Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama… Türk milletinin altı açık durumu… Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın, ıraktaki bu yangın. Türkiye’yi dinleyenler, bir üretenler. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Bu akşam Ulusal Kanal, Ulusal Radyo ortak yayınında “Çıkış Yolu” programıyla sizlerleyiz. Hepinizin bildiği gibi Sayın Rafet Ballı, gazeteci büyüğümüz; onun programı. Ama bugün yine küçük bir rahatsızlığı sebebiyle programa katılamadı, biz sunacağız. Tabii konuğumuz da her zaman ve her hafta olduğu gibi Vatan Partisi lideri Sayın Doğu Perinçek. Efendim, hoş geldiniz.
Merhaba, hoş bulduk.
Gündemimiz yoğun. Değerli izleyenler, hem iç hem dış gündemde birçok konu başlığımız var. Çok da soru var Sayın Perinçek’e. Hem sizlerden gelen soruları hem de bizim hazırladığımız soruları kendisine vaktimiz yettiğince iletmeye çalışacağız. Sizlerden de soruları alabilmek için 0212 251 50 90 telefonumuzdan, aynı zamanda Twitter’dan “Çıkış Yolu” ve “Perinçek’e Soruyorum” yazarak bize sorularınızı iletebilirsiniz. Vakittin elverdiğince sizlerin sorularına yer vermeye çalışacağız.
Neler var? Ergenekon davasının yeniden görülmesi bir gündem. Cuma günü bildiğimiz gibi savcı yeniden bir mütalaa açıkladı. Onun detaylarını Sayın Perinçek’e soracağız. Fırat’ın doğusu tartışılıyor. MGK bildirisi ve sonrasındaki açıklamalar; bunları yönelteceğiz. Avrupa’da Almanya merkezli Der Spiegel özel bir haber yaptı, Fethullah Gülen cemaatiyle ilgili. Onunla ilgili sorularımız var. İç siyasette yerel seçim, hem Cumhur İttifakı hem adına “Millet İttifakı” denen CHP-İYİ Parti birlikteliği tartışılıyor. Hem buna ilişkin yorumlarını isteyeceğiz Sayın Perinçek’in hem de Vatan Partisi neler yapacak, yerel seçim hazırlıkları neler? Buradaki merak edilen soruları sizler adına ileteceğiz.
Efendim, isterseniz bugün özel bir gün: Dünya Engelliler Günü. Aydınlık gazetesi de bugün manşetinden vermişti; “Engellilerin sorunları ve engelli hakları rapor kıskacında” diyor. Vatan Partisi’nin bu konudaki politikası nedir?
Aslında siz Vatan Partisi’nin siyasetini açıklamış oldunuz: Engellilere “engelsizlik” bilincini vermek. Toplumda engelli dendiği zaman akla geçmiş kültürden gelen; yani orta çağ kültüründen, sadaka kültüründen, yardım kültüründen gelen ne var? Elinden tutmak, ayağa kaldırmak, yardım etmek, sadaka vermek var. Genellikle dilenciler; çeşitli uzuvları olmayan, sakatlıkları olan insanlar… Öyle bir imge yaratılmış toplumda.
Halbuki şunu görüyoruz: Dünyada Ray Charles gibi büyük bir piyanist, Van Gogh gibi insanlar, Talleyrand gibi büyük politikacılar, Lord Byron gibi meşhur şairler… Herkes gibi büyük işler yapmışlar, büyük sanat eserleri ortaya koymuşlar. Diğer insanlardan hiçbir farkları olmadığını ve hatta zaman zaman onlardan çok üstün yanları olduklarını hayatta ispatlamışlar. O bilinci ve o kavrayışı vermek; yoksa toplumda bir acınma duygusu yaratmak ve onlara bir yardım yapmak değil; üretime, sanata, kültüre katkılarıyla onları toplumun bir parçası olarak değerlendirmek. Bu felsefe temelinde engelli dediğimiz vatandaşlarımıza bakıyor Vatan Partisi. Hatta o engelleri bir ateşleme, bir mücadele azmi olarak değerlendirmek.
İsterseniz gündemin diğer başlıklarına geçelim Sayın Perinçek. Ergenekon davasıyla başlayalım. Savcı mütalaasında “bir terör örgütü varlığı ispat edilememiştir” diye net bir ifade kullandı. Bu mütalaayı nasıl yorumluyorsunuz?
Şimdi aslında bu Ergenekon davası ile ilgili karar çoktan verildi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi bir karar verdi. Biz savunmalarımızda şunu söyledik: Ergenekon diye bir örgütün programı yok, lideri yok, toplantısı yok, organları yok, faaliyeti yok, eylemi yok, silahı yok, külahı yok. Dolayısıyla örgüt yok. Yargıtay da aynen bu şekilde kararını verdi. Yargıtay, mahkemenin kararını esastan ve usulden bozmuş oldu. Bu da çok ilginçtir. Yargıtay esasa girdi ve dedi ki: “Esastan da bu karar hukuka aykırıdır çünkü burada örgüt yok.”
