Çıkış Yolu • 21.01.2025

Çıkış Yolu • 21.01.2025

Karşınızdayız. Ben Çağdaş Cengiz. Arkadaşım Tevfik Adan’la beraber Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e bugün Türkiye’de ve dünyada olan biteni soracağız. Kendisinin yanıtlamasını isteyeceğiz. Hoş geldiniz efendim.

“Hoş bulduk, merhabalar.”

Tabii gündem çok yoğun, çok fazla başlık var; ama en önemli konu şu an hepimizi yaralayan, yüreğimizi yakan mesele. Bolu Kartalkaya’daki otelde çıkan yangında 66 vatandaşımızı kaybettik, 51 yaralımız var. Gerçekten büyük bir acı. Neler söylemek istersiniz?

“Tabii hepimizin yüreği yandı, oradaki vatandaşlarımızla birlikte onların ailelerine ve bütün Türk milletine başsağlığı diliyoruz. Bu milletimiz için büyük bir acı. Ateş düştüğü yeri yakarmış ama bu sefer düştüğü yer bütün Türkiye, hatta bütün insanlık diyebiliriz. Yaralılarımıza da acil şifalar diliyoruz. Türkiye, birikimiyle bu kadar çok sayıda vatandaşını yangınlarda kaybedecek bir ülke değil; çok acı bir tablo ve derin derslerle dolu. Şimdilik daha fazla söyleyecek bir şey göremiyorum. Bir günlük yas ilan edildi, biz de bu karara tüm yüreğimizle katılıyoruz; çok doğru bir karar.

Şimdi suçlu arama veya birinin yakasına yapışma zamanı değil; son derece soğukkanlı olarak buradan dersler çıkarmamız lazım. Sadece bir otel sorumluluğu değil; Türkiye çapındaki orman, fabrika ve iş yeri yangınlarını da dikkate almalıyız. Demek ki Türkiye’nin bir yangın sorunu var. Bu sonucu çıkartabiliriz. Özellikle kamusal güvenlik meselesi açısından doğal afetler dışında yangın, önlem alınması gereken en önemli konulardan birisi. Çünkü bütün yaşam alanlarında her zaman bir tehlike var, bu konuda toplumsal bilinci yükseltmek önemli.”

Haftanın gündemi yoğun; en fazla konuşulan konu ABD Başkanlık seçimi. Seçimi kazanan Donald Trump, yemin töreniyle birlikte resmen görevine başladı. Kampanya konuşmalarını, doğaçlama tarzını biliyoruz ama yemin törenindeki konuşması oldukça derli toplu, bir program ilanı gibiydi. Siz Donald Trump’ın konuşmasını ve bu yemin törenini nasıl yorumluyorsunuz?

“Uzun uzun konuşalım; çünkü Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı’nın bundan sonra izleyeceği siyaset, kuracağı strateji ve yapacağı program; tüm dünyayı ve Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Bu sabah biz de Ethem Sancak arkadaşımızla bunu değerlendirdik. Hepimiz şu sonucu çıkardık: Trump, küreselcilere bir meydan okudu.

Küreselciler dediğimiz; her iki okyanusa kıyısı olan ABD’nin büyük tekelci finans sermayesidir. Bunlar, hem Atlas Okyanusu’ndan hem de Pasifik Okyanusu’ndan bütün insanlığa uzanan tırnaklardır; Biden da onların temsilcisiydi. Trump’ın, dünyanın tek efendisi olma iddiasıyla ortaya çıkan bu küreselci sermayeye karşı bir meydan okuma başlattığını görüyoruz. Trump da ABD’nin tekelci sermayesini temsil ediyor ancak hakim güçler içinde epeydir izlediğimiz bir bölünme var: Gerçekçi Amerika ve maceracı Amerika.

Trump burada gerçekçi kanadın temsilcisi. Gerçek şu ki; ABD artık İkinci Dünya Savaşı sonrası ya da 60’ların Amerikası değil. ABD’nin dünyayı yağmaladığı ‘dolar saltanatı’ çöktü. Dolar saltanatı bir haraç sistemiydi; ABD’nin zenginliği kağıt ve mürekkep maliyetiyle basılan dolarların dünya piyasalarında dolaşmasıyla elde ettiği yağmaydı. Bugün dünya piyasalarında kendi ulusal paralarıyla değişim hacmi büyüdükçe bu yağma sistemi daralmaya başladı. Bununla paralel olarak Çin, Rusya, İran gibi güçler ve Türkiye’nin 2014’ten sonraki silahlı harekatları, Amerika’nın karşısında önemli dengeleyici güçler oluşturdu.

ABD ekonomisi şu an 36 trilyon dolar borçla, kendi milli üretiminin üzerinde bir yükün altında. Bu, ekonomik düzlemde tehlike çanları demektir. İşte bu koşullarda Trump, ‘Biz artık dünyada silahlı güçlerimizle taarruz etme, yağma ekonomisi gibi sevdalardan vazgeçelim, kendi içimize dönelim, önce Amerika (First America) diyelim ve milli ekonomimizi geliştirelim’ diyen gerçekçi kanadı temsil ediyor. İçerideki evsizler, çöp gibi toplanan insanlar ve pandemi dönemindeki vahim tablo, Amerikan toplumunun yaşadığı çürümeyi gösteriyor. Kendi ülkesindeki orman yangınlarını bile söndüremeyen bir Amerika’dan bahsediyoruz; bu büyük bir saygınlık kaybıdır.

Trump’ın konuşmasında ideolojik bir yarılma da var. Örneğin LGBT dayatmasına karşı ‘İki cinsiyet vardır; kadın ve erkek’ diyerek bir kararname imzaladı. Bu, emperyalist sistemin dayattığı kültürel çürümeye karşı bir tavırdır. Tabii bu durum, Amerika’daki maceracı kesimle aralarındaki cepheleşmeyi derinleştirecek.

