Çıkış Yolu • 10.12.2018

Çıkış Yolu • 10.12.2018

Bu geçmişteki yer, bu geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin altı açık duruyor. Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Gölgedeki bir yangın, bırak takılıyor. Türkiye’yi dinleyenler, bir üretenler üretecek. Yeniden üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. İki haftadır yoktuk ama bu arada devamlı konu Sayın Doğu Perinçek’te; Ege’de ve Akdeniz’de uzun bir seyahatten… Daha doğrusu yoğunlaştırılmış bir seyahatten yeni geldiler. Ayaklarının tozuyla… Hoş geldiniz diyelim efendim.

“Hoş bulduk. Ceketinizi bile giymeye vakit bulamamışsınız.”

“Sizin talimatınıza göre hareket ediyoruz.”

“Estağfurullah efendim. Bazen böyle ‘ceketsiz çık’ diyorsunuz, biz de öyle…”

“Bence de iyi, hiçbir sakıncası yok. Nasıl olsa seferiysiniz. Ben sizin son birkaç haftadır Akdeniz-Ege ağırlıklı toplantılarınızda bir fark görüyorum. Eskiden Marmara, Trakya ağırlıklıydı.”

“Doğru. Adana, Mersin… O da Akdeniz sayılır. Üretici havzaları diyelim. Endüstriyel üretim yapan, sanayi ve tarım üretimi yapan merkezler. Merkezlerde toplantılar yapıyoruz.”

“Türkiye seçime gidiyor. Herkes seçimi konuşuyor. Bütün partiler seçim hazırlığı yapıyor. Siz ise sanki bunları kapatmışsınız gibi bir haldesiniz ve bölgelerde toplantılar yapıp duruyorsunuz. Bu planlı bir şey mi yoksa öyle mi denk geldi?”

“Planlı. Seçim bu. Neyin seçimini yapacağız? Rantları kime paylaştıracağız, bunun mu seçimini yapacağız yoksa…?”

“Bu hafta, geçen hafta neredeydiniz?”

“Geçen hafta Manisa’dan başladık. Oradan Denizli’ye geçtik. Denizli’den Honaz ilçesine, Honaz’dan Antalya’nın Kumluca ilçesine indik. Yani Akdeniz sahili… Antalya’nın en batısında Finike; Finike’den bir evvel Kumluca. Kumluca’da üretici kurultayı yaptık. Ondan sonra Antalya’ya geldik, arkasından Gazipaşa’ya geçtik. Alanya’dan sonra da İstanbul.”

“Kaç toplantı yaptınız?”

“Manisa 1, Denizli 2, Honaz 3, Kumluca 4, Gazipaşa 5, Antalya 6.”

“Kaç günde? Dört günde mi?”

“Evet. Antalya’daki iki güne üç-dört toplantı sığdırdık. Bunların hepsi üretici kurultaylarıydı. Çünkü Türkiye’nin çıkış yolu üreticilerin hükümet olmasında, üretimin baş tacı olmasında. Sloganımız bu: ‘Üretici Baş Tacı.’ 1980’lerden bu yana kambur ilan edilen, Türkiye’nin sırtında yük olarak görülen, suçlanan üreticiyi baş tacı yapmak için İskender Doğan kardeşimin, arkadaşımın o ‘baş tacı’ lafını oradan aldık.

Sadece ben değil, hafta sonunda Çağdaş Cengiz de Milas’ta ve Köyceğiz’deydi. Arkadaşlarımız sürekli Trakya, Ege ve Akdeniz’de üretici kurultayları yapıyor. Genel olarak üreticilerin Türkiye’yi kurtaracağı, bir üretim devrimiyle çıkış yolu bulacağı, içinde bulunduğu boşluktan kurtulacağı ve vatanın bütünlüğünü sağlayacağı bir sürece girdik. Putları kıracağız. Neoliberal putları, Türkiye’ye dayatılan Amerikan programı o putları kıracağız ve üreticilerin milli hükümetini kuracağız.”

“Ben her toplantınızdan sonra size şu soruyu sormak istiyorum, bunu da klasik haline getirelim: Yeni öğrendiğiniz üç şey nedir? Ne anlattınız diye sormuyorum, ne öğrendiniz?”

“Öğrendiğimi söylüyorum. Örneğin dün Gazipaşa’da üreticiler kurultayındaydık. Gazipaşa çiftçileri çıktı gümbür gümbür konuştu. Çok önemli bir çiftçi arkadaşımız şunu söyledi: ‘Hükümet bizden mazottan, tarım ilacından, gübreden vergi almasın; üretelim, üretimden vergi alsın.’ Yani mazot ve tarım ilacı pahalı olmasın, faizler yüksek olmasın ki üretimi yapalım. Çok akıllı bir çözüm.

İkincisi, ‘Tarım ilacı doğaya zararlı diye gelip bize ceza kesiyorlar. E peki, niye ithal ediyorsun? Zararlı olan ilacı ithal etme!’ dedi. Hakikaten çok doğru. İlaç bayisine geliyorlar, ‘Sen bu ilacı satamazsın’ diyorlar. Peki, ithal ederken haberin yok mu bu ilacın zararlı olduğundan? İthal etme, benden de cezayı kesme. Gazipaşa’da öğrendiğimiz iki önemli konu bu.”

“Elektrikle ilgili de büyük şikayetler var, değil mi?”

“Mardin’de de, Urfa’da da, bütün Türkiye’de TEDAŞ’tan olağanüstü şikayetler var. ’64 bin lira fatura geliyor, ben bunu nasıl öderim?’ diyorlar. Pazarlıkla 40 bine iniyor. Bu da garip bir şey. Eskiden kamu hizmetiyken böyle şikayetler yoktu. Şimdi özelleştirilen dağıtım alanlarında elektrik kesiliyor, ürün sulanamıyor, faturalar yüksek.”

“Salondaki katılımcıların yelpazesi nasıl? Mesela AK Partililer, Milliyetçiler geliyor mu?”

“Geliyor. Mesela Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı AK Partili, geliyor. Komisyoncular Derneği Başkanı AK Partili, geliyor. Çok güzel diyaloglar kuruyoruz. Üreticiler arasında bir milli beraberlik, vatan bütünlüğü ve teröre karşı bir beraberlik olduğunu görüyoruz. CHP’lilerden de, MHP’den de geliyorlar.”

“Eski sosyalist çevrelerin aydınları geliyor mu?”

