Çıkış Yolu | 14.01.2025

Çıkış Yolu | 14.01.2025

Altyazı M.K. Çıkış yolu programına hoş geldiniz değerli ulusal kanal izleyenleri. Bu haftada her çıkış yolu programında olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doktor Doğu Perinçe’ye sorularımızı yönelteceğiz ama bu sefer biraz farklı sorularımızı yönelteceğiz. Güncel gelişmeleri yine programın ilerleyen dakikalarında aktaracağız, soracağız ama bugün özel bir programla karşınızdayız. Arkadaşım Aydınlık Tarih Sitesi Yazı İşleri Müdürü Sayın Özlem Konur Usta ile birlikte.Bir.Konuğumuz var, bir de konuğumuzla birlikte Sayın Doktor Doğu Perinçe’nin yabancılaşma, sınıflaşma konusunu konuğumuzla birlikte onun katkıları ile değerlendireceğiz. Konuğumuz da Sayın Ekrem Atayar, efendim hoş geldiniz. Sayın Genel Başkanım hoş geldiniz.Teorinin bu sayısında Ekrem Atayar arkadaşımızla benim ve diğer arkadaşların yazıları var. Yabancılaşma konusunda.Yabancılaşma konusunu Açalım. İsterseniz ben ilk önce bir kavramı tanımlayarak, yani yabancılaşma derken neyi kastediyoruz Sayın Genel Başkan? İsterseniz bir kavramı tanımlayarak başlayalım.Aslında bu yabancılaşma kavramı Hegel ve Marx tarafından işlendi daha çok. Ama kökleri derinlerde, yani Şiller, ondan sonra Goethe, Alman Edebiyatı’nda hepsinde o yabancılaşma kavramı var. Sınıflı toplumla birlikte yani özel milliyetin ortaya çıkması, kabile kandaşlığının, kardeşliğinin bozulması, eskiden kardeş olanın şef olması, araya sınırsal ayrılıklar, zıttıklar girmesi ve onun üzerine ortaya çıkan Yani insanın kendisinin de metaya dönüşmesi, hele kapitalist toplumda, Roma’da, Atina’da daha önce köleci medeniyetlerde, deniz uygarlıklarında büyük servet birikimleri oluyor, Atina ve Roma’da olduğu gibi ve o öyle bir servet birikiyor ki insanın kendisini de satın alıyorlar en sonunda, kölelik düzeni ortaya çıkıyor. Ve oralarda tabii ama kapitalizmde bu dorağa varıyor. Sonuç itibariyle işçi bir meta üretirken, yani bir mal üretiyor, o ürettiği mal elinden çıkıyor, gidiyor. Ekrem Atay’ın örneği çok güzel. yaptığımız şeyi de açık oturumda söyledi. Yani Mercedes’i üretiyor ama Mercedes bakıyor, gitmiş Mercedes’in arkasından bakıyor. Mercedes’in lastiğini yapan, boyasını vuran, ondan sonra elektrik aksı almanı yapan emekçi işçi. Ama Mercedes’e başkası biniyor ve gidiyor ya kendisinin olmuyor. O tabii işçinin kendisini, emekçinin kendisini de nesneleştiriyor. Yani onun emeği alınır satılır oluyor piyasada. yalnız ürettiği ürünler değil, emekçinin kendisinin emeği de piyasada alınıp satılıyor, iş gücünün ücretli olması olayı. Burada tabii emeğinin nesnelleşmesi, alınır satılır olmasıyla birlikte kurulan yeni dünyadaki yaşanan olaylar vesaire ters bir bilinç yaratıyor. Demek ki misali söyleyecek olursak, mesela diyelim feodal toplumda marabalar ne diyor? Ağam sağ olsun diyor, bana ekmek veriyor diyor. Halbuki o maraba buğdayı üretiyor, un yapıyorlar, ekmek yapıyorlar falan. Unu üreten, ekmeği üreten marabalar, emekçiler ama bilinçte ne var? Ağa bize ekmek veriyor. Veyahut da kapitalist toplumunda patron bize iş veriyor. Halbuki işi veren patron değil, fabrikada çalışan işçiler. İşte o ters bilinç. O ters bilinç yabancılaşma yaratıyor. Neye yabancılaşma? İnsanın ürettiği ürüne. Mercedes üretti, o gidiyor kendi emeğine Kendi emeğiyle ürettiği şey kendisinin elinden çıkıyor. Topluma yabancılaşıyor, toplum sınıflara bölünmüş. Eskiden eşitken, kardeşken. birbirimizin uğruna canımız feda iken birdenbire ne oluyor? Sömürenler, sömürülenler vesaire. Orada topluma bir yabancılaşma oluyor.Bu ilk aşamada uygarlaşmayla yabancılaşmayı nasıl birbirinden… Beraber.Yani yabancılaşmayla uygarlaşma, uygarlık beraber oluyor.Yani özel milkiyetin toplumda yer edilmesiyle birlikte.Ilk çağ… Uygarlık öyle başlıyor. Evet.Yani uygarlıkla… Uygarlaşmada başlıyor demiş olmuyor musunuz? O açıdan soruyorum.Tabi yani uygarlıkla yabancılaşma birlikte doğuyor. Yani sınıflara bölündüğü zaman, sınıfsız toplumda ne var? Beraber avlıyorsun, avladığını beraber paylaşıyorsun veya beraber ekiyorsun, içiyorsun ama bir üretim fazlası oluşunca yani tükettiğimizin dışında bir fazla oluşunca toplumun önüne şu soru geliyor, bu kimin olacak? Eskiden kabile kandaşıydık, beraber avlıyorduk falan ama tabi bu böyle Benim anlattığım gibi kısa süreçlerde olan olaylar değil, yani bazen 10 yıllar, 100 yıllar kapsayan olaylar. Ondan sonra o tabi o sınıflara bölünmeyle birlikte aynı zamanda bir boş zaman ortaya çıkıyor. Yani yöneticilerin, diyelim kabile şöfleri, Hakan oluyor, kral oluyor, vezirler şunlar bunlar. Ve toplumda herkesin çalıştığı zamandan bu sefer bazılarının boş zamanın olduğu bir topluma geçiliyor. O boş zaman aynı zamanda neyin kaynağı? Müziğin, felsefenin, matematiğin, ilmin, bilimin yani uygarlık Sömürü toplumuyla başlıyor. Biz tabii Türkiye’de hep uygarlık falan deyince olumlu anlamda konuşuyoruz. Ama tabii şöyle bir olumlu tarafı var, uygarlıkla birlikte artık birbirinin malını yağmalama, vurma, kırma o kalkıyor. Yani kabileler arasındaki savaşlar, gidip birbirinin kervanını Arabistan’da olduğu gibi soymak veya Türk tarihinde olduğu gibi kabilenin gidip öbürünü basması, Orhon yazıtlarında falan hep onlar anlatır ya, Türk işbodunu bastım, ondan sonra malını mülkünü, koyununu, davarını çevirdim, getirdim, karısını, kızını aldım, cariye yaptım falan. O ortadan kalkıyor. Onun yerine ne oluyor? Sınıflara bölünmeyle birlikte öldürmek yerine hırsızlık yapmak, yağmalamak, atını almak, koyununu, davarını almak yerine o insanı alıp kendine bağımlı olarak tarlada çalıştırmak, öldürüp malını almak yerine o insanın emeği bir işe yarıyor. Eskiden neydi bir insan ürettiği emek ancak karnını doyurmasına yetiyordu. Fazla bir şey ürettiği zaman, teknolojinin gelişmesiyle, diyelim demir bulundu, sabanın ucuna takıldı, derinden toprak sürüldü, hayvancılıkta bazı yeni icatlar vs. bir insan kendi ihtiyacının ötesinde bir şey üretmeye başlayınca insan emini esir etmek veya onu bir kul olarak çalıştırmak şeyi doğdu, zemini doğdu, eser zemini doğdu. İşte onunla beraber uygarlık da doğdu. Boz zamanlı insanlar, yani eskiden kabili toplumda beraber avlarken, beraber çalışırken, şimdi boz zamanı olan insanlar ortaya çıktı kralların, halkanların etrafında. Onlar filozof oldu, onlar matematikçi oldu, onlar hendesici oldu, kimyacı oldu, müzisyen oldu. Sanatın, bilimin ortaya çıkışı sömürü sınıflı toplumla birlikte. Yamancılaşma da aynı onunla birlikte ortaya çıktı. Sınıflara bölünmesiyle insanların, bazı insanların ürettiği ürünün elinden gitmesi, kendisine ait olan, kendi ürettiği ürünün elinden gitmesi, sonuç itibariyle hem ürününe yabancılaşma hem topluma yabancılaşma hem kendisine yabancılaşma olayı tabi bu sınıflara bölünme ile birlikte kapitalizmde doğruğa çıktı bu yabancılaşma ve Almanlar daha çok işlediler bunu. Almanların büyük aydınlanma filozofları Şillerler büyük Alman şairi veya Goethe’ler Almanların büyük aydınlanma hem şair hem filozof onlar tarafından işlendi. Sonra Hegel, Filozof Hegel ve arkasından da Marx. Marx bunu sosyo-ekonomik temele, yani bu sınıflaşmanın ürünü olduğunu, bu yabancılaşmanın. Bu kavrama entrendum kavramı kullanıldı. Türkçeye de bunu yabancılaşma diye çevirdiler ve yerleşti o kavram. Ama şimdi bizim Türkçemizde Şöyle bir sorun ortaya çıktı, yabancılaşma deyince daha çok böyle frankleşme, ecnebileşme şeyine oturup, yani insanlarda öyle bir çağrışım yaratıyor. Yabancılaşma dediğimiz zaman hemen aklımıza frankleşme giriyor, ecnebileşme giriyor. Halbuki bizim bahsettiğimiz yabancılaşmanın bir türü topluma yabancılaşma tabi frankleşme ile de bağlantılı. Ama yabancılaşma ondan ibaret değil. Demin söylediğim gibi insanın ürününe, emeğine, kendisine ve topluma, vatanına falan yabancılaşması.Sayın Perinç’i ekonomik boyutlarıyla ele almış, kavramsal boyutlarıyla ele almış oluyor. Sayın Atay Ertuğrul’un kültürel boyutlarını da ele almak ister misiniz? Belki tanıma da bilmiyorum, katılıyor musunuz Sayın Perinç’e? Kullanılan teramet.Fakat burada çok güzellik şimdi geldi aklıma. Dediniz işte A’nın yanındaki Marhaba emeğine yabancılaşıyor. Çok güzel bir örneği var onun. Züğürt A filminde yabancılaşmanın ilk farkına varan aslında Züğürt A. Maraba en son farkına var ama. Marabanın kafasında aa o kadar yabancılaşmış ki. Maraba şeye kendi emeğine. Yani dediğiniz, çok onu Somut’a rica ediyor bu söylediğinizi, Züğürt Afili mi? Şimdi sorun terim dediğimiz zaman sorun yeni mi çıktı yabancılaşma teriminin anlaşılıp? Ben sorunun hep var olduğunu savundum. Aslında çok güzel. Önce selamlıyorum hepinizi Sayın Genel Başkan, kıymetli arkadaşlar.Hoş geldiniz.Ekranları başındaki kıymetli dostlar. Bundan önceki çalıştayda da çok kıymetli bir çalıştay yaptık Nur Doğan. Çok ciddi katkıları oldu, diğer arkadaşlarımızın katkıları oldu. Orada benim hep çıkış noktam şuydu, yabancılaşma çalıştayında. Yabancılaşma tanımlamasının toplumda tam karşılığının hala oturmadığını ve tam karşılığı oturmadığı için de toplumun aksiyon almakta zorlandığını. Çünkü yabancılaşmanın bir fitne olduğunu. Çok açık söylüyorum, şu an çok anlaşılabilir bir dille anlatmak ihtiyacı hissediyorum ve bunun böyle olmak gerektiğini de düşünüyorum. Bir fitne, bir yabancılık yani bunun bir ne menem bir şey olduğunu daha anlaşılabilir dilde. bunun onu kendi kimliğinden çıkartıp başka bir kimliğe devşireceğini. Bak devşirmek çok güzel bir laf. Bunların tam karşılığını biz yıllardır belki oturtamadığımız için bu işte etki azanlığını tam anlatamadık belki. Belki bu işte sömürge mantığını tam belki anlatamadık. Ama şimdi bu saatten sonra yeni bir terim yaratabilir miyiz? Ben yaratılacağını düşünüyorum. Bu konuda içtihat kapısını kapatmayalım. biz anlaşılabilir olmak noktasında atacağımız her adımın tarihi içerisinde ben mutlaka bir karşılığı olacağını ve toplumun aksiyon almasında da bunu çok etkili olacağını düşünüyorum.Çünkü ne oluyor?Şunu düşünüyorum. Şimdi ben mesela müzisyenim. Müzik adamlarıyla birlikte bir kongreye gittiğim vakit, bir panelde, bir söyleşiye gittiğim vakit orada diyorum ki işte şey, işte moderator diyorum. O anlıyor ne olduğunu. Ama ben halkla birlikte oturup konuştuğum zaman ona diyorum ki, burası yavaş olacak, sakin olacak. Aslında Moderato’nun karşılığı İtalyanca sakin de değil, ılımlı demek, ılıman demek yani. Quit tweet aracossi moderato e banale dersin İtalyanca. Bu da işte tweetin ne kadar banal ve ılıman, daha sert ve adam gibi bir tweet çek dersin. Bu o anlamda. Fakat bunu Türkçeleştirdiğimiz zaman, Yanlış bir Türkçeleştirme ile biz bunu sakin olarak Türkçeleştiriyoruz. Yabancılaştırmanın da doğrudan doğruya Türkçeleştirme karşılığının ben hala çok oturmadığını düşünüyorum. Bunun zararı ne? Bunun zararı şu, gerçeğe yabancılaştırmanın. Yani toplum gerçekten bilmek neyi gereken konuya ben yabancılaştığını düşünüyorum. Can Yücel mesela bu konuda tam Can Yücel’ce işi çözdü. İşte hamleti şey yaparken, çevirirken biliyorsunuz Tubby or not Tubby çeviriyor. Olmak ya da olmamak yok. En sonunda diyor ki ya herru ya merru. O da yetmiyor. Bir ihtimal daha var. O da ölmek ne dersen herkes anlıyor. Shakespeare çevirisinde.