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay kararına uyduğu an olay bitti. Yargıtay kararına uyduğu için artık bundan sonra Ergenekon örgütünün varlığına dayanarak herhangi bir suç saptaması mümkün değil. Dolayısıyla Ergenekon örgütünden dolayı bütün sanıklar beraat etmiş oldu. Ama bunun yanında Ergenekon davasında örgüt suçu yanında bireysel suçlar var. Tabi o bireysel suçlar konusunda da araştırma, soruşturma sonuçlandırılacak. Ama artık örgüt suçundan hiç kimse Ergenekon’da kesinlikle mahkum edilmeyecek.
Bu Ergenekon soruşturması artık bir “tertip” olarak nitelendiriliyor. Çünkü örgüt yok, bir tertip var. Ümraniye’deki bombalar meselesi… O süreçte ne ispatlandı? O bombalar meğerse karakolda, masanın üzerine konmuş. Davanın sonlarına doğru emniyetten gelen kamera kayıtlarında, polisler bombaları oraya nasıl yerleştireceklerini, nasıl “gecekondu da bulduk” diyeceklerini açık açık konuşuyorlar. Yani o bombaların bir gecekonduda değil, karakolda bulunduğu apaçık ortaya çıkıyor.
Türkiye’nin önünden Ergenekon kumpası sorunu çoktan kalktı. Zaten biz daha ilk günden şunu biliyoruz: Türkiye parçalanmaz. Ergenekon’dan bir hüküm çıkartılması ve sanıkların hapislerde çürütülmesi ihtimali sıfırdır. Biz o hücrelerden çıkacağımızı, oralara tertipçilerin gireceğini söyledik. Ve şimdi onlar orada. Çünkü Türkiye bu tertibin altında kalmaz.
Her iki karardan da (hem Yargıtay’ın kararından hem savcının mütalaasından) rahatsız olan çevreler var. Mesela Yeni Akit gazetesi. Bu manşette kimi ortaklık yapmış oluyor? Fethullah terör örgütüyle. Şu fotoğrafı basmak bile Fethullah terör örgütüyle iş birliğidir. Çünkü o pankartı taşıyanlar Fethullah örgütünün adamlarıdır. Niçin o pankartları FETÖ, o çocukların eline verip o yürüyüşün içine sokuyor? Çünkü o suçlamada kanıt olarak gösterilsin diye. Kendi adamları şu anda hapiste. Peki, bu adamlar kime çalıştı? “Ergenekon yok” diyenlere. Yani hâlâ “Ergenekon var” tartışması yürütülüyor. Kim bugün Ergenekon var diyor? Kim dün Ergenekon vardı diyordu? FETÖ ve Amerika. Burada ne oluyor? Akit Gazetesi, bu manşetiyle FETÖ ve Amerika ile iş birliği halinde olduğunu ilan etmiş oluyor. Buradan bu uyarıyı yapıyoruz: Bu manşet, Akit Gazetesi’nin FETÖ ve Amerika ile aynı çizgide olduğunu; bunca yenilgiden ve tertip yerle bir olduktan sonra bile Emre Uslu gibi isimlerle aynı tweetleri atarak aynı cephede buluştuğunu gösteriyor. Yeni Akit; Emre Uslu ile “Ergenekon yok” parolası etrafında birleşiyor. Bu da Yeni Akit’in FETÖ ile aynı çizgide olduğunun kanıtıdır.
Sayın Perinçek’in “Milli iradeye kumpas” ifadesine gelince; FETÖ, milli iradeye kumpas kurmuştur. 15-16 Temmuz gecesi bu örgütü kim yerle bir etti? Türk Silahlı Kuvvetleri ve Vatan Partisi. Vatan Partisi olarak çıktık, “Bu bir Amerikancı darbedir, FETÖ darbesidir, Türk ordusunun darbesi değildir; Türk ordusu ve Türk milleti bu girişimi ezecektir” dedik. O zaman o bahsettiğiniz kesimler, hükümetler, diğer siyasi liderler neredeydi? Hepsi saklanmıştı. Yeni Akit bir gazetedir, onu doğrudan hükümetin tavrı olarak görmek doğru olmayabilir ancak iktidar içinde yansımaları var mıdır? Sayın Tayyip Erdoğan bu girişime “kumpas” dediğine göre, Akit bu manşetiyle aslında Erdoğan’a da tavır almış oluyor.
O kara gecede, üzerimizden uçaklar uçarken, bombalar atılırken “kara perdeyi” geçerek bu açıklamayı yaptık. İsterseniz o açıklamayı bir dinleyelim: “Büyük Türk milleti, sevgili yurttaşlarım… Bu Amerikancı bir kalkışmadır. Bu kalkışma, PKK’yı hendeklerden, FETÖ’yü Cumhuriyet’in pençesinden kurtarmak içindir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu kalkışmayla ilgisi yoktur. Komuta kademesi, milletle birlikte bu Amerikancı, Fethullahçı kalkışmayı ezecektir.” Kimsenin meydan okumaya cesaret edemediği o sıcak saatlerde bu konuşma, sadece darbeye karşı bir duruş değil; Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve millete görevini hatırlatan, dengeleri değiştiren stratejik bir hamleydi. En önemli cümlemiz şuydu: “Türk Silahlı Kuvvetleri bu darbenin içinde değildir.”