Törende Elon Musk, Mark Zuckerberg, Tim Cook ve Jeff Bezos gibi dünyanın en zengin isimlerini gördük. Bunların çoğu Trump karşıtı kampanyaları desteklemişti ama şimdi Trump’ın etrafında toplanmış gibi görünüyorlar. Yine de aralarında önemli sosyoekonomik çelişkiler var. Bir yanda finans ve savaş sermayesi, diğer yanda ‘Vatanseverler’ (Patriots) olarak adlandırılan üretime dönük sermaye kesimi var.

Trump, ‘ABD yeniden imalat ülkesi olacak, sıfır emisyon kararnamesini kaldırıyorum, doğalgaz ve petrolü kendi ülkemizden çıkaracağız’ diyerek üretimi merkeze alıyor. Maceracı kesim, yani savaş sanayisi ve finans, ABD’nin yağmacı düzenini korumak istiyor. Ancak Amerikan ordusunun içindeki bölünmeler bile bu iki kesimin çatıştığını gösteriyor.

Daha önce ‘ABD Yol Ayrımında’ kitabımızda belirttiğimiz gibi, Amerika iki tarafı da çıkmaz olan bir ‘çatal çıkmaz’ (dilema) içerisindeydi. Bugün yaşadığımız süreçler, o günkü tespitlerimizin doğruluğunu ortaya koyuyor. Kaynak Yayınları’ndan çıkan bu kitabı, Biden sonrası süreci daha iyi anlamak isteyen okuyucularımıza tekrar öneriyorum.” Trump’ın gerçekçi Amerikası için alan açılıyor. Bu kitapta iki sermaye grubu ve tekelci sermaye grubu arasındaki çelişkileri işlemiştik. Bugün Trump’ın yaptığı konuşmayı, o zamandan Trump’ın görüşleri olarak belirtmiştik. Kitap, bir kovboy hikayesiyle başlar. Peki, kimdir bu kovboy? Amerikan kuruluş döneminde halkı temsil eden, özünde birer sığır çobanı olan kişilerdir. Kovboy filmlerinde dürüstlüğü, sözünde durmayı ve insani değerleri temsil ederler. Trump da konuşmasında, “Biz kovboy hareketinin temsilcisiyiz,” diyerek bu sembolü sahiplendi. Şerifler de düzenin nizamını temsil ettikleri için bu anlatının bir parçasıdır.

Trump, Amerika’nın kuruluşundaki 1776’da İngiliz emperyalizmine karşı verilen bağımsızlık savaşına ve sonrasında gelen Washington ve Jefferson dönemi demokrasi anlayışına yaslanmaya çalışıyor. Aynı zamanda 1861-1865 arasındaki Amerikan İç Savaşı’nda Abraham Lincoln’un köleciliği ortadan kaldırma girişimi ve köleciliğe son vermesi gibi, Amerika’nın ikinci büyük demokratik atılımını sahipleniyor. Kennedy gibi öldürülen başkanlara referans vererek, hayatı tehdit altında olan ve Amerikan derin devletine (Gladyo) meydan okuyan bir figür portresi çiziyor. Bu “temizlik” süreci, karşısında büyük sermaye gücü ve silahlı yapılanmalar olduğu için hiç kolay olmayacaktır.

Etem Sancak’ın da vurguladığı gibi, Amerika’nın önünde çok önemli iç kavgalar var. İki sermaye grubu ve onların silahlı güçler içindeki uzantıları arasında, silahların konuşabileceği çatışmaların yaşanması kuvvetle muhtemeldir. Trump’ın konuşmasında daha önce suikasta uğrayan başkanları, özellikle Lincoln ve Kennedy’yi anması da bu duruma işaret ediyor. Ayrıca ordu içinde de bir güç odağı oluşturmaya başladı; Covid döneminde aşıyı reddettikleri için görevden atılan askerleri iade edeceğini açıklaması, bunun ilk adımıdır.

Trump’ın “Başarımızı sadece kazandığımız savaşlarla değil, sonlandırdığımız ve hiç girmediğimiz savaşlarla ölçeceğiz” sözleri oldukça dikkat çekici. Trump bir yandan savaşları bitireceğini söylerken, diğer yandan dünyanın en güçlü ordusunu kuracağını ifade ediyor. Panama Kanalı’nı geri almaktan, Kanada’yı eyalet yapmaktan veya Grönland’a el koymaktan bahsetmesi; hem gerçekçi bir Trump’ı hem de dışa doğru genişleyen bir Trump’ı gösteriyor. Bu iki durum, devlet aklı ve birikimi olan büyük bir gücün stratejisi olarak okunmalı. Amerika, yenildiği cephelerde zararın neresinden dönülse kardır anlayışıyla anlaşmalar yaparken, diğer yandan stratejik alanlarda silahlı gücünü korumaya ve odaklanmaya devam edecektir.

Trump’ın Amerikası da emperyalisttir; yani tekelci kapitalist rekabet içindedir. Ancak dünyanın tek efendisi olma iddiası artık gerçekçi görülmüyor. ABD, Avrupa, Rusya ve Çin arasındaki rekabet dengesinde, Rusya’nın “ezilen dünya” bloğunda yer aldığını unutmamak gerekir. Trump’ın silahlı gücü Çin ile Tayvan arasındaki bir çatışmaya odaklaması pek olası değil; çünkü orada Çin’in kararlılığı ortada. Ukrayna’da ise savaş zaten kaybedilmiş görünüyor.

Trump’ın asıl odaklanacağı bölge Doğu Akdeniz’dir. Amerika, İsrail ve Yunanistan ile birlikte Kıbrıs üzerinde stratejik bir yığınak yapmaktadır. “İkinci İsrail” projesi ve bölgedeki kontrol arayışları sürecektir. Panama veya Grönland gibi bölgelerdeki hamleler ise daha çok ticaret yolları hakimiyeti ve Çin’in yatırımlarını baskılama çabası olarak görülmelidir; buralarda büyük çaplı bir sıcak çatışma beklenmemelidir.