Öyle mi yazdı en sonunda?Tabii tabii. Can Yücel hamlet çevirisini yaptığı süreci şöyle özetliyor. Diyor ki, bu Shakespeare Türkçe söylese nasıl söylerdi? Bunu hep düşünüyorum. Bunu düşünürken baya güzel şeyler çıkıyor aslında. Ne zengin bir diliz. Ne büyük bir derinliğiz. Demek ki Shakespeare Türkçe düşünebiliyormuş diye düşündüm. Sonuç olarak dedim ki, Can sen yap canlığını ve dünyanın en güzel diline çevir. Ya herru ya merru. O da yetmedi. Olmak ya da olmamak, bu hiç değil. Bunun bir tek karşılığı var, bir ihtimal daha var. O da ölmek üzere. Şimdi bu aslında tabii Can Yücel’in bu şeyin ironisi. Nasıl anlatabilirim sıkıntısı? Çok güzel çalıştığımız sırasında ve ben dergiyi böyle hakmedercesine altını çizerim. Muazzam bir tarihi öneme ait bir dergi çıktı. Evet lütfen ne olur bu dergi evet. Gerçekten bu sayı muhteşem. Muhteşem bu sayı. Bütün sayılar öyle. Şeyi de çok hoşuma gitti. Abonelik şeyleri de açılmış. Onlar da çok hoşuma gitti.Mesela oturduğunuz yerden herkes abone olabilir.Ben hep kendini asıl gerçeklikten uzaklaştırmak olarak anlatıyorum bunu. Yalancı kendilik. Bunu aslında Eric Fromm kullanıyor, yalancı kendiliği. İşte sui do self diye anlatıyor. Efendim, asıl kendilikse orijinal self’in karşı karşı, yalancı kendilik, kendine ters bilinç, Atileyhan’ın şey, özü kaybetmek, öze yüz çevirmek. Şimdi bunları ben söylediğim vakit toplumun, birazdan belki geleceğiz, şey tarafı tetikleniyor. Mesela öze yüz çevirmek deyince bu toplumun en taşıyıcı kolonlarından biri tasavvuf ve inançları. Hop, orada öz ve tasavvuf ilişkisi giriyor. Ha bir dakika anlamaya başlıyorum ben bunun ne olduğunu diyor. Gerçekliğin yitimi, gerçekliği kaybetmek veya da gerçeğin karşısına geçmek, hiçlik, hiçleşme, bu terimleri harman edip bir şey derken Sayın Genel Başkan imdada yetişti. Dedi ki, ya arkadaşlar ben yalan dünya böyle bir şey hemen girdik mi bilmiyorum konuya ama Yalan Dünya diye böyle biraz şey yaptım, öyle bir cenaze töreninde rahmetli duran Özgür’ün, değil mi? Bir Yalan Dünya geçti fakat sonra birden çağrıştırdı. Yalan Dünya gerçekten dünyanın yapaylaşma içiyle çok iyi anlatıyor. Yani ben bu güzelim dilimizin ve yaşayan kültürümüzün bize bıraktığı emanetlerle yabancılaşmayı yine aynı özü koruyarak çok daha rahat, bu kadar çok laf etmeden bir küçük şeyle anlatabileceğimizin bunun mutlaka olacağını hayal ediyorum. Onun için bu tanımda çok fazla ben barışık değilim yabancılaşma tanımıyla. Bu saatten sonra, evet olur, bilim bu saatten sonra bir daha. Bir arkadaşımız şey söyledi, Atayar ne yapacağız şimdi, Amerika’yı yeniden mi keşfedeceğiz, yeniden keşfedeceğiz. Bilim Amerika’yı her gün yeniden keşfetmektir. Yani keşfedildiği günden bugüne kadarki Amerikaları keşfetmektir. Biz bunu bu şeyde, bu yüzyılda yabancılaşmanın termine olan benim şeyim bu, yaklaşımım bu, tanımlamasına olan yaklaşımım bu.Yalan Dünya tanımını nasıl bulayım?Şimdi bakın, Yalan Dünya bahsettiği Ekrem arkadaşın açık oturdu konuşurken birdenbire aklıma o Yalan Dünya kavramı geldi. Yani şöyle bizim Türk edebiyatında yabancılaşma çok müthiş işlenmiştir. Ben dünya edebiyatını çok iyi bilen bir insan değilim. Yani biraz Alman edebiyatını biliyorum. Ondan sonra Bende şöyle bir şey var, sanki bizim Türkler, Türk Edebiyatı, Türk Ozanları bu yabancılaşmayı dünyada en iyi işlemişler gibi. Bunun sebebini düşündüm. İlk imparatorlukları kuruyorsun, ondan sonra sınıflaşmanın örgütsel planda sınıflar arası beyler, kullar vesaire falan. Mesela Yunus ne oluyor? Geçti beyler mürüvveti. Beylerin mürüvvetli olduğu, paylaştığı, verdiği dönem geçti. Binmişler birer atı, ata değil de atı binmek diye şey yapıyor, çövalye olmuşlar yani. Çövalye de atlı demek ya. Yediği yoksul eti içtiği kan olmuştur. Mesela bakın bu yabancılaşmayı Yunus Emre diyelim 13. yüzyılda bu yabancılaşmayı çok iyi anlatmış. Bizim Kutatgu Bilik’in o erdemlerle ilgili bütün söylemleri bir yabancılaşma ya isyan, Yani toplumdaki sınıflara bölünmeye, mal mülk peşinde koşmaya, ondan sonra başka insanları ezmeye, zulme falan karşı, isyan. Bunların aslında hepsi toplam olarak yabancılaşmaya insan, isyan. Ve sonra aklıma o yalan dünya şeyi geldi, kavramı. Yalan dünya, yalan dünya, yalan dünya değil misin? Muhammed’i bir top beze saran dünya. Yani dünya yalan oldu. Her şey gerçeğinden koptu. Demin konuştuk ya emeğine yabancılıyorsun, ürüne yabancılaşıyorsun. Sen üretiyorsun, ağaya ekmeği sen veriyorsun ama ideolojide ne var? Ağa sana ekmeği veriyor. Bu müthiş bir ters bilinç. Her şey tepetakta oluyor. Hâkim sınıflarının ideolojisinin dayattığı bir olay ama hâkim sınıflarının kendileri de sonuç itibariyle yabancılaşıyorlar. Bizim Türk Edebiyatı’nda bu çok iyi işlenmiş, o yalan dünya kavramı tabi olağanüstü. Yani Pir Sultan Aptal’da, Yunus Emre’de, Aziz Mahmut Hüdayi onun şiiri muhteşem. Ben mi okuyayım onu? Siz okuyun. Hayır hayır, o şiiri o kadar sevdim ki. Sen okursun diyor korkuyorum. Okuyayım mı ben?Buyurun buyurun.Ali Mahmut Yudail, Kanuni Süleyman zamanında başlıyor. Kanuni Süleyman, oğlu 2. Selim, Sarı Selim diyoruz. 3. Murat, 3. Mehmet, 1. Ahmet 1614’te hükümdar oldu. Hatta 4. Murat’a kadar yaşadığını bugün öğrendim Ekrem arkadaştan. Onun şiiri yabancılaşmayı çok güzel anlatıyor. Şöyle. Kim umar senden vefayı? Yalan dünya değil misin? Vefasızsın diyor. Vefanın kalkması da bir yabancılaşma oluyor. Kardeşlik kalkıyor, sadakat, vefa. Muhammed Mustafa’yı alan dünya değil misin? Yürü! Hey bi vefa yürü! Vefasız yürü! Sensin hod bir köhne karı! Nice yüz bin erden geri kalan dünya değil misin? Yani dünya o kadar eskimiş ve kullanılmış ki. Silh ile donatıp kendin, meydana salan semendin, atını meydana saldın diyor. Aleme mihnet kemendi, aleme de mihnet, sıkıntı kemendini atıyorsun. Salan dünya değil misin? kast edip halkın özüne, toprak doldurup gözüne, bakın burada da yabancılaşma var, yani köle diyor, insanların gerçekleri görmesini engelliyor, toprak doldurup gözüne, ehli gafletin yüzüne gülen dünya değilmiş. Yani gaflet sahiplerinin yüzüne gülüyorsun. Hakikat sahiplerinin yüzüne gülmüyorsun. Dünya öyle bir yabancılaşma dönemine girmiş. Eğer Şahu, eğer bende Yani Şah’mış veya O’nun kuluymuş, bendesiymiş. Her kişiyi salan bende, kimse mekan tutmaz sende, dünyaya söylüyor. Viran dünya değil misin? Kimisini nalan edip, inletip, kimisini giryan edip, ağlatıp, ahiri kar, üryan edip, en sonunda çıplak bırakıp, mezara giderken çıplak gidiyorsun. Soyan dünya değil misin? Yani dünya seni soyuyor en sonunda. İşin gücün daim yalan, çok kişiden arta kalan, nice kere boşalı ben, dolan dünya değil misin? Yani insanlar geliyor, dolduruyor, sonra boşaltıyor falan. Yani işte bu, yani biz şillere gönderme yapıyoruz, gövdeye gönderme yapıyoruz falan. Yani tabi ben Almancadan onları Alman gibi okumak bambaşka bir şey ama bizim bu yalan dünya teması ozanlarımızdaki olağanüstü. Yani bunu biz dünyaya sunsak çok büyük bir felsefe dünyasında olsun, edebiyat dünyasında olsun bu yalan dünya teması ki bu şeyde başlıyor, Kutat Kubilik’te başlıyor. Demek ki Türk kültüründe Bu var, yani bu sınıflara bölünme, beylerle kulların birbirinden kopması, o aralarındaki kavgalar vs. orhon yazıtlarından başlıyor. Bizim kültürümüzde böyle bir yabancılaşmaya isyan, insanın ürettiği ürüne, kendi emeğine, topluma yabancılaşmasına isyan teması bizim halk kültürümüzde çok kuvvetli.Yaptığı çağrışımı, ilk çağrışımı aktarmak isterim. Teorinin çalıştığını da salonda dinledim dikkatle. Yalan, dünya terimi… Yani bir defa yabancılaşmanın tam karşısında olarak.Oturuyor mu… Dünyanın yalanlaşması dersek oturur ama o uzun bir terim.Orada da dünyanın yalanlaşması da… Biraz şöyle kaderci kelimesi mi oturup bilmiyorum ama burada şöyle bir durum yani dünyayı cennet yapacak, emeğin ve sömürünün ortadan kalkacağı, emeğin iktidar olacağı, baskının, her türden insanın kendini yabancılaşmaya sebep olan etkenlerin ortadan kalacağı bir dünya için mücadele ederse… Bu dünya yalan, bu kavram onu çağrıştırdı bana.Ama o dünyayı değiştirme fikri orada başlar. Ama kavram olarak yalan dünya değil. Bakın yalan dünya teması aslında bu dünyayı değiştirelim teması. Yani öyle de, zavuf açısından falan öyle bir yorumu da var ama şöyle de yorumlanabilir. Ya bu dünya yalan, zaten bu yalan dünya diyenler aynı zamanda isyancı da olmuşlar. Yunus Emre’nin işte son verilere falan göre Karaman oğullarında idam edildiği, ondan sonra veyahut da babayi isyanları 13. yüzyıldaki, celalli isyanları, ondan sonra yani hepsi sonuç itibariyle bu yalan dünyaya isyanlar, sınıflara bölünmeye, ve dünyanın yalan haline gelmesine. Yani yalan dünyayı şöyle yorumlayabilirsiniz, siz öyle yorumladınız. Ya bu dünya yalan, burada yapacak bir şey yok, öbür dünya için çalışıyor. Bakın, bir şey söyleyeyim size. Öbür dünya kavramı bu dünya içindir, bu çok önemli. Öbür dünya kavramı, kendimizi öbür dünyaya hazırlayalım değil. Bu dünyada dürüst olmak, bu dünyada namuslu olmak, bu dünyada saygılı olmak, bu dünyada paylaşmacı olmak, bu dünyada insanlarla el ele vermek, nazik olmak, kibar olmak, kimseyi incitmemek, seni incitseler ve kimseyi incitmemeyin. Bunların hepsi yalan dünya kavramıyla ilişkili olarak tasavvufta işlenmiş. Sonuç itibariyle tasavvufun bu yalan dünya kavramı bu dünyada bizi bir şey söylüyor. Yani sonuç itibariyle bu dünyada vefakar ol, bu dünyada sadakatli ol, bu dünyada paylaş, bu dünyada elindekini dalıt ver gibi. Onun için ben o ahiretle ilgili, İslam’da da ahireti Yani kendini öbür dünyaya hazırlama falan değil. Bu dünyada, öbür dünyaya namuslu bir şekilde git. Arkanda iyi bir ün bırak. Yiğit ölür şan kalır. Bakın. Yiğit ölür şan kalır. Şan nasıl? Dürüstsen şan kalır. Cesursan şan kalır. Ahlaklıysan, karakterliysen, paylaştıysan, arkadaşlarına vefalıysan, canını verdiysen bazı değerli kavramlar için. O bakımda ahiret kavramını böyle bir dünyanın nimetlerinden vazgeçme olarak değil, ahiret kavramını bu dünyada ahlaklı, namuslu, paylaşmacı, dürüst, fedakar ve toplum için bir şeyler vermek. Değil mi? Mesela gidiyor şehit oluyor, değil mi? Asker şehit oluyor. Askeriysen bu dünya kavramıyla şehit yapamazsın. Ancak yiğit çocuk şuan kalır kavramıyla, asker gider canını verir. Yoksa bu dünyaya mahkum ettiğin zaman bu dünyada herkes ne yapabilir? Karnını doyurmak, güzel lezzetli yemek, halzılığa, hedonizme gider. Bu dünyada aşırı yüklendiğin zaman bu dünyanın çifelekten bir kağım alalım. Ondan sonra oraya gider. O bakımdan ben ahiret ve yalan kavramını bu dünyadan vazgeçme olarak değil, bu dünyada dürüst, namuslu, ahlaklı, fedakar, çalışkan, vefalı ve sadakatli yaşama kavramı olarak düşünüyorum. Mehmetçi’yi sonuç itibariyle can verdiğin zaman bu dünyadan vazgeçiyorsun değil mi? Mehmetçik ve polis can veriyor. Yani aşırı bir şekilde bu dünyaya yüklenirse, ben niye gideyim bu vatan için öleyim ya? Giderim şarabımı içerim, orada gezerim, ondan sonra keyfime bakarım, güzel güzel yemekler yerim. Sonuç itibariyle o dünya, ahiret var yok falan tartışmaya girmiyoruz ama Ahiret kavramı veya öbür dünya kavramı, bu dünyanın yalan olması temaları sonuç itibariyle bizleri bu dünyada dürüst, ahlaklı, paylaşmacı ve bazı yüksek değerler için kendimizden vermek, fedakarlık yapmak oraya götürüyor. Onsuz da insan yaşayamıyor. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, hayvanların ahireti yok, öbür dünyası da yok değil mi? Onlar sonuç itibariyle birbirlerini de boğazlıyorlar falan filan ama insanlar beraber yaşayabiliyor ancak. Sözü al artık yine.Ben çok bekleniyorum, önce onu söyleyeyim. Bir konuyu çok çözeceğim ama en son cümleyi söyleyerek başlayacağım. Biz tasavvufa da yabancılaşmışız. İnançlarımıza da yabancılaşmışız. Süreç içerisinde. Şimdi bu yalan dünya, kahpefelek, vefasız dünya, bunlardan örnekler, fani dünya, bu terimleri kullanan ozanlarımız, saz şairlerimiz, hak aşıkları, bir kere bu adamların %90’ından fazla, %100’e yakını sufi. Bir kere sufizmi, sufi hayatı, onların edebiyatını, onların dünyasını, müziğini, tasavvufu belki çok içine girmek haddimiz değil ama biraz kenarından böyle hafif hafif şey yapmak, gezinmek, tatlı tatlı meltemini hissetmek ya da hissettirmek gerekir diye düşünüyorum. Sufiler bu varlık aleminden ziyade asıl olan gönül alemi üzerinde adımlayan düşünce insanları ve dönemin filozofları bunlar. Fakat bunların biraz önce işte Sayın Genel Başkan’la bizim örtüştüğümüz nokta şu. Ya da tasavvufu yalnızca uhrevi dünya için değerlendirenlerle ayrıldığımız taraf bu. Gönül alemi üzerinden aslında bu adamlar bu dünyayı dizayn ediyorlar. Yazarak, çizerek. Çünkü şeye bakıyorsunuz, adaleti, eşitliği anlatıyorlar, hakça paylaşımı öğütlüyorlar şiirlerinde. Fakat sonradan iş değişiyor. Menşe’yi çok derinlerde olan bu surfi yapılar, bazı tarikat yapıları ile şekil değiştirmeye başlıyor ve günümüze kadar geliyor. Günümüze de tanınmaz hale geliyor işin açıkçası. Şimdi, şeye bakıyorsunuz…Burada bir parantez açacağım.Evet.Biraz sunumunuzu bozmuş olacağım. Tamam yeri sizin söylediğiniz. Sayın Muhammed Nur Doğan’ın teori dergisinin bu sayısındaki yazısında tasavvufta yabancılaşma bölümü var. Orada diyor ki, sizi söylediğinizde de çok benzer ifadeleri var. İslam kültüründeki züht ve takva gibi çok özel kavramlar bile kimiz zaman bu sıfatı taşıyanları yabancılaştırabilmektedir. Mesela para ve güç ile züht ve takva kavramları aslında birbirinin tersidir. Züht yani zahitlik dünyadan eline eteğini çekmek demek ki Takva’nın da biraz daha derin, daha köklü anlamı var. Tasavvufta özellikle kullanılır bu kavram. Mal ve mülkten müstaniye olmak, yani malı mülkü küçük görmek, bu gibi varlık ve güç unsurlarından uzak durmak, bunlardan uzak kalarak Allah’ın zikriyle meşgul olmak, böylece kalbini temiz tutmak ve bu dünya için yaşamak.Yakın tabii, anlatılanlar yakın. Şimdi şeye bakıyorsunuz, bu adamların yürüyüş yoluna bakıyorsunuz, yapılanmalı işte dört tane kapı anlatıyorlar, şeriat, yani kurallar aslında, kaideler, kendi anayasası, tarikat, tarikler, yollar, fırkalar, partiler, onlar da marifet, hakikat, hakikati zaten o aşamadan sonrasını doğru dürüst tarif eden de yok. Şimdi, batınî yol içerisinde bütün anlatılanları bu taraftan bakarak yani ne bileyim materyalist taraftan bakarak derseniz ki cennet cennet dedikleri evet birkaç köfte birkaç huri tamam isteyene ver anları bana seni gerek seni görüyor musun bak cennet dediklerini bile Yunus Emre şey yapıyor yani bunu materyalist bir noktadan bakıyor hayır Yunus Emre Toplumu en kolay, en rahat, en placebo etkis edemeyeceğim ama manevi anlamda en çok etkileyecek damarı bulmuş diğer ozanlar gibi. Bu damar üzerinden bir şey anlatmanın en kestirme yolu olduğunu biliyor. Yunus Emre bunu bu dünya için şunu yap, şunu yap, şunu yap, şunu yap diye anlatabilir. Ya da bunu cennet, cehennem metaforu üzerinden bunlar için iyi insan olma, onlar için iyi insan olursan o bir işe yaramaz deyip yine bu dünyayı şey etmek, dizayn etmek için yapmış olur. Şimdi yalan dünya meselesi ya da efendim fani dünya, geçici dünya, dünyanın geçici olmadığını hepsi biliyor. geçici olanın insan olduğunu, kalıcı bir şey bırakmaya onu yönlendiriyor, onu örgütlüyor aslında. Mesela Harabi bir anlatımında diyor ki, şer’i şerif inkar olunmaz ama şeriat var şeriattan içeri. Ona da inanma diyor. Tarikatsız Allah bulunmaz ama tarikat var tarikattan içeri. Gördüğün şeriat… Edip Harabi, şimdi önümüzdeki hafta Edip Harabi’yi anlattım. Has bir halde.Yeni Edip Harabi.Fotoğrafı falan var yani. Son dönem Osmanlı. Gördüğün şeriat, şeriat değil. Gittiğin tarikat, tarikat değil. Marifet sandığın marifet değil, marifet var marifetten içeri. Yani bunu, bu şeyi, bu alemi, bu yürüyüş yolunu bilmeden, tam özüm istemeden anlatmak zor. Ve-i harabiye gel eyle dikkat, Hakkın cemalini eylesin Rüyet. Sadece Hakka vardır demek değil. Hakikat, hakikat var. Hakikatten içeri. Şimdi Pir Sultan da aynı şeyi söyledi aslında. Şimdi Pir Sultan’a öyle bir, mesela size bir Pir Sultan anlatılır burada. Aman Pir Sultan militan. Kılıç silahı takmış, mavzeri almış, Pir Sultan da açmış. Böyle anlatan bir takım var Pir Sultan’ın. Ama Pir Sultan bir sufi ozan. Ve Pir Sultan Aynı Pir Sultan, Pir Sultan abdalım der ki vardığım, ulu dergâhtır yüzler sürdüğüm, bilmediğim hikmetleri bildiğim, ya eceldir ya didardır ya nasip. Ecel de, didar da, nasip de aslında bu dünyayı anlatıyor. Bu teslimiyetçi bir anlayış değil. Aynı Pir Sultan diyor ki, yatarım Muhammed kalkarım Ali, Gittiğimiz on iki imam yolu Pirim Hünkar Hacı Bektaş Beli hele bir yol safa geldin desene. Ozan değil, her şeyiyle bunlar bu ozanlar Sufizm’in içerisinden neşve buluyorlar, hayat buluyorlar ve bu dünyayı tasvir ediyorlar ve dizayn etmeye çalışıyorlar. Ederken de bu dünyanın aldanma zilli, çamlı kervanına deyip yabancılaşmamayı yani kendine yabancılaşmamayı, toplumuna yabancılaşmamayı, emeğine yabancılaşmamayı öğütlü olarak yorumlayabiliriz. Burada hiçbir mahsur yok. Bir de biraz önce Sayın Genel Başkan’ın Aziz Mahmut Hüdayi üzerinden verdiği örnekte, o şiirde aslında bir ilenme de var dünyaya. Bunlar yalnızca uhrevi alemle, sonra çok miskin bir hale soktular bunları. Mevlana’yı da öyle bir hale soktular. Miskin bir kenarda oturan, tesbihini çeken, yazısını yazan, çok fazla karışmayan. Hayır, bunlar hayatın çok içinde adamlar. Aziz Mahmud Hüdai’nin yaşadığı dönemde, çok ciddi katliamların olduğu, Halil Paşa, Dilaver Paşa ve Ali Paşa’nın artık bunlardan illallah edip dağara düştükçe dergahlara sığındığı bir dönemden bahsediyoruz. Yani işte Sadrazam Havuz Ahmet Paşa’nın Yeniçeriler tarafından sarayın ortasında Kılıçtan geçirilip parça parça edildiği bir dönemde var.İkinci Osmanlı, Yeniçeriler… Evet aynı dönem. O dönemden bahsediyoruz.Şimdi adam bakıyor, devlette kan gövdeyi götürüyor. Burada zaten duraklama dönemine girmiş artık, ağır ağır ilerliyor. Burada işler kötüye gidiyor. Şimdi bu, bu da bir yol ereni. Yani dönemin filozofu, sosyal olaylara karşı hiçbir şekilde şey olamaz yani onun dışında tutamaz kendini. Ama bunu nasıl anlatır? Bunu anlatmanın bir yolu var. Halka işte onun için diyorum ben yabancılaşma terimine çok en kolay anlaşılır şekilde. Nasıl anlatır? Sarayda kestiler adamı ya, ayıp ettiler. Aslında o öyle değil de, cenevizlilerle bir şey yapacaktı. Bunu anlatamazsın böyle. Bunu işte, işin gücün daim yalan, çok kişiden arta kalan, nice kere boşalı ben, dolan dünya değil misin diye, bunu böyle bir ilenme ve böyle bir sufi yolla anlatıyor ve işte onun için o yüzyıldan bu yüzyıla kadar geliyor. Evet, yalan dünya bu anlamda bence çok şey, çok merkezine işaret edilmiş, atılmış bir kurşundur diye düşünüyorum. Yürü yürü yalan dünya, yalan dünya değil misin? Yedi kez boşalıp yine dolan dünya değil misin? Biraz önce verilen örnekte de bu misal fani olduğunu yani geçici olduğunu dünyanın anlatıyor Pir Sultan. Hasretine vasıl olan mı böyle? Mecnun’a da baki kalır mı Leyla? ölümlü dünyadır, gel helal eyle, yüklendi barhanem, kiralandı gel, konak yani barhanem kiralandı gel. Yani bunu geçici olduğunu anlatmakla birlikte, geçici olduğunu söylemekle birlikte bu tarafa da bir öğüt veriyor. Aşık sadık, aşık sadık yani şimdi bu daha dert söylüyor, tam gözüne, el vurup yareni incitme tabip, bilmem sıhhat bulmaz hicraneler var, Dert vurup yarime eylersin derman her can kabul etmez. Viraneler var. Vay dünya dünya yalansın dünya. Vay dünya dünya fanisin dünya. Yalan ile yalan olansın dünya. Yalan ile yalan olansın dünya. Bundan daha güzel bir anlatım şekli var. Ama öbür taraftan da yol gösteriyor. Bunu en kolay anlatma yolu derdehli olan dergaha gelsin. Elbette arayan dermanı bulsun. Sadık der ki, kimde ne var, kim bilir? Geçti, güzar etti, elde ne var diye anlatıyor. Birçok örnek daha var, onları hazırladım size takdim edelim.Bakın, bence bu tartışmamız tamamen mutluluk tarifiyle ilgili. Nasıl mutluluğu tarif ediyoruz? Mutluluğun bir hedonist, yani hazcı tarifi var. İşte güzel güzel yemekler yemek. cinsel bir takım aşklar yaşamak, mutluluk şeyi. Yani dünyadan tadın tarifi güzel yemek vs. Hayvanlardan farklı olmayan bir tat tarifi. Değil mi? Hayvanlar da güzel yiyecekler yemek istiyor. Onların da o konuda tercihleri var. Bizim beslediğimiz hayvanlar da böyle diyoruz ki bizim kedimiz şunu sever, bizim köpek bunu sever. Şimdi insanın ayrıldığı nokta ne? İnsanın ayrıldığı nokta şu, cesaret.Kul himmet.Yardımlaşma.Kul himmet o.Karşılıksız vermek.Kul himmet.Karşılıksız vermek. Şimdi mesela bakın kimleri anıyoruz? Nesnimi, derisi yüzülmüş. Şimdi eğer böyle şey, halcı olsa derisinin yüzülmesine göğüs gerer mi adam? Değil mi? Veya ateşlerin üzerine çıkarmış, hallacı Mansur yakılmış falan. veya Babek, elini kolunu keserek mutasın, onu