“Onların çoğu artık CHP’li olarak geliyor. Eski sosyalist gruplar silindi, şahıslar kaldı. Onların bir kısmı CHP’li oldu, bir kısmı örgütsüz, onlar geliyor.”

“İstanbul’da, Ankara’da yaptığınız toplantılar ile oradaki kaygıları kıyaslarsanız ne söylersiniz?”

“Üreticilerin olduğu toplantılarda kimse bana ‘Tayyip Erdoğan ile niye birliktesiniz?’ diye sormuyor. Orada sorulan sorular; Türkiye bu ekonomi batağından nasıl çıkacak, Vatan Partisi’nin çözümü nedir, terör nasıl bitirilecek? Dikkatler burada. Hayatın içinde, üretici… Üretim devriminin gelmekte olduğunu görüyoruz.”

“Peki, bu hükümet olmalı konusundaki vurgunuza nasıl bir ses alıyorsunuz?”

“Çok iyi. ‘Putları kıralım’ diyoruz. Put nedir? Amerika’nın bize dayattığı, ‘üretici kamburdur’ felsefesiyle inşa edilmiş ekonomi programlarıdır. ‘Ucuz olsun dışarıdan alalım’, ‘İçerideki geri teknolojiyi durduralım’, ‘Dışarıdan yüksek teknolojiyle üretilen malları alalım’ gibi neoliberal politikalar Türkiye’ye putlar dayattı. Hazreti Ömer’in çok güzel bir sözü var: ‘İnsan aç kaldığı zaman putunu yer.’ Türkiye büyük ekonomik zorluklar içine girdi ve şimdi o putlarını yiyecek.”

“Bu toplantıları üç sene önce yapsaydınız bu kadar yankı bulur muydunuz?”

“Bulamazdık ama şimdi herkes yanmış durumda. En çok duyduğumuz söz: ‘Böyle gitmez.’ Bu iş yürümez. Büyük iflaslar peş peşe geliyor. Sadece çiftçilerimiz değil, iş adamları da ‘böyle gitmez’ diyor. Önümüzdeki dönemde bunun siyasal tercihlere yansıyacağını göreceğiz.”

“Kadın üreticiler de katılıyor mu?”

“Tabii tabii, çok etkili konuşmalar yapıyorlar. Bir kadının konuşması aklımdan gitmiyor; ‘Hanımefendiler pazarda domates fiyatları niye yüksek diye bağırıyorlar. Ben kaç liradan satıyorum, ellerime bakın. Niye bizi suçluyorsunuz?’ diyerek üretime vurgu yapan çok anlamlı konuşmalar yapıyorlar.”

“Büyüme rakamları açıklandı, Türkiye 1.6 büyümüş…”

“Dolar fiyatının yükselmesi üretime yansıdığı zaman esas kriz o zaman başlıyor. Yüksek maliyetle girdi alıyorsunuz, maliyetler yükseliyor, iflaslar başlıyor, işçiler atılıyor. Bunun sonuçlarının istatistiklere yansıması 3-5 ay alıyor. Hatta tarım açısından bakarsanız gelecek sezona yansıyacak. Dünya dönmeye devam ediyor. Üç-altı ay sonra bambaşka bir tabloyla karşılaşacağız.” Fabrika kapatmak ne demek? Üretim yapmamak demek. Peki, bu durum rakamlara ne zaman yansıyacak? Altı ay, sekiz ay veya bir sene sonra yansımaya başlayacak. İşsiz kalan o insanların çektikleri sıkıntıları ne zaman göreceğiz? Önümüzdeki dönemde göreceğiz. Dolar fiyatı yükselirken, inerken o insanlar henüz sokağa atılmamıştı; gelişmeleri gazetelerden izliyorlardı. Ancak şunu söyleyeyim; sermaye sahipleri, fabrika sahipleri ve küçük-orta boy sanayiciler, yaklaşan krizin derinliğini ve yaratacağı tahrip edici sonuçları çok iyi görüyorlar.

(Kısa bir ara veriyoruz.)

Sevgili izleyiciler, kısa bir aradan sonra tekrar birlikteyiz. Çıkış Yolu programımız devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Ekonomik krizi konuşuyorduk. Krizin artık geçmişin değil, geleceğin gündemi olduğunu söylüyordunuz. Ayrıca durumun en iyi tahlilini yapan kesimlerin başında iş çevrelerinin geldiğini belirttiniz.

Şu anda durumu en net görenler fabrika sahipleri, sermaye sahipleri, küçük-orta boy sanayiciler ve tabii ki çiftçilerdir. Çünkü onlar iflasla karşı karşıya. İşçi veya memur, ne de olsa bir ücret alıyor, evine ekmek götürüyor. İşçilerin veya memurların durumunun iyi olduğunu mu söyleyeceğiz? Lütfen, biz gerçeği saptıyoruz. İş adamı için durum böyle değil; onlar için tam bir iflas süreci var. İşçi asgari ücretle de olsa evine ekmek götürürken zeytinini, peynirini azaltıyor, başka yerden kısıyor. Ancak iş adamlarının önemli bir kısmı doğrudan iflasla, yani ekmek teknesini ve her şeyini kaybetmekle yüz yüze. Bir bakıma işçi durumuna, mülksüz duruma düşüyorlar. Milyonlarca liralık sermayesi, fabrikası olan biri ceketini alıp o fabrikadan çıkmak zorunda kalıyor. Bu krizde onlara yönelen tehdit çok ağır ve bunu çok esaslı bir şekilde yaşıyorlar.

Mesela, işten atılan bir insan kolay kolay intihar etmiyor benim gördüğüm kadarıyla ama fabrikasını veya iş yerini kaybedenler arasında intihar vakaları oldukça fazla. Onlarla konuştuğum zaman feryadın ne kadar yüksek olduğunu görüyorum. “Ne yapayım?” diyorlar. Zincirleme bir süreç bu; borçluyum, ödeyemiyorum, iş yerimi kapatacağım, işçileri çıkartmak zorundayım ama çıkartamıyorum. Borcumu ödeyemediğim için başkası da ödeyemiyor. Alacaklarımı toplayamadığım için bu duruma düştüm. Yani piyasada alacaklarını toplayamayan, bu yüzden çarkı çeviremeyen ve üretimi sürdüremeyen bir işveren kesimi var.