Trump’ın göreve başlar başlamaz imzaladığı kararnameler, konuşmasının bir yansımasıdır. Lincoln’un İncil’i üzerine yemin etmesi, devrimci geleneklere ve iç savaşta kazanan tarafa yaslandığının bir göstergesidir. Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesi ve Dünya Sağlık Örgütü ile ilişkileri askıya alması, Amerika dışında bir otoriteyi kabul etmediğinin ilanıdır. Ayrıca, Meksika Körfezi gibi isimlendirmelerle kendi hakimiyet alanını hukuki ve sembolik olarak netleştirmeye çalışıyor. Özetle Trump, iç siyasette köklere dönerek güç toplarken, dış politikada bölgesel odaklanmalarla Amerika’nın dünya sahnesindeki ağırlığını yeniden tanımlamaya çalışıyor. Direkt sınırı kapattı, yasal göçü yasakladı. “Kimse giremeyecek” dedi. 6 Ocak’taki Kongre baskınına katılan 1600 kişiye af çıkardı. Evet, tam 1600 kişiyi affetti. Tabii bu baskın Trump taraftarlarınca yapılmıştı; yani kendi taraftarlarına af getiriyor. Amerikan Başkanı’nın özel af yetkisi vardır. Bu bir genel af değil, belli bir olaya katılanlarla ilgili özel bir aftır. Başkanın şahıslara yönelik böyle bir yetkisi bulunuyor.

Federal hükümette ifade özgürlüğünün yeniden yerleştirilmesi ve hükümetin sansürünün engellenmesi konusu ise oldukça tartışmalı. Burada bir çeviri problemi olduğu kanaatindeyim; federal hükümetin kendisinin ifade özgürlüğü olması mantıklı mı? Anladığım kadarıyla mesele, LGBT propagandasına veya aşı tartışmaları gibi konularda hükümetin ideolojik sansür uygulamasına bir tepki. Belki de bazı yargı organları, federal hükümetin ifade özgürlüğünü sınırlayan kararlar aldıysa bu ona karşı bir tavırdır. Bunu araştırmak gerekiyor.

Hükümet Verimliliği Bakanlığı’nın kurulması ve başına Elon Musk’ın getirilmesi meselesine gelirsek; Musk, devlet yönetimindeki israfı engelleyeceğini savunuyor. Amerika’da ilk kez böyle bir bakanlık kuruluyor. Trump, “Hayat pahalılığı kriziyle mücadele talimatı veriyoruz” diyerek halka bir mesaj gönderiyor. Zaten Trump’ın seçilmesi, Amerika’nın ekonomik olarak geride kalmış, yoksul kesimlerinin Biden yönetimine duyduğu tepkinin bir sonucuydu. Yemin törenine Avrupa’dan katılanlar da ilginçti; Almanya’dan AfD, İtalya’dan Meloni gibi Trump’ın uluslararası bir harekete dönüştüğünü gösteren milliyetçi ve Rusya dostu kesimler oradaydı.

Trump, bir yandan dışarıdaki iddialı tutumundan geri çekilirken, diğer yandan Avrupa’daki bu tür partilerle yakınlık geliştiriyor. Ayrıca federal kurumlarda cinsel kimliklere dayalı zamir kullanımının ve “LGBT propagandası” olarak nitelendirdiği temsiliyetlerin sonlandırılacağını belirtti. “Bundan sonra iki cinsiyet vardır” diyerek, liyakat esasına döneceğini ifade etti. Özellikle Los Angeles İtfaiyesi gibi kurumlarda uygulanan kontenjan sistemlerini eleştirdi; kimsenin bir gruba ait olduğu için değil, liyakatiyle görev alması gerektiğini vurguladı.

TikTok yasağına gelince; Trump bu yasağı 75 günlüğüne kaldırdı. Bu süre içinde TikTok ile masaya oturup platformun %50’sinin Amerikan sermayesine geçeceği bir anlaşma yapmayı hedefliyor. Bunlar daha ilk günün kararnameleri; Biden dönemine ait 78 kararnameyi iptal etti ve süreç devam edecek.

İsrail ile ilgili bir kararnamede, Batı Şeria’daki güvenliği zedeleyen aşırılıkçı Yahudi yerleşimcilere yönelik yaptırımları kaldırdı. Bu durum, Trump’ın Biden’dan daha İsrail yanlısı ve Doğu Akdeniz’de daha iddialı bir politika izleyeceğinin işaretidir. Ancak bu, Amerika’nın dışarıdaki maceracı tutumlarından tamamen vazgeçtiği anlamına gelmiyor; belli alanlarda odaklanmayı tercih ediyor. Ukrayna’da geri çekilme sinyalleri verirken, Doğu Akdeniz’den Hürmüz Boğazı’na kadar olan hatta yoğunlaşması muhtemel. Özellikle “Kürdistan” projesi üzerinden İsrail ile olan stratejik bağlarını güçlendirebilir.

Ekonomi tarafında ise doların hakimiyeti azalıyor. 21. yüzyıla girerken %71 olan dolar rezervi, bugün %58’lere geriledi. BRICS’in çabalarıyla bu düşüş sürecektir. Standard Chartered, Dünya Bankası, OECD ve IMF’nin 2030 projeksiyonlarına göre; Çin 64 trilyon, Hindistan 46 trilyon, ABD ise 31 trilyon dolarlık üretim seviyesine ulaşacak. Yani Amerika, 2030 yılında Çin’in yarısı kadar bile üretemeyecek duruma gelebilir. Bu veriler ışığında, Amerika’nın kendi kabuğuna çekilen ve daha mütevazı bir siyaset izlemesi gerçekçi görünmektedir. Satın alma gücü paritesine göre bakıldığında, bu veriler ülkelerin hakiki ekonomik gücünü ve zenginliğini yansıtır. Dolara göre yapılan sıralamalarda ufak tefek oynamalar olabilir; ancak satın alma gücü paritesi, ülkenin gerçek zenginliğini ve mal üretim kapasitesini ortaya koyar. Amerika Birleşik Devletleri, 2. Dünya Savaşı sırasında küresel jandarmalığa soyunduğunda, dünya toplam üretiminin %50’sini gerçekleştiriyordu. 1945’te savaş bittiğinde, 1946 yılında Amerika’nın dünya ekonomisindeki payı yine %50 civarındaydı. O günden bugüne bu pay sürekli geriledi; bugün %15-16 seviyelerinde olduğunu biliyoruz ve 2030 yılına gelindiğinde bu oranın %10’lara doğru çekileceğini öngörüyoruz.

