Çıkış Yolu • 26.11.2018

Çıkış Yolu • 26.11.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama Türk milletinin mahçup çıktığı bölüm… Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın, buradaki bölüm. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler… Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

26 Kasım Pazartesi günü “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Vatan Partisi Lideri Doğu Perinçek’le birlikte hem bizim hem de izleyicilerimizden gelen soruları yanıtlayacağız. Hoş geldiniz efendim.

“Merhaba, hoş bulduk. Çok değerli üstadımız Rafet Ballı yapıyordu programı ama aslında durumu çok iyi. Sağlığı yerinde, bir nezle sebebiyle, ekranda izleyicilere de bir saygısızlık olmaması adına böyle tercih ettik bugün. Ama daha sonrasında tabii ki Rafet Ballı ile devam edecek program. Bugün beraberiz Sayın Başkan. Sorularımızı da her zaman olduğu gibi içtenlikle yanıtlayacağınıza eminiz. İzleyicilerimiz de hem telefon numaralarımızdan 251 50 90’dan hem de Twitter’da ‘çıkış yolu’ etiketiyle sorularını bizlere iletebilirler. Onları da elimizden geldiğince yanıtlamaya, yanıtlar bulmaya çalışacağız.”

Sayın Perinçek, bugün ana haber bültenine başlarken birkaç günlük gelişmeleri, Rusya ile Türk Akımı hamlesiyle başlatarak şöyle bir tarifte bulunduk: “Üç tarafımızda donanmalar teyakkuzda.” Niye böyle dedik? Tabii ki en sıcak gelişme, Rusya ve Ukrayna arasındaki Kerç Boğazı’ndaki gerilim. Rusya’nın iddiasına göre, Ukrayna gemisi kendi kara sularına girdiği için Rus savaş gemileri müdahale ediyor. Hatta bir çarpma da söz konusu; gemiye çarpıyorlar ve sonrasında bir çatışma durumu oluyor. Ardından gemi ve içindeki 24 personel Rusya tarafından gözaltına alınıyor. Tabii ardından Birleşmiş Milletler’den ve NATO’dan ciddi açıklamalar geldi. Rusya ve Ukrayna cephesinde de Lavrov; bugün hem Ukrayna’nın girişiminin bir provokasyon olduğunu söyledi hem de onun arkasındaki Amerika’ya, “Onların siyasi hamleleri için zemin yaratmayın,” şeklinde bir mesaj verdi. Hatta Lavrov’un açıklamasının özü şuydu: “Ukrayna tarafı bu eylemi planlarken ABD ve Avrupa’dan bazı kazançlar sağlamayı umuyorlardı. Batılı destekçileri, siyasi skor peşinde koşanları sakinleştirin.”

Şimdi bir gelişme bu. Ama bir taraftan da bugün Aydınlık Gazetesi’nin manşetiydi; rica edelim yönetmenimizden, göstersin bizlere: “Şer İttifakı’na İtalya da katıldı.” Hep konuşuyorduk Doğu Akdeniz’i, sizler de önemli uyarılar yapıyordunuz. Şimdi İsrail’den gelen gazın Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya üzerinden Avrupa’ya taşınması meselesi söz konusu. Aslında gelişmeleri biraz Türk Akımı üzerinden başlatmıştık. Yani Türk Akımı, deniz hattından gelen ve bu bölgede karaya çıkacak olan, Rusya ve Türkiye arasında bir proje. Bir taraftan Doğu Akdeniz’in bir gerginlik alanı olduğuna tanık oluyoruz; Yunanistan 12 mil kararını sürekli dile getiriyor, Ege’de böyle bir gerilim var. Ve şimdi Karadeniz’de burada Rusya ve Ukrayna arasındaki gerilime tanık olduk. Şimdi bu toplam tabloyu düşündüğümüzde siz nasıl yorumluyorsunuz? Türkiye çünkü tam merkezinde yer alıyor bu olayların.

“Yeni bir dünya kuruluyor. Ve bu yeni dünya kuruluş süreci tabii eski dünyaya karşı mücadeleyle oluyor. Artık Amerika’nın hükümranlığındaki ve dolar saltanatındaki dünya bitiyor. Tabii buna direnenler var, bu yeni dünyayı kuranlar var. En ön cephesinde Türkiye de var bu yeni dünyanın kuruluşunda. Bu haritalar ve bu saflaşmalar da o yeni dünyanın Doğu Akdeniz ve Ege’deki yansımaları; aynı zamanda Türkiye’nin güney sınırlarında, Batı Asya’daki tezahürleri ve belirtileri konusundaki bir harita. Öyle anlayabiliyoruz.

Burada önemli olan şudur: Amerika merkezli, Amerika’nın borusunun öttüğü dünya yerine, şimdi Amerika’nın borusunun ötmediği bir dünya kuruluyor. Ve Türkiye bu yeni dünyanın kuruluşunda silahlı mücadele yürüten ülkelerin başında geliyor. Yani Türkiye bu yeni dünyanın kuruluşunda savaşıyor. Suriye silahla savaşıyor, Irak silahla savaşıyor, Rusya Batı Asya’daki kuvvetleriyle, İran da kısmen… Ama Türkiye doğrudan doğruya ordusuyla bu yeni dünyanın kuruluşunun içinde yer alıyor. En önünde silahlı mücadele yürütüyor; yani Amerika’nın kuvvetlerine karşı, PKK’ya, IŞİD’e karşı. Suriye de öyle. Aslında düne kadar, yani Fırat Kalkanı Harekâtı’na kadar bu yeni dünyanın kuruluşunda silahlı mücadele veren ülkeler Suriye ve Irak’tı. Ha, tabii Yemen’i de katabiliriz; orada da Suudi Arabistan’a karşı büyük bir mücadele var. O bakımdan bu harita, Türkiye’nin yeni dünyanın kuruluşundaki öncü rolünü, silahlı mücadele rolünü bütün ayrıntısıyla gösteren bir harita oluyor.