Peki, çıkış yolunu nerede görüyorlar? Çıkış yolu üretim. Bunu çok net görüyorlar. Bu borç batağından birtakım piyasa oyunlarıyla veya Amerika’dan borçlanarak çıkma şansları yok. Tek bir çare var: Türkiye’nin üretimi artıran bir yola girmesi ve buna odaklanması. Bu yüzden çok daha geniş ufuklu bakıyorlar.

İzmir’de bugün bir grev başladı; İZBAN grevi. Demiryolu-İş Sendikası başlattı. Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’ın sendikası bildiğim kadarıyla. Aslında işçinin talebi ile işverenin teklifi arasında çok büyük bir makas yok. En son masadaki resmi görüşmede sendika %28 istemiş, işveren %19,43’te kalmış. Resmi enflasyon rakamı kadar bile verseler aslında grev olmayabilirdi. Neden böyle yaptılar, bilmiyorum. CHP’den de bugün asgari ücretin CHP’li belediyelerde 2200 lira olarak uygulanacağına dair bir açıklama geldi. Yani devletin kafasındaki rakam anladığım kadarıyla 2000-2010 lira civarında. 2200 lira demek, %35 civarında bir artış demek. Bin altı yüz üç liranın üzerine… Bu grevin olmaması gerekiyordu. İşçilerin belli oranda tatmin edilmesi ve İzmir halkının ulaşım hizmetinden mahrum bırakılmaması gerekiyordu.

Sizin bu konudaki temenniniz ve tavsiyeniz nedir?

Ben zaten bir açıklama yaptım; greve giden işçileri destekliyoruz, başaracaklarından eminiz. Bunu açıklamalarımızda ifade ettik. Hiçbir işçi grev istemez. İşçiler grev meraklısı değildir; tek dertleri hayat pahalılığını göğüsleyebilmek, ücretlerinin enflasyon karşısında erimemesini sağlamak ve evlerine ekmek götürmektir. İzmir Belediyesi, bu işçilerin taleplerine cevap vermek durumundadır. O bakımdan biz işçilerin yanındayız; grev burada haklı ve yerindedir. Belediyenin de bu talepleri dikkate alıp uygun cevaplar vermesi şarttır. Aydınlık gazetesi de İZBAN greviyle ilgili çok bilgilendirici ve aydınlatıcı yayınlar yapıyor. Kamuoyu da bu konuda gittikçe bilinçleniyor.

Ekonomik kriz konusunda millet, hastalığı teşhis etme ve çözüm yolu konusunda aşağı yukarı birleşmiş durumda. Yani “üretim” kavramı çevresinde bir toplanma var. Çünkü krizin nedeni, sonuç itibarıyla Türkiye’nin az üretmesi. 70 milyar dolar dış ticaret açığı, 50 milyar dolar civarında cari açık veriyoruz. Buradan nasıl çıkılır? Daha çok üreterek. İhracatı artıralım diye istediğiniz kadar bağırın, üretim olmadan artıramazsınız. Üretimi artırdığınızda ihracat zaten artar. O bakımdan, üretimi büyüterek çıkma fikri hızla güç topluyor. Dışarıdan almayalım, içeride üretelim; daha pahalı olsa bile çözüm budur.

İsterseniz buradan spora geçelim. İki haftadır sizinle program yapamadığım için spordan koptum. Üç büyükler açısından son 25 yılın en kötü sezonu yaşanıyor. Ligin puan cetvelinin ilk üçünde üç büyükler yok. Başakşehir ve Kasımpaşa ilk sıralarda; Galatasaray yedinci, Fenerbahçe on altıncı sırada. Antalya da yukarı doğru fırlamaya başladı.

Antalya sizin ikinci memleketiniz gibi neredeyse. Bülent Korkmaz çalıştırıyor onu; karakterli, ahlaklı ve başarılı bir çalıştırıcı. Herkesin merak ettiği şu: Ali Koç başarılı bir iş adamı ancak başkan olduğundan beri yaptığı tercihlerle Fenerbahçe tarihinin belki de en kötü sezonunu geçiriyor. Ali Koç nerede hata yaptı?

Bakın, ben şöyle bakıyorum: Ligde şu anda Trabzon’un da girmesiyle 7-8 takım şampiyonluk umudu taşıyor. İlk sıradan sekizinci sıraya kadar puanlar birbirine çok yakın. Belki de yakın tarihimizdeki en çekişmeli ve en çok takımın şampiyonluk iddiası olduğu sezonu yaşıyoruz. Üç büyüklerin hegemonyası, yani “şampiyonluk sadece bunların arasındadır” yargısı artık sona eriyor. Bursaspor ve Trabzonspor’un şampiyonlukları bunu zaten yıkmıştı. Anadolu takımlarının şampiyonluk iddiası taşıdığı bir döneme girdik. İzmir’den de Göztepe, Altay, Altınordu gibi takımlar Türk futboluna çok büyük hizmetler ve katkılar yapmıştır.

Hukuk alanındaki gelişmelere gelirsek; Danıştay savcısının askeriyede türban meselesiyle ilgili verdiği mütalaaya karşı Sayın Erdoğan’ın tepkisi oldu. Ayrıca Gezi ile ilgili bazı aydınlar hakkında soruşturmalar açılmaya başlandı ve Gezi, bütün melanetlerin başlangıç noktası ilan edildi. Sayın Cumhurbaşkanı’nın o açıklaması hazırsa, yönetmenimizden rica edelim, bir dinleyelim.

(VTR izlenir)

“Bir savcı çıkmış. Ya sen kimsin ya? Sen savcı olabilirsin. Ama her şey yasalarla bir yere oturulmuşken, sana ne oluyor da bunlara aykırı bir şekilde uygulamanın iptalini isteyebiliyorsun? Bunlar eski Türkiye’den kalma ürünler. Danıştay’ın ilgili dairesi bu girişimi boşa çıkardı. Şimdi soruyorum: Bu tartışmayı yeniden açmanın kime ne faydası var? Biz ordumuzda başörtülü personel var-yok meselesini mi tartışmalıyız, yoksa dünyanın en iyi tankını, topunu, uçağını, silahlı insansız hava araçlarını nasıl üretebiliriz onu mu tartışmalıyız?”