Yakın geçmişe bakarsak, 1990 yılında Amerika, Çin’in 5 katı fazla üretim yapıyordu; yani Çin 1.1 birim üretirken, Amerika 5.9 birim üretiyordu. Ancak Çin öyle bir hızla gelişti ki Amerika’yı geride bıraktı. Gösterilecek tablo üzerinden konuşmak gerekirse; 1990, 2000, 2010, 2020 ve 2030 yıllarını kapsayan projeksiyonlar mevcut. Aslında önümüzdeki 5 yıl, yani 2030’a giden süreç çok kritik. Buradaki temel soru şu: Amerika bu inişi sineye çekecek mi? ABD bunu tartışıyor, ancak sineye çekmemesi durumunda ne yapabilir? Savaşla bu gidişatı tersine çevirmek mümkün mü? Bu, kendi felaketlerini de beraberinde getirir. Amerika ya daha mütevazı hedefler koyacak ya da üretimi artırarak tekrar iddialı bir konuma gelmeye, yani “geri dönüş” yapmaya çalışacak. İngiltere de 2. Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmış olmasına rağmen küresel egemenliğini kaybettiğinde, ne üretim gücü ne de ordusu kalmıştı. Aslında İngiltere değil, Amerika zaferle çıkmıştı.

Tabloya dikkatlice baktığımızda, 1990’da 5. ekonomi olan Çin’in, 2000’lerde 2. sıraya yükseldiğini, 2020’de ise 1. sıraya oturduğunu görüyoruz. Amerika ise 2000’lerde 1. sıradayken, 2020’de ikinciliğe düşüyor ve 2030’da üçüncülüğe geriliyor. Bu durum, Amerika’daki iç bölünmeyi ve baş aşağı gidişi gözler önüne seriyor. Öte yandan Türkiye, 2020’de 9. ekonomi olarak listeye giriyor ve 5 yıl sonra, 2030’da 9.1 trilyon dolarla 5. ekonomi konumuna yükseliyor. Türkiye’nin potansiyelini küçümseyenler, bu devrimci sıçramayı göremeyenlerdir. Devrim; bir ülkenin potansiyelini özgürleştirmek, zincirlerini kırmaktır. Türkiye bu zincirleri kırdığında, dünya çapında önemli bir konuma gelecektir.

Tablodaki bir diğer dikkat çekici nokta Rusya. 1990’da listede yokken, 2000’de 7., 2010’da 6., 2020’de 5. sıraya çıkıyor; ancak 2030’da 8. sıraya düşüyor. Bu, Rusya’nın gerilediği anlamına gelmiyor, sadece diğer ülkelerin daha hızlı büyüdüğünü gösteriyor. 2030 tablosu, aslında geleceğin Asya uygarlığına ait olduğunu kanıtlıyor. Çin, Hindistan, Endonezya, Türkiye, Brezilya, Mısır ve Rusya; ilk ona giren ülkelerin çoğu Asya ekseninde yer alıyor. Dünya üretiminin merkezi artık Asya’dır. Büyük sermaye grupları da artık rotasını Çin’e ve Rusya’ya çevirmiş durumda.

Donald Trump’ın söylemleri de bu gerçeklik zemininde gelişti. Trump bu tablonun bir ürünüdür. Bir yandan “Amerika’yı yeniden dünyanın en büyük gücü yapacağım ve Mars’a Amerikan bayrağı dikeceğim” diyerek hayaller sunuyor; öte yandan uzay yarışında dahi Çin’in kendilerini zorladığını biliyor. Mars’ta kızılderili olmadığını düşünerek sömürgeci bir mantıkla oraya yönelmeleri, içine düştükleri çaresizliğin bir yansımasıdır.

***

(Reklam araları ve program tanıtımları metinden çıkarılmıştır.)

***

İlk basın açıklamamızda belirttiğimiz gibi, bütün kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler, itfaiye, sivil toplum örgütleri ve gerekli tüm insan kaynaklarıyla yangın söndürülmüş, soğutma çalışmaları tamamlanmıştır. Önceki açıklamamızda 66 olarak duyurduğumuz vefat sayısının maalesef 76’ya yükseldiğini üzülerek bildiriyorum. Mekanları cennet olsun, ailelerine ve aziz milletimize başsağlığı diliyorum.

Kimlikleri tespit edilen 52 naaş ailelerine teslim edilmiştir. Diğer vatandaşlarımızın kimlik tespit çalışmaları Adli Tıp Kurumu bünyesinde DNA analizleriyle süratle devam etmektedir. Adalet Bakanlığımız ve Bolu Cumhuriyet Başsavcılığımız, yangının çıkış sebebi ve ihmal iddialarıyla ilgili bilirkişi eşliğinde incelemelerini sürdürmektedir. Olayla ilgili 9 şahıs gözaltına alınmıştır. Mülkiye müfettişlerimiz, otelin ilk gününden itibaren tüm süreci detaylı şekilde incelemektedir; hiçbir ihmal veya kusur karşılıksız kalmayacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla bir günlük milli yas ilan edilmiştir. 85 milyon vatandaşımızın yüreği dağlanmıştır. Bize bu acıyı yaşatanlar, Türk milleti adına karar veren adaletten asla kaçamayacaklardır. Yarın AFAD uzman ekiplerimiz, gün boyu süren arama-tarama çalışmalarını son kez tekrarlayacaktır. Bu zorlu süreçte emeği geçen tüm kurumlara ve destek veren dostlarımıza teşekkür ediyorum. İdari tahkikatla ilgili süreci en fazla 10 gün içerisinde nihayete erdireceğiz. Bunun yanı sıra idari tahkikatla ilgili yapılan çalışmaların neticesini kamuoyuyla paylaştığımız zaman, şu anda sormak istediğiniz pek çok soru yanıtını bulacaktır. Adli soruşturma neticesinde bir kovuşturma süreci olacak mı, bunu hep beraber göreceğiz; ben de merak ediyorum. Sizler gibi biz de yüreğimizdeki acıyı derinden hissediyoruz. Biz bir hukuk devletiyiz; gereken neyse mutlaka yapılacaktır, bundan emin olun.