Bakın, Türkiye’nin Kuzey’de, Karadeniz’de stratejik bir dostu var: Rusya. Özellikle Türk Akımı projesinden sonra… Türk Akımı projesiyle Rusya, Türkiye ve Avrupa birbirine bağlanmış oldu. Yani Türk Akımı Rusya’dan Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya gidiyor.”

Yani bu projeye, İsrail’in bu projesine (EastMed), Avrupa Birliği de destek oluyor, kaynak aktarıyor.

“Evet, şimdi Avrupa’da iki eğilim var. Birisi Amerika’ya direnen eğilim, diğeri de Asya’ya yönelen, Rusya’yla, Türkiye’yle, Çin’le, Hindistan’la birleşen eğilim. Avrupa bir yandan Türk Akımı’yla beraber —aynı zamanda Rusya ile Almanya arasındaki köklü Gazprom ilişkileri de var— Çin’e yöneliyor. Dünya ekonomisi Çin’den, Hindistan’dan büyüyor; buna Batı Avrupa ekonomisi kayıtsız kalamaz. Ama bir de eski dünyadan kalan yükleri var, ayak bağları var; Amerika ilişkileri diyelim. Bir yandan Amerika’ya direniyor ama bir yandan da hâlâ Amerika’nın Avrupa’da güçleri var. Bu bakımdan Avrupa bir nevi ‘ara güç’ durumuna düşüyor.

Dünyanın geleceğini belirleyen bir manzara burada. Türkiye hem güneyden Amerika tarafından, hem Doğu Akdeniz’den yine Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs tarafından, Ege’den yine Amerika, Yunanistan ve İsrail tarafından kuşatılmış durumda. Ama kuzeyde güvenebileceği bir dostu var: Rusya. Balkanlarda da Amerika’nın etkili olduğu ülkeler var. Ancak Türk Akımı tartışmalarında gördük; Macaristan’ın anti-emperyalist tutumu öne çıkıyor, Sırbistan keza öyle. Bulgaristan ise Rusya’yla eskiden Sovyetler Birliği döneminden gelen çok sıkı bağlara sahip, Slav-Ortodoks bağları var. Onun için Bulgaristan, Türkiye ve Rusya’nın kazanabileceği bir ülke olarak değerlendirilebilir.

Peki ya Ukrayna? Ukrayna maalesef ‘koçbaşı’ görevi yapıyor, Amerika Birleşik Devletleri’nin eski dünyanın hizmetkârı rolünde. Ama oralarda da birtakım soru işaretleri var. Hem Belarus hem de Ukrayna her an Rusya ile daha sıkı, daha sıcak ilişkiler içerisine girebilirler.”

Şimdi gerilim çok arttı. NATO Ukrayna Komisyonu’nun olağanüstü toplanacağını bildirdiler. Mesele aslında salt bir iki ülke tartışmasının ötesinde, toplam bu saflaşma içerisinde anlaşılıyor. Ancak siz Ukrayna’nın yine her şeye rağmen bir şekilde Rusya ile yakınlaşabileceğini söylüyorsunuz.

“Bakın, NATO’da da Amerika’nın durumu sağlam değil. NATO’da biliyorsunuz veto hakkı var. Türkiye veto yapsa ne olacak? Kaldı ki Almanya’nın, Fransa’nın Doğu ülkeleriyle, yani Asya’yla gelişen bağları var; onlar da sonuna kadar Amerika’nın yanında durmayacaklar. Dolayısıyla NATO’nun burada bir araç olarak kullanılması Amerika tarafından o kadar kolay değil. NATO’nun da dağılmasına yol açabilir bu süreç. Bu ‘Avrupa Ordusu’ tartışmaları da biraz bunun içerisindeydi elbette.”

Tümamiral Cem Gürdeniz, bunu “acemice kurgulanmış, zaman ayarlı bir senaryo” olarak tarif ediyor. Zamanlaması bilinçli. Ukrayna tarafı, Rusya’nın kendi kara sularına dokunulmasına müsaade etmeyeceğini bile bile bir provokasyon yapıyor. Yani Rusya’nın orada sert bir tavır almasını bir anlamda davet ediyorlar, kışkırtıyorlar. Şu an gemisi elinden alınmış, 24 askeri gözaltında. Ukrayna savaş kabinesini topladı ama istediği ölçüde bir hamle yapamadığı görünüyor.

“Tabii, bakın Amerika dünyada şu anda yalnız durumda. NATO falan diyor ama işi biraz daha zorlayıp NATO’yu ateşe sürmeye kalksa, etrafında çok fazla güç bulamayacak. O bakımdan Ukrayna’nın konumu çok şanslı bir konum değil.”

Türkiye itidal ve sağduyu çağrısı yaptı. Rusya karşıtı bir hava yaratılmaya çalışılırken yapılan bu itidal çağrısını siz doğru buluyor musunuz? Başka neler yapılabilir?

“Türkiye yerinin bilincinde olmalı. Bizde maalesef iki Türkiye var: Bir yandan Avrasya’da mevzilenmeye başlayan, Atlantik’ten kopan, başını dik tutan büyük Türkiye var; bir de eski Atlantik döneminin alışkanlıklarından ve teslimiyetlerinden kurtulamamış küçük Türkiye var. Ama bu süreç, o teslimiyetçi Türkiye’yi tasfiye edecek bir süreç. Türkiye’nin düşmanları belli; Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs açıkça Türkiye’ye karşı askeri tatbikatlar yapıyor. Bunları daha önce Soner Polat ve Cem Gürdeniz komutanlarımızla çok anlattık.

Türkiye, Yunanistan’ı bu yoldan çeviremez; Amerika ve İsrail ile çeviremez. Yani stratejik olarak Türkiye, Amerika ve İsrail ile karşı karşıya geldi. Hani Yunanistan’ın biraz aklı varsa onlara şöyle hitap edilebilir: ‘Bak arkadaş, sen Amerika ile bu doğal gazları, petrolleri paylaşmaya kalkıyorsun, sana onda birini bile vermez. Türkiye ile paylaşırsan hakça bir paylaşım olur.’ Bunu söylemekte ısrar edelim. Benim bu yöndeki açıklamalarım Yunan basınında manşet oldu, onlara da teşekkür ederim. Demek ki Yunanistan’da da Türkiye ile dostluğa önem veren bir eğilim var.