Bu konuşma hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu vahim bir konuşma. Bir kere Sayın Cumhurbaşkanı’nın sinirleri çok bozulmuş ve kendisini kaybettiği görülüyor. Bir devlet adamı bu şekilde konuşamaz; hele bir savcıya “Sen kimsin?” diyemez. Bu tamamen kabadayı üslubudur. Savcılık ve yargı makamları bağımsızdır, hukuka göre hareket eder. Yürütme hiçbir şekilde yargıya dayatmada bulunamaz, meydan okuyamaz. Bu konuşmada Türkiye Cumhuriyeti devlet terbiyesini göremiyorum. Ne Süleyman Demirel’in, ne Ecevit’in, ne İsmet Paşa’nın ne de Atatürk’ün böyle bir üslubu vardı. Devlet bir bütündür ve saraydan devletin diğer organlarına meydan okumak devlet adamlığıyla bağdaşmaz.

İkincisi, türbanla askerlik veya polislik yapılabilir mi? Türbanlı bir subay uçağın pilot koltuğuna oturduğunda o kıyafetle nasıl hareket edecek? Türban; savaşmaya, üretime, çalışmaya uygun bir kıyafet değildir. Osmanlı Sarayı’nda dahi padişah eşleri ve kızları türbanlı değildi. Polis veya asker, üniforma giyer. “Üniforma” demek “tek şekil” demektir. Resmi geçit törenlerini düşünün, üniforma birliği temsil eder. Resmi geçitte silahlı kuvvetlerimizdeki subay ve astsubaylarımıza bakalım. Ortada birisi türbanlı, birisi türbansız; böyle bir durumda kıyafet özgürlüğü olur mu? Birisi şalvarlı, birisi poturlu, birisi pantolonlu, birisi mini etekli olabilir mi? Mini etekle subaylık yapan bir hanımefendi düşünebilir miyiz? Veya bir subay, göğsünü açarak “Ben özgürüm, istediğim kıyafeti giyerim” ya da “Kısa kollu giyeceğim” diyebilir mi? Bunlar saçma sapan şeylerdir.

Ordu niçindir? Ülkenin güvenliğini korumak ve savunmasını hayata geçirmek içindir. Laik Türk ordusu büyük başarılar kazanmıştır. Birinci Cihan Savaşı’nı ve İstiklal Savaşı’nı veren, İttihat Terakki’nin laik, ilerici, devrimci, milliyetçi subaylarıydı. O ordu, o iktidar olmasaydı; Çanakkale’de, Galiçya’da, Kafkaslar’da, Yemen’de, Irak ve Suriye cephelerinde o başarılar kazanılabilir miydi? Türk milliyetçiliği, bu milletin Birinci Cihan Savaşı’nda direnmesini sağladı ve Türk milliyetçiliği laiktir. Laik olmayan bir milliyetçilik zaten olamaz. Aynı şekilde İstiklal Savaşı’nı da devrimci Türk subayının komutasındaki Türk ordusu başarıya ulaştırdı.

Devlet başkanının üslubu “Yahu sen kimsin?” gibi ifadelerle olamaz. Bu üslup çok ayıptır. Bir devlet adamına yakışmayan bu tavır, maalesef Sayın Cumhurbaşkanı tarafından çok sık kullanılıyor. Vatan Partisi olarak biz siyasette bir nezaket örneği vermeye çalışıyoruz. Bir hukuk devletinde hiçbir Cumhurbaşkanı, yargı organına “yahu” diyerek veya “sen kimsin” diye seslenerek hitap edemez. Bu vahimdir.

Danıştay Savcısı, orduda türbanın anayasanın laiklik ilkesine aykırı olduğunu belirtmişti. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ise türbana karşı çıkmayı “gericilik” olarak ilan etti; bu bizi şaşırttı. Danıştay’ın ilgili dairesi, yürütmeyi durdurma talebini reddetti ancak işin esasına henüz girmedi. Bu mesele sadece laiklikle ilgili değildir; ordunun disiplini, birliği ve savaş kabiliyeti ile de ilgilidir. Eskiden “Kime güveneceğimizi şaşırdık” diyen komutanlarımız vardı; FETÖ bağlantılı 30 bin kişi orduya sızmıştı. Şimdi ordunun içine türban sokarak nifak yaratıyorsunuz. Savaş kabiliyeti açısından baktığımızda, türbanlı bir askerin maraton koşması, basketbol veya voleybol oynaması mümkün müdür?

Cumhurbaşkanı’nın Andımız kararı sonrasında daire başkanlarını saraya çağırması çok yanlıştır. Fatih Sultan Mehmet dahi kadıları saraya çağırmazdı; tam tersine, bir anlaşmazlık olduğunda kadının karşısına sıradan bir vatandaş gibi eşit olarak çıkardı. Cumhuriyet terbiyesi, yargıya hürmet etmeyi gerektirir.

Gezi olaylarına gelince; Gezi, başlangıçta ağacı ve doğayı korumak isteyenlerin bir tepkisiydi. Ancak Vatan Partisi bu sürecin içine girdiğinde, Gezi “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganı ve Türk bayraklarıyla bir milli halk hareketine dönüştü. Oradaki bölücü ve liberal unsurları biz tasfiye ettik. Bugün Gezi’yi her türlü melanetin kaynağı olarak gösterenler, aslında halk hareketinden ve Türk milletinden korkuyorlar. Vatan Partisi olarak, ne zaman haklı bir zemin oluşsa ve zamanı gelse, kitleleri harekete geçirecek çağrıyı yapmasını biliriz. Biz anarşiye değil, Türkiye’nin birliğine ve bağımsızlığına inanıyoruz. Veyahut da o çağrılar, haklı zeminlerde yapıldığı zaman yapılır. Vatan Partisi hiçbir zaman bozguncu, Türkiye karşıtı; içine PKK’nın, HDP’nin sızdığı hareketlere izin vermez, onların içinde olmaz. Vatan Partisi, gençliğiyle, emekçisiyle ve vatansever bünyesiyle halk hareketi içindeki en güçlü partidir. Halk hareketinde her zaman son söz vatan sahibinindir.

AKP merkezinin ya da AKP’li aydınların gündeme getirdiği bir konu var. “Sorosçuluk, Amerika yeniden bir tertiple ya da tertipler zinciriyle kitleleri sokağa çekip; Gezi’de olduğu gibi, onların deyimiyle —tırnak içinde söylüyorum— bugün belki Fransa’da olduğu gibi bir kitle hareketi yaparak hükümeti devirmek istiyor” şeklinde iddialar var. Buna ne diyorsunuz?