şey yapmış, direnmiş değil mi? Veya Batı Edebiyatında Jandartlar, Yordano-Burnular, ateşlerin üzerine çıkılmış. Bu adamlar ateşin üzerine çıkarılıyor, o cefayı, o zulmü, o şeyi göğüslüyor ve bundan mutluluk duyuyor. Bakın bu çok önemli bir şey. Ve biz onları anıyoruz. Yani bu Miralay Reşat Bey, Çiğiltepe’yi fethedemediği için beynine kurşunu sıkıyor ve orada ne var? Bir gurur var, bir asker onuru var. Mustafa Kemal Paşa ona emretmiş, demiş ki o tepeyi alacaksın yarım saat içinde. Alamayınca kalkmış kurşunu beynine sıkmış. Değil mi? Ama biz onu konuşuyoruz bugün. Kendini, hayatı vermiş. yemekten, içmekten vazgeçmiş o andan itibari. Demek ki orada mutlu olmuş. O kurşun onu mutlu ediyor orada. O tepeyi alamadığı için o asker gururunu yediremiyor ve o kurşunla o anda mutlu oluyor. Buradan şunu anlatmak istiyorum. Dünyada mutluluğu tamamen bir takım, dünya nimetleri dediğimiz kavramlarla tarif edenler var. Hazcılar falan diyelim onlara, hedonistler. Bir de cesaret, kahramanlık, vermek, ondan sonra paylaşmak, elindekini başkasına vermek, verici olmak. Bir de mutluluğu böyle tarif edenler var. Verirken, ben ekmeğimi paylaştım bana az kaldı demiyor. Verdiği için mutlu oluyor. Ama insan toplum halinde yaşadığı için sonuç itibariyle vefa, sadakat, vericilik gibi değerler insana daha yakışıyor ve insan daha geleceğe doğru taşıyabiliyor. O bakımdan bu yalan dünya kavramını tazavuf açısından tartıştığımız zaman da mesela o hatayinin bunda kibrikin olmaz. Hem sen olup hem ben olmaz. Sen dedikten sonra artık ben demeyeceksin. Adem’i öldürsen kan olmaz. Nefsini öldürürsen kan olur. Bir şeyi öldüreceksen nefsini öldür. Başkasını öldürdüğü zaman oradan dökülen kan. Kan dökmenin, diyelim fazilet Erdem olarak tanımlandığı bir sırada Adem öldürdüğü zaman kan olmaz diyor. Kendi nefsini öldürürsen kan olur diyor. O zaman diyor, işte burada bakın nefsi öldürmek sonuç itibariyle bazı dünya nimetlerinden vazgeçmek oluyor ama daha büyük nimetlere kavuşmak. Daha büyük nimetlere. Nedir? Dünya tarihindeki büyük filozoflar, erdemli insanlar hem bilimde, hem sanatta, hem kültürde falan bakıyoruz. Yani onların değerleriyle, bize bıraktıkları değerlerle, dünyanın nimetleriyle falan filan çalıp oynayıp falan felekten bilmem ne çalıp gidenler şey yapmıyorlar, öykünmüyorlar. Onları taklit etmiyorlar, onları benimsemiyorlar. Ve insanlığı da bu yaşatıyor ve bunlar anılıyor. Büyük insan, büyük sanatçı, büyük peygamberler vs. kimler bunlar? O dünyada hedonist bazı ağızlar peşinde koşan insanlar değil, bir takım büyük değerleri bize miras bırakan insanlar. Dolayısıyla bu yalan dünya eleştirisi de tamamen bununla bağlanıyor sonuç itibariyle. Yani vefasızlık yalandır diyor, sadakatsizlik yalandır diyor. kaçmak, namert olmak yalandır diyor. Bunlar çıktı başımıza şimdi diyor. Eski kabile toplumunda yalan yok. Mesela kabile toplumunda Kızılderililer falan yalan söylemeyi bilmiyor. Yalan ne zaman doğuyor? Özel mülkiyet doğup, sınıflar falan filan doğunca, ya arkadaş bak ben sana ekmek veriyorum. Ekmeği aldığı adam diyor ki, benim kapımda ekmek yiyorsun diyor. Bundan daha büyük yalan mı var? Orada da ne oluyor? bizim demin Türk Edebiyatı’nda gördüğümüz falan, işte bu sınıflaşma ile birlikte çıkan büyük yalan, hakikatten büyük kopuş, hakikate yabancılaşma, hakikate yabancılaşmaya bir isyan başlıyor. Ya böyle miydik diyor, biz eskiden eşiktik diyor, kardeştik diyor, vefalıydık diyor, sadakatliydik diyor, bu büyük değerleri terk ettik diyor. Bence bunlar bir takım dünya nimetlerinden vazgeçmek, bir takım tasavvufu, öbür dünyayla ilgili hayali bize bir takım beklentileri girme diye yorumlanmamalı. Bunlar bizi toplum yapan, bizi mutlu yapan, insan yapan. Bakan, çok güzel bir zeytinyağlı dolma yedim, oh ne güzel falan. Bunun mutluluğuyla ben işte şeyde, Dunlupınar’da düşmanın peşine yalın ayak koşarak gittim.Erdem ile.Veyahut da paylaştım. Yükün altına girdim. Arkadaşımı omuzumda taşıdım. Zahmetli bir şey tabi, omuzunda arkadaşını taşımak ama onunla mutlu oluyor. Ama bu insanlığı sürdüren ve geleceği taşıyan olay bu. Bu bakımdan yalan dünya eleştirisi ya da yabancılaşmaya karşı tavırlar sınıflaşmaya karşı tavır, bireyciliğe, bencilliğe karşı tavır alıyor. O bakımdan çok önemli. Cin çarpması da şu, bizde cin çarpması daha çok ruhsal, bireysel durumlar için söylenir. Cin çarptı diyorsun. Aslında yabancılaşma toplumu cin çarpması. Toplumu cin çarpıyor. Cin çarpınca ne oluyor? Bir takım gerçeklerden kopuyorsun. Ama yabancılaşmayla birlikte toplumu cin çarpıyor. Toplum bazı gerçeklerden kopuyor. Bugün de yaşamıyor muyuz? Bize biriciliği, bencilliği dayatan her şey sonuç itibariyle bir cin çarpması oluyor. Mevcut gerçekler belli sınıflar tarafından terse çevrilerek bize tekrar sunuluyor. Ters bilinç dediniz ya.Buna karşı üzerinde oturduğumuz bu kültür, edebiyatıyla, müziğiyle, sazıyla, sözüyle, kopuzuyla, bağlamasıyla, Mevlevi’nin üflediği neyiyle buna karşı yani bu erdemlerin yitirilmesine, erdemlere yabancılaşma diyelim, özü kaybetme, hayalleşme, gerçek ile yer değiştirme, gerçeğin karşısına geçmeyi sürekli bir defans oluşturuyor şiirleri. bir koruma kalkanı oluşturuyor. Dünya umuruna meyilini verme, sen de kurtulmazsın ecel elinden. Şimdi burada ecel lafını duyduğu vakit bunu bir teslimiyet olarak algılıyor. Hayır, o dille anlatmak zorundasın çünkü yaşadığın toplum bu. Onu öyle dağıt. Menzil aldım diye göğsünü germe, sen de kurtulmazsın ecel elinden. Taze tahta almış, tahta çıkmış en yukarıda oturan adama aşağıdan sesleniyor. Menzil aldım diye göğsünü germe, sen de kurtulmazsın eceline. Yabancılaşma diyor, göğsünü germe. Yani kendine önce yabancılaşma. Erdemlerine yabancılaşma. Eydür derviş Yunus, din ile iman, tacı tahtı kaldı, göçtü Süleyman. İstiyorsan örneğini de veririm diyor. Lokmanlar derdine bulamadı derman, o da kurtulmadı ecel elinden. Şimdi böyle anlar. Tuncelili Cafer Baba var, o direkt gözüne anlatıyor hiç. O net diyor ki bu dünyanın devranına aldanma gönül, aldanma zilli çanlı kervanına aldanma gönül, aldanma. Bu da emeğine de yabancılaşma, toplumu ayakta tutan erdemlere, taşıyıcı kolonlarına yabancılaşma. Bence anlatıyor. Kul himmet. Kul himmet çok önemli. Biraz önce arada böyle kul himmet, kul himmet diye heyecanla söyledim.Evet.Gafil, gezme şaşkın bir gün öldürsün. Çünkü ona öyle anlatacak o. Dünya kadar malın olsa ne fayda. Bakın hem şeyi anlatıyor, o sınıfsal çatışmayı anlatıyor, o sınıflı toplumun birbirleriyle olan ilişkisini anlatıyor. Söyleyen dillerin söylemez olur, bülbül gibi dilin olsa ne fayda? Aşağıdan yukarıya mı, yukarıdan aşağıya mı? İnanılmaz bir sesleniş var. Ama bu adamlar sufi, bu adamlar tekkeden sesleniyor. Tekke edebiyatı bunlar. Söyleyen, sen söylersin söz içinde sözün var, çalarsın çırparsın, oğlun kızın var, bu dünyada üç beş arşın vezin var, tüm Bedestan senin olsa ne fayda. Ahmet Yesevi de mesela şey yapmış, o yalan dünyayı kullanmamış.Hacı Ahmet Yesevi. Bence o felsefenin kökü yani. Ben okusaydım ki. Ben yalan dünya kavramında olmadığım halde yüksektir onu.Son dünya diyor Yesevi ve dünyanın geçiciliği ile anlatıyor H.A.Y. Yesevi. Söyle diyor, tam Türkçe’ye çevirmeye çalıştım ama değil gibi. Kötü dünyaya gönül bağlayıp ergin oldum. Eğlence ile, vah yazık cahil oldum. Eğlence dediği dümbelek çalmaktan değil. Havai heves oldum. Yazık oldum. Bu dünyanın geçiciliğini şimdi bildim. Ya Allah’ım affeyle günahımı diyor. Aslında anlattığı yine tasavvuf üzerinden, bir sofist çünkü, tasavvuf üzerinden. Aldanma diyor zilli canlı kervanına. Yabancılaşma. O tarafına şey etme. O tarafına meyil etme. Mesela Osman Hulusi Efendi var, Seyit Osman Hulusi Efendi, o da dünyayı doğrudan doğruya yalancılar pazarıdır diyor. Dünya yalancılar pazarıdır ve yabancılaşma bir uykudur diyor, bir rüyadır diyor, bir uyku halidir. O yalancılar pazarı içerisinde mal alıp satmak, Bu çok açık işte, yabancılaşmayı anlatıyor. Yabancılar pazarı içerisinde mal alıp satmak bir rüya halidir. Neredeyse mağara teorisine şey yapacak. Bir rüya halidir, uyku halidir bu diyor. Şöyle. Mevlana’da aynı şeyi kullanıyor. Rüya alemidir diyor. Hatta uyuyan adamın gördüğü rüya metaforuyla izah ediyor. Mesnevi’de bir bölümünde diyor ki bu alem bir rüyadır, zanna kapılma sen. Rüyada bir el kesilse bile zararı yok. Sen gündüzünde de uykudasın. Ey yiğit, bil ki uykun da uyanıklığında uyuyan adamın rüya içinde rüya görmesine benzer. Çıkın işin içinden. Çıkın işin içinden. Yani burada yabancılaşmayı, gerçeğe yabancılaşmayı hepsinden önemlidir.Gerçeğe, kendi gerçeğine yabancılaşmayı. Ürüne yabancılaşma, emeğe yabancılaşma, her şey toplamı gerçeğe yabancılaşma.Onu da Rodos Temaha anlatıyor. Ayıpların gönül seni, hal bilmeze hal sorarsın, yanında bülbül dururken kargalardan bir sorarsın. Nereden düştüm gizli derde, aşkın gözümde bir perde, nalbant olmayan şehirde aşk adına nal sorarsın. Ne kadar farkında değil hiçbir şey. Nalbant olmayan şehirde aşk adına nal sorarsın. Kulağı sarılır değil size, itli mitli yol sorarsın.Yani…Halk Edebiyatı’na niye bu kadar şeyi anlattım? Halk Edebiyatı dedi, ben hepsine bir Türk Edebiyatı Küllüğü’nde bakan bir arkadaşınızım. Üzerindeki oturduğumuz bu birikime, bu envara, bu ışığa, bu aydınlığa biraz daha dikkatli baktığımız vakit bunların çoğunun bizim pratiğimiz, toplum pratiğimiz içerisinde, sosyal pratiğimiz içerisinde bir karşılığı var. Ama başında ilk dedim ya, ilk son cümleyi başta söyledim galiba. Biz belki ona yabancılaştığımız için bugün bunları tekrar, ilki ilki yapıyoruz, bu defterleri tekrar açıyoruz, harman ediyoruz. Buradan bu yabancılaşmanın dışında bir aydınlanmaya doğru gidelim.Sınırı ve baskıdan değil, yabancılaşmadan da kurtulacağız. Yani sınırsız bir dünya. Şimdi bakın Ekrem Ater hep bize halk edebiyatından çok örnekler verdi. Bunların içinde hiç korkaklığı, şimdiliği, desistiği, ihaneti, kalleşliği, kahpeliği, öven bir halk edebiyatı, edebiyat var mı dünyada? Amerikan edebiyatından Kızıldaylı edebiyatına kadar gidelim. Dünyada kahpeliği, kalleşliği, zulmü, hileyi, desisteyi, cinayeti, öldürmeyi, insan öldürmeyi, insana eziyet yapmayı, bunu öven bir edebiyat yok. Ama çıkarcılıkla, hileyle, dolandırıcılıkla, hırsızlıkla bir takım dünya mallarını elde ediyorsun ama bu mahkum ediliyor sonuç itibariyle. Buradan şuraya varacağım, dünyayı böyle sırf çıkarcılıkla açıklamak, bencillikle açıklamak veya insanın amacının bencillik ve özel çıkar sağlamak, özel mülk sağlamak olduğunu düşünmek bu çok büyük bir yanlış. Çünkü edebiyatta bunun karşılığı yok. Şöyle bir edebiyat yok, Çal, çırp. Ondan sonra git koyunlarını