İçişleri Bakanı Ali Kaya açıklama yaptı. Az önce canlı yayında ekranlarınıza getirdik; ne yazık ki Bolu’daki yangında ölü sayısı 76’ya yükseldi. Bakan, 76 vatandaşımızı kaybettiğimizi açıkladı. Soruşturmanın başmüfettişler tarafından yürütüldüğünü ve daha önce 4 kişi olarak belirtilen gözaltı sayısının 9’a çıktığını ifade etti. Acı bir haber, hepimizin yüreği yandı. Bakanın da belirttiği gibi, milletimizin başı sağ olsun.

Burada gazete haberleriyle ilgili bir uyarı yapma ihtiyacı duyuyorum. Basında “kasten adam öldürme” gibi ifadeler yer alıyor ancak bu hukuki olarak doğru olmayabilir. Eğer birisi oraya benzin döküp yangını kasten çıkarttıysa, bu “kasten adam öldürme” suçunu oluşturur. Ancak yangın elektrik kaçağı gibi bir ihmal veya kusur nedeniyle çıktıysa, burada “taksirle ölüme sebebiyet verme” suçu söz konusudur.

Otelin sahibi, idare müdürü veya orada çalışan diğer görevliler hakkında, yangının çıkışında bir kasıt tespit edilmedikçe, “kasten adam öldürme” suçlaması yapılamaz. Onların sorumluluğu, tedbir almamak veya ihmalkârlık gibi kusurlara dayalıysa, bu “taksirle ölüme sebebiyet” kapsamına girer. Bir hukukçu olarak, basındaki bu hatalı nitelendirmelerden rahatsızlık duyuyorum. “Kasten adam öldürme”, birini doğrudan hedef alıp ateş etmek gibi eylemler için geçerlidir. Bir ihmal yüzünden ya da güvenlik tedbirlerinin eksikliği nedeniyle meydana gelen acı olaylarda hukuki kavramları doğru kullanmak gerekir.

Toplumda hemen suçlu arayıp cezalandırma arzusu oluşabiliyor; elbette suçlu bulunacak ve cezalandırılacaktır. Ancak ceza hukukunda suçun niteliği esastır. Kasıt ile taksir birbirinden tamamen farklıdır. Yargılama sürecinde toplumdan gelen baskı, hukuki tanımları değiştiremez. Bir Başsavcılığın “kasten adam öldürme” suçlamasıyla gözaltı yaptığına dair haberler okuyorum; bir hukukçunun böyle bir hata yapabileceğine ihtimal vermek istemiyorum.

Ayrıca, devletin her otelin önüne itfaiye teşkilatı kurması gibi bir sorumluluğu olamaz. Milleti galeyana getirmek için yapılan bu tür aşırı ve dayanaksız söylemlere itibar etmemek gerekir. Soruşturmanın sonucunu ve kusurun niteliğini bekleyip göreceğiz. Başmüfettişlerin incelemesi neticesinde gerçekler ortaya çıkacaktır.

Gündemimize dönersek; Trump’ın yemin töreni ve Türkiye’nin güvenliği konusunu değerlendirelim. ABD’nin Ukrayna ve Tayvan meselesinde bazı geri adımlar atabileceğini, ancak Doğu Akdeniz konusunda odaklanmış bir çizgi izleyeceğini tahmin ediyoruz.

Bugün dünyada başlıca üç cephe görüyorum:
Birincisi, Çin ile ABD’nin karşı karşıya olduğu Tayvan Boğazı. Çin, Tayvan’ın kendi vatanının bir parçası olduğunu ve gerektiğinde silah kullanarak birleştireceğini her fırsatta vurguluyor. Ancak Çin’in bölgedeki bariz üstünlüğü ve bölgenin ABD ana karasına uzaklığı göz önüne alındığında, orada yakın zamanda büyük bir çatışma çıkma ihtimali düşük görünüyor.

İkincisi, Ukrayna cephesi. Rusya’nın başarıya ulaştığı herkes tarafından kabul ediliyor ve Trump’ın açıklamaları da bu yönde. Burada büyük bir gerilim beklenmiyor.

Üçüncüsü ve en önemlisi Doğu Akdeniz cephesi. ABD, uzun süredir Suriye’de elde ettiği mevziyle bir başarı kazandığını düşünüyor. Bu mevzi, İsrail’in güvenliği ve Filistin’i kuşatma açısından stratejik bir önem taşıyor. Türkiye, İran ve diğer bölge ülkelerinin arasında tam bir beraberlik olmaması, Amerika ve İsrail’in bölgedeki etkisini artırdı. Trump’ın yığınağını Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Filistin cephesine yapacağı anlaşılıyor. Ayrıca PKK/PYD unsurlarıyla temaslarını sürdürdükleri görülüyor. Trump’ın bölgedeki zenginlikleri de hesaba katarak, özellikle İran’ı çevrelemek ve enerji yollarını kontrol etmek amacıyla bölgedeki askeri varlığını korumaya devam edeceğini öngörüyoruz. Hem Savunma Bakanı hem Dışişleri Bakanı, PKK-PYD ile ilişkilerini sürdüreceklerini, hatta güçlü destek vereceklerini ifade ediyorlar. Peki, bu noktada şöyle bir tez var: Türkiye’deki birtakım Amerikancı ve İsrail dostu çevrelerin “Trump geldi, bize gün doğdu” şeklindeki sevinç çığlıkları gerçekçi gözükmüyor.

Kürdistan projesi çok uzun yıllardır İsrail’in güvenliği kapsamında gündeme getirildi. “İkinci İsrail” devleti olarak adlandırılmasının sebebi de aslında İsrail’in güvenliğini sağlamaktı. Fakat deniliyor ki, şimdi yeni bir Suriye yönetimi var ve bu yönetimin zaten ABD ve İsrail’le çok yakın ilişkileri var; hatta pek çok kez İsrail’e tehdit olmadıklarını ifade ettiler. Dolayısıyla “Baas rejimi devredildi, Suriye’deki yeni yönetim zaten İsrail’in güvenliğini sağlıyor” deniliyorsa, Amerika Kürdistan projesinden vazgeçer mi? Neden hala Kürdistan’a ihtiyaç duyuyor?

