyon fabrikasında bütün hayatınız bir düğme iliklemekle geçer; ne emeğinizin ürününü görürsünüz ne de o bütüne ulaşırsınız. Charlie Chaplin’in *Modern Zamanlar* filmi, bu yabancılaşmanın en esaslı eleştirisidir. Bir çarkın parçasısınızdır ama ürettiğiniz bir şey yoktur, sadece vida sıkarsınız. İnsan zihni orada sıkışıp kalmıştır. Almanya’da bir ekmek fabrikasında çalışırken yaşadığım tam olarak buydu; sürekli hamur atmaktan zamanın bile yabancılaştığını hissetmiştim.

Peki, gelecek toplumda yabancılaşmanın önüne nasıl geçilecek? Özel mülkiyet kalktığı zaman, çıkarcılığa dayanan piyasa ilişkileri bittiği zaman, gül alınıp gül verildiği zaman, sömürü ve baskı kalktığı zaman yabancılaşmanın temeli de ortadan kalkacak. Bu 30 yılda olacak bir şey değil belki ama tarihsel süreçte gerçekleşecek olan budur. Yabancılaşmanın kökeni özel mülkiyet ve sınıflara bölünmedir. O kalktığı zaman da yabancılaşmanın ideolojide ve kültürde bir tortusu vardır. Bir gölgesi, bir izi vardır. Onların temizlenmesi de tabii ki zaman alıyor. Ama şöyle diyelim: Yabancılaşmanın kalkması, özel mülkiyetçi çıkar sisteminin kalkmasıyla, paylaşmayla olur. Paylaşılan dünyada yabancılaşma kalkar. Çünkü yabancılaşmayı yaratan, “hep bana, hep bana” anlayışıdır.

Peki, o gönül pazarını bu toplumun içerisinde yaratmak mümkün mü? Onu şöyle yaratırsın: Gidersiniz bir adaya, 10 kişi çekilirsiniz, orada gönül pazarını kurarsınız. Sayın Genel Başkan “hep bana” dedi; bir de bunun “Allah ile aldatma” tarafı var. Bir de “Allah bana, ben sana” anlatımı var. Alttaki soracak: “Allah niye sana? Allah hem bana hem sana.” Çünkü Allah adildir.

Diyarbakır’dan Ferdi Tanhan’ın sorusu da buna benzer: “Tüketim toplumu, sanki sonsuz kaynaklara ve tüketim kapasitesine sahipmişiz gibi bir yanılsama üzerine kurulu. Bu koşullarda ölümü hatırlatmak, hepimizin bir gün toprağın altında eşitleneceğimizi vurgulamak doğru olmaz mı?”

Bakın, burada ölümü hatırlatmak değil, şunu hatırlatmak esastır: Bu dünyadan bir isim, bir şan, bir hatıra bırakarak git. Demin saydığımız manevi değerlerin maddi bir karşılığı yoktur. Çiğiltepe’de kafasına kurşunu sıkan bir komutana kimse malikane bağışlamıyor, emekli maaşını üç misli artırmıyor veya ailesine maddi bir mükafat vermiyor. Orada sadece manevi hazlar var. Dolayısıyla “Bu dünya fanidir” dendiğinde hatırlatılan şudur: Bu dünyada insan gibi yaşa; eşitlikçi, paylaşmacı, fedakâr, cesur, sadakatli ve vefalı ol. “Bu dünya yalan” demek, yalan olmayan değerlere sarıl demektir: Vefalı ol, paylaş, başkasını sırtında taşı.

Bir elin verdiğini diğer el görmemeli. Bizim çok önemli bir atasözümüzdür bu. “Ben sana şu kadar iyilik yaptım” diye reklam yapmak, o iyiliğin maneviyatını öldürür. Bir sosyalist bunu yapmaz. Veren insan, verdiğini gizler. Zaten vermenin en aşırı şekli, insanın canını vermesidir. Canını verdiğinde maddi bir değer alamazsın; ancak çok daha büyük bir manevi değer için kendini feda edersin. Bunun verdiği haz başkadır.

“Hapislerde çok cefa çektiniz” derler; hayır, hapislerde cefa çekilmez, mutlu olunur. Bunu bir hakikat olarak söylüyorum. Ben 15-16 sene hapis yattım, hep mutlu oldum. Cefa çekmedim çünkü büyük insani değerler için bir iş yapıyordum. “Yalan dünya” dediğimiz şey, maddi çıkarlar peşinde koşmak değil; nefsi tatmin etmek değil, manevi dünyamızı zenginleştirmektir. Nesimi’nin derisi yüzülürken acı çekseydi teslim olurdu. Demek ki acı çekmiyor; o acıya katlanırken ondan çok daha kıymetli bir değer kazanıyor.

Babek, Halife Mutasım tarafından idam edilirken elini kolunu kesin diyorlar. İlk önce ellerini kesiyorlar, Mutasım seyrediyor. Babek, kesilmiş ellerinden akan kanı yüzüne sürüyor. Mutasım “Niye sürdün?” diye sorunca, “Kan akınca benzim sararır, siz de Babek korktu dersiniz, o yüzden yüzüme sürüyorum” diyor. Bunu o anda düşünebilmek müthiş bir olaydır. Düşman onun korktuğunu düşünmesin diye bunu yapıyor.