çevir, al. Ondan sonra atını al. Ondan sonra bilmem komşunun tavuğunu çal. Böyle bir edebiyat yok yani. Var.Tersinameler öyle.Ama tersiname olarak var. Ama onu yargıçlamak için var. Yabancılaşmayı aslında sanada… Tabi tabi. Yani orada yine şey var. Mesela şimdi bakın, siz piyasa, yabancılaşma piyasada oluyor. Sonuç itibariyle insanın emeği piyasaya çıktığı zaman kendisi de, emeğin kendisi, iş gücü de piyasaya düşüyor. Ama Neslimi ne diyor? Gül alırlar, gül satarlar. Gül ile gülü tartarlar. Gülden terazi tutarlar, bağı bahçesi güldür güldür. Bakın şimdi öyle bir pazar ki hataydı da o pazar fikri çok kuvvetlidir. O pazarda malla mal değişmiyor, gülle gül değişiyor. İyilikle iyilik değişiyor, sevgiyle sevgi değişiyor. Hatta kötülüğe karşı sevgi değişiyor. Değil mi?Nazar eyle, nazar eyle, aç dükkanı pazar eyle, gel gir gönlümün şehrine, ne kadar güzel.Hatayide, Şah-ı İsmail’de de bu pazarı, gönül pazarı, fikri, gönül pazarı. Parayla, malların mallarla değiştiği, paranın geçerli olduğu pazar değil, gönül ilişkilerinin geçerli olduğu, sevginin, cesaretin, kahramanlığın, terbiyenin, edebin, inceliğin, zarafetin geçerli olduğu bir pazar. Şimdi bunu şunun için söylüyorum. Yani sonuç itibariyle, savurdan falan girdik, sonuç itibariyle dünyada bizi mutlu eden bir takım değerler var ve o değerler bir bencillikle, çıkarcılıkla buluşmuyor. Bencillik ve çıkarcılığı yendiği ölçüde insan mutlu oluyor. Büyük mutluluklar diyelim. Yoksa Neslimi, Yordana, Brunei’de değer saydığımız insanlarda falan, bunlar niye o değerlerin peşinde koşsunlar? Niye delilere üzüldüğü zaman teslim olmamışlar? Elleri ayaklara kesildiği zaman teslim olmamışlar? Ateşlerin üzerine çıkartılmışlar. Jeanne d’Arc diye bir genç kız Fransa’da teslim olmamış veyahut bütün milletlerin tarihinde bunlar yüceltiliyor. Korkakların yüceltildiği bir dünya tarihi yok değil mi? Buradan şuraya varacağım. Dolayısıyla böyle dünya nimetlerine hapsolan ne felsefe var geçerli olan ne de dünya nimetlerine hapsolan bir edebiyat var. ne de etik var, ahlak var. Dolayısıyla ahlak bize öyle basit dünya nimetleri, bencillik peşinde koşturan değil, onlardan vazgeçmeyi bize öneren etik ahlakın temel kuralları. Dolayısıyla buradan, bunu ahiret kavramıyla veya bu dünyanın yalan olduğu kavramıyla bize aşılanan değerler bunlar. Yoksa bu şu demek değil. O değerleri padişahlara ver, beylere ver. Sen git miskin miskin derviş hayatı yaşa. Ama padişahlar ve ondan sonra beyler sınıfı falan senin sümürsün. O değil o. O değil o.Reklam arası vermek zorundayız. Tam sizi dinledikten sonra asıl soracağım. Konuya girmiş oldunuz. Yabancılaşmaya isyan eden, karşı çıkan o erdemleri taşıyanların ütopyası nedir? Ne istiyorlardı? Tam onu soracaktım. Biz biraz o konuya girmeye başladınız. Reklamdan sonra dilerseniz buradan devam edelim konuya. Çok kısa bir ara vereceğiz. Değerli Ulusal Kanalı izleyenlere tekrar birlikte olacağız. Ulusal kanala tekrar hoş geldiniz değerli izleyenler. Çıkış Yolu programında bu hafta özel, özgün, herhalde başka hiçbir televizyon programında olmayan bir konuyu konuşuyoruz. Sınıflaşma, yabancılaşma, Sayın Ekrem Atayev’in terimleştirdiği şekilde yalan dünya kavramlarını konuşuyoruz. Buradan bir başladık, kavramı irdelemeye başladık. Sonra mutluluğun kaynaklarına, erdemli insana kadar ulaştık. Biz de tabii şu soruyu yöneltecektik ki reklam arasına girdik. İsyan edenleri anladık. Erdemli yaşamanın önemini anlatanları hep tarihimizden çok güzel şiirlerle, örneklerle anlattınız. Peki bu fikirlerin içerisinde insanlığın bütün yükünü neredeyse omuzlayan ve bizlere kadar getiren bu önemli değerlerimizin, fedailerin, o insanların sırtında taşıdıkları yükün ulaşacağı bir yer var mı? Yani buradan nereye ulaşacağız? Ütopyaları var mı?Özlemleri var mı?Nasıl bir dünya hayal ediyorlar, yalan dünyayı isyan ediyorlar.Bütün toplumlar kaybettiği cenneti arıyor. Bütün toplumlar bir tarihte kaybettiği cenneti arıyor. Sınıfları bölünmekle, geçti meyler mürüvveti, binmişler birer atı, yediği yoksul eti, içtiği kan olmuştur diyor Yunus Emre. O etki herkesin eşit olduğu, paylaştığı, ondan sonra gönül gönülü olduğu, o toplumu arıyor sonuç itibariyle. Onun adına cennet konuyor sonuç itibariyle, cennet deniyor. Mesela şimdi biz çocukluğumuzda bize cennet şöyle öğretilirdi, yani duvarlarında muhallebiler var, git istediğin kadar muhallebileri yala, yani karşılığında para vermiyorsan, babanın verdiği harçlık kadar şeker alamazsın, konserve alamazsın, simit alamazsın, cennette her şey bol, ve karşılığı yok. Sonuç itibariyle bu toplum nasıl özel mülkiyetin kalktığı, sınıflara bölünmenin kalktığı, herkese bolluk, herkese ihtiyacı kadar verebilen bir toplum, yani çok üretebilen bir toplum. Bu tanım var. Genel olarak bizim solcularımızda falan da görüyoruz, programlarda siyasi partilerin falan, sınır ve baskı düzenine son vereceğiz. Halbuki eksik, sömürü, baskı ve yabancılaşmaya son vereceğiz. Yabancılaşma bunun değerler sistemindeki, ahlaktaki yoldaşları, sömürü ve baskının kalkması, yabancılaşmanın kalkmasıyla beraber olabilir ancak. Bir gönül pazarı. Kapitalist toplumda eşitler değişiyor. Sonuç itibariyle ben bu kurabiyeyi ürettim, Ondan sonra Özlem kardeşim de şu bardağı üretti. Bu kurabiye de diyelim bir dakika emek var. O bardakta da bir dakikalık emek var. Ben bir dakikalık emeğimi götürüyorum. Özlem de bir dakikalık emeğini götürüyor. Bunları pazarda değişiyoruz. Bu kapitalizm. Yani eşitlerin değişimi kapitalist. Peki sömürü nereden? Bir tek emek, iş gücünün değişiminde eşitlik yok. Yani iş gücünü satın alırken ona değerini, karşılığını vermiyorsun, o kar oradan çıkıyor sonuç itibariyle. Yani kar dediğimiz olay pazarda satarken, alırken kar çıkmıyor esas olarak. Nerede kar çıkıyor? İş gücünü satın alırken, yani diyelim saat ücreti olarak bin lira veriyorsun adama ama bir saatte ondan bin beş yüz liralık değer üretmesini sağlıyorsun, karı orada elde ediyorsun. Onun için kapitalizmde eşitlik var ama sosyalizmin amacı ise sonuç itibariyle karşılıksız emek. İnsanlara karşılıksız olarak her şeyi, diyelim adam kötürüm olmuştur, çalışacak hali yok falan, toplum ona bakıyor. Değil mi? Burada karşılıksız veriyor veya iyilik yaptığımız zaman karşılıksız iyilik yapıyoruz. Sonuç itibariyle özlediğimiz dünya, kurmak istediğimiz dünya, insanların karşılıksız verdiği, karşılık beklemediği bir dünya ve o bulluk toplumunda da herkesin ihtiyacına göre dağıtıldığı bir dünya. Bunun için demin okuduğumuz sihir, Gül alırlar, gül satarlar. Gül ile gülü tartarlar. Bakın gül ile gülü tartıyor. Yoksa kurabiyeyi tartmıyor. Karşısına bir gramaj koyup senden de bir kilo kurabiye karşılığı ver bakalım, iki bin lira demiyor. Gül alırlar, gül satarlar. Gül ile gülü tartarlar. Para yok. Gül ile gül tartılıyor. Sonuçta değişen şeyler gül. Yani bir gönül pazarı tasviri bu. Gülden terazi tutarlar, bağ bahçesi güldür gül. Bu bizim özlediğimiz, sınıfsız, yabancılaşmanın tamamen ortadan kalktığı bir dünyanın olağanüstü güzel bir tanımlaması. Gül alırlar, gül satarlar. Piyasa yok, para yok, parayla değişim yok. insanların üretimin bol olduğu ve insanların karşılıksız olarak emeğini verdiği ve sonuç itibariyle de ihtiyacı kadar aldığı bir dünyayı anlatıyor.Sayın Hasan Günyen izleyenlerimizden diyor ki, Sufilikten, Sosyalizm Sufilikten beslenmiş olabilir mi?Sosyalizmin kaynakları arasında demin söylediğimiz gibi Yani sömürü ve baskıya karşı olan, yabancılaşmaya karşı olan bütün insanlık birikimi, tarihi, tecrübeleri var. Bilimsel sosyalizmin üç tane kaynağı var, değil mi? Onu Engels de yazdı, Lenin de yazdı. Birisinin İngiliz iktisadı, Alman felsefesi, üçüncüsü de Fransız sosyalizmi. Sonuç itibariyle, Marx da söylüyor, havadan bir şey indirmiş değilim. Sonuç itibariyle benden evvelki bilim birikimi, değer birikimi, ahlak birikiminin… Ama bunu ekonomik temelliyle açıklayabildim.” diyor. Bunun için sosyalizmin tabii ki beslendiği kaynaklar var. Yani sonuç itibariyle emeğe değer veren, emeğin hakkını veren, emekçinin iktidar olmasını isteyen, emekçinin haksızlıklara karşı bütün isyanlarına sahip çıkan bir sosyalizm var. Ama bu bilimsel sosyalizm onu bilimle açıklıyor. Yani sosyalizm senin iradenle istediğin zaman olmaz. Toplumların tarihinde belli gelişme düzeylerinde ortaya çıkıyor falan.Bir iki eleştiri var. Onları da serpiştirerek söyleyeyim. Ona da yanıt verirseniz sevinirim. Birkaç izleyicimiz de bizi sohbetin ana konusunu tasavvufa ve daha soyut kavramlara odaklayarak maddi gerçeklikten kaçış programı mı yapıyorsunuz diye birkaç izleyicide böyle.Bakın, bilimsel sosyalizm maddicidir. Evet materyalisttir ama onların anladığı manada maddicidir. Sonuç itibariyle hedefine karşılıksız veren bir toplum. Değil mi? Ve bilimsel sosyalist bütün edebiyata bakıyoruz, literatüre bakıyoruz. Orada ne var? Karşılıksız vermek, canını vermek, feda etmek vs. Dolayısıyla bu bilimsel sosyalizme karşı son derece basit, sıradan, banal, adi bir bakış açıdır. Bunlar maddeci. Marx mı maddeci? Onların anladığı manada. Engels de onların anladığı maddeci. Bu adamlar çok büyük bir şeye sahip oldukları halde zihinsel birikimi falan filan, kralların falan önlerine koydukları büyük sermaye sahiplerinin önlerine koydukları bütün şeyleri, maddi dünya nimetlerini falan tepmiş ve büyük mutluluklara, büyük değerlere yönelmiş insanlar. Aynı şey Hz. Muhammed için geçerli değil mi? Atatürk için geçerli değil mi? Evet, evet. Yani Atatürk cepheden cepheye koşmuş, hayatını tehlikeye atmış, bir tane şarapnel parçası gelmiş saatine çarpmış da canını kurtarmış vesaire falan her yerde canını verebilirdi ve nice Mustafa Kemaller canlarını verdiler. Değil mi? Şimdi yani onun için bu sosyalizm, bu emek davası falan gibi bu davaları böyle maddecilikle, çıkarcılıkla açıklamaya çalışanlar bunları hiç bilmeyenler veya böyle düşmanlıkları dolayısıyla onları halka aldatmak için bu tür sahte eleştirilere yönelenler.Ekonomistlik yani biraz dar bir ekonomik çerçeveden bakmak.O eleştiriyi kapitalizme yapabiliriz. Yani sonuç itibariyle değil mi? Kapitalizmde maddi menfaat peşinde koşan bir insan tipi var. DİM HOMO ECONOMICUS deniyor. Ama sosyalizmde maddi menfaat peşinde koşan bir insan değil. Daha yüksek, paylaşma gibi yüksek değerlere yönelmiş olan insan var.Şimdi manevi değerler üzerinden program yapıyorsunuz, onu mu tartışıyorsunuz? Biraz mesela ben biraz onu tartışayım.Tabii manevi değerler, ben onlara meydan okuyayım. Evet manevi değerlerimiz var, hakikaten. Onu söyleyen ne diyor? Manevi değerlerimiz var.