Esas şuraya geleceğim: Türkiye karşısında Amerika ve İsrail gibi iki büyük güç varken, Türkiye kendini ‘tereddütlü’ kalarak mı savunabilir? Yoksa kendi bulunduğu cephenin idrakinde olan, daha kararlı tavırlarla mı? Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’de ittifak birikimini çekmesi lazım. Hangi kuvvetleri yanımızda tutabiliriz? Suriye, en başta! Hatta Suriye’yi Rusya’dan önce koyalım. Çünkü Suriye’nin de Doğu Akdeniz’de çok büyük bir sınırı var. Şimdi bizim Suriye’yi yanımıza çekme şansımız var; Irak’ı, İran’ı, Rusya’yı, hatta Çin’i yanımıza çekme şansımız var. Çünkü Doğu Akdeniz aynı zamanda Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ni kontrol eden bir öneme sahip. Tereddütlü, iktidar çağrıları yapan, ortada duran bir Türkiye mi; yoksa vatanını, ‘Mavi Vatan’ını, boğazlarını savunmada kararlı olan bir Türkiye mi?” İşte o kararlı Türkiye, bize Doğu Akdeniz’de o ittifak potansiyelini kazandırır. Bu yüzden iktidara yönelik çağrılarım var; tabii bu da bir politikadır. Büyük ihtimalle Çin de öyle yapacaktır; “Aman yapmayın, dünya barışını koruyalım” diyecektir. Ama Türkiye okyanusun, Pasifik kıyısında değil, ateşin ortasında.

Bugün haberi aktarırken Türkiye’nin bir “ateş çemberi”nde olup olmadığını tartıştık. “Ateş çemberi” ifadesinin korkutucu olacağını düşünerek bu kavramı kullanmamayı tercih ettik. Çünkü Karadeniz’de büyük bir müttefikimiz var: Rusya. Güneyde Suriye, Irak ve İran gibi potansiyel müttefiklerimiz var. Doğu Akdeniz ve Ege’de Amerika’nın yarattığı baskı ve Batı Asya’da sınırlarımızdaki PKK, IŞİD ve Amerikan üsleri üzerinden Türkiye’ye yönelik bir tehdit olduğu gerçeği saklı değil. Ancak Türkiye’yi “çember içine alınmış” olarak görmek doğru bir okuma olmaz. Suriye, Irak, İran ve Rusya ile olan ilişkilerimiz bu tablonun bir parçasıdır.

Elbette hükümetin bu tehditleri bilmesi gerekir. Tehdit ciddidir; hamasetle geçiştirilemez. Amerika ve İsrail’in varlığı, 6. Filo, İsrail deniz güçleri ve bölgedeki destroyerler bu tehdidin merkezindedir.

Doğalgaz hattı meselesine gelince; tartışmalar enerji kaynakları ve hatları üzerine dönüyor. Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesi de buna bağlı. Almanya için de enerji bağımlılığı kritik bir konu. Tümamiral Ali Deniz Kutluk ile bugün bunu konuştuk. Kendisi, denize döşenecek hattın çok maliyetli olduğunu, Türkiye ya da Mısır üzerinden çözümler üretmenin daha mantıklı olacağını belirtti. Ben de Sayın Amiral’e, bunun Türkiye’ye yönelik bir tahrik olup olmadığını sordum. O da bu maliyetle böyle bir projenin ekonomik mantığının olamayacağını, Türkiye’nin donanma gücüyle buna müsaade etmeyeceğini ve bu planın uygulanmasına imkan tanınmayacağını ifade etti. Cem Gürdeniz, Soner Polat ve Kutluk gibi Türk ordusunun seçkin amirallerinin analiz kabiliyetleri dünya çapındadır ve bu değerlendirmeler yerindedir.

Savaşlarda tereddüt en büyük düşmandır. Kuvvetimiz belli, karşı tarafın kuvveti belli; tereddüt ederseniz karşı tarafın kuvvetini büyütürsünüz. Suriye’de 13 Amerikan üssü olduğu biliniyor; bu da Türkiye’nin doğrudan cephe cepheye olduğunu gösteriyor. Türkiye kararlı durursa Amerika gerilemeye zorlanacaktır; kararlılık müttefik kazandırır. Atatürk, İstiklal Savaşı’nda Sovyet Rusya’dan bu kararlılığı sayesinde büyük destek almıştı.

Bu tabloya en iyi cevap, Türkiye’nin derhal Suriye ile iş birliği yapmasıdır. Vatan Partisi hükümet olduğu an, ilk iş olarak bunu yapacaktır. Türkiye, Suriye ile birlikte hareket ettiği an; Rusya, İran, Irak, Katar ve hatta Çin ile de aynı çizgide buluşur ve bütün dengeler değişir. AK Parti’nin de bu stratejik çıkarlara karşı direnmesi mümkün değildir; çünkü buradan geri dönüş yoktur. Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki terör bölgelerini temizlemek için mücadelesini sürdürürken, Amerika’nın gözlem noktaları kurması bir koruma hattı oluşturma çabasıdır. Türkiye bu kamuflajları hiçe sayarak tehdidi bertaraf edecek güce sahiptir.

Suriyeli göçmenler meselesine gelince; bugün Türkiye’nin tüm sorunlarının müsebbibi Suriyelilermiş gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Bu propagandanın başında İYİ Parti var. Suriyelilere yönelik bu düşmanca tavır; Rusya’ya, İran’a ve Astana Süreci’ne karşıtlıkla birleşiyor; yani Amerika neye karşıysa İYİ Parti de ona karşı. Mersin’deki iş adamları ve sanayi odası başkanları, Suriyelilerin Türkiye ekonomisine katkılarını defalarca belirttiler. Çözüm, Suriyelilere düşmanlık yapmak değil, Suriye ile iş birliği yaparak toprak bütünlüğünü sağlamak ve göçmenlerin vatanlarına kavuşmaları için koşulları yaratmaktır.