Pir Sultan’ın “İlle dostun gülü yaralar” dizesi de yabancılaşma eleştirisidir. Dost taş atamıyor, taşı gülle gizliyor. Taşta herkesin payı var, ama gül korkaklığı, ezilmeyi ve ihaneti gizliyor. Taş atsaydı “korkaksın” derdim; ama gül atarken korkaklığını da gizliyorsun; bu ikinci bir ahlaksızlıktır.

Komitacılar idam edilirken Talat Paşa’nın gençlik yıllarında gidip onları izlediği, “Vatan için en güzel duruş hangisi?” diye sorguladığı anlatılır. O ölüm anındaki duruş, mutluluğun kaynağıdır.

İzleyicilerimizden biri Melih Cevdet Anday’ı hatırlatmış: “Sosyalistler dünyayı yorumlarken materyalist ama insani ilişkilerinde idealisttir.” Bakın, materyalizm bir felsefedir; dünyayı dünyayla açıklamak demektir. Materyalizmi, kapitalistlerin “çıkar peşinde koşması” zannetmek büyük bir yanılgıdır. Bilimsel sosyalizmin materyalist felsefesi dünyayı dünyayla açıklar. Elma, birisi üflediği için değil, yer çekimi olduğu için düşer.

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” lafı tam bir materyalist tespittir. İnsanlar diri diri göğe çıkamaz. Dede Korkut’ta da “Çıkan can geri gelmez” denir. Ama müritlerin zihninde şeyhi uçururlar. “Dün Sivas’taydı, bugün Kayseri’de görmüşler” diyerek onu olağanüstü kılmaya çalışırlar. Bilimsel düşünenler ise yer çekimi kanununa bakar ve “Şeyh uçmaz” der.

Teori dergisinin son sayısında Kuntay Gücüm’ün “Kozmopolit Sınıfın Yerli Haberci: Yabancılaşmış Entelektüel” başlıklı yazısını mutlaka okumalısınız. Orada yabancılaşma kavramını felsefi ve teorik anlamıyla işliyoruz; günlük dildeki yozlaşma anlamından farklıdır. Bu sayı, dünya ölçeğinde teorik bir derinliğe sahiptir.

(Sazı almadan, çıplak sesle bir Yunus Emre deyişi mırıldanır)

“Yürü yürü yalan dünya, yalan dünya değil misin?
Yedi kez boşalıp dolan, dolan dünya değil misin?
Bir od bıraktın özüme, dumanı girdi gözüme,
Bu gözle bugün yüzüme, gülen dünya değil misin?
Yunus Emrem sür sefayı, sür sefayı, çek cefayı,
Ol Muhammed Mustafa’yı alan dünya değil misin?”

Burada da mesele şudur: Hazreti İsa göğe uçurulur, Muhammed Mustafa ise bizlerden biri, yani “Abduhu”dur (Allah’ın kulu). Bu, İslam’ı çok üstün bir yere koyar; çünkü o bizden biridir, bize eşit olandır. Yetimdir, anasının karnındayken babasını kaybetmiştir. Fazlasıyla bizden, fazlasıyla eşit. Sonuç itibarıyla “abduhu” olması, yani onun Allah’ın kulu olması, bizi eşitlemesi demektir. İslam herkesi eşitler. Dolayısıyla “falanca eşit, padişah bizle eşit değildir” diye bir şey yoktur; Hz. Muhammed bile bizimle eşittir, padişah da bizimle eşittir. “Ben de sizden biriyim”, “Şeyh de bizle eşit” diyebilmeliyiz. Şeyhlik, ağalık, marabalık, yanaşmalık gibi kavramların İslam’da yeri yoktur. Bu akşam tam bir “Ezber Bozan” gibi oldu. Çok güzel bir şey söylediniz; bunlar tartışılmak istenen, deşilmeyen, tabu olan alanlar. Bunlar tartışıldığı vakit çok başka bir yere doğru gideceğiz.

Sayın Genel Başkan ne güzel söyledi; materyalizmin, sosyalizmin tarifini yapmak gerekiyor. Felsefedeki materyalizmin maddi çıkar peşinde koşmakla ya da bencillikle hiçbir ilgisi yoktur; bu çok saçma bir yaklaşımdır. Materyalizm tamamen bilimselliktir. Dünya, yer çekimi kanunu yüzünden dönüyor; tepsi gibi değil veya öküzün boynuzunda durmuyor. Dünya milyarlarca yıllık süreçlerde oluştu; güneşten koptu, bunları artık biliyoruz. Vatikan durumu ancak 1993’te kabul etti. Kabul etmediği şeylere bakarsan yükü hâlâ ağır.

Yunus Emre, Şah Hatayi, Nesimi, Hallacı Mansur gibi isimler büyük değerlerdir. Bu manevi değerleri yaşatan bizler, birer dervişiz. O derviş ruhu, yani “vericilik” çok önemli. “Bir lokma, bir hırka” felsefesiyle dünya nimetlerinin peşinde değil, büyük ahlaki değerlerin savunucusu olmak gerekir. İnsanlığı geleceğe taşıyan ve herkesin karnının doymasını sağlayan işte bu ahlaki değerlerdir.

Yayını bitiremediğimize memnun oldum, güzel uzadı. İran’dan dönen Özgür Bursalı’nın uçağının inmesini bekliyoruz ama ben buraya öyle daldım ki, konu bizi buralara götürdü. Çok keyifli oldu. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, bir “Çıkış Yolu” programının daha sonuna geldik. Bir sonraki programda buluşmak üzere, herkese iyi akşamlar diliyoruz. Sağ olun.

Paylaş