Çünkü ben manevi değerlere yabancılaşmış bir adam değilim. Manevi değerlere, bu toplumun manevi değerleri. Benim manevi değerlerimin ne olup ne olmadığını onu ben bilirim ama Ben yaşadığım toplumda işte sufiler ve tasavvuf ehli de bunu yapmış. Tasavvuf ehli ve sufi programın başından beri onu söylüyoruz. Bir kenara çekilip miskin miskin tesbihini 99’luk tesbihini yayıp onu çeken adamlar değiller. Bunlar bu dünyayı dizayn eden adamlar. Bu dünyaya yön veren, gönül dünyasını bu dünyaya birleştiren adamlar. Ve bu topluma biz bir şey anlatıyoruz. Biz başka bir topluma anlatmıyoruz. Bu toplum hangi toplum? Zübeyde Hanım’ın Samsun’a giderken oğlunun çantasına Kur’an-ı Kerim’i koyduğu toplumdan bahsediyoruz. Biz bu topluma bir şey anlatırken tabii ki bu değerlerden bahsedeceğiz. Bundan kaçmayız. Ve kendi adıma söylüyorum. Şey de yapmamış. Sufizm, sosyalizm ve dinler evet. Ama bunları ben hep şöyle bakıyorum. Bunlar insanı bir taraf diyor ki insanı kamil Tamam, öbür taraf diyor ki eşitlik çık. Bunlar kötü şeyler değil. Bunların illa sen ondan beslendin, bu bundan. Böyle bir korelasyon kurmak ihtiyacı hissetmeyelim. Bir yere yamanmak, bir yere oradan hayat bulup bak ben de zaten böyle demiştim, o bize daha yakın. Bu iki farklı yol insanlığın yürüyüşünde doğru bir adım. insanlığın yürüyüşünde doğru adımlamaları ifade ediyor. Bunun sosyalizmin erdemliliği, erdemli yürüyüşü, eşitlikçi yürüyüşü, efendim hak tanır yürüyüşü, biraz önce anlattığımız tasavvuf ehlinin… Şimdi bunun neresi yalnızca manevi dünyaya sıkışıp anlatmak? Bakın ruhsati, ruhsati ne diyor? Bu kadar cesareti gösterdiyse ben o maneviyatın gider elini öperim, ayağının türabı olurum. Adamın söylediğine bakın, beri gel beri gözümün nuru, bu kadar parayı sana kim verdi? Bazı fukaraya bulma kusuru, mefsi kundurayı sana kim verdi? Sınıf mücadelesini anlatan bundan daha güzel dizeler olabilir mi? Anandan doğanda kürkün var mıydı? Üryan gelmedin mi? Börkün var mıydı? Torba torba Mecidiyyen var mıydı? Bu tumbul parayı sana kim verdi? Sosyalizm’i bundan güzel anlatan dizeler olabilir mi? Kuş tüyü döşekte yattın uzandın. Günde yüz bin türlü giydin özendin. Aferin aklına sen mi başardın? Bu kadar parayı sana kim verdi? Dinle ruhsatiyi ne diyem sana? Dinle ruhsatiyi ne diyem sana? Ben bu kamerada mıyım? Ne diyeyim sana? Sana bir övüttür sanma ki çene. Çalışmayla verse verirdi bana. Bu köşkü, sarayı sana kim verdi? Ben bu kadar cesaretin üzerine, bu adam da bir Sufi, Kayserili bir Sufi, bu kadar cesaretin üzerine, bu kadar cesaretle yazılmış dizeleri, efendim sen materyalistsin, sen işte maddecisin, sen maddeci değilsin, sen öbürlüğü yaparsın. Hepsini bir kalemde, bunların hepsi benim değerim. Benim milli değerim ve ben bu milli değerlerle kendi adıma söylüyorum, yürümekte de onu duyarım. Gül alıp gül satmak ne kadar güzel, sen Genel Başkan burada örnek verdi ama oradaki yine sufi anlayışa göre gül aşktır. Gül kavuşamamaktır, gül vuslattır bu edebiyatta. Gül hasretin anlatımıdır. Ve bunların ancak birbirleriyle tartılabileceğini, Maddede de birbirleriyle tartılabileceğini, manada da birbirleriyle tartılabileceğini anlatan koskoca bir ozan benim edebiyatımdan, Şah Hatayi benim edebiyatımdan çıkmış. Tabii ki o Şah Hatayi’den bahsedeceğim. Şah Hatayi, biraz önce o örneği verdim. Pir Sultan’ı anlatırken duymak istediğiniz bir Pir Sultan olabilir. Dedim ya, elinde mavzer dağa çıkan bir Pir Sultan. Ama Pir Sultan bir Sufi. Ben de bu yayladan Şah’a giderim diyen bir Sufi. Onun için bunları harman edip anlatmak bize çok şey kazandıracak diye düşünüyorum.Ben buradan şunu söyleyeyim. Kapitalistler, manevi değerler konusunda, sosyalistler eline su dökemez. Eyvallah. Kapitalizm tamamen maddi çıkarlar üzerine kurulmuş bir sistem. Orada nedir? Hepsi maddi değer peşinde koşacak, kar peşinde koşacak. Kapitalizmin motivi ne, itici gücü ne? Kar peşinde koşmak. Yani birisini sömürmek. Kar nereden çıkıyor? Birisini sömürmekten çıkıyor. Onun için böyle kapitalizmin taraftarları, hempaları bilmem neleri falan kalkıp da bize manevi bilmem ne değer masalları anlatmasın. Onlarda manevi değer yok. Onlar bütün insanlığın manevi değer birikimini çiğnediler. Ayaklarının altına aldılar. Ezdiler, sömürdüler, baskı yaptılar, yalan söylediler. Dünyayı terse çevirdiler. Emeğe saygı bizde, fedakarlık bizde, incelik bizde, zarafet bizde, paylaşmak, bakın bunların hepsi manevi değer. Fedakarlık, birbirine vermek, alçak gönüllülük, nezaket bunların hepsi sosyalizmde. Dünyada da bakıyoruz o derviş ruhlu olanlar, verici olanlar, mal mülk peşinde koşmayanlar sonuç itibariyle o büyük ahlaki değerlerin insanları, erleri, fedaileri sosyalistler. İnsanlık tarihinde tabi diyelim sosyalizmin olmadığı dönemlerde de bu erdemler vardı. Ama bakın bu erdemlere her yaklaşma sonuç itibariyle paylaşmaya, sosyalizme falan insanlığı götüren tecrübe birikimini temsil ediyor. Reklam dakikamız geldi.Yönetmenimiz uyarıyor. Değerli Ulusal Kanalizasyon izleyenlere çok kısa bir ara. Tekrar bir karşınızda olacağız. Çıkış yolunda tekrar karşınızdayız. Sayın Doktor Doğu Perinçek Vatan Partisi Genel Başkanı ve Sayın Ekrem Atayer’e, Özlem Konur arkadaşımla birlikte sorularımızı yöneltiyoruz. İzleyenlerimizin sorularını yöneltiyordum sizlerinizden.Bir soru da şu.Değerli Perinçek, Sayın Perinçek ve Atayer neden yozlaşma kelimesini kullanmıyor da yabancılaşmayı kullanmıyor?Şimdi bakın biz burada kelime tercihi yapacak bir makamda değiliz. felsefenin kavramları, bilimin kavramları oluşmuştur. Sen ben bu bilimin bu kavramını beğenmedim, yerine şunu koydum diyemezsin. Artık Türkçe’ye alienation veyahut da entfremdung, Almanca karşılığında alienation, Fransızca kelimesi yabancılaşma diye çevirilmiş, böyle konmuş. Onun için o yozlaşma diye koysalardı bizim felsefemiz. Biz de kalkardık, yozlaşma derdik. Onun için mesela artı değer, yani artı değer bir kavram değil mi? Meyerwerth, Almanca Marx’ın. Şimdi o bilimin kavramı, onu siz değiştiremezsiniz. veya diyelim yapay zeka değil mi? Ben yapay zeka kavramını değiştirmek istiyorum. Sunni zeka gibi mi? Olmuyor. Hayır, yapay zeka bilimsel bir kavram olarak dilimize girmiş. Dolayısıyla bizim burada bir tercih hakkımız yok. Onu görmemiz lazım. Fakat bir daha söylüyorum, o ön yargıyı yıkmamız lazım. Bu kapitalistlerin sosyalizme yönelttikleri, bunlar maddi çıkar peşinde koşar falan filan, hangi kapitalist bir manevi değer uğruna hayatını vermiş veya hangi kapitalist o yüzden ömrünü zindanlarda falan filan geçirmiş? Bu tür değerler büyük davaları, büyük idealleri olanlar tarafından Bu günleri taşımıyor.Manevi değerlere hiçbir şey yok. Sayın Genel Başkan’ın söylediğine katılıyorum. Bu Holding medyasını çok iyi takip ediyorsunuzdur. Her Ramazan ayında işte bunlar şey verirler. İşte Kur’an-ı Kerim’in fasükürlerini verirler ya da bir şey verirler ve onların hepsi o gazete eki olarak verilen her şey yerlerde gezer. O oraya atar, o oraya atar. Bütün manevi değeri, bütün toplum içerisindeki var olan o kağıt değerinin çok çok daha üzerindeki değeri yok olur. Yine, yine bunun farkında olan, farkında olanlar onu alır, o yerden kaldırır. Onun bir değer olduğunu korur. Onlar da bu ülkenin sosyalistleridir, aydınlarıdır, münevver insanlarıdır. Yani orada onlar gül alıp gül satmazlar. Onların işi yalnızca kazanmaktır.O bakımdan mesela manevi değer insanlık tarihi boyunca var, kapitalizmden önce de vardı. Dinlerden önce de manevi değerler vardı. Manevi değeri dinlere eşitlemek de çok yanlış. Mesela farklı dinler. Hristiyanların içinde de yurdana burunalar çıkıyor, jandartlar çıkıyor, Müslümanlarda da Nesimiler çıkıyor, Hallacı Mansurlar çıkıyor. Çin’de, Pakistan’da, Hindistan’da Bunlara benzeyen insanlar çıkıyor. Yani manevi değer eşittir din, manevi değer eşittir İslamiyet. Bunlar da yalnız. İslamiyet’in de manevi değerleri var. Ama zaten bunlar birbirine hep benzeyen değerlerdir. Yani Hristiyanlığın getirdiği, taşıdığı değerlerle, İslamlılığın taşıdığı değerler, diğer birçok dinlerin insanlığa sunduğu değerler hep birbirine benzeyen değerler. Sonuç itibariyle insanın nefsini köle etmeye yönlendiren Hayvani çıkarcılıktan… İnsanları da çok aynı tabii. Hep başkaları var. Sosyalizm de bütün bu birikime dayanıyor. Mesela Marx, Engels, bunlar Hz. Muhammed’e hayran olan insanlar değil mi? Onları da konuşabiliriz. Din düşmanı falan filan diye şey yapmak çok, o dinlerin getirdiği tarihsel birikim, manevi değer birikimi. Bunları hep beraber benimsiyoruz. Ama dinle insanları aldatmak, afyonlamak o başka bir şey. O da maneviyatsızlık. O da manevi değerlere bir sağlık. Bak şimdi Allah ile aldatmak değil mi? Allah ile aldatmak o da bir ahlak düşkünlüğü ve o da hem de İslamiyet’e de karşı ama Allah ile aldatıyor, değil mi? O bir manevi değer değil, manevi değerlere karşı bir cepheden saldırı aynı zamanda Allah ile aldatıyor. Allah ile insanların aldatılması, din ile aldatılması bunlara karşıyız, onun için manevi değerler bizde, onu da burada açıkça ifade edelim.Bir izleyicimiz Antalya’dan, Ahmet Bey, felsefeci, Vatan Partisi’nin eski il başkanlarından, yöneticilerinden, Marx’ın yabancılaşma tanımı ile ilgili birkaç cümle yollamış ve onu yorumlamanızı rica ediyor. Sosyolojide yabancılaşma terimini, sosyoloji alanında kullandığı terim olarak yazmış, ön cümle olarak, Ahmet Bey diyor ki, cümleyi okuyorum, Terzilik mesleki iş bölümüne konfeksiyon işçiliği, teknik iş bölümüne örnek oluşturur. Terzilik mesleki iş bölümüne konfeksiyon işçiliği, teknik iş bölümüne örnek oluşturur. Üretim sürecinde makinenin yoğun olarak kullanıldığı teknik iş bölümüne dayalı işlerde, overlockçuluk gibi yabancılaşma daha fazladır. Terzi ürettiği takım elbiseye ustalığını, yeteneklerini katabilir. Üretimin sonunda müşterisinden usta eline sağlık çok güzel olmuş şeklinde manevi bir ödül alabilir. Konfeksiyon işçisinin böyle bir şansı yoktur. Bu anlamda teknik iş bölümüne dayalı işlerle yabancılaşma oldukça fazladır. Sanayi toplumlarında intiharların fazla olması bu teoriyle açıklanmaktadır. tartışmaya renk atacağını düşünüyorum bu bölümü değerli…Bu ürüne yabancılaşmanın çok güzel bir örneği. Sonuç itibariyle mesela nedir? Eski feodal toplumda elbiseyi bir terzi dikiyor değil mi? Terzi sonuç itibariyle diktiği elbisenin bütününü görüyor. Ama siz bir konfeksiyon fabrikasında bilmem ne çalıştığınız zaman bir düğme, düğmeyi iliklemeyi, bütün hayatınız düğmeyi iliklemekle geçiyor. Elbiseyi görmüyorsunuz. Kendi emeğinizin ürününü görmüyorsunuz. Bir tek düğmeyi görüyorsunuz ve düğmeyi ilikliyorsunuz. Ama öbür terzi nedir? Düğmesini ilikliyor, paçasını çeviriyor, yakalarını döküyor, ütüsünü yapıyor falan. En