O gece darbeciler TRT’yi ve bazı kanalları ele geçirmiş, “Türk Silahlı Kuvvetleri adına yönetime el koyduk” bildirileri okuyorlardı. Emniyet Genel Müdürlüğü kadrolarına, “Türk ordusu darbe yapmıştır, polis karşı koymasın” şeklinde emirler gidiyordu. Hükümet kontrolü kaybetmişti; orduya ve polise hükmedemez durumdaydı. Cumhurbaşkanı ve Başbakan nerede olduklarını bilemezken Vatan Partisi, “Bu Türk ordusunun darbesi değil, FETÖ’nün darbesidir” diyerek toplumun mücadele şevkini korudu. Ulusal Kanal’da darbeyi öven konuşmalar yapılırken Adnan Türkkan stüdyoya girerek bu net tavrı ortaya koydu.
Ergenekon davasından yargılananlar, FETÖ darbesinin bastırılmasına önderlik etmiştir. Vatan Partililer, komutanlarımız fiilen sahaya indi. Amiral Soner Polat gibi isimler sosyal medyadan bu açıklamalarımızı yaydı. Dolayısıyla o gün Ergenekon tertibinin FETÖ ile savaşı devam ediyordu. Onlar bizi hapse atmışlardı, biz ise darbe girişiminin ezilmesinde belirleyici olduk.
Emekli askerlerin siyasete atılmasında bir sakınca yoktur. Bir posta memuru, öğretmen veya işçi nasıl siyasete giriyorsa, emekli asker de girebilir. Bugün Amerika ile cephe cepheye geldiğimiz bir vatan savaşı dönemindeyiz. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne tertip kuranlarla mücadele eden, o yüzden hapis yatanlar Vatan Partisi’nin aslanlar gibi mücadele ettiğini gördüler. Başka hangi partiye gideceklerdi? Devlet Bahçeli’nin “darbeciler yargılansın” dediği partiye mi? Erdoğan’ın “davanın savcısıyım” dediği yere mi? Ya da Ergenekon tertibini destekleyen Kılıçdaroğlu’nun partisine mi? Sadece Vatan Partisi savaştı.
Son olarak; Ravza Kavakçı ve benzeri isimlerin tweetleri üzerinden yeniden gündeme gelen “federasyon ve açılım” tartışmalarına değinmek istiyorum. Kimse sadece tweet atarak Türkiye’yi federasyona götüremez; bu ancak silahla olur. PKK ve Amerika bunu silahla yapmaya kalkıştı ve Türk ordusunun, polisinin, korucusunun eliyle ezildi. Federasyon planı hendeklere gömüldü. Türk Silahlı Kuvvetleri Fırat Kalkanı ile koridoru yardı, Afrin’e girdi, PKK’yı yendi. Federasyon planı bitmiştir. Bazı Atatürkçü kesimlerin “yine federasyona gidiyoruz” telaşı yersizdir; 24 Temmuz 2015’ten beri PKK’nın üzerine silahla yürüyen bir devlet, federasyona hizmet etmez. Gerçek hayat ve pratik bunu kanıtlıyor. Federasyon planı, sahadaki mücadeleyle yerle bir edilmiştir. Bunu yapmaya kalkan, PKK ile aynı kaderi paylaşıyor. Bunu kim yapmaya kalkıyor? Bunun da adını koyalım: PKK’yı bir tarafına, FETÖ’yü bir tarafına alıp ta Ankara’dan İstanbul’a kadar yürüyenler. Daha iki gün evvel HDP yöneticileriyle buluşup yerel seçimlerde ortak planlar yapmaya başlayanlar, HDP ile birlikte yerel yönetimler kurmak için çalışmaların içine girenler… HDP-CHP-İYİ Parti ittifakı; işte federasyon oradan çıkar, AKP’den çıkmaz. Federasyon planı içinde olanlar kimler? CHP, HDP ve İYİ Parti. Çok açık. İYİ Parti “Ben onlarla yan yana gelmem” diyor ama CHP ile ittifak yaparak HDP ile beraber hareket ediyor. Yani CHP üzerinden HDP ile İYİ Parti de ittifak kuruyor.
Yalnızca bu kadar mı? Çin düşmanlığı, Suriyeli düşmanlığı, Arap düşmanlığı… Başka düşmanlık yok. İYİ Parti’de hiç Amerika’ya karşı bir tavır yok. Bunlar Amerikan planı içindeler. Niçin Çin düşmanı? Türkiye, Amerika’ya teslim olsun; Türkiye ile Çin’in arası iyi olmasın diye. Niçin Arap ve Suriye düşmanı? Türkiye, Arap ülkeleriyle ve komşularıyla birleşmesin ve Amerika’ya direnemesin diye. Niçin Rusya ve İran düşmanlığı? Hem CHP’de hem İYİ Parti’de var bu. Hatta İran’ı bölme senaryoları; Rusya’nın, İran’ın, Suriye’nin yöneticileri hakkında “diktatördür” diye yazılar yazmak, ilanlar vermek… Hepsi Türkiye’yi ittifaklarından koparmak ve sonuç itibarıyla Amerika’nın Türkiye’yi bölme planlarına hizmet etmek içindir. Bunları açık açık konuşacağız.