Katar’ın Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Katar’ı kapsayan “beşli ittifak” önerisi bu noktada çok önemlidir. Bu ittifak, sınırları fiilen kaldıracak bir sürecin habercisidir. 1921’de Atatürk’ün Suriye ve Irak ile federasyon veya konfederasyon kurma vizyonu, bugün yeniden güncel bir görev haline gelmiştir. Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarında da yer aldığı gibi, Türkiye’nin bu ülkelerle birlikte hareket etmesi tarihi bir zorunluluktur. Şule Perinçek, sempozyumda Türkiye’nin Suriye ve Irak’la konfederasyon projesini bir sunum olarak yaptı ve çok etkili oldu. O sunumu şimdi Teori Dergisi’nde de yayınlayacağız. Ben de o çalışmalardan çok yararlandım; belgeleri o bulmuştu. Tabii Suriye bize bunu 2005 yılında “Tek bir devlette birleşelim” diyerek önermişti.

Şunu söyleyeyim: Bu beşli ittifak; sadece siyasi ve askeri değil, aynı zamanda ekonomik bir ittifaktır. Saydığım Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Katar birbirini tamamlayan ülkelerdir. Bu beş ülke birleştiği zaman dünyadaki büyük kuvvetlerden biri olur; Amerika, Avrupa, Çin ve Rusya gibi… Türkiye, İran, Suriye, Irak ve Katar’ı topladığınızda enerji, insan kaynakları, Fırat, Dicle, büyük tarihsel birikim ve kültürel miras bir araya gelir. Özellikle Türkiye ve İran’ın bu ittifakta olması, dünya petrol rezervleri, ticaret yolları ve enerji kaynakları açısından hayati önem taşır.

Bu sınırlar artık sorgulanıyor ve kalkacakları belli. “Suriye düşmanlığı” ne demek? O sınırlar kalkıyor. Türkiye, Suriye, Irak ve hatta Lübnan da bu yapıya girer. İran’ın doğu sınırlarına, Afganistan’a ve Pakistan’a kadar gittiğimizde muazzam bir güç oluşuyor. Hatta buna zamanla Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Azerbaycan da katılır. Bu coğrafya yüzyıllar, hatta bin yıllar boyunca tek bir imparatorluk çatısı altında (Pers, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı, Timurlu, Gazneli gibi) birleşmiş, farklı kavimleri bir arada tutmuştur. Modern çağımızda da bunun bir “Batı Asya Birliği” şeklinde oluşması söz konusudur.

Çin ve Hindistan geçtiğimiz sene ciddi gerilimler yaşamıştı; hatta 1975’te bir savaş da olmuştu. Ancak son dönemde Çin Radyosu’ndan gelen açıklamalara göre büyük oranda bir uzlaşma sağlandı. Zaten her iki ülke de Şanghay İşbirliği Örgütü’nde beraberler. Ayrıca Pakistan’da, Amerika’nın sürekli çomak sokmaya çalıştığı bir yerde, İran ile Hindistan arasında önemli bir doğalgaz ve petrol hattı kurulma girişimi var. Rusya da bu hattın deniz kısmını üstlendi. Ticaret yolları ve enerji hatları üzerinden, İpek Yolu’yla bir barış iklimi doğabileceğini görüyoruz.

Yine de bu yolların üzerinde pek çok provokasyon var. Güvenlik olmayınca yol da olmuyor. Hunlar, Göktürkler, Selçuklular, Osmanlılar ve Roma; hepsi bu yolların güvenliğini sağlayarak ticareti yönetmişlerdir. Bugün Çin, “Bir Kuşak Bir Yol” projesini yürütürken Pakistan’da bu yolun sabote edildiğini görüyoruz. Bu ülkelerin birleşmesi ve güvenliği sağlaması Çin için de son derece önemli. Çin’in Doğu Akdeniz’e kadar uzanan menfaatleri var. Kıbrıs’tan kalkan uçakların Hürmüz Boğazı’nı tehdit etmesi, Çin’in enerji kaynaklarına yönelik bir tehdittir. 2004 yılında Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’ya yazdığım mektupta, Kıbrıs meselesinin Çin’in menfaatleri açısından önemini anlatmıştım; onlar da bu dosyayı rehber edindiklerini belirtmişlerdi.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Fırat’ın doğusundaki faaliyetleri ve 30 bin teröristi eğitmesi yeni bir durum değil. Biz bunu 2018 Şubat ayında, Amerikan Savunma Bakanlığı’nın bütçe raporlarını ortaya koyarak deşifre ettik. O bütçede teröristlerin maaşları dahi belirlenmişti. Amerika’nın hedefi, Türkiye’yi kontrol altında tutmak ve Asya’ya yönelişini engellemektir. İran’ı Suriye’den çıkarma hedefi de var ancak Amerika’nın 10-15 yıldır birinci hedefi Türkiye’dir. Türkiye, can vererek terörle savaşan ülkedir.

Dünyanın ekonomik merkezi haline gelen Çin ise son 5-6 aydır daha aktif bir dış politika izliyor. Görüşmelerimizde, Amerika’nın hegemonya çabalarına karşı daha kararlı ve dirençli bir siyaset izleyeceklerini bildirdiler. Xi Jinping de orduya “savaşa hazır olun” talimatı verdi.