son daha benim yaptığım elbise veya kılıç yapıyor diyelim. Ama fabrikada çalıştığınız zaman bant sisteminde bir de gıdayı bağlıyorsun. Değil mi? O Modern Zamanlar vardı ya, Şarlo’nun… Bakın, Şarlo’nun Modern Zamanlar… Yani bütün izleyicilerimize tavsiye ediyorum. Modern Times, Şarlo’nun Modern Zamanlar filmi çok esaslı bir yabancılaşma eleştirisi. Yani bir kare. Sonuç itibariyle ne? Ya bir çarkın başındasın. O çarkın bir parçasısın ama ürettiğin bir şey yok. Ürettiğin şeyi görmüyorsun bile sonuç itibariyle. Devamlı bir vida sıkıyorsun. Devamlı vida sıkıyorsun.Ve arada sıkışmışlar çarkı kaplayıp.Evet, tabi. Sonuç itibariyle sıkışan onun bedeni değil, doğrudan görüyor. Fikri, zihni, alemi orada sıkışmış kalmış oluyor. Sizi devamlı vida sıktırıyor. Şimdi ben Almanya’da bir ekmek fabrikasında çalıştım. Yaptığım iş şuydu, hamurları, tekerlekli kafesler var, geçiriyorum, raya hamuru atıyorum, tost ekmeği şeyinin dörtlü durumu, hamuru atıyorsun. Burada da saat var. Arada bir saate bakıyorum, on dakika geçti. Ben sana diyorum üç saat geçti. Doğu diyorum o saate bakma, bir bakıyorum 15 dakika geçmiş. Yani bütün yaptığım iş, götürüyorum bir tane de arabaya götürüyorum, tekrar arabaya götürüyorum, devamlı hamur atıyorum.Zamanı da yavaşlatır.Sonuç itibariyle yani insan ama mesela bir terzinin yaptığı iş öyle mi? Veya bir kılıç yapıyorsun veya bir ev yapıyorsun. Her yaptığın ev birbirinden daha güzel. Ama şimdi Öyle ev yapmak falan diye bir şey yok ki. Ha işte bunu yapıyordum ben.Bunun afişi çok muhteşemdir.Modern zamanlar değil mi bu? Evet. Şarlo’nun modern zamanları standartı. İşte bu. Kapitalizm yabancılaşma insanı bu hale getiriyor sonuç itibariyle. Ama sen bir fırında ekmek yapsan, hamurunu kendin yapıyorsun, fırına kendin atıyorsun, fırından çıkarıyorsun, yaptığı işi görüyorsun, bak gitti. Yabancılaştı işte. He’s crazy diyor, delirdi diyor. Cin çarptı. Cin çarptı diyoruz, cin çarpıyor burada, he’s crazy.İşte işte bu iş.Yani şimdi yabancılaşma nedir diye sanatsal olarak soruyorsanız işte bu. O çarkın bir parçası hala. Hala şeyi çevirmeye çalışıyor, idayı çevirmeye çalışıyor. Şimdi ama mesela bak Şarlo da neydi? Şarlo bir bilimsel sosyalistti. Bir bilimsel sosyalist bu filmi yapabiliyor. Ondan sonra Amerika’da şey yaptılar.Adamı da bu arada çevirdi.Bak, bak, bak. Çok özel. Alay ediyor yani. Bakın bu da yabancılaşmaya bir isyan. Şimdi görüyorsunuz dans ederek falan oynuyor. Orada bir yabancılaşma, bak, bak. O da yabancılaşmayla dalga geçiyor.Şimdi tabii önümüzde şey var. Bu yapay zeka süreci daha da devam edecek. Neler gelecek kim bilir.Sosyalizm ile seri yüretim olacak ama sonuçta.Yani o seri yüretim insanı… Bakın şimdi hangi sevgi var kardeşim? Nedir? Aşk değil de şeyin yaşayanları düşünelim. Dört tane bana zensiz olmaz diyorlar. Ziynet reklamları falan. Bana altın takacak, dört tane altın takacak, bir tane de altıma araba çekiyor. Satılıyor kadınlar. Burada aşk var mı? Burada aşk var mı? Yani burada bir muhabbet var mı? Kadın satılıyor ya. Dört tane ziynet eşyasına, bir tane eve, bir tane otomobile, bilmem neye satılıyor sonuç itibariyle.Şimdi pırlanta alamayan yazık çocuklar evlilik teklif edemiyor.Ama Romeo ve Juliet öyle mi? Hayır ile Zülfü öyle mi? Leyla ile Mecnun. Leyla ile Mecnun’da yabancılaşma yok. Tahir ile Zühre’de yabancılaşma yok, Aslı ile Kerem’de yabancılaşma yok, Romeo ve Juliette’de yabancılaşma yok. Yani onlar da yabancılaşmaya isyan edebiyatları, o bütün büyük aşklar. Hepsinde ne var? Cefalar var, kavuşamamak var, toplumda kavga var, çobanla şey hikayeleri, padişahın kızı arasındaki… Keloğlan da bir yabancılaşma eleştiririz. Yani tabi, şu teli olan çok ümitsiz, fakir. Hacivat Karagöz. Hacivat Karagöz’e dikkat ederseniz Hacivat Karagöz’de sayıklayan konuşmalar vardır. Onların hepsi yabancılaşma eleştirisidir. Yani Hacivat’la Karagöz atışırken kendi içlerinden konuşurlar. İçlerinden konuşmada ses tonu değişir falan. O Hacivat Karagöz’deki bütün o ses tonlarındaki değişik içten yapılan konuşmalar bir yabancılaşma eleştirisidir. Ya ne oluyor? Özellikle kara göz saflı temsil eder. Acıbat onu kaldıran, ondan sonra hilebazlı temsil eder. Kara göz hep yabancılaşmayı eleştirir kendi içinden konuşmalarla. Yani saftır, aldatılandır, temiz olandır ama sonuç itibariyle kara göz yabancılaşma eleştirmenidir. Çok kıymetli. Orta oyunundadır.Bunda yabancılaşmanın önüne nasıl geçilecek?Yani yabancılaşma olmayacak mı? Çıkarcılığa dayanan piyasa ilişkileri kalktığı zaman, gül alınıp gül verildiği zaman, yani piyasada Ondan sonra malların değiştiği sistem kalkıp, ondan sonra değerlerin değiştiği yani manevi değerlerin değiştiği sonuç itibariyle ve insanlara da her şeyin bol olarak sunulduğu dünya oluştuğu zaman o sömürü baskının kalktığı dünyada yabancılaşmanın temeli de kalkacak. Ama tabi bu 10 günde, 20 günde, 30 günde, 30 yılda olacak bir şey değil. Tarihsel süreçte olacak. yabancılaşmanın temeli özel mülkiyet sınıflara bölünme, değil mi? O kalktığı zamanda hemen birdenbire o yabancılaşma ideolojide, kültürde bir tortusu var, bir gölgesi var, bir izi var. Onların temizlenmesi de tabii bir zaman alıyor. Ama şöyle diyelim, yabancılaşmanın kalkması özel mülkiyet çıkarcılık sisteminin kalkması paylaşma, paylaşılan dünyada yabancılaşma kalkıyor. paylaşmayı ver bana, hep bana yabancılaşmayı yaratan bu, hep bana.Ama o gönül pazarını, biraz önce söylediğiniz gönül pazarını bu toplumun içerisinde yaratmak mümkün mü?Şimdi değil, o çölde yaratarsın. Gidersin bir adaya on kişi çekilirseniz orada gönül pazarı…Hep bana dedi Sayın Genel Başkan, bir de bunun hani biraz önce şeyi konuştuk, Allah’la aldatma tarafı. Bir de bunun başka anlatımı var. Allah bana, ben sana. Alttaki sorucağız, Allah niye sana? Allah’tır.Allah’a adil tabii.Sonuçlarına da benzer bir soru. Sayın Ferdi Tanhan Diyarbakır’dan. Tüketim toplumu sanki sonsuz kaynaklara zamanı tüketim kapasitesine sahipmişiz gibi bir yanılsama üzerine kurulu. Bu koşullarda ölümü hatırlatmak, hepimizin bir gün toprağın altında eşitleneceğimizi vurgulamak doğru olmaz mı?Bakın burada ölümü hatırlatılıyor, burada şu hatırlatılıyor. Bu dünyadan bir isim bırakarak, şan bırakarak git, at bırakarak git. Demin saydığımız manevi değerlerin bir maddi karşılığı yok. Yani Miralay Reşitbay kafasına kurşunu çiğli tepeye almadığı zaman, kurşunu sıktığı zaman ona bir malikane bağışlamıyorlar. Veya hatta bilmem emekli maaşını üç misli büyütmüyorlar. Veya şehit maaşı vermiyorlar. Veya ailesine, çocuğuna bilmem ne mükafat vermiyorlar. Değil mi? Ne var? Orada bir tek manevi hazlar var. Dolayısıyla yani bu dünya fanidir dendiği zaman orada hatırlatılan şu, bu dünyada insan gibi yaşa, eşitlikçi ol, paylaşmacı ol, fedakar ol, cesur ol, sadakatli ol, vefalı ol. O demek, bu dünya yalan demek, yalan olmayan şey ne? Vefalı ol, sadakatli ol, paylaş, başkasını sırtında taşı. Ondan sonra, Bir elin versin, öbür elin görmesin. Bakın bunlar yabancılaşmaya karşı değil mi? Bizim çok önemli bir atasözümüz var. Bir elin verdiğini, sağ elin verdiğini sol el görmeyecek. Yani ha şimdiden ben sana şu kadar iyilik yaptım, bak ben sana bu kadar iyilik yaptım. Devlet büyüklerimiz otobüslerden şeker atıyorlar. Olur mu abiciğim? Veren insan verdiğinin reklamını yapar, Manevi değer bu.İşte onu bir sosyalist yapmadı.Manevi değer bu. Veren insan verdiğini gizler. Veren insan verdiğini gizler. Zaten vermenin en aşırı şeklindedir, insanın canını vermesidir değil mi? Zaten canını verdiğin zaman alacağın maddi bir şey yok, değer yok. Ama bir değer var. Sonuç itibariyle sen canını verirken bu dünyadan büyük bir değer için kendini vermiş oluyorsun, bunun verdiği haz var. Mesela şimdi herkes, ya hapislerde siz çok cefa çektiniz falan filan der. Hapislerde cefa çekilmez, mutlu olunur. Bakın, bunu hakikat olarak söylüyorum. Ben 15-16 sene hapis yattım, hep mutlu oldum. Cefa çekmedim. Neden? Çünkü ben büyük insani değerler için bir iş yapıyorum, oh çok güzel ya, o işi yapıyorum, sağ ol diyorum kendime. Demin saydığımız yalan dünya, yalan dünya bununla aynı şey işte. Sonuç itibariyle. Birazcık maddi çıkarlar için bir gayret ve heves peşine düşmemek, nefsi tatmin etmek değil, manevi dünyamızı zenginleştirmek, bunun için yaşamak. Bu bir anlık bir takım büyük şeyler, mutluluklar. Derisi yüzülürken, Nesimi değil mi? Bence o derisi yüzülürken acı çekseydi zaten teslim olurdu. Demek acı çekmiyor. Yani o acıya katlanırken başka ondan çok daha kıymetli büyük bir değeri kazanıyor. Veya Babek. Babek Halife-i Mutasım tarafından diyor ki bunun elini kolunu kesin diyor. Öyle birden öldürmeyin, parça parça kese kese öldürün. Ondan sonra ilk önce ellerini kesiyorlar. Muhtasım da bunu seyrediyor. Kesilmiş ellerini babek yüzüne sürüyor. Ya bebek diyor, niye yüzüne sürdün? Şimdi diyor, kan akınca diyor, benzim sararır diyor, siz dersiniz ki babek korktu. Onun için yüzüme kanı sürdü. Şimdi bakın, bunu o anda düşünebilmek müthiş bir olay yani. Yani, düşman onun korktuğunu düşünmesin.Pir Sultan’ın dar ağacında İbn-i Dost’un gülü yaralandı. Acı vermiyor.Ama vefasızlık acı veriyor. Hızır Paşa beni idam ediyor, ondan acı duymuyor ama bir dostun attığı gül, taş da değil. Taş da değil, gül. Bakın bu da bir yabancılaşma eleştirisi. Diyelim dost taş atamıyor ona, taşı gizliyor gülle. Bakın gül orada taştan daha beter bir şey.Herkes atıyor.Taştan daha beter bir şey gül. Ama o gülde ne var? Korkaklık var, ezilmek var. İhanet var. Yani düşmanın baskısına herkes taş atacak diyen emre tabi olmak var.Bir de belki insanın duyduğu hayal kırıklığına dolayı çözülür.