Bakın, biz HDP ile CHP ittifak yapıyor dediğimiz zaman CHP içinde muazzam bir infial oluyor. Ben bu infiali çok güzel buluyorum. “Olmaz” diyorlar, “Yapamaz” diyorlar. İşte yapıyorlar, maalesef yapıyorlar. Bunu nasıl önleyeceğiz? Bunun üzerine basarak, bunları anlatarak ve kavratarak.
Peki, şimdi Cumhuriyet Halk Partisi’nin HDP ile görüşmeleri… “Görüşme” falan değil; şu anda ittifakı yapmış durumdalar. Yani görüşmüşler, anlaşmışlar. Her yerde görüyoruz. Daha iki gün önce Sayın Gürsel Tekin çıktı, Ulusal Kanal’da HDP ile ittifaktan yana olduklarını ve yapacaklarını söyledi. İstanbul İl Başkanı Canan Hanım, HDP ile ittifak yapmayı açıkça savunuyor. CHP yönetimi açıkça HDP ile ittifakı savunuyor. Ankara’dan İstanbul’a bunun için yürüdüler. “Hapishanelerin kapısını açacağız, içeriden çıkartacağız” diyerek PKK’lılara karşı açıkça tavır alıyorlar. İşte Cumhuriyet gazetesi, Selahattin Demirtaş’a çarşaf gibi tam sayfa ayırıyor. Oralarda hep HDP ile CHP ittifakını görüyoruz ve o işin içinde İYİ Parti de var. PKK, HDP, CHP, İYİ Parti ittifakı gözlerimizin önünde.
Kurulma şansı var mı? Taban kabul eder mi bunu? Kabul etmemesi için konuşuyoruz. Ben sussam ne olur? Daha önce de söyledik; “Tabana bonzai içiriyorlar” dedik. Tabana bunu kabul ettirmek için ne yaptılar? Ankara’dan İstanbul’a kadar yürüdüler. PKK’yı kollarına aldılar, FETÖ’yü öbür kollarına aldılar. O yürüyüşe katılan yurtsever insanlara dedik ki: “Size bonzai içiriyorlar, sizi PKK ile beraber yürümeye, FETÖ ile beraber yürümeye alıştırıyorlar, uyuşturuyorlar.” Tepki gösterdiler. O da güzel bir şey; tepki göstersinler ki kabul etmedikleri anlaşılsın.
İki hatıramı anlatayım: Muğla’nın Mumcular kasabasında bir kahvede toplandık, konuşuyoruz. CHP’nin yöneticileri de geldi. Onlara “CHP kesinlikle HDP ile ittifak yapmayacaktır” dediklerinde “Çok güzel, yapmasın, beraber yapalım” dedim. Sonra, “Eğer CHP HDP ile ittifak yaparsa istifa edecek misiniz?” diye sordum. “Evet, istifa ederiz” dediler. Buradan Mumcular’ın CHP yöneticilerine tekrar soruyorum: HDP ile CHP ittifak yaptığı zaman istifa edecek misiniz? Ben, Vatan Partisi böyle bir şey yapsa istifa ederim. Geçen hafta Mersin’de üreticiler kurultayında da bir CHP’li ayağa fırlayıp aynı tepkiyi verdi. Ona da şunu söyledim: “Ben buradan ilan ediyorum, Vatan Partisi HDP ile hiçbir şekilde aynı safta ittifak yapmayacaktır ve HDP ile ittifak edenlerle de beraber olmayacaktır. Siz de CHP’den istifa edecek misiniz?” Salonu terk ettiler. Bunu memnuniyetle karşıladım çünkü demek ki CHP tabanında HDP ile ittifakı vatanseverliklerinden dolayı içine sindiremeyen, bunu duyduğunda çıldıran insanlar var.
Yerel seçime gelecek olursak; yerel seçim takvimi başladı. Daha çok “2 artı 2” mantığıyla, yani “Şununla şunu bir araya getirirsek seçimi kazanırız” gibi matematiksel bir denklem üzerinden konuşuluyor. Oysa yerel seçimlerde projeler, belediyeler ve kent insanının beklentileri tartışılmalı.
Türkiye çetin bir karar dönemine girdi. Bu karar yerel değil, ulusal ve milli hatta uluslararası bir düzlemde yaşanıyor. Türk Akımı projesi yapılıyor; Türkiye, Rusya ve Almanya birbirine bağlanıyor. Ege’de, Akdeniz’de Amerika, Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Türkiye’yi hedef alan manevralar yapıyor. Güneyimizde Amerika piyonlarını (PKK, IŞİD, DAEŞ) mevzilendirmiş. Ekonomide ise iflaslar ve konkordatolar yaşanıyor. İş yerleri kapanıyor, yüz binlerce işçi işten atılıyor.