Türkiye’de ise ekonomik kriz artık derinden hissediliyor. Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi’nde 270 bin işçiden 50 bini ya işten çıkarıldı ya da ücretsiz izne ayrıldı. Üretimi korumak zorundayız. Vatan Partisi olarak bir kamulaştırma programı hazırladık. İflas eden veya konkordato ilan eden işletmeleri kamulaştıracağız, istihdamı sürdüreceğiz. Kamu mülkiyetindeki işletmenin yüzde 49’unu işçilerin kooperatifine vereceğiz, işverene de dilerse yüzde 5 ortaklık payı tanıyacağız. Böylece işçiyi sorumluluğa ortak ederek hem üretim ekonomisinin zeminini koruyacak hem de Türkiye’nin üretimin düşüşü değil, artışı üzerinden ilerlemesini sağlayacağız. Vatan Partisi olarak örgütlerimizle birlikte üreticilere dönük çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Söke’de çarşamba günü bir çiftçi kurultayı olacak. Geçtiğimiz günlerde Bursa, Mersin ve Adana’da da benzer etkinlikler düzenlendi, daha önce de İstanbul’da yapılmıştı. Hem işçi hem çiftçi hem de üretici kurultayları ve sanayicilerin yoğun katılım gösterdiği etkinlikler düzenleniyor; ekonomik krize çözüm panelleri yapılıyor. Bu çalışmalara ciddi bir odaklanma var.

Halkın algıladığı en temel problemlerden biri, en büyük kaygı işsizlik meselesidir. Türkiye bu bunalımda üretim teknesini nasıl koruyacak? Ekmek teknemizi ve üretim kurumlarımızı korumamız lazım. Bir yer üretim yapıyor diyelim; onun kapısına kilit asıldığı zaman ne oluyor? Orada çalışan yüzlerce, binlerce işçi sokağa atılıyor. Antep’te gördüğümüz gibi 50 bin işçi sokağa atıldı. Bizim kamulaştırma programımızda şunu yapacağız: Eğer bir iş yerinde 300’den fazla işçi çalışıyorsa -çünkü küçük işletmeleri kamulaştırarak çözüm üretemeyiz- o kuruma “Madem iflas ettin arkadaş” deyip burayı kamulaştıracağız. İşçilere de “Gelin, mülkiyete ve yönetime ortak olun” diyeceğiz. Kamu ve işçiler burayı birlikte yönetecek. İstiyorsa işverene de %5 bir hisse bırakacağız. Bu ekmek teknesini koruyalım, üretimi devam ettirelim, istihdamı sürdürelim.

Hükümet şu anda işvereni ve özel mülkiyeti destekleyerek işletmeleri kurtarmaya çalışıyor. Biz ise diyoruz ki: Belki bu işletme rekabet kurallarına uyamamış, yaşayamamış, verimli çalışmamıştır. O zaman burayı verimli çalıştıracak bir kamu yönetimi kuralım ve işçiyi ortak ederek o yönetimi sağlamlaştıralım. İşvereni desteklediğiniz zaman işçi ile işveren arasındaki çatışma devam eder. Ama işçiyi yönetime ve mülkiyete kattığınız zaman, işçi ile kamu mülkiyetini temsil eden yöneticiler aynı hedefe yoğunlaşacaklar: Bu işletmeyi nasıl devam ettirebiliriz? Böylece işçi, sadece kendi ailesinin değil, ekmek teknesini yaşatma sorumluluğunu da üstlenecek. Bu çok önemli; çünkü işçiyi o sorumluluğa katmadığınız zaman, tek başına işverenle o ekmek teknesini koruma şansınız yok. Vatan Partisi’nin üretim ekonomisi için önerdiği çözümün temel farkı budur. Makinelerimizi ve donanımımızı ardiyelerde paslanmaya terk etmemeli, fabrikalarımızı korumalıyız ki ileride yapacağımız üretim ekonomisi atağı için bir dayanağımız olsun.

Hükümetin ekonomi politikasına gelecek olursak; dönem dönem üretim vurguları yapıyorlar. Daha önce sıcak paraya, dış kaynaklı kredilere bel bağlayan bir ekonomi modelindeydiler. Şimdi bir korumacılık uygulamaya çalışıyorlar ama orada da gelgitler var. Rakamlara baktığımızda, 2017 yılı boyunca piyasadaki her 100 otodan 70’i ithaldi. Bir taraftan lüks tüketimin önlenmesi için tedbirler alınıyor, cep telefonlarında taksit imkânları daraltılıyordu; şimdi ise yeniden önünün açıldığına tanık oluyoruz. Bu, esnafı düşünen bir hamle gibi görünse de oldukça ikircikli bir ekonomi politikasıdır.

Vatan Partisi ile AK Parti arasındaki fark burada ortaya çıkıyor: Türkiye yılda 19 milyar dolar taşıt ithalatına ödüyor. Vatan Partisi bu ithalata son verecek. Dışarıdan ithal edilen taşıta öyle vergiler koyacağız ki, onu ancak çok zenginler alabilecek ve bu durum devlete büyük bir kaynak oluşturacak. Böylece ithalatı belki 1 milyar doların altına düşürüp 18 milyar dolar tasarruf sağlayacağız. Benzer şekilde, 10 milyar dolarlık cep telefonu ithalatını da durduracağız veya çok ağır gümrük vergileri koyacağız. Bu dış ticaret açığını kapatmak Türkiye için hayati önemdedir.

Birileri “Avrupa ile Gümrük Birliği anlaşmamız var, itiraz etmezler mi?” diyebilir. Vatan Partisi’nin düşüncesi şudur: Gümrük Birliği sözleşmesini gözden geçirmek zorundayız. Borç batağında boğulmayı kabul etmiyoruz. Biz sizden otomobil, cep telefonu, peynir, lüks mallar ithal etmiyoruz veya çok yüksek gümrük vergileriyle alıyoruz diyerek ilişkileri yeniden düzenleyeceğiz. Bunu kabul ederler, çünkü Türkiye ekonomisinin batması Almanya ve Fransa için de bir tehdittir; onların Türkiye’ye büyük ihracatları var.