Bu olmaz. Amerika hiçbir zaman Türkiye’de büyük bir kitle hareketini yönlendiremez. “Niye başka ülkelerde yönlendirdi de niye burada olmasın?” diye sorabilirsiniz. Nerede yönlendirdi? Arap ülkelerinde. Bakın, Türkiye başka bir ülke; o başka ülkelerde olur. Yani Amerika, Türkiye’de turuncu devrim yapamaz. Vatan Partisi var, Amerika’ya bunu yaptırmaz. Türkiye’nin milli ve vatansever güçleri var. Amerika’nın Türkiye’de öyle bir gücü yok. AK Parti’nin, kendisine karşı olan veya Türkiye’nin birliği ve üretim ekonomisi için yapılacak halk hareketlerine “çamur atması” etkili olmaz. İnsanlar aç kaldığı zaman putlarını yerler; halkın haklı taleplerini “Siz Sorosçusunuz, Amerikancısınız” diyerek suçlarsanız, bu bir sonuç vermez.

Siz böyle bir ihtimal, böyle bir çaba görüyor musunuz? Amerikalılar açısından elverişli bir ortam olduğu zaman bu çabaya girerler. Bugün böyle bir çaba içindeler mi? Yani niyetleri var, görüyoruz; öyle ümitleri var. Seçim bitti, hemen arkasından Meral Akşener “Bizi jiletle kazıyabilirler” dedi. Hani nerede? Hani jiletle kazınacaklardı? Meydanlara bile çıkmadılar. Onlar hep Amerikan söylemleriydi. Seçim sonunda “50 bin avukatla geleceğiz”, “Bizi jiletle kazıyabilirler” gibi ifadelerin hepsi Meral Akşener’in, CHP’nin ve Muharrem İnce’nin Amerikan planları içindeki söylemleriydi.

Bu Kavala’nın, Gezi’nin finansörü olmasına ne diyorsunuz? Gezi’nin finansörü Kavala değil ki! Kimmiş Kavala? Osman Kavala’dan bahsediyorsunuz. Resmi suçlama bu, lütfen yani. Hadi diyelim Kavala veya onun gibi bir Sorosçu… Soros kapandı Türkiye’de. Soros’u biz kapattık, bizim mücadelemizle Soros bitti. 2002 yılında hükümet kurdukları zaman AK Parti, Sorosçularla beraberdi. 2013’e kadar beraber getirdiler; o kumpasları Sorosçularla, Fethullahçılarla birlikte yaptılar. Soros ile Vatan Partisi mücadele etti. Tabii, Soros Vakfı’nın kurucularından biri de Kemal Kılıçdaroğlu’dur; oralarda hep beraberlerdi. “Osman Kavala para verdi” diye… Finansör oymuş efendim. Bilemiyorum onu ama Osman Kavala’nın veya Soros Vakfı’nın verdiği parayla kimse halk hareketi yapamaz. Halk hareketi olduğu zaman içine sızarlar, kendi adamlarını beslerler ama Türkiye’de bir turuncu devrim şansları yoktur, olamaz. Çünkü Türkiye’de Vatan Partisi ve vatanseverlik var. O tür girişimler etkisiz kalmaya mahkûmdur.

Amerikan liberallerine karşı bugün nasıl mücadele etmeli? AKP çevrelerinde bunu cezai tedbirlerle halletme eğilimi ağır basıyor. Sizin tavrınız nedir? İki şeyi ayırmak lazım: Ceza kanununda suç olarak tanımlanmış fiiller işlendiği zaman bunlar takip edilir. Devlet aleyhine cürümler veya terör eylemleri… Bunlar suçtur ve kim yaparsa yapsın —ister Doğu Perinçek, ister Rafet Ballı, ister Tayyip Erdoğan olsun— Türk yargısının görevi onun yakasına yapışıp yargı önüne çıkarmaktır. Bununla fikir planındaki tartışmaları, görüşleri ayırmak lazım. Tabii hakaret de suçtur, o da soruşturmaya tabi tutulur. Ancak fikirlerinden dolayı yazarların, çizerlerin yargılanması hukuk devletine aykırıdır. “Neoliberallere karşı mücadele” adı altında, suç işleyenle fikir beyan edeni birbirine karıştırmak yanlıştır. Suçlar yasalarla tanımlanır, icat edilmez.

Gezi’yi desteklemenin suç olduğu bir anlayış olduğunu görmüyor musunuz? Gezi dediğiniz olay; o Temmuz, Haziran hareketleri bir halk hareketiydi ve haklı talepleri vardı. Orada suç işlenmedi. Ama diyelim ki o eylemler sırasında birisi kalkıp elindeki molotofkokteylini polise attı, polisi yaraladı; bu bir suçtur, bireyseldir. İstiklal Harbi’nde de haklı mücadeleler içinde bireysel suçlar işlenmiştir. Gezi Hareketi bir suç değildir; suç bireyseldir, tüzel kişiler tarafından işlenmez. Ali, Zehra, Mehmet bireysel olarak suç işler; mahkemeler de bunu yargılar. “Gezi’yi desteklemek” diye bir suç yoktur. Önümüzdeki günlerde maalesef bu konuda hukuki, tırnak içinde “cezai” adımlar atılacak gibi görünüyor. Benim algılamam bu. Eğer “Falanca adam şu polise molotof attı” diye iddianame yazılırsa o başka; ama “Gezi’yi destekledin” derseniz bu yanlıştır.

Sözcü yazarları; Uğur Dündar, Emin Çölaşan ve Necati Doğru hakkında “FETÖ’ye yardım etmek” suçundan dava açıldı. Ne yapmışlar da yardım etmişler? Emin Çölaşan, Necati Doğru gibi insanlar FETÖ’ye yardım yataklık yapmazlar. Bunu kimseye kabul ettiremezsiniz. AK Parti niye buralarda oyalanıyor? Ciddi bozukluklar var. Ama Can Dündar falan hakkındaki iddianameler haklıdır. Bir insan yazar oldu diye suç işlemez; yazar olduğu için yakasına yapışamazsınız. Suç işlediyse o ayrı.

(Kısa bir aradan sonra)

Emin Çölaşan bir yazısında “Şimdi cemaati savunma zamanı” diye bir başlık atmış. Çok büyük yanlış! Bu da Atatürkçü, ilerici aydınlarımızın Tayyip Erdoğan’a karşı mücadele edeceğiz derken FETÖ ve HDP ile yan yana düşmelerinin ne kadar vahim sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Bir Atatürkçü aydın, nasıl kalkar da “cemaati savunma zamanı” diye yazı yazar? Atatürk’ün “Şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” diyen demokratik devrim programına aykırıdır bu. Suç mudur değil midir, onu değerlendirmiyorum ama bu vahim bir yanlıştır.