Böylesi bir ortamda belediyeler ne yapıyor? Bakıyorsunuz, her yağmurda Edirne ve Bodrum suyun altında. Vatandaş evine balkondan giriyor, kepçeyle ekmek alıyor. Nerede belediyecilik? Kanalizasyon sistemini adam gibi yapsalar o sular akar gider. Ama belediyecilik gösterişe ve ranta yönelik olduğu için dere yatakları bozuluyor, altyapı ihmal ediliyor. Edirne’yi de Bodrum’u da yıllardır CHP yönetiyor. Türkiye’nin vitrini olan Bodrum’da turistler caddelerde mi yüzecek? Belediyecilik hizmeti buysa, alkışlıyorum! Bu belediyecilik iflas etmiştir; hatta iflas etmekten öte, boğulmuştur.
Vatan Partisi olarak belediyecilik anlayışımız kamuculuktur. Belediye, imece ve el birliğidir. Atatürk’ün belediyecilik anlayışında belediye, halka hizmet eden; yolunu, kültürünü, spor tesisini, tiyatrosunu yapan bir kurumdur. Belediyeyi şirketleştiren ve ranta açan bu anlayış terk edilmelidir. Deprem gerçeği karşısında bile, patates tarlası olması gereken yerlere sanayi kuran bir anlayışla yönetiliyoruz. Belediyecilik sadece seçimi kazanmak değil, planlı ve kamu yararını gözeten bir yönetim anlayışıdır. İzmit bir sanayi merkezi olarak planlanmamıştı. İstanbul; Atatürk zamanında iki buçuk milyonluk bir kent, uluslararası bir ticaret ve kültür merkezi olarak planlanmıştı. Ama şimdi ne yaptık? İstanbul’u azman bir kent haline getirdik, yığdık. İstanbul’u adeta deprem için bir yem durumuna getirdik. Bunların hepsi plansızlıktan kaynaklanıyor.
İkincisi, “neoliberal” diye adlandırılan, kapitalist yapısı bile tam oturmamış; dünya kapitalizmine ve emperyalizmine bir yerden eklemlenmiş bir ekonomi anlayışı var. Sonuç ne oluyor? Limanlara, yakın kentlere ve düz alanlara sanayi kurmak. Halbuki sanayi kıraç araziye kurulmalı; tarım arazilerini mahvetmemelisin. Taşlık, kayalık yerlerde sanayi yapıp verimli ovaları tarıma bırakmalısın. Bu temel bakış açısından yoksun iktidarlar döneminde, belediyeciliği reddeden anlayışlar ve köylerdeki belediyeleri ortadan kaldıran yeni yerel yönetim kanunlarıyla kamu hizmeti yok edildi. Halbuki belediyeciliğin özü kamuculuktur. Ancak bizde belediyecilik; rant paylaştıran, özelci ve bir avuç rantçıyı besleyen bir faaliyet haline getirildi.
Vatan Partisi’nin adayları açıklanmaya başladı. Vatan Partisi ne yapacak? Tekrar kamucu belediyeciliği getirecek, rantları kaldıracak, kentlerde vurguna izin vermeyecek ve belediyeyi tekrar kamu hizmeti yapan bir kurum haline getirecek. Belediye, rantları paylaştıran veya özel şirketleri besleyen bir yer değil, bizzat kamu hizmeti yürüten planlı bir kurum olmalıdır.
Televizyonlarda Ankara ve İstanbul için aday isimleri tartışılıyor. “Kimler rantı paylaşacak?” diye konuşuluyor. İttifak görüşmelerinde “Rantı nasıl paylaşırız?” hesabı yapılıyor. Çünkü belediyelerde milyarlara varan rantlar var. Peki, bu sel baskınlarını, iflas eden altyapıyı veya “Böyle belediyecilik olur mu?” sorusunu kimse soruyor mu? Hayır. Çözüm; kamucu, plancı ve devletçi bir belediye anlayışındadır. Biz Edirne’yi, Bodrum’u, Ankara’yı, İstanbul’u selden kurtaracak, altyapısını yapacak, her mahallesinde spor salonu, kültür sarayı, tiyatrosu olan, insanların mutlu yaşadığı kentler hedefliyoruz.
İttifak konusuna gelince; Vatan Partisi Başkanlık Kurulu kararını almıştır. HDP, PKK ve FETÖ ile hiçbir şekilde yan yana gelmeyeceğiz. Bu yapılarla ittifak yapmak vatana ihanettir. Ancak bunun dışında, kamucu bir program temelinde, halka hizmet eden belediyecilik anlayışını benimseyenlerle ittifaklar yapabiliriz. HDP ve PKK ile birlikte belediye kurmak, Türkiye’ye felaket getirmek, tekrar dış güçlere kapı aralamak demektir. Buna hiçbir şekilde izin vermeyeceğiz.
Adaylarımızdan bir örnek vermek gerekirse; Kadıköy adayımız dünyaca ünlü plastik ve rekonstrüktif cerrah Doktor Tuğrul Kihtir. Kendisi 16 yıl Amerika’da çalışmış, aynı zamanda Anadolu tarihi üzerine kitaplar yazmış büyük bir entelektüeldir. Kadıköy’ü estetik bir çehreye kavuşturacak, hak ettiği güzel manzaraya ulaştıracak donanıma sahiptir. Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında iddialı adaylarımızı bir bir açıklıyoruz.