Mesele sadece İsrail’in güvenliği değil, aynı zamanda Amerika karşısındaki güçlerin bölünmesi ve zaafa uğratılmasıdır. Büyük Orta Doğu Projesi’ne baktığımız zaman orada yalnız İsrail’in güvenliğini görmüyoruz; aynı zamanda Amerika’ya kafa tutabilecek Türkiye, İran gibi ülkelerin; Suriye, Irak, hatta Pakistan’a kadar uzanan bütün bu bölgenin bölünmesini de görüyoruz. Yani meseleye sadece Kürdistan ve İsrail güvenliği açısından bakmayalım. Bu, Amerika’ya kafa tutabilecek ülkelerin bölünmesi, zaafa uğratılması ve Amerika’nın hegemonyasına razı olmaları projesidir.

Peki, kafa tutacak ülkelerin başında hangisi geliyor? İsrail açısından baktığınız zaman Türkiye geliyor. Mossad raporlarında ve İsrail’in güvenlik belgelerinde, Türkiye’nin İran’dan daha ciddi bir tehdit olduğu açıkça belirtiliyor. Amerika açısından şu an için bir şey söyleyemiyoruz, Trump’ın politikalarını göreceğiz. Eski CIA şefi Michael Rubin’in tehdit niteliğindeki açıklamaları, Biden adına mı yapıldı yoksa Trump’ı da bağlayan Amerikan devletinin genel politikası mı, bunu zaman gösterecek.

Amerikan belgelerinde ne görüyoruz? Türkiye stratejik olarak Asya’ya doğru gidiyor. Dolayısıyla Türkiye, NATO ve Atlantik sisteminin “üvey evladı” ve kaybedilecek bir ülke olarak görülüyor. Stratejik değerlendirme şu: Sırf İsrail güvenliği açısından değil, “kaybedilen ülke parçalanmış olsun” mantığıyla hareket ediliyor. İkinci İsrail ve Kürdistan; aynı zamanda Türkiye’nin zayıflaması, parçalanması ve çok uzun bir dönem kaosa yuvarlanmasıdır. Senaryo “sınırı çektik, Kürdistan kuruldu, Türkiye burada kaldı” şeklinde basit bir ayrışma değildir. O parçalanma, Türkiye’nin her yerinde kargaşaya yol açar; Türkiye’yi on yıllar boyunca meşgul eder ve zaafa uğratır. “Verelim kurtulalım” diyenler yanılıyor; Türkiye ancak silahla bölünür ve bu, Türkiye’nin önüne on yıllarca sürecek bir fatura koyar.

Amerika’nın politikalarına bu senaryo gayet uygun düşüyor. “Madem Türkiye Asya’ya gidiyor, o zaman yaralı ve bölünmüş gitsin, büyük kaos ve kargaşa içinde gitsin” anlayışı hakim. Kürdistan projesi, Irak’ı ve İran’ı da böldüğü için Amerika’nın bölge ülkelerini zaafa düşürme stratejisi açısından çok önemli. Bu, illa Kürdistan’ın hemen kurulmasını gerektirmez; uzun yıllar sürecek iç savaşlar ve çatışmalar da Amerika’nın işine yarayabilir.

Trump’ın Suriye’den ve Irak’tan Amerikan askerlerini çekme isteği olduğu dile getiriliyor ancak bir yandan da neye tanık oluyoruz? Eski CENTCOM komutanlarının hamlelerine bakıyoruz. Ben Batı Asya, Kıbrıs, Ege ve Yunanistan’ın doğu kıyılarına bakarım. O yığınak ne için? Kürdistan için. Ege’de dokuz ayrı noktada Amerikan üssü var; Dedeağaç’tan başlıyor, Larissa, Kavala, Selanik, Stefanovich ve Girit’in kuzeyine kadar gidiyor. Asıl odaklanılacak yer, sonuç itibarıyla İkinci İsrail-Kürdistan projesidir. Çünkü o üsler Türkiye’yi iki cephede savaş tehdidiyle karşı karşıya bırakıyor.

Bu noktada Devlet Bahçeli’nin söylemlerine değinmek lazım. Bahçeli’nin “12 adayı alırız” gibi çıkışları çok sorumsuz ve ciddiyetsiz laflardır. Bunlar sonuç itibarıyla Amerika’ya meşruluk getiriyor. Amerika, “Ben bu üsleri müttefikim Yunanistan’ı, Türkiye’nin saldırganlığına karşı korumak için kurdum” deme şansına sahip oluyor. Bahçeli, Abdullah Öcalan’ı meşrulaştırdığı gibi, bu söylemleriyle Ege’deki Amerikan üslerini de meşrulaştırıyor.

Aslında Kırım’dan başlayıp Ege Denizi, Kıbrıs, Suriye, Irak, İran ve Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan bir cephe hattı var. Bu cephenin her yerinde karşıda Amerika, Yunanistan, İsrail ve Avrupa’nın bazı kuvvetleri var. Bu cephede Kıbrıs en stratejik, en merkezi yerdir. Batmayan bir uçak gemisi olarak Kıbrıs’ın stratejik önemi çok büyüktür.

Türkiye’nin yapması gereken, kendi gücüne güvenmekle beraber, rasyonel bir dış politika izleyerek Rusya, İran, Arap ülkeleri ve Filistin ile ittifakını güçlendirmektir. İstiklal Savaşı’nı Atatürk, Sovyet Rusya ile ittifak ederek kazandı. “Ben tek başıma dünyaya meydan okurum” anlayışı, Türk milliyetçiliğini salak konumuna düşüren, ciddiyetsiz bir yaklaşımdır. Türk milliyetçiliği rasyoneldir, akılcıdır. Bugün Türkiye’nin küstürdüğü ülkeleri tekrar kazanması güvenlik ve ekonomik gelişme açısından en temel sorundur.