Ekonomist Bartu Soral’ın, Osman Kavala olayıyla ilgili bazı Cumhuriyet yazarlarını eleştirmesinden sonra işine son verildi. Bartu Soral çok değerli bir iktisatçıdır; vatanseverdir, üretim ekonomisini ve Türkiye’nin Avrasya’da mevzilenmesini savunur. Cumhuriyet gazetesi buna tahammül edemedi. Alev Coşkun ve arkadaşları Cumhuriyet’in başına geçtiğinde herkes bir ümit beslemişti. Ama kurumlaşmış bir yapı var; siz başına geçseniz de o yapı sizi yutuyor. Bartu Soral’a “iğrendiğini”, “tiksindiğini” yazanlar oldu. Bu ifadeler bir köşe yazarına yakışmaz, terbiyeye aykırıdır. Bartu Soral’ı vatanseverliği ve Cumhuriyetçiliği nedeniyle linç etmek istediler. Çok acı, Orhan Bursalı, Ali Sirmen gibi dostlar bile o rüzgârın içindeler.

Cumhuriyet gazetesi anti-cumhuriyetçi oldu. Vatanseverliğin Soros’u savunarak, Amerika’nın dayattığı programları destekleyerek yapılması mümkün değildir. Atatürk devrimciliği ile Soros savunuculuğu yan yana gelmez. Atatürk, Ali Kemal’leri affetmediyse Sorosçuları da affetmezdi. Cumhuriyet gazetesinin hâlâ onlara sahip çıkmasını ayıplıyorum. Cumhuriyet gazetesinde kendisine haksızlık yapıldığını düşünen her yazara Ulusal Kanal ekranları açıktır; gelsinler konuşalım. Bartu Soral’ı oradan atmak, vatanseverliği ve Atatürk devrimciliğini atmaktır. Maalesef bir yönetim değişikliğiyle her şey değişmiyor, kurumlar kendi zihniyetini koruyor. Bir de bakıyoruz, Selahattin Demirtaş röportajları yapılıyor, göklere çıkarılıyor; ayıptır. Şebnem Korur Fincancı ile tam sayfa röportaj yapılıyor. Tabii, çünkü onlar Ergenekon-Balyoz davalarında FETÖ’nün avucundaki müdahillerdendi. Onlar sizin aleyhinize müdahil olarak geldi. Hayır, hayır; o, sonraki aşama; esas tertibin içinde. Şebnem Korur Fincancı, bu tertibin içinde olan; devamlı bizlerin mahkûm edilmesi, Türk komutanlarının mahkûm edilmesi, Atatürk devrimcilerinin mahkûm edilmesi için raporlar veren, sahte raporlar veren bir hanımefendi. Onları baş tacı ediyor Cumhuriyet Gazetesi. Selahattin Demirtaş’ı baş tacı ediyor. Nasıl bir cumhuriyet bu?

Şimdi, izleyicilerimizin notlarını okuyayım isterseniz. Estağfurullah. İbrahim Bey Trabzon’dan diyor ki: “Futbolu konuştuk ya, hemen tepki geldi.” Tepki derken, yankısı geldi. “Bu sene futbol takımlarımızın hepsi çok güçlü. Herkes herkesi yenebilecek güçte” demiş. Güzel, bir fikir söylemiş. Ha, bu arada bir not: Fenerbahçe teknik direktörü olarak Ersun Yanal ile anlaşmış. Yönetimden Deniz, bizim Deniz Adalı, kulağıma fısıldadı. Ersun Yanal başarıları olan, Türk futbolunu iyi tanıyan, bilen bir teknik direktör. Fenerbahçe’yi en son şampiyon yapan bildiğim kadarıyla. Başarılı olmasını dileriz.

Mehmet Çapkanlı, Kıbrıs’tan, Sayın Erdoğan’ın Danıştay’ı hedef alan konuşmasına şiddetle karşı olduğunu söylüyor. İstanbul’dan… Şimdi bence buna girmeyelim ama sadece bir hanımefendinin sorusunu aktarmış olayım; çünkü ayrı bir tartışma konusu. İstanbul Kadıköy’den Semiha Akgürek hanımefendi “Mecelle’ye göre hicap nedir?” diye sormuş. “Müslümanlıkta meşru mudur?” Şimdi bakın, hicap… yani her devirde hicap… Mesela ben size şimdi hicabı anlatayım. İbn Battuta, 13. yüzyıl; ondan evvel İbn Fadlan, 9-10. yüzyılda Orta Asya’ya seyahat ediyor. Arap seyyahı İbn Fadlan’ın seyahatnamesinde Başkırtları, çeşitli Türk boylarını, Oğuzları gezer. Orada der ki: “Türkler, kadın erkek derelerde, nehirlerde birlikte yıkanıyorlar.” 10. yüzyıl, onlar İslam olduktan sonra. O zaman kadın erkek beraber derelerde yıkanmanın hicapla bir ilgisi yok. Ama 15. yüzyılda böyle bir şey göremezsiniz. Her dönemin hicabının, utancının bir tanımı vardır; o zamanki toplumsal anlayışlara göre. Onun için hicap da tarihseldir.

Mesela başka bir örnek vereyim: At hırsızlığı. Kabile toplumunda meşru değil, kahramanlıktır. Gidip başka bir kabilenin atını çalıp getirmek kahramanlıktır. Yani yağma ve talan o zaman meşru bir ekonomik faaliyettir; ama aynı zamanda onu yapan insanlar kahraman olarak alkışlanıyor. Bugün nedir? Hicaptır, yani utanılacak bir şeydir at çalmak.

Kaya Çetinceoğlu Ankara’dan demiş ki: “Türban serbestse ben de bıyık bırakmak istiyorum mesela Ordu’da.” Onu konuştuk demin. Hayır, bıyığın şöyle ya da böyle olması, ülkücüye göre ya da solcuya göre olması… Bunun sonu yok, olmaz. Çok doğru söylüyor. Demin de söyledik onu. Şimdi eğer kıyafet özgürlüğü var derseniz, Ordu’da da kadın ve erkek subaylar kendi ideolojilerine göre özgürdürler, istedikleri kıyafeti giyerler… Mesela bir hanım subay mini etekle subaylık yapar, bir hanım subay türbanla yapar, bir hanım subay yırtmaçla yapar, başka bir hanım subay şalvarla yapar. Böyle bir ordu olmaz yani. Bu çok vahim. Hem orduyu bölen bir durum; çünkü ordunun bir kıyafet nizamnamesi var.