Ekonomi konusuna gelince; TÜFE oranlarındaki düşüş veya dövizdeki geçici dengelenmeler kalıcı bir iyileşme değildir. Türkiye ekonomisi 1980’lerden beri üreticiyi suçlayan, tarımı ve kamu iktisadi teşebbüslerini tasfiye eden bir süreçle buraya geldi. Şimdi ise elinde 2 milyon 200 bin adet içi boş konut stoku olan, plansız bir ekonomi var. 600 milyar liralık kaynak, üretime değil, boş duvarlara gömülmüş durumda. Bu kaynakla iplik, otomobil veya teknoloji fabrikaları kurulabilirdi. Türkiye, bir üretim devrimiyle; yani köylüyü, çiftçiyi destekleyen ve kamu iktisadi teşebbüslerini canlandıran, planlı bir ekonomiyle düze çıkabilir.
AK Parti bunu yapabilir mi? Yapamaz. Çünkü arkasında sıcak para komisyoncularından, faizcilerden ve rantçılardan oluşan bir sınıfsal temel var. Kendi oluşturduğu bu yağmacı bünye ile üretim ekonomisini kurması mümkün değildir. Çözüm; kamucu, üreten ve devletçi bir Türkiye’yi inşa etmekten geçmektedir. Zaten eğer üretim ekonomisine yönelik bir iş yapabilecek olsaydı… bu AK Parti 2 milyon 200 bin tane boş konut yapar mıydı? Yani bakın, bunu çocuk yapmaz. 2 milyon 200 bin tane boş konut yapıyorsunuz, içinde insan oturmuyor. Türkiye’nin kaynaklarını ne yapıyorsunuz? Bütün o duvarlarda kullanılan tuğlasını, çimentosunu, elektrik malzemesini, fayansını, parkesini, kiremidini; hepsini ne yapıyorsunuz? Bunları fabrikada üretiyor ve götürüp siz AK Parti olarak çöpe atıyorsunuz. Buradan üretim ekonomisi çıkar mı?
Ama seçenek nedir? Sademir üretirsin, kömürünü Zonguldak’ın altından çıkarırsın, kendi pamuğunu üretirsin, hayvancılığa yatırım yaparsın. Kars’ta, Ardahan’da, Iğdır’da, Anadolu’nun otlaklarında, meralarında koyunlar, inekler otlar. Atatürk zamanında, bakın şimdi rakamlar veriyorum; 1930’lu yıllarda Türkiye’de her insana üç koyun düşüyordu. Yani insan nüfusunun üç katı koyun nüfusu vardı. Bugün ise her insana 1/3 koyun düşüyor. Demek ki Türkiye’deki hayvan sayısı, insan sayısına göre 9 kat küçülmüş. Demek ki hayvancılığımız 1930’ların Atatürk ekonomisine göre 9 kat gerilemiş. O zaman ne oluyor? Eskiden buradan kamyonlarla Irak’a, Suriye’ye canlı hayvan giderdi; şimdi ta Güney Amerika’dan bufalolar, inekler, danalar gemilerle Türkiye’ye getiriliyor. Neden? Çünkü Türkiye’nin kaynakları planlı bir şekilde üretime yönlendirilmemiş.
Türkiye’yi biraz özetledik, biraz da dünyadaki ekonomik gelişmelere bakalım. İki veri sunacağım ve onun üzerinden bir soru yönelteceğim. Hafta sonu Çin ve Amerika devlet başkanları, iki ülke arasında 90 gün boyunca gümrük vergisi getirilmemesi konusunda bir uzlaşı sağladı. Bir diğer gelişme de şu: Katar, geçen günlerde OPEC’ten (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) ayrılacağını açıkladı.
Dünyada nasıl bir gelişme var? Bunu Amerika’nın geri adım atması olarak mı, yoksa gelişen ülkelerin kazanımı olarak mı yorumlamak lazım? Amerika, Çin mallarının dünya piyasalarına ve kendi piyasasına hızla yayılması karşısında gümrükleri yükselterek Çin’e ve Almanya’ya karşı bir ticaret savaşı başlatmıştı. Şimdi bu 90 günlük ateşkes, savaşı başlatan taraf olan Amerika’nın bir mola dönemini kabul etmesi, yani bir anlamda geri adım atması demektir.
Diğeri ise daha ilginç. OPEC, Suudi Arabistan’ın kontrolünde olan bir örgüt. Buradan Katar çıkıyor. Katar’ın bunu İran’la konuşmadan yapmasına hiçbir olasılık tanımıyorum; büyük ihtimalle İran’ın onayıyla bu adımı attı. Bu aslında Suudi Arabistan’a karşı bir meydan okumanın başlangıcı. Bir süre sonra İran da OPEC’ten çıkarsa şaşırmayın. Bu durum, Amerikan hegemonyasının petrol alanında da sarsılmaya başladığını ve Suudi Arabistan’ın eski petrol lideri konumunun sallandığını gösteriyor. Her iki gelişmede de Amerika gerileyen taraftır. Doların hakimiyeti şu anda dünyada yıkılıyor; dolar saltanatıyla birlikte Amerika’nın üstünlüğü de dünya çapında son buluyor. Dünya, umulmadık ve ani gelişmelere yol açabilecek tarihi, kritik bir sürece girdi.