Doların düşmesiyle ateşin sönümlendiği şeklinde yorumlar yapılıyor ancak bu çok geçici. Türkiye ekonomisinin batmasının sebebi dış ticaret açığı ve cari açıktır. Bu açık ancak ithalatı kısarak ve üretimi artırarak kapatılabilir. Doların inip çıkması köklü bir çözüm değildir. Hatta doların yükselmesi, bir nevi devalüasyon etkisiyle ihracatı teşvik eden, ithalatı daraltan bir unsurdur. Şu an üretim kapasitesinde bir artış yok; asıl nabız fabrikaların çalışıp çalışmadığıdır.

Son olarak hukuki sürece, Ergenekon tertibini yapan hâkim ve savcıların yargılanması sürecine değinelim. Hapiste bulunan komutanlar, aydınlar dışarı çıkıyor; onları hapsedenler ise onların yattığı hücrelere giriyor. Bu, Türkiye’nin bir devrim sürecine girdiğini gösterir. Biz 2008’de gözaltına alındığımızda, bu kumpasçıların yargılanacağını söylemiştik. Türkiye FETÖ kumpasını alt ederek büyük bir özgürleşme yaşadı. Türk ordusunu esaretten kurtardık.

Ergenekon davası hukuken bitti; çünkü Yargıtay “burada bir terör örgütü yok” dedi ve mahkeme bu karara uydu. Artık terör örgütü suçlamasıyla kimse mahkûm edilemez. Mahkeme şu an sadece devletin gizli belgelerinin açıklanması gibi bireysel suçlara bakıyor. Yani “Ergenekon terör örgütü” meselesi kapandı. Bu davaların niye uzadığına dair endişeler gerçekçi değil, hukuken terör örgütü üyeliğinden bir mahkûmiyet çıkma ihtimali artık sıfırdır. Ama esas siz içeride, az önce görüntülerinde izlediğimiz o büyük mücadeleleri verdiniz. Dışarıda da bir taraftan o davayı destekleyenler vardı. Bir taraftan PKK, bir taraftan onun kuyruğundaki çeşitli kurumlar. Bir kurumun adını ifade etmeden geçemeyiz; o süreçlerde yayınladıkları raporlar üzerinden Açık Toplum Vakfı’nın Türkiye’de yaptıkları herkesin malumudur. Özellikle George Soros’un desteklediği bir vakıftı.

Şimdi bu vakıfla ilgili bugün haber merkezlerine düşen açıklama şu: Açık Toplum Vakfı, ABD’li spekülatör George Soros’un da kurucusu olduğu vakıf, faaliyetlerine son vermek ve hukuki varlığının tasfiyesi için mahkemeye başvuracağını duyurdu. Uzunca bir açıklama, o detaylara girmeyeyim şimdi ama böyle bir açıklama geldi. Öncelikle siz nasıl yorumluyorsunuz?

“Mahvolacaksınız” diyoruz. Mahvolacaksınız derken hepsini kastediyoruz. Açık Toplum Vakfı da bu kumpasın içindeydi. Soros Vakfı, emperyalizmin güdümünde olan bir vakıftır. Türkiye’yi bölmek, Türkiye’yi batırmak için yürütülen işin içindedir. Ondan sonra o bakımdan bizim “Mahvolacaksınız” sözümüz tarihi bir söz. Bak işte mahvoluyorlar. Kendi elleriyle vakıflarını kapatıyorlar çünkü Türkiye’yi çökertemediler. İçeriden yaptıkları faaliyet bir nevi ajan faaliyetidir, yerle bir olmuştur. Bu mücadelelerle yerle bir oldu.

Ulusal Kanal izleyicileri, Ulusal Radyo dinleyicileri Açık Toplum Vakfı’nı tanıyorlar. (Sözünüzü kesmeye çalışıyorlar ama pek başaramadıkları görünüyor. Erkan Önsel destekliyor zaten.) Biz o süreçlerde “Yıkılacaklar” dedik. Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenler yıkılacaklar. Hakim Bey, memnun oldun mu? Bunların gücü yok. Anayasada Türk milletini silmeye kalkanların hakikaten güçleri olmadığı çıktı; silemediler. Bakın şimdi “Doğu Bey oturun” diyen Hüseyin Özes de şimdi hapishanede. “Mahvolacaksınız” dedik, Açık Toplum Vakfı da mahvoldu. İntihar ediyor, kendini siliyor. Sizin efendileriniz Türk milletini silmeye kalktı, silebilecek misiniz? Gücünüz yok.

Mesela bu sözlerde bir hakaret yok. Ben bu sözler nedeniyle müebbet dışında ayrıca 15-20 tane dava açtım. Her birinden 4’er 5’er yıl ceza kestiler, hepsi Silivri’deki adliyede oldu. “Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenler yıkılacaklar” diyoruz, ne hakareti var burada? Bunlardan da beşer, altışar, sekizer yıl hüküm giydik.

Açık Toplum Vakfı’nın mütevelli heyetinde yer alan isimleri isterseniz hatırlayalım: Nebahat Akkoç, Mustafa Akyol, İbrahim Betil, Ferhat Boratav, Üstün Ergüder, Memduh Hacıoğlu, Osman Kavala, Can Paker, Ayşe Soysal… Bir anımsayalım; “Yetmez ama evet” diyenler bu isimlerdi. Türkiye’de yeni anayasa diye çıkıp Türk milletini anayasadan çıkartmak isteyenler, Güneydoğu’ya özerklik geçirmek isteyenler, tarikat ve cemaatlerin sivil toplum kuruluşu olarak kabul edilip sistemin bir parçası haline getirilmesini isteyenler bunlardı. Kendilerinin böyle bir tasfiyeye gitmesi sürpriz oldu mu? Korku içindeler. Bir zamanlar onları Amerika ve Avrupa besliyordu; paralar geliyordu, radyolar açıyorlardı, yayınevleri kuruyorlardı, gazeteler besleniyordu. Şimdi ne oldu?