Vaktimiz çok azaldı. Fransa’yı bir halletmek istiyorum. Fransa’dan sonra Doğu Akdeniz ile ilgili Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir önerisi oldu. Onu önemsiyorum. Siz bu konuyu çok yakından takip ediyorsunuz, Fransa olayını çok canı gönülden destekliyorsunuz benim gördüğüm kadarıyla. Fransa’da bir halk hareketi var şu anda. Amerika da içine girmeye çalışıyor, etkili oluyor.

Sonuç itibarıyla Fransa halkı bu neoliberal ekonomiye bir anlamda isyan etmeye başladı. Burada en önemli şey, sağ ve solun Fransa milliyetçiliği ve halkın çıkarları temelinde birleşiyor olması. Fransız bayrağı altında birleşiyorlar. Eskiden beri Le Pen’in partisine falan karşı solda “İşte bunlar ırkçı” diye Türkiye’de de söylemler vardı. Onların ne kadar yanlış olduğu da ortaya çıktı. Hem milliyetçi Fransızlar hem de solcu Fransızlar, Fransız halkının ekonomik menfaatleri temelinde ve Fransız bayrağı altında mücadeleye başladı. Neoliberalizmin ve küreselleşmenin sorgulanması… Bunu iyi görmemiz lazım.

Avrupa’yı şu yönüyle konuşmamız lazım: Bugün Lüksemburg’daki Avrupa Birliği Adalet Divanı bir karar verdi İngiltere ile ilgili. İngiltere referanduma bağlı olarak Avrupa Birliği yönetimine bir bildirimde bulundu: “Böyle bir referandum yaptık, ayrılacağız” diye kararını deklare etti. Şimdi bu kararı tek taraflı olarak geri çekebileceğini söyledi, yani Brexit’ten vazgeçebileceğini. Avrupa Birliği’nin bütünlüğü ya da parçalanması, İngiltere’nin burada olması ya da olmaması konusunda sizin tavrınız nedir?

Avrupa’nın birliği Türkiye için yararlıdır, onu kısaca söyleyelim. Ama Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşıyız. İkisi de farklı şeyler. Avrupa bir olsun, Amerika’ya karşı başını dik tutabilsin; bu Türkiye’nin yararınadır ama biz Brüksel’den yönetilmeyi kabul etmiyoruz. Türkiye Türkiye’dir, Avrupa Avrupa’dır. Her ikisi de Amerika’ya karşı eşit bağımsızlıklarını koruyarak bir dayanışma içinde olsunlar.

Siz son zamanlarda CHP’ye, AKP’ye, MHP’ye, İYİ Parti’ye herkese çağrıda bulunuyorsunuz: “Doğu Akdeniz ile ilgili tavır koyun.” Bugün emekli Büyükelçi Ünal Çeviköz yazılı bir açıklama yapmış. CHP’nin dış işlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı. Diyor ki: “Türkiye yalnızlaştırılmıştır Doğu Akdeniz enerji denkleminde. Yalnızlaşmıştır, bunu gidermemiz lazım. Gidermek için Kıbrıs’ta çözüm artı İsrail ve Mısır’la barışmak.”

Valla işte bu tam Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakışan bir tavır. Cumhuriyet Halk Partisi, Amerikan emperyalizminin güdümünde olduğunu bundan daha açık bir şekilde itiraf edemezdi. Türkiye’nin kara sularını, Mavi Vatan’ını savunan değil, Amerika’ya teslim olan bir açıklama. Hem Kıbrıs’ta Amerika’nın ve Avrupa’nın Türkiye’ye dayattığı talepleri kabul edelim diyor hem de İsrail tarafına geçelim diyor. Bu şu demek: Mavi Vatanımızı, doğal gazımızı, petrolümüzü savunmayalım. “Enerji denkleminde olalım” demek, Amerikan sisteminin içine girelim demek. Enerji denkleminde Türkiye bir türlü olur; Amerika, Yunanistan, Güney Kıbrıs İttifakı’nın karşısında aslanlar gibi dikilir. “Burası benim Mavi Vatanımdır” der, münhasır ekonomik bölgesini ilan eder ve oraları onlara vermez. Soner Polat’ın, Cem Gürdeniz’in yazdığı, Vatan Partisi’nin açıkladığı gibi durmak varken…

Şu açıklama, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Ege’de ve Akdeniz’de düşman tarafında, yani Yunanistan, İsrail ve Amerika tarafında olduğunu gösteriyor. İsrail ve Mısır dediği an zaten Yunanistan tarafıdır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti makamlarının çözüm yönündeki çabalarını CHP desteklemektedir diyor. İşte bu da müthiş; Kuzey Kıbrıs makamları ihanet içinde Türkiye’ye ve Kıbrıs Türk halkına karşı…

Sevgili izleyiciler, Kıbrıs meselesi son derece önemli. Doğu Akdeniz ve Türkiye’nin enerji hakları konusu olağanüstü önemli. Bunu reklamlardan sonra konuşalım.

(Reklam Arası)

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Çıkış Yolu devam ediyor. Konuğum, Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. CHP dış ilişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz yazılı bir açıklama yaptı. Bu açıklama tarihi bir açıklama. Türkiye’nin düşman tarafında, Türkiye’ye düşman cephede cephe tutuyorum diyor. Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminden, başta Sayın Ünal Çeviköz olmak üzere cevap vermek istedilerse ekranlarımızın açık olduğunu özellikle belirtmek isterim.

Doğu Akdeniz’de Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail donanması Türkiye’ye namlularını gösteriyor. “Noble Dina” tatbikatını Mart’ta yaptı. Devamında tatbikatlar peş peşe geldi. Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs… Ne yazık ki Mısır’ı da kısmen buna kattılar. Vatanseverlik, Mavi Vatanımızı bu tehdide karşı savunmaktır.

Biz diyoruz ki, Türkiye’yi yalnız bırakan bir Tayyip Erdoğan yönetimi var. Nasıl bunu telafi edeceğiz? Suriye’nin, Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi Vatan Partisi politikasıyla; İran’ı, Rusya’yı, Irak’ı, en başta Suriye’yi ve Çin’i yanımıza çekeceğiz. Orada bir Türk, Rus, İran, Suriye beraberliği oluştuğu zaman Amerika ve İsrail tehditleri dengelenmiş ve caydırılmış olur.