Trump’ın gelmesiyle Ukrayna ve Tayvan cephelerinde daha ılımlı gelişmeler beklenebilir, ancak çelişmelerin Doğu Akdeniz’de yoğunlaşacağı gerçekçi bir tahmin olarak gözüküyor. Türkiye’nin bu kuşatmayı yarması için yapacağı şey, Rusya, İran ve Filistin ile dostluğunu tahkim etmektir. İran’ın Türkiye’den beklentisi de budur; Türkiye’nin teslim olmaması ve kendisini savunması. Çünkü bu ülkeler kendilerini savunduklarında, aslında birbirlerini de savunmuş olurlar. Suriye’nin bölünmesine Türkiye’nin razı olması, AK Parti iktidarının vahim bir hatasıdır ve bunun sonuçlarını önümüzdeki süreçte göreceğiz. Rusya, İran, Arap ülkeleri ve Filistin başta olmak üzere, bölge ülkelerinin dayanışmasını tekrar sağlamak… Evet, çıkış yolu için artık son dakikalara geldik. Anmadan da geçmeyelim; Kurtuluş Savaşı’na ve Türk-Sovyet dostluğuna vurgu yaptınız. Bugün 21 Ocak, Lenin’in ölümünün 101. yıl dönümü. 24 Ocak mı? Hayır, 21 Ocak. 24 Ocak belki Uğur Mumcu’nun ölüm yıl dönümü olduğu için karıştırılıyor olabilir; teyit ettim, bugün Lenin’in tam yıl dönümü. Hem dünya tarihi hem de devrim tarihi açısından çok önemli bir kişilikti. Kurtuluş Savaşımızdaki Türk-Sovyet dostluğu; Lenin ve Atatürk dostluğu dünya tarihini belirlemiştir. İkisinin sırt sırta vermesi çok önemlidir.

Bu dostluk, Atatürk’ün yazdığı bir mektupla başladı. Ondan olumlu cevap geldi ve Atatürk o zaman Tevfik Rüştü Aras’ı Moskova’ya özel temsilci olarak gönderdi. Hatta Atatürk bize “Gidin, Komünist Enternasyonal’e katılma talebimizi Moskova yöneticilerine bildirin” dedi. Ali Fuat Cebesoy da Tevfik Rüştü Aras’ın anılarında geçtiği üzere, o dönemde Stalin’in bize dost olduğunu, ancak Troçkistlerin Komünist Enternasyonal’de etkili olması nedeniyle taleplerimize kibirli yaklaştıklarını; buna karşın Lenin ve Stalin’in Türkiye’nin dostluğunun değerini bildiklerini belirtmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın, Birinci Doğu Halkları Kurultayı’na (Bakü Kurultayı) bir heyet göndermesi ve doğrudan Komünist Enternasyonal’e girme talebinde bulunması çok stratejik hamlelerdi. Komünist Enternasyonal’e resmen girilmemiş olsa da, o sayede İngilizlerin Kafkas seddini Sovyet Rusya ile birlikte yıktık. İki devrimci ülke; Türkiye ve Sovyet Rusya sırt sırta vererek ayakta kaldılar. O günlerde iki ülke arasındaki kader birliği, Çanakkale Savaşı’ndan itibaren başlamıştı.

1930’larda Türkiye ve Sovyetler Birliği, dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisiydi. İki beş yıllık plan yapılmış, devletçi ekonomik programlar uygulanmıştı ve birbirlerine çok benziyordu. Atatürk, 1928 yılında Taksim Anıtı’nı dikerken, Sovyet dostluğunu stratejik bir ortaklık olarak gördüğünü ölümsüzleştirdi. Anıta baktığımızda; İsmet Paşa’nın arkasında kasketli Aralov’u, yine o dönemde Türkiye’de bulunan Frunze’yi ve Tevfik Rüştü Aras’ı görürüz. Atatürk, İtalyan heykeltıraşa verdiği direktifle bu anıtı yaptırarak, stratejik dostluğu gelecek nesillere miras bıraktı. Ölürken de vasiyetinde “Sovyet dostluğunu bırakmayacaksınız” demiştir.

Kocatepe’de, Afyon’da ve Ilgın Manevraları’nda çekilen fotoğraflar, bu stratejik iş birliğinin en somut kanıtıdır. Büyük Taarruz öncesinde Türk ordusuyla beraber plan yapan Sovyet komutanları, aynı zamanda bu büyük riski de paylaşıyorlardı. Eğer savaşı kaybetseydik, onlar da kurşuna dizilecekti. Sovyetler’den gelen mühimmatın yanı sıra, Rusya’nın iç savaşta kazandığı kurmaylık birikimi de bizimle paylaşıldı.

Haftanın kitabını tekrar ilan edelim: Trump’ı ve bugünkü dünyayı anlamak için “ABD Yol Ayrımında” kitabını okumanızı öneriyorum. 2021’de basılan bu kitapta, bugünkü kutuplaşmaların sosyoekonomik ve sınıfsal temellerini daha o zamandan anlatmıştık. Biden’ın yenilgisini ve çatal çıkmazını daha o günlerde öngörmüştük. Bu kitabı, bugünü ve yarını anlamak için okurlarımıza öneriyoruz.

Son olarak, ülkemizdeki son acı olaylar nedeniyle yas tutuyoruz. Türkiye olarak suçluları idam etmek ya da sağa sola saldırmak yerine, bu olaylardan dersler çıkartmalı, acımızı paylaşmalı ve yasımızı bir kuvvete çevirmeliyiz. Çıkış yolunda bu haftalık bu kadar; haftaya Salı akşamı tekrar buluşmak üzere.