İşte onun için diyorum, maalesef bizim kendi dostlarımız, arkadaşlarımız arasında da var; Aydınlık’ta falan da okuyorum: “Efendim Türkiye geriye gidiyor, Türkiye batıyor, Türkiye karanlıklara gidiyor.” Karanlıklara gidiyor olur mu? PKK’nın üzerine giden, 70 bin FETÖ’cüyü hapse atan, 30 bin FETÖ bağlantılı kişiyi Türk Silahlı Kuvvetleri’nden temizleyen Türkiye mi karanlıklara gidiyor? Açık Toplum Vakfı ellerini yukarı kaldırıp teslim oluyor, pes ediyor; Türkiye karanlıklara mı gidiyor? Türkiye, Fırat Kalkanı’yla Amerika’nın-İsrail’in koridorunu yarıyor. Türkiye, Afrin harekâtıyla PKK’yı ininde eziyor. Türkiye, Ergenekon davasının hâkimlerini, savcılarını sanık sandalyesine oturtuyor. Türkiye, Türk Akımı projesini yapıyor, Rusya’yla el ele veriyor. Türkiye, Suriye, Irak, İran, Katar’la iş birliğine yöneliyor. Bunların hepsi Türkiye’nin bağımsızlığa, başı dikliğe, Asya’daki mevzilerine yerleşmesine doğru yöneldiğini ve Atlantik döneminin arkada kalmak üzere olduğunu gösteren çok önemli olgular.

Ergenekon sürecinde de bunu gördük. İçerideki mücadele, 80 bin kişinin Silivri Hapishanesi’nin önündeki o büyük ovaya yığılmasıyla birleşti. Silivri’nin önündeki o on binlerce insan ellerinde al bayraklarla dalga dalga geliyordu. Üzerlerine biber gazları sıkılıyordu ama barikatları yıktılar. İşte o içerideki mücadelemiz ile dışarıdan sizlerin gelip o barikatları yıkması bugünkü tabloyu yaratmıştır. Yani o kürsüde oturan hâkimler bugün sanık sandalyesindedir, o zamanın beyleri olan Açık Toplum Vakfı ise kendisini kapatmaktadır.

Halk hareketi, kitlelerin içinde olması böyle büyük mücadelelerde belirleyici oluyor. Bugün Fransa’da da ciddi bir halk hareketinin yükseldiğine tanık oluyoruz. Başta ekonomik talepli başlayan ama çok hızlı büyüyen bir hareket. Emekliler, geniş halk kesimleri katılıyor. 68’de de olduğu gibi sadece belli bir kesimin veya belli etnik grupların değil, topyekûn bir ayağa kalkış olduğu görünüyor. Fransa’daki gelişmelerde en önemlisi, solcularla milliyetçilerin beraber mücadele etmesidir. Ben olsam o başlığı atarım: “Fransa’da milliyetçilerle solcular birleşti.” Emekçiden yana sol hareketlerle, vatanın bağımsızlığını savunan milli hareketlerin omuz omuza verdiğini görüyoruz. Sonuç itibarıyla Amerikan emperyalizmine ve Amerika’nın kurduğu sisteme karşı böyle bir isyan başladı.

Macron’un iktidarına karşı mücadelenin Türkiye’nin de yararına olduğunu düşünüyorum. Bu mücadele ya Macron’u Amerika’ya karşı daha kararlı mevkilere çekecektir ya da iktidarına son verecek, daha milli, daha solcu, daha emekçi bir Fransız iktidarı kurulacaktır. Her iki yol da Fransa’nın Amerika’ya karşı başı dik bir şekilde kendini savunma çizgisine girdiğini gösteriyor.

Avrupa’da bir yerde halk hareketi başladığı zaman diğerlerini ateşleme etkisi olur. 68’de de gördük; Almanya, Fransa, İngiltere… Ama Türkiye’de 68, 29 Nisan’daki Dev-Genç mitingiyle başlamıştı. Biz başlattık, biz öncülük ettik. Bizim 68’imiz Vietnam, Afrika, Batı Asya gibi ezilen dünya ülkeleriyle birlikte çok daha köktenci, çok daha devrimci ve tutarlı bir programa sahipti. Vatan Partisi olarak Avrupa’daki ilerici, emekçi ve milli hareketlerle ilişkilerimiz var. 14-15 Aralık’ta Frankfurt’ta yurtdışı temsilcilik kurultayımız var, orada bu hareketin içinde bulunanlarla bir araya geleceğiz.

Brexit sürecine gelince; İngiltere geçmişte Amerika ile beraber olup Avrupa’nın içine sokulan bir Truva atı gibiydi ama bu değişiyor. Haziran ayında Kanada, Avustralya ve İngiltere büyükelçileri beni ziyaret etti. İngiltere’den gelen parlamento heyeti de bizlere “Biz sizler gibi yönümüzü Asya’ya döndük. Devletlerimizin bu kararını siz Vatan Partisi’ne bildiriyoruz” dediler. Yani devletler düzeyinde de ilişkilerimiz gelişmeye başladı.

Son olarak izleyicilerimizden gelen “ABD Kürt devleti temelini attı mı?” sorusuna gelecek olursak; yanlış düşünüyorlar. Barzani referandum yapmaya kalktı, Irak ordusu Kerkük’e girdi, bozdu. Türkiye’de Türk ordusu PKK’yı hendeklere gömdü. Fırat Kalkanı ve devamındaki harekâtlarla o koridoru, yani kurulmak istenen “İkinci İsrail”i Türk ordusu bozdu. İsrail devletinin girişimi yerle bir oluyor; silahla eziliyor, silahla bozuluyor. Amerika bunu itiraf ediyor, “Kaybettik” diyor. Ancak hâlâ bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan bir karamsarlık var. İlericilerimiz arasında gerçeklere bakmayanlar var. Demin de konuştuğumuz gibi; “Türkiye karanlıklara gidiyor, Türkiye’de bölücü devlet kuruluyor” diyorlar. Hayır, bunlar bozuldu. Düşünüyor musunuz? Bunun düşünmekle ilgisi yok. Kürt devleti veya ikinci İsrail devleti zaten düşünülerek kurulmadı ki; silahla kurmak istediler, silahla bozguna uğradılar.