HDP’ye gelirsek; “Legal parti değil mi?” diyorlar. HDP yasal parti olabilir ama PKK’nın uzantısıdır ve Türkiye’yi bölmek için “Kürdistan kuracağız” diye açık açık kongre yapıyor. İsrail de yasal devlet, Yunanistan da yasal devlet. Burada bir cepheleşme var ve bu cepheleşmede bizim ikna etme şansımız yok; ancak kuvvetli olarak Mavi Vatanımızı savunabiliriz. Aydınlık’ın bugünkü manşetini rica edelim: “Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’a deniz üssü kuruyor.” Niçin? Mavi Vatanımızı koruyabilmek için. Artık burada legal, illegal bütün anlaşmalar hızla yerle bir oluyor. Çünkü kimse artık o anlaşmaları tanımıyor. Bu tarihi bir adım. İşte vatanseverlik; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türk Donanması’nın ve Deniz Kuvvetleri’nin bu kararlı duruşunun yanında olmaktır. Hükümet de burada tabii; hükümetler izinsiz mi kurulur? Hükümetin kararıyla kuruluyor. Onun için buradan bir kez daha bu Tayyip Erdoğan düşmanlığıyla bu sürecin yürütülemeyeceğini bütün izleyicilerimize söylüyorum.

Burada bir cepheleşme var; tereddütler ve bocalamalar çok yanlış. Çok açık ki Türk ordusu, Türkiye hükümeti, Vatan Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi bu cephenin içinde; Türk milleti de vatanını, “Mavi Vatan”ını, kara sularını, münhasır ekonomik bölgesini, petrolünü, doğal gazını, egemenliğini ve bağımsızlığını savunma kararında. Bir de bunun karşısında “Senin kaynaklarına el koyarım, Ege’yi sana kapatırım, açık denizlere çıkmana izin vermeyeceğim” diyen bir Amerika-İsrail ekseni var. Yunanistan’ı hiç saymıyorum çünkü Türkiye’yi tehdit edecek bir gücü yok. Ancak sonuç itibarıyla Amerika ve İsrail gibi iki ciddi güçle Türkiye karşı karşıya.

Burada Cumhuriyet Halk Partisi’nin tamamen düşman tarafta konumlanması, bir de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni bu bildiride desteklerken, yönetici makamlarını yani Cumhuriyeti değil de onu yöneten Amerikancı, Avrupacı ekibi açıkça desteklemesi vahimdir. Bence Cumhuriyet Halk Partisi burada Türkiye ile, vatanla ve bağımsızlıkla köprülerini atmış durumdadır. Buradan bütün Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerini uyarıyorum: Bu yanlıştan dönün. Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütlerine, tabanına ve seçmenine sesleniyorum: Bu yanlışı desteklemek, İstiklal Savaşı’nda Yunan ordusunu desteklemekten farksızdır.

Çünkü Türkiye yine benzer bir tehditle karşı karşıya. Şu anda İzmir’e çıkan bir Yunan ordusu yok ama Türkiye’nin Mavi Vatan’ında dolaşan Yunan gemileri, Yunan uçakları, Amerikan ve İsrail silahlı kuvvetleri var. Buralarda mevziler alınır, cephelere girilir; bir süre sonra o cephelerde konumlanırsan vatan haini olursun. Bu, vatan hainliğine giden bir açıklamadır. Vatan Partisi olarak biz diyoruz ki; AK Parti hükümeti aldığı bu kararlarla Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Atatürk’ün bize bıraktığı emanetin safında yer alıyor. Bunu görmemiz lazım.

Ancak AK Parti hükümeti de çok ciddi hatalar içinde; Suriye’ye elini uzatmayarak Amerika ve İsrail’e cesaret veriyor. Çözüm; Türkiye, Suriye, Mısır ve Libya ile beraber hareket etmektir. Akdeniz’de en uzun kıyısı olan ülkelerden biri olarak Suriye ile beraber olmak durumundayız. Hem İsrail’e hem Amerika’ya karşı hazır bir müttefik var; ayrıca Suriye üzerinden Rusya, İran ve Çin ile de beraber olabiliriz. Doğu Akdeniz’e Amerika ve İsrail’in egemen olması, Rusya’nın bütün çıkarlarını dinamitler, Çin için de bir tehdit oluşturur. Türkiye’nin burada çok esaslı bir ittifak potansiyeli var.

Biz bu enerji denklemine, CHP’nin önerdiği gibi Amerika’nın yanında İsrail ve Mısır ile anlaşarak giremeyiz. Nasıl gireriz? Amerika’nın Mavi Vatan’ımızı tehdit eden girişimlerine karşı; Suriye, Rusya, İran, Irak ve hatta Çin ile ittifak potansiyelimizi değerlendiririz. Bu, sınavdan geçmiş bir ittifaktır; nitekim Amerika, Barzani’ye referandum yaptırırken bu kuvvetler birleşmiş ve o girişim yerle bir olmuştur.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığı açıklama, Türkiye’yi savunuyormuş gibi görünen ancak aslında tehdit değerlendirmesi yapmayan, doğrudan Amerika ve İsrail’in yanındaki bir açıklamadır. Cumhuriyet Halk Partisi düşman taraftadır ve kendi ipini çekerek bir intihar yoluna girmiştir.

(Program sonu)

Değerli izleyiciler, programımız burada bitti ama Türkiye bunların hakkından gelecek. Aydın’dan avukat arkadaşımız Osman Aydın Şahin’in notuna göre, son dönemde mali zorluklar nedeniyle Aydın’da 3-4 iş adamı intihar etti. Aydın’da 3-4 iş adamı intihar ettiyse, siz Türkiye’nin genelini düşünün. Yönetmenimiz Esra Babacan’a, editörümüz Deniz Adalaya’ya, teknik kadrodaki arkadaşlarımız Gizem Pınar Polat, Caner Koldaş ve Ceren Melik Karaman’a teşekkür ediyoruz. Haftaya yeni bir programda buluşmak üzere. Tümamiral İlker Güven komutanımız Vatan Partisi’nin lider kadrosundadır, onun açıklamaları bugünkü gündemle çok denk düşüyor. Yarın da hem ekonomik krizle hem de grevlerle ilgili oldukça esaslı şeyler konuşacağız. Devrimle kurduğumuz bu cumhuriyeti, üreten Türkiye’yi yeniden inşa edeceğiz; söz veriyoruz.

Paylaş