Türkiye’nin Katar’ın bu kararında bir rolü olabilir mi? Olabilir. Katar bu kararı büyük ihtimalle İran ve Türkiye gibi beraber hareket ettiği ülkelere danışarak almıştır.
Bir diğer konu Fransa. Orada da ekonomik sarsıntılar var ve yoğun işçi eylemleri sürüyor. Orada solcularla “sağcı” diye suçlanan milliyetçiler beraber mücadele ediyorlar. Bu da “sağcı” suçlamasının ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. Bugün Fransa’da Le Pen’in milliyetçileri ile Fransız solcuları, Macron yönetimine ve akaryakıt fiyatlarına karşı birlikte hareket ediyorlar. Bu, çiftçilerin ve orta sınıfın dahil olduğu bir halk hareketidir. Amerika Birleşik Devletleri de Avrupa ile olan rekabetinde, Avrupa’nın zaaflarını büyütmek ve direncini kırmak amacıyla bu hareketleri yönlendirmek isteyecektir. Ancak hiçbir dış güç, Fransa’daki gibi yüz binlerce insanı kendiliğinden harekete geçiremez. Eğer bir zemin varsa ve halk harekete geçmişse, herkes kendi açısından onu yönlendirmeye çalışır.
Buradan Türk Akımı’na bağlayalım. Amerika Dışişleri Bakanlığı ile Ukrayna arasında bir antlaşma yapıldı ve bu antlaşmada Türk Akımı’nın Türkiye’den Avrupa’ya gidişini durduracaklarını açıkça ilan ettiler. Aynı şekilde Kuzey Akımı’nı da durduracaklarını belirttiler. Bu, Türkiye’ye karşı bir savaş ilanı gibidir; hem ekonomisine hem de güvenliğine yönelik bir tehdittir. Vatan Partisi olarak bunu açıkladık, Rus resmi haber ajansları ve Türkiye’deki Rus Büyükelçiliği de konuyu gündeme getirdi. Ancak ne iktidar ne de muhalefet kanadından bu duruma karşı bir tavır gördük. Yarın (salı günü) bakalım hangi sataşmaları dinleyeceğiz ama Türkiye için hayati önemde olan bu projeye karşı açıkça bir antlaşma yapılmış durumda. Vatan Partisi dışında hiçbir yerde bir duyarlılık görmedik. “Yerli ve milli” olduğunu söyleyenlerin Türkiye’nin menfaatlerini savunmasını bekliyoruz.
Bugün Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Tümamiral Soner Polat, denizlerimizdeki durumla ilgili çok önemli bir açıklama yaptı. Türkiye’nin hem Karadeniz’de, hem Ege’de hem de Akdeniz’de bir deniz kuşatmasıyla karşı karşıya olduğunu vurguladı. “Kuşatma” sözcüğünü tam olarak doğru bulmuyorum çünkü Güney’de Irak, Suriye ve İran gibi dost ülkeler var. Yukarıda da Rusya var. Ancak Amerika ve İsrail tarafından destroyerler ve denizaltılarla bir tehdit oluşturulduğu ortada. Türkiye’nin buna karşı öz güçleriyle koyacağı tavrın yanı sıra, bölge ülkeleriyle ittifaklar kurması gerekiyor. Türkiye maalesef Sisi’ye ve Suriye yönetimine hücum ederek onları düşmanın yanına itiyor. Oysa Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır ile beraber olmak zorundayız.
Önümüzde bir dizi “Ekonomik Krizden Çıkış Yolu” kurultayı takvimi var. 6 Aralık’ta Manisa’da, 7 Aralık’ta Denizli’de, ardından Honaz, Kumluca ve Gazipaşa’da üreticilerimizle, sanayicilerimizle ve kooperatif başkanlarımızla buluşacağız. Çiftçilerimizin, işçilerimizin ve sanayicilerimizin sorunlarını ele alıp çözüm yollarını konuşacağız. Tüm halkımızı bu kurultaylara bekliyoruz. Pazar günü saat 13.00’te Gazipaşa Kültür Merkezi’ndeyiz. Üreticilerimizi ve halkımızı bu toplantılara davet ediyoruz. Toplantılarımız herkese açık. Sadece Vatan Partisi üyeleri mi geliyor? Hayır, herkes konuşuyor. Zaten katılanlar; AK Parti, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, İYİ Parti gibi çeşitli partilerden vatandaşlarımız; hatta partisiz vatandaşlarımız. Geçen hafta Bursa, Mersin ve Adana’daydık. Şimdi Ege’den başlayıp Akdeniz’e kadar uzanan bir seyahat programımız var. Kayseri, Yozgat ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinde kurultaylarımız devam edecek. Buralarda çok zengin tartışmalar oluyor; ben şahsen çok şey öğreniyorum. Halkın sorunlarını ve çözümlerini sahanın içinden; işçinin, çiftçinin, üreticinin, esnafın, tüccar ve sanayicilerimizin içinden gelen fikirlerle geliştiriyoruz. Türkiye’mizin üretim devrimi programını bu zemine oturtuyoruz.