Kısa kısa ilerleyelim ki diğer sorulara ve genel seçime zaman kalsın. Bir diğer soru: “Mültecilerin Türk toplumu içerisinde yarattığı rahatsızlık nasıl önlenebilir, hangi önlemler alınmalıdır?” Suriyeliler meselesini konuşmuştuk ama yanıt çok basit. Vatan Partisi iktidara geldiği zaman —ki bugün aynı çözümü AK Parti iktidarına da öneriyoruz— Suriye’nin toprak bütünlüğünü hızla sağlayacağız ve misafirlerimiz olan Suriyeli kardeşlerimizin kendi vatanlarında insanca yaşamaları için gerekli koşulları yaratacağız. Çözüm bu. Yoksa onlar Türkiye’de kalacak. Tabii kalanlar da olacak, kalsınlar, hiçbir zararı yok. Ama “3 milyon insan Türkiye’de kalacak, biz onlara nasıl iş ve ekmek bulacağız?” meselesi değil bu. Vatanlarına gitsinler, Suriye’de yaşasınlar. Önümüzdeki süreçte bu koşullar oluşturulacak.

Sabahat Aslan Şişli’den şunu sormuş: “Vatan Partisi çevresinde ve üyelerinde ‘Türk’üz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz’ sloganının atılmasının doğru olduğunu savunanlar var. Bu sloganın tehlikeli ve ayrıştırıcı olduğunu düşünüyorum. ‘Türkçüyüz’ denmesini Bozkurtçuluğa daha yakın görüyorum.”

Şimdi bakın, Vatan Partisi’nin programında Türk milliyetçiliği var. Türk milliyetçisi olmak başka bir şeydir, Türkçü olmak başka bir şeydir. Ben de böyle konuşmalar duydum. Bunlar şu bakımdan yanlış: “Türk milliyetçisi” dediğiniz zaman, millet kavramı içerisinde Edirne’den Hakkâri’ye kadar bütün vatandaşlarımızı Türk milleti çatısı altında birleştiriyoruz. “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” diyoruz. Milliyetçilik bu temelde birleştiricidir. Ancak “Türkçüyüz” dediğinizde, herkesi kucaklayan ve kaynaştıran o millet kavramından uzaklaşan imgeler yaratabiliyorsunuz. O bakımdan bu soru çok yerinde. Vatan Partisi Türk milliyetçisidir. Türkçülük, tarihte millet bilincinin gelişmesi açısından olumlu bir rol oynamıştır; ama biz kendimizi Türkçü olarak değil, Türk milliyetçisi olarak adlandırıyoruz. Sabahat Hanım’ın kaygılarına katılıyorum; “Türkçülük” kavramı bugün toplumda ayrıştırma veya dışlama gibi algılanabiliyor. Atatürk, anayasanın ikinci maddesini yazarken “Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik, devrimci” ifadelerini kullandı; “Türkçü” yazmadı. Çünkü kavramlar bilinçli seçilmiştir. Milliyetçilik, etnik ve mezhepsel temelleri aşan, Türk milletini birleştiren bir slogandır.

Son 10 dakikaya girdik, yerel seçimlere geçelim. Vatan Partisi, Kadıköy adayını açıkladı. Neden Kadıköy? Çünkü orada bütün Türkiye’ye örnek olacak Sayın Doktor Tuğrul Kihtir gibi bir adayla başlıyoruz. Tuğrul Kihtir, 16 yıl Amerika’da doktorluk yapmış, başhekimlik yapmış, Amerikan Cerrahlar Derneği’nde dört yöneticiden biri olmuş, dünya ölçeğinde kendini kanıtlamış bir estetik ve rekonstrüktif cerrahtır. Aynı zamanda çok değerli bir aydın ve tarihçidir; Selçuklular ve Balkan Türklüğü üzerine önemli kitapları vardır. Anadolu’yu karış karış gezerek beyliklerin eserlerini fotoğraflamış, büyük bir kültür birikimini edebiyatımıza kazandırmıştır. Kadıköy’e yakışan, çağdaş ve birikimli bir adayla çıkıyoruz.

Diğer adaylarımız da çok kuvvetli. Mesela Kars’ta eski belediye başkanı Tuncay Mutluer; değerli, kaliteli bir aydınımızdır. Pülümür’de eski belediye başkanımız Ahmet Yaman. Hatay, Samandağ, Foça ve İstanbul’un diğer ilçelerinde; Tuğrul Kihtir’in açtığı yolda, belediyeciliği şirketleşmekten kurtarıp halka hizmet ruhuna döndürecek bir adaylar ordusuyla çıkıyoruz.

HDP ile ittifak konusuna gelince: Vatan Partisi, HDP ve FETÖ ile hiçbir şekilde yan yana gelmeyecektir. Bu sınırı net bir şekilde koyuyoruz. PKK’nın siyasi temsilcileriyle ittifak yapmamız söz konusu değildir. Özellikle CHP ve İYİ Parti’yi uyarıyoruz: HDP ile gizli saklı ittifaklar Türkiye’ye karşı büyük bir suçtur.

Türkiye’yi artık tek başına bir partinin yönetemeyeceği anlaşıldı. AK Parti ve MHP ittifak görüşmeleri yapıyor, diğer partiler de öyle. Vatan Partisi olarak biz de “Üreticilerin Millî Hükümeti”ni kuralım diyoruz. İşçiyi, çiftçiyi, esnafı, sanayiciyi kucaklayan bir millî hükümet… Zorlukları paylaşmak ve başarıları kazanmak için bu şart.

Programımızı, Onur Caymaz’ın “Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu” adlı değerli kitabını önererek noktalayalım. Denemeciliği çok güçlü olan, Türkiye’nin umut vadeden önemli yazarlarından biri. Hepinize iyi akşamlar diliyoruz. Söz veriyoruz: Birleşen ve üreten Türkiye’yi kuracağız.

Paylaş