İnsan bunu yapmalı. Bence hayal kırıklığından çok orada şu var, bir değeri yani ihanet etmeyeceksin. İlle dostun gülü yaralar beni derken ihanet etmeyeceksin diyor. Bana gül atmayacaksın, taş derine gül atmayacaksın. Sen daha da adisin, taş atandan daha adisin çünkü taşı gizliyorsun.Tam da bu, bu hep yanlış anlaşılıyor.Sen daha adisin. Bu hep yanlış anlaşılıyor. Tam karşılıyor bu. Bana taş atsaydın hiç olmazsa derdin ki sen korkaksın ama gül atarken korkaklığını da gizliyorsun. İkinci bir ahlaksızlık şimdi. Korkaklık bir ahlaksızlık bir de onu gizlemek ikinci ahlaksızlık.Bunun meali hiç öyle yapılmadı şimdiye kadar.Ama hep öyle düşündüm. Bunun mealini de sosyalistler yapabilir yani. Kapitalistler bunun mealini yapamaz.Muhittin Birgen’in anlarında Talat Paşa’yı şöyle anlattınır mı sadıç? Gençlik yıllarında Rubelilli komitacılığa idam edilirken Talat Paşa da gençlik yıllarını gidip izlermiş. Ben de ileride mücadeleye atıldığında eğer idamla karşı karşıya kalırsam vatan için en güzel durmuş hangisi? Ben de öyle durmalıyım idam sehpasına diye takip edermiş. Gerçekten o mutluluğun kaynağı diye söylediniz ya aslında bir duruştur aynı zamanda yani. O ölümün anında bile bir duruşu özlemektir. İzleyenlerimizden kim ise Melih Cevdet Anday’ı hatırlatıyor bize. Sosyalistler, devrimciler dünyayı yorumlarken materyalist ama insan ilişkilerini idealistdir cübresini bir izleyen yollamış bize.Materyalizm onların tanıdığı bir felsefe. Yani dünyayı dünyayla açıklamak. Materyalizm onların sandığı gibi bir takım menfaatler peşinde koşmak.Bir şey daha ekleyecektim.Bunu tamamlayayım. Bu çok önemli İlkel kardeşim. Bu çok önemli. Bu İlkel materyalizm düşmanları materyalizmi şu zannediyorlar, çıkar peşinde o kapitalistler çıkar peşinde koşanlar kapitalizmin şeyi ne? Motifi, itici gücü kar etmek değil mi? Çıkar peşinde koşmak. Ama bilimsel sosyalizmin materyalist felsefesi dünyayı dünyayla açıklıyor. Yani elma düşüyor. Elma niye düşüyor? Yer çekimi yüzünden düşüyor. İşte bu kadar. Materyalizm bilim. Dünya, elma o yüzden düşüyor. Birisi üflediği için, muska yazdığı için düşüyor. Evet, materyalizm bu. Mesajın yalnız dünyayla açıklanmasıdır materyalizm.Biraz izleyenlerimizin hani ne kadar farklı birikimleri de temsil ettiğini göstermek bakımdan Melih Cevdet Han Dayı’yı yollayan izleyicimizin hemen arkasından İdris Küçük Ömer’i hatırlatan izleyenimiz de var. Bu maneviyat üzerine çok güzel bir program yaptınız. Çok teşekkür ediyorum. Kıymetli konuklara sevgi ve saygılarımı sunuyor bir izleyicimiz. Ben dinlerken İdris Küçükekip Ömer’in düşüncelerini aramış oldum diyor.Çok yanlış, hiç alakası yok. Doğuda yabancılaşma İdris Küçükekip Ömer, muhafazakar, bugünkü gibi diyelim muhafazakarıyla, solcusuyla falan filan, milli değerlerde, vatanın savunmada falan, birleşme falan değil, o soluğu tamamen terk edip Ondan sonra İslami dinlerden…Ama biraz şu sorular ve soruların kapsamı bu konunun daha çok konuşulması gerektiğini de gösteriyor zannediyoruz. Yani daha biraz böyle yeni yeni ısınmaya başladık sanki bu konuyu. Tabii tabii. Bendeki izleyici soruları bitti. Birkaç tane var. Çok uzun ama onlar. Maalesef onlara yer ayırmamız mümkün değil şu anda. Uzun. programın da sonuna doğru yaklaştık.Biz bu programdan… Şey uçmaz müritler uçurur lafı var ya. Bu tam sarsatalı. Şey uçmaz müritler uçurur. Şey uçmaz materyalizmin tespiti. Şey uçmaz. Bakın Firdevsi’de de satır aralarında şöyle bir şey vardı. İnsanlar diri diri göğe çıkamaz. Yine bizim şeyimiz, Dede Korkut destanımızın başında çıkan can, çıkan can geri gelmez diye şeyi vardır ondan sonra. Yani bu tamamen dünyayı dünyayla açıklayan şeyler. Yoksa şey, müritlerin zihninde şey uçurulur. Birbirlerine sorarlar, ya bizim şey uçtu. Dün Sivas’taydı ama meğer Kayseri’de görmüşler bizim şeyi. Şeyhi uçururlar ama şeyh uçmaz, yerçekimi kanunu var. Yerçekimi kanunu var diyenler bilimsel sosyeteler veya bilimciler diyelim, bilimsel sosyeteler, bilimciler, maddi gerçekleri, maddi gerçekleri, dünyayı dünyayla açıklayanlar, şey uçmaz der. Hiç kimse uçmaz, diri diri göğe çıkamaz. Değil mi? Der bu. Ama öbürleri şeyi uçururlar, başka şeyler, bir muska yazdı, bilmem ne oldu falan.Haftanın kitabını aslında göstermiş olduk değil mi?Burada bir eksik bıraktık, şöyle. Bu teorinin son sayısında Kuntay Gücüm’ün olağanüstü esaslı bir yazısı var. Herkese tavsiye ediyorum. Çok da zevkle okuyacaklardır. Yani bu entelektüel Türkiye’mizdeki bugünkü entelektüel yozlaşma, çürümeyi çok güzel anlatan bir yazısı var. Onu bulayım, size söyleyeyim. Şu arkalarda galiba. Bir dakika. Çok güzel. Bütün yazılar birbirinden çok esaslı. Ama bu… Onlara doğru. Evet. Kozmopolit sınıfın yerli habercisi, yabancılaşmış, entelektüel diye. Kuntay Gücüm’ün en sondaki yazı 65. sayfada başlıyor. Olağanüstü, güzel, çok kaliteli bir teorisyen yazısı. Burada bir şey söyleyeyim. Biz burada yabancılaşma kavramını felsefi ve teorik anlamıyla kullanıyoruz. Yoksa günlük dildeki sıradan insanların kullandığı anlamla değil. Mesela felsefe kavramları, bilim kavramları sonuç itibariyle günlük dilin içinden çıkartılıyor ama çıkartılırken o günlük dilindeki anlamdan farklı bir anlam kazanıyor bilimde. Onun için yabancılaşma deyince bizim sokaktaki insanlarımızın, günlük Türkçemizde kullandığımız yabancılaşma değil. Tabi bu yeni bir kavram üretirken bizim bilim adamlarımız, hatta sosyologlarımız, felsefecilerimiz kendi dilimizdeki ona en yakın sözcükle o yeni anlamı oluşturmaya çalışmışlar. Onun için mesela bazı arkadaşlar da diyor ki yozlaşma deseler falan. Bence yabancılaşma yozlaşmadan daha doğru da yozlaşma başka bir şey.Teori Dergisi’ni izleyenlerimiz için bir kez daha hatırlatalım. Şu anda oturduğumuz yerden, internetten evinize kadar gelebilecek bir abonelik sistemi var. Teori Dergisi’nin internet sitesinden hemen. Eski sayılarını da satın alabilirsiniz.Bakın ben bunu bu dünya çapında bu sayı teorinin bu sayısı dünya çapında bir sayıdır. Yani Amerika, Almanya, Hindistan, Bangladeş, Çin, Maçin falan yabancılaşmayı böyle yıkıp bu derece olgun bir teorik düzeyde dünyanın şurasında burasında işlenmiş olarak bulamayız. Teorinin bu sayısı dünya ölçeğinde teorik ve kaliteli bir sayıdır. Bunu dünya dillerine çevirip yolladığımız zaman bu değerlendirmeyi dünyanın önemli bilim adamları, felsefecileri yaparlar. O bakımdan bu sayıyı önemli öneriyoruz. Muhammed Nur Doğan’ın yazısı, Ekrem Atayar’ın yazısı Ondan sonra Aybüke Hanım Yücel Ersen’den efendim. İstanbul Milletvekili Ak Parti’den onun yazısı, Yücel Ersen Bey’in yazısı ama Ahmet Dağ’ın yazısı fakat bir hanımefendi Aybüke Hanım’ın yazısını da ben çok beğendim. Profesör Aybüke Serttaş. O da yabancılaşmayı bilimsel olarak çok iyi anlamış. Fezahatçı Lingirler’de dildeki yabancılaşmayı çok güzel işlemiş. Ece Aterin’de Türk durumu yerli mi diyor. onu da çok esaslı bir yazı. Bu sayıyı herkese öneriliyoruz. Kutay Gülcüm’ün, Kozmopolis Sınıfı’nın yerli habercisi, olağanüstü kaliteli bir teorisyen yazısı. En sonunda da Emrah Sorba’nın Namık Kemal, Avrupa Şarkı Bilmez. Konuyla az çok… Sonuç itibariyle yani…Arabesk tartışmasını da açtık. Orada bir dosya olarak açılacak. Oralarda dağılacağız tabii.Haftanın şarkısı sayın genel başkan.Maalesef sohbet ettik, muhabbet ettik.Has bir hal oldu bu.Şimdi sözü falan getirmedim ben. Burada biz bizeyiz. Dinleyenler de yabancı değil. Bir Yunus Emre. Bunu böyle şıplak sesle. Gecenin bu saatinde. Efendim tarazlanmış sesinizle size şöyle biraz mırıldanmak istiyorum. Siz de oradan sanırım duyarsınız. Ne güzel demiş Yunus Emre.Yürü yürü yalan dünya, yalan dünya değil misin?Yürü yürü yalan dünya, yalan dünya değil misin? Yedi kez boş alıp dolan, dolan dünya değil misin?Yedi kez boşalıp yine dolan dünya değil misin?Bir od bıraktın özüme, dumanı girdi gözüme. Bir od bıraktın özüme, dumanı girdi gözüme.Bu gözle bugün yüzüme gülen dünya değil misin?Bu gözle bugün yüzüme gülen dünya değil misin? Yunus Emre’m sür sefayı, sür sefayı, çek sefayı.Yunus Emre’m sür sefayı, sür sefayı, çek cefayı.Ol Muhammed Mustafa’yı alan dünya değil misin?Ol Muhammed Mustafa’yı alan dünya değil misin? meselesi var, bakın. Hazreti İsa göğe çıkıyor. Muhammed Mustafa ise bizlerden biri, o da Abduhu yani Allah’ın kulu. Bu İslam’ı çok üstün bir hale getiriyor. Mesela son zamanda Kelime-i Şehadet’ten Resulühü yani Allah’ın Resulü şeyi var. Ama Resulühü, Abduhu ve Resulühüdür o. Abduhu’yu çıkarttılar. Orada Muhammed Mustafa Ekrem Atayel ile Özlem Usta ile eşitleniyor. O da bizden biri ve bakın burada da o var. Yani Muhammed Mustafa’yı da alıp götürüyor dünya ama Hristiyanlıkta ne var? Şey göğe uçuyor Hz. İsa değil mi?Mesela Karnı Büyük Obur dünyada da onu anlatıyor.Göğe uçuyor ve hatta şey babası yok. Yani Allah dövülüyor Meryem’i. Burada şey var, yalan var. Dünyaya söylenen bir yalan var. Hepimiz biliyoruz ki öyle bir dönleme, dünyada öyle bir gerçeklik yok. Bizim Muhammed Mustafa ilk de sonuç itibariyle bir yetim bir çocuk, anasının karnındayken babasını kaybediyor. Bizlerden, fazlasıyla bizden bir insan. fazlasıyla bizle eşit.İsa suresinde onu biraz tevil eden bir şey var tabi, bir anlatı var.Her neyse. Ama sonuç itibariyle yani Abduhu olması yani onun Allah’ın kulu olması, bizle eşitlemesi onu, İslam’ın herkesi eşitliyor.Dolayısıyla baba oğulda da olur.Falanca eşit, padişah bizle eşit değildir. Hayır, bu Hz. Muhammed bile bizden eşit padişah değildir. Şeyh de bizle eşit. Şeyhlik yok. Şeylik, ağalık, marabalık, yanaşmalık, bilmem ne. Bunlar yok.Bu akşam tam ezber bozar gibi oldu. Evet. İçeri çıkış yolu.Hem hasbihal, hem ezber bozar.Çok da o güzel bir şey belki geldi oradan bilmiyorum. İlkerciğim çok güzel bir şey söyledin. Bunlar tartışılmak isteniyor. Bunlar deşilmeyen alanlar, tabula alanlar. Bunlar tartışıldığı vakit daha başka bir yere doğru gideceğiz. Tabii ki tartışacağız bunları. Sayın Genel Başkan ne güzel söyledi materyalizmin tarifi, sosyalizmin tarifi. Tabii ki bunları tarif edeceğiz. Böyle tarif edeceğiz bunları. Buradan bir yere gideceğiz.Yani felsefede teki materyalizmin maddi çıkar peşinde koşmak, bencillikle falan hiçbir ilgisi yok. Saçma bir şey. O tamamen bilimsellik. Yani dünyada işte elmanı için düşüyor, yerçekimi kanunu yüzünden düşüyor değil mi? Dünya tepsi değil. Öküzün boynuzunda durmuyor.İlhamları olmayan, feyz almayan bir yaşamın nasıl canlı olacak?Dünya dokuz günde yaratılmadı. Dünya dokuz günde yaratılmadı mesela. Dünya milyarlarca yıllık süreçlerde oluştu. Düneşten koptu falan bunları biliyoruz artık.Vatikanya’nı kabul etti, 93’te kabul etti durumu. Vaziyeti 93’te tamam anlıymıştır.Ama kabul etmediğin şeylere bakarsan yükü ağır hala. 1992’de kabul etti. Valla tatlı bir şey oldu. Çok da güzel. Bu Yunus Emre falan bunlar büyük değerler. Şah Hatayi, Yunus Emre, Esimi, Hallacı Mansurlar falan. Bunlar büyük değerler ve bu manevi değerleri de yaşatan, takip eden, bizler dervişiz, o çok önemli. Bizler birer dervişiz. O derviş ruhu, yani vericilik çok önemli. Bir lokma bir hırka, yani bir takım dünya nimetlerin peşinde değil, büyük ahlaki değerleri savurmak, insanlığı geleceğe taşıyan bu büyük ahlaki değerler. Herkesin karnının doymasını sağlayan da bu değerler.Evet, bir yayını bitiremediğimize memnun olduk.Güzel uzadı. Valla bizim İran’dan Özgür Bursalı gelmiş olmalı, uçağının ineni o da bekliyor ama ben buraya öyle daldım ki, onunla olan randevunu unuttum. Çok güzel oldu ama, çok keyifli oldu.Değerli Ulusal Kanal izleyenlere, bir Çıkış Yolu programı daha sonuna geldik. Haftaya Salı yine aynı saatte buluşacağız. Herkese iyi akşamlar diliyoruz.Altyazı M.K.

Paylaş