İzleyici sorularına geçmek istiyorum. Biraz geç kaldık, izleyicilerimiz kusurumuza bakmasın. İstanbul’dan İlteliş Kağan, “Ben ülkücüyüm. AKP-MHP ittifakını nasıl yorumlamalıyız? Bu ittifak Türk milliyetçiliğini yok etmek için kurulmuş bir tezgah mı?” diye soruyor. Niçin böyle olsun? Öncelikle niçin beraber olduklarına bakmak lazım. AK Parti ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk milliyetçiliğini yok etmek için bir araya geldiklerini söyleyebileceğimiz bir işaret görmüyoruz. Daha çok PKK’ya ve ABD’nin dayatmalarına karşı beraber oldukları görülüyor. Bunu olumsuz karşılamak ve Türk milliyetçiliğini bitirmek olarak nitelemek, şu anki gerçeklerle bağdaşmaz.
Ancak bazı sorunlar yok değil. Örneğin Suriye ve Mısır ile ittifak konusunda netlik tam olarak sağlanamadı. Yahut Milliyetçi Hareket Partisi’nin zaman zaman Halep, Kerkük, Musul gibi bölgeleri veya İran’ın bazı kısımlarını alma gibi Türkiye’yi müttefikleriyle karşı karşıya getirecek program açıklamaları oluyor. Bunlar milliyetçiliği zedeler. Çünkü Halep’i, Kerkük’ü veya Tebriz’i almaya kalkarsanız, Türkiye’nin bağımsızlığını birlikte savunmanız gereken İran, Irak ve Suriye gibi ülkeleri hedef almış olursunuz.
Ankara’dan Mehmet Dündar, Cumhurbaşkanı’nın Ergenekon davası için “Ben bu işin savcısıyım” dediğini hatırlatarak, “Ne değişti?” diye soruyor. Değişen şu: Cumhurbaşkanı 2014 yılından beri FETÖ-Gladyosu’nun üzerine yürüdü ve FETÖ darbesiyle savaştı. Bizleri hapse atan o yapıyı hapse gönderen Türk yargısının yanında yer aldı.
Aydın’dan Zeki Gürsoy, “Ergenekon tuzağının altından kahramanlar taş gibi çıktı” değerlendirmesini yapıyor ve “Tuzağı kuranlar, sıra kendilerine geldiğinde yaptıklarının altında nasıl kalkacak?” diye soruyor. Zaten altında kaldılar, şu an hepsi hapisteler. Kumpası kuran FETÖ hakimleri, emniyet müdürleri, polis şefleri ve askerleri artık hapishanelerde. Devlet kurumlarından 100 bini aşkın FETÖ bağlantılı kişi tasfiye edildi.
Tunceli’den Niyazi Turmuş, yerel seçimlerde ne vaat ettiğimizi soruyor. Sayın Turmuş, kamu hizmeti vaat ediyoruz. Emekçiyle ve halkla birlikte olmak; altyapı sorunlarını çözmek; suların altında kalmayan kentler, sanat, kültür, eğitim ve insanca yaşanabilir bir çevre oluşturmak temel hedefimiz. Belediyeleri rant kaynağı olmaktan çıkarıp halk meclisleriyle yönetilen merkezler haline getireceğiz.
İstanbul’dan Sabahat Arslan, “Türkiye gemisinde olan kuvvetlerle ilkeli güç birliği yapabilir miyiz?” diye soruyor. Tabii ki yapılabilir. Türkiye gemisinde 80 küsur milyon insanımız var. Biz, bütün partilerin bu gemide bir arada olmasını sağlayacak siyasetler izliyoruz. Herkesi Türkiye cephesinde tutmak Vatan Partisi’nin görevidir.
Ankara’dan Mustafa Şen, emeklilikte yaşa takılanlar sorununu soruyor. Türkiye’de maalesef “mezarda emeklilik” gibi bir gerçekle karşı karşıyayız. İnsan ömrüne uygun çözümler üretmeliyiz. Aynı zamanda emeklilerin milletin sırtında bir yük olmaması için, eli tutan, ayağı çalışan herkesin üretim faaliyetine katılması gerektiğini savunuyoruz.
Asgari ücret görüşmeleri başlıyor. Enflasyon karşısında asgari ücretin ezdirilmemesi şarttır. Türk-İş Genel Başkanı Sayın Ergün Atalay’ın hükümetle bu konuda kararlı bir mücadele yürüteceğine inanıyoruz. Sendikalarımızla birlikte bu sürecin takipçisiyiz. Enflasyonun altında kalmayan, gerçekçi bir rakam belirlenmelidir.
Türkiye Gençlik Birliği’nin (TGB) çıkardığı “Kırmızı Beyaz” dergisinin “Tam Bağımsız Türkiye – 68 Özel Sayısı”nı tüm gençlerimize öneriyorum. Türkiye çetin bir döneme girdi; bu dönemden büyük kararlar ve büyük çözümlerle çıkacağız. Ergenekon’dan kayaları yararak çıkan bir milletin evlatlarıyız. Bugün o destanın partisi Vatan Partisi’dir. Birleşen ve üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