***

(Pazar yeri görüntüleri üzerine)

Pazarda fiyatlar her geçen gün artıyor. Vatandaşlar olarak temel gıda maddelerine bile ulaşmakta zorlanıyoruz. Maaşlara yapılan zamlar daha cebe girmeden eridi; raflara yansıyan fiyatlar pazar tezgahlarını da vurdu. Bir hafta önce 70-80 lira olan patlıcanın 100 liraya çıktığını görüyoruz. Emeklilerin ve asgari ücretle çalışanların durumu gerçekten çok zor. Devletin bu hayat pahalılığına ve fiyat dengesizliğine bir çözüm getirmesini bekliyoruz. Maaşlar yerinde saysa da fiyatlar sürekli tırmanışta, bu şartlar altında geçinmek artık imkansız hale geldi. Aynen, aynen öyle; iki katı zam, on katı pahalılık oldu. O yüzden durumlar hiç iyi değil. Ne aldınız? Ben limon aldım şimdi; 10 tane değil, 5 tane aldım. 5 tanesine 25 lira verdim. Şimdi pırasa alacağım. Aşağıdan meyve aldım, portakal ve elmaya 200 küsur lira veriyorsun. Bilmiyorum, çok zor. İşin gerçeği, hiç kimse memnun değil; herkes bir bakımdan kendini düşünüyor. Emekli insanlar çok gariban, geçinemiyor. 11-12 bin lira maaş kimseye yetmiyor. 12 bin 500 liradan 14 bin 469 liraya yükseldi ama 15-20 bin de olsa yine yetmiyor.

Bunun en önemli noktası kiralar. Kiralar çok yüksek, bu durum insanın belini kırıyor. Bir insan 40 bin lira bile alsa, bugün bir dairenin kirası 22-25 bin lira. 15 bin lirayla ne yapacak? Evin faturası en az 3 bin 500 lira geliyor. Emekli mutsuz, tabii ki mutsuz. 15 bin lira maaşla ne alacak? Devlet bunu düşünsün. Pahalılığın sebebi maliyetlerin yüksek olması. Mesela mazot; mazotu 50 lira yapacağına, bunu getirene 20 lira saysın. Yine benim vergimden çıkıyor ama bu adamın bahanesi kalmaz. Maliyetleri düşürüp beni denetleseler, kimse fahiş fiyata bir şey satamaz. Perişan durumdayız. İki tane kapya biber aldım, 30 lira verdim; düşün artık gerisini. Emekli öldü ya, perişan. Meyve de alamıyoruz, hiçbir şeye yanaşamıyoruz. Bizim halimiz ne olacak böyle? Biraz da devlet bize baksın.

Emekliyim ama 2 bin lira bile zam almadım herhalde. Küçük bir dükkanım var, sağdan soldan ufak tefek şeyler toplayıp onları satarak dükkanın kirasını çıkarmaya çalışıyorum. İş yok, güç yok. Fiyatlar çok pahalı, satmaya çalışıyoruz ama satılmıyor; milletin alım gücü kalmadı artık. Son bir haftada değişim oldu; mesela geçen hafta muzu 50 liraya satıyorduk, şimdi 60 lira oldu. Müşteriler herkes şikayetçi. Eskiden pazarlarda üç kilo, beş kilo, on kilo doldurup gidiyorlardı; şimdi “Ver iki tane, çocuğun okul çantasına koyacağım” diyorlar. Biz de bir şey diyemiyoruz. Pazarda durum çok kötü. Emeklinin maaşına yapılacak zam belli oldu ama daha cebe girmeden fazlasıyla geri aldılar; doğalgaz zammına bile yetmiyor. Allah sonumuzu hayretsin. Bir tek balık bol, onun fiyatı biraz normal kaldı, diğerlerinin hepsi uçtu gitti. Bir kıvırcık 50 lira olmuş.

Daha hiçbir şey almadım, bakıp kontrol ediyorum. Ucuz ne olursa sonra geri dönüp alacağım. Elimize zam gelmeden zamlar kondu kuzum. Ne yapalım? Mecburuz, yine de bir şeyler alacağız. Bugün karnabahar, pırasa aldım; biri 50, biri 45 lira. Haftası yok kızım, bugün aldığın yerle yarınki bir değil. Bir haftada fiyatlar arttı; satıcı da şikayetçi, alıcı da. 3 kuruş zam verip 10 kuruş geri alıyorlar. Bir de serbest piyasa, insanlar fırsatçı olmuş. Cebe girmeden eridi diyorlar, doğru. 3-4 el değiştiriyor bunlar buraya gelene kadar. Hiç zam vermeselerdi daha iyiydi.

***

Yangına gece yarısı yakalandılar. Birçoğu gürültüye uyandı, koridorlar dumanla doldu. Alevler hızlıca yayıldı, tatil kâbusa döndü. Otelde adeta can pazarı yaşandı; panikle camdan atlayanlar bile oldu. Geceliği 37 bin lira olan otelden geriye bu görüntüler kaldı. Bolu Kartalkaya Kayak Merkezi’ndeki 12 katlı otelde saat 03.27 sularında yangın çıktı. Sağlık ve kurtarma ekipleri bölgeye sevk edildi. Bazı tatilciler çarşafları birbirine bağlayarak camlardan inmeye çalıştı.

Grand Kartalkaya Oteli’nde 238 misafir konaklıyordu. Otelin arka tarafının yamaç olması nedeniyle müdahale ancak ön ve yan cepheden gerçekleştirilebildi. 10 saatlik mücadelenin sonunda yangın kontrol altına alındı. İçişleri, Turizm, Çalışma, Teknoloji ve Sağlık bakanları bölgeye gitti. Yangında 66 kişi yaşamını yitirdi, 51 yaralımız var; bunlardan bir tanesi ağır, yoğun bakımda yatmakta. Savcılar, bilirkişiler ve başmüfettişler görevlendirildi.

Yangının çıkış nedeni bilirkişi ve itfaiye raporuyla ortaya çıkacak. 2021 ve 2024 yıllarında yapılan tür ve sınıflandırma denetimlerinde, iş yeri açma ve çalışma ruhsatları ile yangın yeterlilik ruhsatları talep edilmiş. Otelin itfaiye tarafından verilmiş yangın yeterlilik belgesi mevcut; iki adet yangın merdiveni var. Yangınla ilgili yayın yasağı getirilirken dört kişi gözaltına alındı. Sorumlulardan hesap sorulması için gereken her türlü adım atılacaktır. Bolu’daki facianın ardından liderlerden de mesajlar geldi. AK Parti Ankara İl Kongresi’nde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, idari ve adli tahkikat başlatıldığını açıkladı: “Bu kapsamda 6 Cumhuriyet savcımız ve bilirkişi heyeti görevlendirilmiştir. Tüm yönleriyle aydınlatılması ve…”

Paylaş